
Merhabalar canlarım ciğerlerim 🤗
Yeni bölümümüzle geldik elhamdülillah çok şüküüüür🤗
Az motivasyon eksikliği var. Valla nedendir bilemedim. İki kelimeyi bir araya getiremedim kaç zamandır. 🥲
Böyle böyle ite kalka finali göreceğiz inşallah.
Son viraja giriyoruz bu bölüm ile inşallah. 🥴 Sağ salim düzlüğe çıkarız inşallah.
Neyse çok uzattım. Keyifli okumalar efenim 🫠
🌸 🌸 🌸 🌸 🌸 🌸
Zamansız 60
Karanlık depoya doğru ilerlerken ayak seslerimiz betonda yankılanıyordu. Soğuk hava yüzümüze vururken nefesimiz buğulanmış şekilde ağzımızdan çıkıyordu. Geceden kalma sis, karşımızdaki depoyu olduğundan iki kat daha ürkütücü gösteriyordu.
Yanımda, Yusuf, Didem ve Salim ile birlikte dikkat kesilmiş ellerimiz de silahlar ile temkinli bir şekilde ilerliyorduk.
"Gençler dikkatli olun. Karşınızda CİA'in bile peşinde olduğu bir çete var." diyen Karaca' nın sesi geldi kulaklıktan.
"Karaca kameralarımızdan takipte kalın, olur da farkedemediğimiz bir şey olur, siz takipte olun." dedim.
"Tamamdır, o iş biz de." dedi Karaca da.
Depoya girmeden hemen önce durup hızlıca görev dağılımı yaptım.
“Yusuf sen sağ taraftan deponun arka çıkışını kontrol altına al.” dediğimde başını salladı.
“Salim, sol taraf sen de. Gözünü dört aç.”
“Anlaşıldı.” diyerek o tarafa ilerlemeye başladı Salim de.
“Didem, benimle geliyorsun. Önden birlikte gireceğiz.”Dediğim de başını salladı yalnızca Didem de.
Kapının önünde son bir kez nefes aldım.
“Kimse acele etmesin. ” dedim kulaklıktan.
“Şüphelilerin silahlı olma ihtimali yüksek. Gördüğünüz anda teslim olmalarını isteyin. Mecbur kalmadıkça ateş yok. Canlı lazımlar bize.” Diye ekledim.
Hepsi aynı anda “Tamam. ” diye mırıldandı.
Kapıyı itip içeri girdiğimde ağır bir rutubet kokusu yüzüme çarptı. Ortalık eski ahşap kasalar, yarısı açılmış çuvallar ve metal sandıklarla doluydu. Depo öylesine sessizdi ki Didem hafifçe eğilip kulağıma fısıldadı.
“Burası fazla sessiz değil mi? Sanki terkedilmiş gibi. ”
“Bakacağız. ” Diye fısıldadım.
Rafların arasına doğru dikkatlice ilerledik. Her an bir köşeden biri çıkacakmış gibi tetikteydik. Önümüze çıkan sıra sıra dizilmiş sandıkların karşısında Didem ile birbirimize baktık.
Dikkatli bir şekilde hemen öndeki sandığın kapağını yavaşça kaldırdım. İçinde altın bilezikler, zincirler, gerdanlıklar...
Diğer sandıkları da aralayıp baktığımızda hepsinde aynı şekilde altın zinet eşyaları vardı.
"Külçe külçe altın yerine hep takı şeklinde altınlar, neden acaba?" diye fısıldadı Didem.
Etrafa temkinli bir şekilde bakarken başımı iki yana salladım.
"Bilmiyorum." diye mırıldandığımda arka taraftan gelen sesler ile Didem ile göz göze geldik. İçeride birileri vardı kesin.
Elimle işaret verip yavaş yavaş ilerlediğimizde hafif sarı ışık süzülen bir kapı ve içeriden gelen sesler ile olduğumuz yerde durduk. Salim de gelmişti yanımıza. Elim ile yeniden pozisyon almalarını işaret ettim.
Üçlü bir düzende ses çıkan köşeyi çevreledik. Silahımı kaldırıp sert bir sesle bağırdım.
“Polis! Olduğunuz yerde kalın! ”
İçerden bir kaç şeyin devrilip düşme sesi geldi. Hızlı bir şekilde köşeyi döndüğümde karşımda bir bidonun üzerine oturmuş kepçeli eli havada Zarife Nine’yi görmem ile cümlem yarıda kaldı.
Bir an beynim durdu. Kalakaldım.
Zarife Nine de beni görünce bir anda irkilip elindeki kepçeyi düşürdü.
“Haydaaa! Kız Leyla sen ne arıyorsun burada?” dedi, gözleri fal taşı gibi açılmış halde.
“Bedriye! Koş gel, gelin bizim depoya baskın yaptı!” diye de arkaya doğru seslenmeyi ihmal etmedi.
"Zarife nene ne alaka?" diyen Karaca'ya cevap vermedim çünkü onun kadar ben de şoktayım.
Arka taraftan Bedriye Teyze başını uzattı.
“Ben demiştim, iki gündür bir huzursuzluk var içimde, hiç hayra alamet değil diye!”
Didem ile Salim de benim kadar şaşkın bir şekilde bakıyorlardı karşımızdaki ikiliye.
" Sizin ne işiniz var burada?" diye şaşkınca sorduğumda birbirlerine baktılar.
"Burası bizim mekanımız." dedi Zarife nine gayet normal bir hal içindeymişiz gibi.
"Cia'in aradığı ekip bunlar mıymış?" diye mırıldandı Salim.
Kulaklıktan Karaca'nın kahkahalar geliyordu kulağımıza. Ardından Yusuf'un sesi.
"Ne oluyor lan? Zarife nine miymiş aradığımız?" diye sorduğunda Salim cevapladı onu.
"Abi bence gelmelisin. Deponun girişinin sağ tarafındayız." dedi.
Ben ise hala şok ile karşımdaki kadınlara bakıyordum.
"Ne işiniz var kızım akşamın bu saatinde burada? Mahir'in haberi var mı böyle ıssız yerlere baskına gittiğinden?" dediğinde kaşlarım çatıldı. Garip garip yüzüne bakarken,
“B-biz… Biz Operasyon için geldik. Sizin burada ne işiniz var asıl ya? ” diye ağlar gibi konuşmama karşılık Zarife Nine hemen toparlandı, eteğini düzeltti.
“Kızım burası bizim mekanımız dedik ya. İnsan söyler baskına geleceğiz diye. " dedi kınar gibi bakarken. Yanındaki arkadaşı da ağzının içinde cık cıklarken aynı şekilde bakıyordu bana.
Sözlerine ve bakışlarına karşılık kaşlarım havalandı. İnanmaz gözlerle bakarken alaycı bir gülüş kaçtı ağzımdan. Yüzümü sertçe sıvazlarken derin bir nefes aldım biraz olsun kendime gelebilmek için. Dik bakışlarımı yüzlerine diktim.
" Nene! Biz size baskın yaptık farkındasınız değil mi? Ne Haber vermesi? " dediğimde kaşları çatıldı ağır ağır bastonuna dayanarak yanıma adımlayıp,
" Gel bakem sen bu yanı. " diye eli ile işaret ettiğinde gözlerimi sinirle kapatıp elimdeki silahı belime taktım.
Yanına ilerlediğimde baktım sorar gibi. Arkamda kalan bizimkilere bir bakış atıp,
“Bir şey konuşacaktım senle.”Diye fısıldadı.
“Konuşacak bir şey yok nene. ” dedim sinirle. “Siz suç üstü yakalandınız!”
Zarife Nine sanki ortada bir suçu yokmuş da ben suçluyormuşum gibi alıngan alıngan baktı.
“Ayıp ediyorsun kızım. Biz aile sayılırız. Hem insan nenesini tutuklar mı? Hadi gel, sana bir Trabzon hasır seti vereceğim. Gelin kızsın, yakışır. Bak kemer ile kalın el işi gerdanlıklarım da var. ”
Ne zaman yanımıza geldiğini anlamadığım Bedriye Teyze hemen atladı.
“Zarife doğru diyor. Hem bak ben inanamadım gelin olduğuna. Üstünde bir gram altın yok! Gelin dediğinin kollarını bilezik tartar. Züğürt gibi gelmişsin baskına.” dediğinde inanamaz bakışlarla ona döndüm.
Sevimli bir şekilde gülümseyerek bana bakıyordu. Sinirle gözlerimi kapatıp üçe kadar saydım sakinleşmek için. Gözlerimi açtığımda hala medet umar gibi yüzüme bakıyorlardı. Bir elim belimde bir elimi ise uyarır gibi havada salladım.
"Kızlar bakın. Hem kaçakçılık hem de görev başında memura rüşvet teklifi. Kusura bakmayın ama sizi tutuklamak zorundayız." dediğimde birbirlerine baktılar.
"İyi madem ne yapalım tak kelepçemizi." diyerek uzattı ellerini Zarife nene.
Üzgün gözlerle yüzlerine bakarak elimi belimdeki kelepçeye uzattım. Bakış açıma giren kelepçe ile gözlerim şaşkınlıkla alıştı.
Işıltılı, işlemeli, tamamen altın bir kelepçe.
Dondum kaldım.
“Bu… bu ne?”
Zarife Nine’nin yüzü aydınlandı:
“Ah kuzum! Benim için özel yaptırmış! Altın kelepçe ha? Bak Bedriye bak da gelin gör. Nenesini tutuklamaya özel kelepçe ile gelmiş. Nasıl da bana yakışacak şimdi!”
“Yok artık!” diye bağırdım. “Bu nerden çıktı yaa?"
Derken bir ses yankılandı derinden. Gerçekle hayalin arasındaki bir ses…
“Leylaa…” diye sesleniyordu.
Bir an da etraf bulanıklaşırken depo dağıldı, altınlar sis gibi uçtu. Zarife Nine’nin sesi uzaklaştı.
Derinden gelen ses bu kez çok netti.
“Leylam, hadi uyan! ”
Omzumdaki sıcak dokunuşla bir anda gözlerimi açtım. Üzerime doğru eğilmiş yüzünde gülümseme ile yüzüme bakan Mahir ile bir anda şaşkınlıkla doğruldum.
“Altınlar nerede?”
Mahir’in kaşları havaya kalktı. Sonra gülmeye başladı.
“Altınlar mı? Daha bir hafta oldu evleneli, sabah sabah altın diye uyanan gelin seviyesine hızlı yükseldin bakıyorum da Leylam. ” Dediğinde saçımı karıştırıp etrafa baktım.
Yatak odamızdaydım. Karşımda taze kocam ve bugün işimizin ilk günüydü. Gülümseyerek bana bakan kocama baktım.
“Yaa off! Çok gerçekçi bir rüya görüyordum. Zarife nene ile arkadaşı altın kaçakçısıydı. Rüşvet olarak Tranzon seti teklif ediyorlardı.” dediğimde sesli bir şekilde güldü Mahir.
"Bayağı gerçekçiymiş gerçekten. Nenemin altın kaçakçısı olması da önemli bir ayrıntı. Neden altın değil mi? " dediğinde ben de güldüm bu sefer.
"Yani o kadar çok altın altın dedi ki bilinç altıma işlemiş kadın ya." dedim.
Sözlerim Mahir'i daha çok güldürürken başımı okşayıp yanağımdan öptü. Ayağa kalkıp elini uzattı.
“Ben kahvaltıyı hazırladım bu arada karıcığım, sen operasyonlarda nenemi kovalarken. ” dediğinde sesli bir şekilde gülerek ben de ayaklanıp boynuma atıldım.
”Yaaa kimin kocası bu. "diye melodili seranatım karşısında yüzünü buruşturarak güldü.
" Şunu sürekli yapmak zorunda mısın?" dediğinde başımı salladım hevesle.
" Tabi yapacağım kocacığım. Millet çarpuk çurpuk kocasına derken benim aslan gibi kocama demesem ayıp kaçar."
Mahir başının iki yana salladı gülerek.
"Hadi elini yüzünü yıka gel . Ben de çayları koyayım yavrum. Çıkmamız lazım bir saate. "
"Tamamdır komutanım." diyerek tekmil vermeme de gülerken uzanıp yanağından öpüp odadan çıktım. Banyodaki işlerimi halledip mutfağa geçtiğimde kocacığım mükellef bir kahvaltı sofrası hazırlamıştı. Gözlerimden kalpler çıkarak yaklaşıp arkadan boynuna sarıldım. Yüzüne kocaman bir öpücük bırakıp,
“Ayy kocacığım… Ben böyle çok pis alıştım ama. Hep isterim bak.” dediğimde kolumdan tutuğu gibi beni kucağına çekip oturttu.Yüzümü ellerinin arasına aldı, dudaklarıma şöyle bir bakıp hafifçe kısık bir sesle, belli ki bilerek o tonda konuşarak,
“Ben de hep isterim…” dedi.
Dudaklarındaki o belli belirsiz kıvrım, sesindeki o ima…
İçimden bir elektrik geçti ama yüzümü hemen buruşturup sahte bir kızgınlıkla baktım.
“O belli canım!” diye çıkıştım, gözlerimi kısarak. “Bir haftadır canıma okudun. ”
Mahir’in dudağının kenarı daha da yukarı kıvrıldı, Başını yana yatırıp beni süzdü arsız bakışlarla.
“Yılların hasreti, olacak o kadar yavrum.” Dediğinde elimle göğsüne hafifçe vurup mırıldandım.
“Bu da can yani kocacığım… Düşmanın kızını değil sevdiğini aldın. Düşmanı şey yapar gibi…”
Son cümlede ne diyeceğimi bulamayınca elimi havada sallayıp,
“Tövbe tövbe sofranın başında söyletme beni. ” diye ekledim.
Mahir güldü. Gülüşünün tam ortasında bana eğilip dudağıma minicik bir öpücük kondurarak geri çekildiğinde göz kırptı.
“Hiç şikâyetçi değil gibiydin… ‘şey yaparken.” Dediğinde gözlerim kocaman açıldı.
“Arsız edepsiz… Sofranın başında konuştuğuna bak.” dedim kınar gibi bakarken kucağından kalkarak benim için servis açtığı sandalyeye oturdum.
Mahir, hâlâ eğlendiği çok belli şekilde başıyla sofrayı işaret etti.
“Hadi… Dua et sofraya, Leylam.”
Öyle mi der gibi yüzüne bakarken güldüm.
“Bence sofra değil… Seni tutan işe gidecek olmamız.” Dediğimde Mahir çayından bir yudum alırken başını salladı.
“Doğru, zamanımız az. Artık akşama kaldı. ” diyerek göz kırpmayı da ihmal etmedi.
Ağzımdan istemsiz bir kahkaha kaçtı. Başımı iki yana sallayarak,
“Vallahi sen iflah olmazsın. ” dediğimde sandalyemden tutuğu gibi yamacına çekti beni.
“ Gel bakalım kocanın yamacına. Doyurayım seni bir güzel. " dediğinde gülerek ağzıma uzattığı yumurtaya banılmış ekmeği aldım ağzıma.
" Bak bu yumurtayı patlatmadan böyle güzel herkes yapamaz. " dediğinde kaşlarım havalandı gülerek. Alt tarafı bir yumurtaydı ama kocacığım övülmek istiyordu belli ki.
" Aynen öyle kocacığım. Mehmet şef sırrını çözemediği için yasta. " dediğimde burnuma küçük bir fiske vurdu gülerek.
"Bırak sen şimdi Mehmet şefi daha iyisini yap da görelim Leyla hanım. " dediğinde çok parlak olmayan mutfak tecrübelerim bana karnını tutarak gülerken ben yine de kuyruğumu dik tuttum.
"Yaparım tabi ki de. Akşama yemekler benden." diye çıkıverdi ağzımdan ama anında pişman oldum. Mahir'in kaşları havalandı şaşkın bir hevesle.
" Merakla bekliyorum neler döktüreceksin kocana bakalım." dedi. Bende içimdeki umutsuzluğa rağmen başımı salladım gülümseyerek. Önümdeki çaydan bir yudum alırken, 'Ben de merak ediyorum.' diye sessizce mırıldandım.
Mahir dediğimi anlamadı. Gülümseyerek bakarken çoktan alarm zilleri çalıyordu kafamda. Garibim gerçekten döktüreceğimi düşünüyordu.
Benim buna bir çözüm bulmam gerekiyordu. Eninde sonunda bazı şeylere de kabiliyetimin olmadığını anlayacaktı yani ama bu kadar erken anlamasa da olurdu.
Her şeyde de mükemmel olamazdım canım.
Gittiği yere kadardı.
Kahvaltıyı bitirince Mahir ile masayı toplarken gözlerimle görünmez hesaplar yapıyordum.
En önemli problem ne yemek yapacağımdı. Daha önce denediğim her şey hüsranken şuan tüm akşam yemeğinde tek çeşit de kurtarmazdı beni.
Makarna kurtarır mıydı peki? Makarnayı sevmeyip hayır diyecek kimseyi tanımıyordum. Ama bir salçalı makarna kocaya yapılacak ilk yemek olabilir miydi?
En kötü dışarıdan söylerim ya diye düşünürken anında eledim bu fikri. Mahir kesin anlardı.
"Ne düşüyorsun sen?" dediğinde Mahir ona baktım tutuk bir gülümseme ile.
"Hiç öyle dalmışım." dediğimde gülerek öptü eğilerek alnımdan.
"Akşam ki yemeği düşünüyorsan... Birlikte halledebiliriz. Severim yemek yapmayı." dedi.
Allah kahretmesin ki ben hiç sevmezdim. Aslında sevip sevmediğimi de bilmiyordum ki. İlgi alanıma girmiyordu ve deneyimim tostu, makarnayı, yumurtayı geçmemişti.
Bana gülümseyerek bakan kocama aynı samimiyetle gülümsedim.
" Olmaz öyle şey ilk yemek benden ama ben biraz erken çıkarım." dedim. Kollarının arasına aldı beni.
"Sabırsızlanıyorum." dediğinde yüzümü buruşturmamak için kendimi zor tuttum.
"Abartma istersen kocacığım. Sadece bir yemek." dedim. Ne kadar da kolay çıkmıştı ağzımdan sadece bir yemek. Ağzıma ağzıma kepçeyle, servis kaşığı ile vurmak istiyordum. Eğilip dudağıma tüy kadar hafif bir öpücük bıraktı.
"Benim karım yapıyorsa sadece bir yemek olamaz. İlk defa elinden bir şey yiyeceğim güzelim." dedi.
Mahir’in gözlerindeki o parıltıyı görünce içimdeki panik iyice çığlık atmaya başladı ama belli etmedim.
Bana öyle güzel bakıyordu insanın makarna yapmayı bile vicdan azabı yapası geliyordu. Ben kahvaltılıkları buzdolabına kaldırırken o da bulaşıkları yerleştiriyordu. Sofrada son kalanlarında kaldırırken yandan bir bakış attım.
Eline öyle güzel yakışıyordu ki iş bu adama nasıl makarna yapılırdı yani Allah çarpardı. Belki sonra olurdu ama ilk yemeğiniz kesinlikle makarna olamazdı. Makinenin kapağını kapatıp gülümseyerek ellerini yıkayıp kuruladı. Dolabın önünde onu büyük bir dikkatle izleyen bana dönüp göz kırptı sorar gibi.
"Hayırdır yavrum, yaptığım işe puan mı vereceksin?" diye sorduğunda bir kaç adım olan mesafemizi kapatıp yanınahelip kollarımı boynuna doladım.
"Maşallah kocama, her iş de eline öyle güzel yakışıyor ki..." dediğimde eğilip öptü dudağımdan.
"Yıllardır yalnız yaşayınca olacak o kadar." Dedi ve eğilip burnuma burunu sürterek devam etti.
"Ama artık karım var." dediğinde dudağımdaki gülümseme büyüdü.
"Aynen öyle benim de kocam var." dedim genişçe sırıtırken. Mahir de yanağımı öperek geri çekilip elimi avucunun içine alarak kendi ile birlikte yatak odamıza doğru yürütmeye başladı.
"Hadi hazırlanıp çıkalım güzelim. Çok işimiz var." dediğinde bir şey demeden ardından yürüdüm.
Odaya girer girmez ikimiz de dolaptan kıyafetlerimizi alıp giyinmeye başladık. Kazağımı üzerime geçirdiğim gibi aynanın karşısına geçerek elime aldığım tarağım ile saçlarımı taramaya başladım.
Aynada görüş açıma giren kocamla bakışlarım bir anda ona düştü. Üzerindeki gömleğinin düğmelerini seri seri kapatıyordu parmakları. Odanın ortasına doğru ilerlerken aynada göz göze geldik. Göz kırptı gülümseyerek. Sonra hiçbir şey olmamış gibi arkasını döndü.
Düştük, yandık burada kimin umrumda.
Derince bir iç çektim. Adam resmen gömlek ilikleyerek bile beni mahvedebiliyordu.
Aklıma gelenle dudağıma dişlerimi geçirip gülmemi zorla bastırdım.
“Ayyy, benim kocam yaa…” diye mırıldandım.
Bir haftadır bu gerçekle yaşıyordum ama alışmak ne mümkündü. Kalbimin ritmi durduk yere şaşıyor, karnımda kelebekler kanat çırpıyordu. Aynaya dönüp makyajıma devam ederken kendi kendime sırıtıyordum. Sanki birazdan işe değil de ilk buluşmaya gidecektim.
Mahir arkamdan odaya girdi. Hazırdı. Fazlasıyla.
“Ee yavrum…” dedi gülümseyerek, “Sen hâlâ hazır değilsin.” Diye ekledi.
Aynadan üstün körü bir bakış atıp bitmek üzere olan makyajıma devam ettim.
“Erkeklerle yaşamaktan kadınları da kendiniz gibi zannediyorsun galiba Mahir bey. ” dedim sakince. “Ben öyle ha deyince hazırlanıp çıkamam.”
Dediğimde Mahir’in kaşları bir anda havalandı. Elini saçlarına atıp karıştırırken düşünceli bir sesle,
“Desene bir saat daha erken kalkmamız lazım.” Diye mırıldandı.
Gözlerimi devirdim. Elimdeki fırçayı masaya bırakıp ayağa kalktım.
“Abart abart."dedim omuz silkip hemen masanın üstünde olan çantamı aldım koluma. Aynada son bir kez kendime baktım.
“Hazırım. Hadi çıkalım.” dediğim de aramızdaki mesafeyi kapatıp elimi tuttu kocam bey.
Birlikte evden çıkarken ikimizin de yüzünde huzurlu bir gülümseme vardı. Yuvamızdan birlikte çıkmış akşam olduğunda yine birlikte yuvamıza dönecek olmanın huzuru vardı yüzümüz de.
Birlikte merdivenlerden inerken elimi hâlâ bırakmamıştı.
Arabaya geçtiğimizde ben emniyet kemerimi takarken Mahir arabayı çalıştırdı. Tam yeni hareket etmiştik ki telefon çaldı. Ekrana bir an baktı, sonra gülümseyip hoparlöre aldı.
“Buyrun komutanım.”
İlhan Albay’ın sesi arabanın içine doldu.
“Neredesin Mahir? Evlendin diye ilk günden kaytarma yok ha.” dedi keyifli bir sesle.
Mahir göz ucuyla bana baktı
“Geliyoruz komutanım. ” dedi o da aynı İlhan albay gibi keyifli bir sesle.
“Kusura bakmayın, anca çıkabildik.” diye de ekledi.
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra İlhan albayın o gevrek kahkahası patladı.
“Bilirim o anca çıkışları. Hele bir de çol çocuk olsun. Nasıl çıktığını bilemezsin. ” dediğinde Mahir'in gülen gözleri beni buldu.
"İnşallah komutanım. O günleri de görürüz." dediğinde kaşlarım havalandı. Mahir ile çocuk konusunu hiç konuşmamıştık ama ben azından bir yıl beklemek istiyordum.
'Hah! Bir yıl beklermiş Gerizekalı . Telepati yöntemi ile korunacaksın galiba.' diyen iç sesimle kaşlarım çatıldı.
Biz hiç korunmamıştık!
Mahir ile İlhan albay konuşmaya devam ediyordu ama benim aklım başka yere kaymıştı çoktan.
Bu bir hafta da olduysa artık yapacak bir şey yoktu. Ama bundan sonrası için konuşmamamız gerekiyordu. Mahir'in telefonu kapatması ile yandan bir bakış attım ona.
“İlk günden girdik radara da bakalım Leyla hanım.” dedi keyifli bir sesle.
“Bir şey olmaz. ” dedim tutuk bir gülümseme ile. “Alışırlar.” diye de ekledim. Kısa bir sessizlikten sonra bakışlarımı yeniden ona çevirdim.
"Mahir biz hiç korunmadık. " dediğimde bakışları kısa bir an bana döndü.
"Yani?" diyerek açmamı istedi cümlemi.
"Yanisi çocuk olmasın diye işte korunmadık. Hiç konuşmadık bu meseleyi de. Mesela sen hemen çocuğumuz olmasını ister misin?" diye sorduğumda keyifli bir gülüş yerleşti dudaklarına.
"İstemem mi? Hem de çok isterim. " dedi. Ben bir şey demediğim de yoldaki bakışları bana döndü sorar gibi,
"Sen hemen olmasını istemiyor musun Leylam?" diye sordu. Aslında ben bilmiyordum onun kadar hevesli değildim ama hevesini kaçırmak da istemedim.
"Bilmem, düşünmedim. Nasip diyelim." diye mırıldandım.
"Ben bu cevaplardan ne anlamalıyım yavrum?"
"Yani senin kadar hevesli değilim sevgilim, ama olursa da üzülmem." dediğimde boştaki eli ile elimi avucunun içine alıp dudaklarına götürüp öptü.
"Hayırlı zamanda, hayırlı bir şekilde nasip etsin Rabbim yavrularımızı." dediğin de Amin diye karışılık verip aklıma gelen ile tekrar ona döndüm.
"Yavrularımız derken?" Gülerek bana bakıp göz kırptı.
"Ee bir tanede kalmayız heralde. Üç olur dört olur." dediğinde alaycı bir gülüş çıktı dudaklarımdan.
"Sen doğuruyorsun ya ne kolay geliyor böyle fazla fazla sallamak." diye ağzımın içinde mırıldandım. Elimi yeniden dudaklarına götürüp öptü.
" Elimde olsa ben doğurur zerre acı çekmene izin vermezdim ama Allah'ın takdiri. Ha yine de bencil bir şekilde birden fazla çocuğumuz olmasını istiyorum. Ama sen dersen ki ben istemem seni asla zorlayamam."
Sözleri kalbime dokunurken bıyık altından güldüm.
" Bir desem kabul edeceksin yani." dediğimde sözlerimin doğruluğunu tahlil etmek ister gibi baktı yine.
" Bir de az sanki. Gel iki de anlaşalım." dediğinde güldüm yine sesli bir şekilde.
" Ama aşkım, sen baştan yan çiziyorsun. Hani ben ne istersem oydu. "dedim yalandan alınır gibi bakarken.
" Yavrumuz kardeşsiz mi kalsın Leylam?" diye acındırmasına karşılık sesli bir şekilde gülüp elimi çekip avucundan koluna vurdum.
"Ay Mahir çok fenasın. Her türlü senin istediğin olacak değil mi?" dedim. Elimi tekrar tutup dizinin üstüne koydu.
"Hele bir birinci olsun da gerisini de konuşuruz." dedi keyifli bir sesle.
Gülümseyerek geriye yaslanıp yolu izlemeye devam ederken kafamda az önceki konuştuğumuz mevzu dönüyordu. Küçük bir bebek, ikimizin bebeği...
Bu düşünce daha dakikalar öncesi panik ve stres yaratırken içimde Mahir ile konuştuktan sonra onun bu denli istemesi bende de ufaktan bir heyacana sebep olmuştu.
Çok sürmeden nizamiye girişine yaklaştığımızda zihnimde dönen mevzular artık başka bir boyuta geçmişti.
"Öğrencilerin ilk günü değil mi?" diye sordum ciddi bir ses tonu ile. Mahir park yerine doğru ilerlerken başını salladı usulca.
"Aynen, toplu bir tanışma olacak. Sonrası planlama nasılsa o şekilde ilerler.."
"Bizden herkes mi eğitmen olacak?"
“Evet ama herkes aynı anda değil de, modül modül düşün. Kim hangi alanda uzmansa modüllere göre öğrencilerin eğitimlerine katılacak. Önce temel eğitim. Belli bir seviyedeler zaten, biz de seviyelerini yükseltmeye yönelik eğitim vereceğiz."
Başımı salladım.
" Anladım. Eğlenceli olacağa benziyor. "
" Bakalım, göreceğiz. " dedi.
Arabayı park edip indiğimiz de önümüzdeki binaya doğru yürümeye başladık. Yan yanaydık ama ama iş yerinin verdiği o ciddiyetten sanırım ellerimiz birleşmemişti.
Karargâhın kapısından geçip içeri girdiğimizde kapıda bekleyen asker selam duruşuna geçerken Mahir ciddi bir şekilde soğuk bir baş selamı verdi. Ben de onun kadar askeri ciddiyeti yoktu.
Gülümseyerek başımı salladım yalnızca. Koridorda yürürken hemen yanımda sert adımlarla yürüyen kocama döndü bakışlarım. Onun da bakışları bana döndüğünde yüzündeki o ciddi ifade kırılmıştı. İstemsiz şekilde yüzüme yerleşen gülümseme daha da büyürken,
"Çok nemrutsun Mahir ya! Valla korkar adam sana bir şey demeye." dediğimde kaşları havalandı.
"Seni de mi ürkütüyorum yoksa?" diye sorduğunda cıkladım.
"Pek sayılmaz. Ama acıyorum valla askerlere. " dediğimde kolunu omzuma atıp koltuğunun altına sıkıştırıp alnıma bir öpücük kondurdu.
"O zaman problem yok Leylam. Alışkın onlar benim bu halime, bir şey olmaz. " dedi.
Odamızın önüne geldiğimizde adımlarım kendiliğinden yavaşladı. Kapının hemen üzerinde, yan yana yazılmış isimlerimize takıldı gözüm.
İsimler yine ilk gördüğüm gibi yan yanaydı ama benim soyadım değişmişti.
Mahir’e döndüm şaşkın bir şekilde,
“Bunu ne zaman yaptırdın?”
Bakışlarımın nereye takıldığını anlamıştı. Levhaya baktı, sonra tekrar bana. Dudaklarının kenarında gururlu bir gülümseme vardı.
“Balayına çıkmadan önce. Buraya döndüğümüzde hazır olsun istedim. ” dedi.
"O hengamede insanın aklına bu nasıl gelir? Ben o kısımdayım aşkım." dediğimde gülümseyerek yeniden tabelaya baktı.
"Sen ilk buraya geldiğinde isim levhanı asarken daha o gün gözüme batmıştı. Şükür çok bekletmedin beni." dedi sırıtarak. Gözlerim kısılı şekilde ona bakarken,
"Aslında senin hakkın en az üç, beş yıl daha o levhayı asmayı beklemekti ama neyse." diye mırıldandım. Kolunu omzuma atıp kendine çekerken eğilip saçlarımın arasına bir öpücük kondurdu.
"Şişt tamam, açma bakim eski defterleri. Hadi girelim odamıza." diyerek kapının kolunu indirip kapıyı açtı ama daha içeri adımımızı atamadan üzerimize doğru patlayan konfeti ile olduğumuz yerde sıçradık.
“HOOOŞ GELDİNİZ BALAYI ÇİFTİ!”
Karaca'nın çığlık gibi çıkan sesi, diğerlerinin alkış sesleri koridoru inletmişti.
Ben göz kırpışlarımın arasından bakarken Tuna da ikinci konfetiyle saldırdı.
“Dur! Üstüme sıkma sakın! ” diyerek kolunu uzatmıştı ki Mahir ama çok geçti.
İkincisi de tam göğsünde patladı.
Mahir başını eğip üzerine yapışanlara baktı. Sonra ağır ağır başını kaldırdı. Karşısındaki Tuna'ya ters ters baksa da Tuna'nın bu bakış zerre umurunda değildi.
“Balayından dönenlere özel protokol kardeşim. Az ortama ayak uydur. " dedi sırıtarak. Aynı reaksiyonu karşıdan göremeyince gözlerini devirdi.
" Şu bakışa bak. Huysuz! ” Diye kınar gibi bakarken mırıldandı. Mahir üzerindeki renkli kağıtları sirkelerken derin bir nefes aldı. Gülümseyerek hemen Mahir'in koluma girip kolunu okşadım.
" Aslında çok mutlu oldu, yani olduk. Değil mi Mahircim? " dedim sonlara doğru gülerken hafifçe dürttüm kolundan.
"Hımm. Süper mutlu olduk. Yüzüme patlayan konfeti ile güne başlamak... Mükemmel. Sağolun " dediğinde baştan beri gülmesini bastırmaya çalışan Yusuf ile Mehmet böğürür gibi gülerken diğerleri de katıldı. Ben de gülerken Mahir'e döndü bakışlarım. O da diğerleri kadar çoşkulu olmasa da gülmesine engel olmamıştı.
İlk Karaca yaklaştı yanımıza. Boynuma atılır gibi sarılırken ben de ona sarıldım.
"Hoş geldin çiçeğim aramıza." derken. Tuna da tıpkı Karaca'yı taklit eder gibi Mahir' in boynuna atıldı. Mahir kendini çekmeye çalışsa da Tuba ahtapot gibi sarmıştı kollarını Mahir'in boynuna.
"Sen de hoşgeldin çiçeğim. Huysuzluğunu bile özlemişim." dediğinde kıkırdamamıza engel olamadık.
"Tamam yeter artık bırak." dedi Mahir, Tuna'nın o duygu yüklü sarılmasına karşın bezmiş bir tavırla. Tuna Mahir'i bırakırken diğerleri de sırasıyla hoş geldin için sarılmaya başladı.
Sena, Yusuf, Serdar, Salim, Didem, Mehmet, Celil… Hepsi tek tek sarıldı. Kimi şakalaştı, kimi sadece gözlerime bakıp gülümsedi. Celil en son geldi. Her zamanki gibi sakin, ağırbaşlı bir şekilde,
“Hoş geldiniz” dedi sadece. “Sizi birlikte görmek güzel. ” Diye eklediğinde gülümsedim. Mahir'in telefonu çalarken kısa bir an ekrana bakıp açtı.
"Geliyoruz komutanım." diyerek kapattığında ise bakışları önce beni sonra diğerlerini buldu.
"İlhan albay toplantı odasında bizleri bekliyor." dediğinde başımızı salladık tamam anlamında. Tam odadan çıkarken Mahir duraksayıp Serdar ve Mehmet'e,
"Birilerini çağırın, odayı eski haline çevirin hemen. Yerde tek bir konfeti görürsem ne yapacağımı söylememe gerek yok sanırım. " dediğinde ikisi aynı anda tekmil verdiler.
"Emredersiniz komutanım."
Odamızdan çıkıp toplantı odasına geçtiğimiz de İlhan albay henüz gelmemişti. Çok geçmeden yanında Müsteşar Seyit ile birlikte odaya girdiğinde ayağa kalktık hep birlikte. Hemen arkalarından giren Aysun ile bakışlarımız birleştiğinde kaşlarım çatıldı.
" Oturun lütfen." dediğinde İlhan albay benim bakışlarım hala karşımda bana ifadesiz gözlerle bakan Aysun'daydı.
"Siz de hoşgeldiniz çocuklar." diye bize hitap eden İlhan albaya döndü bakışlarım.
"Hoş bulduk komutanım." diye ciddi bir ton ile karşılık verirken Mahir. Ben de yalnızca hafif bir tebessüm ile başımı salladım.
" İlk görevinizden sonra sizlerle bir türlü bir araya gelememiştik. Güzel iş çıkardınız, hepinizi ayrı ayrı tebrik ediyorum." diye ekledi Müsteşar Seyit.
" Aksini beklemiyorduk sizden zaten." diyerek kısa bir an gülümseyerek tek tek yüzlerimizde gezindi bakışları.
" Her biriniz gerçekten burada olmanın hakkını verecek hünerlere sahipsiniz. Sizlerle ilk toplantı da paylaştığımız gibi biz bu kabileyetlerinizi sadece sahada değil sizlerden sonra gelecek ekip arkadaşlarımızın eğitim alanında görmek istiyoruz. Seçilmiş olduğunuz bu ekipde hem birer eğitmen hem de aktif sahada yetiştirmiş olduğunuz öğrencileriniz ile görev alarak devam edeceksiniz. " dediğinde hepimiz başımızı salladık usulca.
" İlk etapta otuz öğrencimiz olacak. Beş kişilik altı grup şeklinde ayrılmış olacaktı. " diyerek bakışlarını İlhan albaya çevirdi.
" Grupların hepsi hazır Müsteşarım. Görev paylaşımı da yapıldı. Bugün itibari ile başlayacak eğitimlerimiz. Öğrenciler yeni eğitmenlerini bekliyorlar. " dedi bizlere bakarak.
Müsteşar Seyit ayağa kalktığında biz de hep birlikte ayağa kalktık.
"O halde fazla bekletmeyelim. Akşam kutlama yemeğimiz olacak." dedi gülümseyerek . Bakışları Mahir ile beni buldu.
"Çifte kutlama olacak. Hem yeni ekibimizin bir araya gelişi hem de yeni evli çiftimiz için. " dediğinde gülümseyerek onayladı herkes.
"Öyleyse akşam görüşmek üzere." diyerek çıkışa doğru yürümeye başladı. Hemen ardından da İlhan albay ve Aysun vardı. Gözlerimi dikmiş üçlünün çıkışını izlerken kolumda hissettiğim dokunuş ile yan tarafa döndüm.
" Hadi güzelim, bekliyor öğrenciler." dedi Mahir. Başımı usulca sallayıp bir şey demedim. Sabah sabah o kadını görmek sinirlerimi bozmuştu. Yeni yerleşkeye taşınana kadar da ne yazık ki o meymenetsiz yüzü ile sık sık karşılacaktım. Birlikte çıkışa doğru ilerlediğimiz de diğerleri de ellerinde dosyaları ile bizimle birlikte çıkışa yöneldi. Koridorda ilerlerken,
"Akşam yemeği de yalan oldu." dedi. Anlamaz gözlerle bakarken, "Nasıl yalan oldu?" diye mırıldandım.
"Yemek yapacaktın ya bana." dediğinde yaşadığım aydınlanma ile gözlerim parlasa da anında o partıltıları söndürmeye başardım. Üzgün gözlerle yüzüne bakarken koluna girdim.
"Yaa evet kocacığım. Nasıl da hevesimiz kursağımızda kaldı? Ama merak etme ben daha sana ne yemekler yapacağım." diye mırıldandım üzgün bir sesle. Sözlerime gülümserken bir şey demedi.
Koridor boyunca ilerlerken herkes kendi grubuna dağılmaya başladı. Kendi grubumun olduğu sınıfa geldiğimde kapıyı açtım. Kapının açılmasıyla içerideki uğultu bir anda kesildi. İçerideki meraklı gözler aynı anda bana döndü. Aynı anda ayağa kalkıp selam duruşuna geçtiler.
"Rahat." dediğimde ayakta rahat pozisyonu alıp çakmak gibi parlayan gözlerle bana bakıyorlardı. Elimdeki dosyayı hemen sağ tarafımdaki masaya bırakarak usul adımlar ile yanlarına doğru adımladım.
Sınıfta çıt çıkmıyordu. Yalnızca her adım attığımda postallarımdan çıkan ses bozuyordu sınıfın sessizliğini. Ağır adımlar ile sınıfın içinde yürürken dikkatli bakışlarım altı öğrencimin üzerindeydi. Hepsi birer çiçeği burnunda polis ya da askerdi.
Elbette belli bir bilgi birikimleri vardı. Biz bu bilgi birikimini en verimli şekilde uygulamaya nasıl döküp iyi birer saha ajanı nasıl olunur onu öğretecektik. Tam karşılarına geldiğimde derin bir nefes alarak konuşmaya başladım.
"İsmim Leyla, Leyla Turanşah." kısa bir an susup devam ettim tek tek gözlerine bakarak. Sıraların arasında, ellerim arkada bağlı, yavaş adımlarla yürümeye başladım. Gözlerim her birinin üzerinde birer radar gibi geziniyordu.
"Yakın dövüş ve silahlı müdahale eğitmenlerinizden biriyim. Benim uzmanlığım, imkânsız görünen bir durumdan nasıl bu yeteneklerinizi kullanacaksınız onu göstermek olacak. Ama şunu iyi bilin ki biz size burada yalnızca teknik öğretebiliriz. Size vatan sevgisini, görev bilincini burada sayısız eğitimle dahi olsa veremeyiz..O buraya gelmeden önce kanınızda olması gereken bir şey."
En öndeki adayın tam önünde durdum. Boyu benden uzundu ama bakışlarımla onu yerine sabitledim.
"Bu üniformayı taşımak, sadece maaş almak demek değildir. Bu üniforma, sokaktaki vatandaşın huzurunun sigortası, bu toprakların namusudur. Biz sizi burada terleteceğiz, zorlayacağız ve sınırlarınızı paramparça edeceğiz. Çünkü düşman size merhamet etmeyecek."
Duraksadım. Hala karşımdaki gözlerde bir gram bile korku yoktu. Meydan okur gibi dik ve mağrur bakışlar ile beni dinliyorlardı. Dudaklarım bu manzara karşısında kıvrıldı.
" Merhameti olmayanın karşısına nasıl çıkılır işte tam olarak burada bunu öğreneceksiniz. Bizim için her biriniz bu vatanın birer evladısınız. Sizin canınız, bize emanet. Vatan ise hepimize."
Çoşkulu girişimin ardından teker teker kendilerini tanıtmalarını isterken her birinin sesinde o ilk tanışmanın heyacanı kendini ele veriyordu. Kısaca derslerimizin içeriğinden ve kesinlikle uyulması gereken kuralları da yeniden hatırlattıktan sonra artık uygulamaya geçme vakti gelmişti.
"Şimdi, hazırlıklarınızı tamamlayıp on dakika sonra üç numaralı eğitim salonuna tam teçhizat bekliyorum. Bir saniye geciken, bugünü hiç yaşanmamış sayabilir. Dağılın!" dediğimde selam verip seri adımlar ile çıktılar. Ben de hemen arkalarından çıkmıştım.
Isınma diye başladığımız şey yirmi dakikanın sonunda hepsini ter içinde ve nefes nefese bırakmıştı. Minderlerde yuvarlananlar, yerden kalkamayanlar, kolunu tutup dişini sıkanlar...
Hepsi eğitimliydi ama sınırlarının sandıklarından daha dar olduğunu anlamaları uzun sürmedi.
Benim içinde uzun zaman sonrası bu kadar efor zorlayıcı olsa da eğitmen olarak bunu belli edemezdim.
Bir saat sonra verdiğim ara ile yüzlerindeki rahatlamış ifadeden bu aranın onlar için bir kurtuluş olduğu anlaşılıyordu.
Soyunma odasına geçtiğimde üzerimden terli tişörtü çıkarıp dolabımın kapağını açtım. Tam matarama uzanmıştım ki arkamdan gelen sesle durdum.
"Bir torpilliye göre oldukça maharetlisin." Sesin geldiği tarafa hiç bakmadan matarayı tepeme diktim.
Suyumu içtikten sonra matarayı dolaba koyup dolabı sertçe kapatıp üsten bakışlar ile karşımda aynı şekilde bana bakan kadına baktım.
"Ne var Aysun?" diye terslememe karşılık dudakları sinsice kıvrıldı. Sanki duymamışım gibi aynı soruyu yineledi.
"Diyorum ki bir torpilliye göre oldukça iyisin."
Başımı hafifçe yana eğdim. Yüzümde ne şaşkınlık vardı ne de öfke. Sadece sabırla bakıyordum. O sabır, karşımdakini küçülten cinstendi.
“ Torpilli derken? ”
“Babası şehit, amcası emniyet amiri ve tabi şimdi de yüzbaşı kocası var. Valla ne güzel memleket sırtın yere gelmez. ”
Alaylı bir gülüş kaçtı dudağımdan.
"Seni gören ülkenin en zengin holdinginin başına getirdiler zanneder beni. Burada torpille işlerin yürüyemeyeceğini bilecek kadar zekaya sahip olduğunu umut ediyorum." diye mırıldandım.
“Hep birilerinin arkasına saklanmaya alışkınsın belli ki.” diye tısladı.
Onun aksine ben öfkeme hakim olabiliyordum. Biliyordum ki derdi beni kışkırtmaktı. Vermeyecektim o kozu onun eline. Dudağım kendini beğenmiş bir eda ile kıvrıldı.
“Arkamda biri olsa bile... ” dedim gözlerinin içine bakarak devam ettim.
“Önümde durup bana laf edecek cesareti olanı pek görmedim.”
Sözlerim tokat gibi çarptı yüzüne. Nefesi sertleşti.
“Sen kendini ne sanıyorsun? Ben bu işin içindeyken sen daha... " diye çıkışırken sakin bir tavırla sözlerini yarıda kestim.
“CV mi istiyorsun, yoksa teselli mi?”
Yutkundu. Gözleri öfkeyle parladı.
“Ben senden kat kat iyiyim!” diye öfke ile tıslar gibi konuştu.
“Mahir'in ekibe alacağı ilk kişilerden biriydim. Yıllarca aynı ekipte çalıştığım arkadaşlarımdan senin saçma kaprislerin yüzünden ayrı kaldım."
“ Ekibin selameti için isabet olmuş. ” dedim başımı hafifçe eğerek sinir bozucu bir gülüş ile.
Öfke ile parlayan gözleri alev saçıyordu adeta.
Bir şey söyleyecekken soyunma odasının kapısı aralandığında İki öğrenci istemeden içeri baktı. Gergin havayı sezmiş olacaklar ki başları ile selam verip kapıyı panik bir şekilde kapattılar.
Karşımdaki kadın hala öldürecek gibi bakıyordu bana.
" Söyleyeceklerin bittiyse şimdi defolabilirsin." diyerek arkamı dönüp dolabın kapısını açtım. Ama o yerinden kımıldamıyordu. Sonra sesi duyuldu kapağın arkasından.
“Defolmam.” dedi dişlerinin arasından. “Bu kadar kolay kurtulamazsın benden.” dediğinde derin bir nefes alarak kapağı sertçe kapattım.
“Bak Aysun,” dedim sakince, “Şu an burada senin saçma salak öfken ile uğraşmaya, sana laf anlatmaya vaktim de niyetim de yok. Dersim var. Çocuklar bekliyor. ”
“Ders mi?” diye güldü ama o gülüşte zerre eğlence yoktu. “Gel seninle öğrencilerin önünde bir ders işleyelim.” dediğinde kaşlarım çatıldı.
Onun gözlerinde aylardır biriken, bastırılmış, büyümüş bir hırs vardı. Ben bir şey demediğimde devam etti.
“Öğrencilerin önünde dövüşelim.” dedi bir adım daha atarak. “Görsünler hocaları nasıl dövüşüyormuş.”
Kaşlarımı hafifçe kaldırdım memnun bir ifadeyle sırıttım.
“İnanır mısın seni ilk gördüğüm günden beri en çok yapmak istediğim şey.” dedim.
Bu cevabı beklemiyordu. Bir an afalladı. Sonra yüzü sertleşti.
“Senin o suratını dağıtmak da benim son zamanlar da en çok istediğim şey. ” dedi dişlerinin arasında. Yüzümde sevimsiz bir gülüş ile elim ile kapıyı işaret ettim.
"Geç bakalım, bir torpilli dayağı nasılmış gör." dediğimde gözlerini devirerek sinirli bir soluk bıraktı.
"Hazırlanıp geliyorum, hazır ol." diyerek hızla dönüp çıktı. Arkasından gözlerimi sinirle devirirken sinirli bir şekilde mırıldandım.
"Gerizekalı, sana torpilli neymiş göstereceğim." diyerek sıkılı dişlerimin arasında konuşurken ben de sert adımlar ile soyunma odasından çıktım.
Antrenman alanına geldiğimde öğrencilerim yine selam vaziyetini aldı.
"Rahat." dediğimde ellerini indirirlerken kapı araladı. Gelmişti pislik.
"Gençler, şimdi size saldırı ve saldırı anında savunma nasıl yapılır onunla ilgili kısa bir uygulama göstereceğiz."
Öğrenciler başlarını sallayarak kenara çekildiler.
Aysun minderin tam ortasına yürürken küçümseyen bir bakış attı.
"Dayak nasıl yenilir onu göstereceğim demeliydin." dedi herkesin duyacağı bir tonda. Bilerek kışkırtıp kontrolsüz başlamamı istiyordu. Duymazdan geldim sözlerini.
“Kurala gerek yok.” dedim yüzüne dik dik bakarken. “Pes edene kadar.” Diye ekledim.
Başını hafifçe yana eğdi.
“Çabuk pes etme de zevkim yarı da kalmasın.” dedi.
"Dayak yeme zevkini asla yarı da bırakmam endişen olmasın. " dediğimde sinir bozucu bir şekilde dudakları yana kıvrıldı.
Öğrencilerden birini hakem tayin ederken onun başlama işareti ile Aysun bir anda üzerime saldırdı.
Düşünmeden. Hesaplamadan. Hırsla.
İlk yumruğu bilerek aldım. Omzum sızladı ama geri çekilmedim.
“Bu mu?” dedim sırıtarak.
“Bütün bu öfke bunun için miydi?” diye bağırarak ekledim.
Sözlerim üzerine çıldırdı.
Arka arkaya geldi yumrukları. Sertti, güçlüydü, ama kontrolsüzdü.
Ben geri çekildikçe o daha da saldırdı.
Her hamlesi biraz daha savruklaştı.
“Kaçma!” diye bağırdı.
“Kaçmıyorum.” dedim nefesimi bile bozmadan. “Seni izliyorum.” dedim. O an da bir anlık boşluğunu yakalayarak bileğini tuttuğum gibi döndürdüm. Dengeyi kaybetti ama toparlandı.
Hızlıydı. Beni tuttuğu gibi yere savururken dizim yumuşak zemine çarptı.
Öğrencilerden bir uğultu yükseldi.
Aysun sırıtarak, “İşte bu kadar.” dedi. “Torpil buraya kadarmış. "
Başımı kaldırdım. Göz göze geldik.
“Henüz başlamadık.” dedim.
Bir hamlede onu ittim ve ayağa kalktım.
Bu kez ben yakındım. Vuruşlarım seri ve hesaplıydı. Her biri öyle bir güzel yerini buluyordu ki Aysun geri geri gitmeye başladı.
“Ne oldu?” diye bağırdım nefes nefese.
“Az önce çok konuşuyordun.” dedim.
Bir yumruk. Bir dirsek. Bir tekme.
Nefesi düzensizleşti. Gözleri hâlâ öfkeliydi ama bedeni artık cevap vermiyordu. Tüm gücünü başta hesapsız saldırarak tüketmiş gibiydi. Karşılıklı belki de beş altı dakika ataklar yaparken onun fersiz ve yerine ulaşamayan yumruklarının karşısında benim darbelerim tam isabetti.
İçimde bu zamana kadar besleyerek büyüttüğüm kinim ve öfken yüzünden darbelerim acımasızdı. Eminim ki ondan daha aşağı olsaydım o bende katbekat daha acımasız olurdu.
Bir kaç saniye aralıklarda derin nefesler alıp nefesini toparlarmaya çalışsa da artık gücünün tükendiği bariz belliydi. Acımadım, durmadım.
Karnına vurduğum sert darbe ile geri çekildi nefes nefese.
"Öldürücü darbeni hemen mi alırsın yoksa pes etmek mi istersin? " dediğimde psikopat şekilde gülümsedi.
"Şımarık sürtük." diye ağzının içinde sessiz bir şekilde mırıldanmasına sinirle güldüm.
"Sana bir kamyon dayak atsam da adam olmazsın. Benden günah gitti." dedim sinirle ve yeniden üzerine sert hamleler ile gitmeye çalıştım. Dinlenmesi için verdiğim süre işe yaramıştı belli ki biraz daha güç toplamıştı.
Amma velakin hırsı yüzünden yine gücünü orantısız kullanıyordu. Benim ise artık sabrım kalmamıştı. Olduğum yerde sıçrayak var gücümle savuruduğum tekme ile sert bir şekilde yere düştü. Sessizlik oldu.
Aysun sırtüstü yattığı yerden bana bakarken ayağa kalkmak istese de yapamadı.
Üzerine eğilip sırıtarak , "Canın ne zaman isterse gel bir dayağımı ye, en torpillisinden." dediğimde sinirli gözlerle yüzüme bakarken ayağa kalkacak gibi olsa da doğrulup omzuna ayağım ile bastırınca öylece kaldı.
Kopan alkış tufanı ile başım ne zaman geldiklerini anlamadığım bizimkilere çevrildi. Yanlarında da başka öğrencilerde de vardı.
Tekrar Aysun’a baktım. Gözlerini kapatmış sinirle soluyordu. Hiç bir şey demeden kendi öğrencilerimin dolduğu tarafa döndüm. Hepsinin gözünde hayran bakışlar pür dikkat beni izliyorlardı.
"Bugün ki sabah dersimiz bitti çocuklar. Şimdi üzerinizi değiştirerek öğle yemeği için hazır olun." dediğimde gözlerinde hayran bakışlar ile bana bakıyorlardı ama bir şey demeden başlarını sallayarak seri adımlar ile çıkışa yöneldiler.
Diğer öğrenciler de onlarla birlikte çıkarken bizimkiler ve Aysun kalmıştı. Mahir ortalıklarda görünmüyordu.
Aysun olduğu yerden zorlukla doğruluğundan göz göze geldik.
" Bundan sonra karşıma çıkarsan bu kadarıyla kalmam." dememe sinirle gözlerini kısarken bir an arkamdakilere bakıp yeniden gözlerini gözlerime dikti.
"Bu burada bitmedi." diyip sinirle yanımdan omzuma vurarak geçtiğinde gözlerimi devirdim.
Karaca Aysun'a hiç bakmadan yanıma adımladı. Özellikle onun duyacağı şekilde,
"Kızım, harikaydın. Valla uzun zamandır izlememiştim seni. Çok iyi geldi." dedi. Daha kapıdan çıkmamış olan Aysun'a bakarak,
"Karşında da az senin ayarında biri olsaydı valla o zaman süper olurdu. Ne bu böyle canım hemen bitti." dediğinde Aysun olduğu yerde kaldı. Öldürücü bakışları Karaca'nın üzerindeydi.
Bakışlarım Aysun'un üzerinde, "Her güzel şeyin bir sonu vardır kardeşim. Neyse diğer bölümlere artık." dedim.
"Harikaydın abla. Diğerinde lütfen erken haber verin, sonuna yetiştim ben yaa." diye sızlanan Didem ile gülümsedim. Yusuf omzumu pat patladı.
"Aferin kız valla haşatını çıkardın Trinity 'in. " dediğinde Aysun' a taktığı lakaptam ötürü sesli bir şekilde güldük.
"Valla arkanı kolla yenge. Bu Aysun' un sağı solu belli olmaz." dediğinde Serdar gözlerini devirdim.
"Canı biraz daha benzetilmek istiyorsa buyursun gelsin." dedim gözlerimi Aysun'un çıktığı kapıya dikerken.
"Yalnız şekerim, sen bir gidip huysuz kocana baksan iyi olur. Az biraz sizin dövüş şovunuza şahit olmuş olabilir. Yüzü her zamanki gibi sirke satıyordu." dediğinde Karaca inanmaz gözlerle ona baktım.
"O da mı buradaydı? Ya bir dakika bir dakika. Siz hepiniz neden buradasınız?" diye sorduğumda birbirlerine baktılar bir kaç saniye.
"Bize bir asker haber verdi." dedi Didem.
"Bize de..."
"Bize de..."
Dedi hepsi teker teker. Gözlerim yine az önce az önce giden kadının çıktığı kapıya dikerken sesli bir şekilde düşündüm.
"O kadar emindi ki beni döveceğinden resmen herkese haber vermiş. Şaka gibi yaa." dedim sinirle gülerken.
"Yenge sen yine de çok da dalaşma ona. Çok normal biri değil." dedi Celil. Başımı usulca salladım.
"Ben de çok normal sayılmam be Celil kardeş." dediğimde güldü.
Hep birlikte salondan çıktığımız da ben önce soyunma odasına girip üzerimi değiştirdim sonrasında ise seri adımlar ile Mahir ile olan odamıza doğru ilerlemeye koyuldum.
Kapının önünde durup bir an tereddüt ederken elim havada asılı kaldı. Niyeyse içimi garip bir suçluluk duygusu sarmıştı. Korkunun ecele faydası yoktu.
Usulca tıklattım kapıyı ve içeri girdim.
Mahir masasının başındaydı. Önünde dağınık evraklar, elinde kalem bir evrağı inceliyordu. Kapı sesiyle başını kaldırdı. Bakışları anında üzerime kilitlendi.
Baştan aşağı, hızlı ama dikkatli bir şekilde hasar taraması yapar gibi baktı. Bir şey bulamayınca çenesindeki kas gevşedi. Derin bir nefes aldı. Hiçbir şey söylemeden gözlerini tekrar evraklara indirdi.
İçimde bir “oh” yankılandı ama yüzümde istemsiz bir dudak büzüşü belirdi.
Sessizce masasına doğru yürüdüm. Yanında durdum. Suçlu çocuklar gibi bekledim.
Bir süre sonra başını yeniden kaldırdı. Tam o anda eğilip önündeki evrakları elimle kenara ittirdim ve masanın üzerine tam karşısına oturdum.
Ellerimi omuzlarına koydum. Parmaklarımın ucunda hâlâ dövüşün sıcaklığı vardı. Yüzüne doğru eğilip üzgün, biraz da çocukça bir ifadeyle dudağımı büzdüm.
“ Kızdın mı?” dedim.
Cevap vermedi. Sadece bir şey diyecek gibi yüzüme baktı ama susmayı tercih etti.
Cevap vermediğinde savunma refleksi ile başladım hararetli bir şekilde konuşmaya.
“Bak ama önce o başlattı kocacım. ” dedim hışımla. “Soyunma odasına geldi, bana torpilli dedi. Sanki buraya senin hatırına, amcamın hatırına, hatta rahmetli babamın hatırına gelmişim gibi konuştu. Dayanamadım. Dövüşelim dedi. Ben de… dövdüm.”
Son kelimeyi söylerken hazla sırıttım.
Mahir derin bir nefes aldı. Omuzları hafifçe düştü.
“Tam tersi de olabilirdi Leyla. ” dedi sakin ama ciddi bir sesle. “Aysun hafife alabileceğin biri değildi.”
Kaşlarım anında çatıldı.
“Allah Allah…” dedim. “Bakıyorum da Mahir Bey’in gözüne girebilmiş.” Diye yüzümü yüzüne yaklaştırdım hesap sorar gibi.
Bıkkın bir nefes vererek eini kaldırdı. Parmakları kavga sırasında kızarmış olduğunu düşündüğüm elmacık kemiğime usulca dokundu dikakatli bir şekilde o bölgeye bakarak. Okşar gibi, ama acıyı hisseder gibi dokundu. Gözleri bir an titredi.
“Benim gözüme falan girdiği yok. ” dedi alçak bir sesle. “Sadece bir anlık hatanda senin canını daha çok yakabilirdi.”
Burnumu dikleştirdim. İnatla elini ittim.
“Ama ben onun canına okudum.”
Karşısındaki inatçı karısına daha fazla dayanamayıp hafifçe güldü. Başını iki yana salladı, kaşları memnun bir ifade ile havalandı.
“Gördüm.”
“Sonuna kadar kalmamışsın ama nasıl gördün. ” dedim hemen.
Bu kez onaylamaz bir bakış attı.
“Kalmama gerek yoktu. İzlediğim kadarıyla kazananın kim olacağı belliydi.” dediğinde omuzlarında olan kollarımı daha bir boynuna doladım ve yüzümü daha bir yaklaştırdım yüzüne.
"Hımm." dedim gülen gözlerle yüzüne bakarken. Derin bir nefes aldı yine.
"Bir daha böyle bir iddiaya girme lütfen. Karımı ringlerden toplamak istemiyorum." dediğinde kollarımı boynundan çektim. Geri çekilip sinirli bir nefes bırakarak kollarımı göğsümde bağladım bu sefer.
"Kusura bakma ama hakkedene hakkettiğini her zaman veririm." dediğimde derin bir nefes aldı sabır dilenir gibi.
Sonra uzandı, burnuma hafif bir fiske vurdu.
“Bilmem mi? Hadi bakalım dövüşürken çok enerji tüketmiştirsin. Gidelim de karnını doyuralım dövüşçümüzün. ” dedi dalga geçer gibi. İstemeden güldüm. Tam ayaklanmıştık ki kapı hışımla açıldı.
"Abi çok acil bir durum var. İlhan albay acil sizi çağırıyor. " dediğinde Tuna ikimizin de kaşları çatıldı.
Hemen odamızdan çıkıp bir üst katta İlhan albayın odasının önüne geldiğimiz de kapıdaki askerin haberi vardı ki hemen kapıyı açtı bizim için. Odaya girdiğimiz de İlhan albay ayakta kulağında telefon pür dikkat karşısındaki habere bakıyordu.
İçeri girmemizle sıkıntılı bakışları bizi buldu ama telefonun karşısındaki adam ne anlatıryorsa, "Anladım." diyerek karşılık verdi. Bizim bakışlarımız ise duvardaki ekranda canlı yayın da verilen cezaevi yangın haberindeydi.
İlhan Albay telefonu kapattığında cihazı masaya bıraktı ama eli bir süre üzerinde kaldı. Haber akmaya devam ederken bizim bakışlarımız onun üzerindeydi.
“Bir saat önce çıkmış yangın. ” dedi.
Usul adımlar ile masasının yanından bize doğru adımlarken devam etmesini bekliyorduk üçümüz de.
“İki koğuş tamamen yanmış. Bir çok koğuşa da sıçramış. Tahliyeler sürüyor. Kontrol altına alınamadı hala.”
Bir anlık duraksama ile yüzlerimize baktı sıkıntı ile.
“Yirmi beş mahkum hayatını kaybetti şimdiye kadar. Durumu ağrı olanlar da çok fazla. "dedi. Sıkıntı ile derin bir nefes alıp bombayı bıraktı.
“Benan’ın kaldığı koğuş... Ölenlerin tamamı o koğuştan. Az önce teyit ettim Seyit'ten” dedi İlhan Albay.
" Benan? O öldü mü? " diye bir soru çıktı dudaklarımdan. İlhan albayın dudakları büküldü. Başını iki yana sallarken,
" Kimlikleri henüz tespit edilemedi haliyle. Cesetlerin hepsi de tanınmaz halde. Ama Benan yaralıların arasında da yok. Her şey bir saat içinde olmuş. Sonuç bu. " dediğinde hiç birimizden çıt çıkmadı.
Mahir dudaklarının arasından, neredeyse bize değil de kendi kendine söylüyor gibi bir cümle döküldü.
“Yangın kontrolsüz değil…”
Bir adım attı, durdu ekrana baktı.
“Fazla hızlı yayılmış. Ve fazla doğru yerde çıkmış.” dediğinde İlhan Albay ona baktı. Sadece başını çok hafif, çok yavaş salladı. Anlaşılan herkes aynı şeyi düşünüyordu.
Devam etmesini bekler gibi baktı yüzüne.
"Bana kalırsa ortada bir firar var. En temizi de firar eden adamı öldü göstermek." diye devam etti Mahir.
"Benan firar mı etti diyorsun?"dediğinde Tuna, Mahir onaylar gibi başını salladı.
"Ölü sayısı ve kayıp sayısı tutarlı. Ama bu değil ki bu Benan firar etse de olmayacak bir şey değil. Kapsamlı bir soruşturma başlatıldı dedi Seyit ama... " dedi İlhan albay düşünceli gözler ile ekrandaki canlı yayına bakarken.
"Çok bir şey çıkacağını düşünmüyorum çocuklar. Ve bu kaosta kim gerçekten öldü, kim sadece listede öldü ayırt etmek zaman alacak. "
" Ya da Benan'ın firari içinse de hiç bir zaman bilemeyeceğiz. Bu yangını çıkaranlar her şeyi de kılıfına uydurmuşlardır." dedim.
İlhan Albay derin bir nefes aldı.
“Kudret ve Yücel'in de hâlâ ele geçirmedik. ” dedi. Kısa bir an susup düşünceli bir şekilde devam etti.
“Eğer düşündüğümüz gibiyse bu yangınla birlikte artık onlar da sahneye çıkacaklardır.”
Mahir başını belli belirsiz salladı. Bu bir onaydan çok, kaçınılmazı kabulleniş gibiydi. Bakışları İlhan Albay’ın masasının kenarında bir noktaya takılı kalırken,
“Böyle zamanlarda en tehlikeli şey belirsizliktir.” dedi düşük bir sesle.
“Kimin yaşadığını bilmediğin yerde; kimin, ne zaman saldıracağını da bilemezsin.” Diye ekledi Tuna.
Mahir, gözlerini daldığı yerden kaldırdı. Bakışları bu kez sertti.
“Ve bilinmezlikde her zaman suçlunun işine yarar.” dedi sakin ama keskin bir tonla.
İlhan Albay başını bir kez daha salladı.
“Hazırlıklı olacağız çocuklar!Bu kez hata payımız yok. ”
Hazırlık demek, olacakları az çok bilmek demekti.
Ve ben, içimde büyüyen o huzursuzluktan bunun iyi şeyler olmadığını hissediyordum.
Bakışlarım Mahir’e kaydı. Yüzü sakin görünüyordu ama onu tanıyordum. O sakinlik, fırtınadan önceki durgunluktu. Bir an için göz göze geldik. Bana gülümsemedi. Gerek de yoktu.
Yaşadığım her şey film şeridi gibi akarken zihnimde içimde ince bir ürperti dolaştı. Bitti demiştik ama bitmemişti onlarla olan sınavımız. Belki daha kolay belki de bir öncekinden bin beter zor bir görev olacaktı bizim için.
Oda sessizliğe gömülürken şunu net bir şekilde hissediyorduk hepimiz, bu yangın bir son değildi.
Sadece perdenin ağır ağır aralanışıydı.
Ve biz, o perdenin ardında ne olduğunu görmeye hazır olsak da olmasak da sahne çoktan kurulmuştu.
🌸🌸🌸🌸🌸🌸
Eveeet bir bölümüzün daha sonuna geldik.
İnşallah beğenmiştirsiniz. 🤗
Minnoş başladık amakapanış öyle olmadı dimi🤓
Biz de beleeeeee😅
Hikayemize yorum yapmayı Beğenmeyi unutmayın 🤓
Yeni bölümde görüşmek dileğiyle 💕
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 40.06k Okunma |
6.46k Oy |
0 Takip |
64 Bölümlü Kitap |