
"Aşk? Aşk nedir?" diye düşünüyordu. "Aşk ölüme engel olur. Aşk hayattır. Her şeyi, anladığım her şeyi, sevdiğim için anlıyorum. Her şey sadece sevdiğim için var, her şey sadece sevdiğim için oldukları yerde. Her şey sadece ona bağlı...
Savaş ve Barış
Lev Tolstoy
Onlarca kitabın arasında kaybolmuş gibiydim . Okula bağış olarak gelen kutularca kitabı, büyük bir hevesle kabul etmişti müdür bey. Ama o hevesin iş yüküne dönüşeceğini hesaba katmamıştı belli ki, çünkü işi bana yıkıvermişti.
Mihri’yi okul çıkışı Özlem almıştı şimdi önümde dağ gibi yükselen kitaplara bakarken, nereden başlayacağımı kestiremiyordum.
Bir anlığına nefes almak istercesine kabanımı çıkardım, saçlarımı alelacele kalemle tepeye topladım. Belki biraz daha ferah hissederdim böyle. Sonra, kitaplıklara yönelip tozlarını silmeye koyuldum. İşin kolay kısmıydı bu. Asıl mesele, yaşlara uygunluklarına göre kitapları ayırmak, çocuklara zarar verebilecek olanları eleyebilmekti.
İçimden homurdanıyordum. Neden bu işler hep bana kalıyordu? Diğer öğretmenlerin eşleri, aileleri varmış. Sanki benim yok! Hep aynı bahaneyle üzerime yıkılıyorlardı işleri
Kitapları tek tek elden geçirirken elimdeki bir kitabın kapağında parıltılı bir yazı gözüme çarptı. İncelediğimde, altı yaşındaki çocuklar için gönderilen kitapların arasında bir aşk romanı olduğunu fark ettim. Kaşlarım iyice çatıldı, İyilik yaparken azıcık dikkat etmek bu kadar zor mu?
iyiydim. Gerçekten iyiydim. Korkut’la olan ilişkim akıştaydı; zorlamadan, itmeden, kaçmadan. Artık sevgiliydik. Bu kelimeyi içimde sessizce söylüyordum, yüksek sesle değil.
Sınırlarımı açık bırakmamıştım. Bilerek. İsteyerek. Kendimce zekice bir hamleydi bu. Eğer sınırlarımı çok açmazsam, üzülmezdim. En azından öyle sanıyordum. Kendimi koruduğumu düşünmek bana güven veriyordu. Bak, diyordum kendime, bu sefer akıllısın, bu sefer kontrollüsün.
Ama dayanmak zordu.
Onunla yan yana durup aramızda görünmez bir mesafe bırakmak… Dokunabilecekken dokunmamak, söyleyebilecekken susmak. Gözlerine bakıp içimdeki cümleleri yutmak. Hepsi beni yavaş yavaş yoruyordu.
Sınırları indirmek istiyordum.
Onun sınırında olmak…
Orada durmak.
Ne tamamen içeri girmek ne de dışarıda kalmak.
Korkut’la sevgiliydik ama ben hâlâ kendimle pazarlık hâlindeydim:
Ne kadar sevebilirim ki canım yanmaması için
kafamı dağıtacak şarkılar mırıldanıyordum
Gülün olurum, tende yerin başka, sanki bir bozgunsun
Devamını getiremedim. Unutmuşum.
Tam o anda bir ıslık sesi duydum.
Olduğum yerde dikildim. Kulaklarım mı oyun oynuyordu bana, yoksa gerçekten biri mi vardı okulda? Elime yerdeki toz bezini aldım — sanki koruyacakmış beni.
Kütüphane kapısını araladım ve usulca dışarı çıktım. Ses koridordan geliyordu, adımlarımı yavaşlattım. Islık gittikçe yaklaşıyordu. Kalbim göğüs kafesimi yumrukluyordu adeta.
Ama sonra... ses birden kesildi.
Kafamı sağa sola çevirip dikkat kesildim. Belki de hayal görmüştüm. Kaşlarımı çatıp kendi kendime homurdanarak tekrar kitapları düzenlemek için kütüphaneye döndüm. Ama bu defa...
Ayak sesleri.
Bu kez birisinin bana doğru geldiğine emindim. Ayaklarım istemsizce geri çekildi. Panikle etrafa bakındım, elim ilk bulduğum şeyi — yere bırakılmış vileda sapını — kavradı. Kalbim gürültüyle çarparken, kapı ağır ağır açıldı.
Ve ben... düşünmeden, hiç tereddüt etmeden, sapı var gücümle savurdum.
“ bir inilti duyuldu.
Donup kaldım. Bu ses… Tanıdıktı.
Gözlerim kocaman açıldı. Elindeki poşetle yüzünü buruşturan kişiye baktım: Korkut’tu.
Elimdeki sapı bir anda yere bıraktım, gözlerim panikle onun başına kaydı.
“İyi misin? Allahım, Korkut...”
Kafasında hafif ama kanayan bir çizik vardı. Kalbim ağzıma gelmişti. Ben ne yapmıştım böyle?
“Böyle bir karşılama beklemiyordum açıkçası,” dedi acıyla güldü.
“Sen de hırsız gibi sessizce okula girmeseydin , neredeyse ağlamak üzereydim.
“Ne işin var burada?”
“Mihri nin yanındaydım,” dedi sakince. “Özlem bir işi çıktığını söyleyince, ben de düşündüm ki elini alnına götürmüştü duraksadı sana yemek getirdim ” Elindeki poşeti gösterdi.
Bir elim hâlâ başındaydı. Kan elime bulaşmıştı.
“İyiyim,” dedi.
“Bekle, sakın kıpırdama. Hemen geliyorum!” dedim ve çılgınlar gibi koşarak öğretmenler odasına yöneldim. Dolabı açtım, ilk yardım çantasını kaptım.
Nabzım hâlâ çok yüksekti.
Elim ayağıma dolaşarak döndüm kütüphaneye. Korkut, poşeti yere bırakmış, kitaplığa yaslanmıştı. Başını hafifçe eğmişti, alnının kenarından ince bir kan süzülüyordu. İçimde bir şey sıkıştı. Gerçekten kafasına vileda sapıyla vurduğuma inanmak istemiyordum.
. İlk yardım çantasını açtım. Pamuk ve antiseptiği çıkardım.
“Eğil biraz,”
“Emredersin,” dedi alayla
Eğildi.
Antiseptiğe batırdığım pamuk elimdeyken başını nazikçe tuttum. Tenine dokunduğum anda, ikimiz de birkaç saniyeliğine duraksadık. . O, gözlerini kaçırırken ben yara çevresini dikkatle temizlemeye başladım.
“Bu saatte sessiz sessiz okula girilmez. Güvenlik kameralarına yakalanmadığın için dua et.”
“senin vileda darbenden sağ çıktığım için dua etmem gerekmiyor mu asıl?” dedi göz ucuyla bana bakarak, gözlerinde o tanıdık alaycı ışıltıyla.
“Ciddi söylüyorum, Korkut! Kafana bir şey olabilirdi…”
“Oldu zaten,” dedi tebessümle. “ Yazık oldu…”
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım, ama başaramadım. Küçük bir kahkaha döküldü dudaklarımdan. “Senin gibi biri, ancak benim elimden nasibini alırdı zaten.”
“Ne mutlu bana o hâlde,” dedi aynı tonda.
Göz göze geldiğimizde, Pamukla yaranın üzerine hafifçe bastırdığımda irkildi.
“Ah!”
“Tamam tamam,” dedim hızlıca. “Biraz acıyabilir. Azıcık sabret.”
“Senin elin hep bu kadar yumuşak mıydı,
Gözlerimi devirdim. “Romantik numaralarla kendini affettirmeye çalışma, Korkut.”
“Affedildiğimi zaten hissetmedim. Ama... yanında oturmak bile yetiyor bazen,” dedi usulca. Tonu bu kez ciddi ve beklenmedik kadar samimiydi.
Parmaklarım başını sarmaya devam ediyordu ama farkındaydım: Gereğinden fazla yavaş hareket ediyordum. O da farkındaydı.
“Biliyor musun,” dedi sessizce, “bu bahaneyle birkaç dakika daha seninle kalmak… fena olmadı.”
- “Bahaneye ihtiyacın yoktu aslında.”
Gözleri, o genelde kaçamak bakan gözler, bu kez doğrudan gözlerimdeydi
“Gerçekten mi?”
. Parmak uçlarım hafifçe alnında gezindi. Gözlerimi kaldırdım, onun bakışlarını yakaladım.
“Gerçekten,” dedim,
dışarıdan hâlâ ciddi görünmeye çalışıyordum. Ellerim hafifçe titriyordu ama saklamaya çalıştım.
Korkut gözlerini kısmıştı. Hafifçe başını sallayıp gülümsedi. “Sen iste, her gün kafama vileda sapı yerim.”
Korkut yerdeki poşeti açarken hâlâ hafifçe başını tutuyordu.
Poşetten çıkan paketleri birlikte açtık.. Karnım guruldadı, ama belli etmemeye çalıştım. O tabii fark etti.
“-Aç değilim o kadar
Açsın, dedi. Öğlen yemeği yemiyorsun. Hasta olmak mı istiyorsun?
yalan söyledim.
“Yiyorum ben.”
Ama kendi sesime bile inanmadım. O ise hiç inanmadı.
-Yalan söyleme. Bundan sonra öğlen yemeği yiyeceksin.
-“Her gün yemek hazırlamak yorucu.”
-Hazır al o zaman.
“Hazır yemek sevmem,” dedim.
Bir an sustu. Sonra hiç beklemediğim bir şey söyledi.
-O zaman sana her gün beslenme çantası hazırlayacağım.
“Bana yemek hazırlayacaksan,” dedim, “hayır demem.”
gülümsedi
-Rolleri değiştirmeyelim. Senin bana yemek borcun vardı.
haklıydı ama eksikti.
“Şansına küs,” dedim. “Hak etmen gerekecek.”
Nefes aldım, devam ettim.
“Sana iki defa yemek yaptım. Kahvaltıları saymıyorum bile. Ama sen yemedin. Ben de artık yapmıyorum.”
-İstiyorum Kardelen
.
“Çok geç,” dedim.
Ne zaman? diye sordu.
-“Sana güvenirsem,” dedim. “O zaman sana yemek yaparım.”
Kütüphanedeki küçük masanın üzerine dönerleri koyduk. Peçete niyetine birkaç havlu kâğıt bulup getirdim. O sırada Korkut ayranları açtı, birini bana uzattı.
“Bardak yok ama olsun,” dedi .
Dürümden kocaman bir ısırık aldım. O an gerçekten aç olduğumu fark ettim; resmen yemeğimle aşk yaşıyordum.
“Bugün biraz sessizsin,” dedi Korkut, dikkatle bana bakarak.
Omuz silktim.
“Yani sürekli konuşamam ki Korkut. Hem çok konuşunca bana tahammül edemiyorsun zaten.”
Korkut kaşlarını hafifçe çattı. Sert görünmeye çalışıyordu ama gözlerinde o tanıdık sıcaklık vardı.
“Kardelen, doğru olmadığını biliyorsun. Sesini seviyorum ben.”
“Tabii tabii… Çok seviyorsun. İki dakika konuşsam hemen ‘Kardelen sus’ diyorsun.”
Korkut kısa bir an sustu. Parmakları ayranın kapağında oyalanırken iç çekti.
“Ben öyle demek istemiyorum aslında,” dedi alçak bir sesle. “
Başımı yan tarafa eğip onu süzdüm.
“Demesen daha güzel olurdu,” dedim nazlı bir sesle.
Korkut hafifçe gülümsedi.
“Tamam. Bundan sonra sus demeyeceğim. Hatta… istersen bütün gün konuş. Dinlerim.”
Bu sözlere istemeden gülümsedim.
“Bak işte, şimdi oldu.”
Korkut elini masanın üzerinde bana doğru uzattı.
“Barıştık mı?”
Gözlerimi devirdim ama gülümsememi saklayamadım.
“Barıştık… ama bir daha kızdırırsan konuşmam bile.”
- Biliyorum inadını merak etme
Yemekten sonra, masanın üzerindeki döner ambalajlarını toparladım. Korkut elindeki ayranı son bir yudumda bitirip çöpe attı.
- Ne yapıyoruz dedi korkut
- kitapları düzenlemem gerekiyor
- yardım teklif ediyorum sevgilim dedi
- yardımını zevkle kabul ediyorum
yüz ifadesi neden böyleydi çatık kaşlıydı işte yine neye kim bilir sinirlendi narsist adam
. Şuradan başlıyoruz,” dedim gülümsememi bastıramayarak ve ona bir kitap yığını uzattım.
Yan yana kitapları yaş gruplarına göre ayırmaya başladık. Ben küçük çocuklar için olanları alıyordum, o daha büyük yaş gruplarını düzenliyordu.
---
“Bak,” dedi bir kitabı kaldırarak. “Bu resimli masal kitabının içinde kalpli not buldum.
Gülümseyerek notu aldım elinden. Renkli kalemle yazılmıştı:
“Merve seni çok seviyorum. Cem’le konuşma!”
“Çocuklar bile daha dürüst birbirine,” dedi alayla “Sevdiğini saklamıyorlar en azından.”
- Aşk işte korkut her yaşta herkesin bir aşkı var
Korkut bir an durdu. Sonra gözlerini bana çevirdi.
“Senin aşkın kim peki, Kardelen?”
Kalbim yerinden çıkacakmış gibi oldu ama yüzümdeki ifadeyi bozmamaya çalıştım. Hafifçe başımı eğip kitaplara yöneldim.
“Benim aşkım mı?” dedim, hafif bir oyunbazlıkla. “Merak mı ediyorsun?”
“Evet,” dedi. Ses tonu ciddileşmişti.
Bir an durdum. Kitapları elimde çeviriyor gibi yaptım ama aslında aklım başka yerdeydi. Onun bana böyle doğrudan bir soru sorması... beni hazırlıksız yakalamıştı. Göz ucuyla ona baktım. Hâlâ gözlerini üzerimden çekmemişti.
Ama cevap vermedim.
Sadece bir süre sessizlik oldu.
Korkut da bir şey demedi. Ben kitapları rafa dizerken o da sessizce devam etti ayıklamaya.
---
Bir süre daha sessizce çalıştık. Arada ellerimiz aynı kitaba uzanıyordu. Kitaplıkların arasında dolaşırken bir an, raftan kitap almak isterken arkamdan yaklaştı. Omzuna çarpınca ikimiz de durduk. Çok kısa ama fark edilir bir yakınlıktı.
---
Hemen uzaklaştım ondan. Yoksa... gerçekten kafayı yiyecektim.
Kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki göğsümde yer bulamıyordu sanki. Göz göze gelişimiz, sesi, bana doğru eğilişi... her şeyi fazlaydı. Yoğun. Gerçek.
O ise hâlâ oradaydı. Gözlerini üzerimden çekmiyordu.
Artık sevgiliydik. Evet. O Ama ben hâlâ rahat olamıyordum. Belki de utandığım için.
Üst raflara kitapları yerleştirirken zorlanıyordum. Boyum yetmiyordu. Parmak uçlarımda yükseldim ama kitap bir türlü oturmuyordu yerine. O sırada arkamdan bir kol belime dolandı.
Bir anda yerden kesildim.
Korkut... beni kaldırmıştı. Yarım saniyelik bir şaşkınlıkla elimdeki kitabı düşürecektim
“Ne yapıyorsun?!” dedim panikle.
“Kitabı koyuyorsun. Ben de yardım ediyorum i,” dedi gayet sakin bir ifadeyle.
Ellerini belimde hissediyordum.
Kitabı zar zor rafa yerleştirdim, sonra o beni yavaşça yere bıraktı. Ayaklarım tekrar zemine bastığında hâlâ havada gibiydim.
“Bir daha böyle yapma,” dedim ciddiyetle.
“Niye? yardım ediyorum etmem bir hata mı ?”
. Ne desem boştu. Bu adam beni mahvediyordu.Korkut a alışmamak için büyük çaba harcıyordum en azından beni terk etme ihtimalinde az özleyebilirdim
İyice bana yaklaştı. Şu an fazlasıyla yakındık. Aramızdaki mesafe… neredeyse yoktu. Rafların arasında nefes alacak yer kalmamıştı sanki. Göğsüm hızla inip kalkıyor, bakışlarımı ondan kaçırmak için kitaplara bakıyordum
“Sen… benden utanıyor musun?” diye sordu birden.
Kalbim bir an durdu sanki.Gözlerimi kaçırarak cevapladım.
“Hayır… neden utanacakmışım ki?”
“Öyleyse neden geldiğimden beri bana bakmıyorsun?”
Yutkundum.
“Öyle mi?” dedim. “Fark etmedim…”
Ama o fark etmişti. Her şeyi. Beni, kaçışlarımı, yüzümdeki kırmızı rengi… fazlasıyla fark etmişti.
Bir adım daha attı. Şimdi neredeyse rafla arasında sıkışmıştım. Raflar arkamda, o karşımdaydı. Nefes alamayacaktım neredeyse.
“Sevgilim… bir sorun mu var?” dedi Korkut.
“Yok, sorun yok,” dedim çabucak. Hemen toparlandım, eğildim, birkaç kitabı rastgele rafa dizmeye başladım. Ama elim titriyordu. O bunu fark etmemiş gibi yaptı… ya da ettirmedi.
Kitapları dizerken onun hâlâ bana baktığını hissediyordum. . Sanki her hareketimi izliyordu. Bir süre sonra yanıma geldi, elimdeki kitabı aldı.
“Söyle,” dedi.
Kafamı çevirdim. “Neyi?”
“Sence?” diye sordu.
Anlamıştım. Ne demek istediğini çok iyi anlamıştım. Ama yine de sustum.
garip bir şekilde utanıyordum
“Anlamadım,” dedim.
“Kardelen, oynama benimle,” dedi bu kez sesi biraz daha sertti. “Oynamıyorum ki,” dedim, gözlerimi kaçırarak.
“Hadi ama… sabrımı zorlama. Yoksa kavga edeceğiz.”
Sesinde bir sitem vardı.
“Neyi söyleyeceğim ki, sevgilim?”
. Sadece baktı. Dudaklarında o tanıdık, o her şeyi unutturan gülümseme belirdi.
“İşte…” dedi “Duyamak istediğim kelime…”
Ne olduğunu anlayamadan, düşünemeden… dudaklarımdaydı artık. Öpmeye başlamıştı.
Ellerim istemsizce saçlarına gitti; dokunuşum kendi kontrolümde değildi. O ise nefes almama izin vermeden, sanki beni kendi içine katarmışçasına, yavaşça, ama derin bir tutkuyla öptü. Öpüşmemiz ağır ağır, yavaş yavaş ilerlerken, aniden beni kucağına aldı.
Masalardan birine yaslandık; kalçam değdiğinde içimde karışık bir his belirdi—hem tedirginlik, hem arzu. Ama o, gözleriyle vahşice bana bakıyordu; bakışı, beni çözmek istercesine yoğundu.
Boynumdaki işgali bitirmiyordu; dudakları, elleri, gözleriyle üzerimde hükmediyordu. elleri her bir kıvrımımı keşfediyordu; aynı zamanda içimde büyüyen ateşi söndürmeye değil, körüklemeye çalışır gibiydi.
Şu an kendimizi tamamen kaybetmiş gibiydik. Ben kendimi durduramıyordum, bedenim Korkut’un ateşine karşı koyamıyordu.
“—Korkut, dur...” diye fısıldadım
Ama o beni dinlemiyordu. Fazlasıyla aç bir kurt gibiydi
“—Durssana be,” diye biraz daha sert ama çaresizce söyledim. Ellerim çaresizce onun göğsüne bastı, durması için direnmeye çalıştım.
Ama o, elleriyle göğsümü sıktığında, tüm direncim çöktü.
“Lütfen...” dedim, gözlerimi kapatırken, aslında hiçbir şey demek istemiyordum.
“Nolur, dur Korkut,” diye fısıldadım, ellerimi hafifçe onun göğsüne bastırarak. Kalbim deli gibi atıyor, ama içimde ona karşı koyma isteği büyüyordu. “Biraz durmalıyız.”
Korkut gözlerimi yumuşakça süzdü, sonra dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme belirdi. “Durmak mı?” dedi, sesi kısıktı
Gözlerimi kapattım; nefesim hızlandı
,
“Nolur, biraz nefes alalım,” dedim yeniden
Eli hafifçe çeneme uzandı, başımı yukarı kaldırdı.
“Şimdi bana bakıyorsun,” dedi
-Neden utanıyorsun, hâlâ anlamıyorum. Her seferinde seni her öptüğümde bu kadar kızarman… Gerçi, arabada da öyleydin.”
O an, yüzümdeki yanmayı daha fazla saklayamadım. Gözlerini kaçırmak istedim ama elini hâlâ çenemde tutuyordu. Hafifçe başımı yana çevirdim, sonra usulca elimi uzatıp onun dudaklarına koydum.
“Utanıyorum işte…” dedim kısık bir sesle.
O ise elimi yavaşça tuttu, dudaklarının önünden çekti. Avucumu kendi dudaklarına götürüp öptü.
“utangaç sevgilim,”
-uzaklaştı benden derin nefes aldım
hiçbir şey olmamış gibi kitapları sınıflandırmaya devam etti
Düşündükçe fark ediyordum; Korkut tuhaftı. Son zamanlarda fazla yanımdaydı. Sürekli yanıma gelmesi güzeldi, hatta içimi ısıtıyordu, ama… neden?
İtiraf etmem gerekirse fazla temastaydı. Özlem’e göre resmen “kudurmuştu.” Geçen gün mutfakta bizi basması … rezaletti. İki gün boyunca Özlem’in yüzüne bakamadım, bakmaya utanmıştım. Ama Korkut… Korkut sanki utanılacak hiçbir şey olmamış gibi davranıyor, aksine beni delirtmeye devam ediyordu. Olur olmadık yerde öpüyor, en olmadık anlarda elimi tutup bırakmıyordu.
Hayat garipti.
Bunu neden düşünüp duruyordum ki?
Seviyorsa seviyordu işte. Mutluyduk. Normale en yakın hâlim buydu belki. Üstelik… bana geliyordu. Gitmiyordu. Kaçmıyordu benden. Bu bile başlı başına ürkütücü bir mutluluktu.
Kütüphanedeki son işleri toparladık. . Floresan ışıklar başımızın üzerinde titrek bir beyazlık yayıyordu.
Çünkü Korkut bana yaklaştıkça, ben ona sarıldıkça, içimde hep aynı soru yankılanıyordu:
“Bu kadar çok sevilmek… neden bu kadar korkutuyor beni?”
Okul kapısından çıktığımızda hava akşam serinliğine dönmüştü. Arabasına bindik, o direksiyon başındaydı ama gözleri sürekli üzerimdeydi. Yol boyunca tek kelime etmedi, ama ben her saniyesini hissediyordum.
En sonunda dayanamadım.
“Önüne bakmayı düşünmüyor musun?”
Gülümsedi. Başını yavaşça iki yana salladı.
“Benim değil misin?” dedi, gözlerini hiç kaçırmadan. “İstediğim gibi bakarım.”
— Korkut... Maço adamlar gibi konuşma, biraz soft ol lütfen.”
— “Soft derken?” diye kaşlarını hafif kaldırdı.
— “Yani işte… daha yumuşak, daha nazik.”
Kendi kendine mırıldandı:
— “Yumuşak falan… beni bozar haberin olsun.”
- ilşkimizi tekrar gözden geçirmeliyim
Sonra alaycı bir şekilde iç çekti:
— “Hanımefendiye iltifat etsek suç, etmesek dağ sığırı oluyoruz. Ne istediğinizi anlayamadan göçüp gideceğim bu dünyadan,
— İltifat ederken kendine pay çıkarıyorsun. “Benim” falan demeler… çok erken bence.
Korkut kaşlarını kaldırdı. O hafif kibirli, gülüşü dudaklarına yerleşti.
— Kardelen… bence susmalısın. Erken değil, dedi, sesi tuhaf bir ciddileşti. Hatta geç bile kaldık.
Başımı yana eğdim.
— Hımm, öyle mi?
Güldüm. Gülüşüm dudaklarımda yayılırken o ise ciddiyetle yüzüme bakıyordu.
Bir anda daha da yaklaştı.
— Gül Kardelen… sen hep gül. Ama… neden “erken” dedin? İyi bir sevgili değil miyim?
Bir an düşündüm.
— Bilmiyorum ki… belki değilsin.
Korkut’ın bakışları bir anlığına düştü. Kaşlarının arasında ince bir çizgi belirdi.
— Kardelen yapma, dedi kısık bir sesle. Beni arafta bırakma. Söyle. Hem gayet iyiyim… günaydın mesajı atıyorum mesela…
Kaşlarımı kaldırdım.
— İki defa attın.
Omuz silkti, sanki çok doğal bir şeymiş gibi.
— Olsun Kardelen… iki de iyidir. Hiç olmamasından iyidir, değil mi?
Başımı salladım, gülümsedim.
— Yok, hiç olmasın Korkut.
Sonra başımı cama çevirdim.
İstemsizce güldüm
“Bu gece… benimle kalsan?”
Duraksadım...ne diyecektim
“Ne geçiyorsa aklından, sil. Sadece… uyumak için,” dedi, vurgulayarak. “Sadece uyumak.”
“Uyumak için…” dedim, onun söylediklerini tekrar ederken hafifçe kaşlarımı kaldırdım.
Korkut’un sesi ne kadar sakin görünse de, aslında içten içe bu ilişki için çabaladığını, beni ürkütmeden yaklaşmaya çalıştığını biliyordum. Ve ben de… istiyordum. Belki kelimelere dökemiyordum ama hissettiğim netti.
Kendimi toparladım. “Evet. Kalırım,” dedim sonunda.
Bir an yüzü rahatladı, derin bir nefes verdi.
“Ne oldu?” dedim gülümseyerek.
“Bir an kabul etmeyeceksin diye strese girdim,”
“O kadar da acımasız mıyım?”
“Bazen…” dedi, hafif bir gülümsemeyle.
Yavaşça eğildim, yanağından öptüm.Geri çekilmeden belimden tutup boynumdan öpmüştü
“Ben sevgilime hayır diyemem,” dedim, gülümseyerek.
“Bu sözünü bir gün mutlaka sana hatırlatacağım,”
Sonra arka koltuğa uzandı, bir poşeti aldı ve sessizce kucağıma bıraktı.
“Bu ne?” dedim şaşkınlıkla.
“Hediye,” dedi, gözlerini yola çevirirken sesi tedirgin ama umut doluydu.
“Bana... hediye mi aldın?” diye sordum, inanamayan bir tebessümle.
Dayanamadım, hemen açtım paketi. İçinden bir çift eldiven çıktı — ama sıradan değillerdi. Üzerlerinde üç boyutlu kediler vardı. Küçük, sevimli patiler… minik kuyruklar…
Benim verdiğim tepki ise... tam bir rezaletti!
“Allah'ım! Çok şirin bunlar! Çok tatlı! Ben bunları takmaya kıyamam ki!” dedim, dudaklarımı büküp bir kahkaha attım.
Hemen eldivenleri ellerime geçirdim.
Korkut direksiyona bakıyordu
“Neden bana eldiven aldın ki?” diye sordum usulca.
“Ellerin hep üşüyor kendine hiç dikkat etmiyorsun okulda nöbetçi olduğun günler takarsın
“Ankara ayazı yakar... çatlatır ellerini.”
“...Ama kedili aldın,” dedim, çocuk gibi bir sevinçle.
“Arkaya da bir bak istersen,” diye ekledi.
Dönüp baktım, bir poşet daha vardı. Onu da açtım… İçinden Mihri’ye de eldiven çıkmıştı. Onunki de çok güzeldi.
“Yaaa Allah’ım… Sen ne kadar tatlısın! Delireceğim!” dedim,Eldivenleri taktım, sonra eğildim ve eldivenli ellerimle Korkut’un başını okşadım.
“Sen ne kadar minnoşsun,” dedim.
- korkut yüzündeki gülümseyen ifade silinmişti
yanlış bir kelime mi kullanmıştım ama yüzü hüzünledi Allah aşkına minoşş dedim ya ben
.
“Beklediğim tepki bu değildi ama,”
“Hayır, hayır... Bu çok tatlı!” dedim. “Ve sen de çok tatlısın. Ama bu hallerini kimse bilmeyecek. Bu halini bana saklayacaksın.”
Emniyet kemerimi bir çırpıda çözdüm.
Eğildim…
Ve dudaklarına bir öpücük kondurdum Korkut karşılık vermden geri çekildim
“Kardelen…” dedi, gözlerini kısmıştı. “Hem utanıyorsun hem de sürekli beni tahrik ediyorsun. , çözemedim seni ”
Omuz silktim. “Sapık olman benim suçum değil.”
Gözleri parladı, ses tonu alaycı bir ciddiyetle karıştı.
“Bu sapığın sana neler yapacağını daha görmedin…”
“Terbiyesiz,” dedim, gözlerimi devirdim ama dudaklarımda tutamadığım bir gülümsemeyle.
“Seni istemem terbiyesizlikse,” dedi,
göz göze gelirken, “o zaman ben gururla terbiyesizim.Bana vereceğin her şeye razıyım ”
“İyi de…” dedim, hafifçe ittirerek. “Ben sana ne vereceğim ki Korkut dedim ”
Gözlerini kıstı, hafifçe yana döndü. ben de bilmiyorum “sahi bana ne vereceksin ki zaten?”
korkut bazen delirtiyordu beni ama seviyordum işte nedensizce
“Pisliksin ya,” dedim, Arabadan indik. Eve vardığımızda hâlâ aramızdaki gerilim sürüyordu. Kapının önünde bir an durduk. Korkut’a sinirle baktım.
Kapıyı açtı. Işığı yaktı. İçeri adım attık. Ayakkabılarımızı çıkardık. Ardımızdan kapı kapanırken,
“Rahat bir şeyler giymek istersen odamı biliyorsun,” dedi sıradan bir cümle gibi,
altımda kot pantolon vardı. Bir an gömleğin düğmelerine baktım, sonra gülümsedim.
“Rahatsız değilim,” dedim.
“İnatçı keçim… hadi yukarı çık,” diye söylendi. Sesi sitemkârdı
“Cidden rahatım ben,” ama daha cümlem bitmeden elleri belime dolanmıştı.
“Bıraksana!” dedim gülerek, ama direnç göstermeye çalışırken çoktan havalanmıştım bile.
Omzuna atmıştı beni.
“Dinlemiyorsun!” dedim tek elle sırtına vururken.
“Odamda olmanı istiyorum,” dedi, hiç yavaşlamadan. “Zaten bu inadınla sen kendin çıkmazsın.”
Odasına kadar taşıdı, sonra usulca yere indirdi. Parmak uçları hafifçe belime dokundu; o kısa an bile nefesimi tutmama yetti. Gözlerimin içine baktı,
“Şimdi rahat bir şeyler giy.Benim kıyafetlerimi giy, anladın mı? Malum, sevgilimin kokusu bazen olmuyor yanımda… En azından kokun kalsın bu evde. Yoksa duramam ben.”
“Aşağıda seni bekliyorum,” diye ekledi. “Ama eğer hâlâ üzerindekilerle gelirsen, inan… seni kendim giydiririm, çünkü sabrım kalmadı”
Arkasını döndü, bir şey söylememe fırsat vermeden odadan çıktı.
Bir süre olduğu yerde kaldım.
Az önce gerçekten kokum olmadan bu evde kalamayacağını mı söylemişti?
Resmen bana alışmıştı.
Yerimde zıplamak istedim, sonra kendimi tuttum.
“Allah’ım…” dedim, fısıltıyla. “Sana geliyorum—yok yok, gelmeyeyim Allah’ım. Daha gencim. Hem Korkut üzülür ölürsem. Üzülür, biliyorum.”
Bir zamanlar “bensiz de olur bu dünya” derdim.
Ama şimdi, yokluğumun birini bu kadar etkileyebileceğini düşünmek kalbimi ısıtıyordu.
İnsanlara alışmanın en kötü yanı gidişleriydi, evet…
Ama bu başkaydı.
Kalbini verdiğin biri giderse, insanın içinde bir şey eksilirdi sanki.
Derin bir nefes aldım.
, dolabının kapağını açtım.
Gözüm hemen gri, yumuşacık kumaşlı tişörtüne ilişti.
Ona ait bir şey giymek… o kadar garip bir huzur veriyordu ki.
“Dünyanın en minnoş ve yumoş tişörtü…” diye mırıldandım.
Hem çok güzeldi hem de mis gibi kokuyordu.
Hiç oyalanmadan giydim.
Üzerimi değiştirdim. Pantolonumu da çıkardım, tişört kalçama kadar iniyordu zaten. Aynaya baktım. Hızla tişörtün etek kısmını çektim, zıpladım — bir tarafım açılmamıştı, bu iyi haberdi.
Basamaklardan usulca indim.
Oturma odasında kimse yoktu.
Mutfaktan bir ses geliyordu. Kafamı uzattım, Korkut'u kahve yaparken gördüm. kazağının kollarını dirseğine kadar sıvamıştı, ciddiyetle sütü ısıtıyordu. Onu izlerken, içimde tarifsiz bir sıcaklık yayıldı. beni mutlu etmeye çalışması anlatılmazdı
Yavaşça arkasına süzüldüm. Kollarımı beline doladım. Başımı sırtına yasladım.
“Kardelen güzeli,” “bunu benim yapmam gerekiyordu.”
“Ben de sana sarılabilirim,” dedim burnumu sırtına bastırarak. “Hakkım değil mi?”
Süt fokurdamaya başlamıştı. Panikle cezveyi kenara aldı. Ardından dönüp bana baktı.
“O kadar tatlısın ki şu an...
. O mutfakta komik bir ciddiyetle uğraşırken, ben onu izledim. Hafif dağınık saçları...
“Yardım ister misin?” dedim gülerek.
Korkut başını iki yana salladı.
“Hayır. Yapabilirim.
Cezveyi ters tuttu. Sonra sütü koymaya çalışırken birazını tezgâha döktü. Göz ucuyla bana baktı, yakalanmış çocuklar gibi.
“Hiçbir şey dökülmedi. ,” dedi savunmaya geçmiş gibi.
Gülmemek için dudaklarımı ısırdım.
“Bakma öyle. Halledeceğim.”
“ Kupalara dökerken birkaç damla döküldü, sonra bardağın kenarına havluyla artistik bir hareket yaptı. Tabii, havluyu kupanın içine düşürmeden becerebilseydi…
Elini alnına koyup bir iç çekti. Sonra kupaları bana doğru uzattı, sanki gururla bir şaheser sunuyordu.
“Al bakalım,” dedi. “
Kupayı aldım. Bir yudum aldım. Hafif şekerliydi ama içimi ısıttı.
“ “Kahvemi beğendin mi,
“Elbette,” dedim. “Sana sekiz veriyorum. İki puanı havluyu kahvenin içine düşürdüğün için kırdım.”
Kaşları anında çatıldı.
“Sevgili puanı istiyorum, Kardelen,” dedi; sesinde çocukça bir itiraz vardı ama bakışları ciddi kalmayı başarıyordu.
Ona alayla baktım. Dudaklarımın kenarı kendiliğinden yukarı kıvrıldı.
“Sevgilim olduğun için tam puan alamazsın, Korkut.”
Bunu beklemiyormuş gibi bir an durdu. Sonra önümdeki saçlarımdan bir tutamı çekti.
“Yine kedi gibi mırlıyorsun, Kardelen güzeli,” dedi, sesini biraz alçaltarak.
Bileğinden siyah, lastikli bir tokayı çıkardı. Parmakları hızlı ama dikkatliydi.
“Şimdi şu saçları toplayalım,” dedi. “Yüzünü göremiyorum.”
Elini saçlarıma doğru uzattığında içimde garip bir sıcaklık yayıldı. Kaşları hâlâ hafif çatık olsa da bakışları yumuşamıştı.
“O toka kimin?” dedim. Sesim sakin çıkmıştı ama içim öyle değildi. Benim o şekilde bir tokam yoktu Mihri nin de
Bana baktı. Bakışlarında hafif bir alay vardı.
“Kıskançlık krizi mi geçiriyorsun?” dedi.
Geçiriyordum. Hem de fena hâlde.
“Evet,” dedim. “Geçiriyorum.”
Tokayı parmaklarının arasında çevirdi. Gözlerini benden ayırmadan konuştu.
“Senin için aldım , tam iki paket toka aldım . Saçlarını yanımdayken topla istiyorum.
Düşme kardelen düşme bu adam dağ sığırcıydı unutma seni üzer bu adam
Kahvelerimizi alıp oturma odasına geçtik. Korkut, eline kumandayı aldı ve hiçbir şey demeden televizyonda kanallar arasında gezinmeye başladı.
Birden durdu. Belgesel kanalı.
Başımı yana çevirdim, gözlerimi kıstım.
“Cidden Korkut? Bunu yapmak istediğinden emin misin?”
Omuzlarını silkti, sırıtarak kupasından bir yudum aldı.
“Muhtemelen pişman olabilirim.
yanıma oturdu beni i kolları arasına aldı
- Ama senin için değer dedi
Ekranda kaz yavrularının çimenler arasında koşuşturduğu bir sahne vardı. Ardından, tilki belirdi. Korkut bir anda sahneye kendini kaptırdı. Ciddiyetiyle o kadar komikti ki…
! Yesene hayvan oğlu hayvan!” diye mırıldandı dişlerinin arasından. “Mis gibi et!”
Bardağımı bıraktım. Şok içinde döndüm ona.
“Korkut! Hayır, yemezsin kaz yavrularını! Kalpsiz olma.”
Kardelen doğaya karşı çıkma ” dedi alayla. “Doğanın kanunu bu. Tilki yemezse başka bir hayvan yer. Boşa gitmesin.”
“Onlar daha bebek! Daha tüyleri bile tam çıkmamış! Hayalleri var!”
“Hayalleri mi?” Korkut döndü, suratında saf bir şaşkınlık vardı. “Kaz yavrularının ne gibi hayalleri olabilir Allah aşkına? Üniversiteye gitmeyi mi düşünüyorlar?”
Baktım suratına, hafifçe dudak büktüm. “Kötü kalpli adamsın sen. Biraz empati yapsana!”
Kahvesinden bir yudum aldı. “Yapalım bakalım. Hassas kalpli, kafası gidik sevgilim… şimdi ne yapıyoruz?”
“Gözünü kapa,” dedim ciddi ciddi.
Korkut gülümsedi ama dediğimi yaptı. “Kapadım. Kazım şimdi.”
“Evet. Şimdi… hamilesin.”
Korkut aniden gözünü açtı. “Ne?! Neye hamileyim Kardelen?”
“Empati yap.”
“Kazım tamam, ama hamile olmama gerek yok. Erkek kazım ben!”
“Hayır. Hamilesin işte. Sorgulama odaklan.”
“… hamileyim…” dedi burnundan kısık bir homurtuyla.
“Şimdi düşün… üç tane minik yavrun var. Sana doğru koşuyorlar. ‘Anne!’ diye bağırıyorlar,” dedim ciddiyetle, ellerimle yavru kazları tarif eder gibi yaptım.
Korkut’un kaşları kalktı. “Anne mi? Kardelen, ben erkek kazım. . Annelik bana gelmez.”
“İşte!” dedim parmağımı havaya kaldırarak. “Empati bu! Kafanı kullan biraz!
Korkut , elleriyle alnını ovuşturdu. “Yani kaz oldum, anne oldum, hamile bile oldum.
Ben gözlerimi kıstım, çok ciddiymişim gibi eğildim ona doğru.
“Korkut…” dedim yavaşça,
bana baktı
“neden sen hamile olmuyorsun da… ben oluyorum sinirle baktı bana
-korkut sen empati düşmansın
. “Çünkü… çünkü… ben erkeğim Kardelen. Biyoloji? Bilim? Evrim?”
“Peki…” dedim, dudaklarımı bükerek. “Benim için… bir kerecik hamile olamaz mısın?”
Yüzüne “bu kız ciddi mi şu an” ifadesi geldi. Ellerini iki yana açtı
“Senin için… hamile mi olayım?”
“Evet,” dedim
“Yani… bu, bir tık fazla değil mi?”
Korkut gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı, dudakları ince bir çizgiye dönüştü.
“Lütfen… lütfen Korkut,” dedim yalvarırcasına.
“Hayır Kardelen. Hamile olmuyorum,” dedi kararlılıkla.
“Niye olmuyorsun ya?” diye söylenmeye başladım hemen. “Deniz atları eşleri için hamile oluyor. Sen… benim için bile olmuyorsun! Bari bir kaz annesi ol!”
Korkut gözlerini açtı, ifadesi giderek karışıyordu.
“Kardelen… Ben deniz atı değilim. Hele kaz hiç değilim. Lütfen... mantıklı şeyler iste benden.”
Kollarımı göğsümde birleştirip suratımı astım.
“Kardelen güzeli mantıklı olsan zaten bu konuşma olmazdı,” dedi
Gözlerim dolmuştu. Bu konuda gerçekten ciddiydim.
“Ne olurdu yani hamile olsan… Senden imkânsız bir şey istemiyorum ki…”
Korkut yüzünü çevirdi, sonra gülümseyip gözlerini bana dikti:
“Peki... sen hamile olsan, ben baba olsam… ona ne dersin?”
Kafamı hızla iki yana salladım.
“Hayır! Sen hamile olacaksın!”
“Hasbinallah…” diye mırıldandı,
“Bak işte… daha şimdiden isyanlardasın! Oysa biliyor musun, bir adam karısı için gerçekten hamile olmuştu. Haberlerde gördüm ben!”
“Yalan haberdir o,” dedi Korkut, inanmaz bir ifadeyle.
“Yok vallahi gerçekti! Adamın karnı kocamandı!”
Korkut kaşlarını çattı.
“Sen… o adamın karnına mı baktın?” dedi kıskançlıkla.
Gülmemi tutamayıp başımı eğdim.
“Korkut… o adam çok tatlıydı.”
Korkut gözlerini devirdi, derin bir nefes daha aldı. Giderek sabrı tükeniyor gibiydi ama sonunda pes etti.
“Tamam! Madem öyle…” dedi
“Hamileyim. Üç tane yumurtam var. Adları da belli: Mazlum Bir, Mazlum İki, Mazlum Üç.”
Ben kahkaha krizine girdim. Öyle bir gülüyordum ki gözümden yaş geldi.
Korkut hafifçe gülümsedi, sonra başını iki yana salladı.
“Seninle ciddi bir konuşma yapmak imkânsız…”
“ Ama tam o sırada ekrandaki tilki saldırıya geçti. Kaz yavruları panik içinde koşuşturdu… ama biri kaçamadı.
Gözlerim doldu. Dudaklarımı ısırdım.
Ve belgeselin sonunda… tilki o yavruyu yedi.
Kupanın içine baktım. Kahvem soğumuştu
Gözümden bir damla yaş süzüldü. “Yazık ya…” dedim fısıltıyla. “Hayalleri vardı onların…”
Korkut başını bana çevirdi. Suratında inanamaz bir ifade.
“Kardelen…” dedi, boğazını temizleyerek .
“Sen çok kötüsün,” dedim hıçkırır gibi. “Pis tilki nasıl yedi onları… nasıl?!”
Korkut, kolunu omzuma doladı. gülümsemesini bastırmaya çalışıyordu ama bir yandan da beni yanına çekti. Gözlerimi silerken saçlarımı okşadı.
“Tamam, bir dahaki sefer çizgi film açacağım sana. Belgesel sana göre değilmiş.”
“Tilkinin gözleri bile acımasızdı… gözlerinde hiçbir vicdan yoktu.”
“Empati yapsana tilkiye biraz aç olmalı ,” dedi göz kırparak. “
Kafamı göğsüne koydum, burnumu kazağına bastırdım.
Elini omzuma koydu, yumuşak bir sesle fısıldadı:
“Sevgilim, ağlama artık...”
Yanaklarımdan akan yaşları parmaklarıyla silmeye çalıştı ama dokunuşu bir şeyleri değiştirmedi. Gözüm hâlâ ekranın donuk görüntüsündeydi.
“Korkut... ama yavrular ölmesin, ne olur.”
“Tamam,” dedi, “başka bir şey izleyelim, olur mu?”
Başımı hafifçe salladım. Olur. Belki biraz dikkatimi dağıtırsam geçer bu iç sıkıntısı.
“Umarım tilki yoktur, Korkut.” diye mırıldandım.
Korkut yüzüme bakmadan yeni bir belgesel açtı. Bu sefer görüntü başka bir doğa belgeseliydi. Fakat... bir tuhaflık vardı. Müzik değişmişti. Kamera açısı çok daha yakın,
“Korkut... bu ne?”
Ekranda iki kurt birbiriyle garip bir şekilde yakınlaşıyordu. Birkaç saniye sonra anladım. Gözlerim büyüdü.
“kurtların çiftleştiği belgeseli açmışsın sen!” dedim, dehşetle.
Korkut sırıtarak omzunu silkti.
“Olabilir... empati yapalım mı?
Sinirim bozulmuştu. Gözyaşlarım kurumadan alaycı bir cümle daha duymak istemiyordum.
“Sapıksın ya! Ben yavru hayvanlar için ağlıyorum, sen burada gülüyorsun! Biz ayrı dünyaların insanıyız!”
Korkut ise hala ciddiyetsizdi.
“Kardelen...” dedi adımı uzatarak, “hayvanlar seviştikleri için ağlayamazsın.”
Yüzüm ekşidi. Artık dayanamıyordum.
“Korkut, senin ağzında filtre yok mu hiç?”
“Yok. Neden olsun ki?” dedi, keyifle gülümsedi. “Özellikle seni utandırmak... epey zevkli.”
O an yastığı fırlattım suratına.
“Görürsün sen! Seninle asla sevişmem ben, öküz!”
Yastık suratına çarpıp yere düştü.
“ Benim bu gece için sevişmek gibi planım yoktu duraksadı yoksa bu gece beni yatağa atmayı mı planlıyordun dedi kendinden emin bir sırıtışla.
artık ağlamıyordum sinirden titriyordum
“Dişi kurdum ...” dedi, sesi alçaldı. “Gel empati yapalım mı biraz?”
Gözlerimi kıstım. Hem şaşkın hem öfkeliydim, ama kalbim ritmini değiştirmişti.
“Sen ne diyorsun yine ya...” diye fısıldadım,
O sırada kanepeye doğru uzandı kendine çekti. Direnmedim. Bedenim, onun yakınlığının ağırlığında gevşedi; Nefes alışım hızlandı, ama durmadım.
Yüzümüz arasındaki mesafe gitgide azaldı. Artık birkaç santimden ibaretti. Gözlerime bakmadı; başını hafifçe yana eğdi ve burnunun ucuyla saçlarımı kokladı.
“Utanmıyorsun değil mi?” dedim kısık bir sesle,
gözlerimi kaçırdım
. “Seni böyle bilmezdim, Korkut.”
Gülümsedi. Gülümsemesinde biraz meydan okuma, vardı.
“Beni nasıl bilirdin, sevgilim?”
“Daha kontrollü...” dedim. “İhtiyaçlarını hep ikinci plana atan biri gibi.”
Kulağıma doğru eğildi, sesi neredeyse fısıltıydı ama taşıdığı anlam yeri göğü titretebilirdi:
“Bak,” dedi, dudakları kulağıma değmeden geçerken, “Empati yapalım demedin mi sen
Yutkundum. Cümleler dilimin ucuna geldi ama boğazıma takıldı. Onun varlığı, bedenimle zihnim arasında uzayan ince bir çizgiyi titretiyordu.
Bir kolunu belime doladı. İnce kumaşın altından geçen parmakları tenime dokunduğunda, tüm vücudum ürperdi.
“Kardelen...” diye mırıldandı.
Yanaklarım alev almıştı, ama hâlâ kaçmıyordum.
"Korkut…" dedim usulca,
“Bunu yapmamalıyız.”
Gözleri gözlerime sabitlendi. O bakışta bir şey vardı... Söz dinlemeyen, ama sınır tanımaya da hazır biri.
“Elimi çekmemi istiyorsan…” dedi, sesi neredeyse fısıltı kadar hafifti. “Çekilirim.Sana ihtiyacım var
izin verirsem ne olacaktı bilemiyordum tedirgindim
“İstemiyorum, doğru değil ” dedim sonunda. Gözlerim hâlâ onunkilerden kaçıyordu.
Kaşlarının arasında bir gölge gezindi. Yanağımın kenarına nazikçe dokundu, başparmağı tenimde bir soru gibi dolaştı.
“Doğru?” diye sordu.
Sustuğumda, sessizlik ikimizin arasında ağırlaştı. Sanki söz söylemek, aramızdaki gerçeği bozacak bir hata gibi geliyordu.
“Sadece…” dedim sonunda, “seninle bu kadar yakın olmak, bu kadar savunmasız olmak… beni .”
“Benden mi korkuyorsun?” diye sordu
Başımı hafifçe iki yana salladım.
Yalnızca başımı eğdim. Bu kez cevabım sessizdi ama inkâr edilemezdi.
“Yavaş oluruz,” dedi usulca. “Her gün yeniden tanışırız seninle... Her sabah, her bakışta yeniden başlarız. Senin bana güvendiğin kadar…sana yaklaşırım “.
Korkut gözlerimin içine derin derin baktı, öyle ki sanki kalbimin en gizli köşelerini okuyordu.
“Bana böyle bakma, Kardelen.”
“Sana zarar vermem, kendime veririm. Sana vermem.”
İçim ısındı,
“Biliyorum...”, kelimeler boğazımda düğümlense de.
Bir an sustu.
Derin bir nefes aldı, sanki söyleyeceklerini tartıyordu.
Sonra alçak bir sesle devam etti:
“Sana dokunurken tedirgin oluyorum ben .O kadar naifsin ki... Bir an bile düşünmeden canını acıtırım diye korkuyorum.”
Bakışları bir anlığına uzaklaştı
“Dünyadaki kötülükler kalbine hiç uğramamış gibi... Sanki içindeki o ışığı kimse kirletememiş .
Suskun kaldım, kelimeler yoktu içimde.
Korkut hafifçe yaklaştı,
“Seni sevsem, benden korkmazsın, değil mi?”
Başım yavaşça salladım
“Sadece seveceğim. Sen ne kadar sevilmek istersen, o kadar olur.”
Ve ben, bütün cesaretimi toplayıp, gözlerine bakarak fısıldadım:
“Sev beni.”
Kalbim hızla çarparken, tereddütle ama istemeyerek ayağa kalktım.
gel, Kardelen.”
Korkut beni dikkatle, sanki kırılacak bir şeymişim gibi, kucağına aldı elim boynuna dolandı Vücudumun her zerresi onun sıcaklığıyla doldu.
“Ayaklarım yere değmeden, beraberce yatak odasına doğru yürüdü.
Kapıdan geçerken bana baktı, gözlerindeki kararlılığı gördüm.
Yatak odasının kapısı kapanırken, dünya dışarıda kalmış gibiydi.
Korkut beni yatağa uzattığında nefesim bir anlığına kesildi sandım. Gözlerim kapalıydı. Kapalı kalsın istedim. Bedenim istemsizce titredi ama belli etmemeye kararlıydım. Bu sadece anlık bir tedirginlikti, kendime böyle söyledim.
Hazırdım.
Hazır olmam gerekiyordu, değil mi?
Sevişmek normal bir şeydi. Herkes yapıyordu. İnsanlık tarihi kadar eskiydi. Bunları zihnime art arda dizdim; sanki mantık, bedenimi ikna edebilirmiş gibi. Ama yine de titriyordum. Gerçekten titriyordum.İstemsizce kasılıyordum
Korkutan bir hamle bekliyordum. Nedenini bile bilmediğim bir ürperti vardı içimde .Anlar mıydı hâlimi?
Bedenim oradaydı ama zihnim… tetikteydi. Kaçmaya hazır bir hayvan gibi.
Onun bir hamlesini bekliyordum. Çünkü bilirdim: asla ilk adımı ben atmazdım. Sessizlik uzadıkça kalbim daha hızlı atmaya başladı. Yanımda hareket hissettiğimde, göz kapaklarım istemsizce aralandı.
O an baktım yüzüne. Sadece oradaydı.
Korkut yanıma uzanmıştı
Sanırım tedirginliğimi hissetmişti derin bir nefes verdim
Gülümsedim. Hiç düşünmeden döndüm ve kollarının arasına sığındım. O da beni hemen sardı—öyle sıkı, öyle sahiplenircesine. Teninin sıcaklığı içime işledi, kokusu başımı döndürdü. Her şey gerçekti. Ve ben... o an kendimi ilk kez tam anlamıyla iyi hissediyordum.
“Sana uyuyacağımızı söyledim ,seni severdim ama tedirginsin rahatlaman gerek ” dedi Saatlerce sadece yatakta konuştuk. Ne bir acele vardı ne bir beklenti. Sadece zaman ve ikimiz. Ben anlattım, o dinledi. Her cümlemin arkasında gülümseyen bir dikkatle…
“Düşünebiliyor musun,” dedim heyecanla. “İlk öğretmenlik deneyimimde bunu yaşadım resmen.”
Kaşlarını kaldırdı, şüpheyle baktı. “Abartıyorsun.”
“Korkut, çocuk okuma yazmayı öğrenir öğrenmez aşk mektubu yazmış!” dedim, hâlâ inanamayarak.
Güldü. “Çocuk akıllı işte.
“Ben babasını aradım vallahi.” dedim savunur gibi, ama yüzümdeki eğlenceli gülümsemeyi saklayamadım.
“Çok kötüsün,” dedi Korkut
“Değilim ya!” dedim, gülüşünü bölerek koluna hafifçe çimdik attım.
O anda gözleri parladı. “Kardelen... Şu an benim sınırımdasın. Bence uslu dur.”
“Bana ne!” dedim , gözlerimi devirdim.
Sonra bir an sessizlik oldu. Ama o huzurlu, insanın içine oturan türden…
Tavana baktım. Loş ışıkta, lambanın arkasında oluşan gölgeler dikkatimi çekti. Parmaklarımı havaya kaldırdım, iki elimin başparmaklarını ve parmak uçlarını birleştirdim. Tavanda kocaman bir kalp gölgesi belirdi.
“Bak,” dedim, “gölgeyle kalp yaptım.”
Korkut başını çevirip gölgeye baktı. Sonra yeniden bana döndü.
“Gerçekten çocuk gibisin bazen.”
Yatakta gölgelerle kalp yaparken içimde bir çocuk neşesi kabarmıştı.
“Korkut,” dedim dönerken, “sen de yapsana. Elinle bir şey dene.”
“Kardelen… gerçekten mi? Gölge oyunu mu yapacağız şimdi?”
“Evet!” dedim kararlı bir sesle. “
İç çekti, ama yüzündeki gülümsemeyi saklayamıyordu. “Sen böyle olduğunda… ne yapsam boş.”
“Bak şimdi, şu tavşanı yapacağım,” dedim ve ellerimi çaprazlayarak, parmaklarımla kulağa benzer iki çıkıntı oluşturdum. Gölgem tavanda şekillenmeye başladı. “Bak bak! Kulakları bile oynuyor!”
Korkut başını yastığa gömdü gülmemek için. “Kardelen… bu… bu çok saçma.”
“Sen yap!” dedim inatla. Dirseklerimle onu dürttüm. “Sıra sende. Haydi.”
Bir iç çekti. “Peki... Tamam. Bu da benim ‘boz ayım’.”
Ellerini biraz beceriksizce birleştirdi, baş parmaklarını birbirine kilitledi. Ortaya çıkan şekil... ayıya pek benzemiyordu ama ikimizin de kahkahalarına sebep olmaya yetti.
“O ayıysa ben ejderhayım, Korkut.” dedim gülerek.
“Tamam, tamam, bekle. Yeniden yapacağım. Şimdi oldu. Bak!”
Yeni şekli biraz daha derli topluydu. Belki hâlâ bir ayıya benzemiyordu iyidi işte
“Hadi birlikte bir şey yapalım.” dedim, parmaklarımı onun avuçlarına yerleştirerek. “Bir kuş olsun. Kanatlarını birlikte açalım.”
Parmaklarımız birbirine karıştı.
“Uçtu…” dedim usulca.
“Sen neden böylesin?” dedi bir anda Korkut. Sesi karanlığı yaran, içinden taşan bir şaşkınlık gibiydi.
Kaşlarımı çattım, bakışlarını yakalamaya çalışarak, “Anlamadım, Korkut.”
“Saçma olan ne varsa… seninle anlamlı oluyor.”
Gülümsedim. Hiç düşünmeden söyledim:
“Bence… beni sevdiğin için.”
Gözleri kıstı. Dudakları hafifçe yukarı kıvrıldı, ama ciddiyetini bozmadı.
“Seni sevdiğimi nereden çıkarıyorsun?”
Bir anda doğruldum, sinirle yatağın içinde doğrulup üstüne çıktım. Dizlerim kalçalarının iki yanına yerleşti, ellerim göğsüne bastı.
“Beni sevmiyor musun, Korkut?”
Tepki vermedi. Gözleri kıpırtısız, dudakları suskundu.
Ama ben onu tanıyordum. Bu sessizlik bir oyun başlangıcıydı. Beni kışkırtmanın en ince yoluydu.
Boynuna doğru eğildim. Tenine dudaklarımı değdirdiğimde nefesinin ritmi değişti. Artık içini daha hızlı çekiyor, ama hâlâ susuyordu.
“Beni seviyor musun?” diye fısıldadım, bu kez nefesim boynuna karışmışken.
Ama o, hâlâ tavana bakıyordu.
Bu oyunu seviyordu. Sessizlikle hükmetmeyi. Ama ben de pes etmeyecek bir rakiptim. Ellerim yavaşça tişörtünün altına kaydı. Parmak uçlarım karnındaki kaslara değdiğinde vücudu hafifçe gerildi.
“Seviyor musun, Korkut?” dedim yeniden. Cevap yoktu.
O hâlâ susarken, ben onun boğazına yöneldim. Adem elmasına dudaklarımı değdirerek yukarı çıktım, Oyun oynuyorysa, ben daha acımasız oynardım.
Üzerimdeki ona ait tişörtü çıkardım. Sadece iç çamaşırım ile kalmıştım neyseki ikisi de aynı renk siyahtı
“Şimdi? Seviyor musun?”
-“Yapacaklarına bağlı.” dedi gözleri ile resmen vücudumu yakmaya yemin etmiş gibi bakıyordu
Gözlerim öfkeyle daraldı.
Ama o bir anda, hızlıca beni altına aldı. Kontrol yine onun eline geçmişti. Ama ben artık kaçmıyordum.
Yüzüme eğildi, dudakları tenime değmeden önce fısıldadı:
“Sinirlendiğin zaman her şeyi unutmana... ve beni mahvetmek için her şeyi yapabilecek potansiyele gelmene bayıldığımı söylemiş miydim?”
“Söyle… şunu.” dedim dişlerimi sıkarak.
“Neyi?”
Bakışlarım delici bir netlikteydi.
“Korkut…” dedim, adını bir meydan okuma gibi telaffuz ederek.
Bir an durdu. Nefesi yüzümdeydi artık.
Sonra nihayet… kelimeler döküldü:
“Seviyorum... her zerrene kadar seviyorum.”
Ve o an öptü beni.
Dudakları benimkine değdiği an, sadece ona karşılık verdim
Ellerini saçlarımda hissettiğim an, içimden bir şey koptu. Parmak uçlarıyla tenimde dolaşırken, nefesim duraksadı. Boynumun arkasında, usulca ama sahiplenerek gezindi. Ardından, elleri sırtıma indi. Parmakları omurgam boyunca süzüldü, sanki beni ezberliyordu—bedenimi, tüm varlığımı.
Ben de suskun kalmadım. Ellerim göğsüne kondu, oradan omuzlarına, sonra beline aktı. Tenine her dokunuşumda sıcaklığı içime çekiyor, damarlarında atan kanın titreşimini hissediyordum. Kalbi… kalbi benimkine çarpıyordu. Aynı ritim. Aynı delilik. Aynı arzu.
Tişörtü çoktan üzerinden çıkmıştı. Tenine dokunduğumda, elimle değil, kalbimle hissediyordum sanki.
Yatağın içinde gövdesi üzerime gölgelenmişti.
Nefeslerimiz düzensizdi.
Kalbim göğsümden dışarı çıkacak gibiydi.
Bir an durdu. Ellerini bedenimin iki yanına koyup yüzüme baktı. Gözlerinde bir şey vardı… sanki bir şeyden vazgeçmişti.
“Kaybettim,” dedi kısık bir sesle.
Gözlerine baktım. Dudakları yarı aralıktı, sesi çatallanmıştı.
Ne kaybettiğini anlayamıyordum. Onun sıcağı, onun nefesi üzerimdeyken hiçbir şeyi kaybetmiş gibi görünmüyordu.
Kalbim göğsümde hızla inip kalkıyordu.
“Anlamıyorum…” dedim, neredeyse fısıltıyla.
Bakışlarını kaçırmadı.
“Ben neredeyim... sen neredesin artık bilmiyorum,” dedi.
“Sınırlarım vardı… cümlelerim, kararlarım… ama şimdi hepsi silik. Hepsini seninle kaybettim.”
Elimi uzattım, yanaklarına dokundum.
“Karşılıklı kaybettik,” dedim, dudaklarım titreyerek.
“Ben de bilmiyorum.”
Derin bir nefes aldı. Göğsü benimkine bastı.
“Senin tenine dokunduğum anda,” dedi,
“Kendimden çıktım… Gözlerini yumdu. Başını alnıma yasladı.
“Ve dudaklarımız yeniden birleşti.
Elimi kalbine koydum “Orası benim,” dedim titreyerek.
- Senin kabul ,” dedi, öpücüklerini göğsüme indirirken. “Burada... burası, en çok benim.”
nefesiyle sarhoş olmuş gibiydik. Dudakları boynumda kayarken, gözlerimi kapattım. Öpüşleri, göğsüme indi; sonra kaburgalarıma… Nefesim karıştı arzusuna,
Adını söyledim.
Ama o cevap vermedi.
Sadece gözlerimin içine baktı.
Öyle bir bakıştı ki… içime işledi. Orada, gözbebeklerimin tam ortasında bir yangın bıraktı.
Sütyenimin kopçasını tek hamlede açtı. Ama ben hâlâ refleksle sütyenimi tutuyordum. Parmaklarım kilitlenmiş gibiydi.
Korkut bunu fark etti. Ellerimin üzerine kendi elini koydu; bastırmadan, acele etmeden.
“İzin ver,” dedi alçak bir sesle. “Yemin ederim canını acıtacak kadar sevmem seni. Bazen yetmiyor Kardelen… bazen daha fazlasını isteyesim geliyor. Ama bencil olamam, değil mi?”
“Ben…” dedim, sesim titreyerek. “Ben istiyorum. Sadece ne yapacağımı, nasıl uyum sağlayacağımı tam bilmiyorum. Rehberlik edersen… belki bu kadar tedirgin olmam.”
Yutkundum, başımı öne eğdim. Utançtan değil; kelimelerimi toparlamak için.
O, sessiz kaldı. Sonra sütyenimi üzerimden aldı; sakince. Odanın bir köşesine bıraktı. Hareketi bile yavaştı.
Korkut’un dudaklarını göğüs uçlarımda hissettiğim anda,
İnlememle birlikte içimdeki tüm utanç yerini başka bir şeye bıraktı.
Sağ göğsümü emerken, diğerini yoğuruyordu.
Ve ben… kendimi daha fazla tutamıyordum.
Bütün bedenimle ona yaklaşıyordum.
“Çiçek gibi kokuyorsun,” dedi fısıltıyla.
Ardından tekrar öpmeye başladı.
Yumuşak, sabırsız, durmaksızın.
“Ah… ah, Korkut…” dedim nefes nefese.
Ama beni dinlemiyordu.
Dinlemek gibi bir derdi yoktu zaten—
Dudaklarıyla, elleriyle…
Tenimde gezinirken kendimden geçiyordum.
Beni öpüyor, emiyor,İz bırakmadan geçmiyordu hiçbir dokunuşu.
“Sen…” dedi,
dudakları göğsümdeyken hafifçe başını kaldırıp gözlerime baktı.
Göğsümü sıkarken, sesi alçak ve kararlıydı:
“Çok güzelsin.”
Bu sözleri defalarca fısıldıyordu, sanki kendi kendini ikna edercesine.
- Tüm irademi elimden aldın
Derin bir nefes aldım, titreyerek,
— Acıyor, dedim
Ama dokunuşları hemen yumuşadı;
Özür diler gibi, ama yine de kontrolü elinde tutarak
yavaş yavaş öpmeye başladı göğüslerimi.
Burnunu hafifçe tenime dayadı, kokladı.
Sonra , uçlarını çekiştirmeye başladı.
— pamuk şeker gibi , dedi sessizce.
Ben ise irademi yitirmiştim;
İçimde bir yerlerde artık sınır kalmamıştı.
Daha fazlasını istiyordum.İçimde garip bir kıpırtı boşuk vardı
— Korkut… lütfen… lütfen, dedim fısıltıyla.
Sözlerim dudaklarım kadar titriyordu.
Korkut’un sesi daha da derinleşti,
gözleri bakışlarımda kilitliydi:
“İstediğin her şeyi yapacağım.”
Ama ardından tekrar, ısrarlı öpücüklerine döndü.
Dudakları tenimde sabırsızca dolaşıyor,
her hareketiyle aklımı bulandırıyordu.
— Korkut… istiyorum… lütfen… ah…
Sözlerim arzuya karışmıştı artık.
O an durdu.
Başını kaldırdı.
Bakışları yakıcıydı.
“Ne istiyorsun?” dedi, sesi öyle boğuk, öyle şehvetliydi ki…
Sanki nefesim yarım kaldı.
— Seni istiyorum, Korkut.
Şimdi. Hemen.
ben buna hazırdım.
Çünkü ona teslim olmak, en çok istediğim şeydi.
Öpücükleri göbek deliğimin çevresinde dolanırken nefesim sadece hızlanmıyor, kalbim ritmini şaşırıyordu. Tam orada durdu…
Bir şey hatırlamış gibiydi.
Eli karnımın üzerinde daha sıkı kavradı beni. Ama acıtmadı. Sadece bırakmak istemiyor gibiydi. Alnını tekrar oraya yasladı, gözlerini kapadı. “Bu his…” dedi kısık bir sesle,
“beni kendime düşman ediyor bazen.”
Sonra başını kaldırdı. Gözleri daha karanlık, daha yoğun… ama hâlâ bana zarar vermeyecek bir sabırla bakıyordu. . O sakin adam gitmişti; yerinde dizginlerini zor tutan biri vardı.
Parmakları göbek çevremde gezinirken öpüşleri daha derinleşti, . Daha çok ister gibiydi…
Derken başını kaldırdı, bakışlarıyla içimi delip geçti.
“Ben seninle ne yapacağım, Kardelen…” dedi.
Sesi o kadar derindi ki,
— Söyleyeyim mi sana ne yapacağını? dedim nefes nefese
Sözümün yarısında bile kaşlarını çattı.
Ne dediğimi anlamıştı.
Yüzünü biraz daha yaklaştırdı,
nefesi dudaklarıma değdi.
“Çok konuşuyorsun,” dedi.
“Ve bu gece... sadece ben konuşacağım.”
Ben nefes nefese, kelimenin tam anlamıyla onu bekliyordum.
Arzunun kıyısında Bana dokunmasa eksik kalacaktım,
dokunsa...
kendimi tamamen bırakacaktım.
Gözlerini bir an bile ayırmadan, başını biraz daha eğdi.
Ellerim çarşafa sıkıca gömüldü,
çünkü sabrım artık incecik bir ipliğe bağlıydı.
İçimden geçenleri duymuş gibi mırıldandı:
“Daha başlamadım bile.”
Sonra daha aşağıya…
Dudaklarının değmediği ama
nefesinin dolaştığı o yerde,
zihnim sustu, bedenim konuştu.
O sadece uyumak istemişti belki…
Ama geldiğimiz yer,
uykunun çok ötesindeydi
Kasıklarımda nefesini hissediyordum, her derin nefes alışverişiyle göğsüm inip kalkıyordu.
Ellerim çarşafa gömülüyordu, çünkü sabrım artık incecik bir ipliğe bağlıydı.
-
O an, tam her şeyin en yoğun halindeyken, kapı zili çaldı
“Korkut! Kapı!” , kalbim hâlâ onun sıcaklığında titrerken.
“Siktir et,” dedi.
“Kapı işte,” dedim, sesimde hafif bir ısrar vardı, ama o hâlâ hareketsizdi. Zil durmak bilmiyordu; çalıyor, çalıyor…
Korkut nihayet üstümden kalktı. Gözleri hafif şaşkındı, yüzü ise karışık bir ifadeye büründü. “Siktir,” dedi yine, “Kapıyı nasıl açacağım ben?”
O an, bir anlık aklım ermedi. Pantolonuna bakıca ..duraksadım
Ondaki ereksiyonun etkisiyle yüzüm kızardı,
“Hiç utanma, Kardelen Hanım,” diye fısıldadı, “Senin eserin bu. Gurur duymalısın.”
Sanrım sevgilim şey.... olmuştu tahrik olmuştu
“Korkut, şey… o nasıl şey olacak?” dedim.
“Ne olacak?” diye sordu şaşırmış bir şekilde
“İnecek… yani nasıl? Ne yapacağız?” diye tekrar ettim, bu sefer biraz daha ciddiyetle.
“Bilmiyorum, Kardelen,” dedi, gözlerini devirirken. “Dünyadaki en iğrenç şeyi düşünmeye çalışıyorum ama sen şuan bir yerlerine kapatmayan iç çamaşırınla karşımdasın
utanmıştım hemen üzerime örtüyü çektim
Senin utanman beni cezalandırıyor sanki,” dedi.
Kapı hâlâ çalıyordu
“Ben baksam, sen toparlanana kadar,” dedim, “Ne dersin?”
Korkut yüzünü buruşturdu,
“Yüzün, saçların… az önce seviştik gibi dururken mi? Asla.” dedi,
Derin bir nefes aldı, göğsü yükselip alçalıyordu ritmik ama o an dikkatimi en çok çeken şey, sırtına düşen loş ışıkta belirginleşen karın kasları oldu. Arkasını dönüp gitmek üzereyken, “Banyodayım ben,” dedi.
Korkut arkasını döndüğünde, sırtının kasları karanlıkta bile göz kamaştırıyordu. Geniş omuzları, kasları gerilmiş ve diriydi; . Teninin üzerinde ince bir ter tabakası vardı,
Bir an için nefesimi tuttum;
Korkut omuzlarını hafifçe oynattığında, kasları esnedi
İçimden, istemsizce, hafif ama fazla da sessiz olmayan bir iç geçirme sesi yükseldi. Korkut aniden durdu, arkasını döndü ve hafifçe kaşlarını kaldırdı.
“Kardelen, yapma,” dedi sinirle . “Ben indirirken sen tekrar kaldırıyorsun.”
şuan utançtan ölebilridim resmen yanıyordum
Kapı zili yine çalmaya devam ediyordu, Bense hâlâ yatakta uzanıyordum. biraz toparlanma cesareti bulup, tişörtü üzerime geçirdim.
Korkut hâlâ banyodaydı. Ne yapıyordu ki o kadar uzun süre orada? Merakımı bastırmak için kendimi zor tutuyordum;
On dakika geçti. Kapı açıldı, Korkut çıktı. Üzerinde tişörtü vardı ama yüzünde hala o dalgın ifade... Bana bakmıyordu önce, sessizce odaya girdi. Sonra, aniden gözleri bana ilişti.
“Yukarıda kal,” dedi sert ama kısıtlı bir sesle. “Seni kimse göremez.”
“Hoş geldin dağ sığırcığı Korkut , sakin mi olsan acaba ?”
Henüz cümlem bitmemişti ki kapı tekrar çaldı. Bu sefer daha gürültülü,
“Geldim, ecdadını sikt...!” diye bir ses yükseldi, kaba ve beklenmedik.
Gözlerimi devirdim. “Küfür etmek kötü bir şeydir,” dedim alaycı bir şekilde.
“Kardelen, sana çok güzel küfürler hazırladım!” dedi Korkut,
“Bana mı?”
“Sadece yatakta kullanacağım, merak etme.” dedi usulca.
Kendini zor tutuyordu
Tam bu sırada kapı tekrar çaldı. Korkut, ciddileşti.
“Bu gece bu kapı olmasaydı, seni...” dedi, kelimeler ağzından zor çıktı.
“Hadi ya, Korkut! kapı kırılacak ” dedim gülerek.
Korkut kızgınlıkla küfür ederek aşağı indi. Kapı hala çalıyordu, gece ise henüz bitmemiş gibiydi.
Merhaba fragmandaki kesiti yarın veya cuma günü yayınlayacağım yazım hatları vb onları düzenleyeceğim
bu bölüm daha huzurlu olsun istedim kimse olmadan hiçbir dertleri olmadan sadece aşkları olsun istedim ..
uzun zaman oldu ve nasıl bir bölümdü bilmiyorum ama yazarken çok eğlendim tatlıydılar umarım sizde benimle aynı duyguları hissediyorsunuzdur ...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 94.09k Okunma |
4.11k Oy |
0 Takip |
74 Bölümlü Kitap |