74. Bölüm

AYÇİÇEĞİ VE NİLÜFER

Berfu
morzamiku

Benden bir ayçiçeği çıkmadı, özür dilerim bağışladığın tüm tohumlar için."

Her Şeyle Savaşamazsın

Özgür Bacaksız

 

 

2018 MUĞLA


Yıldırer’in şehit olduğu gün, hayatımın tam ortasından bir yangın geçti.
Sanki kalbimin orta yerine düşen bir kor gibi. O gün ne zaman aklıma gelse, göğsümde aynı sıcaklık, aynı acı yanıyor. Gözlerimin önünde hâlâ o telefon konuşması, o ses var. “Başın sağ olsun” dediler. O an, dünya başıma yıkıldı. O yangın şimdi hâlâ içimde yanıyor. Sönmedi.
Belki de sönmesini istemiyorum.
Çünkü onun acısı bile bana onu hatırlatıyor. Acıyı kaybedersem, onu da kaybedecekmişim gibi hissediyorum. O acı, onunla aramdaki son bağ gibi. Canımı acıtıyor, evet... Ama aynı zamanda onun hâlâ bir parçam olduğunu hissettiriyor bana.
Onun ölümünden sonra elli altı gün geçti.
Elli altı uzun gün. Her biri bir ömür gibi.
Elli altı sabah, onsuz uyanmak zorunda kaldım. Ve her sabah, ilk birkaç saniyede onun hâlâ hayatta olduğunu varsayıp yaşadım.
Uyuyamıyorum. Uyuduğumda da rüyamda onu görüyorum. Bazen güldüğünü, bazen bana kızdığını... Bazen de sadece arkamdan yürüyüp kaybolduğunu.
Her yeni gün, onsuz
Onunla geçirdiğim zamanlar o kadar canlı ki zihnimde...
Ses tonu kulaklarımda. Gülüşü… ah, o gülüşü! Sanki hâlâ bir yerlerde var. Hâlâ bana bakıyor gibi . Gözlerimi kapattığımda sesini duyuyorum, gülümsediğini görüyorum.
Gözlerimi açtığımda ise sadece yokluk var.

2016 yılındayım gibi hâlâ.
İlk defa burada bana âşık olduğunu söyledi. Gözlerimin içine bakıp, O an kalbim başka attı. Eskiden de atıyordu ama onunlayken… sanki yerini bulmuş gibiydi.
Şimdi aynı şehirdeyim. Ama o yok.
Burada olmak, yokluğuna alışmaya çalışmak demek. Canım acıyor ama gitmiyorum. Çünkü gidersem onu tamamen kaybedecekmişim gibi hissediyorum.
Keşke onu daha çok sevebilseydim.
Keşke sarıldığım anları uzatsaydım.
Her ayrı kaldığımız gün için içimde yas var.
O kadar hayal kurduk, o kadar erteledik… Bir tanesi bile gerçek olsaydı yeterdi. Onunla yapacağım neler vardı. Benim canım vardı.
Canım gitti. Ben kaldım.
Sonunu bilseydim, yine de bu kadar sever miydim? Bu kadar yanar mıydım?
Korkut ..... affedemiyorum. Çünkü o bana söz vermişti. Sözünü tutmadı beni ölene dek sürecek bir acıya bıraktı
Sahilin hemen kıyısına oturdum.
Ayakkabılarımı çıkardım. Ellerimle kumu avuçladım.
Tırnaklarımın içine dolana kadar sıktım.
İçimden bir şeyler “geri gelsin” diye haykırdı.
Ama geri gelmeyecekti.
O artık toprağın içinde burada değil.
Ve ben, onu burada bekliyorum.
Boşuna.

Ona olan sevgim öyle büyüktü ki, sadece ona değildi sanki. İçimden taşmıştı.Sevdam insanlığa yayılmış gibiydi.
Sonra o gitti.
Ve ben şunu fark ettim…
Meğer kalbim onunla birlikte atıyormuş. O durunca, içimdeki iyilik de durmuş insanlığımı kaybetmiştim
Bir insan eksildi diye dünya bu kadar boşalır mı?
Boşalıyormuş.
Kimsesiz hissettim.
Kalbim olmayınca, insanlığın ne önemi vardı?
İyilik yapacak hâlim kalmamıştı. Gülümsemek bile ağır geliyordu. İçimdeki ışık sönmüştü.
Kalbim karardı.
Yeşerecek bir sebep kalmadı sandım.
Yıldırer’siz hayat… tarif edemediğim bir andı
Nefes aldığım her an, eksik.
Nereye gideceğimi bilmiyorum.
Ne yapacağımı, ne düşüneceğimi, neye tutunacağımı da bilmiyorum.
Ondan önce kimdim, ne olmak istiyordum, neden vazgeçmiştim? Hatırlamıyorum.
Sanki hafızam da onunla birlikte gömülmüş gibi.
Yüzümden aşağı süzülen gözyaşlarını silmedim.
Silmek istesem de silemezdim zaten.
Silmeye çalışmak anlamsızdı.
Bu yaşlar onun için.
Onun hatırası için.
Belki de yaşadığımı anlamak için.

Onu düşündüğümde, sadece yokluğu değil… varlığı da geliyor aklıma.
Yıldırer’in gözleri…
bana bakarken parlayan gözleri.
Bazen yalnızca sustuğumuz, hiçbir şey konuşmadan saatlerce birbirimize baktığımız anlar olurdu. Küçücük tartışmalarımız, ardından ettiği özürler…
En çok da bana verdiği hisleri özlüyorum.
Kollarında dünyanın en güvenli yerindeymişim gibi hissetmemi.
Şimdi gözyaşlarım daha yavaş akıyor.
İlk defa elimi tuttuğu o geceyi hatırladım.
Gülüşünü.
Sakince saçlarımı düzeltmesini.
Dizlerimde uyuyakaldığı anı.

Şimdi ne olacak diye soruyorum kendime.
Onu unutursam kötü bir âşık mı olurum?
Unutmaya çalışmak ihanetse, ben suçlu muyum?
Kalbimi Yıldırer’e teslim etmiştim.
Hiç geri istemedim.
O kalp onun ellerindeyken kendimi güvende sanmıştım.
Ama o vatana aşıktı.
Beni severdi… biliyorum severdi. Gözlerinde görürdüm. Ama vatan onun için başka bir yerdi. Daha kutsal, daha vazgeçilmez.
Onu suçlamıyorum.
Bir insanın ülkesini sevmesi suç değil.
Kardeşimi affedemiyorum bazen.
Çünkü içimde bir yer “Eğer o olmasaydı, belki Yıldırer kalırdı” diyor.
Bu düşünceyi sevmiyorum. Ama var.
Vatanı ben de seviyorum.
Toprağımı, bayrağımı
Ama hangi şehrine gidersem gideyim, köksüz hissediyorum.
Ben kökümü ona salmıştım.
O gidince, ben toprağın üstünde kaldım.
Elimde olmadan o günü hatırlıyorum.Yıldırer e sinir olduğum zamanlar bana bir türlü açılmıyordu sürekli benimle ilgileniyordu ama fazlası yoktu her şeyime karşıyordu ....aşkımız yüzünden kavga edişimiz
Muğla’ya ilk kez birlikte tatile geldiğimiz zamanı.
İkimiz de öyle inatçıyız ki...
Aynı otelde, ayrı tatiller geçirmiştik.
Ben de sırf onu sinir etmek için başka biriyle yemeğe çıkmıştım....

Adamın adını bile zor hatırlıyorum.
Eren ya da Erkut… ne fark ederdi ki?
Yemeğin ilk saniyesinde kendimden bile iğrenmiştim.
Yıldırer'i düşünmeden bir lokma geçmedi boğazımdan.
Ama o sırada karşımdaki adam bana Yunan adalarını anlatıyordu.
Santorini imiş, Mikonosmuş...
Benim aklımsa bir tek Yıldırer’in kaşlarını çatışındaydı.
Ve sonra...
O içeri girdi.
Yıldırer.
Damarıma basmakta üstüne yoktur.
Bir yudum suyumu aldım, derin bir nefes…
Ama gözüm ondaydı.Doğruca olduğum masaya geliyordu
Karşımda hâlâ bana bir şeyler anltan adamı dinlemiyordum
“Yani ne diyorsun Belin? Benimle baş başa Yunanistan tatili?”
O an o kadar sahteydim ki...
Dönüp içimden gelenle cevap verdim:
“Ertunç yani…”
“Eren,” dedi karşımdaki adam
“Ha evet. Eren, kusura bakma. Benim başka bir programım var. Sanrım bu yaz babam staj yapmamı ister nefes alacak zamanım yok
güldü, elini uzattı.
Ellerimi tuttu, avuçlarımın içine bastı:
“Hadi güzelim… bana ayıracağın bir gün yok mu?”
Tam o anda bir ses yankılandı restoranda.
Gür, net ve öfkeli:
“Yok lan!”
Tüm restoran döndü bize baktı.
Eren ayağa kalktı, “Hayırdır ?” dedi.
Yıldırer hiçbir şey demeden...
Yumruk atmıştı
Eren’in kafası arkaya doğru savruldu, sandalye devrildi.
Restorandakiler ayağa kalktı.
Ben, şoktaydım.
Sonrası bulanık...
Yıldırer beni hiç dinlemeden belimden tuttuğu gibi sırtına aldı.
Çığlık atıyordum:
“Bırak! Bırak beni!”
“Yok.”
“Yıldırer bak indir beni!”
“Belin ..... sus.”
“Susmuyorum!”
“O zaman kıpırdama,
Sokaktan geçerken insanlar bakıyordu. “Yıldırer indirsene, herkes bakıyor!....Ya rezil oldum fotoğraflarımız çekilirse magazine düşürsem babam sinirlenir insanlara ne derim be adam düşün beni ....
“Baksınlar! Açıklama yapacak değilim ...
“Bir daha beni kıskandırmak için böyle numaralar çevirirsen... bu kez sırtımda götürmem....Anladın mı?”

“Yıldırer ne yapıyorsun?! Delirdin mi?!”
“Delirdim Belin. Delirdim işte! Bu hâlim senin eserin
“Bırak beni, insanlar bakıyor!”
“Baksınlar!
Omzuna yaslandım istemsizce.
Nefesim hâlâ hızlıydı ama dilim durmuyordu.
“İneceğim! Kendi ayaklarım var benim.”
Yıldırer sanki duymamış gibi yürümeye devam etti. Kolları belimde sıkıydı;. Omzu sertti, ı. İnsanlar dönüp dönüp bakıyordu.
“Senin ayakların o şımarık zengin herifle gitmeye yarıyor.”
Kaşımı kaldırdım. Alayla gülümsedim.
“Demek beni artık umursuyorsun Yıldırer.”
Adımı söylediğimde omzu bir an gerildi ama durmadı.
“Belin, delirdin mi sen?” dedi dişlerinin arasından.
“Ne iş yaptığı belli olmayan bir adamla çıkacak kadar çaresiz misin sen?”
Sinirim bir anda yükseldi.
“Sensin çaresiz!” dedim sertçe.
“Hem bana karışamazsın. O adam gayet beyfendi.”
Yıldırer kısa ve sinirli bir kahkaha attı.
“Sakinim… sakinim,” dedi ama hiç de sakin değildi.
“Adam kara para aklayan ensesi kalın bir herif.”
Başımı kaldırıp ona baktım.
“Demek araştırmışsın adamı.”
“Senin aklın bir karış havada olunca biri araştırmak zorunda kalıyor.”
Bir anda omzuna vurmak istedim.
“Bana hakaret edemezsin! Ayrıca neden peşimden Muğla’ya geldin ki? Gitseydin görevine!”
Yıldırer durdu.
Gerçekten durdu.
Sonra beni nihayet yere indirdi.
Ayaklarım yere değer değmez dengesizce bir adım attım. O ise sadece omuz silkti; sanki biraz önce beni bütün şehir boyunca sırtında taşıyan o değilmiş gibi.
Saçımı arkaya attım.
“Yıldırer… neden peşimde dolanıyorsun?”
“Peşinde dolaşmıyorum,” dedi kısa kısa.
“İşim vardı. Oradan geçiyordum.”
Gözlerimi kıstım.
“Tabii. Sen… burnundan kıl aldırmayan o sarsılmaz gurur kralını ayaklarıma getirecek sebep ne acaba?”
“Uzatma Belin.”
Kollarımı göğsümde bağladım.
“Yemem.”
“Yesen fena olmaz,” dedi umursamazca.
Sinirle güldüm.
“Of of… Yıldırer, adama ayıp oldu.”
Bu söz ağzımdan çıkar çıkmaz yüzü değişti.
Gözleri keskinleşti.
“Demek ayıp oldu.”
“Oldu tabii.”
“Belin,” dedi sertçe, “boş işlerle uğraşacağına başka işlere yoğunlaş.”
“Şu an gayet yararlı bir iş yapıyorum.”
“Ne yapıyorsun?”
“Seçenekleri değerlendiriyorum.”
Kaşları çatıldı.
“Anlamadım.”
“Anlamayacak ne var?” dedim omuz silkerek.
“Eninde sonunda babamın seçeceği bir adamla evleneceğim zaten. En azından bir kere olsun sevmek istiyorum… mümkünse sevilmek.”
Yıldırer bir şey söylemedi.
Sanki söylediklerim onu rahatsız etmişti. Elini ensesine attı, bakışlarını başka tarafa çevirdi.
Sonra mırıldandı:
“Herkes seni seviyor.”
Başımı iki yana salladım.
“Herkes değil bence.”
Gözlerimi ona diktim.
Cevap bekliyordum.
Ama Yıldırer susuyordu.
Tam o sırada bir şey dikkatimi çekti.
Sokağın ucunda birkaç adam bize doğru yürüyordu.
Ortalarında Eren vardı.
Yanındaki korumalar devasa görünüyordu. Geniş omuzlu, sert bakışlı, tiplerdi. Ellerini ceketlerinin içinde tutuyorlardı.
Ve o an içime kötü bir his düştü.
Yıldırer’e baktım.
“Yıldırer…” dedim yavaşça.
Ama beni duymuş gibi değildi
“Yıldırer… sana zarar verecekler…” diye fısıldadım korkuyla.
“Belin, sus,” dedi sertçe.
Sinirlendim, sesim titriyordu: “Hala sus diyorsun ya! Zarar verecekler sana! Baksana, silahları var!”
Yıldırer elini belime attı, kaşlarını çattı.
“Şansımı sikeyim,” dedi alçak bir sesle, “otelde bıraktım, akıl mı bıraktın, bende…”
kalbim deli gibi çarpıyordu, “Yıldırer…”

O an yüzüne baktım, gözleriyle bana hükmediyor gibiydi. “Şimdi sarı civciv, sakin oluyoruz ve benim söylediklerimi uyguluyoruz
- Nasıl karşılık vereceksin dedim stresle
“erkekliğin onda dokuz, kaçmaktır.
Yıldırer birden kolumdan tuttu, sımsıkı, Beni kendine doğru çekti, adımlarını hızlandırdı. Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi.
Arkamızdan Eren ve korumaları adım adım yaklaşıyordu.
“Yıldırer! Çok hızlılar!” diye bağırdım nefes nefese.
“Koş, Belin!” dedi kısa ve keskin bir sesle.
Ben topuklu ayakkabılarımı yere bastıkça, Yıldırer kolumu daha sıkı tuttu.
nefesim kesiliyor, adrenalin damarlarımda çılgınca akıyordu.
Dar bir sokağa saptık, kaldırım taşları ve engeller hızlı adımlarımızı zorlaştırsa da Yıldırer durmadı.

“Koş.”
“Koşuyorum zaten!” dedim nefes nefese.
Yıldırer önümde değildi artık. Yanımdaydı.
Kolumu bırakmıyordu.
“Yıldırer…” dedim nefes nefese. “Ben… ölüyorum galiba.”
“Ölmezsin.”
“Topuklularımla kesin ölürüm!”
Yıldırer bir an bana baktı.
Sonra bir anda durdu.
“Ne—”
Cevap vermedi. Eğildi.
Bir saniye sonra beni omzuna attı.
“YILDIRER!”
“Bağırma!”
“İndir beni!
“Koşarken düşeceksin
“Sen de düşeceksin!”
Ama o çoktan koşmaya başlamıştı.
Omzunda savrulurken saçlarım yüzüme geliyordu.
“Yıldırer bırak beni!
“Belin şu an rezil olmayı düşünecek zaman değil!”
Arkamızdan bir ses geldi.
“Şuradalar!”
Eren’in adamları.
Kalbim ağzıma geldi.
“Yıldırer hızlan!”
“Koşuyorum!”
“Daha hızlı koş!”
“Belin Ferrari değilim! üstelik ağırsın
Bir köşeyi döndük.
Dar bir merdivenli sokak çıktı.
Yıldırer nefesini sertçe verdi.
“Harika…”
“Ne var?”
“Merdiven.”
“Ne güzel işte!”
“Belin ben seni taşıyorum!”
“Doğru…”
İkimiz de bir saniye sustuk.
Sonra Yıldırer dişlerini sıktı.
“Tutun.”
“NE?”
Ve merdivenleri benimle çıktı
“YILDIRER DELİ MİSİN?!”
“Konuşma!”
“Ben düşeceğim!”
“Düşmezsin!”
“Ben ağır mıyım?!”
“Şu an bunu mu soruyorsun?!”
Merdivenin sonuna geldiğimizde Yıldırer sonunda beni yere indirdi.
İkimiz de nefes nefeseydik.
Duvara yaslandım.
“Ben… gerçekten… öleceğim siktir git Yıldırer ....Alahım söz birdaha halimden şikayet etmeyeyeceğim dedikodu da yapmaycağım hatta ramazanda regl olmak için dua etmeyeceğim
Yıldırer de ellerini dizlerine koymuş nefes alıyordu.
Sonra başını kaldırdı.
Ve bana baktı.
Saçlarım dağılmıştı.
Topuklularım çamur içindeydi.
Yıldırer bir saniye bana baktı.
Sonra…
gülmeye başladı.
Gerçekten gülüyordu.
“Ne gülüyorsun?!”
“Belin…”
gülmeye devam etti.
“ ilk defa… küfür etin senin gibi prenses bir kıza hiç yakışmıyor
Yıldırer hâlâ gülüyordu.
Sonra bir anda sustu.
Çünkü aşağıdan tekrar sesler geliyordu.
“Üst sokakta olabilirler!”
Eren’in adamları.
Yıldırer hemen bana döndü.
Gözleri tekrar ciddi olmuştu.
“Tamam sarı civciv.”
“Ne?”
“El ele tutuşuyoruz.”
“Niye?”
“Çünkü yine koşacağız.”
“Yıldırer ben artık—”
Elimi tuttu.


Daracık bir ara sokağa saptık, taş duvarlar neredeyse birbirine değiyordu. Peşimizdeki Eren ve korumaları hızla yaklaşıyordu.
Yıldırer bir an durdu, gözlerini etrafa dikti. “Belin, saklan!” dedi.
Gözüm bir çöp konteynerine takıldı. “Orada mı?” diye fısıldadım.
“sence !”
İkimiz hızlıca konteynerin arkasına geçtik. Göz göze gelmeden, sessizce birbirimize yaslandık.
Kalbim deli gibi çarpıyordu. Topuklu ayakkabılarım çöp konteynerinin kenarına takılırken, Yıldırer elimi tuttu ve beni sıkıca kendine çekti.
Nefeslerimiz birbirine karıştı. Ben onun nefesini ensimde hissedebiliyordum, o da benim korkuyla karışık nefesimi duyabiliyordu.
“Belin…” dedi fısıltıyla, sesi hem kararlı hem de yumuşaktı.
Omuzlarımız, ellerimiz birbirine değdi. Dar sokakta, sessizlik içinde sadece ikimizin nefesleri vardı.
“Sen… deli misin?” diye fısıldadım.
Kısa bir sessizlik oldu. Ardından Yıldırer gözlerini gözlerime dikti ve gülümsedi.
“İyi misin?” dedi, yüzü hâlâ yakınımda.
“Evet… ya sen?” diye fısıldadım. Nefesim hâlâ kesikti, kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu.

“Yıldırer…” diye fısıldadım.
Anında eli ağzıma geldi.
“Şş.”
Sokaktan ayak sesleri geliyordu.
Eren’in adamları.
Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki sesini duyacaklarını sandım.
Yıldırer beni daha da kendine çekti. Sırtım göğsüne değdi. Bir kolu belimdeydi, diğer eli hâlâ ağzımı kapatıyordu.
“Ses çıkarma,” diye fısıldadı kulağımın dibinde.
Nefesi boynuma değince istemsizce ürperdim.
Ayak sesleri yaklaştı.
Bir adamın sesi duyuldu.
“Bu sokağa girmişler!”
Kalbim duracak gibi oldu.
Yıldırer kolunu biraz daha sıkılaştırdı. Sanki beni saklamak ister gibi.
Adamların ayak sesleri konteynerin önünde durdu.
Birinin gölgesi konteynerin yanından geçti.
Nefesimi tuttum.
Yıldırer’in kalbinin de hızlı attığını hissedebiliyordum.
Bir adam konuştu.
“Burada yoklar.”
Başka biri cevap verdi.
“İleriye bakın.”
Ayak sesleri tekrar uzaklaşmaya başladı.
Bir saniye.
İki saniye.
Üç saniye…
Sessizlik.
Yıldırer hâlâ hareket etmiyordu.
Ben fısıldadım.
“Gittiler mi?”
Yıldırer başını biraz kaldırıp sokağa baktı.
Sonra bana döndü.
“Gittiler.”
O an içimde tuttuğum nefes patladı.
“Allah’ım…”
Duvara yaslandım.
Bacaklarım titriyordu.
Yıldırer bana baktı.
Saçlarım dağılmıştı. Nefesim hâlâ hızlıydı.
Bir an yüzü yumuşadı.
“Elin titriyor,” dedi.
“Normal değil mi?!”
Hafifçe gülümsedi.
Sonra elimi tuttu.
“Geçti.”
“Bu geceyi hiç yaşamamış gibi yapabilir miyiz?”
Yıldırer kaşını kaldırdı.
“Silahlı adamlardan kaçtık.”
“Evet.”
“Çöp konteynerinde saklandık.”
“Evet…”
“Ve sen bana hâlâ bağırıyorsun.”
İstemeden güldüm.
“Çünkü sen delisin.”
Yıldırer başını duvara yasladı.
“Belki.”
Sonra bana baktı.
Bir an sessizlik oldu.
Sokak yine sessizdi.
Tehlike geçmişti.


Sırtım soğuk metal konteynere dayanmıştı. Nefesim hâlâ hızlıydı. Koşmaktan mı… yoksa Yıldırer’in bana bu kadar yakın olmasından mı, ben de tam bilmiyordum.
Kolumu hâlâ tutuyordu.
“Kolumu bırak,” diye fısıldadım.
Elini gevşetti.

Gözleri hâlâ üzerimdeydi.
Sinir oldum.
“Bana öyle bakmayı bırak,” dedim.
Kaşını kaldırdı. Her zamanki o kendinden emin hali.
“Nasıl bakıyorum?”
Gözlerimi devirdim.
“Bilmiyormuş gibi yapma.”
Sokaktan gelen ayak sesleri kalbimi tekrar hızlandırdı. Refleksle bana biraz daha yaklaştı. Aramızda neredeyse hiç mesafe kalmamıştı.
Nefesini hissedebiliyordum.
Bu… sinir bozucuydu.
Başımı kaldırdığımda onun bana baktığını fark ettim. Bakışları dudaklarıma kaydı.
İçimde bir anlık tuhaf bir his geçti.
Ve sonra bana doğru eğildi.
Bir saniye donakaldım.
Ama hemen kendime geldim. Elimi göğsüne koyup onu geri ittim.
“Ne yaptığını sanıyorsun sen?” diye fısıldadım.
Hiç utanmadan cevap verdi.
“Öpüyordum.”
İnanamadım.
“Yanlış kişiyi seçtin.”
Ama o sadece sırıttı.
“Emin misin? Bir saniye önce hiç itiraz etmiyordun.”
Sinirden nefes verdim.
“Sen kendini fazla önemli sanıyorsun.”
Yıldırer biraz daha yaklaşıp kulağıma doğru eğildi.
“Kalbin çok hızlı atıyor Belin.”
Dişlerimi sıktım.
“Bu senden değil,” dedim. “Peşimizdeki adamlardan.”
Gülümsedi.

“Yalan söylemeyi hiç beceremiyorsun.”
Ayak sesleri sonunda uzaklaştı. Sokak tekrar sessizleşti.
Derin bir nefes aldım.
“Sanırım kurtulduk.”
O sokağa baktı, sonra tekrar bana döndü.
“Şimdilik.”
Başımı ona çevirdim.
“Bir daha beni öpmeye çalışırsan…”
Sözümü kesti.
“Ne olacak?”
O an hafifçe gülümsedim.
“Bu sefer gerçekten tokat atarım.”
Yıldırer güldü bu adam neden bugün bu kadar gevşekti
“Demek ilk sefer sayılmadı.”
Yüzümün ısındığını hissettim. Hemen başımı çevirip yürümeye başladım.
Ama içimden bir ses hâlâ aynı şeyi soruyordu.
Neden bir saniye bile olsa geri çekilmemiştim?


Sanki özellikle yolumu kesiyordu.
“Çekil,” dedim.
Kımıldamadı.
“Yol ver.”
Yine kıpırdamadı.
Gözlerimi kısmıştım artık.
“Cidden mi?”
Yıldırer iki elini duvarın iki yanına koydu. Bir anda arkamdaki tek çıkış da kapanmıştı.
Duvara sıkıştığımı fark ettiğim an kalbim hızlandı.
Ama bunu belli etmemeye çalıştım.
“Ne yapıyorsun?” dedim soğuk bir sesle.
Yıldırer bana doğru biraz daha eğildi. Aramızdaki mesafe neredeyse yok olmuştu.
“Konuşuyorum.”
“Buna konuşmak denmiyor.”
“Peki buna ne diyorsun?”
Kollarımı göğsümde bağladım.
“Rahatsız etmek.”
Yıldırer hafifçe gülümsedi.
“Rahatsız görünmüyorsun.”
Başımı kaldırıp gözlerinin içine baktım.
“Yanılıyorsun.”
Bir saniye sessizlik oldu.
Sonra gözleri tekrar dudaklarıma kaydı.
Bunu fark ettiğim anda kaşlarımı kaldırdım.
“Cidden mi?” dedim. “Yine mi aynı şey?”
Yıldırer hiç utanmadan cevap verdi.
“Alışkanlık.”
Burnumdan nefes verdim.
“Senin çok kötü alışkanlıkların var.”

Yıldırer biraz daha yaklaştı ama bu sefer durdu.
Yıldırer başını hafifçe yana eğdi.
Elimi kaldırıp göğsüne hafifçe ittim.
“Biraz geri çekil.”
Ama bu sefer tamamen çekilmedi.
Sadece birkaç santim uzaklaştı.
“Bak,” dedim.
“Dinliyorum.”
“Beni öpmeye çalışmayı bırak.”
Yıldırer kaşını kaldırdı.
“Çalışmayı mı?”
“Evet.”
“imkânsız
Gözlerimi devirdim.
“Sen gerçekten inanılmazsın.”
“Teşekkür ederim.”
“Bu bir iltifat değildi.”
Yıldırer gülümsedi.
“Yine de kabul ediyorum.”
Bir an birbirimize baktık.
Sonra sessizce ekledi:
“Yine de… o bir saniye güzeldi.”
Kalbim aptalca bir şekilde hızlandı.
Sanki biraz önce daracık sokakta nefeslerimiz birbirine karışmamış gibi…
Sanki o bana o şekilde bakmamış gibi.
Ama yüzümü ifadesiz tuttum.
“Rüyanda görürsün.”
Yıldırer bir an bana baktı.
Gözlerinde o tanıdığım sinir vardı.
Sonra geri çekildi.
Tam yanından geçip gidecektim ki kolumdan tuttu.
Adımlarım durdu.
Sesi bu sefer daha sertti.
“Bir dakika.”
Elimi kurtarmaya çalıştım.
“Bırak.”
Ama bırakmadı.
Başını hafif yana eğdi.
“Şimdi hesap vakti Belin Hanım.”
Kaşımı kaldırdım.
“Ne hesabı?”
Gözleri karardı.
“Bu gece o adamla yemek yemenin bir bedeli olmalı.”
Bir an gerçekten gülesim geldi.
Kolumu çekip kurtardım.
“Sanane Yıldırer. Sanane.”
Bir adım geri çekildim.
“Bana hesap soracak yakınlıkta değilsin.”
Sesim keskinleşmişti.
“Üstelik tekrar yemeğe çıkacağım.”
Sözlerim biter bitmez yüzündeki kaslar gerildi.
“Bok çıkarsın o adamla.”
Gözlerimi devirdim.
“Senin derdin ne Yıldırer?”
Bir adım yaklaştım.
“Hayır… bilmesem kıskandın, delirdin sanacağım.”
Yıldırer bir anda bana doğru bir adım attı.
Aramızdaki mesafe neredeyse yok oldu.
Sesini alçalttı.
“Ben mi kıskanıyorum?”
“Evet,” dedim meydan okur gibi.
“Öyle görünüyor.”
Çenesi gerildi.
“Senin aklın gerçekten çalışmıyor Belin.”
“Çok şükür seninki fazla çalışıyor.”

“İdrak yollarında sorun var ....Beni ne hâle getirdiğini biliyor musun?” dedi. “Seni o masada başka bir adamın karşısında gördüğümde elim ayağım titredi. Delirdim resmen! Senin başka birine gülümseme ihtimalin… beni bitirdi.”
Umursamaz görünmeye çalıştım.
İçimdeki o saçma hızlanan kalbi bastırmak için sesimi bilerek soğuk tuttum.
“Bırak. Umurumda değil.”
Yıldırer’in gözlerine bile bakmadan devam ettim.
“Sen sahildeki kadınla ilgilen. Eminim seni tatmin eder. Ayrıca Eren gayet beyefendi bir adam.”
Cümlem bittiği anda Yıldırer’in yüzü değişti.
Çenesi kilitlendi.
Gözleri karardı.
Bir saniye bile düşünmedi.
“Anlaşıldı,” dedi dişlerinin arasından.
“Sen zor kullanmaktan anlıyorsun.”
“Ne—”
Cümlemi tamamlayamadan bir anda yerden kesildim.
“Yıldırer!”
Yine.
Yine beni kucağına almıştı.
Kolları dizlerimin altından ve sırtımdan geçti. Sanki elli kilo değil de bir yastık taşıyormuş gibi rahat görünüyordu.
“Yeter ama ya!” diye bağırdım.
Ellerimle omzuna vurmaya başladım.
“Bu kaçıncı?!”
“Senin derdin ne be adam?!”
“Rahata dur, Belin’im,” dedi dişlerinin arasından.
“Ben senin değilim!” dedim. “Ayrıca duygularını bile itiraf edemeyen bir adamla olmam ben.”
Hâlâ indirmemişti. “Şimdi beni dinle, sarı civciv,” dedi. “İlk defa bir göreve başkasını yolladım. Sırf yanında olmak için.”
Kalbim bir an sendeledi ama belli etmedim.
“Bırak beni. Âşık olduğunu bile söylemiyorsun. Sırf geçici bir ilgi için ”...
“Olmaz bizden,” dedim daha alçak bir sesle. “Olmaz.”
“Niye?” dedi. “Sevmez misin beni?”
Gözlerinin içine baktım.
“Sen beni sevemezsin Yıldırer. Zor kullanmayı seviyorsun. Kontrol etmeyi seviyorsun ama bir tek beni sevmezsin sen
Yüzü bir anda gerildi. , bakışları sertleşti.
“Züppe bir herifle sırf inadına yemeğe çıktın, sarı civciv.”
Sözleri içimde bir yere dokundu ama belli etmedim. Başımı kaldırıp ona baktım.
“Evet,” dedim sakince.
Sonra ekledim, bu sefer sesimdeki kırgınlığı gizleyemeden:
“Çünkü sen kıskan diye değil…”
“…bir şey söyle diye.”
“Bir kez olsun ‘Belin, seni seviyorum’ diye.”
Sesim titredi.
“Beni yıllardır görmüyorsun…”
Boğazım düğümlendi ama devam ettim.
“Ben sana ne yaptım Yıldırer? Neden beni görmüyorsun?”
Sokak bir an garip bir şekilde sessizleşti.
Yıldırer’in nefesi ensime değiyordu. O kadar yakındı ki kalbimin nasıl attığını duymaması imkânsızdı.
“Ben…” dedi.
Durdu.
Devamı gelmedi.
Gözlerimi kapattım bir an.
Yine.
Yine söylemiyordu.
Yıllardır olduğu gibi.
İçimdeki bir şey kırıldı.
“İndir beni Yıldırer.”
Bu sefer sesim yorgundu.
O da hiçbir şey söylemedi.
Tek kelime etmeden beni yere indirdi.
Ayaklarım yere değer değmez içimdeki öfke daha da büyüdü. Kalbim sızlıyordu ama sinir daha güçlüydü.
Bir adım geri çekildim.
“Korkaksın sen,” dedim.
Yıldırer’in gözleri bana döndü.
“Aşkını söylemeyecek kadar korkaksın, Yıldırer.”
Yıldırer bir şey demedi.
Ama yüzündeki ifade değişti.
Gözlerimin içine bakmasını istedim. Kaçmasın istedim. Susmasın istedim. Ama o yine sustu bir an.
Başımı iki yana salladım.
Gözlerim yanıyordu ama ağlamamak için dudaklarımı sıkıyordum.
“Yıldırer…”
Sesim bu sefer daha düşüktü.
“Gider misin lütfen?”
Bir adım geri çekildim.
“Git.”
Bana bakıyordu ama yüzünde hiçbir şey okunmuyordu. O tanıdığım duvar yine aramıza girmişti.
Boğazım düğümlendi.
“Neden yanımda olduğunu bile bilmiyorum.”
Ellerimi iki yana açtım çaresizce.
“Üstelik sürekli beni görmezden geliyorsun.”
Gözlerimin içine bakmasını istedim. Kaçmasın istedim. Ama yine o suskunluk.
“Ben sana ne yaptım?” dedim kısık bir sesle.
Rüzgâr saçlarımı savuruyordu.
“Ben sana ne yaptım Yıldırer…”
Sesim kırıldı.
“Tek suçum…”
Derin bir nefes aldım.
“…seninle bir ihtimalimiz olacağını düşünmekti.”
O hâlâ konuşmuyordu.
Tek kelime bile etmiyordu.
Bu sessizlik bağırmasından daha kötüydü.
Başımı eğdim.
“Git.”
Bir adım daha geri çekildim.
“Lütfen.”
Bu sefer fısıltı gibi çıktı.
“Git.”
Arkamı döndüm. Sahile doğru yürümeye başladım. Adımlarım sertti,

Durmadım.
Denizin kenarına vardığımda titriyordum Ağlamayacağım dedim kendime. Güçlü duracağım.Denizi seyretmeye başladım
Kalbim göğsümden taşacak gibi oldu. İçimde bir yumruk, bir sıkışmışlık… nefesim kesiliyordu. “Seni seviyorum” demek… bu kadar zor olmamalıydı.
İlk zamanlar… beni görmezden geliyordu. Sanki ben hiç var olmamışım gibi. Ama sonra… sonra arkadaş olduk birbirimizi tanıdık.
Ve şimdi… şimdi Yutkunamıyorum. Dudaklarım kurudu, kalbim deli gibi atıyor.
İlk tanıştığımız günü hatırlıyorum. O an benden hoşlandığını hissetmiştim. Gözleri… bana o kadar güzel bakmıştı ki… kalbim bir saniyeliğine durdu sanki.
O andan sonra… sadece bir adım bekledim ondan. Sadece bir küçük adım. Ama gelmedi. Hiçbir şey yapmadı. Beni görmezden gelmeye devam etti. Belki de ben kendi kafamdan senaryolar üretiyordum.
Ama derinlerde biliyorum… o bana hiçbir zaman daha fazlasını vermeyecek.
Ve ben… ben hâlâ bekliyorum.
Kalbim susmuyor, aklım susturmuyor. Onu düşünmekten kaçamıyorum. Sanki bütün cesaretim bir anlığına kayboluyor ve gözlerim, ellerim, dudaklarım… her şeyim sadece onu arıyor.
Ve içimde sessiz bir öfke var: Neden hâlâ bir adım atmıyorsun , Yıldırer?

O sırada o ses tüm kuşkularımı susturmuştu


“Korkuyorum.”
Yavaşça döndüm. Elinde tek bir dal beyaz nilüfer vardı.
Bir an gözlerim o çiçeğe takıldı.
“Kalbim yine ihanet etti bana. Hızlandı.
- Bana kızgınsın değil mi

Başımı salladım sadece.
“18 yaşımda tanıştım seninle,” dedi Yıldırer yavaşça. “Hatırladın mı? Mülakat için Ankara’ya geldiğimde… o kapıda seni görmüştüm. Korkutu bekliyordun değil mi? Ellerinde bir sürü renkli bileklik vardı. Bana da bir tane vermiştin… sarı, uzun saçların vardı. Sürekli Korkut a yemek yediryordun.”
O an içim ısındı,
“O gün benim için zor bir gündü… yalnızdım. Sen… o gün dünyanın en mutlu insanıydın. Sana bakmaya doyamamıştım. Mutluydun… kıskanmıştım,” diye devam etti Yıldırer.
Evet… o gün. O gün ilk tanıştığımız gündü. Korkutu’u Ankara’ya ben götürmüştüm. Ama o gün, karşımdaki adamda yalnızlığı hissettiğim ilk gündü.
Elinde tuttuğu nilüfere bakarak konuşmasına devam etti:
“Bağ kurmaktan hiç hoşlanmam, Belin… çabuk alışırım. Ben… o gün bağlarımı koparmaya karar verdim, biliyor musun? Ama sen bana o bilekliği verince… sana, yani sana hissetmemem gereken bir bağ hissettim.
Kalbim sıkıştı.
“Sorun ne o zaman?” dedim.
“Yani o günden sonra senden hep bir şey bekledim… yıllar geçti ve sen tam tersi. Herkese güldün, bir tek bana gülmedin. Hatta başka kadınlara bile yanımda güldün… ama bana hiç bakmadın.”
“Seni görmezden gelmeye çalıştım… ama müsade etmiyorsun!” dedi Yıldırer
“Hâlâ devam edecek misin yani beni görmezden gelmeye
“Sence devam edecek kadar gücüm kaldı mı?” diye sordu
Birkaç saniye sessizlik… sonra derin bir nefes aldı.
“Bilekliğimi aldın ama bir daha bana bakmadın.
“seni düşünecek kadar hayatı sevmiyorum çünkü,”
“İyi o zaman… sevme,” dedim alayla.
“İyi… sevmem zaten,” fısıldadı
“Beni tekrar görmezden geleceksen bir daha konuşmayalım, lütfen,” dedim, sinirle.
“İzin ver Belin… devam etmek istiyorum,” dedi.
“Etmiyorum. Kaç yıl oldu? Resmen salak gibi sana olan ilgimi belli ettim. Üstelik benden hoşlanmıyorsun bile!”
“Hoşlanıyordum… renkli bilekliklerinden, saçlarından, Korkut’a ettiğin o eziyetlerden…”
“Kardeşim haklı, sen uzak durmalık. Bir tipsin,”
“Belin… az konuş,”
“Emrin olur, Yıldırer,” dedim kısık bir sesle.
“Sen… yani… tuhaf birisin,” dedi.
“Nasıl yani?”
“Sürekli mutlusun… ayçiçeği gibisin, güneş istiyorsun. Ama ben senin gibi değilim. Kendimi bu nilüfer gibi hissediyorum.”
“Ayçiçeği ve nilüfer birlikte olmaz mı yani?” dedim alayla.
“Belin… ciddi ol.”
“Olamam… seninle eğleniyorum. Sen de benimle. İnkar etme… o zaman deneyelim, ne olacak ki? En kötü seni terk ederim.”
“Belin…” dedi Yıldırer
Yıldırer bir süre konuşmadan bana baktı. Gözlerinde o tanıdık yalnızlık vardı. Sonra yavaşça konuştu.
“Belin… ben yalnızım. Asla sana kalabalık bir aile veremeyecek kadar yalnızım.”
“İtiraf ediyorum… o zamanlar birinin beni seveceğine olan inancım eksi yüzde sıfırdı.”
Bir an durdum. Ona baktım.
“Şimdi yüzde kaç?” diye sordum.
Yıldırer hafifçe gülümsedi.
“Yüzde bir.”
Kaşımı kaldırdım.
“Çok büyük artış.”
Başını salladı.
“Yüzde birde sadece sen varsın.”
Elindeki nilüfere baktı, parmakları çiçeğin sapında dolaşıyordu.
“Çocukken seveceğim insanları seçme şansım yoktu. Ama şimdi… bir ailem var. Sen varsın.
Korkut var. Ve ben… ailemi seçmek istiyorum.”
Derin bir nefes aldı.
“Nilüfer gibi hissetmiyorum artık.”
Sonra gözlerime baktı.
“Sana alışmak… çok kötü gelmişti başta. Çünkü insanlara muhtaç olmak istemem. Hele ki bir civcivin varlığına.”
İstemeden gülümsedim.
Başını hafifçe eğdi.
“Ne zaman kendimi yalnız hissetsem orada oluyorsun Belin.”
Durdu.
“Mezuniyetimde… hatırlıyor musun?”
Kalbim sıkıştı.
“Biliyorum,” dedim yavaşça. “Beklediğin biri vardı değil mi Yıldırer?”
Başını kaldırdı.
“Anladın.”
“Benimle tanıştıracak kadar seviyordun.”
Yıldırer başını hafifçe eğdi.
“O gün kelimelerim tükenecek kadar yalnızdım. Sen olmasaydın… dağılacak kadar.”
Bir süre ikimiz de konuşmadık.
Sonra devam etti.
“Her anımda yalnızlığımı unutturdun.”
Bana baktı.
“Yani… benden sıkılmadın mı o gün? Seni sıktığım için üzgündüm.”
“Asla...Asla Belin
Yıldırer derin bir nefes aldı. Elindeki nilüferi bana doğru uzattı.
“sana layık değil belki ama…”
Bir an sustu.
“Nilüfer yani.”
Gözleri yumuşadı.
“Sana tek sözüm var Belin… sen benim ilk arkadaşımsın. İlk sırdaşımsın.”
Sesi biraz titredi.
“İlk aşkımsın.”
Kalbim bir an duracak gibi oldu.
“Bana kalbimi sevdiren… varlığımdan utanmadığım tek insansın.”
Gözlerini benden ayırmadan devam etti.
“Senden önce var olduğum anlar için utanıyordum. Ama seni sevdikten sonra… varlığıma alışmaya çalışıyorum. Senin sevgin varlığımı görünür kıldı.”
Boğazım düğümlendi.
“Var olduğuna çok mutluyum,” dedim kısık bir sesle. “Yoksa kimseyi sevemezdim.”
Bir adım yaklaştım.
“Sana acı çektiren herkesi öldüresim geliyor Yıldırer. Bana geç gelmene sebep olan her şeyi…”
Başımı salladım.
“Ama yine de varsın.”
Gözlerinin içine baktım.
“Sen dünyadaki en… tuhaf, en güzel insanlardan birisin. Senin gibi birini tanımadım.”
Hafifçe güldüm.
“Beni dinliyorsun. Merhametlisin. Kuş yuvamız var bizim… bizim küçük bir kuş evimiz var. Unuttun mu?”
Yıldırer başını yavaşça salladı.
Sonra sessizce dedi ki:
“Onca yıldan sonra… ruhumu dünyaya alıştıran kadın.”
Bir adım daha yaklaştı.
“Seni sevdiğimi her zaman hissettin değil mi?”
Gözlerimi ondan ayırmadan cevap verdim.
“Hisettim.”
Bir nefes aldım.
“Söylemesen bile.”
Gözlerim doldu ama geri çekilmedim.


Yıldırer bir süre sessiz kaldı. Elindeki nilüfere baktı, sonra bana.
o susunca ben konuştum
“Peki o zaman ayçiçeği ve nilüfer yani olurlar mı
Yıldırer bir an sustu. Bu sefer yüzündeki gülümseme kayboldu.
“Normalde olmaz.”
“Çünkü ayçiçeği toprağı sever. Nilüfer suyu.”
Bir adım daha yaklaştı.
“Eğer ayçiçeği suya düşerse… boğulur.”
“Nilüfer de karaya çıkarsa kurur.”
Yıldırer derin bir nefes aldı.
“Ben… seni istemedim Belin solmanı istemedim ”
“Bu yüzden uzak durdum.”
Bir an ona baktım.
Sonra başımı hafifçe yana eğdim.
“Yıldırer.”
“Evet?”
“Çok düşünüyorsun.”
Kaşlarını çattı.
“Ne demek istiyorsun?”
Hafifçe gülümsedim.
“Belki ayçiçeği suyun kenarında büyür.”
Elindeki nilüfere dokundum.

Yıldırer bana uzun uzun baktı.
Sanki ilk defa görüyormuş gibi.
Sonra sessizce sordu:
“Yani… birlikte olabilirler mi diyorsun?”
Omuz silktim.
“Bilmiyorum.”
Bir adım daha yaklaştım.
Elindeki nilüferi parmaklarımla tuttum.
“…nilüfer güneşe alışmak zorunda kalır belki ” 🌻

Ayçiçeği gibi olmak kolaydı aslında.
Güneşe dönerdim, ışığa bakardım, kalbimi ısıtan tarafa… yani ona.
Nilüfer parmaklarıma değdi.

Gökyüzüne baktım. ayaklarım soğuk kumun üzerinde titriyordu.
Önümde Yıldırer diz çöktü. Ellerini yavaşça uzattı, gözleri bir an gökyüzüne takıldı, sonra bana döndü. Bakışı öylesine içten ve dürüsttü ki nefesim kesildi.
Ben de adım attım ve dizlerimi kumun ıslaklığına koydum. .
“Belin,” dedi sessiz ama net bir sesle, “eskiden geceler bana hüzünlü gelirdi. Hep geçmişi düşünürdüm… çok fazla kötü şey vardı aklımda. Ama artık öyle değil. Artık geceler boyu seni düşünüyorum. Ne zaman aklıma kötü bir şey gelse, orada senin adını sayıklıyorum. Senin yüzün gelirse aklıma… hayat bana katlanılabilir oluyor.”
. Gelgitler yükselip ayaklarımızı kapladığında titreme içime doldu, ama bir an bile geri çekilmedim. Ellerini ellerime doğru uzattı; parmaklarımız birbirine değdiğinde dünya durdu sanki.
“Seni seviyorum,” dedi. “Senin de beni sevdiğini biliyorum ama inanmakta zorlanıyorum. Beni sevmen… her zaman minnettar olmamı sağlayacak. bana bir kalbim olduğunu hissettirdin uzun zamandır kaybettiğim bir kalbim vardı . Artık yalnız olmak istemiyorum. Yalnızlığımı seninle paylaşmak istiyorum. Eğer müsaden olursa…”
Gözlerim doldu. Dizlerimiz ıslaktı, kum ve deniz birleşmişti, dalgalar ayaklarımızı yalıyor, gelgitler ritim tutuyordu. Yıldırer’in yanında diz çökmüş, ellerini ellerimde tutuyordum. Kalbim onun için deli gibi çarpıyordu.
“Yıldırer…” dedim, sesi titreyerek ama kararlı. “Ben de seni seviyorum. Yalnızlığını benimle paylaş… Nereye gidersen, paylaş. Her yalnız olduğunda gelirim ben. İnan… nereye çağırırsan, oraya gelirim.”
.
Yıldırer yüzüme bakıyordu; ellerini yüzümde hissettim. Gözleri dudaklarıma kaymıştı.
Ben de bakıyordum ama ikimiz de tutuk gibiydik; ne yapacağımızı bilemiyorduk.
“Öpmek istersen…, yani… öp müsatim şimdi,” dedim titreyen bir sesle.
“Sarı civciv,” dedi gülümseyerek, “bazen içime sokasım geliyor seni… keşke cebimde taşıyacak kadar küçük olsan.”
“Ne demek istiyorsun?” diye sordum, merakla.
“Ne zaman yalnız hissetsem, cebimden çıkarırdım seni,” dedi. “Bana bakardın, yeşil gözlerine bakar ve her şeyi unuturdum.”
“Parmak… kız gibi mi?” diye şakayla sordum.
“Evet, parmak kız gibi,” dedi gülerek.
“Küçük olsam bile… olmaz. Senin cebinde yaşayamazdım. Sıkılırdım ve kaçar, senden uzaklaşırdım,” dedim, biraz da alaycı bir şekilde.
“Benden mi kaçardın sen?” diye sordu şaşkınlıkla.
“Tabii, Yıldırer. Ayrıca, eğer senden sıkılırsam… ayrılırım, haberin olsun,” dedim ciddi bir tonla.
“Belin, ciddi misin?” dedi gözlerimi süzerek.
“Tabii ki ciddi’yim. Ama ömür boyu sana bağlı yaşayamam,” dedim.
“Demek seni kendime bağlamam gerek?”
“Bağlayamazsın sen,” dedim hemen, gülümseyerek.
inatlaşmayacağım,” dedi kararlı bir sesle. “Ama kendimi sana unutturmayacağım. Her an aklında kalacağım.”
“O biraz zor, canım,” dedim, hafifçe gülümseyerek.

Sahilde dizlerimiz kumun üzerinde, ellerimiz hâlâ birbirine kenetlenmişken, Yıldırer yavaşça bana yaklaştı.
“Belin…” dedi alçak bir sesle,
Ve sonra saçlarıma doğru eğildi. Dudakları saçlarımı okşar gibi hafifçe değdi. İlk temas, bir elektrik çarpması gibi içimi sardı.
“Hep bunu yapmak istemişimdir,” dedi fısıldayarak, gözlerimi hiç bırakmadan. “Saçlarını öpmek… Kalbim deli gibi atıyordu. saçlarımda dolaşan parmakları, yumuşak öpücükleri… kalbimde tarifsiz bir güven ve huzur bıraktı.


Yıldırer saçlarımı öperken o an hissettiğim sıcaklık tüm bedenime yayıldı.
Sanki içimde yıllardır kilitli duran bir kapı aralanmıştı. Nefesi saçlarımın arasında dolaşırken kalbim göğsüme sığmıyordu.
Artık dayanamadım.
Bir anda başımı kaldırdım.
Tüm cesaretimi toplayarak dudaklarımı onun dudaklarına bastırdım.
İlk temas kısaydı.
Ama elektrik gibiydi.
Yıldırer bir an dondu. Sanki ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. O kısacık saniyede kalbim “ya geri çekilirse?” korkusuyla deli gibi çarptı.
Ama çekilmedi.
Tam tersine…
Bir eli belime kaydı.
Beni kendine doğru çekti.
Ve öpücüğe karşılık verdi.
Bu sefer dudaklarımız daha güçlü buluştu.
Daha kararlı.
Nefeslerimiz birbirine karıştı.
Dünyadaki bütün sesler sanki kaybolmuştu.
Sadece biz vardık.
Parmaklarım onun saçlarına kaydı. Yumuşak ama dağınık tellerin arasında kaybolurken kalbimin ritmi daha da hızlandı.
Yıldırer’in eli sırtımda sıkılaştı.
Beni biraz daha kendine çekti.
Öpücük derinleşti.
Nefeslerimiz kısa kısa bölünüyordu ama hiçbirimiz geri çekilmek istemiyorduk. Dudaklarımız birbirini tanıyor gibiydi… yıllardır beklenen bir şey nihayet olmuş gibi.
Sonra yavaşça…
Dudaklarımız ayrıldı.
Ama aramızdaki mesafe hâlâ yok denecek kadar azdı.
Nefesi dudaklarımın üzerinde dolaşıyordu.
Kalbim hâlâ çılgın gibi atıyordu.
Yıldırer gözlerime baktı.
Uzun uzun.
Sanki ilk defa görüyormuş gibi.
Sonra derin bir nefes aldı.
“Belin…” diye fısıldadı.
Sesi kısılmıştı.
“Medcezir gibisin.”
Kaşlarım hafifçe çatıldı.
“Ne demek o?”
Başını biraz eğdi.
Gözlerinde o alıştığım sertlik yoktu artık.
“Gelgit gibi,” dedi.
“Aklımda gidip geliyorsun.”
Ben de ona baktım.
Kalbim hâlâ hızla atıyordu ama bu sefer korkudan değil.
“Sen de öylesin, Yıldırer,” dedim yavaşça.
Sesim titriyordu ama sıcak bir titremeydi.
“Her an aklımdasın.”
Bir an durdum.
Sonra fısıldadım:
“Bazen öylesine yakınım…”
Parmaklarım hâlâ gömleğini tutuyordu.
“…bazen de öylesine uzak.”
Yıldırer bana biraz daha yaklaştı.
Alnı neredeyse alnıma değdi.
Gözlerini kapatıp kısa bir nefes verdi.
“Sesindeki yorgunluk çok gerçekti.
Yıldırer bir elimi tuttu ve kaldırdı.
Parmakları parmaklarımın arasına girdiğinde içimden küçük bir ürperti geçti. Sanki bunu çok doğal bir şeymiş gibi yapmıştı ama benim için öyle değildi. Yıllardır hayalini kurduğum bir şeydi bu.
Sonra elini omzuma attı.
İnce elbisemin üzerinden parmaklarının sıcaklığını hissedebiliyordum. O sıcaklık omzumdan bütün bedenime yayılıyordu sanki.
İstemeden gülümsedim.
Beraber yürümeye başladık.
Kıyı boyunca…
Dalgaların sesi geceye karışıyordu. Ayaklarımız kumdan taşa, taştan ıslak zemine geçerken gece rüzgârı saçlarımızı savuruyordu.
Bir an sessiz yürüdük.
Ama bu sessizlik rahatsız edici değildi.
Yıldırer’in kolu omzumdaydı ve beni kendine biraz daha yakın tutuyordu. Sanki rüzgârdan korur gibi.
Ben de ona biraz yaslandım.
“Garip,” dedim.
Başını bana çevirdi.
“Ne?”
Gülümsedim.
“Seninle kavga etmekten başka bir şey yaptığımız nadir anlardan biri bu.”
güldü.
O kısa gülüşü… her zaman sevmişimdir.
“Omzuna hafifçe vurdum.
Başını iki yana salladı.
“Belin…”
“Efendim?”
“Beni deli ediyorsun.”
Gülmemi tutamadım.
“Biliyorum.”
Bir süre daha yürüdük.

Yavaşça otele doğru yürürken dar sokaklardan geçiyorduk. Ben Yıldırer’e yaslanarak yürüyordum; Tam o sırada bir evin balkonundan bir nota duyuldu. İnce, zarif, hafif hüzünlü bir melodi…
Farkında olmadan mırıldanmaya başladım. Şarkının sözleri dudaklarımdan dökülürken kendi dünyama daldım. Gözlerimi hafifçe kapamıştım.
Sonra bir şey fark ettim.
Yıldırer beni izliyordu. Ama öyle böyle değil… dikkatle, hayranlıkla, sanki dünyada başka hiçbir şey yokmuş gibi.
Bir anda sustum.
“Affedersin,” dedim hafifçe utanarak. “Kaptırdım kendimi.”
“Devamı var mı?” dedi sakin ama meraklı bir sesle.
“Neyin?”
“Az önce söylediğin şarkının.”
“Var,” dedim omuz silkerek. “Ama sen dinler misin bilmem. Sana hitap etmez.”
“Nedenmiş, civciv?”
“Çünkü sen sevmezsin. Şarkı sevmezsin, dans bile edemezsin diye tahmin ediyorum. Yani ben olmasaydım muhtemelen evde kalmıştın.”
“Öyle mi, Belin?” dedi.
Birden durdu. Sokak lambasının sarı ışığı yüzüne vuruyordu.
“Dans etmek isterim,” dedi.
“Şaka yapıyordum,” dedim gülerek. “Ayrıca bu ıssız sokakta mı?”
“Olmaz mı?” dedi yavaşça. “Sen şarkı söylersen ıssız olmaz sokaklar.”
Kalbim bir an duracak gibi oldu.
Yıldırer elimi yeniden tuttu. “Şarkını söyle,” dedi fısıldayarak.
Elleri ellerimdeydi, gözlerimiz birbirine kilitlenmişti.
Sokak lambasının altında durduk. Az önce duyduğum melodi bu kez daha net geldi. Bir evin içinden radyo sesi yükseliyordu.
Gülümsedim.
“Bak,” dedim fısıldayarak. “Şarkı başladı…”
Gözlerimi kapattım ve yavaşça söylemeye başladım:
“Seni beklerim öptüğün yerde…
Belki bir akşam dönersin diye…
Belki dönersin eski günlere…
Dayanamadım, yazdım ben sana…

Yıldırer’in elini tuttum. Gözlerimi ondan ayırmadan devam ettim
“Dağlara şimdi akşam çöktü…
Çiçekler boynunu büktü…
Gözleri üzerimdeydi.
“Kuşlar yuvaya döndü…
Senin şehrine yolcular vardı…”
Bir adım yaklaştı. Parmakları belimde sıkılaştı.
“Şafakta gemiler hep demir alır…
Seven sahilde hep yalnız kalır…”
“Kıskanırım seni o yolculardan…
Belki seversin birini diye…”
Sesim hafifçe çatallaştı ama durmadım. Onun gözlerine bakarak son sözleri söyledim:
“Mektubumu sen… sen oku bana…”
Sessizlik.
Yıldırer yüzüme baktı, öyle derin baktı ki kalbim daraldı.
Elimi göğsüne koydu. Kalbi hızlı atıyordu.

Rüzgâr yeniden esti. Sokak artık ıssız değildi.
Çünkü şarkı bitmişti

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


O gece ve o sabah… birbirimizde kaybolmuştuk.
.
Sahildeydim. Ayaklarımın altındaki kum bile yabancı geliyordu. Gözüm, elimdeki telefondaydı. O an yalnızca bir şeyin peşindeydim: Yıldırer’in sesi… yüzü… bana dair bıraktığı her ne varsa.

Galeride gezinirken bir videoya denk geldim. Ön izleme görüntüsünde onun gülümsemesi vardı. O gülümsemeyi tanırdım. Burnumun direği sızladı, videoyu açtım.

Görüntü titrekti ilk başta. O tanıdık salon… dağınık sehpa, yastıklar, yere atılmış battaniye… ve arka planda onun sesi.

Ama ben hemen gözümü salona çevirdim.
Bizim gülüşlerimiz, bizim dağınıklığımız…
Geriye kalan her şey çok sessizdi ama orası hayattı. Bizim hayatımızdı.

Yıldırer kamerayı önce kendi yüzüne çevirmişti. Saçları hafif dağınıktı, gözlerinin içi gülüyordu. Sonra kamera başka bir yöne döndü.
Ve… kendimi gördüm.
O halının ortasında…
Kahkahalar atarak kıvranıyordum.
Kendimi öyle neşeli görmeyeli çok olmuştu.

Yıldırer o an kameranın arkasındaydı.
Videodaki ben hâlâ gülüyordu. “Yıldırer, yapmaaa!” diye bağırıyordu.
Ama o, halının bir ucundan tutmuş, beni içine sarıyordu.resmen dürüm olmuştum
Gülüşmeler…
Benim sesim…
Onun sesi…
İkimiz birden kahkahayla boğuluyorduk.
Hayatımda o kadar saf, o kadar savunmasız mutlu olduğum an sayılıdır.

Yıldırer… beni asla bırakmak istemiyordu.
Halıdan kurtulup kaçmaya çalıştığım o an bile, kollarıyla beni sıkıca tutmuştu
Gözyaşlarım yanaklarımdan süzüldü, ellerim hâlâ titriyordu.


Kaldığım otele doğru yürüyordum.
Sokağın köşesini döner dönmez gözüm bir çiçekçiye ilişti.
Tanıyordum onu.
Yıldırer’le buraya geldiğimiz o günü hatırladım.
O gün .....beyaz nilüferler… hâlâ aklımdaydı. Ama şimdi soluklardı, eskisi gibi canlı değillerdi.
Çiçekçi kadın bana uzun uzun bakıyordu.
Sanki tanıyordu.
Bakışlarımı kaçırdım.
Sokaktan geçmek istemiyordum.
“Geçemezsin Belin. Geçemezsin.”
Kendi kendime söylüyordum bu cümleyi.
Otelle aramdaki mesafe bir anda uzadı sanki.
Adımlarım ağırlaştı, her biri daha fazla güç gerektiriyordu.
Ama sonunda ulaştım.
Kapıyı açtım.
Yavaşça yatağa uzandım.
Tavanı seyrettim.
Aklımı susturmaya çalıştım.
Hiçbir şey düşünmemeye çabaladım.

Tam o sırada kapı çaldı.
Sanki içimde duran her şey yeniden harekete geçti.
Yataktan doğruldum.
Bir an… sanki oydu.
Ama kapıyı açtığımda hayal kırıklığıyla baktım.
Yasemin.
Gözleri büyümüştü
“…Seni merak ettim,” dedi.
“İyiyim,” dedim hemen, aceleyle.
İyi olduğuma insanları inandırmak gibi bir derdim vardı artık.
Ama olmadı.
Gözlerime baktı. Derin, kaçamayacağım bir yerden süzüldü bakışları.
“Değilsin,” dedi.
Sonra sesi yavaşladı, dikkatle seçilmiş kelimelerle doldu.
“Sonuç ne, Belin?”
Başımı eğdim.
“Yapmadım,” dedim.
Fısıltı gibiydi
Yasemin başını iki yana salladı.
Gözlerinde bir sabır vardı.
“Yapmalısın. Belirtiler açık,” dedi,
“Olmaz,” dedim.
Sesim sertti, ama aslında cümlemin içinde çaresizlik vardı.
“Ben… olamam.”
Yasemin, omzundan çantasını indirdi.
Fermuarı dikkatle açtı.
Avucuma bıraktı.
Bir test.
Gebelik testi.
Bütün hayatımı ters yüz edecek kadar büyüktü.
“ Hadi yap artık . On dakika süren varan . Gerekirse gelirim,” dedi.
Hiçbir şey demedim.
Testi aldım.
Ayaklarım yere ağır basıyordu.
Adımlarım, kaderime doğru atılmış gibi ürkekti.
Banyoya girdim.
Uyguladım.
Ama bakmadım.
Sonucu göremedim.
Kutunun kapağını kapattım.
Lavabonun kenarına bıraktım.
Bu yüzden gözlerimi kaçırdım.
Elim testle birlikte kapıyı açarken titriyordu.
Yasemin ayakta bekliyordu, kollarını kavuşturmuş.
Testi masanın üzerine bıraktım.
Hiçbir şey demedim.
Dememe gerek yoktu.
Ama o, göz ucuyla beni süzdü.

Gözleri bir an teste, sonra bana kaydı.
Başımı eğdim.
Ağzımı açacak oldum ama kelimeler… çıkmadı.
Sadece başımı salladım.
“Belin…” dedi.
Yalnızca bir adım. Ama öyle bir tonla söyledi ki, içimde yıllardır sakladığım ne varsa dışarı taşmaya başladı.
“Ben… yapamam, Yasemin,” dedim, sesim çatlamıştı.
Boğazımda düğümlendi, nefes almak zorlaştı.
Sanki içimde bekleyen gözyaşları, tam da o anda, kendilerine bir çıkış yolu bulmuştu.
Ayaklarımın bağı çözüldü.
Yasemin’e yaslandım ama ayakta duramadım.
Dizlerimin üzerine çökerek hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.
“Ben… yapamam…” dedim.
“Yasemin… ben… yapamam…”
Ellerimle karnımı tuttum, sanki içimdeki o küçücük şeye bir şey olacakmış gibi.
Korku…
Suçluluk…
Ve tarifsiz bir yalnızlık… hepsi aynı anda içime doldu.
“Babasız olacak… biliyor musun?” dedim kısık bir sesle.
“Babasız doğacak. Ve ben her gece ona anlatacağım. Ama yüzünü bilmeyecek. Kokusunu bilemeyecek. Gülüşünü… sesini… hiçbirini hatırlayamayacak. Çünkü o yok. O artık yok…”
“Ben… o olmadan yapamam.
Ben bu çocuğu… tek başıma büyütemem.
Ben nasıl yapacağım? Ne diyeceğim?”
Gözyaşlarım bir türlü durmuyordu.
Sesim titriyordu.
İçimdeki her şey parçalanıyordu.
“Belin… aldırman gerek,” dedi Yasemin,
Kendimi yere bırakmıştım.
Yasemin bir şeyler söylüyordu ama duymuyordum.
Sesler… uzaktan gelen bir uğultuya dönmüştü.
Zihnimde tek bir yüz vardı.
Tek bir ses.
Yıldırer.
“Bebeğimiz…” dedim kısık bir sesle.
Kendime konuşur gibi.
Yıldırer’e sitem eder gibi.
Tanrı’ya isyan eder gibi…
“Bebeğimiz olacak…”
Sanki hâlâ yanımdaymış gibi konuştum.
O karanlık bakışlarını gözümün önüne getirerek.
Gözlerim doldu, ama bu kez yaşlar yavaş aktı.
Daha sessiz.
Daha çaresiz.
Hıçkırıklarım yeniden yükseldi.
Yasemin yanı başımdaydı, ama o an yalnızca Yıldırer’in yokluğunu hissediyordum.
“Ben… sensiz ne yapacağım?”
“Bu çocuk seni hiç tanımayacak…
Gözlerim boşluğa daldı.
Ben hâlâ onun yokluğuna alışamamışken…
“Sana nasıl var olurum?”
“Belin… iyi misin?”
“Yalnız kalabilir miyim?”
Belin, iyi değilsin. Korkut’u arayalım.
İstemiyorum, dedim. Lütfen çık.
Sesim titredi.
Etrafında o kadar insan var ve sen hâlâ yas tutuyorsun. Anlamıyorsun galiba, herkes birini kaybeder, sen ise bilerek yasını uzatıyorsun. Bunu yapma.
Ç-ık lütfen.
Yüzüme uzun uzun baktı, sonra sessizce çıktı odadan.
Ben…
Karnıma koyduğum elimle, gözlerimi tavana diktim.
Sessizce, içimden tekrar ettim:
"Ben senin annen olamam… ama seni terk edemem de."

Gözlerimi kapatıyorum.
Hayal etmeye çalışıyorum.
Sesini…
Ağlamasını…
Gülüşünü…
Bir kız mı olur acaba?
Kız olursa adını ne koyarım?
Ya oğlum olursa?
Gözleri ona benzer mi?
Uykuyla uyanıklık arasında bir yerdeyim.
Yastığım ıslak.
Fark etmiyorum bile.
Hıçkırıklarımı bastırıyorum yorganın altında.
Kimse duymasın… bebek de duymasın.
Çünkü ağlarsam…
Bebek hisseder mi?
“Senin için her şeyi yapacağım… ama önce kendimi toparlamam gerek.”
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Yavaşça ayağa kalktım. Dizlerimde garip bir ağırlık vardı. Sanki bedenim bana ait değildi; adımlarımı ben atmıyor, sadece sürükleniyordum. İçimde kocaman bir boşluk vardı. Günlerdir uyumamış gibi yorgundum.
kapı çaldı.
Ses önce uzak bir yerden gelmiş gibi oldu. Sonra tekrar çaldı.
Kapıya doğru yürürken içimde garip bir his vardı. Zaten kimin olduğunu biliyordum. Yasemin.
Kapıyı açtım.
Karşımda duruyordu. Saçları dağılmıştı, yüzü gergindi. Sanki uzun zamandır bekliyormuş gibi nefesi hızlıydı.
Benim yüzüme baktı. O an gözlerindeki korkuyu fark ettim.
Gözlerim yanıyordu. Elimle hızlıca sildim.
“Ne oldu?” dedim.
Yasemin bana bir süre cevap vermedi. Sanki nasıl konuşacağını bilmiyordu. Gözleri yüzümde dolaştı.
Sonra derin bir nefes aldı.
“Şükür…” dedi. “Sonunda.”
Kaşlarımı çattım.
“Anlamadım.”
Yasemin bir adım içeri girdi. Sesinde sabırsızlık vardı.
“Sabahtan beri kapıyı çalıyorum Belin.”
Bir an durdum.
Sabahtan beri mi?
Ben… hiç duymamıştım.
İçimde tuhaf bir boşluk oluştu. Demek o kadar dalmıştım ki hiçbir şeyi duymamıştım.
Yasemin yüzüme dikkatlice baktı.
“Belin iyi değilsin,” dedi. Sesi daha ciddi çıkıyordu. “Bak… destek alman şart. Böyle gidemez bu.”
Kalbim sıkıştı.
“Korkut ile konuşurum ben,” diye devam etti. “İkimiz de aynı fikirdeyiz.”
İçimde bir öfke kabardı.
“İyiyim ben,” dedim.
Ama sesim bile bana inandırıcı gelmedi.
Yasemin başını iki yana salladı.
“Değilsin,” dedi. “Dalıyor gözlerin. Konuşurken bile bazen burada değilsin. Sanki…”
Bir an durdu.
“Sanki bu dünyaya ait değilsin.”
Başımı çevirdim.
“Yasemin… aynı şeyleri konuşmayalım.”
Ama Yasemin susacak gibi değildi.
“Peki neyi konuşalım?” dedi. Sesini biraz yükseltti. “Hamilesin Belin! Ve ruh halin berbat.”
Kalbim sertçe çarptı.
Karnımın üzerine istemsizce elim gitti.
Gözlerim doldu ama belli etmemeye çalıştım.
“Sen ne anlarsın benim acımdan?” dedim. Sesim titriyordu. “O yüzden empati yapmaya çalışma.”
Yasemin’in yüzü sertleşti.
“Bencillik yapma.”
“Dün üzerine gitmedim, ...Ama böyle devam edeceksen…”
Bir an durdu.
“…en iyisi karnındaki bebeği aldırman.”
Gözlerimi ona diktim.
“Sana ne!” dedim. Sesim neredeyse bağırmaya dönüşmüştü. “Sana ne! Git buradan!”
Göğsüm hızlı hızlı inip kalkıyordu.
Yasemin sabırsız bir şekilde bana baktı. Sanki benimle uğraşmaktan yorulmuş gibiydi.
“İnan bana,” dedi. “Yanında olmak için can atmıyorum.”
Sözleri daha da canımı acıttı.
“Acını tek başına yaşa.”
“Ama Korkut’un hatırı olmasa burada olmazdım.”
Acı bir şekilde güldüm.
“Ah…” dedim. “Şimdi belli oldu.”
Yasemin kaşlarını çattı.
Ben ona bakarken içimdeki kırgınlık büyüyordu.
“Demek Korkut’a yaranmak için benimlesin.”
. Gözlerime bakıyordu ama bakışlarında sabırdan çok yorgunluk vardı.
“Belin, yanlış anlıyorsun.” dedi.
Ben içimden acı bir şekilde güldüm. Sanki her şey bu kadar basitmiş gibi.
“Anlamıyorum,” dedim yavaşça. Sesim soğuktu. “Ama şunu biliyorum… benim kardeşim kimseyi sevemez. İçinde insanlık adına hiçbir şey yok. Haberin olsun.”
Yasemin bir an gözlerini kapattı. Sanki sabrını zor tutuyordu.
“Belin yeter artık,” dedi. “Korkut’un üstüne çok gidiyorsun. Onun da bir kalbi var. Sen sadece bir günah keçisi arıyorsun.”
Sözleri kulağımda uğuldadı.
Ama o durmadı.
“Ve Korkut mecburdu,” dedi sertçe. “Senin bu yargılayıcı tavırların Korkut’u çok üzüyor.”
Adını bir kez daha duymak içimdeki yarayı deşti.
“Korkut, Korkut, Korkut…” dedim alayla.
Başımı hafifçe yana eğdim.
“Sen başka bir şey bilmez misin Yasemin?”
Yüzüne baktım. İçimdeki öfke artık saklanacak gibi değildi.
“Bence git,” dedim. “Ama sana acı bir gerçek söyleyeyim.”
Yasemin kaşlarını çattı.
“Benimle ilgileniyormuş gibi yapıyorsun ya… Korkut bunları görüp seni sevmeyecek.”
Bir adım yaklaştım.
“Sen bana tahammül ettiğinle kalacaksın.”
Sözlerim ağırdı ama duramadım.
“Sen bencilsin,” dedim. “Arkadaşlığımızı… seni görmeyen biri için siliyorsun.”
Yasemin’in yüzü gerildi.
“Ve sen de biliyorsun,” dedim. “Korkut suçlu.”
Yasemin’in sabrı o anda taştı.
“Belin!” diye sertçe söyledi. “Sus. Acını çek ama sus. Çünkü konuştukça batıyorsun.”
Başımı kaldırdım.
Alaycı bir gülümseme dudaklarımda belirdi.
“Batıyor muyum?”
Yasemin’e baktım.
İçimde bir şey çok netleşmişti.
Bu iyilik değildi.
Bu… Korkut’un onu sevmesi için yanımda durmaktı.
Bu kadar.
İğrençti.
Benim yanımda olması gerekiyordu. Benim tarafımda.
Ama o Korkut’u seçmişti.
Boğazım düğümlendi.
“Yasemin… lütfen git.” dedim.
Yasemin başını iki yana salladı.
“Belin bana suçluymuşum gibi bakma.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Değil misin yani?” dedim. “Korkut’un yanında olmak suçlu olmak değil mi Yasemin?”
Yasemin derin bir nefes aldı.
“Değil,” dedi. “Ben onu anlıyorum. Seni de anlıyorum.”
Bir an durdu.
“Ama en çok Korkut’u anlıyorum.”
Sonra sözleri daha sertleşti.
“Sen şımarıksın Belin.”
Sanki yüzüme tokat atmış gibiydi.
“Baştan Yıldırer ile olman hataydı,” dedi. “Biliyorsun ama susuyorsun.”
Kalbim sertçe çarptı.
“Yıldırer sana ulaşılmaz geldi,” diye devam etti. “O yüzden onunla olmak istedin.”
“Şımardın,” dedi. “O adamın ne iş yaptığını biliyordun. Yıldırer’in senden daha çok sevdiği bir şey olduğunu biliyordun.”
Sesi sertleşti.
“Vatanını.”
Boğazım düğümlendi.
“Aileni dinleseydin,” dedi. “Şimdi belki sorunsuz bir evliliğin olurdu.”
Gözleri karnıma kaydı.
“…belki karnındaki bebek bile olmazdı.”
Gözlerim yanıyordu.
“Sanki ben her gün başka bir adama aşık oluyormuşum gibi konuşuyorsun.”
Başımı kaldırdım.
“Ben senin gibi değilim.”
“Benim aşkım gerçekti.”
Gözlerim doldu.
“Çünkü karşılıklıydı.”
Yasemin’e baktım.
“Senin aşkın yok,” dedim. “Tek taraflı bir şey bu. Aşk bile değil.”
Bir adım yaklaştım.
“Ve ne kadar Korkut’a kızgın olsam da…” dedim.
“Senin gibi çıkarcı bir kadını istemez o .”
Dudaklarım titredi.
“Kardeşimin de bir midesi var.”
Yasemin’in yüzü kıpkırmızı oldu.
“Önce şansını kiminle denedin hatırlasana.”
Gözleri bana daha önce hiç öyle bakmamıştı kinle
“O olmayınca Korkut’a sardın.”
Sessizlik oldu.
“Sevgisiz olan sensin.”
Yasemin bir adım ileri geldi.
“Hadini aşma,” dedi “Acına veriyorum ama fazla oluyorsun.”
Sonra sesini alçalttı.
“İnsanlar arkandan neler konuşuyor haberin var mı?”
Kalbim sıkıştı ama belli etmedim.
“Dedikodular durmayacak,” dedi. “Bu çocuğu doğurursan…”
“Seninle evlenmek isteyen o zengin sosyete adamları bir anda sana sırtını dönecek.”
Bir an durdu.
“Artık o kadar mükemmel değilsin Belin.”
Gözleri karnıma indi.
“Ben olsam aldırırdım.”
“Babası bile yok.”
O an ne yaptığımı düşünmedim.
Elim kendiliğinden kalktı.
Tokat.
Yasemin’in yüzü yana döndü.
donakaldım.
Elime baktım.
Buna ben mi sebep olmuştum?
Nefesim titriyordu.
“Sana… yazıklar olsun.”
Sesim kırılmıştı.
“Umarım benim yaşadığım acıyı yaşamazsın.”
Kapıyı hızla kapattım.
Sırtımı kapıya yasladım.
Yasemin’in yüzü gözümün önüne geldi. Elime baktım. O an kendime bile yabancı hissettim.
“Ben böyle biri değildim.”
Gözlerim doldu.
Yavaşça elimi karnıma götürdüm. İçimde büyüyen o küçücük hayatın varlığını hisseder gibi oldum.
“Sen de gördün değil mi?” diye fısıldadım.
Sesim çok yumuşaktı.
“Ben bazen çok kötü olabiliyorum.”
Parmaklarım karnımın üzerinde gezindi.
“Bilmiyorum… iyi bir anne olabilir miyim.”

O an aklıma tek bir şey geldi.
Neden çevremdeki insanları hiç anlayamamıştım?
Ben insan sarrafı değildim.
Ama Yıldırer öyleydi.
O bir insanın niyetini hemen anlardı.
Yasemin’den hiç hoşlanmamıştı.
Ne zaman Yasemin yanıma gelse, Yıldırer bir bahane bulur giderdi.
“İşim var,” derdi.
Şimdi anlıyordum.
Yıldırer kimi sevmezse… yanında bile oturamazdı.
İnsanlara tahammülü yoktu.
Ama yine de onlara zarar vermezdi.
Sadece uzaklaşırdı.
Ben ise tam tersiydim.
Herkesi düşünürdüm.
Herkesi anlamaya çalışırdım.
Ama şimdi…
Kimsenin ne düşündüğü umurumda değildi.
Elimi karnıma koydum.
Parmaklarım titriyordu.
“Elim hâlâ karnımın üzerindeydi.
“Olmaz ki…” dedim.
“Bana cevap vermen lazım.”
Gözlerim doldu.
“Ne yapacağım ben seninle?”
Boğazım düğümlendi.
“O kadar zamansız geldin ki…”
Bir an gözlerimi kapattım.
“Baban olsaydı…” dedim fısıltıyla.
“Sanırım bana mantıklı olanı yaptırırdı.”
Acı bir şekilde gülümsedim.
“Ama ben hiçbir zaman mantıklı davranamam.”
Derin bir nefes aldım.
“İnsanlara ne diyeceğim ben?”
“Benim hakkımda ne düşüneceklerini biliyorsun.”
Başımı duvara yasladım.
“Ve sen…”
Karnımı hafifçe okşadım.
“Neden şimdi geldin ki?”
“Baban hayattayken gelseydin…”
Gözlerimden yaş süzüldü.“Ona söylerdim seni.”
Hafifçe güldüm.
“Sen ters bir çocuksun belli.”
“Kesin inatçı olursun.”
Bir an durdum.
“Ve sinirli…”
Sonra karnımı okşadım.
“Ama aç kalacaksın.”
Boğazım düğümlendi.
“Ben yemek yiyemiyorum bile…”
“İştahım yok.”

Parmaklarımı biraz daha bastırdım.
“İstersen dünyaya gel.”
Gözlerim doldu.
“İstersen gelme…”
Sözüm yarım kaldı.
Başımı iki yana salladım.
“Hayır.”
“Ben böyle konuşmamalıyım.”
Elimle karnımı okşadım.
“Sen benim çocuğumsun.”
Nefesim titredi.
“Ve ben seni korumak zorundayım.”

Otel odası küçüktü. Duvarlar açık renk, eşyalar soğuk ve yabancıydı. Bu odada bana ait hiçbir şey yoktu. Sadece kapının yanında duran küçük valizim… ve ben.
Pencerenin önünde duruyordum. Aşağıdaki sokakta arabalar geçiyordu. İnsanlar yürüyordu.
Elim yavaşça karnıma gitti.
“Burası bizim evimiz değil,” dedim sessizce.
Perdeyi biraz araladım. Soğuk cam alnıma değdi.
“Geçici sadece.”
Derin bir nefes aldım.
Yatağa doğru yürüdüm. . Üzerine oturdum.
Yatak gıcırdadı.
“Bak,” dedim karnıma bakarak.
“Şimdi sana bir şey anlatacağım.”
Parmaklarımı karnımın üzerinde gezdirdim.
“Baban bu tür yerlerden hiç hoşlanmazdı.”
Hafifçe gülümsedim.
“Otel odalarını hiç sevmez
Başımı yatağın başlığına yasladım.
“‘Ev gibi olmuyor derdi.”
Bir an sustum.
“Galiba haklıydı.”
Komodinin üzerindeki küçük lambaya gözüm takıldı.
“Burada kimse bizim kim olduğumuzu bilmiyor.”
Hafifçe iç çektim.
“Belki de bu iyi bir şeydir.”
Elimi karnıma bastırdım.
“Kimse seni sorgulamaz.”
Gözlerim doldu ama ağlamadım.
“Kimse babanı da sormaz.”
Pencereye doğru baktım.
“Belki bir süre burada kalırız.”
Başımı eğdim.
“Sonra başka bir yere gideriz.”
Parmaklarım karnımın üzerinde dolaştı.
Hafifçe gülümsedim.
“Belki deniz olan bir yere daha gideriz.”
Gözlerim uzaklara daldı.
“Baban denizi çok severdi.”
Bir an sessizlik oldu.
“Umarım bana kızmazsın.”
Sonra fısıldadım:
“Çünkü elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum.”
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


Kafenin kapısından içeri girdiğimde, açlığımın ne kadar derin olduğunu anladım. Günlerdir neredeyse hiç yemek yememişim. Midem ağrıyordu, başım hafifçe dönüyordu. Ellerim istemsizce karnımın üzerinde birleşti, derin bir nefes aldım.
Köşedeki boş masaya oturdum. Garson geldiğinde sesim titreyerek çıktı:
“Pesto soslu makarna… ve bir su lütfen.”
Tabak önümde belirdiğinde, gözlerim ışıldadı. Sıcak makarna, yeşil pesto sosuyla kaplıydı ve kokusu bile midemde birdenbire kıpırdanan açlığıma dokundu. ilk lokmayı ağzıma götürdüm.
O an fark ettim ki, bu kadar uzun zamandır gerçekten iştahla bir şey yememiştim. Ama sonra… birden gözlerim doldu.
Gözlerimden yaşlar süzüldü, yanaklarım ıslandı. kontrolümü kaybettim.
Karnımı ellerimle kavradım, başımı hafifçe eğdim. Kaşlarım çatıldı, derin nefesler aldım, ama ağlamam durmadı. Bir lokma daha almak için çatalı kaldırdım ama titreyen ellerim nedeniyle tabağa geri bıraktım.
“ ne kadar açmışım…” diye fısıldadım kendi kendime,
Bir süre öylece oturdum, çatalım tabağa dayamış, ellerim hâlâ karnımdaydı. Ağlamam yavaş yavaş sustu ama gözlerim hâlâ ıslaktı. Sonra bir lokma daha aldım. Bu sefer daha yavaş, ama hâlâ iştahla değil


garson yan masadan hafifçe yaklaştı. Yüzünde meraklı ama nazik bir ifade vardı.
“Her şey yolunda mı hanımefendi?” diye sordu.
Başımı kaldırdım. Gözlerim hâlâ ıslaktı; yanaklarımda yaşlar süzülüyordu ama ağlamamı belli etmek istemedim. Hızla gözlerimi sildim ve hafifçe gülümsedim.
“Yoo… hiç sorun yok,” dedim titrek bir sesle.
Garson biraz tereddüt etti ama o acıma dolu bakışı saklayamadı. Yavaşça başını salladı ve:
“Tamam hanımefendi, dedi.
Ben tekrar çatalı elime aldım ama ellerim hâlâ hafif titriyordu. Garson masadan uzaklaşırken gözleri benim üzerimdeydi, Ben de derin bir nefes aldım. Ağlamış olmama rağmen “her şey yolunda” gibi davranmaya çabalıyordum makarnayı yavaşça yemeye çalıştım.

Kafeden çıktığımda, Muğla sokakları sessizdi
İnsanlar çoğunlukla evlerine dönüyordu; birkaç turist ve geç kalan çalışan dışında sokak boştu.
Derin bir nefes aldım
Sokaklarda yavaşça yürümeye başladım.
Adımlarımın sesi, boş sokaklarda yankılanıyordu.
Gözlerim yere takıldı ve fark ettim:beyaz bir nilüfer Sanki bu çiçek… bana bir işaret veriyordu.Ellerim istemsizce nilüferin üzerine uzandı.
Parmaklarım çiçeğin nazik yapraklarına değdiğinde kalbim tuhaf bir şekilde hızlandı.Kopardım

Ara sokaklara saptım, ışıklar yavaş yavaş yanıyordu. Turuncu ve morun tonları gökyüzünde birbiriyle karışıyor, sokak lambaları hafifçe yanıyordu. sahile doğru yürüdüm; denizin kokusu burnuma doldu,
Kumsala ulaştığımda
Denizin dalgaları hafifçe kıyıya vuruyordu . Oturdum. Kumlar serin ve hafif nemliydi; ellerimi dizlerime koydum ve başımı hafifçe eğdim.
Saatler geçti. Gökyüzü tamamen karardı, Dalga sesleri ve hafif rüzgar dışında hiçbir şey yoktu. Bir süre sessizce oturdum, sadece nefes alışımı ve dalgaların ritmini dinledim.
Yavaşça gökyüzüne baktım. Yıldızlar birer birer çıkıyordu, ay hafifçe denizin üzerinde parlıyordu. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadım.
Saat gece yarısına geldiğinde, hâlâ kumsalda oturuyordum. Ay ışığı kumlarda yansıyarak küçük bir yol oluşturuyordu. Ellerimle kumları karıştırdım, başımı dizlerime dayadım ve uzun bir süre öylece kaldım.
Sessizce fısıldadım:
Denizi severdi… Yıldırer. Her zaman söylerdi:
“Denizde yaşamak da, denizde ölmek de güzeldi… çünkü denizde kimsesizdi. Ne geçmişin vardı ne de geleceği; sadece şimdiki an vardı. Akan su bir daha aynı su olamayacak kadar değişkendi, tıpkı insanlar gibi… bir saniye önceki biz, bir sonrakiyle aynı değildi.”
Deniz, onun için bir özgürlük, benim için ise tarifsiz bir hüzün demekti.
Her dalgada, Yıldırer’in sözleri zihnimde yankılanıyordu.
Gözlerimi ufka diktiğimde, denizin sonsuzluğunda kendi kırgınlığımı ve yalnızlığımı görüyordum.
Zihnim hâlâ onun sözlerinde takılı kaldı:
“Denizde yaşamak… ve ölmek…”
Belki de Yıldırer’in sevdiği deniz, benim enkazım olacaktı.
Kumların üzerinde otururken ellerimi karnıma götürdüm, titreyen ellerimle hafifçe bastırdım.
“- Birazdan… denizde kaybolacağız,” diye fısıldadım kendi kendime.
“Ama baban… baban bizi bulacak… hiç bırakmayacak…”
Gözlerim ufka dikerken, içimde hem çaresizlik hem de umut vardı. Denizin derinliği hâlâ davetkâr görünüyordu.
Deniz hafifçe kıpırdadı, rüzgâr saçlarımı savurdu.
Gözlerimi denizden ayırmadan yürüdüm.
Elimde beyaz bir nilüfer vardı.
Bu sefer… bu sefer ben sana nilüfer vereceğim
Nilüferi sıkıca tuttum; parmaklarım titriyordu.
Nilüferi uzattım, ama denizin ortasında hâlâ ulaşılmaz bir silüet vardı.
Elimle ona doğru uzandıkça, sanki zaman durdu.
Gözlerim dolu doluydu.
Nilüfer parmaklarımın arasından hafifçe sallandı ve suyun yüzeyine değdi. Küçük dalgalar onu alıp götürdü.
Ben de… nilüfer gibi denizde kaybolmak istiyordum.
“- Ben de… seninle, senin gibi kaybolmak istiyorum. Beni ona götürebilir misin?” diye fısıldadım.
Ben hâlâ oradaydım; gece yarısı, sessiz sahilde, kendi düşüncelerimle baş başa.
Ve deniz… hâlâ hem korkutuyor, hem de çağırıyordu.
Ayaklarım ıslak kumun üzerinde ağır ağır ilerliyordu, deniz soğuktu, ama ben bunu hissetmiyordum. Dalgaların kıyıya vurduğu sesi dinleyerek ilerledim. Denizin derinliği çağırıyordu sanki. İçimde bir anlık bir cesaret kırıklığı ve karanlık düşünceler belirdi. Kendimi suya bırakmak, her şeyden kurtulmak… gözümde sahil giderek uzuyor, karanlık deniz daha davetkar görünüyordu.
Ayağım suya değdi. Soğuk deniz hemen titrememe neden oldu ama içimdeki karanlık hâlâ güçlüydü. Daha derine doğru yürüdüm, sular dizime, belime ulaştı.
“Yeter…” diye fısıldadım, nefesim titriyordu. “

Yavaş yavaş, dalgaların arasında silüet beliriyordu. Yıldırer… ama öyle canlı, öyle gerçek ki, kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Denizin derinliğinden bana doğru geliyordu, gözleri bana sabitlenmiş, sesi hafif bir uğultu gibi kulağımda çınlıyordu.
“- Belin…” diye fısıldadı, sesi dalgaların ardında kaybolup geliyordu. “Gözlerimle onu takip ettim, silüet ne kadar yaklaşsa da, bir adım önümde duruyordu. Kalbim çarpıyor, nefesim kesiliyordu.
“- Yıldırer…” diye fısıldadım, titreyen bir sesle. “Ama sen… sen ölüsün!”
Ama o gülümseyerek, sanki hiç ölmemiş gibi bana doğru elini uzattı. Su etrafımızı sarıyor, dalgalar yavaşça kıyıya vuruyor ama o hâlâ orada, beni çağırıyordu.
“- Gel Belin… gel ve denizde benimle ol…”


Bir adım daha attım. Su göğsüme kadar geldi. İçimdeki karanlık birden cesaretimi artırdı. Sanki deniz, tüm yükümü alacakmış gibi geldi.
Tam kendimi geriye bıraktığım anda, güçlü bir ses duyuldu:
“Belin!”
Bir anda bir el beni kavradı.
Soğuk suyun içinde dururken Korkut’un elleri belime sıkıca sardı. Su dizime kadar gelmişti ve titriyordum, ama onu itmeye çalışıyordum.
“Ne yapıyorsun sen?!” diye bağırdı, sesi öfke ve korkuyla doluydu.
“- Sen neden buradasın? Sana uzak dur dedim!” diye bağırdım
“- Aptal mısın? Ne halt ediyordun burada? Sen… kendini öldürmek mi istiyorsun lan ?!”
“- Bilmem… belki de…” dedim, gözlerimi kaçırarak.
“- Gerizekalısın!” dedi, sesi çatlamıştı.
“- yüzünü görmek istemiyorum!”
Korkut yüzüme baktı. Sonra beklemediğim bir şey yaptı; bana sarıldı. Elleri belimde sıkıca, başını omzuma yaslamıştı.
“- Ben senin olmadan ne yaparım, düşündün mü hiç, abla?” dedi.
Onu itmeye çalıştım, geri çekilmeye çalıştım ama elleri hâlâ belimdeydi, sarılması hâlâ sıcaktı.
“- Bırak… bırak!” diye bağırdım, sesi sinirli ama kırılmış.
“- Bırakamam! Seni bırakmam!” dedi, sesi kararlıydı.
“- Bırak!” dedim tekrar, sesim titriyordu. “… Allah için bırak! Gelemeseydin huzur içinde olacaktım!”
Korkut saçlarımı okşuyordu. Başımı kaldırıp yüzüne baktım, gözlerinde hem korku hem çaresizlik vardı.
“- Neden geldin, Korkut? Neden şimdi? Gelmeseydin…”
“- Gelmeseydim… ölürdün, değil mi abla?” fısıldadı, sesi kulağımda yankılandı.
“- Seni yaşatacağım ben, abla… seni yaşatacağım. Akşamdan beri seni arıyorum, ama sen “- Bırak beni…” dedim, titreyerek ve nefesim düzensiz.
“- Hayır… dinle! Nasıl bu yolu seçersin?”
“- Senin yüzünden… sen beni bu hale getirdin!” dedim, gözlerimden yaşlar süzülüyordu.
“- Mecburdum… anla… mecburdum!”
Denizin içinde dizlerimi çekerek oturdum. Korkut hâlâ benimleydi, sarıldı ve saçlarımı okşuyordu.
“- Ağlama, ne olur ağlama… yemin ederim… mecburdum,” dedi.
“- Canın hiç mi acımadı, Korkut?” diye fısıldadım, . söyle… canı çok mu acıdı… Korkut… söylesene…”
Korkut sessizce başını salladı. Elleri hâlâ belimde, gözleri içimdeki acıyı anlıyormuş gibi bana bakıyordu. Yüzüne baktım kardeşimin.
O da ağlıyordu… benim gibi. Gözleri kızarmıştı, nefesi düzensizdi. Sanki o da benimle birlikte boğuluyordu.
Boğazım düğümlendi.
“- Sana sarılamıyorum Korkut…” dedim,
“- İstiyorum ama… sarılamıyorum…”
Denizin içinde ikimiz de içli içli ağlamaya başladık. Dalgalar dizlerimize çarpıyor, soğuk su kıyafetlerimize yapışıyordu. Ama o an hiçbir şey umurumda değildi.
Göğsümü tuttum. Nefes almak zorlaşıyordu.
“- Canım acıyor… neden geçmiyor?” dedim.
“- Hani geçerdi…? Hani zamanla geçerdi… kandırdınız beni…”
Vücudum titriyordu. Dişlerim birbirine vuruyordu.
Korkut beni tutmaya çalışıyordu.
“- İyi olacaksın…” dedi titreyen bir sesle.
“- Yemin ederim iyi olacaksın. Sadece zaman… acın azalacak…”
Ama ben hâlâ titriyordum.
Korkut bir an durdu, sonra yavaşça konuştu.
“- Yasemin ile kavga etmişsiniz… sana kızgındı otelden çıkışını yapmış ” dedi.
Başımı iki yana salladım.
“- Sevmiyorum ben,” dedim sertçe.
Korkut kaşlarını çattı.
“- Seviyordun ama…” dedi.
“- Artık sevmiyorum!” diye bağırdım.
“- Onun adını anma!”
Korkut saçlarımı okşamaya başladı. Sanki küçük bir çocukmuşum gibi.
“- Hadi gidelim,” dedi yavaşça.
Başımı kaldırıp ona hırçınca baktım.
“- Nereye?” dedim.
“- Seninle gelemem. Seninle yaşamam ben.”
Korkut derin bir nefes aldı.
“- Belin… atlatman lazım. Ve burası sana iyi gelmeyecek ”
Sinirle ona baktım.Yüzlerce kez beni öldürmeyi başaran kardeşime baktım
“- Gelemem ben.”
Ama Korkut kolumu tuttu.
“- Geliyorsun.”
Suyun içinden çekmeye başladı beni. Ama ben inadına yürümüyordum. Ayaklarımı kumun içine bastırıyordum.
“- Sormadın bana!” dedim öfkeyle.
“- Abla… hadi gidelim.”
Gözlerim doldu.
“- Neden bu yolu seçmek istediğimi sormadın…”
Korkut başını salladı.
“- Sormayacağım,” dedi.
“- Çünkü bu anlık bir şey. Sen tekrar eski ablam olacaksın. Hayat dolu… Evimize gidelim. Bak arkadaşların… herkes seni bekliyor.”
Başımı sertçe salladım.
“- İstemiyorum!” dedim.
“- İnsan sevmiyorum! Gelmeyeceğim!”
Korkut beni çekiştirirken kolum acıyordu.
“- İstemiyorum… bırak… ne olur bırak…”
Korkut kararlıydı.
“- İyi değilsin. Psikiyatrik servis için randevu aldım. İyi olacaksın sen.”
Titriyordum.
“- İstemiyorum! İstemiyorum!” diye bağırdım.
“- Acıma, saygı duy en azından… bunu yap.”
“- Ölmeni izlemeyi istemiyorum Belin. Bu kadar kendini bırakmana dayanamıyorum, emin ol…”
Korkut duraksadı; o da istemezdi. seni yaşatmak için her şeyi yapardı, anladın mı?
Korkut beni sudan çekmeye çalışırken dengemi kaybettim.
Tekrar suyun içine düştüm…
Soğuk su yüzüme çarptı.
Başımı kaldırdım ve boğuk bir sesle söyledim:
“- Bırak öleyim… en azından karnımdaki ve ben huzur bulalım…”
Söz ağzımdan çıkar çıkmaz sessizlik oldu.
Neden söylemiştim ki? Belki de içten içe ölmek istemediğim içindi, ama söyledim…
Korkut beni çekmeyi bıraktı.
Şaşkındı; aynı zamanda durmuştu. Gözleri kanlanmıştı, sanki küçük parçalar göz bebeklerinde büyümüştü.
Kardeşimi tanıyorsam sinirlenmişti. Gelecek tepkiyi bekliyordum.
“- Sen… sen…” dedi.
Başımı eğdim.
Sessizlik…
Korkut’un sesi neredeyse bir fısıltıydı.
“- Değilim de… hamile değilim de… abla?”
Başımı hâlâ kaldırmadım.
Korkut’un nefesi kesilmiş gibiydi.
Yüzüne baktım; gözleri dolmuş, perişan görünüyordu. Elleri hâlâ ellerimdeydi.
“- Gerçek olmadığını söyle…” dedi, sesi kırık ve neredeyse yalvarır gibiydi.
“- Gerçek olmamasını ben de istiyordum, ama… oldu,” dedim.
“- Sen… neden bu kadar sorumsuzsun?” diye sordu, sesi titriyordu. “İlişkinize karışmadım ama…”
Başımı çevirdim, öfkem içimde yanıyordu.
“- Sakın devamını getirme, Korkut… üzülen sen olursun,” dedim.
Korkut sadece denize baktı.
İkimiz de sessizce durduk, birbirimize ne söyleyeceğimizi bilemeden…
Titreyerek ellerimden kurtulmaya çalıştım ama başaramadım.
Gözlerim doldu.
Beni sığ sulara doğru çekti.
Su dizlerime kadar indi, kalbim hâlâ hızlı hızlı atıyordu. Elleri hâlâ belimdeydi.
Kumların üzerine oturdum, vücudum hâlâ titriyordu.
Korkut da yanıma oturdu,
Şimdi ne kadar sorumsuz ve zayıf olduğumu yüzüme bağıracaktı. Titriyordum.
Ne yapacaktım? Kime gidecektim?
Bundan sonra ne olacaktı? Kaybolmuştum… kim beni bulacaktı?
Elleri saçlarıma dokundu, ıslak saçlarımdan fazla suyu sıktı.
Derin bir nefes aldım, gözlerimi denize dikmiştim.
“- Bebeği istiyorum,” dedim, sesi titreyerek. “Ya ikimiz birlikte yaşarız… ya da ikimizde ölürüz , ama her şekilde istiyorum onu.”
Denize bakıyorduk, ikimiz de sessizce. Az önce, denizin soğuk sularında ölümü düşünmüştüm ama şimdi, gözlerim Korkut’a takılıyken, yaşamak istiyordum. Onun kızgınlığını hissediyor, ama aynı zamanda beni kurtardığını da biliyordum.
“- İnsanlar hakkımda neler düşünecek?” diye fısıldadım
“- Kimse bir bok söyleyemez,” dedi Korkut, sesi sakindi, neredeyse kabullenmiş gibiydi. Bebekten habersizdi, kolumdan tutup i aldırmak için neden baskı yapmadığını anlayamıyordum.
“- Peki ya bana nasıl bakacaklar?” diye sordum, titreyen sesimle.
Korkut’un bakışı sertleşti, sesi keskinleşti:
“- Gözlerini oyarım,” dedi.
“- Dedikodu yayılırsa, şirketteki insanlar… kimse bizimle iş yapmaz,” dedim,
“- Çok mu umurunda?” diye sordu Korkut, sessiz ve derin bir tonda.
“- Değil… umrumda değil,” dedim, başımı çevirerek, gururumu biraz toparlamaya çalışarak.
Korkut yüzüme baktı, sessizce. O an bakışları karnımdaydı ve içimde bir öfke kabardı.
“- Gelmeseydim… sen ve minnak ölürdünüz,” dedi, sesinde suçluluk vardı.
“- Minnak…” dedim, dudağımı ısırarak
“- Yani… bebek…” dedi Korkut, gözleri karnıma kaydı.
“- Bakma,” dedim sertçe, istemeyerek de olsa kalbimde bir kırılganlıkla.
Korkut başını kaldırdı, bakışları artık biraz daha sert, biraz daha sorgulayıcıydı.
“- Onu az önce öldürecek olan sen mi söylüyorsun bunu?”
“- Babasının katili… bebeğimi düşünmesin.”
Korkut’un çenesi kasıldı,
“- Belin… ne zaman bana hak vereceksin? O an doğru olan oydu.”
“- Doğru olan…” dedim, acıyla gülerek. “Doğru olan yaşamasaydı.”
Korkut sert bir nefes aldı, sessizliğin içinde yalnızlığını hissettirerek:
“- Seçenek yoktu. Mantıklı olan seçeneği seçtim.”
Başımı salladım, sessizce:
“- Korkut… konuşma.”
“- Senin bu katılığın…” dedim, sesim hâlâ titriyordu. “…yanında duran biri insanlığını kaybeder.”
Sessizlik çöktü;
Sonra devam ettim, gözlerimi ondan ayırmadan:
“- Senin yanında her şey solacak kadar katı… farkında mısın? Kimse yok yanında.”
Korkut’un gözleri karardı, yüzünde daha önce hiç görmediğim bir yalnızlık beliriverdi.
“- Yalnızsın,” dedim, kendi kalbimin kırılganlığını da içine katarak.
“- O kadar yalnızsın ki… tekrar bana geliyorsun.”
Sesim neredeyse fısıltıya dönüştü.
“- Seni dünyada en son affedecek insanın yanına…”
Korkut bir süre hiçbir şey söylemedi.
Sonunda yavaşça konuştu.
“- Evet…” dedi boğuk bir sesle. “Yalnızım.”
Rüzgâr ikimizin arasından geçti. Dişlerimi sıktım, acıyla baktım.
“Yıldırer öldü, Korkut.”
Korkut’un gözleri bir an kapandı, sessizlikle doldu.
“- Ben de o gün öldüm zaten,” dedi sessizce.
Kalbim bir an sarsıldı, ama belli etmedim.
“Sen yaşıyorsun. Hem de gayet iyi.”
Korkut başını salladı.
“- Yaşıyor gibi görünüyorum. O kadar.”
Gözlerim ona kilitlendi.
Korkut’un sesi çok daha alçaldı.
“- Sen bana katil diyorsun ya… ama o an… o an geri dönseydim, bu sefer ölürdüm. Ama Yıldırer katil olurdu.”
Durdu. Derin bir nefes verdi.
“- Yıldırer benim çektiğim acıyı çekerdi.”
Sessizlik çöktü.
Sonra Korkut’un bakışları karnıma kaydı, merhametle bakıyordu.
Ben görmezden geldim, bakışlarını.
“- Ben senin ablanım, Korkut.”
Korkut başını kaldırdı.
“- Biliyorum.”
Acı bir gülümseme belirdi dudaklarımda.
“- Hayır… bilmiyorsun. Bilseydin böyle olmazdı.”
Korkut kaşlarını çattı.
“- Küçüktün sen… hatırlıyor musun? Karanlıktan korkardın. Gece odama gelirdin.”
“- Belin…”
“- Sus. Bırak konuşayım.”
“- Sana kimse dokunmasın diye kavga eden bendim. Okulda seni koruyan bendim.”
“- Ve büyüdün…”
“- Ama ne oldun biliyor musun?”
Korkut gözlerini kapattı.
“- Sen artık benim kardeşim değilsin ...... hissediyorum.”
“- Çünkü benim kardeşim… durdum ”
“- Ama ne kadar nefret etsem de… kanımda hâlâ sen varsın.”
Gözlerim doldu.
“- İşte bu yüzden seni affetmem… daha zor.”
“Ben… çok yoruldum, Korkut.”
Elimi karnıma koydum; o an sadece bebeğimi düşünmek istiyordum. İçimde bir güç arıyordum.
“Ben onun için güçlü olmak istiyorum.”
Korkut beni sessizce dinledi.
“geçmişi her hatırladığımda içim parçalanıyor. Ben Yıldırer’i düşündüğümde hâlâ nefes alamıyormuş gibi oluyorum.”
Gözyaşım yanağımdan süzüldü.
“Ben sana kızgınım. Ben sana baktığımda içimde bir acı hissediyorum.”
Korkut elimi tutmak istedi ama hızla çektim.
Gözlerimden yaş süzüldü,
“- Korkut…” dedim sessizce, titrek bir fısıltıyla.
“- Sadece bebeğimi… sadece onu korumak istiyorum.”
“Ama ben sürekli nefret ederek yaşamak istemiyorum.”
“Ben bu bebeğin huzurlu bir dünyaya gelmesini istiyorum. Ben onun annesi olarak ayakta durmak istiyorum.”
Derin bir nefes daha aldım.
“Seni artık hayatımda istemiyorum. Çocuğumun senin gibi biriyle büyümesini istemiyorum… babasının katiliyle.”
Korkut’un elleri titriyordu. İçimde ona karşı öfke ve merhamet birbiriyle çarpışıyordu, ama görmezden gelmeliydim.
“- Ne desem boş… dediğin gibi olsun. Merak etme… sen ve o huzurlu olacaksınız. Hayatınızdan uzakta dururum, abla.”
“- Şirket dedi …” Korkut kaşlarını çattı.
“- Bana devret… bir bağımız kalmasın, kardeşim,” dedim.
“- Tamam… ama sana değil,” dedi Korkut.
“- Ne saçmalıyorsun? Borçlusun bana!”
“- Sana değil… karnındakine hislerimi veririm.
-Vicdanın için sakın yaklaşma bana ve bebeğime.”
Kalktım, oturduğum yerden doğruldum.
“- Yarın uçakla İstanbul’a döneceğim, oradaki işlerimi hal edeceğim, sonra Ankara’ya gideceğim… doğuma kadar… anladın mı? Uzak dur benden.”
Korkut başını salladı, gözlerinde karışık bir ifade vardı.
“- Bu kadar mı, abla?” dedi.
Gözlerimi denize dikerek sessizce başımı salladım.
Benim acım bitene kadar sen de bana mahkum olacaksın.
Kumların üzerine bastığımda ayaklarımın altında hafif bir sarsıntı hissettim.
Arkama bakmadım; sadece sahilden uzaklaşmaya devam ettim.
Her adımda, ardımda bir enkaz bırakıyordum…
“Ayakta kal, Belin… sen ayakta kalacaksın.”

Bölüm : 11.03.2026 21:53 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...