
Oğuz’un evinin dizimi bittiği gün annesi ile kız kardeşi dönmüşlerdi memleketlerine. Evinin anahtarlarını alıp, dışarı çıktı. Uzun zamandır tek yaşamıştı. O yüzden annesi ile kardeşi evde olduğu sürece sıkılmıştı.
Sırt çantasını tek omzuna atıp, sağlık ocağına doğru yürümeye başladı.
Ama ileride zorla ayakta durmaya çalışan ve duvara tutunan kızı görünce, koşarak yanına gitti.
“İyi misiniz? Hanımefendi iyi misiniz?”
“Ba-başım...” sözünü bitirdiği an adamın kollarına yığıldı.
“Lanet olsun!” diye inleyip, kızı kucağına aldı ve biraz ileride olan sağlık ocağına geçtiler.
“Biri buraya baksın!” diye bağırdı hemşirelere. Odasındaki muayene yatağına uzandırıp, hemen kontrolleri yapmaya başladı.
“Tansiyonu çok düşük Oğuz bey,” dedi gelen hemşire.
Oğuz başı ile onayladı. “Şey... Ge-gebelik olabilir. İlaç vermeden önce emin olalım.”
O sırada kız yavaş yavaş gözlerini açmaya başladı. Hemşire eşyalarını alıp çıktığında Oğuz masasına kalçasının bir tarafını dayayıp, oturup kıza bakmaya başladı.
“Günaydın.”
Kız kaşlarını çattı, “Neredeyim ben?”
“Sağlık ocağında.”
“Na-nasıl geldim buraya?”
“Yolda gördüm seni, iyi değildin. Yanına geldiğimde de bayıldın.”
“Şey... Özür dilerim, size de zahmet verdim,” dedi doğrulmaya çalışarak.
“Dur, dur, dur! İyi değilsin henüz.”
Kızla o an gözgöze geldiler. İkisi de sustu, ikisi de o anın etkisiyle yutkundu.
“İyi-iyiyim.”
“Değilsin,” Oğuz’un heyecandan sesi kısık çıkmıştı. Sonra doğrulup, yandaki meyve suyunu uzattı kıza, “Bunu içer misin? Kendini daha iyi hissedersin.” Meyve suyunu açıp, pipeti içine koydu ve kıza uzattı.
“Ta-tamam. Teşekkür ederim.”
Pipeti yavaşça dudaklarına götürdüğünde Oğuz, minik kırmızı dudakların pipeti kavradığı anki büzülüşü ile çaktırmadan tişörtünü çekiştirdi. Kız da zaten ona bakamıyordu.
“Şey, evli misiniz?”
Ayşim birden kaldırdı başını, “Hayır!” diye inledi. Sanki adam farklı bir imada bulunmuştu. “Değilim.”
Oğuz güldü, “Yanlış anlama. Tansiyonun çok düşüktü. Gebelikten olabilir diye-”
“Değilim.”
“Tamam,” dedi ellerini yana açıp, hafifçe gülümseyerek. İçi mi rahatlamıştı ne? Zaten parmağında alyans yoktu ama... Yine de duymak iyiydi.
“Şey ben diyetisyene gidiyorum. Aç kaldım,” derken sesi memnuniyetsiz çıkmıştı. Hepsi annesi yüzündendi. Tontiş, deyip duruyordu kendisine.
Adam kızın bedenini süzdü ve istem dışı, “İhtiyacın mı var ki?” diye sordu.
Ayşim birden başını kaldırıp, adama baktı. “Anlamadım.”
Oğuz birden söylediği şeyin tuhaflığı ile mahcupça gülümsedi, “Şey yani gençsin, metabolizman hızlı çalışır, sabahları da yürüyüş yapsan yeterli ve bence zaten öyle diyet yapacak bir kilon da yok.”
“Teşekkür ederim.”
Adam elini uzattı, “Bu arada ben Oğuz, bir hafta önce geldim buraya.”
“Memnun oldum. Bende Ayşim.” Kız sedyeden inince adam da ayaklandı.
“Gidiyor musun?”
“Evet. Yani senin de işin vardır zaten. İyi hissediyorum kendimi.”
“Peki. Kontrole mutlaka gel ama.”
Kız kaşlarını çattı, “Neden? Ne kontrolü?”
Oğuz kafasını kaşıdı, “Yani ölçsünler tansiyonunu. Çıkmasın yine. Yani düşmesin. Yani öylesine de gelebilirsin tabi.”
Kız gülümsedi, “Peki, görüşürüz. Tekrar teşekkürler.”
Oğuz kızın arkasından dönüp masasına oturdu ve sinirle kalemi ile oynamaya başladı. “Aferin oğlum, ne güzel saçmaladın. Devam. Tansiyonun çıkar, düşer ne lan? Doktorsun sen, daha mantıklı bir sebep bulabilirdin. Hayır, öylesine de gel, ne demek? Sanki ilk kez bir kızla flörtleşiyorsun. Gerizekalı.” Elindeki kalem sinirden ikiye bölünmüştü. “Of!” tam çöpe atacaktı ki, gülümseyerek çekmeceye attı.
***
Uğur toz içinde olan dükkandan dışarı attı kendini. “Hayır, koca lokanta ortağı adamım. Bir temizlik şirketi tutamadılar diyecekler. Neden biz yapıyoruz temizliği anlamadım!” diye söylenirken, arkadan gelen sesle birden arkasını döndü.
“Kolay gelsin.”
Uğur gördüğü kızla yutkundu, “Teşekkür ederim.” Üstüne başına baktı. Lanet olsun, rezaletti. “Kusura bakma, ben de tam temizlik şirketi tutmaya gidiyordum. Battım böyle.”
Kız güldü, “Yok önemli değil.”
“İşin yoksa... Yani boşsan... Boşsandan kastım, iş anlamında boşsan, gel buyur.”
Kız başını eğip, içeri baktı. Üç kız, iki de erkek vardı. “Temizliğe mi?”
Adam da başını arkaya çevirdiğinde birden elinin yönünü değiştirip, lokantayı gösterdi. “Yok. Yemek. Yemeğe yani.”
“Teşekkürler, ama gitmem lazım.”
“Nereye?”
Kız kaşlarını çattı ve o tırnaklarını yeniden çıkardı, “Sanane Uğur!”
“Ne demek banane? Etraf it kopuk dolu, biliyor musun sen?”
“İyi de yine söylüyorum: SANANE UĞUR! Mahallenin bekçisi misin?”
“Hayır ama, bir yerde asayiş benden sorulur. Bulut ve bendendi eskiden, ama o kendi asayişini güvence altına aldı. Artık karışmıyor. Ben tek sağlayacağım. Zaten de ona ne senin asayişinden! Birkan varya, serseri o serseri. Ela’ya dadanmıştı zamanında. Sen evlenme onunla!”
“Ne diyorsun ya? Ela kim? Birkan kim? Bir şey anlamadım. Benim kimseyle hem de hiç kimseyle evlenmeye niyetim yok. Haber bekliyorum zaten, bir işten. Haber gelir gelmez gideceğim.”
Adam öksürmeye başladı, “Ne-nereden?”
“İsviçre’den. İyi günler sana!”
Kız yanından uzaklaşınca, Uğur nefes alamadığını hissetti. Hep bu toza maruz kalmasından bu nefes darlığı.
İçeri girdiğinde “Nefessiz kalacağım sizin yüzünüzden! Hayır üstüme başıma bak, elbette gider. Yüzüm gözüm toz içinde. Yakışıklılığım gözükmüyor! Dedim size temizlik şirketi tutalım diye!” diye gürledi ve cüzdanı ile telefonunu alarak çıktı oradan.
Bu yaşına kadar neyi beklediğini artık bilmiyordu Uğur. Geleceğini bilmediği bir yabancıyı mı? Yoksa ‘beni bekle’ diyeni mi? Kimdi beklenen? Peki şimdi bu gidişinin yarattığı acı da neyin nesiydi?
Gerçekten darmadumandı ve altından nasıl kalkılır Uğur bildiğini sanıyordu ama aslında bugüne kadar tüm ezberleri o dumanla uçup gitmişti. Uğur aşkla yeni tanışıyordu çünkü...
Ne kadar yürüdüğünü bilmiyordu ama geldiği yeri gördüğünde kaşlarını çattı. Filiz’le vedalaştıkları köhne evdi burası. Gerçi ev de kalmamıştı ya. Yıkılmıştı. Aynı onun gibi, yıkık döküktü artık.
Çıkıp, taşların üstüne oturdu. Bir süre öylece, bir şey düşünmeden karşısındaki yolu izledi.
Yanındaki ayak sesini duyunca gözlerini gülümseyerek yumdu, “Geç kaldın, üstelik senden rahat yok mu bana?”
“Ee intikam soğuk yenen bir yemektir. Sen de zamanında beni rahat bırakmıyordun.” Elindeki poşetten bir bira çıkarıp, uzattı. “Bunları aldım. Ondan geciktim.” İkisi de biraz sessiz kaldıktan sonra Bulut ona baktı. “Neden buradasın?”
“Dokuz yıl be kardeş. Bekle, dedi. Dokuz yıl bekledim. Bekle dedi, gözüm başka kıza değmedi o güne kadar... Ama artık neyi beklediğimi bilemiyorum.”
Bulut kaşlarını kaldırarak gülümsedi, “Burçin’e kadar mı?” diye sordu.
“Açık açık demek zorunda mısın?”
“Demeyeyim de kendi kendini mi ye böyle?”
Uğur birasından büyük bir yudum aldı, “Gidiyor.”
“Ne? Nereye?”
“Ne bileyim ben hangi siktiğimin ülkesine. Çalışmaya gidecekmiş.”
“Durdur.”
“Yok kardeş, böyle heyecanlı olmaz. Havaalanına gidene kadar bekleyeceğim. Tam o son anda kızı durdurmak aklına gelen gerizekalılar gibi, havaalanına son gaz gidip, öyle durduracağım onu. Nasıl ama? Romantik değil mi? Lan hangi sıfatla durdurayım kızı? Ne söyleyeyim de gitmesin?”
“Yok abicim, bekle kız çeksin gitsin. Sen de arkasından sürün. Müstahak sana!”
Uğur birden adama baktı, “Ne sürüneceğim ya ne sürüneceğim... İki kere gördüğüm kız için ne sürüneceğim?”
“Ben Ela’yı bir saniye gördüm Uğur. Sende şahitsin ya, ömrüm boyunca bir kıza ne elim ne gözüm değdi. ‘İyi ki’ diyorum şimdi her anım için, onunla uyandığım her sabaha şükrediyorum. O bir saniye bütün ömrümü ele geçirdi, iyi ki de ele geçirdi. O iki görüş diye küçümsediğin şey varya, seni öldürür oğlum ben biliyorum. Yer bitirir seni.”
“Filiz?”
Bulut adama baktı. “Aşk... Gözünü ilk açtığın değildir kardeşim. Yüreğinin kapılarını ilk açtığındır. Sen Filiz’le gözünü açtın. Ama Burçin’e kalbinin kapılarını açtın. Sen o kıza-”
“Nereden biliyorsun be?” diye tersleyerek sözünü kesti onun. “Dokuz yıl bekledim ben onu.”
Bulut kahkaha attı, “Sen dokuz yıl Burçin’i bekledin bence. Dokuz yıl sonra ilk kez bir kız için bu haldesin.” Sonra ona yaklaştı, “Ben seni Filiz giderken de gördüm Uğur. Üzüldün, kabul. Ama yıkılmadın. İşte bu kız senin yıkımın olur. Geç kalma dostum, geç kalma!”
Uğur Bulut’a ters ters baktı, “Kalbim allak bullaktı zaten. Bir beynim sağlamdı, iyice siktiğin için teşekkür ederim abi. Gidebilirsin şimdi.”
Kafası da kalbi de alt üst olmuştu. Aşka bir bakış yeter miydi gerçekten? Bugün onu gördüğünde kalp ritmi değişmişti kabul. Ama geçen sefer de sinir etmişti onu. Delirecekti. Hepsi de Bulut yüzündendi. Evet tüm suç Bulut’undu.
Yerinden kalktı ve eve gitmek için yola koyuldu. “Kızın önüne de attılar zaten öyle paspal beni!” diye homurdanarak yolda yürüyordu ki onu gördü. Burçin...
Ağlıyor muydu o? İyi de neden?
*
Burçin teyzesiyle yaptığı kavgadan sonra önce odasına geçip, kapıyı kapattı ve yatağına oturdu.
Teyzesi gitmesini istemiyordu. “Üç dilim ekmeğim olsa, kendiminkini ikiye bölerim yine de seni bırakmam” deyip, duruyordu. Ama kalamazdı Burçin. Burası ona dar gelirdi. Yapamazdı.
Çantasındaki küçük kutuyu çıkarıp, içine baktı. Gözyaşları daha da beter akmaya başladı ve kapatıp, penceresini açtı. Derin derin nefesler alıyordu. Ama yetmiyordu sanki ona.
Etrafa bakındı, kimse yoktu. Hemen ceketini giyindi ve koşarak aşağı inip, dışarı çıktı. Sonra da geçen gittiği o köşeye oturdu.
Bütün dünya üzerine geliyor, nefes almasını önlüyordu sanki. Başını gökyüzüne kaldırıp, yıldızlara baktı, “Neden gittin anne?” diye mırıldanıp, yeniden ağlamaya başladı.
Yanına yaklaşan ayak sesleri ile bir an ürküp arkasına baktı. Onu görmeyi beklemiyordu. Çok şaşırmıştı. “Uğur?” diye mırıldandı.
Uğur yutkunup yanına oturdu. “Neden ağlıyorsun?” diye sordu gözlerinin içine bakarak.
“Annemi özledim. O kadar çaresizim ki ona ihtiyacım var,” diyerek yeniden ağladı.
Uğur uzanıp, kızın elini tuttu. Ama ikisinin de elleri titriyordu. Uğur ruhunun bedeninden ayrılacağını sandı.
“Ağlama.” Diğer eliyle gözlerinin yaşını sildi. “Çaren olurum ben. Gitme...”
Kız acı ile güldü, “Bu öyle basit bir şey değil Uğur. Çalışmam lazım.”
“Tamam. Gel benimle çalış. Ne istersen, nasıl istersen.”
Kız başını sağa sola salladı, “Olmaz...”
“Olur. Oldururum.”
“Olmaz!” diye bağırıp, yerinden kalktı ve eve koşarak gitti.
Uğur ise arkasından bakınırken “Olacak...” dedi.
***
Uğur bütün gece gözüne uyku girmeden evden çıkmıştı. Bulut da onu iş yerinde bekliyordu ve sabah sabah acil olan şeyi gerçekten merak ediyordu. Çünkü güzelim karısını yatakta bırakmış ve kalkmış buraya gelmişti.
Uğur dükkana girer girmez “Ne oldu çabuk söyle!” diye tısladı.
“Ne bu sinir lan?”
“Ne oldu söyle Uğur? Uykumu alamadım ondan olabilir mi?”
Uğur yüzünü buruşturdu, “Lan ben senin için az mı uykusuz kaldım? Şimdi gelmiş bana ne diyor?”
“Tamam, haklısın. Özür dilerim. Söyle hadi.”
“Ben Burçin’e aşığım kabul. Askeriyede ilk gördüğüm an delirdim. O kadar erkeğin ona bakması beni delirtti. Ama gidecek, şimdi de bu düşünce ile deliriyorum.”
“Konu ne?”
“Onu aşkıma inandırmalıyım. Bir şeyden korkuyor, bana yanaşmıyor. Güvenmiyor. İstiyor, ama bir el onu engelliyor gibi.”
“Planın ne?”
Uğur bilmiş bilmiş gülümsedi. “Tabiki bir kadının ruhuna dokunan ve bütün kızların bayıldığı o ilhamımı kullanacağım. Şiir!”
“Hoşgeldin şair Uğur. İyi de şiiri nasıl yollayacaksın ona? Mektup yazacak değilsin.”
“Onu da Ela çözecek. Numarasını alacak bana.”
Bulut kafasını kaşıdı. “İyi tamam. Hadi şimdi sen azıcık burayla ilgilen. Bende gidip Ela’yla ilgileneyim.” Uğur’un sırıtmasını görünce, hemen düzeltti, “Durumu anlatayım demek istedim, ne sırıtıyorsun pis pis? Numara için konuşacağım. İşte alsın sana şeyi, numarasını.”
“İstersen Emir’i alayım.”
“İşine bak Uğur!” diye bağırdı ve lokantadan çıktı.
Uğur ise eline kağıt kalemi alıp, yazmaya başladı. Kusursuz ve muhteşem bir şiirle başlamalıydı.
***
"Sen sağlık ocağında doktor musun Oğuz oğlum?"
Oğuz tam çayını dudağına götürecekken Emsal hanımın sorusu ile bardağı indirdi.
"Evet efendim."
Yine dudağına götürüyordu ki Kadriye hanım konuştu. "Benim hep şurama bir ağrı giriyor. Bıçak gibi," dedi böbreklerini göstererek.
"Film gerekiyor ona. Birgün gelin, bakarız." çayını yine dudaklarına götürdü, ama yine içemedi.
"Sen nereden geldim dedin oğlum? Anan baban nereli?"
"Antalya efendim." çayı masaya koydu.
Berrak hanım surat astı. "Aaa ama içmedin oğlum çayını."
"Şey pek sevmem."
"Aman çekinme oğlum, sen aileden sayılırsın," dedi Hayriye hanım.
"Doğru diyon kız Hayriye, ne de olsa aile hekimimiz."
Hepsi kıkırdadı. Oğuz ise bir sürü yaşlı kadının arasında sıkışıp kalmıştı. Aile hekimi diye neredeyse evlerinde yatıracaklardı adamı.
“Kardeşin, abin, ablan var mı?”
“Var efendim. Bir kız kardeşim, bir de yurt dışında okuyan abim var.”
“Aman aman ne güzel. Kız kardeşin ne iş yapıyor?”
“O da Eczacı efendim.”
Hayriye hanım kendi oğluyla övünerek lafa girdi, “Benim de oğlum dört sene bir şey okudu, ama ismini bilmiyorum. Askerde şimdi.”
Oğuz gülümseyerek başını eğdi, “İnşallah tez zamanda gelir.”
“Ah ah, amin. Gelsin de bir an önce şöyle eczacılarla evlendireyim oğlumu.”
Oğuz öksürmeye başladı, bu kendi kız kardeşinden bahsetmiyordur inşallah.
“Ee kız kardeşin gelip gidiyor mu?”
“Yok!” diye bağırdı birden. “Gitti, daha da gelmez!”
Hayriye hanım, şöyle bir süzdü adamı. Acaba Burçin beğenir mi ki bunu? Hem o zaman belki gitmekten vazgeçerdi.
Bahçenin demir kapısı açıldığında herkes oraya baktı. Oğuz onu görünce istemsizce gülümsedi. Geçen kollarında bayılan kız girmişti içeri. Ve evet... yine o kalp çarpıntısı başlamıştı.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 7.34k Okunma |
576 Oy |
0 Takip |
22 Bölümlü Kitap |