
Bana doğru iki adım attı. Aramızda her şeyin mümkün olduğunu hissettim. Oysa, daha o anda bile, bunun imkansız bir aşk olduğunu biliyordum. Ama aşkı diri tutan şey imkansız olmasıdır.
Kafamda Bir Tuhaflık
Orhan Pamuk
KORKUT
Sinirle aşağı indim ama zihnim yukarıdaydı; Kardelen’in yanında, Kardelen’in kokusunda. “Kim bu gece kapıma dayanır?” diye söyleniyordum kendi kendime, ama asıl deliliğim ondan kopamamak, her seferinde ona geri dönmekti. Onun her yerini düşünüyordum; saçlarının arasına karışıp kaybolmayı, dudaklarının kıvrımında boğulmayı, boynunun sıcaklığını dişlerime hapsetmeyi… Kardelen’in her zerresi bana işkenceydi.
Yanında olduğumda beynim susuyor, sadece bedenim konuşuyordu. Onun sesini duymak, nefesini hissetmek yeterdi; ama bu yeterlilik beni daha da aç bırakıyordu. Sanki her bakışıyla “gel” diyordu, her dokunuşuyla damarlarıma ateş basıyordu. Ben kendimi tutmaya çalıştıkça, o inadına daha derin, daha zehirli bir ihtiyaca dönüşüyordu.
Ama aynı anda kendime kızıyordum. Onu hak etmiyordum.
Sevgiliydik, evet… ama normal çiftler gibi değildik. Onu istediğim an arayamıyordum. Yanında dilediğim kadar kalamıyordum. Her seferinde kendime “muhtaç değilim” diyordum; güçlü olduğuma inandırıyordum kendimi. Sonra bir bakıyordum, yine yanındaydım. Yine bağımlısı olmuştum.
Kardelen bana sabrediyordu.
Anlamadığım, ölçemediğim bir sabırla.
Her bakışında bunu görüyordum. O sabırlı gözlerinde… ve ben her defasında biraz daha yanıyordum. Daha iyisini hak ediyordu. Eksik olan bir hayatı asla hak etmiyordu. Bana sabretmesini istemiyordum ama o ediyordu. Hem de gerçekten ediyordu.
Onun yerinde ben olsam, bana bu kadar sabredebilir miydim?
Cevabını bilmiyordum.
Beni seviyordu. Harbiden seviyordu.
Nasıl beceriyordu bunu, aklım almıyordu. Gözleri bana baktığında bütün derdim, bütün kederim siliniyordu. Bana uyum sağlamaya çalışıyordu.
Kardelen’le aşka düşmüştüm.
Saçlarını koklamak bile beni çıldırtıyordu; mis gibi, başımı içine gömüp kaybolmak istiyordum. Gözleri… lanet olsun, bana öyle bakıyordu ki sanki bütün günahlarımı affediyordu ama aynı anda bütün arzularımı da körüklüyordu. Dudaklarını düşündüğümde, onları ısırmadan duramıyordum kafamın içinde. O pembe, ince dudaklara her seferinde daha aç, daha pervasız hayallerle saldırıyordum.
. Her dokunuşu bana işkenceydi. Sanki farkında olmadan beni tahrik ediyor, bana meydan okuyordu. Ellerini saçlarımın arasına daldırışı, parmak uçlarının boynumda gezinmesi… aklımı durduruyordu. Onu istiyordum. Her yerini. Hiçbir şeyi gizlemeden, hiçbir şeyini esirgemeden. Kardelen benimdi ; teni, nefesi, bütün varlığı…
ellerim, düşüncelerim, nefesim ondan uzak kalamıyordu. Beni anlıyor gibi bakıyordu. Benim kısıtlılığımı, bastırdığım arzularımı hissediyor ama bana izin veriyordu. Bu sabrı, bu sessizliği… beni daha da delirtiyordu. Çünkü ne kadar susarsa, ben o kadar vahşileşiyordum.
Bu gece… hayallerimden bile güzeldi.
Aslında yeterdi bana. Gerçekten yeterdi.
Daha fazlasına gerek var mıydı diye sordum kendime.
Bir an için “hayır” demek istedim.
Ama içimdeki ses dürüsttü.
Vardı. Elbette vardı.
Değiştiğimin, bir dönüşümün içinde olduğumun farkındaydım. Bunu inkâr edemezdim.
Kendime yabancıydım. Bu hâlimi tanımıyordum.
Belin haklıydı belki de. Asosyal, kendi hâlinde bir köpek olabilirdim. Kimseye bulaşmadan, kimseye bağlanmadan yaşayıp giderdim. Ama Kardelen… o farklıydı. Onda bende olmayan, beni deli eden bir şey vardı. Eksikliğime dokunan, beni yerimden eden bir şey.
İlk aşkımı ablama anlatmak isterdim. Kardelen’i ablama anlatmak isterdim.
Ama imkânsızdı. Ablamın bedduası geldi aklıma.
Kardelen’e bir şey olursa…
Bu düşünceyle bile nefesim daraldı. Kafayı yerdim. Hayata tutunabilir miydim, bilmiyorum.
Sakin ol.
Sevgilin yanında, Korkut.
Hâlâ sevgilim olmasına tam anlamıyla alışamamıştım.
Onu hayal etmek kolaydı.
Hayal… çünkü orada her şey daha kontrollüydü.
Ama şimdi… yanımdaydı.
Bana aitti.
Gülüşü banaydı sesi sadece benimle konuşuyordu.
Beni güldürmek için anlattığı saçma hikâyelerde bile
Gerçekti. Ve bu gerçeklik, hayalden çok daha tehlikeliydi.
Yıldırer’e hâlâ kızgındım.
Kardelen’i saklamasaydı…
Bilmiyorum, belki de hiçbir şey farklı olabilirdi ya da olmazdı tuhaftı aramızda yedi yaş vardı
Çocuk Kardelen’i bile merak ediyordum.
Nasıl bakardı mesela?
Nasıl ağlardı?
Bu düşünceler belki saçmaydı ama… onu geçmişiyle de sevmek istiyordum.
Yaralarıyla.
Eksikleriyle.
Ama işte…
Benden hem yaşça, hem ruhça daha küçüktü.
Yanımdayken bazen onu sanki bir kafesin içinde tutuyormuşum gibi geliyordu bana.
Haksızlık ediyordum.
O daha iyisini hak ediyordu.
En iyisini.
Ben olmamalıydım bu hikâyede.
Yaptığım şey… bencillikti.
Sevdiğim için değil, onu kendime rağmen sevdiğim için bencillikti bu.
Ona sözler veremiyordum çünkü tutmayacağımı biliyordum.
Nereye kadar gidecekti ki bu?
Sonunda… bir gün, benden nefret edecekti.
Bunu biliyordum.
Bile bile bu yakınlık…
Akıl kârı değildi.
Aslında, birbirimizi hiç tanımadan, hiç dokunmadan nefret etmek belki daha kolay olurdu.
Ama şimdi…
Bu halimizde, en çok o acı çekecekti.
Kardelen’in kalbine zarar verecektim.
Ona kızgındım.
Evet, ona.
Neden böyle koşulsuz bir teslimiyetle bakıyordu bana?
Kalbini ellerime bıraktı sanki.
“Al, ne yaparsan yap,” der gibi.
Sanki kır, parçala, yak…
Bana bu kadar… neden güveniyordu?
Evet, seviyordu.
Ama sevgi, böyle… kör bir teslimiyeti gerektirmezdi.
Her baktığında, içimden “Yapma,” diyorum.
şimdi buradaydı.
Yanımda.
Solumda.
Göğsümün tam hizasında.
Sadece o vardı.
Ve o, benim Kardelen’imdi.
Zil tekrar tekrar çaldığında çekmeceden silahı aldım. Ne olur ne olmaz diye tutuyordum; asla umursamaz kapıyı açmazdım. Ama yukarıda, canımı vereceğim Kardelen’im vardı. Eğer benim yüzümden ona bir şey olursa dayanamazdım. Hâlâ o Serdar itinin ona bakışlarını unutamıyordum. O an elimden hiçbir şey gelmemişti.
Derin bir nefes aldım ve kapıyı açtım.
Karşımda iki sarhoş vardı, görmek istediğim kişiler değildi.
Güney ve Alparslan, kapının önünde gülüşüyorlardı. Ellerinde poşetler vardı
Güney bana baktı ve sırıttı.
İçerde öldün mü?” dedi.
Alparslan ise neredeyse yere yığılır gibiydi, “Sena...” diye inliyordu, yarı baygındı
“Ölmedim, Güney. Hâlâ karşındayım,”
“Sena, evine dön, karıcığım,” dedi Alparslan.
Güney’e dönüp sordum, “Bu neden it gibi inliyor?” Alparslan’ı kastederek sordum
Güney omuzlarını silkerek, “Sena boşanma davası açmış,” dedi.
“Yakışır yengeme,” diye takıldım.
Son aylarda Alparslan kafayı yemiş gibiydi kimseyle konuşmuyor kendi kabuğuna çekilmişti
Güney’e baktım ciddiydi ve Güney ne zaman ciddi olsa büyük bir sorun vardır
“Sen neden dağıldın?” diye sordum.
“Bana kız istemen gerekecek,” dedi.
“Senin baban değilim, Güney,”
“Mehlika yı bana istemeyecek misin?”
Güney gözlerini bana dikti,
“Ordan bakınca kır saçlı ak dedemiyim ben lan?” diye karşılık verdim
Gülümseyerek, “Hadi be oğlum! Ak nineyi de yanına al, gel kız iste bana. Polat şerefsizi işi zora sokuyor,”
“Ak nine,” dedim, anlamamış gibi.
“Seninki,” dedi Güney, düşünür gibi yaptıktan sonra, “Kardelen,” dedi.
“Yenge,” diye yanıt verdim.
“Evet, yengem! Yengem! Nerde, bana istesin!” diye güldü
- Sen o kadından nefret ettiğini söylemiyor muydun Güney
Omzunu silkti, duraksadı bir an.
“Hâlâ nefret ediyorum. Ama... şu anlık işime yarayacak. Koz olur elimde. Herkesin bir zayıf noktası vardır Korkut.”
“Sen var ya... tam bir şerefsiz olmuşsun.”
Diğer elim sıkılıydı.
“Bir kadını, ailesini mahvetmek için kullanmak... Senin için bu kadar mı ucuz?”
“Beni yargılama,” dedi gözlerini kıstı.
“O da benden nefret ediyor zaten. Karşılıklı nefret. Kimse masum değil burada. Abisiyle bir anlaşmamız var. Çıkarlar doğrultusunda olacak her şey.”
“Ne çıkarı yine ne işler peşindesin !”
“O kızın hayatı senin satranç tahtan mı? Senin intikam fantezilerin için mi?”
“Sen anlamazsın,”
“Ben ne yaşadım bilmiyorsun.”
“
-Bir adım daha yaklaştım.
hâlâ pişkin pişkin ‘işime yarar’ diyorsun. Şerefsizlik ettiğinin, farkında değilsin!”
“Sana ne lan! Sen mi kurtaracaksın onu?” dedi Güney
-“Hayır. Ama ben onun yanında duruyorum.O kıza söz verdim koruyacağıma dair ve ben sözlerime ihanet etmem
Güney bir an sustu.
yine o sırıtmaya geri döndü.
“Sen çok duygusalsın Korkut. Böyle giderse… canın yanacak ”
O sırada Alparslan içeri girmeye çalıştı ama ben kapıda dimdik duruyordum, yol vermiyordum.
Güney bana baktı, alaycı bir gülümsemeyle:
“İçeri almıyor musun bizi? Felekten bir gece çalarız,” dedi, elindeki poşetleri göstererek.
“Olmaz,” dedim keskin bir sesle.
“Oğlum, hayırdır? Sen takılmazdın böyle şeylere,” dedi Güney, biraz sakinleşmeye çalışarak.
“Olmaz işte, içeri girmiyorsunuz,” dedim, sesimden taviz vermeden.
“Korkut gitti,” dedi aldırmazca Alparslan.
“Alparslan, kapat şu çeneni!” diye çıkıştım. “Kaç aydır ortada yoksun, kadın haklı.”
“Beni terk etti,” dedi Alparslan, sesi, biraz çaresizdi
“Şerefsiz gibi davranmışsın. Oğlun ve karın haklı,” diye kestirip attım.
“Oğlun mu?” diye duraksadı Alparslan. “Benim bir oğlum mu olacak?”
Güney, Alparslan’ın yüzüne tükürdü aniden.
“O kadar mı uzaksın karından, gerizekalı?” diye bağırdı
Alparslan bir adım daha attı içeriye doğru, ama durdum,
Olmazdı! Yukarıda evde Kardelen vardı, o da şu an odamdayken, dağılmış haldeyken kimse giremezdi buraya.
Güney sırtını döndü ama arkasından sordu, alaycı:
“Hayrola, karı mı attın eve?”
“Gerzek gerzek konuşma!”
“evde kadın var,” dedi Alparslan, şaşkındı.
Güney arkasına döndü.
“Aferin Korkut! Kenafirden sonra doğru yolu buldun,” dedi.
“Sevgilimin gözleri güzel, Güney ,
“Fazlasıyla güzel.”
“Sonsuza kadar bakıp da sıkılmayacağım derin kuyular gibi.
O gözlerde insan kendini görür mü?
Ben görüyorum.
Bir aynaymış gibi… nasıl yapıyor bilmiyorum ama,
Kardelen’in gözlerinde kendimi en yalın, en çıplak hâlimle görüyorum.”
O gözler… beni olduğum gibi görüyor.
Ve en garibi, öylece kabul ediyor.”
Kahkaha attı, iğneleyerek konuştu.
‘Gözleri güzel’ falan. Ne romantik la!
Azıcık daha konuş, ağlayacağım.”“
güney dikkatle bana baktı anlamamıştı sanırım
İçerde kenarif var, o yüzden kıvırıyorsun. değil mi korkutcuk ”
“Güney, küfür etmekten yordun beni ”
“Yetişin dostlar !” diye bağırdı Güney. “Benim Korkut’umu kenarif avucunun içine almış!”
ayıkken Güney çekilmezdi sarhoşken ise ite dönüyordu
“Kardelen burada mı?” diye sordu Alparslan,
“Evet,” dedim. “Sevgilim evimde.”
Alparslan başını salladı, alaycı bir gülümsemeyle:
“Uzak duracaktın sen... Direkt koynuna almışsın,” dedi sertçe.
Gözlerimi ona dikerek, soğukkanlı ama kararlı bir sesle cevap verdim:
“Evet, aldım. Kimseye hesap vermeyeceğim.”
Alparslan alayla baktı, gözlerinde öfke ile kırgınlık birbirine karışmıştı.
“Korkut inan,” dedi, sesi çatallandı,
“Kardelen ve senin sonunu merak ettiğim kadar başka hiçbir şeyi merak etmiyorum. Resmen geri sayımdayız... Yapma bunu kendine.”
Sustuğunda bir sessizlik çöktü aramıza.
Kalbim acıyordu —
Gitmesin istiyordum. Gitmesin…
Eninde sonunda nefret olacak zaten Güney
Bu düşünce zihnime saplanıp duruyordu. En azından beni seven Kardelen’in kıymetini bilmeliyim. Çünkü biliyordum; bir daha kimse beni bu kadar sevmeyecekti.
Kimse beni onun sevdiği gibi sevmeyecekti.
Ablam haklıydı belki de. Yaptığım onca hatadan sonra bana mutluluk düşmezdi. Çünkü mutluluk bir duygu değildi artık benim için.
Mutluluk Kardelen’di.
Sonra Güney’in sesi geldi kulağıma; düşüncelerimi paramparça eden o tanıdık, alaycı tonuyla.
“Oğlum,” dedi, gözlerini kısıp başını iki yana sallayarak, “koskoca dünyada manyak gibi Yıldırer’in bacısına yanık olmak… Tam senlik hareket!”
Gülümsedim. İstemeden.
Çünkü haklıydı.
Bu gerçekten tam benim yapacağım bir mallık bir hareketi
Ve işin en korkutucu yanı, buna rağmen Kardelen’den vazgeçmeyi aklımın ucundan bile geçiremiyor olmamdı.
“Sus Güney… Zaten kafayı yiyorum,” iç çekişle.
“Ye bence, birader , bu iş yaş ,” diye omuz silkti.
“Çok sağ ol… Bu kadar kendini yıpratma, Güney,”
. Ağzının kenarında o alaycı gülümseme vardı. Bana bakarken başını hafifçe yana eğdi.
“Ne demek Korkut,” dedi.
“Derdin derdimdir.”
“Güney…” dedim, dişlerimi sıkarak. “İyice kafayı kırdın sen.”
Gülümsedi. Hiç alınmadı. Alparslan’a baktı, sonra tekrar bana döndü.
“Asıl sen kafayı kırdın Korkut,” dedi.
“Yukarıda yatağında yatan o kenafir gözlü var ya… Seni mahvedecek ,gözlerini bile oyabilir . Benden söylemesi.”
Alparslan da sessizce başını salladı. Onaylarcasına. Konuşmadan.
“Haklı,” dedi Alparslan.
“Bunları konuştuk ve yüzde defa dedim sana uzak dur yapacağın basit duygularına hakim ol ”
İşte orada dayanamadım.
“Anlamıyorsunuz beni,” “Güney… sen aşkın ne demek olduğunu bilmiyorsun”
Gözlerim ondaydı artık. Kaçamıyordum.
“Ve sen Alparslan,” dedim, bu kez ona dönerek,
“âşık olduğun kadını kendinden bile itiyorsun, uzaklaştırıyorsun.”
Derin bir nefes aldım. Göğsüm daraldı. Devam ettim.
“Ama ben yapamıyorum,” dedim.
“Yapamıyorum lan!”
Elimi saçlarımdan geçirdim. Yerimde duramıyordum.
“Ben onunla konuşmak istiyorum,” dedim.
“Saatlerce. Dursam bile bana yetmiyor. Yanında susmak bile yetiyor bana.”
Güney araya girecek gibi oldu ama izin vermedim.
“Denedim,” dedim.
“Kalpsiz olmayı denedim. Yemin ederim denedim. Umursamaz olmayı, kafaya takmamayı… olmadı.”
Sesim çatladı. Kendime sinir oldum.
“Böyle olacağını bilseydim,” dedim kısık bir sesle,
“ Onu ilk gördüğüm an kaçardım.”
Bir an sessizlik oldu. O sessizlikte kalbimin nasıl attığını duyuyordum.
“Beni şu an anlamıyorsun Güney,” dedim.
“Rahat rahat eleştiriyorsun ama büyük konuşma.”
Güney arkasına yaslandı. Rahattı hâlâ. Fazla rahattı.
“Rahatım ben,” dedi.
“Krallar âşık olmaz. Olursa tahtından iner.”
İçimdeki öfke dişlerime vurdu.
“Dikkat et Güney,” dedim.
“Nefret ettiğin kadına karşı—”
Sözümü kesti.
“Sakın Korkut,” dedi.
“Sakın.”
Alparslan yere uzanmıştı. Ellerini başının altına koymuştu
“Allah’ım… Aşk hayatı en düzgün olan bendim. Şu iki cenabetin yanındayım diye mi böyle oldu?”
“Tamam,”
“Siz ikiniz bu evden gidiyorsunuz hem sende düşün Güney bence sen de istemiyorsun seviyorsun onu kıyamazsın ona değer veriyorsun görüyorum
Güney umursamazca baktı bana
- Değer vermiyorum
-Onun için yaptıkların değerliydi bilerek onu kalbinin dışında tutuyorsun
Güney bu kez gülmüyordu.
O alaycı ifadesi yoktu yüzünde
- Bana akıl verme Korkut kendine bak ne hale geldin seversen zayıflarsın ve ben arkadaşımın güçten düşmesini istemiyorum özellikle onu terk edecek bir kadın için
Sonra başını kaldırdı.
“Korkut,” dedi.
“Bu iş… olmayacak.”
Olur dedim hemen. Sesim normaldi. Hatta biraz aceleci.
“Olur, sen karıştırma.”
Başını iki yana salladı.
“Hayır,” dedi.
“Olmaz.”
. Güney devam etti.
Alparslan başını eğdi. Onaylamıyordu belki ama inkâr da etmiyordu.
“Bunu acıtmak için söylemiyorum,” dedi Güney.
“Gerçek bu.”
Bir süre sustum. Söyleyecek çok şey vardı ama kelimeler sıraya girmiyordu.
“Ben ondan bir şey istemiyorum,” dedim sonunda.
“Sadece yanında durmak istiyorum.”
Güney iç çekti.
“İşte mesele bu Korkut,” dedi.
Her şeyi istiyorsun Korkut
Gözlerim yere kaydı. Ayakkabımın ucuna takıldı bakışım.
Yutkundum.
“Olmayacak yani,” dedim.
Sanki başkasının ilişkisinden bahsediyorduk.
“Olmayacak,” dedi Güney.
“Yukarıda ” dedim.
“Şu an… nefesini bile biliyorum.”
Güney bakışlarını kaçırdı.
“İşte bu yüzden söylüyorum,” dedi.
“Sen onunla aynı yerde değilsin.”
Bir sessizlik daha.
Alparslan bana baktı
“Sen yanıyorsun Korkut,”
“Hiç olmayacak bir aşkta ”
ayağa kalktı,
Başımı geriye yasladım.
İçimden geçirdim:
Keşke hiç başlamasaydı.
Keşke bu kadar sevmeseydim.
Ama işte… oldu.
Güney bana baktı, sonra Alparslan’a döndü.
— Senin için endişeleniyoruz, Korkut. Geçen gün gecenin bir yarısı “Baba oldum ben!” diye bağırınca kafayı sıyırdığını düşündük resmen. Deli gibiydin! Gülüyordun , “Adamlarıma tatlı dağıtın harbi kafan gitmiş senin !”
— Geçen hafta gördüğüm rüyadan sonra… her şey gerçekmiş gibi gelmişti bana. Dayanamadım, gidip Güney’e anlatmıştım.
Rüyalarım olurdu eskiden. Uyandığımda içim sıkılırdı. Çünkü rüya demek, geçip giden bir şey demekti. Ama bu sefer… bu sefer ilk defa uyanmak istemedim. Gözlerimi açarsam her şeyin dağılacağını biliyordum.
Oradaydık.
Üçümüz.
. Günün saati belli değildi Kardelen karşımdaydı. Saçları dağınıktı; öyle özenilmiş bir dağınıklık değil, evin içindeki hâli. Gözleri… tarif edemeyeceğim kadar derindi.
Sonra koşarak o geldi varlığını ilk gördüğüm ve kavradığım anda mahvolduğum zamanın geldiğini anlamıştım
Önce ayak seslerini duydum. Yaşından büyük bir duruşu vardı sanki.
sadece… benim parçam, nefesim, kalbim gibiydi.
Saçları koyuydu, benimki gibi. Hafif dalgalı… Alnına düşen o inatçı tutamları, alışkanlıkla elinin tersiyle geriye itti. O anda baktım… ve kaldım. Gözleri… Kardelen’in gözleriydi. Ama bakışı… bendim. Benden bir şey taşıyordu.
Gözleri büyük değildi; derindi. İçine bakıldıkça insanın yüreği yumuşuyordu. İçimden bir sıcaklık geçti… sessiz, güçlü ve yakıcı. Bu sevgi başka hiçbir şeye benzemiyordu. Kelimelerin taşıyamadığı bir şeydi bu.Elimde olmadan yanına gittim onunla aynı hizaya gelmek için eğildim etrafına baktı sonra bana baktı daha çok baksın istedim annesi gibiydi bana az bakıyordu
Ne diyeceğimi bilemiyordum. Yutkundum.
Büyük büyük açılmış gözleriyle şaşkınlıkla bana bakıyordu. Elini ağzına götürmüş, sanki dişini kaşıyordu.
— Baba… dişim ağrıyor
Ağzını açtığında… gerçekten diş çıkardığını gördüm..
— Baba, acıyor. Annem geçer dedi ama acıyor…
Elini yavaşça ağzından çekip tuttum.
İlk defa söyleyecektim. Ve ben… delicesine gergindim.
— Oğ… oğlum.
Baban sarılsın mı sana? Belki acın geçer…
Tam sarılacaktım ki, beklemediğim bir şey oldu.
O bana sarıldı.
Kolları boynuma dolandı. Küçük bedeni göğsüme yaslandı. Kokusu ciğerlerime doldu ve sanki o anda yeniden doğdum.
Evet… bana sarılan çocuk benim oğlumdu.
— Baba… acıyor, dedi huysuzca.
Başımı kaldırdığımda onu fark ettim.
Şu an kucağımdaki bu varlığın sebebini…
Kardelen uzaktan bizi izliyordu.
Gülümsüyordu.
Ve o gülüş… içimdeki bütün yaraları tek tek okşuyordu.
Oğlum başını kaldırdı. Gözlerimin içine baktı.
“Baba…” dedi.
O tek kelime… içimde bir kapıyı açtı.
Sonra hafifçe Kardelen’e doğru döndü. Gitmek ister gibi kıpırdandı.
Ama ben…
Bırakmadım.
“Korkut, oğlumu ver bana. Annesini özlemiş…”
Kollarımı biraz daha sıktım. Biraz daha sevmek için. Biraz daha kokusunu içime çekmek için. Biraz daha tutmak için…
O sırada oğlum başını bize çevirdi. İkimize birden baktı…
“Anne… kucak istiyorum…” dedi.
Sadece annesine gitmek istiyordu. Küçük bir istekti, Ama ben… o an bencil olmayı seçtim. Onu biraz daha yanımda tutmak istedim. Çünkü bırakmak… sanki kalbimi söküp vermek gibiydi.
Ben oğlumu seviyordum.
Hem de dünyayı yerle bir edecek kadar.
Kardelen kaşlarını kaldırdı, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi.
“Bak hâlâ bırakmıyorsun… Sen var ya sen… koca çocuk gibi davranıyorsun Korkut.”
inadına daha da sıkı tuttum oğlumuzu.
“Ne yapayım? Kıskanıyorum işte. Çocuğumu da kıskanıyorum, seni de…”
Kardelen gözlerini devirdi ama yanaklarının kızardığını saklayamadı.
“Beni kıskanman ayrı, oğlunu kıskanman ayrı rezillik,”
“Rezillikse rezillik..
“Bırakmam.”
“Bırakacaksın.”
“Bırakmayacağım.”
“Bırakacaksın çünkü anneyim ben
“Bırakmayacağım çünkü babayım ben senin katkın kadar ben de yapımda emek harcadım
-Korkut kaba hallerine dönme seni eğitmek için çok çaba harcadım eski kütük hallerine dönme
elini oğlumuzun yanağına uzattı
“Gel bakayım aşkım, annen seni şöyle doya doya sevsin.”
Olmaz. Sıra bende. Önce ben seveceğim . Paylaşmayı öğren biraz.”
“Ben zaten paylaşıyorum.” dedi Kardelen, hafifçe dudaklarını bükerek. “Ama sen paylaşamıyorsun. O yüzden hep kavga ediyoruz.”
“Seninle kavga etmeyi seviyorum.” dedim, gözlerine bakarak.
“Neden ?”
Oğlumuz ikimize bakıp hafifçe kıkırdadı.
“Anne gitmezsek olmaz mı babam yalnız kalır kalbi üşür ”
İkimiz de aynı anda sustuk.
Kardelen karşımızda duruyordu.
Bizi izliyordu.
Gülümsüyordu…
Ama bu gülümseme… benim bildiğim gülüş değildi.
Bu an… yaşanmış olmalıydı.
Olması gereken buydu belki.
Ama yine de… içimde bir yer buna isyan ediyordu.
Sonra bir şey değişti.
Kardelen’in yüzündeki gülüş soldu…
Bana baktı… ama öyle bir baktı ki…
Hüzünlüydü.
Buruktu.
Ve o bakış… benim asla görmek istemeyeceğim türdendi.
Sanki ondan bir şey çalacakmışım gibi…
Sanki ben, onun için bir tehlikeymişim gibi… tedirgin baktı.
Kalbim göğsümde ağırlaştı.
“Sevgilim…” dedi titreyen bir sesle.
“Oğlumuzu bana versen mi artık? Gitmemiz gerekiyor… söz verdin.”
Gitmek…
Gitmek…
Oğlumu almak…
Beni burada bırakmak…
Olmazdı.
Bırakamazdım.
Gitmelerine izin veremezdim.
“Ne sözü, Kardelen…?
Ben sana gitmen için mi söz verdim?”
Kardelen’in yüzü soldu
“Korkut… sen hep gitmemi istedin.” dedi, çok sessizdi
“Hayır!” dedim anında.
Hayır… istemedim.
Asla istemedim.
Oğluma daha sıkı sarıldım.
Sığınır gibi.
Sanki onu sıkıca tutarsam gitmeyecekmiş gibi…
Sanki zaman duracakmış gibi…
“Korkut…” dedi yine. Bu kez sesi daha yumuşaktı.
Ne var anlamında değil…
Vedaya hazırlanan bir insanın sesi gibi.
“Ne var Kardelen?” dedim öfke gibi görünen ama aslında korkudan titreyen bir sesle.
“Seni affettim ben.” dedi.
Bir damla yaş gözlerinin köşesinde vardı
“Affettim… ama gitmemiz gerekiyor.
Bırak bizi…
Oğlumuz için bırak.”
Affetmişti…
Ama kalmamı değil, bırakmamı istiyordu.
“Bırakmam!” dedim. “Sizi bırakmam! Oğlumuzu bırakmam!”
Ama Kardelen artık beni duymuyordu.
Beni duymak istemiyordu.
Sesim ona ulaşmıyordu.
Oğlumu yavaşça, kollarımdan aldı.
Ben durdum.
Sanki çivilenmiş gibi.
Sanki içimden bir şey kopmuş gibi.
“Bebeğim…” dedi oğlumuzu kucağına alıp.
“Artık gidiyoruz.” dedi
Kardelen oğlumuzu tuttu…
Oğlum Kardelen’e baktı…
Ben ise ikisine.
Ama en acı olan şuydu:
Kardelen bana bakmıyordu.
Gülümsemesi vardı… evet.
Sevgi doluydu…
Şefkatti…
Ama sadece oğlumuza.
Beni görmüyordu.
Sanki ben burada yoktum.
Sanki ben… bu hikâyeden silinmiştim.
Ve ben sadece…
Ardından bakabiliyordum.
Kalbimde bir sızı başladı. Yavaş yavaş. Çünkü ilk defa bir rüyada üzülmüyordum.
İlk defa bir rüyada tamamlanmıştım.
Uyandığımda eksik kalacağımı bile bile
Rüyamda kalmak istedim.
Güney, kapının eşiğinden hızlıca içeri girdi dudaklarının kenarında çarpık bir tebessüm taşıyordu.
“Bir kenafir yüzünden beni eve almaz mısın? Hadi be.”
Yutkundum. İçimdeki öfkeyi bastırmaya çalışarak konuşmaya çalıştım.
“Güney, kenafir değil o. Defalarca söyledim sana.”
Gözlerini devirdi, kollarını kavuşturdu.
“Kenafir işte. Nazar da vardır onda. Bana gözü değer.”
O an, bakışlarını okudum. Öğle sonrası sarhoşluğu gibi donuk, dengesizdi.
“Güney…” dedim temkinle, “hap mı aldın sen?”
Cevabı fazla gecikmedi. Başını hafifçe yana eğdi, gevşek bir sırıtmayla fısıldadı:
“Nereden anladın?”
Sert bir iç geçirdim. Bu hâli bana hiç yabancı değildi. Yine aynı döngü, aynı kendini tüketen delilik...
“Sen hep böylesin, Korkut,” dedi. “Menopoza girmiş Ali Rıza Bey gibi davranma artık.” dedi Güney
“Ulan, sen ceza mısın bana?”
O sırada Alparslan çoktan evi sessizce geçmiş, ayak sesleri bile duyulmadan içeri sızmıştı. Göz ucumla salon tarafına yöneldiğini gördüm. Ardından yürüdüm, ama gördüğüm şey midemi kaldırdı. Salonun ortasında eğilmiş, kusuyordu. Sarsıla sarsıla, neredeyse içini dökercesine…
Ve Güney… Güney onu videoya çekiyordu. Telefonunu iki eliyle tutmuş, ekranı açmış, bir yandan da kendi kendine gülüyordu
“Ne yapıyorsun?” dedim. Sesim buz gibiydi.
“Senaya yollarız,” dedi. “Belki acır… azıcık bile olsa.”
Derin bir nefes aldım. Damarlarımda dolaşan sabrı zorla dizginliyordum. Tam o anda yukarıdan bir ses duydum. merdivene baktım
Kardelen…
Merdivenlerdeydi. Hızla üzerine kıyafetlerini geçirmişti anlaşılan gömleğini yarım yamalak iliklemişti. Onun bedeninde kaybolan, bacaklarını zar zor örten tişörtümü tekrardan giyinmesini istiyordum
Eğer o hâliyle yanımıza inseydi... yemin ederim kafayı yerdim.
Uzun siyah saçları çok güzeldi her detayı ayrı güzeldi onu nasıl sevdiğimi anlatsam anlatamazdım hiçbir zamanda ona olan aşkımı anlatamayacakmışım gibi hissediyordum
Bu iki it olmasaydı… sevgilimi bu gece farklı bir şekilde severdim. Doyasıya. Açlığımı bastıramadığım, gözümden kalbime inen o yangını… her gece, her defasında başka başka halleriyle yaşıyordum onunla.
Yüzümde dönüp duran pozisyonlar gibi bir hayaldi artık.
Ben, kendine hâkim bir adamdım. Hayatım boyunca dizginledim arzularımı. Ama söz konusu o olduğunda… farkıydı
Yüzünde endişeyle Alparslan’a yaklaştı. Eğildi,
“İyi misin, Alparslan?”
İçimde bir yer daraldı. Sıkıştı. Sanki şefkat göstermek, Kardelen’in hakkı değildi.
benim ilgime, ait olmalıydı.
Alparslan’ın başı güçlükle kalktı. Bitik hâlini izlerken bile gözlerim Kardelen’e kaydı.
Ve o an… nefesim boğazımda düğümlendi.
Gömleğinin düğmeleri bazıları yanlış iliklenmişti , aradan teni görünüyordu.
Kafayı yiyecektim.
Bu kadın beni öldürecekti.
O saçları dağınık, boynunda hâlâ benim izlerim, dudaklarını o telaşla yalayıp durması… ve bütün bunlarla başka bir erkeğin önünde durması.
Bunu kaldıracak kadar medeni değildim.
Asla değildim.
Alparslan olsa ne olurdu ki? Onun abisi gibi olması benim için hiçbir şey ifade etmiyordu. İçimde sadece kıskançlık vardı
Kardelen’in gözleri bana döndü. Göz göze geldik. O bakışta hem telaş hem de farkında olmadan verdiği ateş vardı.
“Korkut… Alparslan’ı yıkamamız gerekiyor,” dedi.
Sanki sıradan bir cümleymiş gibi bana söylüyordu
“Yıkamamız…” dedim, sesim çatallandı. Çenemin kenarı titrerken bile bakışlarım sertti. “…derken?”
“Yani, sen ve Güney. Ben yapamam.”
“Hayır, sen yaparsın kenafir yengem,” dedi Güney.
Arkamı döndüm.
Gözüm hâlâ koltukta serilmiş halde telefonuyla oynayan Güney’e takıldı.
Yüzsüzlüğün vücut bulmuş hâliydi.
“Güney!” dedim dişlerimi sıkarak. Sesim öyle sert çıktı ki, Kardelen bile ürperdi.
“Kapat o çeneni ve kaldır şu kıçını!”
Sonra Kardelen’in elini tuttum.
Bedenim kendi iradesiyle hareket etti.
Mutfağa çektim onu.
Bileğini sıkmadım ama tutum
bana bakıyordu.
Ama içimde bir ses bağırıyordu:
Kimseye ait olmasın. O sadece benim olsun.
“Düğmeler…” dedim alçak sesle.
Başını eğdi, saçlarının perçemi yana düştü.
Kaşları çatıldı, gözlerinde bir soru vardı.
“Hı?” dedi.
Parmaklarım istemsizce hareket etti.
Gömleğinin kenarlarına uzandım.
Titreyen parmak uçlarım, açılmış düğmeleri iliklemeye başladı.
Birer birer, aceleyle.
Teni oradaydı, nefesim burnumun ucunda onun kokusuna çarpıyordu.
Ama dokunmadım.
Dokunmak istemedim mi?
Hayır.
Çok istedim.
Ama bilirdim ki dokunsaydım… duramazdım.
O hâliyle, o yakınlıkla, bana bir adım daha atsaydı…
Sadece öpmezdim.
Bu mutfağın ortasında, evin içindeki adamlara aldırmadan… ona usulca değil, hoyratça sahip olurdum.
Çünkü o anda Kardelen, sabrımın sınırlarını parçalayan tek şeydi.
Ama kendimi geri çektim.
Aramızdaki mesafeyi zorla korudum.
Sadece düğmeleri düzeltip bakışlarımı kaçırdım ondan.
“Sen…” dedim, boğazım kupkuruydu.
“Alparslan’a kahve hazırla. Olur mu?”
Kafasını yavaşça salladı.
Ama gözleri…
Gözleri benimkinden kaçtı.
Anlamıştı.
O an ona farklı şekillerde dokunabilirdim.
Binlerce sözcük, binlerce temas vardı içimde.
Ama bana rahat yoktu.
“Git” diyemiyordum.
Onu uzaklaştıramıyordum.
Çünkü bağlıydım.
Arkamı döndüm.
Salona doğru yürüdüm.
Kardelen mutfağın ortasında öylece kaldı.
Benim içimde ise hâlâ yanıp kavrulan o ateş… dinmek bilmiyordu.
Güney’le birlikte Alparslan’ı banyoya doğru taşıdık. , baygın bir şekilde sarkıyordu kollarımızda. Ağırlığı tüm bedenimi aşağı çekiyordu ama asıl ağırlık... kokuydu.
Midemi kaldıran, keskin, iğrenç bir ter ve kusmuk karışımı.
“Bu ne oğlum?” dedim, yüzümü buruşturarak. “Fare mi yediniz lan? Ne bu leş koku?”
Güney güldü, hem de öyle gevşek bir kahkahayla…
“Fare etinin tadını nereden biliyorsun Korkut?”
Dişlerimi sıktım. Bu herif her zaman böyleydi.
“Bu adam bok gibi kokuyor, Güney. Resmen kanalizasyon gibi.”
Omzunu silkti.
“İçtik işte… karışık bi’ geceydi,” dedi.
Alparslan’ı banyoya kadar sürükledik. Vücudu pelte gibi olmuştu.
Duvarlara çarpa çarpa içeri girdik. Gömleğini çıkardım, Güney pantolonunu çözdü. Sadece iç çamaşırları kalana kadar soyduk.
Tüm bunlar olurken, aklım Kardelen’deydi.
İçimden bir küfür fısıldadım.
Güney lavabonun başında elini yıkadı,
“Sabunu ver,” dedim, onu izleyerek.
Suyu açtım, avuçlarıma sabunu bastım. Alparslan’ın göğsüne su dökerken gözüm, ı. Hâlâ sayıklıyordu.
Belli ki bilinci yerine gelmeye başlıyordu.
Bir süre ikimiz de sustuk.
Banyoda buhar vardı, biz, iki yetişkin adam, tek bir soruyla karşı karşıyaydık:
“Alparslan’ın çamaşırını kim çıkaracak?”
“Güney,” dedim dişlerimi sıkarak. “Alparslan’ın çamaşırını çıkar.”
Güney yüzüme baktı. O bildik, bıkkın tiksinti ifadesiyle.
“Korkut… O kadar kafayı yemedim. Yani... bir penis görmek istediğime emin değilim.Kendi penisimi seviyorum ama sadece kendi penisimi
Damarlarım şakaklarımda atıyordu.
“Güney, delirtiyorsun beni.
Ben bu geceyi Kardelen’imle geçirecektim. Ama kader bana Alparslan’ın penisi diye bir sürpriz hazırlamıştı. Böyle bir hayal kurmamıştım
O an Güney’in yüzünde ölümcül bir ciddiyet vardı.
“Yapamam ben,” dedi, titreyen sesiyle. “Cidden yapamam. . İnsan ırkından soğurum. Gelecekte amca olamazsın . Belki dede bile olamam.”
Kafamı iki yana salladım.
“Lan ben de göremem!” dedim sesimi bastırmaya çalışarak. “Ne yani, hayatıma travma mı ekleyeyim? Zaten CV’m kabarık:. Bir de Alparslan’ın penisini mi dert edineyim
“Bak şöyle düşün yaparız diye demiyorum ama ,” dedi Güney. “Senin zaten kız arkadaşın var, Kardelen. Ama ben? Eğer o şeyi görürsem… beynim hata verir. Geri dönüşsüz hasar. Sonra bana kimse kız vermez. Psikoloğa giderim,
Çıldırmak üzereydim.
“Güney, sikik düşüncelerini duymak istemiyorum! Çıkar şunu! Çatlak mısın?!”
“Hayır!” diye bağırdı
“O kadar kafayı yemedim. prensip olarak erkeklerden hoşlanmıyorum.”
“Ben sanki hoşlanıyor muyum, Güney?!”
Güney gözlerini kıstı.
“Korkut… Ben gidip boxer getireyim. Sen nazikçe… prensese yaklaş. Belki kendi kendine çıkarır.”
Dudaklarım titredi.
“Güney… inan bu banyodan ikinizi de sağ çıkarmam.”
Güney omuz silkti.
“Asla yapmam. Islak kalsın işte. Götü donsun.”
O an kafamdan geçen tek şey şuydu:
Hayır. Ben görmeyeceğim. Bu boktan görevi o yapacak.
Ona doğru bir adım attım. Gözlerimden ateş fışkırıyordu.
“Güney…” dedim ciddiyetle. “Rus ruleti oynayalım.”
Gözleri fal taşı gibi açıldı.
“NE?!”
“Evet,” dedim kararlı bir tonla. “Kaybeden… donu çıkarır.”
“Taş! Kağıt! Makas!”
“O kadar da değil,” dedi. “Saçmalama.”
Bir nefes aldı. Sonra, gözlerini devirerek:
“Tamam. Taş-kağıt-makas yapalım.”
Kabul ettim.
Kesinlikle kaybetmeyecektim.
Asla.
Avuçlarımı sıktım. Tüm konsantrasyonumu topladım.
Kafamdan geçen tek şey şuydu:
Ben şu an sevgilimin teninde soluklanmak, göğsüne başımı koymak, nefesini hissetmek isterdim. Ama burada, nemli bir banyoda… bir erkekle… başka bir erkeğin penisini kim açacak diye kavga ediyorum.
Ama bir şeyden emindim.
Bu oyunu ben kazanacaktım. Güney o penisi görecekti.
KARDELEN
Kahveyi çoktan hazırlamıştım.
bir yandan da kulak kesiliyordum.
Yukarıdan hâlâ ses gelmiyordu.
Hâlâ inmedi bu ikisi.
Korkut'un bu kadar sabırlı biri olmadığını biliyordum. Hele ki yanında Güney varken.
İkisini bir arada bırakmak…
İtiraf etmeliyim, içimde küçük bir korku vardı.
Ya gerçekten birini öldürürse?
Yani… Güney’in diline bakılırsa, o riski her zaman taşır. Korkut Güney i öldürebilirdi
Sessizliği Alparslan’ın basamaklara vuran temkinli ayak sesleri bozdu. Merdivenlerden yavaşça iniyordu. Elini korkuluğa dayamış, hâlâ biraz sersem görünüyordu ama kendini toparlamış gibiydi.
Ardından Güney göründü.
Gülerek.
neşeliydi.
Ama gözüm hemen Korkut’a takıldı.
O…
Yüzü asıktı.
Sanki her yere kusacakmış gibi bakıyordu. Midesi bulanıyor gibiydi.
Güney bana doğru yaklaştı.
Gözlerinde her zamanki o alaycı ışıltı. Dudaklarının kenarı kıvrılmıştı.
“Kardelen,” dedi, gülerek. “Sana bir haberim var. Az önce aldatıldın.”
Söylediği şey birkaç saniyeliğine beynimde dönüp durdu.
“Anlamadım,” dedim. Kaşlarımı çattım, kahveyi tezgâha bıraktım.
“Sevgilin diyorum. Kenafir... az önce bir pe—”
Cümlesi bitmeden Korkut, bir yıldırım gibi hareket etti.
Aniden Güney’in ağzını eliyle kapattı . Sert ve hızlıydı.
“Kes!” dedi neredeyse dişlerinin arasından.
Ben hâlâ ne olduğunu anlamamıştım.
“Ne aldatması? Hangi kadın?” dedim yavaşça.
İçimde küçücük bir şüphe büyümeye başladı.
Korkut yanıma geldi. Yüzüme baktı.
“Kardelen…” dedi.
“Sence öyle bir şey olabilir mi saçmalıyor işte
Gözlerinin içine baktım.
Başımı eğip başımı salladım.
O sırada Alparslan usulca kahvesinden bir yudum aldı.
Bizi izliyordu.
Sonra başını kaldırıp konuştu.
“Kardelen, sen ve Korkut…” dedi.
“Hayırlı olsun.” hala kendine gelmemişti anlaşılan
- sağol dedim
kafayı yemişti dengesiz adam
Alparslan’a kızgındım. Hem de çok. Davranışları o kadar mantıksızdı ki aklım almıyordu. Güzelim kıza neler çektirmişti… Sena’nın evinde olması gerekiyordu. Çocuğunu huzurla dünyaya getirmesi gerekiyordu.
Ama Alparslan…
Sena’ya değer vermiyordu anlaşılan. Hâlâ kendini affettirememişti, hâlâ sorumluluk almaktan kaçıyordu. Bir baba gibi değildi
İçimdeki öfke kabardıkça düşüncelerim sertleşiyordu. Bazen diyordum, bazı erkeklerin , sadece durup düşünmeleri… yaptıklarının sonuçlarını gerçekten anlamaları gerek.
Korkut kaşlarını çatmıştı.
Güney'e bakıyordu.
Güney ise sırıtıyordu.
Korkut sinirliydi :
“Güney, sırıtmayı bırak. Git… ve salondaki kusmuğu temizle.”
Güney bana döndü. Gözleri hâlâ dalga geçer gibi parlıyordu.
“Olmaz,” dedi, dudak kenarından alayla sarkan bir gülümsemeyle.
Sonra gözünü benden ayırmadan ekledi:
“Bence Kardelen temizlesin.”
Gözlerimi kıstım.
“Güney, ben neden temizliyorum Allah aşkına?” dedim.
Tam o anda Alparslan’ın hareketi hepimizi kısa bir an için susturdu.
Masadaki sürahiyi almıştı.
Kucağına almış, hafif hafif sallıyordu.
“Oğlum...” dedi. Gözleri boştu. Hâlâ kafası tam yerine gelmemişti.
Güney bir anda kahkahayı bastı.
Korkut ise alnına elini vurdu.
“Oğlum… sen ne kadar da küçüksün,” dedi Alparslan , sesi titreyerek.
Ama Güney artık kendini kaybetmişti.
Kahkaha atmıyor, gülmüyordu… resmen öküz gibi homurdanıyordu.
Bir hayvan gibi.
Korkut ona döndü.
Gözleri karardı.
“Kes lan gülmeyi!” dedi, sesi çınladı.
“Duruma bir çare bul. Evimin içine sıçtınız!”
“Korkut, küfür etme,” dedim ben.
Kontrolü kaybetmesini istemiyordum.
Güney hemen fırsatı yakaladı.
“Evet evet… küfür etme. Kenafir yengem haklı,” dedi, bana bakarak.
Yüzündeki o iğrenç sırıtış hâlâ silinmemişti.
“Sen sus Güney!” diye bağırdım bu kez.
Sesim yüksek çıkmıştı.
“Sizinle konuşulmuyor ki,” dedi.
“. Sinir bozucusunuz.”
Sonra tekrar bana döndü.
“Sen temizle kusmuğu, Kenafir Yenge. Hem... yengeler bunun için var. Hem sen temizlemezsen yeni yenge adaylarım var ”
İşte o an bardağı taşıran son damla buydu.
Gözüm karardı.
Korkut’a göz göre göre… başka bir kadını öneriyordu
“Günce olsa temizlerdi. Hâlâ tercih yapmak için geç değil,” dedi, bakışlarını Korkut’a dikip.
Ayağa kalktım.
Hiç düşünmeden üzerine yürüdüm.
“Ne yapıyorsun—” dedi ama cümlesi yarım kaldı.
Elim saçındaydı. Sertçe çektim.
Başı geriye doğru eğildi.
“Ah! Bırak beni Kenafir, bırak!” diye bağırdı.
Ama ben dinlemiyordum.
Elimle kafasına baskı yapmaya devam ettim.
Beni en çok sinirlendiren şey… sürekli Korkut’a o kadını önermesiydi.
Sanki ben yokmuşum gibi.
“Bak ben mafyayım!” diye bağırdı Güney.
“Yemin ederim, öldürürüm seni!”
“Asıl ben seni öldüreceğim!” dedim
“Korkut! Al şu kadını benden!” diye bağırdı Güney, saçım hâlâ elindeyken.
Sesinde ilk kez panik vardı.
Korkut gözlerini çevirdi.
Bir bana baktı.
Bir Güney’e.
Bir de hâlâ sürahiyi beşik gibi sallayan Alparslan’a.
Ve sonunda öyle bir bağırdı ki…
Ev sarsıldı.
“SUSUN!
Beynim sikildi lan!”
O an herkes sustu.
“Şimdi Güney. . Gidip o kusmuğu temizleyeceksin ayrıca bir daha adımı kardelen dışında hiçbir kadın ile yan yana getirmeyeceksin ”
Güney'in yüzündeki alaycı gülümseme bu kez biraz söndü.
Ama hâlâ gitmeden önce, gözlerini bana çevirdi.
Bir an süzdü beni.
Sonra öyle bir cümle kurdu ki, içimden bile küfretmek geçti:
“Ne yaptın sen Korkut’a? Kenafir bağlama büyüsü veya tavuk büyüsü falan mı bu ?”
“Saçmalama!” dedim.
Ama o hâlâ oradaydı.
Hâlâ keyifli, hâlâ sinir bozucu.
“Yüzüne bakılmıyor. Aksi suratlı,” dedi sırıtarak.
“Sen de muşmula suratlısın,” dedim, ve kolunu çimcikledim
O anda arkadan Korkut’un sesi geldi.
Sertti.
“Kardelen, elini Güney’den çek. Ve yanıma gel.”
Bir an duraksadım.
Derin bir nefes aldım.
.
Sessizce adımlarımı çevirdim ve Korkut’un yanına yürüdüm.
Güney o sırada mutfak bezini almış, homurdanarak koridora yönelmişti.
“Korkut, Güney becermez ki...” dedim usulca.
Gerçekten de beceremezdi. O adam ne halt beceriyordu ki
Ama Korkut’un bana bakışı değişti.
Gözleri bir anda karardı.
“Ne var?” dedim sessizce.
Ama cevabı beklediğimden daha net ve daha sertti:
“Bir daha… hiçbir adama dokunmuyorsun.”
Yutkundum.
Korkut, saçmalama. Bu farklı bir şeydi, biliyorsun.”
“İstemiyorum.” dedi.
“Anladın mı? bir daha başka bir herife elini sürmeyeceksin.”
“Abartıyorsun Korkut.”
Göz göze gelmiştik.
Ama o, geri adım atmıyordu.
Tam o sırada arkamızdan gelen ses… bir süreliğine her şeyi anlamsızlaştırdı.
Alparslan.
Elinde hâlâ o lanet olası sürahi vardı.
Ve onunla konuşuyordu.
“Sana kıyafet alacağım oğlum...”
Sürahiyi sıktı biraz.
“Neden konuşmuyorsun ki oğlum?”
Yutkundum.
Bir an gözlerimin içine bakmadı, sonra tekrar döndü.
Sanki söylediklerinden emin olmak istiyordu.
Kelimelerim içimden döküldü, bastıramadım:
“Korkut… senden başka kimseyi istemediğimi biliyorsun, değil mi
Sustum.
Bir saniye...
Belki iki kere daha söyledim.
Belki gözlerinin içine biraz daha uzun baktım, belki sesimdeki kırıklığı biraz daha belli ettim.
Ama cevabı yine aynıydı.
“Kardelen, istemiyorum.”
Sesi sertti… keskin bir bıçak gibi.
“Bu kadar basit. Geç oldu, git. Mihri yalnız kalmasın.”
Şimdi de beni kovuyordu resmen.
“Korkut—” dedim çaresizce.
“Kardelen, geç oldu diyorum sana.”
Bakışlarını üzerime kilitledi. Gözleri buz gibiydi…
Sanki biraz önce saatlerce benimle aynı havayı soluyan, beni önemseyen, benim için çabalayan adam değilmiş gibi…
Ben elimden gelenin en iyisini yapıyordum.
Onun yanında kalmaya, anlamaya, destek olmaya çalışıyordum.
Ama hâlâ sınanmak… hâlâ böyle sert bir duvarla karşılaşmak…
İnsanı paramparça eden bir şeydi.
“Gerçekten mi, Korkut?” dedim sonunda.
Sesimdeki incinmişlik saklanacak gibi değildi.
Gözlerim dolmuştu ama inatla düşmelerine izin vermiyordum.
“Günce ile kol kola bu eve geldiğinde bile seni anlamaya çalıştım.
Sessiz kaldım. Sabrettim.
Boğazım düğümlendi, nefesim içime kaçtı.
“Ama şimdi?..” dedim titreyen bir nefes eşliğinde.
“Şimdi sen bana dönüp kıskançlık yapıyorsun. Güney’le aramda bir şey olabileceğini düşünmen… gerçekten saçma, Korkut.”
o ise hâlâ buzdan bir duvar gibi karşımda duruyordu.
Korkut gözlerini kaçırdı. "Günce'yle olan durum farklıydı. Sen de biliyorsun."
Acıyla güldüm. "Ah, tabii ya… Korkut Bey olunca her şey farklı. O her istediğini yapabilir. Ama bana gelince... yapmadığım bir şeyin hesabını sorar. Ne adil değil mi?"
"Suçlamıyorum," dedi soğukkanlılıkla. "Sadece… başka bir erkeğe temas etmeni istemiyorum. Bu kadar basit."
"İstemiyorsun?" Gözlerimi kısmıştım. "Korkut, bunu duyan da sanki ben başka bir şey yaptım sanacak!
Başımı iki yana salladım, içim daralıyordu. "Beni anlamıyorsun. Boşver…
Dönüp gitmek üzereydim ki bileğimi tuttu.
"Bırak," dedim sertçe, gözlerim dolmuştu.
"Kardelen, çocukça davranıyorsun."
"Ben mi çocukça davranıyorum?" Sesim titredi. "Çocuk olsam, sevgilimle eve sarmaş dolaş gelen kadına haddini bildirirdim. Çocuk olsam, içerideki sözde arkadaşının sana kadın ayarlamaya çalıştığını öğrenince orada durmazdım! Ama ben buradayım, hala seninleyim. Sen ne yapıyorsun? Hiçbir şey."
Kelimeler ağzımdan dökülürken gözlerim Korkut’a kilitlenmişti. Kaçmadım. Geri çekilmedim.
“Lafa gelince seviyorsun,” dedim, “ama davranışların… saçma. Beni koruyuş biçimin saçma. Yapmadığım şeyler için suçlaman saçma.”
Nefesim hızlanmıştı ama durmadım.
“Güney,” dedim adını özellikle vurgulayarak, “senden vazgeçmek üzereyken bana akıl veriyordu. Hepsi bu. Senin varlığın dışında Güney’le bir diyaloğum olmadı.”
Bir adım attım ona doğru.
“Ben de en az senin kadar aşığım,” dedim. “Ve benim aşkıma laf edemezsin.”
Sesim titredi ama geri adım atmadım.
“Beni kıskanman, aşkıma inanmadığın anlamına geliyor. Bana güvenmiyorsan, ‘beni aldatabilirsin’ diyorsun demektir.”
Bir an durdum.
“Günce’ye daha fazla tepki gösterebilirdim, evet. Ama ben senin aşkına inanıyorum, Korkut. Sen de bana inansan iyi olur.”
Son cümleyi net söyledim, kaçacak yer bırakmadan:
“Güney sadece senin arkadaşın. Benimse hiçbir şeyim. Ortak bir paylaşımımız yok. Anladın mı?”
"Hâlâ Güney diyorsun, mesele ...duraksadı " dedi Korkut, sesi alçalmıştı
-O en azından ne hissediyorsa onu söylüyor. Sen… sen duvar gibisin. Soğuk, ketum, bencil
Dudakları aralandı ama bir şey diyemedi. .
Korkut derin bir nefes aldı, . Gözlerindeki o titreyen bakışı, daha önce hiç görmemiştim.
“Aşırı tepki veriyorsun,” dedi sakin ama yorgun bir sesle. “Sadece temasta bulunma dedim sana.”
Dudaklarımı sıktım, öfkeyle gözlerine baktım. “Dağ sığırcığı moduna girme,” diye çıkıştım. “Sen nasıl Güney’le beni kıskanırsın? Bu saçma! Bana güvenmiyor musun?”
Ama ben hatalı bir şey yapmamıştım.
Mutfaktan hızla çıktım.
Arkamdan ne dedi bilmiyorum.
Kapıdan geçip koridordan yürüdüm.
Ayaklarım beni nereye götürüyorsa oraya gittim.
Yatak odasına.
Kapıyı ittim. Kapattım.
Kilitlemedim.
Saate baktığımda taksi ya da herhangi bir araç bulmamın imkânsız olduğunu anladım. Sabah gitmeye karar verdim. Korkut yanıma gelmezdi; biliyordum. Gururu her şeyden önce gelirdi onun için.
Telefonumu elime aldım. Okul grubundaki mesajlara baktım. Öğretmenler Günü için okulca bir yemek düzenlenmişti. Yarın.
Yalnız gitmek istemiyordum. Bir an, yanında biriyle orada olma fikri içimi ısıttı. Sonra bu düşünce sessizce dağıldı.
Belki de yalnız gitmek daha iyiydi.
Telefonu kapattım.
Yatağa uzandım.
Yastığı alnıma bastırdım.
Derin bir nefes almaya çalıştım.
Ama olmadı.
Aradan bir saat geçmişti.
Korkut’un sesi, gözleri, o öfkeyle karışık kıskançlığı...
Hepsi içimde dolanıyordu.
“İstemiyorum. Bu kadar basit.”
Ben ona karşı hiçbir yanlış yapmamıştım.
Onu sevdiğimi yüzüne söylemiştim.
.
Kapı açıldı.
Yavaşça.
Ayak seslerini hemen tanıdım.
Korkut’tu.
Yüzüm ona dönük değildi.
Ama farkındaydım; bana bakıyordu.
Bir süre sessizlik oldu.
Hiç konuşmadı.
Ben de konuşmadım.
"Yatağın kenarına oturdu.
Yatak hafifçe çöktü.
Ama ben kıpırdamadım.
Nasıl bana bunu yakıştırabiliyordu onun için deli olduğumu bile bile beni nasıl başkaları ile yakıştırırdı
“...Uyumadın, değil mi?”
Cevap vermedim.
Bir şey söylemeyecektim.
Çünkü o an, tek bir söz etsem... ya çok kırılacaktım ya çok ağlayacaktım.
Yanımda sessizce oturdu.
Sıra ondaydı.
Bu kez o çabalayacak, o anlatacaktı.
Çünkü ben zaten her şeyi söyledim.
Kafamı çevirmedim.
Gözlerimi pencereden ayırmadım.
Sadece nefesini duyuyordum.
Yakınımdaydı ama… sanki hâlâ orada değildi.
Sonunda —belki dakikalar sonra— konuştu.
Sesi alışık olduğum Korkut tonundan farklıydı.
Daha... savunmasız.
“Ben seni kıskanıyorum ......kendi kıskançlığım beni öldürecek gibi , Kardelen.”
Bir an başımı çevirdim.
Gözlerim onun gözlerine değdi.
“Bir adamın sana dokunmasına… gözlerinin içine bakmasına, senin gülüşünü duymasına bile... dayanamıyorum,” dedi.
Gözleri bana sabitlenmişti.
Bazen o kadar güzel bakıyorsun ki… kendi içimden bile kıskanıyorum seni.
Sana dokunan her şeyi silmek istiyorum.
sana bakanları, konuşanları, seni bilenleri… hepsini.”
Korkut yutkundu, omuzları hafifçe çöktü. Sanki kendi içindeki bir hesaplaşmayla boğuşuyordu, kendinden utanıyordu.
“Bugün o herifin koluna elini koyduğunu gördüm ya...”
“Onlar senin arkadaşların, Korkut .Bana neyi yakıştırdığına dikkat et. Ben de insanım… Ben de duyguları olan, kalbi olan biriyim.”
Korkut gözlerini kaçırdı, yüzündeki ifade karmaşıktı; pişmanlık, öfke ve çaresizlik arasında gidip geliyordu.
“Gözlerimin içine baktı ve sonunda konuştu
-Kafamın içinde biri bir düğmeye bastı.
Ne Güney’i gördüm, ne Alparslan’ı.
Sadece seni birine dokunurken gördüm.
Resmen içimden biri, ‘al şu kadını, ve bir daha kimseye gösterme’ dedi.”
“Biliyorum... saçma geliyor ilkel bir şey normalde ben böyle değilim kimseyi sınırlayacak kadar sevmedim
Ama sana her baktığımda, sanki başka biri de bakıyor gibi hissediyorum.
Ve seni kaybetmekten... seni biriyle paylaşmaktan o kadar korkuyorum ki…
hiçbir perde yoktu aramızda.
“Kıskanıyorum. Çaresizce kıskanıyorum seni… Çünkü sadece bana dokunmanı istiyorum. Gözlerini, sözlerini başkalarının fark etmesini istemiyorum.
Bazen sadece… görünmez olmanı, ya da hiç kimsenin seni fark etmemesini diliyorum. Ama sen, Kardelen’sin işte — bir bakışınla fark ediliyorsun.
Senin yanında başka kimse olmamalı sanki… çünkü seni paylaşmak istemiyorum.”
Kalbim, göğsümün içinde bir anlığına dondu.
“Güney… sürekli Günce’den bahsediyor,” dedim, sesim titreyerek. “Onunla geçmişini biliyorum. Aşk yoktu belki ama yine de—”
Korkut’un kaşları derin bir öfkeyle çatıldı. Gözlerinde karanlık bir fırtına koptu sanki.
“Saçmalıyor,” dedi buz gibi bir sesle. “Ben senden gider miyim hiç? Hem de seninle onlarca hayal kurmuşken… Sen bana, aşkın ne demek olduğunu öğretmişken?”
O an içimde sıcak bir şeyler kıpırdadı ama bunu saklamak zorundaydım; zayıf görünemezdim. Gözlerimi devirdim, sanki hiçbir şey hissetmiyormuşum gibi.
“Güney beni sinir ediyor,” dedim kırgınlıkla. “Bana tahammül edemiyor. Oysa ben ona hiçbir şey yapmadım…”
Korkut uzun süre sessiz kaldı. Sadece baktı… içimi delen, ruhumu acıtan o bakışıyla. Sonra sesi fısıltıya dönüştü:
“Sana bir sır vereceğim.”
Kaşlarım gerildi
“Ne sırrı?”
Gözlerindeki o hafif, kırık gülümsemeyi görünce içimde acı bir his yayıldı.
“Güney’in ilk yengesi sensin, beni sinir etmek için seni kullanıyor zamanında Güneyi sinir edecek daha doğrusu onu kızdıracak bir şey yaptım yemin etti zamanı geldiğinde intikamımı alacağım diyordu sanırım hak ettim bilerek seni zorluyor
“Bu yüzden sana böyle davranması şaşırtıcı değil. Bilerek canını yakıyor, seni provoke ediyor… ama tuhaf olan şu ki, ona güven olur mu başın sıkışırsa arayabilirsin . Ona güveniyorum… istemeden de olsa.”
Acıyla gülümsedim. Dudaklarım alayla değil, incinmişlikle kıvrıldı.
“Gerçekten çok değerli hissettim kendimi, Korkut. Yemin ederim,
“Kardelen,” dedi daha yumuşak ama içi karanlık bir sesle. “Güney’in hayatta tutunabildiği tek gerçek bağ benim. Yalnız kaldığında hıncını insanlardan çıkarır. İnan bana… sana karşı bile kendini tutmaya çalışıyor.”
“Ne kadar düşünceli!” dedim acıyla gülerek. “Ama bir kez daha başka bir kadından bahsederse…sen ve başka kadından beni durdurmayacaksın. Onu bitiririm.”
“Ellerini kana bulamana gerek yok,” dedi, içinde ölüm kokan bir sakinlikle. “Onun sonu… yakında benim ellerimden olacak.”
“Onunla anlaşamıyorsun neden hâlâ burada, Korkut?
Gözlerinde derin bir karanlık parladı.
“Çünkü seni… Mihri’yi… belki Belin’i tek başıma koruyamam,” dedi, sanki bunu itiraf etmek bile canını yakıyormuş gibi. “Henüz yeterince güçlü değilim. Ona ihtiyacım var.”
İ“Bu nasıl bir bağ?” diye fısıldadım. “Birbirinizi sevmeden, güvenmeden… sadece birbirinizi kullanarak yaşamak… nasıl bir şey bu?”
“En güçlü bağlar her zaman sevgiye gerek duymaz ki ,” “Bazen sevgisiz bağlar daha sağlamdır…
“Sevgi insanı güçlendirmez mi peki?”
Bir an sustu. Gözleri uzak bir yere takıldı, sanki çoktan kaybettiği bir şeye bakıyordu.
“Bilmiyorum,” dedi.
Bir süre daha sessizlik oldu.
O ise hareket etmeden bekledi.
Sonra yavaşça, neredeyse ses çıkarmadan, yanıma uzandı.
Sırtı bana dönük değildi…
Sadece yanında uzandı.
Omuz omuza değmiyorduk.
Gözlerimi kapattım.
Yüzüm hâlâ ona dönüktü ama gözlerim bakmıyordu.
Bana söylediklerini düşündüm.
Birbirimize sırt çevirmedik.
Ama sarılmadık da.
Sadece sustuk.
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Sabah, güneş ışınları odanın içine usulca sızmıştı.
örtünün altında sıcak ama huzursuz bir uykudaydım.
Gözkapaklarım hâlâ ağırdı.
Ama o an...
Yanaklarıma, burnuma, gözkapaklarıma değen o yumuşak, ılık dokunuş beni yavaşça uyandırdı.
Bir öpücük.
Sonra bir tane daha.
Ve bir tane daha.
Gözlerimi hemen açmadım.
Sadece o tanıdık nefesi hissettim.
Sakallarının tenime bıraktığı o hafif gıdıklanmayı.
Ve sonra... fısıltı gibi gelen sesi:
“Uyan güzel sevgilim ...”
Gözlerimi açtım.
Gülümsemeden edemedim.
Karşımda Korkut vardı.
Kafasını yastığıma yaslamış, gözleri gözlerime sabitlenmişti.
“- sana git demek kötü bir karardı ”
Elimi uzattım.
Parmaklarım yanağındaki sakallara değdi.
Yavaşça dokundum.
Gülümsedim.
“Bu sabah başka bir Korkut gibi uyandın ...” dedim fısıltıyla.
Tenimde gezinen o tanıdık sıcaklık, içimdeki buzları yavaşça eritiyordu.
Gözlerimi açtım, göz göze geldik.
Parmaklarım yanaklarına kayarken konuştum:
“Korkut... ben seni seviyorum.
Bu kıskanman... yersiz beni gözünde büyütme
Kaşları hafif çatılmıştı,
“Kendine benim gözümle bir baksan... aklını kaçırırsın.” dedi.
“Güney ya da başkası fark etmez, seni kıskanıyorum.
Dün gece... benimle konuşmadın.
Kavga bile etmedin.
Ben senin sessizliğini sevmiyorum.
Kafamı kır ama susma.
Ama ne olursun... susma.”
Bir süre sessizce baktım yüzüne.
Sakin, ama net konuştum:
“Endişelerin yersiz.
Ben seni bırakmam ki.
Ben seni seviyorum.”
“İlişkimiz mükemmel değil... bunu biliyorsun.
Bazen fazla susuyorsun, bazen fazla içine kapanıyorsun.
Ama dün gece…
İlk defa bana duygularını söyledin, çekinmeden.
Değişiyorsun.
Ve ben, seni böyle insani tepkilerle gördükçe mutlu oluyorum.
“ tek bir duygu var…
İstemediğim.
Senin kalbine girmesini istemediğim.
Bizim aramıza karışmasını istemediğim.”
O da fark etmişti, neye geldiğini.
“Kıskançlık.” dedi
“Seninle benim arama bu duygu girmesin, Korkut.
Başkaları girsin istemiyorum.
Ben de kıskanıyorum evet... mükemmel değilim ve değiliz benimde kendimi toparlamam gereken yönler var
Gözlerine baktım.
O kadar yakındı ki nefesini dudaklarımda hissedebiliyordum.
“Ama... eğer bir gün birbirimize geri dönüşü olmayan yaralar açarsak...
Bu başkaları yüzünden olmamalı, Korkut.
Bizim yüzümüzden olsun.
Bizim hatamız bizi mahvetsin.
Bizim yanlışımız, bizim kelimemiz, bizim suskunluğumuz...
Çünkü ancak o zaman iyileştirmeyi de biz biliriz.
Ama bir başkasının açtığı yara...
O bizim kontrolümüzde değil.
Ve ben seninle... başkalarının yüzünden dağılmak istemiyorum.Birbirmizi yitirmeyelim ”
Parmaklarını parmaklarımın arasına geçirdi.
Eğildi.
Alnını alnıma yasladı.
Ve sadece fısıldadı:
“Ben seni yitirmeyeceğim.
Kendimi de, seni de…
Yitirmeyeceğim.”
Yüzümde hafif bir tebessümle ona baktım.
Gözleri hâlâ ciddiydi, ama ben kırgınlığımı çoktan çöpe atmıştım.
Elimi yavaşça boynuna uzattım, parmak uçlarım ensesine dokundu. Tüyleri diken diken oldu; nefesinin kesildiğini hissettim.
Yatağın içinde biraz doğruldum, vücudumun sıcaklığı onunkine değdiğinde küçük bir inleme bıraktı dudaklarından. Hemen üzerine eğildim ve dudaklarını hızlıca öptüm.
“Bana bağırdın dün gece ve kovdun … sonra da sabah sabah öpücüklerle uyandırdın,” fısıldadım, sesi biraz alçaltarak.
-beni bu kadar kıskanıyorsan… şimdi telafi etmek zorundasın. Haberin olsun.”
Korkut kaşlarını hafifçe kaldırdı.
“Nasıl bir telafi bu?”
Yüzümü ona iyice yaklaştırdım. Sesim neredeyse dudaklarına dokunuyordu:
“Sana bağlı… ama öperek başlayabiliriz mesela. İster misin?”
Yavaşça üzerime eğildi:
“Öperek başlıyoruz diyorsun yani?”
“Mmmhı,” dedim fısıltıyla.
“Sabah seanslarımızda öpücük zorunlu. Yeni kural.”
kışkırtma beni ” dedi, nefesini kulağıma bırakarak.
“O an gözlerimizin içi birbirine kilitlendi; nefeslerimiz karıştı. Dudaklarımız bir an ayrıldı, sonra tekrar buluştu. Elleri belime kaydı, benim ellerim saçlarında dolaşıyordu.
Korkut’un dudaklarıyla benim dudaklarım arasındaki öpücükler artık sadece kısa temaslar değildi; her temas derin, kesik kesik ve tahrik ediciydi. Dudaklarımı hafifçe ısırıyor, boynuma doğru kaydırıyor, nefesini kulağıma bırakıyordu:
“Sen… deli ediyorsun beni… her hareketin, her bakışın…”
Ben de karşılık veriyordum yakıcı bir şekilde yetmiyordu
Dudaklarımla boynunu öperken fısıldadım:
“ seni delirtiyorum değil mi?”
Korkut gözlerini kısarak bana baktı, sesi alçak ama nefesi hızlı:
“Evet… delirtiyorsun…
Korkut, ellerini kalçama doladı, bedenini bana bastırdı.
Bu dünyaya ait olmayan kalbinle deli ediyorsun,” dedi fısıldayarak.
Parmaklarını saçlarından boynuna, omuzlarına kaydırdı, dudaklarını boynuna bastırdı ve gözlerini kırpmadan, her kelimesini ciddiyetle söyledi:
- Kalbini bana nasıl verdin sen kardelen
- verdim işte sen de kabul ettin
- dudağımı öptü
“-. Dudakların… dudakların… öyle yumuşak ki, öpmekle yetinemiyorum.
“Ve gözlerin… gözlerin,” dedi Korkut, sesini biraz alçaltarak.
“Bana bakışın… sadece bakışın… bütün beynimi yakıyor.… sana tamamen teslim oluyorum.”… bana ait olduğunu bilmek bile zihnimi bulandırıyor
“GÜÜÜNEEEEYYYY!!!”
Aşağıdan gelen o kulak tırmalayan bağırışla birlikte,
Korkut’un gözleri anında ciddileşti.
“Yemin ederim... şu evde iki dakika huzur yok kardelen yeni bir ev mi alsam kimsenin bilmediği oraya gitsek huzur bulur muyuz ben seni sevebilir miyim .” diye homurdandı.
- saçmalama korkut
korkut üstümden kalktı sinirle aşağı indi
Ben de hızla peşinden çıktım odadan.
Merdivenleri indikçe sesler daha da netleşti:
“Sil lan o görüntüleri ! Sil dedim!”
Güney’in kahkahaları her yere yayılmıştı.
Ve salonun ortasında, Alparslan terliklerini fırlatmış, bir elinde sürahi, diğer eliyle kendine küfrediyordu.
Güney ise kanepede yayılmış, elinde telefon...
Alparslan’ın dün geceki kusarken çekilen videolarını gösteriyordu:
“Bak burda bir daha kusuyorsun, bu kısımda gözlerin geriye kaymış, N
“GÜNEYY!!!” diye tekrar kükredi Alparslan.
“Sil lan! Sileceksin o videoyu! Allah belanı versin, bu ne!”
Korkut hızla salona girdi.
“Ne oluyor burada ?” dedi gergin bir sesle.
Ben ise kapıdan baktığım an... kendimi tutamadım, gülmemek için ağzımı kapattım.
Alparslan Korkut’a döndü.
“O... çocuğu bu!”
Güney hâlâ gülüyordu.
“Tamam tamam, Alparslan yeminle bu son... Ama bak şu açıdan efsane olmuş, senin suratı dondurup TikTok filtresiyle ağlayan bebek yaptım—”
“Yeter lan!” dedi Korkut.
Avuç içi alnına yapıştı.
Yavaşça başını iki yana salladı.
“Ben sabah sabah sevgilime öpücük verirken, evdeki iki maymun rahat vermiyor . Allahım beni bu evden al...”
“ Dün gece beni videoya çekmiş. Bak lan! Bak şuna!” dedi Alparslan ve telefonu Korkut’a uzattı.
Telefon ekranında; yerlerde kusmuş bir Alparslan, başında Güney’in gülmekten kırıldığı görüntüler vardı.
Korkut derin bir nefes aldı.
“Güney.” dedi.
“Eğer videoyu silmezsen seni çırılçıplak Alparslan’ın yanına yatırırım
Ve videoya çekerim.
Güney bir an durdu.
Gözleri büyüdü.
Ben ise mutfağa geçmeyi düşünüyordum ki…
“Durun!” dedi Güney.
Kanepeye geri oturdu, telefonu havaya kaldırdı.
Gözlerinde o tehlikeli pırıltı vardı.
Korkut hemen fark etti.
“Ne yapıyorsun lan yine?” dedi.
Güney şeytani bir sırıtmayla bize döndü.
“Asıl video şimdi geliyor.
Dün gece Alparslan’ı yıkarken yaşanan…
“Güney… o videoyu açarsan… yemin ederim seni öldürürüm.” dedi Korkut.
Ama Güney çoktan ekranı döndürmüştü.
Telefon ekranında, banyodaki buharın içinde, Korkut’un sesi duyuluyordu:
“Lan ben bu adamın şeyini göremem!”
Sonra Güney’in sesi geliyordu:
“Senin kız arkadaşın var zaten, ben görürsem tüm insan ırkından soğurum!”
Kameranın biraz sarsılmasıyla birlikte, Korkut’un yüzü görünüyordu.
Saçları dağınıktı, gözleri cin gibi açılmış, panikle kameraya bakıyordu.
“GÜNEEEYYYY!! O TELEFONU KAPAT!”
Korkut alnını masaya yaslamış, boğuluyormuş gibi nefes alıyordu.
Ben ise… gülmemi durduramıyordum.
Kafasını kaldırdı, bana baktı.
Kaşları çatık, dudakları büzülmüş, ama o tanıdık bakışı vardı gözlerinde.
“Kardelen… gülme. Dün ben resmen bir travma atlattım.”
Sesi ciddiydi
Tam ona yanıt verecektim ki, Alparslan araya girdi.
“Kardelen, ben açım.”
Şaşkınlıkla baktım.
“Yani?”
“Yani... kahvaltı.”
Omuzlarını silkti.
Bir çocuk gibi, sitemle.
O sırada Güney de araya girdi.
Kanepeye uzanmış, elini başının altına yastık etmişti.
Gözlerini kısmış, bana dik dik baktı:
“Kenafir yengem... hadi, bu açları doyur. Sevaptır.”
Tam ağzımı açacaktım ki, Korkut benden önce konuştu.
Sesi net, tavrı kesin:
“Hayır. Kardelen size kahvaltı hazırlamıyor.”
Güney kaşlarını kaldırdı.
“Korkut, sadece kahvaltı lan. Ne var yani?”
Korkut kolunu belime doladı.
“Sevgilim, sizin gibi iki asalak yüzünden yorulamaz.
Güney kahkaha attı.
“Zaten… kenafir kahvaltı hazırlamayı da bilmiyordur Sipariş edeceiğim ”
-
Güney birden cebinden telefonunu çıkardı. Hiç kimseye bakmadan kahvaltı tabağı sipariş etti. Lüks, abartılı… tam ona göre. Telefonu kapattı, sonra bana döndü.
“Paranın çözemeyeceği bir şey yok, yengem,” dedi kendinden emin bir sırıtışla.
Sinirim bir anda yükseldi.
“Güney, sen işsiz misin?” dedim sertçe. “Bak, hayatın mükemmelse git ve yaşa.”
Kaşlarını kaldırdı.
“Kenafir, beni kovuyor musun?”
Tam o sırada Korkut nihayet araya girdi.
“Güney,” dedi soğuk bir tonla, “ayıldığını görüyorum. Git.”
Güney alaycı bir kahkaha attı.
“Korkut, kahvaltı yapacağım. Lüks bir tabak hazırlattım ama Kenafir’e yok.”
Bu adam gerçekten can sıkıcıydı. Kendini üstün sanan, her cümlesiyle ortamı kirleten biriydi. Dayanamadım.
“Bu kadar zenginliğinden bahsetmen,” dedim, “ne kadar basit biri olduğunu gösteriyor. Zaten paran olmasa kim sana tahammül eder? Söylesene… seni paran olmadan seven biri var mı?”
Sözlerim ona çarpmadı bile. Umursamadı. Omuz silkti.
Sonra Korkut’a döndü.
“Korkut,” dedi, “yengeme söyler misin beni sevdiğini ve bana değer verdiğini? Böylelikle yerini ve haddini bilmiş olur.”
.
Korkut hiç tereddüt etmedi.
“Hayır,” dedi.
Tek kelimeydi.
Güney gururlu bir ifadeyle omuz silkerek cevap verdi:
“—Beni seviyorsun, korktu, kabul et.”
“—Sevmiyorum!” dedi Korkut öfkeyle.
“—Seviyorsun,” diye ısrar etti Güney.
“—Sevmiyorum!” Korkut’un sesi yükseldi.
“—Seviyorsun!”
“—Sevmiyorum ulan, sevmiyorum!”
Alparslan bu tartışmayı izleyip sürekli laf atıyordu,
“Kardelen İkisini yalnız bırakalım , belki aşklarını itiraf ederler,” . dedi Alparslan
Korkut sinirle koltuktaki yastığı kaptı, Alparslan’a fırlattı. Güney ise tamamen farklı kafadaydı; kendi kendine mırıldanıyor, şarkı söylüyordu.
Benim de gözlerim artık açıldı . Her yanıma kısmet saçıldı
İstemem ne aşk, ne karakter… Dünya para üstüne döner.
Korkut aniden sert bir sesle konuştu:
“—Kart sesini kes! gerizekalı rezil herif paranı da seni de
Güney dudaklarının kenarındaki o kendini beğenmiş gülümsemeyle, neredeyse gururla söyledi:
“—Para, her şeyden daha değerlidir. .”
.Korkut’un kaşı havaya kalktı.
Ses tonu değişti.
O tanıdık tehdit dolu sakinliğiyle konuştu:
“O zaman paranı da al, ve siktir git bu evden.”
Güney sustu.
Bir an durdu.
“Gidemem.”
-
Ardından Alparslan’a kısa bir bakış attı.
Ama sonra tekrar Korkut’a döndü.
Gözleri ilk defa ciddi bakıyordu.
“Seninle bir konu hakkında konuşacaktım.
Dün gece kafayı bulmasaydık...
Bunu baş başa söylemem gerekiyor ”
Sonra gözlerini bana çevirdi.
Sert bir sesle “Yalnız.” dedi
Korkut umursamazca Güney’e baktı.
“Derdin ne, Güney?”
“Derdim yok.”
Alparslan, Güney’e dönüp kaşlarını kaldırdı.
“Var, var… Ama kabullenmiyor”
Ben de alayla baktım Güney’e.
“Kenafir, bakma bana öyle.”
“Niye bakmayacakmışım? Kıvranışını görmek benim için bir lütuf.” dedim.
Güney dudak büktü.
“Kenafir, dua et Korkut’a saygım var. Yoksa şu konuşman bir mucize değil, tamamen facia olurdu. Bence ipleri Kenafir’e verme Korkut, hanımköylü olmak yakışmaz sana.”
Korkut’un bakışları sertleşti. Sabırsız ve tahammülsüz bir sesle,
“Dizginlerini tut , Güney.” dedi.
Onun sesi hep güçlüdür ama bu sefer farklıydı. İçimde bir yer ürperdi.
“Bu sadece bir tavsiye.” dedi Güney, alaycı bir rahatlıkla.
Korkut’un sesi daha da soğudu:
“Sabah sabah saçmalığın eksik kalsın. Tavsiyelerini de, dil uzattığın her şeyi de kendi özel hayatına sakla.”
Ama Güney… Güney sanki bilerek yapıyordu her şeyi.
“Tüh ya…” dedi.
“Sabah sabah moralini mi bozuyorum, Korkut? Bu kadar korumacıysan Kardelen’e zincir tak bari.”
Korkut, öfkesini artık tutamamıştı; yumruğu hızla Güney’in burnuna savurdu
Güney geriye sendeledi, burnundan akan kan anında avucuna düştü.
Ben ise donup kalmıştım.
“Devam et! Hadi, devam et!” diye kükredi Korkut, bir yumruk daha atmaya hazırlanırken.
Tam o an Alparslan araya daldı, iki eliyle Korkut’u göğsünden geri itti.
“Yeter! Yeter artık!” diye bağırdı
Bu evde huzur vardı iki elimle kulaklarımı kapadım
Güney hiç acele etmeden cebinden bir mendil çıkardı. Burnundan akan kanı silerken hâlâ alaycı bir rahatlık vardı yüzünde. Burnuna bastırdı, sonra hafifçe nefes alıp verdi.
“Umarım estetik paramı karşılayabilirsin, Korkut.” dedi gülerek.
Telefonunu çıkarıp kamerayı açtı, ekrana bakarak burnunu kontrol etti. Kan hâlâ akıyor ama o hâlâ umursamazdı.
Alparslan dişlerini sıkıp ona dik dik baktı.
“Şu hâlde bile dalga mı geçiyorsun, Güney?”
Güney başını hafif yana eğip ekrandan gözünü ayırmadan konuştu:
“Alparslan… burnum nasıl?” dedi ciddi ciddi.
“Düz duruyor değil mi? Eğilmediyse sorun yok.”
Alparslan sinirle nefes verdi.
“Burnun duruyor, merak etme. Ama aklın yerinde mi ondan emin değilim.”
Güney hafifçe güldü.
Korkut yeniden hamle yapmaya kalkınca Alparslan onu sertçe tuttu.
“Kıpırdama!” dedi buz gibi bir sesle.
- Alparslan Korkut a baktı
- Yalnız konuşmamız gerek sonra kavga edersiniz
- Güney burnunu tutarken korkuta baktı sanki aralarında gizili şifre vardı
Gözüm, istemsizce Korkut’a kaydı.
Yüz ifadesi değişmişti — sertliği gitmiş, yerini bir endişe almıştı.
Bana baktı, göz göze geldik birkaç saniye.
Sonra yavaşça başını çevirdi ve Güney’e döndü.
“Kahvaltıdan sonra Kardelen’i bırakacağım. Döndüğümde konuşuruz.”
Elimi tuttu.
“Kahve ister misin?” diye sordu.
“Hayır.” dedim.
sesim soğuktu.
“Benden ne saklıyorsun sen?”
Cevabı hemen geldi ama sesi
“Hiçbir şey.”
Arkamızdan Güney'in iğneleyici sesi yükseldi:
“Korkut, bu kadar tırsak mıydın sen?
Korkut ona sert bir bakış attı.
- Karışma bize
- Korkut bana açıklayacak mısın artık dedim Güney denen insan müsvetesini umursamayarak
““Sakin olmak ister misin?” dedi Korkut
Elimi yavaşça kavradı ve beni mutfağa götürdü.
Kafamın içinde bir sürü soru vardı ama gözlerim sadece ona kilitlenmişti.
-
“Kardelen…” dedi derin bir nefes alarak.
“İlişkimizle alakalı bir şey yok.
- Beni aldatıyorsun korkut dedim
-Sana ihanet etmiyorum.
Hiçbir zaman etmedim.”
“Korkut... Aldatmak sadece karşı cinsle alakalı değil.
Bana dürüst olman da önemli.
Ve sen bir şey saklıyorsun.
gözlerimin içine uzun uzun baktı.
Sesi kısık ama netti.
“Saklamıyorum, Kardelen.” dedi.
“Güven bana.
Sessizlik oldu.
Sadece nefeslerimizi duyuyordum.
Ben de gözlerine baktım, derin ve karanlık bir deniz gibiydi… beni içine çekmeye çalışan bir girdap.
“Güvenmeseydim…” dedim,
“Seninle olmazdım, Korkut.
Bir sır gibi dudaklarının kenarında asılı duruyordu.
“Sadece işle ilgili…” dedi.
“Güney’le iş… Anladın mı?”
Kaşlarımı kaldırdım.
Sustuğumu görünce gözlerimi kaçırdım ama cümle ağzımdan dökülüverdi:
“Adam öldürmek mi?”
Gözünü kaçırdı.
“Gibi…” dedi.
Tek bir kelime.
Ama o kelimenin içinde ne çok şey vardı…
Derin bir iç çektim.
Alayla başımı salladım.
“Sevgilim adam öldürüyor…
Ve ben bunu normal karşılıyorum.
Harika.”
Bir adım geri attım.
Elim hâlâ elindeydi ama içimde bir şey kopuyordu.
“Korkut, biz birlikteyiz.
Ve senin de normal bir iş yapman gerekiyor artık.
Bu böyle devam edemez.”
“Ne önemi var?” dedi.
O an ses tonumu kontrol edemedim:
“İlerde çocuklarımız…
Okulda öğretmenleri ‘Baban ne iş yapıyor?’ diye sorduğunda
cevap verebilmeleri için olabilir mi?”
Şaşkınlıkla yüzüme baktı.
“Konu ne ara çocuklara geldi?”
Korkut, biz hayatımız boyunca sadece sevgili kalamayız herhalde.
Ben ömür boyu sevgilin kalamam
Bir an gözlerimi kaçırdım ama Korkut derin bir nefes aldı.
“Bana evlilik mi teklif ediyorsun?”
- Sen yapmazsan ben yapacağım seni telli duvaklı damadım yapacağım
- kardelen fazla sinirlisin ama beni istemen gurumu okşamdı değil
Gözlerimi devirdim, usulca iç çekerek.
“Korkut, delirtme beni.” dedim, sesim biraz alaycı ama yumuşaktı.
- Fazla ateşli olduğunu söylemiş miydim dedi Korkut arsızca bana baktı
“Bu ciddi bir konuşma. Dalga geçme artık.”
O ise ciddiyetini bozmadı, hafifçe gülümsedi.
“Tamam işte, babam bir süper kahraman diyebilirler.”
Söylediklerine rağmen içimdeki kaygı büyüyordu.
“Somut bir iş istiyorum.” diye vurguladım.
“Sen KPSS’ye girmemi mi istiyorsun ama ben memur olamam,” dedi Korkut.
“Sakinim, sakinim,” dedim, ellerimi kaldırarak.
“Düzgün bir işin olsun. Saatlerin belli, hayatını düzene sok. Ama sen mafyayla çalışıyorsun. Adam öldürüyorsun. Potansiyelin bu değil.”
Korkut derin bir nefes aldı, sessizce bana baktı.
“Sence de bir nedeni olabilir mi? Mafyayla çalışmaya başlamamın.”
“Anlat o zaman,” dedim kararlı bir şekilde.
“Bir mafyayla işbirliği içindesin. Allah bilir, Rus mafyalarıyla da çalışıyorsun.”
Korkut gözlerini kaçırdı.
“Yani Ruslarla da…
-Güzel bir de Nataşalar da var. Kıskanmadığım kaldı, o da olsun.”
O anda kafayı yemek üzereydim. Mafya, Rus…falan Nataşa gerek yok telaşa . Allahım, kafayı yiyeceğim!
İ
“Kahve içecek misin?”
Başımı iki yana salladım.
“Hayır.
Kahve istemiyorum, Korkut.
Sorunlarımızı konuşmak istiyorum.
İçine atmadan, kaçmadan.
Gerçekten.”
“Tamam.” dedi Korkut, sesinde yeni bir kararlılık vardı.
“Ne yani, hangi anlamda?” diye sordum, gözlerimle ona meydan okurcasına.
“Gelecek için çabalayacağım.”
Yüzüme baktı, gözlerindeki o eski karanlık yerini biraz olsun aydınlatmıştı.
“Çocuklarımıza, öğretmenleri ‘Baban ne iş yapıyor?’ diye sorduğunda, rahatlıkla cevap verebilecekler.
.
“Ne yapacaksın peki?”, dikkatle onu dinleyerek.
“Sadece zaman.”
Bir an durdu, kelimeleri özenle seçiyordu.
“Her şeyi bırakıyorum demiyorum bu imkansız , bana biraz süre ver.”
Başımı salladım, kabul edercesine.
“Tamam.”
İkimiz de sessizce, derin bir an yaşarcasına birbirimize baktık.
Kelimeye gerek yoktu; gözlerimizde çok şey saklıydı.
Tam o anda Korkut, hafifçe tebessüm ederek, “Kahvaltı.” dedi.
Gözlerimi devirdim, hafifçe gülümseyerek, “Güney’le kahvaltı yapmam.” dedim.
“O zaman dışarıda yapalım, ne dersin?” diye önerdi Korkut.
- olmaz okula geç kalıyorum
seni bırakırım dedi korkut
Çantamı kaptım.
Kapıya yönelirken, . Güney ve Alparslan, gelen kahvaltı tabakları eşliğinde birbirlerine laf atıyor, sanki hiçbir şey olmamış gibi davranıyorlardı. İçimde sıkışan öfkeyi yutkunarak bastırdım. Alparslan göz göze geldiğimde bana boş gözlerle baktı.
“Sena’yı daha fazla üzme,” dedim.
Sesim ne kadar sakin çıkarsa çıksın, içimde fırtınalar kopuyordu. Alparslan hiçbir şey demedi. Sadece bakmaya devam etti.
O sırada Korkut, sofradaki ikisine dönerek kısa ve net konuştu:
“Dönüşte konuşuruz.”
Ardından kapıyı aralayıp dışarı çıktı. Peşinden ben de...
Yolda, beklenmedik bir anda arabayı kenara çekti. Hiçbir şey söylemeden indi. Ne olduğunu anlayamamıştım. Camdan dışarı baktım, gözlerimle onu aradım. Merak ve biraz da huzursuzlukla... Nihayet geri döndü.
Elinde bir poğaça ve iki kahve vardı. Sessizce uzattı. Şaşkınlıkla aldım ve bir ısırık aldım. Sıcacık ve yumuşaktı. Göz ucuyla Korkut’a baktım. O ise yola odaklanmıştı. Elimdeki poğaçayı usulca ona doğru uzattım. Hiç konuşmadan bir ısırık aldı. Sonra kahvemi ona uzattım. O da sessizce bir yudum içti. Bu sessizlik, ikimizin de en çok ihtiyaç duyduğu şeydi sanki.
“Kahve işe yarıyor… seni sakinleştiriyor,” dedi.
“Sanırım...” dedim kısık sesle.
Bir an duraksadım. Söylemek istediklerim boğazıma düğümlenmişti.
“Korkut… şey…” dedim, kelimeleri bulmakta zorlanarak, “Benimle konuşmayacak mısın?”
Korkut başını çevirmeden konuştu.
“Kardelen… Konuşunca işler daha çok karışıyor. Baksana…”
Sözünü kestim.
“Özür dilerim. Belki de fazla sert davrandım…”
Başını bana çevirdi. Gözleri buğuluydu.
“Haklıydın. Gelecek konusunda… senin hayallerin var.”
“Seninle var o hayaller…” dedim hemen, içimden geleni tutamayarak.
Korkut elimi tuttu, avuçlarının arasına aldı.
“Kavga etmedik Kardelen… Sen benden beklentilerini dile getirdin. Ve ben… bunlar için çabalayacağım.”
Ona bakarken bir şey söylemek istiyordum ama nasıl diyeceğimi bilemiyordum. Dilim dönmüyordu. Kalbim, kelimeleri bastırıyordu.
“Korkut…”
kıvranıyordum
şey bana baksan iki saniye
Yarın akşam…
akşam yemeği düzenlendi. Müdürümüz fazla ısrarcı
Herkes eşiyle, sevgilisiyle katılıyor. Ben de… yani… seninle gitmek istiyorum. Gelir misin?”
Cevabını beklerken gözlerine baktım.
Korkut gözlerini kaçırdı.
“Ne iş yaptığımı sorarlarsa? Sen zor durumda kalırsın,” dedi. İçten içe, evde söylediğim sözlerden alınmış gibiydi.
“Bak, umurumda bile değil bu. Sadece seninle gitmek istiyorum. Eğer sen gelmezsen ben de gitmem. Ayrıca… zor durumda kalmam. Beni yanlış anladın. Korkut… sen potansiyelinin altındasın. Bu söylediğim seni küçümsediğim anlamına gelmiyor. Tam tersi… Senin yapabileceklerin çok daha fazlası. Güney'le arkadaşlığına saygı duyuyorum ama… başka işler yapmalısın. Senden asla rahatsızlık duymam. Gurur duyarım.”
Bir süre sustu. Sonra, başını yavaşça sallayarak,
“Söz veremem tutamayabilirim ” dedi.
Kalbimden bir şeyler kopmuştu sanki. Bu kadar basit bir şeydi aslında. Sadece bir yemekti. Çok şey istememiştim.
Kısa süre sonra okulun bahçesine geldik. Arabayı park etti.
“Peki… Anlıyorum,” dedim boğazımdaki düğümü zorlayarak. “Fikrini değiştirirsen… beni ararsın. Ya da hiç söyleme… ben anladım zaten.”
Hızla arabadan indim. Gözlerimdeki dolan yaşları saklamaya çalışarak okula doğru yürüdüm.
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 94.11k Okunma |
4.11k Oy |
0 Takip |
74 Bölümlü Kitap |