
🖇️Herkese selamlar, nasılsınız görüşmeyeli?
🖇️Umarım severek okuduğunuz bir bölüm olur, keyifli okumalar dilerim...
🖇️Satır arası yorum yapmayı ve oy vermeyi unutmayın lütfen...
🌟 Bölüm şarkısı; Sezen Aksu- Son Bakış
40. Bölüm
Yazarın Anlatımından- Kaçırılmanın 8. Günü
Gece…
Dünya nefesini tutmuş gibiydi. Gökyüzü simsiyah, yıldızlar sanki sonsuz bir uykuya dalmış... Hava ne soğuktu ne sıcak, sadece donuk bir boşluk, kemiklere işleyen sessiz bir hiçlik vardı. Her yer, gözün seçemeyeceği kadar koyu bir sise boğulmuştu. Sanki rüya ile ölüm arasında, varlıkla yokluk arasında bir yerdeydi her şey.
Boran, ayaklarının altındaki toprağı hissetmeye çalıştı. Ama bastığı zemin ses çıkarmıyor ne taş ne ot kımıldıyordu. Her şey susturulmuş gibiydi. Rüzgâr bile esmeye cesaret edemiyordu.
Tam o anda… o ses yankılandı. Uzaktan, sisin içinden, boğuk ama tanıdık bir ses. “Boran…”
Bir anda bütün damarlarından buz gibi bir ürperti geçti Boran’ın. O sesin her hecesini, her titreşimini tanıyordu. Kalbinin en eski yerinde hâlâ yankısı duran bir sesti o, İnci’nin sesi.
Sis biraz aralanır gibi olduğunda gri dumanın arasında bir siluet gördü. İnce bir beden, çıplak ayakla, üzerindeki soluk pudra pembesi elbisesiyle önündeki uçsuz bucaksız, eski, terkedilmiş asma köprüye doğru ilerliyordu.
“İnci!” diye haykırdığında kadın dönmedi. Sadece yürümeye devam etti. Her adımıyla köprü inledi, tahta parçaları çatladı, bir tanesi kopup sessiz bir uçuruma düştü. Boran koşmak istedi ama sanki görünmez bir duvar göğsüne bastırdı onu. O sınırdan geçemiyordu. Bir ses, bir varlık, bir güç “Buradan öteye geçemezsin” diyordu.
Kadın köprüye doğru adımını atıp yürümeye devam ederken bir kez daha bağırdı Boran neredeyse yalvarırcasına. “İnci dur! Yalvarırım dur!”
İnci bir an durdu. Başını yavaşça çevirdi Boran’a doğru. Göz göze geldiklerinde içi çekilir gibi oldu Boran’ın. Yüzü hâlâ tanıdıktı… o yanaklar, o çene çizgisi, o tanıdık duruluk vardı. Ama gözleri... O gözler artık onun değildi. Son görüşündeki, son bakışında aklında kalan gibi değildi.
Simsiyah, cam gibi bakıyordu. Oysa İnci’nin gözleri, Boran’ın en sevdiği yeşillerdi. İlk tanıdığı gün, ona baktığında “orman gibi” demişti içinden. Canlı, serin, derin… hayat dolu. Şimdi ne bir ifade ne bir parıltı vardı… Işık sönmüştü içinde tıpkı terk edilmiş bir evin camlarında olduğu gibi. Gözbebekleri büyümüş, rengi yok olmuştu; irisle beyazın sınırı silinmişti neredeyse. Gözleri Boran’a bakmıyor, üzerinden geçip bir hiçliğe sabitlenmiş gibiydi.
Sanki bakmak için değil, sadece durmak için oradaydılar. Bir zamanlar gülüşüyle parlayan o gözler şimdi kupkuruydu. Yaşamdan kopmuş, içi boşalmış, donuk… Bakan biri orada hâlâ kalbinin attığına inanmazdı.
Boran’ın içinden bir şey koptu o an. Gözlerinin önünde duran kişi İnci’ydi ama onun içindeki İnci çoktan gitmişti.
“Ben geldim İnci’m. Ben geldim” dedi Boran yine de. Elini bir çocuğun karanlıkta uzattığı gibi korkuyla ama inatla ileriye uzatarak konuştu. “Gel hadi.” Boran o bakışları umursamadan konuşurken sesi titredi. Gözleri İnci’nin yüzüne takıldı, belki küçücük bir kıpırtı, belki o boş bakışların ardında bir şey… ne olursa, yeterdi.
Bir an… İnci’nin elinde bir hareket oldu. Parmakları yavaşça kıpırdadı. Sonra kolunu biraz kaldırdı. Boran nefesini tuttu o an. Evet, evet… geliyordu. Ona geliyordu!
İnci’nin eli havada durdu birden. Parmak uçları Boran’ın uzanmış parmaklarına bir karış mesafedeydi artık. O an göz göze geldiler ve Boran o gözlerin içinde son bir şey gördü: Boşluk. Ne sevgi. Ne korku. Ne özlem. Sadece gitmek isteyen bir yorgunluk.
İnci’nin dudakları hafifçe aralandı. Sesinden çok nefesi geldi önce, sonra bir fısıltı duyuldu sisin içinde. “Ben artık yokum, Boran.” O cümleyle tüm dünyası üzerine yıkılmış gibi oldu. “Hayır.” Dedi hızla. “Hayır, buradasın, yanımdasın, elimi tutacaksın bitecek her şey.” Diye devam etti nefes nefese. Nefesi kesildi. Boğazından çıkan kelimeler artık yalvarış değil, sarsıcı bir çığlıktı. Yalnızca İnci’ye değil, bu kâbusa, bu cehenneme, bu haksızlığa haykırıyordu.
Ama İnci kıpırdamadı. Yüzünde ne bir acı ne bir merhamet… sadece derin, ölü bir sükûnet vardı. İnci öyle bakmazdı, yorulurdu ama pes etmezdi. Her seferinde o yorgunluktan güçle ayağa kalkardı.
“Gel güzelim, hadi.” Boran umutla tekrar baktı sevdiği kadına. Bir adım atmak istedi, İnci’nin yanına yaklaşıp onu sarıp sarmalayarak varlığını hissettirmek istedi ama görünmez bir güç onu köprünün başında tuttu. Göğsüne saplanan bir kuvvet geçemezsin, senin yerin burası değil diyordu.
İnci’nin gözleri son kez Boran’a döndü. Küçük bir tebessüm etti o mutlu olduğu anlarda yaptığı gibi. Bu sefer… çok derinlerde, silik bir hüzün… bir veda vardı.
Sonra sessizce geri çekildi. Adımlarının sesi yoktu, nefesi bile yoktu ve bir kuş gibi sessizce, kendini uçuruma bıraktı. Ne bir çığlık, ne bir korku ifadesi vardı yüzünde. Sanki aşağıdaki boşluk onu çağırmıştı ve o da sonunda çağrıya karşı koymamıştı.
Boran’ın dünyası o anda sustu. Bir çığlık atmak istedi ama sesi çıkmadı. Gözlerinden yaşlar değil, sessizlik aktı. Bir anda olduğu yere çökerken sanki kendi içi de o uçurumdan düşüyordu.
Birden gerçeklik suratına tokat gibi çarptığında haykırdı. “İnci!” Sesi, sisin içinde yankılandı. Önce boğuk, sonra parçalanarak geri döndü. Kendi çığlığı bile ona yabancı geliyordu; kırık, kontrolsüz, neredeyse hayvansıydı. Ellerini başına götürdüğünde parmakları saçlarına saplandı. Dizlerinin üstünde, öne eğildi.
Boğazından başka bir ses daha çıktı. İçine bastırdığı her şeyin, o boşluğa düşen bedenle birlikte çözüldüğü bir inleme. “İnci… İncim… yapma…” Fısıltıydı bu. Söz değil, dua değil… sadece içinden dökülen bir kalp sızısı.
Yüzünü yere bastırdı. Soğuk, ıslak toprak yanağına yapıştı. Gözleri açıktı ama hiçbir şey görmüyordu artık.
Dünya, o uçurumla birlikte durmuş gibiydi. Bedenini kontrol edemiyordu, omuzları titriyordu. Sanki biri içini avuçlamış da yavaş yavaş sıkıyordu. Öyle bir acıydı ki, nefes almak bile ihanetti.
Birden avazı çıktığı kadar tekrar bağırdı. “İnciii!” Sesi çatladı, boğazı yırtıldı. Ama fark etmedi. Çünkü artık ses değil, içinden kopan parçalar çıkıyordu dışarı.
Bu acıya bir isim koyamıyordu. Yas mıydı, inkâr mı, delirmenin eşiği mi?
Belki hepsi.
Ellerini yere vurdu defalarca. Toprak parçalandı, tırnakları kanadı ama o hissetmedi. Çünkü asıl kanayan içiydi. Asıl düşen, asıl kırılan oydu.
Ve o karanlığın, o sessizliğin, o iç yakan uçurumun ortasında yalnız kaldı.
“İnci!”
Haykırarak doğruldu yatakta. Nefesi kesilmişti. Göğsü, sanki dev bir taşla eziliyordu. Bir an nerede olduğunu, hangi zamanda olduğunu, hatta kim olduğunu bile hatırlayamadı. Gözleri odanın karanlığında sağa sola çılgınca bakındı. Alnından akan ter, şakaklarına kadar süzülüp boynuna indi. Tişörtü sırılsıklam olmuştu.
Kalbi deli gibi atıyordu. Sanki biraz önce gördüğü o uçurum göğsünde açılmıştı da her nefesi o boşluğa düşüyordu.
Yatağın içinde doğrulmuştu ama bacaklarını hareket ettiremiyordu. O an, rüyada uzattığı o boş elini hatırladı. İnci’ye uzattığı ama tutamadan havada kalan el… Elini kaldırarak avuç içlerine baktı, hâlâ ağrıyordu sanki. Avuç içi yanıyordu. Birini kaybettiğinde değil de tutamadığında böyle acırdı belki insanın eli.
Nefes almaya çalıştı ama başaramadı. Sanki odadaki hava yok olmuştu. Tavan üzerine çöküyor gibiydi. “Kabustu” diye fısıldadı kendi kendine. “Kabustu sadece.”
Ama öyle gerçekti ki. O sis, o gözler, o düşüş… Boran gözlerini yumduğunda hepsi hâlâ oradaydı. İnci hâlâ o köprünün ucundaydı. Hâlâ ona bakıyor ama görmüyordu. Ellerini yüzüne götürdü ve sertçe gözlerini ovaladı. Belki görüntü silinir belki unutulur sandı. Ama daha da netleşti her şey. İnci’nin boş bakışları, "Ben artık yokum, Boran," deyişi…
Boğazı düğümlendi o anda. İnci ona öyle bakmazdı ki. Sevgiyle bakardı, aşkla bakardı, şefkatle bakardı. Ama bu sefer bomboş bakmıştı. Ben artık yokum demezdi, ben hep senin yanındayım derdi. O Boran’ın İnci’si değildi.
Bir an gözleri doldu. Ağlamamak için tuttu kendini. O sadece İnci’nin yanında ağlardı, onun omzuna gömerdi başını, kokusunu solurdu, onda rahatlardı ama şimdi yoktu. Sığınacağı kadın yoktu ve gözyaşları akmak istercesine zorluyordu.
Gözlerindeki yaşları zor tutarken derin bir nefes aldı. Göğsüne oturmuş o ağır taş, sanki her nefeste biraz daha sıkıyordu boğazını. İçindeki çığlıklar, kelimelere dönüşmeden boğazında düğümleniyordu. Sığınacak bir yeri, tutunacak bir dalı yoktu artık. İnci yoktu; sadece anıları ve o donuk, boş bakışlar kalmıştı geriye.
Kendini toparlamaya çalıştı ama bedeninde sarsıntılar başladı, titremeler yayıldı kollarına, bacaklarına. Her adım, nefes ağır bir yük gibiydi.
Yüzünü ellerinin arasından çektiğinde gözleri odanın loşluğunda donuklaştı. Her şeyi unutmak, kapatmak, silmek istedi. Ama unutmak mümkün değildi. İnci’nin sesi kulaklarında çınlıyor, bakışları ruhunda yankılanıyordu. Kelimeler yetmiyordu anlatmaya, duyduğu acı tarifsizdi. İçinde kocaman bir boşluk açılmış, o boşluğun kenarına çökmüştü ve orada, o karanlıkta, kalbinin en derin köşesinde, İnci’nin yokluğu ile yüzleşiyordu.
Başını yanındaki boşluğa çevirdi. İnci’yle dolması gereken o boşluğa baktı. Yavaşça başını eğdi. İçinden bir parça kırıldı ama bu sefer ağlamaya izin verdi kendine. Çünkü artık sadece susmak, sadece dayanmaya çalışmak yetmiyordu. Yalnızca gözyaşları, boğazındaki düğümü gevşetebilirdi ve o gözyaşları, uzun zamandır görmediği bir sızıyla, sessizce aktı yanaklarından.
O anda hangi günde olduğunu hatırladı. İnci kaybolalı sekiz gün olmuştu. Sekiz gündür geceye gözü değmeden sabahı bekliyordu. Ama bu gece… bu kâbus… İlk kez onu gerçekten kaybettiği korkusunu bu kadar iliklerine kadar hissettirmişti.
Başını iki elinin arasına aldı. Omuzları ağırlaştı, bedenini dik tutamaz hale geldi. Karanlık odanın ortasında, çökmüş bir hâlde otururken mırıldanır gibi konuştu. “Ne olur… gitme. Daha yaşayacak çok anımız var…”
Ama cevap yoktu. Sessizlik, o sisli rüyanın bıraktığı tortu gibi hâlâ odanın içinde dolaşıyordu. O kadar ihtiyacı vardı ki şimdi İnci’nin kolları arasında olmaya. Başını göğsüne yaslayıp kalp atışlarını dinlemeye… ama yoktu. Boran’ın sığınacak limanı yoktu.
Geceleri uyumuyordu işte sırf bu kabuslar yüzünden. Gece çöktüğünde evin içi daha da ağırlaşıyordu çünkü. Gün boyu dolup taşan uğultu, konuşmalar, dualar, hıçkırıklar… Hepsi gecenin koyuluğunda çekiliyor, geriye yalnızca çıldırtıcı bir sessizlik kalıyordu. Boran için işte en zor saatler buydu.
Yatağına uzanmayı denediğinde, yastığın soğukluğu İncisizliğin en çıplak hâliyle yüzüne vuruyordu. O yatağın yarısı boş kalmıştı. Elini yana çevirdiğinde bulmayı umduğu sıcaklık, sadece soğuk bir çarşafla karşılıyordu. Kalbi sıkışıyordu o an.
Gözlerini kapatsa olmuyordu. Çünkü göz kapaklarının ardında hemen İnci beliriyordu. O kahkahası, başını yana eğişi, saçlarının omuzlarından kayışı… Hepsi capcanlı ama bir hayalden öteye geçmeyen görüntüler… Uyumak yerine daha da uyanık kalıyordu.
Gözlerini açtığında da kurtulamıyordu. Tavana baktığında, zihni kendi oyunlarını oynuyordu. İnci’nin sesini duyuyordu bazen “Boran” diye fısıldar gibi. Sonra bir gölge, sanki kapının ardında bekliyordu. O an yüreği ağzına geliyordu Boran’ın, kapıya bakıyordu ama kapı hep sessiz, hep kapalıydı. İnci o güzel gülümsemesiyle girmiyordu.
Zaman bu saatlerde daha da yavaşlıyordu. Tik tak sesleri bir işkenceye dönüşüyordu. Her saniye, İnci’siz geçen bir sonsuzluktu. Boran kendi kendine soruyordu: “Acaba üşüyor mu? Korkuyor mu? Bana sesleniyor mu?” Ve cevapsız kalmak, o sorulardan daha da büyük bir acıydı.
Odanın karanlığında bir süre daha oturdu Boran. Gözlerini açsa da kapatsa da fark etmiyordu. Aklı hep sevdiği kadındaydı. Yavaşça yataktan doğrulurken ayakları yere bastığında dizlerinin titrediğini fark etti.
Sanki rüya bedeninden de bir şeyler eksiltmişti. Derin bir nefes almaya çalıştı ama yapamadı. Boğazında hâlâ o çığlık vardı. İçini kemiren o çaresizliği susturmak için başka bir şey yapması gerekiyordu.
Balkon kapısını açıp çıktığında serin hava çarptı suratına. İrkilse de umursamadı bunu. Sabahın ilk saatleriydi ama güneş henüz yoktu. Gökyüzü soluk lacivertti. Uzakta birkaç kuş sesi, şehrin uykulu uğultusu vardı.
Balkondaki sehpanın üzerinde duran sigara paketinden titreyen elleriyle bir dal sigara alıp dudağına koydu. Çakmağı çakıp sigarayı yaktı. İlk nefesi çektiği an duman ciğerlerine doldu. O an içinden bir şeyin geçip gittiğini sandı. Boşluk biraz olsun dolmuş gibi…
Ama o an bir cümle çınladı kulaklarında. O kadar netti ki, sanki biri kulağına fısıldamış gibiydi. “Birine ihtiyacın olduğunda sigaraya değil, bana sığın.” İnci’nin sesiydi bu. Yumuşacık, şefkat dolu… Gözlerinin içine bakarak söylemişti bunu.
Boran olduğu yerde dondu bir an. Dudaklarının arasındaki sigarayı parmaklarının arasına alarak baktı. Sonra masanın üzerindeki kül tablasına bastırarak söndürdü. Dumanı hâlâ tütüyordu ama Boran’ın içine artık daha çok batıyordu.
Başını gökyüzüne kaldırdı. İnci yoktu ama sesi, onun yanında kadar yakındı. O an bir şey fark etti. İnci’nin yokluğu kadar, onun sesinin hâlâ zihninde yaşıyor olması… Belki de umut dediği şey, tam olarak buydu.
Sırtını kanepenin arkasına yasladı ve dizlerini karnına çekti. Elinde ne sigara vardı ne yapabileceği bir şey vardı ne de çare vardı. Sadece İnci’nin sesi… ve bekleyiş vardı...
◔◔◔
Sabah, evin perdelerinden içeriye süzülen solgun bir ışıkla geldi. Ama bu ışık Demirhanlı konağının duvarlarını aydınlatmak yerine, acıyı daha da çıplaklaştırıyordu. Evin içi sabaha rağmen uyanmamış gibiydi; odalarda hâlâ geceyi andıran bir sessizlik hakimdi. Sadece derinden gelen ayak sesleri ve bazen boğuk bir hıçkırık yankılanıyordu.
Boran, uykusuz gecenin ağırlığıyla ayağa kalktı. Yüzü solgundu, gözlerinin altı morarmıştı, saçları darmadağınıktı. Ama bedeninden daha çok zihni yorgundu. İçinde dinmeyen bir öfke vardı; kalbinde kabaran o fırtına, artık kendi duvarlarını zorlamaya başlamıştı.
Her zamanki gibi gömleğini ve pantolonunu giydi. Başka hiçbir şeyi umursamadan aşağı indiğinde salonda halasının hiçbir şeyi umursamadan kahvaltı yaptığını gördü. Dişlerini sıkarak sinirine hâkim olmaya çalışırken adımlarını kapıya attı direkt.
“Boran, iki lokma bir şey ye oğlum.” Zümra babaanne hem endişeli hem de ağlamaktan çatlamış sesiyle mutfak kapısından ona seslenirken Boran karşılık verdi. “Aç değilim, birileri benim yerime de yesin.” Dedi imayla halasına bakmadan.
Sonra direkt olarak evden çıktı. Arabasına doğru bakınırken gözleri İnci’nin arabasına takıldı. İnci'nin direksiyona yaslanıp şarkı mırıldandığı hâli geldi gözlerinin önüne. O kahkahası… rüzgarla birlikte dışarı taşan sesi… Boran bir an için elini yanağında hissetti. Ama yoktu. Yine yoktu.
“Abi.” Fatih’in sesiyle irkildi birden Boran. Sert bakışlarını Fatih’e doğru çevirdiğinde hemen onun gerisinde duran Mert’i gördü. Bakışları daha da sertleşti bu sefer. “Söyle şuna gözümün önünden kaybolsun Fatih.” Fatih ne diyeceğini bilemedi. Bir yandan abisinin gözlerindeki öfkeyi tanıyordu, bunun dönüşü yoktu. Diğer yandan Mert, sessizce başını eğmiş oracıkta yutkunuyordu.
Mert mahcup bir şekilde bakarken bir adım attı ne olacağını umursamadan. “Bende yardım etmek istiyorum abi, lütfen. İstersen döv, istersen söv, istersen bağır ama bende yardım edeyim.” Dedi pişmanlıkla. Boran bilmese bile Mert için bir ablaydı çünkü İnci. Mert şimdi ablasını kaybetmiş gibi hissediyordu. Hem de bunun kendisinin ihmalsizliği yüzünden olması yiyip bitiriyordu.
Boran bir an durdu. Mert’in sesi, başını kaldırışı, içinde tuttuğu o pişmanlık… Hepsi bir anda havaya yayıldı ama Boran’ın içinde taşlaşmış acıya çarpıp yankılandı yalnızca. Hiçbir şey sızıyı hafifletmiyordu. Ne özür ne mahcubiyet ne de iyi niyet.
Gözlerini kısarak baktı Mert’e. “Senin yardımın.” dedi Boran, adımlarını ona doğru sertçe atarken. “İnci’yi koruyamadığın o gün gerekiyordu. Yardım dediğin şey şimdi benim ne işime yarar?” Sesi alçaktı ama keskin bir kırılganlık taşıyordu. Sanki kırılmış ama hâlâ ayakta durmak zorundaydı.
Mert durdu, cevap veremedi. Sadece yutkundu. Boran ise birkaç adım kala durdu önünde, yüzü yüzüne çok yakındı. “Sen o gün Derin’i yalnız bırakmamak için İnci’yi yalnız bıraktın ve ben her gün bununla uyanıyorum. Her gece bununla uyuyorum. Her kabusta, her sessizlikte, her saat başı telefon çalmadığında… senin o tercihinle yaşıyorum.” Dedi Boran dişlerinin arasından.
Bir an durdu. Derin bir nefes aldı ama o nefes bile göğsüne batıyordu. Sanki ciğerlerine taş doldurulmuş gibiydi. “Derin nerede?” diye sordu birden hala Mert’e bakarken. Mert afalladığında Boran bağırdı. “Derin nerede dedim sana! Cevap ver!” Sesi tüm bahçede yankılanırken tüm korumaların bakışları onların üzerindeydi.
Mert utanarak cevap verdi. “Odasında…”
“Odasında, güvende yani.” dedi Boran acı bir gülümsemeyle. “Peki İnci nerede?” Sesi birden titredi ama tonu daha da buz kesmişti. “Nerede olduğunu bile bilmiyorum. Yaşıyor mu, ölü mü…Hiçbir fikrim yok ve sen... sen bana yardım mı edeceksin?”
Mert’in gözleri bu sözlerle doldu ama bir damla bile akmadı. Çünkü bu gözyaşları onun için lüks gibiydi artık. İçindeki yük daha büyüktü.
Boran bir adım geri çekildi ve başını yana çevirdi. Ses tonunu düşürdü ama sözleri hâlâ sertti. “Derin o dönem karanlık bir yere gidiyordu. Kendine zarar veriyordu, hayatına kastetmişti. Yanında olmanın ona iyi geleceğini düşündüm. Sesimi çıkarmadım bazı şeylere. Çünkü bunu benden İnci istemişti. 'Mert onun yanında dursun, ona iyi gelir' demişti. Ve ben…” Nefesi kesildi bir an. “…ben ona güvendim. O haklıydı çoğu konuda. O yüzden sustum. Ama bedeli bu olmamalıydı.”
Gözleri yine Mert’in gözlerine kilitlendi. Bu sefer sadece öfke yoktu bakışlarında, derin bir kırgınlık da vardı. İnci’ye, kendine, Mert’e, hepsine…
“Sen benim ne hissettiğimi anlayamazsın. O boşluk ne demek, bilmezsin. Ben hayatımı kaybettim.” Derken gözleri parıldadı bir an. Öfkesinin altında saf bir acı vardı. “Hayatımdaki ışıktı o benim. Onu koruyamadım.” Deyip duraksadı ve başını iki yana salladı. “Hayır, onu korumam gerekirken başkasının sorumluluğuna bıraktım. Sana güvendim.”
Sesinin tonu daha da düştü ama kelimeleri daha ağırdı artık. “Şimdi gelip yardım edeceğim diyorsun. Peki bana hangi yüzle yardım edeceksin, Mert? Ben sana nasıl güveneceğim tekrar?”
Kısa bir sessizlik oldu. Boran başını eğip ellerini cebine attı ve neredeyse fısıldayarak ekledi. “Ben hâlâ yaşadığını umut ediyorum. Bir yerlerde bekliyor hâlâ beni, biliyorum… Ama o da bir gün pes ederse… ben de biterim. Anlıyor musun?”
Mert başını yere eğmiş cevap veremezken Boran keskin bir dille devam ettirdi cümlesini. “Ve ben bitersem, seni de bitiririm Mert. Bunu böyle bil.”
Mert başını kaldırmaya cesaret edemedi. Sanki Boran’ın her kelimesi boğazına saplanıyor, nefesini kesiyordu. O an ne söylese yanlış ne dese eksik olacaktı. Boran’ın gözleri ise hâlâ alev alev yanıyordu. Öfke değil sadece, içinde yanmış bir adamın külleri vardı o bakışlarda.
Fatih araya girmek istedi ama adım atamadı. Bu iki adamın arasında yılların, kayıpların ve suskunlukların ördüğü görünmez bir duvar vardı. Bir taraf affedemiyordu, diğeri kendini affettiremiyordu.
Başka bir şey söylemeden Fatih’e baktı Boran. “İçişlerine gidiyoruz.” Dedikten sonra arabasına bindi. Elini şakaklarına yaslayarak zonklayan başını geçirmeye çalıştı. Fatih arabaya bindiğinde hiçbir şey söylemedi. Onun da içi yanıyordu. Elinden bir şey gelmemesi o kadar kötüydü ki bunu anlatamazdı. Abisi karşısında eriyip bitiyordu.
Boran başını camdan dışarı çevirdi. Gözleri sokak tabelalarına, geçip giden arabaların ışıklarına takıldı. Ama aslında hiçbirini görmüyordu. Yağmur yeni başlamıştı. Camın üzerinde, sessizce yarışan damlalar şehir ışıklarını bulanık bir tabloya çevirmişti. Her şey akıyordu; zaman, yollar, insanlar… Ama Boran’ın içi donmuş gibiydi.
“Ben bir kere her şeyin kontrolümde olduğunu sandım.” dedi sessizce. Fatih duyduğu cümleyle şaşırarak dikiz aynasından baktı abisine doğru. Abisi sanki suskunluk orucu tutuyormuş gibi günlerdir tek kelam etmiyordu ama şimdi ilk defa konuşuyordu. “İnci güvende… Derin toparlanıyor… herkes bir şekilde ayakta diye düşündüm. Ama aslında her şey altımdan kaymış da farkında bile değilmişim.”
Fatih, dudağını ısırdı. Onu böyle görmeye hiç alışık değildi. Güçlüydü Boran. Kararlıydı. Ama şimdi bir bataklığın ortasında gibiydi, dimdik dursa da içi göçüktü.
“Belki de ben kimseyi gerçekten koruyamam, Fatih.” Dediğinde Fatih dikiz aynasından abisine baktı tekrar. “Birini sevince… kırılacak yerin çoğalıyor. Her sevdiğin, seni savunmasız bırakıyor. Ve ben savunmasızım. İlk kez bu kadar savunmasızım.”
“Savunmasız değilsin…” diye karşılık verdi Fatih. “Ben güçlü durmayı, çare bulmayı, olaylara nasıl yaklaşmam gerektiğini hep senden öğrendim abi. Umutsuz olmamayı da. Ben biliyorum, bulacağız yengemi. Hem de sağ salim bulacağız. Sizin aşkınız o kadar güçlü ki yarım kalmayı hak etmiyor.”
Boran, camdan dışarı bakmayı bırakıp başını yavaşça çevirdi Fatih’e doğru. Gözlerinde hâlâ yorgunluk, hâlâ acı vardı… Sanki içindeki enkazın altında, o sözlerin küçük bir kıvılcımı düşmüştü. Ama o, duygusunu saklayan bir adamdı. Kalbi her ne kadar sarsılmış olsa da gözlerini kaçırdı. “İnci’ye bir şey olursa… o aşk dediğin şey, mezara gömülür Fatih.” Sesi yumuşaktı ama aynı zamanda da keskindi.
Fatih ise hemen yanıtlamadı. Baktı abisine. Ne kadar kırıldığını ne kadar korktuğunu çok iyi biliyordu. Ama bir yandan da onun hâlâ ayakta kalmak için bir şeye tutunmaya çalıştığını görüyordu… İnci’ye, sevgiye, o yarım kalmaması gereken şeye…
“O aşk,” dedi Fatih, ciddiyetle. “Senin yıkılmaman için orada. Belki İnci’ye ulaşmanın tek yolu da bu zaten… ayakta kalman.” Durdu bir an, sonra ekledi. “Çünkü sen dağıldığında… hepimiz dağılırız.”
Boran başını eğdi. Elleri dizlerinin üzerindeyken parmaklarını sıktı. Bir şey demedi ama gözlerini birkaç kez kırpması yetti Fatih’e. Sonunda başını dikleştirdi ve derin bir nefes aldı. “O zaman dağılmayacağız ve İnci’yi bulacağız.”
İçişlerine geldiklerinde Boran hiç beklemeden arabadan indi. Boran arabadan indiğinde yağmur daha da şiddetlenmişti. Üzerine yağan yağmuru umursamadı. Sanki her damla onu biraz daha sertleştiriyordu.
Fatih hemen arkasından indi. “Abi, bak…” dedi, sesi temkinliydi. “Onlar da uğraşıyor. Gerçekten ellerinden geleni yapıyorlardır, fevri davranma ne olur.” Boran’ın kızacağını bile bile söylüyordu bunu Fatih çünkü abisinin başını derde sokmasını istemiyordu.
“Ellerinden geleni mi?” Boran dönüp baktı ona. Gözlerinde öyle bir sertlik vardı ki Fatih istemsizce sustu. “Sekiz gündür ellerinden geleni yapıyorlar ama hâlâ bir iz yok. O zaman demek ki elleri kısa ya da niyetleri eksik.”
Fatih hiçbir şey diyemedi. Çünkü bu sözlerin altında ne kadar acı olduğunu biliyordu. Boran binaya adımını attığında içerideki görevliler başlarını kaldırdı. Onu tanıyorlardı; her gün geliyordu çünkü Boran. Ama bu seferki gelişi farklıydı. Adımlarındaki ağırlık, yüzündeki kararlılık, kimsenin cesaret edemeyeceği bir öfke taşıyordu.
Sekreter ayağa kalktı. “Boran Bey, Komiser Emir şu anda—”
“Nerede?” dedi Boran, hiçbir açıklama beklemeden. Sesinde emirden çok tehdit vardı. Kadın ne diyeceğini bilemedi. Telefonu eline aldı, numarayı çevirdi. Dakikalar sonra Komiser Emir Şahin kapıda göründü. Üzerinde sönmüş bir yağmurluk, elinde yarısı içilmiş bir kahve vardı. Gözleri uykusuzluktan kızarmıştı ama yine de sesini sabit tutmaya çalıştı.
“Buyurun Boran Bey.” Eliyle kapıyı işaret ederken bir yandan da ekledi. “Bu saatte…” diye söze başladığında sözü kesildi.
“Bu saatte mi?” Boran gülümser gibi yaptı ama yüzünde o gülümsemenin izi bile yoktu. “Benim için artık saat diye bir şey yok, komiser. Sekiz gün geçti. Sekiz gün!” dedi sert bir şekilde. “Ve siz hâlâ aynı cümleleri kuruyorsunuz.”
Emir bir nefes aldı, odaya geçtiklerinde sakin kalmaya çalıştı. “Bakın, dosya hâlâ açık. Yeni bir ihbar geldiğinde—”
“Yeter! Sekiz gün boyunca bana ‘ihbar bekliyoruz’ dediniz! Peki siz beklerken o nerede? İnci nerede?”
Fatih arkada durmuş, sessizce izliyordu. Her kelimeyle abisinin biraz daha yandığını hissediyordu. Müdahale etmek istiyordu ama o bakış… o bakışın önünde durulmazdı.
Emir sakin bir tonla, “Boran Bey, anlıyorum ama bazı prosedürler—” demeye çalıştı. “Prosedür mü?” Boran’ın sesi neredeyse tıslama gibiydi. “Benim karım kayıp! Siz hâlâ bana kâğıt gösteriyorsunuz. Ne zamandır bir insanın hayatı ‘prosedüre sığabiliyor?”
Bir anlık sessizlik oldu. Yağmurun sesi bile o odada yankı yapıyor gibiydi. Emir başını eğdi, eliyle alnını ovaladı. “Bakın, biz elimizden geleni yapıyoruz. Takipteyiz. Ama bu tarz vakalarda bazen—”
“Bazen ne, ölmesi mi gerekiyor? Dosyanın kapanması mı? Ben mi kabullenmeliyim artık onu bulamayacağımı?” Boran’ın sesi çatladı. “Ben kabullenmem. Kim ne derse desin. Ben her taşın altına bakarım, gerekirse yerin altına da girerim. Ama onu bulmadan durmam.”
Odanın içinde buz gibi bir sessizlik olduğunda Boran’ın sesi yankılandı, duvarlardan çarpıp geri geldi. Gözleri ateş saçıyordu. Yetkililerden biri sakince devam etmeye çalıştı. “Sayın Demirhanlı, bu tür soruşturmalar zaman alır. Böylesine karmaşık bir durumda süreç zamana ihtiyaç duyar.”
“Zaman mı?” dedi Boran. Sesinde çaresiz bir öfke vardı. “Benim için zaman diye bir şey kalmadı artık! Sekiz gün boyunca nerede olduğunu bilmiyorsunuz, bana hâlâ sabır diyorsunuz. Belki şu an… şu an, o bir bodrumda nefes almaya çalışıyor, belki elleri bağlı, belki gözleri kapalı! Siz bana zamandan mı bahsediyorsunuz? Bunca zaman bu devlete hizmet ettim, verilen değeri görebiliyorum.” cümlesi odada bir çukur açtı. Herkes birbirine bakıyor, kimin ne diyeceğini tartıyordu.
Emir ellerini havaya kaldırdı, sakin kalmaya çalıştı ama kelimelerince sertleşiyordu: “Sayın Demirhanlı, bunu kişisel algılamayın. Biz prosedürleri uygulamak zorundayız. Eğer siz—”
“Prosedürün içinde İnci var mı?” Boran sözünü kesti, öfkesi kontrol edilemez bir hale geliyordu. “Siz prosedürünüzü yaparken o ölürse, benim elimdeki prosedür ne işe yarar?”
Sekreter masanın arkasında gerildi, Fatih ise abisinin yanında kamaşmıştı; ağzını açıp bir şey söyleyemiyordu. Boran’ın bakışları her birinin üzerine tek tek indi, suçlu ararcasına, hesap sorarcasına. O an hiçbir kural, hiçbir hiyerarşi onu durdurmazdı.
Emir derin bir nefes alıp diplomatik bir sesle konuştu. “Operasyonlarımız geniş çaplı. Sınır kontrolleri, iletişim kayıtları, tanık beyanları… Her bir adım titizlikle atılıyor. Ancak kaçırılma olayları özellikle organize suç örgütlerinin elinde karmaşık bir hal alıyor. İnci’nin bulunması için tüm güçler seferber edilmiş durumda.”
Boran’ın kaşları çatıldı. “Bu seferberlik nerede?” dedi yorgun bir öfkeyle. “Neden bana hala elleri kolları bağlı beklememi söylüyorsunuz? İnci’ye ulaşmak için gereken her şeyi yapacağınızı söylediniz değil mi? Peki, ne bekliyorsunuz?” diye tekrar etti Boran. Sesi keskin, öfkesi çıplaktı; her kelime odada bir çivi gibi çakılıyordu. Gözleri Emir’in gözlerindeydi, bakanı değil, doğrudan cevap bekleyen bir adamın bakışıydı bu.
Emir bir an durdu, ellerini cebine soktu; yüzündeki profesyonel soğukkanlılık çatlamak üzereydi. “Bekliyoruz çünkü böyle vakalarda hatalı adım ölümcül olabilir. Bilgilerin doğrulanması, koordinasyon—” diye başladı, ama Boran onu kesti.
“Doğrulama mı?” Boran’ın sesi daha da düştü; neredeyse fısıltı gibiydi ama bütün odanın içinde yankı yaptı. “Sen bana ‘doğrulanmamış ihbar’ dediğin her seferinde İnci için vakit kaybettin. İsim verin, ekip verin, saat verin. Yoksa ben kendi yöntemlerimle hareket ederim. Bunu anlamıyorsanız, şu an anlamanız lazım. Eğer bana şu an elle tutulur bir şey vermeyecekseniz ben harekete geçeceğim.”
Sekreter arkasında çekildi, Fatih Boran’ın omzuna dokundu hafifçe. Genç adamın elinde hâlâ bir endişe vardı, bir müdahale arzusu. “Abi, sakin ol,” dedi düşük bir sesle ama Boran onu duymadı. Ya da duymayı reddetti.
Emir derin bir nefes aldı, etrafta dolaşan prosedür kelimesini tekrar etti çünkü elindeki tek dayanak oydu. “Sizi anlıyorum. Ancak sahaya müdahale edecek herkesin hukuki sorumlulukları var. Resmi talimat olmadan—”
Emir “resmi talimat” sözünü tekrar ettiğinde Boran’ın yüzü aniden gerildi; gözlerinin içi kızardı, dudaklarının kenarı beyazlaştı. İlk önce derin bir nefes aldı gibi oldu ama sonra o nefes patlayıp çıktı.
“Resmi talimat!” diye kükredi. “Benim karımı bulmak yerine sekiz gündür hâlâ ‘talimat bekliyoruz’ diyeceksiniz, sonra da utanmadan bana ‘prosedür’ diyeceksiniz!” Sesi odada yankılanıyordu, dudakları titriyordu. Öfkesi yalnızca kurallara değil, çaresizliğe, beklemeye, ellerinin kolunun bağlı olmasına yönelmişti. “Koskoca bakanlık, talimat bekliyoruz diyor! Sekiz gün boyunca benim karımdan bir ipucu bile yok, bir iz yok, hiçbir şey! Siz hâlâ prosedürle, kağıtlarla uğraşıyorsunuz.”
Boran’ın sesi odada yankılanırken duvarlarda titreyen bir korku ve öfke bırakıyordu. Gözleri, her bir yetkiliye tek tek saplanmış gibiydi; suçlu arayan, hesap soran bir bakıştı bu. Fatih hâlâ abisinin koluna dokunmuş, onu sakinleştirmeye çalışıyordu ama Boran onu fark etmedi bile. Her sözü, her hareketi, sıkışmış bir öfkenin, çaresizliğin ve kontrolünü kaybetmiş bir adamın patlamasıydı.
Boran, Emir daha bir şey söyleyemeden ona bir adım yaklaşıp önünde durdu. “Bu iş bittiğinde, ya İnci’yi bana getirirsiniz… ya da ben onu bulduğumda size ne kadar geç kaldığınızı hatırlatırım.”
Odanın kapısına yönelip dışarı çıktığında Fatih’te onun ardından çıktı. Koridorda adımlar yankılanırken, ikisi de konuşmadı. Boran’ın yüzü taş gibiydi. Yağmurun sesi koridordan bile duyuluyordu ama o hiçbir şeye tepki vermedi.
Dışarı çıktıklarında yağmur hâlâ yağıyordu. Boran arabaya bini nefesini tuttu. Fatih şoför koltuğuna geçtiğinde sessizliği bozmadı. Sonunda Boran konuştu, sesi kısık ama netti. “Onlar beklesin. Ben artık beklemeyeceğim.”
Fatih ona baktı. O gözlerde yorgunluk yoktu artık, sadece yanmakla soğumak arasında bir hırs vardı. Boran Demirhanlı, yalnızca bir eşini arayan adam değildi. O, devletin bütün katı düzenini bile karşısına alabilecek kadar gözü kara biriydi. İçindeki yangın artık sadece ona değil, herkese aitti. Ve o yangın söndürülmedikçe, hiçbir makam, hiçbir güç onu durduramayacaktı.
Cebinden telefonu çıkartarak Sadık Ağa’nın numarasını tuşladı ve kulağına götürdü. Telefon birkaç çalışta açılırken dudaklarından tek bir cümle döküldü. “Masayı topla.”
*****
Aynı saatler içerisinde, Boran ve Mert’in konuştuğu dakikalarda Derin, camın soğuk yüzeyine alnını yaslayıp gözlerini kapatmıştı. İçindeki ağrı, sızının ötesine geçmiş, adeta kaburgalarının arasına sıkışmış bir taş gibi nefes almasını zorlaştırıyordu. Dışarıda akıp giden şehir, ona dokunmayan bir film şeridi gibi ilerliyordu ama Derin’in hayatında zaman 8 gün önce durmuştu. İnci’nin kaybolduğu, dünyanın dengeden çıktığı gün…
Ve o günden beri, abisi Boran’ın gözleri hiç değişmemişti. Aynı karanlık. Aynı öfke. Aynı kırgınlık. Ve aynı sessizlik… Bu sessizlik, Derin’in içini çürütüyordu.
Arkasını döndüğünde, Boran ile Mert hâlâ ayakta tartışmadan duruyorlardı; ama gerilim kelimelere bile ihtiyaç duymayacak kadar keskin bir bıçak gibi aralarında duruyordu. Mert’in omuzları çökmüş, yüzü gölgelenmişti; suçluluk her hareketine bulaşmıştı. Boran ise dişlerini sıkarak nefes alıyordu. Sanki bir şey söylese her şey yıkılacakmış gibi…
Derin’in boğazı yine düğümlendi. Mert’in yüzüne bakamıyordu. Çünkü gerçek bir tokat gibi ortadaydı: Mert, Derin’le ilgileneceğim diye İnci’yi yalnız bırakmıştı. Koruması olduğu kadını, görevini… Derin bunu düşündükçe midesini bulandıran bir suçluluk duygusu tüm bedenini sarıyordu. O anları düşündü… Mert’in ona koşuşunu, elini tutuşunu, sarılışını, “İyi misin?” diye soruşunu… O sırada İnci’nin yalnız kalışı… Her şey bir anda, domino taşları gibi devrilmişti.
Boran’ın çatık kaşları, kan oturmuş gözleri Derin’in yüreğini paramparça etti. Abisinin o halini sekiz gün boyunca seyretmek… Her gece daha çökmüş, her sabah daha sessiz…Her adımında biraz daha dayanma gücü tükenmişti.
Mert ise yalnızca bir gölge gibiydi artık. Ne kadar konuşsa ne kadar özür dilese ne kadar geceleri uyumadan arasa da, hiçbir şey yaptığı hatayı silmiyordu. İnci yoktu.
Abisinin gidişiyle Mert’in onların arkasından bakakaldığını gördü ve içinden taşan istekle adımlarını odasının dışına attı. Hızlı adımlarla merdivenlerden inerek dışarı çıktı. İnce yapılı bedeni sanki o sabah ayazında daha da küçülmüş, omuzları çökmüştü. Gözlerinin altı mor, kirpikleri ağlamaktan ıslaktı. Nefesi titrek, adımları güçsüzdü.
Kapının gürültüsüyle birlikte Mert yüzünü kapadığı ellerini indirdi ve gelene baktı. Sevdiği kadını gördüğünde hep gülümserdi ama bu sefer gülümseyemedi. İçi yanarken, pişmanlık ve suçluluk tüm bedenini altüst etmişken gülemedi. Zaten gülemezdi de, abisi hayatının ışığını kaybetmişken o gülemezdi.
Derin Mert’e yaklaştıkça güneşin solgun ışığı yüzlerini silikçe aydınlattı. Derin gözlerini kaçırdı; o bakışın altında durmak zordu. Mert’in yüzünde uykusuzluğun çizgileri, çökmüş bir adamın yorgunluğu ve derin bir suçluluk vardı.
Dudaklarını ısırdı, boğazı düğümlendi. Sonunda titreyen bir nefesle konuştu. “Bir haber?” Bir umut yengesinden haber beklerken Mert sıkıntılı bir nefes alıp başını iki yana salladı. O an Derin’in gözleri tekrar doldu. “Bulunamazsa…” diyecek olduğunda sözler dudaklarının arasından çıkmadı.
“Bulunacak, bulunmak zorunda.” Dedi Mert kararlı bir tonda. Derin dudakları titrerken fısıldadı. “Bunca insan ararken bulunamaması… ya ona bir şey olduysa ya…” Deyip durdu ve hıçkırdı Derin. Dili varmıyordu. Öyle bir şey olursa ne yapardı, bu azapla nasıl yaşardı bilmiyordu. “İnci yengeye bir şey olduysa, hayatta değilse her şey biter.”
Sadece bu cümleyi söyleyebildi Mert. İnci yengem öldüyse Boran abimde kafasına sıkar diyemedi. Derin’i korkuturdu bu çünkü.
“Mert ben gerçekten… her şey benim yüzümden oldu.” Derin pişmanlıkla ağlarken devam etti. “Her şey benim suçum.”
Mert başını kaldırıp buğulu gözleriyle ve çatık kaşlarıyla Derin’e baktı. “Senin suçun değildi.” Dedi kararlı bir tonda. “Benim suçumdu. Ben görevimi bıraktım, Derin. Sen değil. Ben işimle sevdamı birbirine karıştırdım. Boran abi ne dediyse haklıydı… ne dese haklı.”
Bu cümle Derin’in yüreğine buz gibi saplandı. Sabah güneşi hafifçe yükselirken bile içindeki gölge kararmaya devam ediyordu. Bir adım geri çekildi. Nefesi görünür hâlde dışarı süzüldü. “Bu ilişki en başından yanlış mıydı sence de?” diye fısıldadı zorlukla.
Mert’in yüz ifadesi bir anda çöktü. “Hiçbir zaman bunu düşünmedim ama bana sorduğuna göre senin için öyle.” Derin’in düşündüğüne inanmak bile onu yaralamıştı. Derin duyduğu cümle ile başını iki yana salladı. “Hayır, hayır öyle değil. Ben seni zor durumda bırakıyorum. Ailemle benim aramda kalıyorsun, özellikle de abimle. Şimdi de bu durumda olmamız…”
“Bu durumda olmamızın tek suçlusu benim. Boran abim defalarca tembihlese bile kendi doğru bildiğimi yapmam, kalbimin sesini dinlemek ya da İnci yengemin iyi niyetini görmemem gerekiyordu. Olmaması gerekiyordu Derin, o nereye giderse gitsin benim ayrılmamam gerekiyordu.”
Derin başını eğdi yere doğru. O sırada Mert devam etti sözlerine. “Seni suçlamadım hiçbir zaman ama kendimi de asla affetmeyeceğim. İnci yengem bulunduğu an istifa edeceğim.”
Derin duyduğu cümleyle anında başını kaldırdı. “Hayır.” Dedi net bir sesle. Mert bunu umursamadan kararlılıkla baktı sevdiği kadına. “Ben ne yengemin ne abimin yüzüne bakamam bundan sonra ama şu an abimin en ihtiyacı olduğu zamanda da gidemem. Her şey yoluna girdiğinde bende gideceğim.”
“Beni bırakacaksın yani?” dedi Derin titreyen bir sesle. Mert’in yüzü bu soruyla bir anlık acıyla gerildi. Gözlerindeki kararlılık, bir anda derin bir sızıya dönüştü. Sabah güneşi yüzüne vuruyor ama ısıtamıyordu onu, içindeki soğuk çok daha güçlüydü.
Bir adım atmadı, geri de çekilmedi. Olduğu yerde, Derin’in tam karşısında durdu. Aralarındaki hava yoğunlaştı, nefes almak bile zorlaştı. “Bırakmak mı?” Sesi kısık, çatlak bir fısıltı gibiydi.
Derin’in yüzünde acı bir ifade belirdi, dudakları titredi. “Öyle diyorsun… gideceğim diyorsun…” Mert başını iki yana salladı. “Ben gitmek istediğim için değil… hak etmiyorum diye gideceğim.” İçi kanayan bir adamın sesiydi bu. “Senin yanında durmaya yüzüm yok Derin. Abinin, yengenin, ailenin… kimsenin karşısına çıkmaya yüzüm yok.”
Derin’in nefesi kesildi. Gözlerinden yaşlar süzüldü ama hemen silmedi; Mert görsün istiyordu. Gözyaşlarının ağırlığını bilsin… “Mert…” dedi boğuk bir sesle. “Ben seni kaybetmek istemiyorum.”
Mert gözlerini kapattı, yüzünü gökyüzüne doğru kaldırdı. Sabah güneşinin soluk ışığı göz kapaklarının arasından içeri doluyor ama hiçbir şey içindeki karanlığı aydınlatmıyordu. “Ben de seni kaybetmek istemiyorum.” Bu cümle dudaklarından çıktığı anda bile acı verdi ona. “Seni sevmekten vazgeçtiğim için değil gitmeyi istemem. Ama kalmak… kalmak da her gün bana İnci yengemin yüzünü hatırlatacak. Onlar bu kadar acı çekmişken, ben nasıl sana sarılacağım? Nasıl rahat nefes alacağım?”
Derin bir adım attı ama ayakları ağırdı. Mert’e yaklaşmak istiyor ama aynı anda ondan korkuyordu. Korktuğu Mert değil, Mert’in gideceğine dair hislerdi. “O zaman…” dedi Derin, sesi kırılarak. “Bizim için ne kaldı? Bana dürüst ol, Mert. Bitti mi?”
Bu sorudan sonra rüzgâr bile durdu. Bir kuşun sesi, uzaklardan bir motor sesi… her şey arka plana çekildi. Mert’in yüzü bir anda acıyla kasıldı. Gözlerinin içi yanmaya başladı; altındaki morluklar daha da belirginleşti. “Bitmedi.” dedi. Derin şaşkınlıkla ona baktığında Mert devam etti sesi titreyerek. “Seni seviyorum. Sana bağıracak nefesim kalmasa bile bunu söyleyecek gücüm var. Ama başka kimsenin yüzüne bakacak gücüm yok.”
Derin, duyduğu cümleyle nefesini tuttu. Kalbi göğsünde sert bir yumruk gibi attı. Mert ise konuşmasını sürdürdü. “Abin bu saatten sonra izin vereceği varsa bile izin vermez bu ilişkiye. Onaylamaz, bana bir daha güvenmez, sevmez. Gözünden öyle bir düştüm ki bir daha asla toparlayamam.”
Rüzgâr sanki ikisinin arasından çekilmişti. Sabahın soğuk nefesi bile bir anda durmuş, dünya yalnızca Mert’in sesiyle dolmuştu. Derin’in kalbi, göğsünde sarsıcı bir ağrıyla atıyor, nefesi kesiliyor, dudakları birbirine kenetleniyordu. Mert’in yüzündeki ifade… o kadar derindi ki, insanın içine işleyen bir acıdan yapılmış gibiydi.
Derin’in parmakları istemsizce titredi. İçinde bir umut ışığı yanmıştı ama hemen ardından başka bir his eşlik etmişti: korku. Korku, Mert’in vereceği karardan, söyleyeceği bir sonraki kelimeden… Korku, kaybetmekten, yaralanmaktan ve en önemlisi, kendisini bu duruma sokmuş olmaktandı.
Cümle, Derin’in omuzlarına bir anda ağır bir yük gibi indi. Mert’in yüzünde, dışarıdan bakınca yalnızca uykusuzluk gibi görülen çizgiler, aslında içten içe çökmüş bir adamın izleriydi. Boran’ın gözünde değersizleştiğini düşünmek, yeterince ağırdı. Ama daha ağır olan, Derin’e yük olma korkusuydu, Derin için bir sorun, bir engel haline gelmek… En çok da onun ailesiyle arasını açmak.
Derin bir adım ileri gitmek istedi ama ayakları sanki yere çakılmıştı. Kalbi hızla çarparken sesi kısık bir fısıltı hâlinde döküldü dudaklarından. “Mert…”
Mert, içindeki yıkımı saklamadan konuşmaya devam etti. “Boran abime bir söz verdim. İnci yengeni koruyacağıma, asla yalnız bırakmayacağıma dair bir söz… ve o sözü tuttum sanıyordum. Meğer tutmamışım. Meğer yeterince adam değilmişim.”
Derin’in kalbine bıçak gibi saplandı bu cümle. “Bir insan sevdiği kadın yüzünden görevini aksatır mı?”
diye fısıldadı Mert. “Ama ben bunu yaptım. Çünkü seni gördüğüm anda… her şeyden önce seni düşündüm. Seni merak ettim. Sana koştum. Ve bunun bedelini… herkes ödüyor şu an.”
Derin gözlerini kapattı. Daha fazla duyamayacak gibi hissetti. Mert’in sözleri gerçekti, evet. Ama gerçek olması onu daha az acıtmıyordu. Sonunda güç toplayıp başını kaldırdı. Gözleri buğuluydu dudakları titriyordu ama sesi şaşırtıcı bir şekilde net çıktı. “Boran abim ne düşünürse düşünsün, ben seni seviyorum. Ben senden vazgeçmiyorum.”
O anda Mert’in gözlerinde bir titreşim oldu hem umut hem de acıdan yapılmış bir ışık. Derin’in bu cümlesi, Mert’in tüm duvarlarının ortasına saplanan bir ok gibiydi. Hiçbir şey söyleyemedi, o da vazgeçmek istemiyordu. Vazgeçmezdi de ama Boran’ı daha fazla hayal kırıklığına da uğratamazdı.
Derin’in parmakları, Mert’in titremekten yorulmuş yumruklarına değdiğinde, o an sanki hava aniden dondu. O basit dokunuş, Mert’in kasıtlı olarak inşa ettiği o savunma duvarında bir gedik açtı. Yıllardır omuzlarında taşıdığı tüm o meli ve malılar, yapmalı ve yapmamalılar bir anda çözüldü. Avuçları gevşedi, parmakları açıldı. O an hissettiği şey, sadece Derin’in teninin sıcaklığı değil; tüm yükü anlayan, yargılamayan bir kabulün yakıcı sıcaklığıydı.
Başını eğdi, fısıltı dudaklarından çok ruhundan kopan bir itiraf gibiydi. “Senin sevgine tutunmak istiyorum. İnan bana, en çok bunu istiyorum… Ama abinin gözlerine bir daha nasıl bakacağım?” Bu son cümle, Mert’in gururunun, vicdanının ve aşkının kesiştiği o bıçak sırtı noktaydı. “Onun güvenini kaybettim. Bu, bana her şeyden daha ağır geliyor.” O an Mert, bir yetişkin gibi değil, hata yapmış ve affedilmeyi dileyen küçük bir çocuk gibi görünüyordu.
Derin’in sesi ise o anın tüm karmaşasına bir denge getiren, beklenmedik bir kararlılık taşıyordu. Elini Mert’in gevşemiş parmaklarının üzerinden kaydırıp yanağına yasladı. Gözlerinin içine bakarak fısıldadığı o sözler, Mert’in içindeki parçalanmayı doruğa çıkardı. “Aşkla hata yapmak… hata değildir. Sen kötü biri değilsin. Sen sadece… seviyorsun. Ve ben de seviliyorsam bunun bedeline razıyım.”
Bu cümlenin ağırlığıyla, Mert’in gözünden tek bir damla yaş, istemsizce süzüldü. Tıpkı bir çatlak bulmuş su gibi, tüm engellenmişliği aşarak yanaklarından aşağıya aktı. Sildiğini bile fark etmedi; artık duygularının üzerindeki kontrolü kaybetmişti. Derin’in kararlı sesi devam etti. “İnci yengem bulunduğunda… her şey yerine oturduğunda… o zaman konuşuruz, tamam mı? Ama şu anda… ben sensiz nefes almayı bilmiyorum.”
Mert, omuzlarından büyük bir kayanın çekildiğini hissetti ama yerine daha derin bir acı çöktü. İçi acıyla dolu, sarsıcı bir nefes aldı. Bu kez gözlerini Derin’in gözlerinden kaçırmadı. Artık ne kaçacak, ne saklanacak ne de yalan söyleyecek gücü kalmıştı. O bakışlarda, vicdan azabının külleri altında parlayan saf bir ateş vardı. “Ben de sensiz bilmiyorum.”
Bu cümle, sadece dört kelimeydi, ama Mert’in tüm geçmişini, geleceğini ve o anki çaresizliğini özetliyordu. Sesi o kadar içten, o kadar yanık çıktı ki, Derin’in dizlerinin bağı çözüldü. Tüm gücü çekip alınmış ama aynı zamanda muazzam bir enerjiyle dolmuştu.
Yavaşça, tereddütle, sanki Derin’in yanağı değil de, kendi kırılgan yüreğini avuçlarına alıyormuş gibi dikkatli bir hareketle ona doğru eğildi. Titreyen parmakları, Derin’in yanağına değer değmez, Derin’in gözleri kapandı. O dokunuş, günlerdir süren soğukluğun, korkunun ve yalnızlığın ardından bir insanın ona yaşadığını hatırlatan, hayat veren bir sıcaklıktı.
Fakat o an, aynı zamanda tehlikeli bir uçurumun kenarında duruyorlardı. Bir adım daha atsalar, tüm dengeleri kırılabilirdi. Mert’in başı yavaşça eğildi, nefesi bile titriyordu. Gözleri, Derin’in gözlerinden bir saniye bile kaçmadı; kaçamıyordu da. Gözleri birbirine takıldığında, Mert’in içinde fırtınalar koptu: suçluluk, aşk, korku, özlem… hepsi aynı anda birleşti.
Mert, içindeki tüm direncini, tüm "yapmamalıyım" bariyerlerini kaybetti ve çöktü. Derin, “Mert—” demeye kalmadan, bir adım attı ve onu göğsüne çekti. Kolları bir şimşek hızıyla Derin’in beline sarıldı.
Bu sarılış, bir sevgili sarılışı değildi; bu, dünyayı kaybetmiş birinin, tek oksijen kaynağını bulma çaresizliğiydi. Sanki boğuluyordu ve Derin onun nefesiydi. Sarılışı öyle sıkı, öyle muhtaçtı ki, Derin’in kalbi yerinden çıkacak gibi oldu. Yine de hiç tereddüt etmedi. Kolları anında Mert’in geniş omuzlarına dolandı, başını Mert’in omzuna gömdü. Mert’in tanıdık ama şu an acıyla titreşen kokusu, sıcaklığı ve düzensizleşen nefesi, Derin’in göğsüne yayıldı.
Mert’in tüm benliği, Derin’in omzuna yaslandı. O an, suçluluk ve aşk, tek bir vücutta, tek bir titreyen nefeste birleşmişti. İki ruh, kırık bir umudun kucağında birbirine kenetlenmişti…
*****
Boran arabadan indiğinde yağmur hâlâ şiddetini artırıyordu. Camlardan sarkan damlalar, sokak lambalarının sarı ışığında altın çizgiler gibi parlıyordu. Ama Boran’ın gözleri dışardaki şehir ışıklarıyla ilgilenmiyordu; o, kendi karanlık dünyasının kapısını aralıyordu. Adımları sertti, her bir adımı zemini çınlatıyor, sanki yanındaki tüm engelleri ezip geçeceğini ilan ediyordu. Fatih onu takip ederken sessizdi; abisinin bu hâli, içindeki öfke ve kararlılığın büyüklüğünü her adımda hissettiriyordu.
Boran, eski ama sağlam kapıdan içeri girdiğinde, odanın atmosferi anında değişti. Masanın etrafında oturan herkes yerinde dikildi, gözleri otomatik olarak Boran’a kilitlendi. Şehirde duyulan en sessiz sesin bile duyulduğu bir anda, odada bir sessizlik çöktü. Boran’ın üzerindeki yağmurluğun su damlaları halının üzerinde minik çukurlar oluşturmuştu ama kimse ona bakmıyordu, herkes gözlerini yere dikmişti.
Masaya doğru ilerlerken Boran’ın adımları ağır ama kararlıydı. Yüzü kızarmış, gözleri neredeyse yanıyordu; dudaklarının kenarından öfkeyi tutan bir kas gergin bir şekilde oynuyordu. Masanın başına geldiğinde, başını kaldırdı ve gözleri tüm masadakilerin üzerinde gezindi. Sanki bir elektrik akımı odadaki herkesi sarsıyordu. Eliyle oturun işareti yaptığında loş ışıkların hafif titreşimiyle dolu geniş odada, ağır bir havanın içinde masanın etrafında yedi güçlü adam sessizce oturdu.
Boran’da odanın ortasında yer alan deri kaplı koltuğuna yorgun ama dik bir duruşla oturdu. Gözlerinde taşıdığı yorgunluğa rağmen, kendine has o sert kararlılık vardı. Yanında duran Sadık Ağa, gözlerinde derin bir hüzünle, yaşlı ellerini birbirine ovuşturarak hafifçe başını eğdi.
“Boran, oğlum...” dedi sessiz ve tok bir sesle, “Bu yaşadıkların hepimizi derinden üzdü. İnci... senin için ne ifade ettiğini biliyoruz. Kaybetmek kolay değil, biliyoruz.” Boran’ın ciğerlerine batan o ‘kaybetmek’ kelimesi, göğsünde bir yumru gibi yer etti. Öyle ağır, öyle soğuktu ki…
Başını kaldırdığı an gözleri Sadık Ağa’nınkilerle buluştu. Sert, kararlı ve meydan okuyucu bir tonda konuştu. “Kaybetmedim, Sadık Ağa. Benim karım ölmedi. Yaşıyor.”
Odadaki hava bir anlık değişti. Sessizlik biraz daha derinleşti. Boran’ın sesi, kırılganlığın kıyısından dönmüş bir öfkeyle doluydu. İçinde, ne kadar kırgın ve yorgun olsa da hala direnen bir inat vardı. Masadaki adamlar başlarını eğmişken tekrar konuştu Boran. “Mutlaka gördünüz devletin tüm birimleri arıyor fakat ortada hiçbir şey yok.”
“Görmez miyiz? Her haber bülteninde ismi geçiyor.” Dedi Sadık Ağa. Boran belli belirsiz başını sallarken dudaklarını birbirine bastırdı. “Sizi buraya toplama amacım bu. Sizlerin gücü, bilgisi ve ağırlığıyla ilerlemeliyiz belki de.”
Masadaki isimler bir an için birbirlerine baktılar. Ziya “Kurt” Erel’in yüzünde sert bir ifade vardı, dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme belirdi ama gözleri asla yumuşamıyordu. “Boran.” Dedi. “Sokakların dili başka, burada sakince oturup plan yapmayız. Biliyorsun.” Boran bildiğini belirtircesine başını sallarken Kasım Gürbüz, beyaz gömleğinin kolunu hafifçe sıvarken gözlerini Boran’a dikti. “Para, bağlantılar, yasal oyunlar… Bunlar olmadan bu iş olmaz. Devletle olan temasımızı senin için en iyi şekilde kullanırım.”
“Devletle olan temasımın bir karşılığı olmadı Kasım.” Diye karşılık verdi sinirli bir tonda. Ardından derin bir nefes aldı. “Beklemek yok artık.” dedi. Sesi odada yankılandı hem öfke hem de kararlılık karışımı bir tonla. “Sekiz gün boyunca devletin, polislerin, prosedürlerin peşinde koştum. Sonuç? Yok. Şimdi sıra bizde. İnci’yi bulacağız. Kimse, hiçbir kural, hiçbir güç umurumda değil.”
Sadık Ağa sessizce başını salladı, Ziya “Kurt” Erel’in gözlerindeki soğuk ateş Boran’ı onaylar gibiydi. Masadaki hava artık bir savaş alanının sessizliği gibiydi. Mazhar Tanyeli, sessizce sigarasından bir nefes çekti. Gözleri kapalıydı neredeyse. “İnci’yi sessizce bulmalıyız. Ses çıkarırsak, kaybederiz.” Dediğinde bu Boran’a yardım edeceğini net bir şekilde açıklıyordu.
“Bahadır Aral.” Dedi tek nefeste Boran. O an masadakiler şaşırdı. Hepsi çok yakından tanırdı kendisini. Adnan Aral’ın yeğeniydi. Birkaç kere kumarhanede oyun oynamışlardı. “Bahadır, bizim Bahadır mı?” dedi Sadık ağa şaşkınlıkla. Boran ona doğru dönüp ters bir bakış attı. “Sizin değil, Adnan Aral’ın kanından olan kimse sizin değil. O bu masanın en büyük düşmanı artık Sadık Ağa!”
Sadık Ağa onaylarcasına başını eğerken Şeref Güldağ merakla konuştu. “İnsan kuzenini nasıl kaçırır?”
“Kuzenini değil, takıntı haline getirdiği kadını kaçırdı. Kaçırılmasına yardımcı oldu. Kaçıran kişiyle iletişim halinde.” Dedi Boran hırsla. Ardından ekledi. “Adam kullan at hat kullanıyor, kimliğine veya yerine ulaşılamıyor.”
Masadakilerin yüzünde endişe ve dikkatle karışık bir ifade varken Sadık Ağa, ellerini birleştirip ağır ağır başını salladı. “Takip zorlu ama imkânsız değil. Bahadır, hatların ucunda ne kadar güçlü olursa olsun, her insanın zaafı vardır. Biz onu bulana kadar yollarını keseriz.”
Ziya “Kurt” Erel dudaklarını büküp hafif bir gülümseme kondurdu yüzüne. “Ama dikkatli olmalıyız. En ufak bir ses çıkarırsak, Bahadır ve işbirlikçileri İnci’nin yerini değiştirir. Bu kez tamamen kaybederiz. O yüzden Mazhar’ın dediği gibi, sessiz, soğukkanlı ve planlı hareket etmemiz lazım.”
“Odak noktası tamamen Bahadır. O zaman Bahadır takip edilmedi.” Dedi Şeref Güldağ. O sırada Mazhar tekrar konuştu “Polisler takip ediyor bildiğim kadarıyla.” Onay beklercesine Boran’a bakarken Boran başını salladı.
“Polis takip ediyor ama sizde edeceksiniz. Onların gözü, Bahadır’ın etrafındaki büyük resme değil; küçük ve yüzeysel detaylara takılı kalmış durumda. Biz ise derinlerde, görünmeyen ipuçlarında olacağız. O yüzden bizimkiler sürekli onun etrafında dolaşmalılar ki bir şeyler bulsunlar.” Dedi sert bir biçimde.
Sadık Ağa, ellerini birbirine ovuşturarak hafifçe kamburlaşan omuzlarını dikleştirdi. “Bahadır’ın hareketleri çok kısıtlı ama her an değişebilir. Bizimkiler gözlerini dört açmalı, hatta en küçük detay bile ipucu olabilir. Çünkü o adam adres bekliyor veya bir işaret bekliyor. O adres geldiğinde, hareketlenir.”
Mazhar Tanyeli, sigarasından bir nefes daha çektiğinde dumanı yavaşça odanın karanlığına karıştı. “İşte tam da o anı yakalamalıyız. Adres gelmeden ya da o ipucu ortaya çıkmadan önce, Bahadır’ın etrafındaki ağına sızmalıyız. Sessizce.”
Şeref Güldağ ise hafifçe öne eğildi, yüzünde ciddi bir ifade vardı. “Boran, adamları dikkatle seçmeliyiz. Bir hata olursa, bahsettiğimiz o ipucu elimizden uçar ve İnci’nin hayatı daha da tehlikeye girer.”
Boran, etrafındaki sessiz ama keskin bakışların farkındaydı. Bu iş sadece güçle ya da cesaretle değil, akıl ve sabırla kazanılacaktı. “Tamam” dedi. Ziya’nın sigarasından çıkan son duman halkası, odanın üstünde ağır ağır dağılırken bakışlarını ona çevirdi. “Adamları önüme getirin, seçeceğim hepsini tek tek.”
“Kazım sende kullan at hattı araştır.” Dedi bu sefer Kazım’a bakarken. Kazım onu onaylarken bu sefer bakışları İrfan’a döndü. “İrfan,” derken sesi odada yankılandı hem kararlı hem de tehditkâr bir tonla. “Sana güveniyorum. Takip, gözetleme, bilgi toplama… Hepsi senin işin olacak. Hiçbir detayı atlamayacağız. Bir eksik adım bile olursa, bedeli ağır olur.”
İrfan başını hafifçe eğdi, dudaklarını sıktı; gözlerindeki ciddiyet Boran’ın öfkesini ve hırsını karşılıyor gibiydi. “Anladım, Boran. Eksiksiz yapacağım.”
Boran ellerini masaya sertçe bastı, odadaki sessizliği parçalar gibi bir ses çıktı. “Herkes görevini biliyor. Bu işte sabır kadar hız da önemli. Sessiz ama ölümcül olacağız. Bahadır Aral’ın her hareketini izleyeceğiz, o bize bir adım öne geçmeye çalıştığında… pişman olacak.” Dedi kararlılıkla.
Masadaki adamlar bir an sessizce birbirlerine baktılar, odada ağır bir gerginlik vardı; sanki herkes Boran’ın öfkesini, hırsını ve kararlılığını iliklerine kadar hissetmişti. Ziya “Kurt” Erel, sigarasından derin bir nefes çekti, duman halkaları yavaşça odada dolaştı. Gözleri parlıyor, Boran’ın sözlerini onaylar gibiydi. “Anladık, patron,” dedi, sesi keskin ve kararlı, “Biz sessiz olacağız… ama Bahadır’ın her adımı bizim radarımızda olacak.”
Kazım Gürbüz hafifçe öne eğildi, ellerini masanın kenarına bastırdı. “Benim ekip her şeyi tarayacak. Bağlantılar, paralar, iletişim kanalları… Hiçbir boşluk bırakmayacağız. Bahadır Aral hareket ettiğinde, onun nereye yöneldiğini göreceğiz.”
Boran başını belli belirsiz sallarken Sadık Ağa babacan bir tavırla baktı ve elini Boran’ın omzuna yasladı. “Sabır evlat… Az sabır.”
Sabır... Ne zormuş sabretmek dedi içinden Boran. İçindeki öfke, korku ve çaresizlik, her geçen saniye biraz daha kabarıyordu. İnci hâlâ oradaydı; belki karanlık bir yerde, çaresiz ve yalnız. Her an bir adım atmak, bir hamle yapmak istiyordu ama biliyordu ki, acele etmek sadece kaybettirirdi.
“Sabır... En zor sınav.” diye düşündü kendi kendine. İçinde fırtınalar koparken, dışarıda soğukkanlı bir lider gibi durmalıydı. Onların gözündeki güveni yitirmemek, masadaki bu adamları harekete geçirebilmek için gerekti bu.
Ama nasıl dayanacaktı? Her saat, her dakika İnci’den uzak kalmak, onu kaybetmek demekti. Ömer ve Aylin’in desteği olsa da onların ellerinin bağlanmış olduğunu biliyordu. Bahadır’ın sinsiliği, adamlarının dikkatli olması, onu çileden çıkarıyordu.
İçinde bir yerlerde, planlar yapılıyor, tuzaklar kuruluyordu. Herkes onun için birer piyondu ama o piyonların arasından şaha gitmeliydi. Sessizce, görünmeden ilerlemeliydi. Kalbi hızla çarparken, yumruklarını sıktı. Kendi kendine verdiği sözler gibi, bu sessizlik de yükünü ağırlaştırıyordu. Ancak biliyordu ki; bu sessizlik, fırtınanın öncesiydi. Ve fırtına çok yakındı…
*****
Boran arabadan inerken eliyle başını ovuşturdu. Başı çok ağrıyordu. İçtiği ağrı kesiciler etkisini göstermiyordu hiçbir şekilde. Açlık, uykusuzluk, stres, korku… Her biri üst üste binmişti. Şifası olan kadın yoktu. O olmayınca hiçbir şeyin anlamı da yoktu.
Bakışları kenarda duran Mert’e takıldı. Başını yere eğmişti, gözlerine dahi bakamıyordu. Bir şey söylemeden evden adımını attı. İçeri girdiğinde yüksek sesle gelen televizyon sesi dikkatini çekti. Kaşları çatılırken istemsizce adımlarını sesin geldiği yere, salona doğru attı.
Kapıya yaklaştığında salondaki kanepeye oturmuş keyifle dizi izleyen halasını gördüğünde boğazına düğümlenen sözler, yüreğini sıkıştırdı. Karısı sekiz gündür kayıpken bu kayıtsızlık nasıl mümkün olabilirdi?
“Ne yapıyorsun sen burada?!” dedi öfkeyle. Hırsla halasına baktı, gözleri öfke ve hayal kırıklığıyla doluydu. “Sekiz gündür karım kayıp ve sen burada televizyon mu izliyorsun öylece?”
Halası, şaşkın bakışlarla ekrana gözlerini kaydırdı ve farkında olmadan Boran’ın öfkesinin odanın içinde büyümesine izin verdi. Bir an durup nefesini kontrol etmeye çalıştı ama öfke söndürülemez bir alev gibi kalbini kavuruyordu.
“Evde ne yaptığımıza da mı karışılıyor?” dedi Gülsüm hala soğuk bir gülümsemeyle. “Alt tarafı bir şeyler izliyorum, ne var bunda? Senin karın kayıp diye bende mi yas tutmak zorundayım?”
Boran’ın içindeki öfke bir anlığına durdu ama sonra bir dalga gibi patladı. Ellerini yumruk yaparken dişlerini sıktı; dudakları titriyordu, her nefes alışında kalbi göğsünü deliyordu. Gözbebekleri büyümüş, damarları belirginleşmişti. “Dalga mı geçiyorsun sen benimle!”
Vücudu öfkeyle titrerken içinde biriken tüm çaresizlik ve öfke, bedeniyle birlikte patlamak üzereydi. Televizyona yaklaşarak ekranı yere fırlattığında kocaman ekran yere düşüp parçalandı ve cam kırıkları etrafa dağıldı. Gülsüm Hanım, düşecekmiş gibi geriye doğru sendeleyerek şok içinde doğruldu. Gözleri büyümüş, dudakları hafifçe aralanmıştı, yüzündeki şaşkınlık ve korku birleşmiş, sanki bir an ne yapacağını bilemez hâle gelmişti.
“Boran! Ne yapıyorsun sen? Deli misin?” Gülsüm Hanım’ın sesi, inanamaz bir şaşkınlıkla boğuk çıkarken yere saçılan cam parçalarına dehşetle baktıktan sonra gözleri tekrar öfkeyle titreyen Boran’a döndü. Boran başını salladı. “Deliyim, delirttiniz lan beni!”
Yere düşen parçaların etrafında duraksarken nefesi kesik kesikti; her nefes alışında göğsünün içindeki öfke biraz daha yükseliyordu. Elleri hâlâ titriyordu ama artık bir adım geri atacak gibi değildi. Gözleri alev alev yanıyordu.
“Sekiz gündür…” diyebildi sadece, sesi titreyerek çıkıyordu, kelimeler boğazında düğümlenmişti. “Sekiz gündür karım kayıp… ve sen hiçbir şey olmamış gibi oturuyorsun, televizyon izliyorsun…”
Boran nefesini kontrol etmeye çalıştı ama öfke her denemede daha da büyüyordu. Ellerini saçlarına götürdü, saçlarını sıkarken dişlerini de kenetledi. “Gülüyorsun, eğleniyorsun.” Diye kelimelerin üzerine bastırdı. Sesle birlikte salona gelen Zümra babaanne ve Gamze ne olduğunu anlamaya çalışırlarken Boran bağırdı. “Nasıl bir vicdansızsın sen!?”
Boran bir adım ileri attı, yumruklarını hâlâ sıkılı tutuyordu. Gözleri halasına kilitlenmişti; o kayıtsız bakışlar, içindeki öfkeyi daha da körüklemişti. Elleri havaya kalktığı an duraksadı, sonra odadaki sehpaya tekmesini savurdu. Sehpa köşeye savrulurken üzerindeki dergiler yere saçıldı.
“Benim karım kayıp! Senin yeğeninin karısı…Ve sen, bir anne figürü, bir aile büyüğü olarak zerre kadar üzüntü duymuyorsun! Bu nasıl bir vicdan!”
Boran’ın sesi, artık sadece öfkeyle değil, içindeki çaresizliğin, korkunun ve kırılmış kalbin verdiği acının birleşimiyle yankılanıyordu. Odadaki hava, cam kırıklarının çıkardığı çıtırtılarla, devrilen sehpanın çarpma sesiyle ve Boran’ın her nefes alışındaki gürültüyle dolmuştu. Zümra babaanne ve Gamze, birkaç adım geride birbirlerine bakarken Boran’ın içindeki fırtınanın boyutunu anlamaya çalışıyorlardı.
“Normal bir günde miyiz biz!” diye hırıldadı, sesi boğuk ama keskindi. “Bu mu senin vicdanın? Eniştem öldüğünde biz sana böyle mi davrandık!” Gamze geriye doğru çekilmişken Zümra babaanne elini ağzına koymuş sessizce Boran’ı izliyordu. Boran’ın bedeni titriyordu, öfke ve çaresizlik iç içe geçmiş, kontrol edilemez bir fırtına hâline gelmişti.
“Cevap da bu ya zaten! Benim kocam öldü! Seninki ise belli değil ki ben kaçırıldığına dahi inanmıyorum, kendisi kaçtı.” Dedi Gülsüm Hanım tok bir sesle.
Gülsüm Hanım’ın sözleri Boran’ın beyninde çınladı, her kelimesi içindeki öfke alevlerini daha da körükledi. “Kendisi kaçtı…” diye düşündü, gözleri kan kırmızısı gibi parlıyordu. Kalbi göğsünü delip çıkacak gibi atıyordu. Her nefesi, bir öncekinin üzerine binmiş, içinde patlamaya hazır bir bomba gibiydi.
“Ne diyorsun lan sen! Ne diyorsun!?” diye bağırırken sesi daha da boğuk ve kırılgan bir hâle geldi; hırıltılı nefesleri odanın her köşesine çarparak yankılanıyordu. İçindeki çaresizlik ve öfke birbirine karışmış, kontrol edilemez bir fırtına hâline gelmişti.
Çıldırmış gibi elini saçlarından geçirirken Gülsüm Hanım ekledi. “Sen ne sanıyorsun ki Boran? Onca kişi arıyor bulamıyor, neden hiç düşündün mü? O kızın gerçek yüzünü göreceksiniz işte. Seninle ne için evlendi bilmiyorum, sonuçta kendisi de zengin ama onun bir çıkarı vardır.”
Gülsüm Hanım’ın sözleri Boran’ın zihninde yankılandı, her hecesi kurşun gibi ruhuna saplandı. Bir anda içindeki tüm sesler sustu, sadece bu cümle kaldı geriye. "Seninle ne için evlendi bilmiyorum, onun bir çıkarı vardır."
Boran’ın gözleri dondu. Yumrukları gevşedi ama bu, öfkenin geçtiği anlamına gelmiyordu. Tam aksine… bu, fırtınanın merkezine ulaşmış bir adamın sessizliğiydi. Bir adım attı halasına doğru. Salonda artık sadece Boran’ın ağır adımları ve kırık camların altında ezilen adımlarının sesi duyuluyordu.
“Sen…” dedi Boran, sesi öyle sakin ama tehditkârdı ki, salondaki havayı buz gibi yaptı. “Sen benim bu hayatta gördüğüm en “ Kelimeyi tamamlayamadı; içindeki öfke artık sözcüklerle sınırlı değildi.
Bir adım daha attı halasına doğru, o adım odada yankılanıyor, cam kırıklarının üzerinde çıtırdayarak fırtınanın habercisi oluyordu. Gülsüm Hanım geriye kaçtı ama Boran’ın adımları onu köşeye sıkıştırdı.
“Sen benim… benim her şeyi kaybettiğim bu günlerde bunu ağzına böyle malzeme ediyorsun öyle mi?” dedi Boran, sesiyle odada bir sarsıntı yaratır gibi. Gülsüm Hanım duvara yaslanmış, gözleri korku ve şaşkınlıkla büyümüştü. Boran’ın bakışı, sözleri, vücut dili bir baskı dalgası gibi üzerine çöküyordu.
Bir adım daha atıp halasını duvara sıkıştırdı. Ellerini Gülsüm Hanım’ın yanından duvara yaslarken mırıldandı. “Kendi kaçtı öyle mi, kendi kaçtı. Benim karım, kendi kaçtı.” Cümlesi boğazında düğümlenirken Boran’ın elleri titriyordu, içindeki öfke doruk noktasına ulaşmıştı.
Birden sinirle başını salladı ve yumruklarını duvara savurdu. Tok bir patlama sesi odada yankılandığı anda boyalı duvar çatlamıştı. Zümra babaanne geriye sıçradı, elini ağzına götürdüğünde gözleri korkuyla büyüdü. Gamze ise geriye doğru çekilip yere çömeldi, bir yandan Boran’ı izliyor, bir yandan şaşkınlıkla ellerini birbirine bastırıyordu.
Boran bir adım geri çekildi, nefesini tutarak duvara bakarken içindeki fırtına sönmek yerine daha da büyüyordu. O anda salona Derin ve Defne koşarak girdi, merdivenlerden hızlı adımlarla inmişlerdi. Defne, “Boran abi! Ne yapıyorsun?!” diye bağırdı, Derin ise şaşkın ve korkmuş bir şekilde gözlerini Boran’dan ayıramıyordu. İkisi de cam kırıkları ve devrilen sehpa arasında ilerlerken Boran hâlâ öfkesinin esiri olarak halasına bastırıyordu.
“Kaçtı öyle mi! Tekrar söyle!” Boran yumruğunu tekrar tekrar duvara vururken parçalanan derisinden akan kanlar duvarı boyamaya başladı. Her vuruşta Gülsüm Hanım yerinden sıçrarken Zümra babaanne titreyen elleriyle Boran’a yaklaşıp onu durdurmaya çalıştı. “Evladım, dur! Boran, kendine zarar veriyorsun oğlum, yalvarırım dur!”
Gamze geriye çekilmiş, ağlayarak karşısındaki manzaraya bakarken Derin ve Defne ise cam kırıkları arasında koşarak Boran’a ulaşmaya çalışıyordu. Derin ağlayarak, “Abi! Yeter artık! Dur!” diye bağırdı, sesi öfke ve korkunun karışımıydı. Defne ise ellerini Boran’ın kollarına uzatarak onu durdurmak için hamle yaptı.
O sırada kapıdan hızlı adımlarla Cihan ve Fatih girdi. İkisi de nefes nefese kalmış, gözlerinde kararlılık ve endişe karışımı vardı. “Abi!” diye bağırdı Cihan, sesi hem öfke hem de panik doluydu. Fatih hemen yanına gelerek Boran’ın omzundan güçlü bir şekilde tuttu. Boran, bir an için duraksadı; gözlerindeki öfke ve çaresizlik, yeni gelenlerin varlığıyla daha da yoğunlaştı.
Kanla kaplı yumruklarıyla duvara bakarken sanki bütün dünya sessizleşmiş ve sadece onun fırtınası kalmış gibiydi. Birden irkilerek kendine geldiğinde nefesi hırıltılı ve düzensizdi. Sonra bakışları halasına kaydı. Korkudan tir tir titrerken gözlerini kapatmış, sırtı duvarda yaslı bir şekilde durmaya devam ediyordu.
Kolunu tutan Fatih ve Cihan’dan kendini kurtarıp ona doğru bir adım atıp mesafeyi kapattı. “Sana aylar önce demiştim ki bu senin son şansın. Sen bugün o şansı kullandın Gülsüm Demirhanlı.” Dedi sakin bir tınıda. “Yıllardır, hiçbir katkın olmadan benim yönettiğim şirketin parasını yiyorsun. Hiçbir hissen olmamasına rağmen yıllardır hesabına kuruşu kuruşuna hissedarmışsın gibi para aktarılıyor. Dedemin hatırına, kızının hatırına.”
Boran’ın sesi soğuk ve keskin, tınısı ölümcül bir tehdit gibi salonda yankılanıyordu. Halası, duvara yaslanmış, nefesi kesik, gözleri korkudan büyümüş bir hâlde ona bakıyordu. Boran bir adım daha attı, bakışlarını ondan ayırmadan. “Bugün sondu, şimdi bu dakikadan itibaren o gelen para kesildi.”
Gülsüm Hanım’ın yüzü kireç gibi oldu. Dudakları aralandı ama ses çıkmadı. “Sakın ağzını açma.” dedi Boran, eliyle susturur gibi bir hareket yaparak. “Kocanın parasını yedin, bitirdin. Şimdi tek bir çulun bile yok.”
“Boran…” Halası titreyen bir sesle konuşmaya çalışırken Boran sertçe kesti sözünü. “Kes sesini! Bugün sen sadece bana değil, karıma, aileme, vicdanı olan herkese hakaret ettin. Sen benim karıma dil uzatamazsın.” Dedi kelimelerin üzerine bastırarak. “Sen onun ne yaşadığını bile bilemezsin. Sekiz gündür her sabah her akşam bir ipucu, bir ceset, bir parça saç, bir ses kaydı arıyorum ben. Sen oturmuşsun burada dizini izliyorsun, bir de bana o kızdan şüphelendiğini söylüyorsun.”
Gülsüm hanım titreyerek Boran’a bakarken Boran çaresizce fısıldadı. “Senin gözünde belki bu bir oyun, belki eğlence. Ama benim gözümde bu, karımın kaybolduğu, ailemin parçalandığı, hayatımın en karanlık günü. Sen bunu hiçe sayıyorsun. O zaman Boran Demirhanlı’nın merhametini beklemeyeceksin Gülsüm Demirhanlı.”
Gülsüm Hanım’ın yüzündeki solgunluk, Boran’ın sözleriyle hızla yerini dehşete bıraktı. Para, onun hayat güvencesiydi. Bu tehdit, televizyonun kırılmasından çok daha büyük ve yıkıcıydı.
“Ne diyorsun sen, Boran?!” Sesi bu kez ne soğuktu ne de alaycı; tamamen panik ve inanmazlıkla doluydu. “Bunu yapamazsın! Ben senin halanım! Bana sırt çeviremezsin! Benim neyimi kesiyorsun sen, kendine gel!” Gülsüm Hanım, titreyen elleriyle duvardan destek alarak Boran’a doğru bir adım attı, yüzünde yalvaran bir ifade vardı.
Boran’ın yüzünde en ufak bir duygu kırıntısı yoktu. Gözleri buz kesmişti. “Yaptım bile,” dedi Boran, sesi mermer gibi soğuktu. “Benim evimde, benim karımın acısıyla dalga geçtiğin bu dakikadan sonra, artık benim ailemden değilsin. Olay bu kadar basit. Ama bu kadar kolay değil. Bu evi tam şu an terk etmeni bekliyorum.”
Gülsüm Hanım, yutkundu. “Boran… yapamazsın. Ben senin halanım…”
Boran, halasının yalvaran sesini duydu ama bu ses, onun öfkesiyle kaplı zırhını delemedi. Gözlerinde ne acıma ne de pişmanlık vardı. Yaptığı şeyin, ailesine verdiği bir ders olduğunu düşünüyordu; merhametini kayıtsızlıkla boğanlara gösterdiği en sert tepkiydi bu.
“Halan olman, benim karımın acısıyla dalga geçme hakkını vermiyor sana,” dedi Boran, sesi artık tehditkâr bir fısıltıydı. “Kaldı ki sen benim halam olmayı çoktan bıraktın.” dedi Boran. “Benim ailem, beni sırtımdan bıçaklayanlar değil. Yanımda duranlar. Bu evde senin gibi zehir saçan biri artık olmayacak. Bir saat içinde bu evi terk etmezsen zor kullanmaktan çekinmem, haberin olsun.”
O an salonda bir sessizlik daha oldu. Bu, öfkenin değil; nihai kararın sessizliğiydi.
Boran gözlerini Gamze’ye çevirdi. Yumuşak ama net bir sesle konuştu. “Sen onunla gitmek zorunda değilsin, gitmek istersen bir şey diyemem abicim. Kalmak istersen de kapım her zaman açık. Artık kimse bu kadının gölgesinde yaşamak zorunda değil.”
Gamze belli belirsiz başını sallarken Derin abisinin eline uzandı tutmak için. Eli kanıyordu. Ama Boran acısını hissetmiyordu bile. Derin’in elini hissettiği anda elini geri çekti Boran. “Dokunma!” Öfkeyle ona bakarken Derin’in dudakları titredi. “Abi, bırak temizleyeyim. Ne olursun.”
“Bırak.” Dedi Boran tekrar ve elini sertçe çekti. Şu an onu görmeye tahammül bile edemiyordu. Babaannesine dahi bakmadan çıktı salondan.
O anda Gülsüm Hanım sinirle annesine döndü. “Beni kovarken nasıl sessiz kalırsın! Dünkü çocuk beni kovuyor, üzerindeki emeğimi hiçe sayıyor sen hiçbir şey söylemiyorsun!”
“Ortada emek mi bıraktın sen vicdansız.” Dedi Zümra Hanım öfkeyle. Nemli gözlerle kızına bakarken nerede hata yaptığını düşündü, böyle bir evladı nasıl yetiştirdiğini düşündü. “Çocuk yerde mi gökte mi geziyor belli değil. Sen keyfinde televizyon izliyorsun, neler söylüyorsun. Ben sana ne diyeyim, Gülsüm?” Bu cümle bir tokat gibiydi. Ne bağırma, ne azar… sadece acı ve yorgunlukla örülü, kalpten gelen bir cümleydi. “Senin kalbin taş olmuş. Ben bu yaşımda her şeyi gördüm ama bir kadını başka bir kadına bu kadar düşman eden az şey gördüm.”
Gülsüm Hanım’ın dudakları titredi ama hâlâ direndi. “Ben düşman falan değilim! Ama göz göre göre bu evi bu hale getirmelerine izin mi verecektim? Karısı on gündür kayıpsa ben ne yapabilirim ki?” Zümra Hanım kaşlarını çattı. “Sen ne yapmadın, ondan bahset istersen.” Gülsüm Hanım bir an dondu. “Ne demek istiyorsun?”
“On gündür bu evde tek dua etmeyen sensin. Bir ‘bulunsun’ bile demedin. Sadece izledin. Hatta izlemekle kalmadın, laf soktun, aşağıladın. Şimdi o çocuk seni kapı dışarı etti diye mi adalet arıyorsun?” dedi Zümra Hanım sinirle.
Gülsüm Hanım gözlerini kaçırdı. “Ben... ben...” Ne diyeceğini bilemezken Zümra Hanım kızının karşına dikildi. “Ben bugün sana değil, vicdanı olan herkese baktım. Boran yandı ama yine de saygısını bozmadı. Kendisine zarar verdi. Gamze bile senin yerine utanıyor artık. Benim bu evdeki tek kızım sensin ama… ilk defa sana bakarken kızım olduğunu hissetmiyorum.”
Gülsüm Hanım’ın yüzü soldu. Ağzı açık kaldı bu cümlelerle, diyecek kelime bulamadı. Zümra Hanım, sözlerini yavaş ama kesin bir dille tamamladı. “Boran seni şimdi kovdu. Ama ben senden çoktan vazgeçtim, Gülsüm. Çünkü bir insan kalbini kaybettiğinde, evlat da olsa annesinin gözünde sadece bir yabancıdır artık.”
Salonda bir sessizlik oluştu. Yalnızca uzaklardan Boran’ın kapıdan çıkarken bıraktığı soğuk hava, bu cümlelerin üzerine sinmişti. Gülsüm Hanım ilk defa titredi. Ama bu öfkenin değil… kaybetmenin titremesiydi. Her kelimesi Gülsüm Hanım’ın yüreğine saplanmıştı ama yine de toparlamaya çalıştı kendini. Yutkundu, titreyen ellerini eteğine sildi. Son çare olarak gözlerini kızına çevirdi.
“Gamze…” dedi, sesi bu kez titrekti. “Sen… sen bari bir şey söyle. Ben senin annenim.”
Gamze, duymuştu bu kelimeyi ama hiçbir şey hissetmedi. Sadece yavaşça başını çevirdi. Gözlerinde ne yumuşaklık vardı ne de anlayış. Sadece yorgun, soğuk bir ifade vardı. “Evet… sen benim annemsin. Ama bu ne kadar önemli, artık bilmiyorum.”
Gülsüm Hanım bir adım atıp elini uzattı. “Ben senin iyiliğini istedim hep. Senin zarar görmemen için—” Gamze geri çekildi birden. “Hayır. Sen sadece kendi imajın için yaşadın. Ne benim ne de başkasının ne hissettiğini umursamadın. Bu evde hepimizin üzerine gölge gibi çöktün. Ve artık o gölgeden çıkmak istiyorum.”
Gülsüm Hanım’ın gözleri doldu. “Kızım… böyle söyleme. Herkes üstüme geliyor zaten, sen de mi?” Gamze kaşlarını çattı, sesi kararlıydı ama içinde bir burukluk vardı. “Ben sana uzun süredir söylemem gereken şeyi bugün söylüyorum anne. Yaptıkların… utanıyorum ben. Orada gencecik bir kadın belki de hayatıyla sınanıyor, sen neler diyorsun, neler yapıyorsun?”
Gülsüm Hanım’ın yüzü sanki darbe almış gibi geriye çekildi. Gamze devam etti. “Senin susman gereken yerde konuşmalarından, konuşman gereken yerde susmalarından, sadece kendini düşünmenden utanıyorum. İnsanlar bu evde acı çekerken senin nasıl rahatça nefes aldığını anlamıyorum ve Boran abi haklıydı… Bu ev, seninle nefes alınmaz bir yere dönüştü.”
Gülsüm Hanım’ın gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Titreyen sesiyle, “Ama… ben senin annenim,” dedi yeniden. Gamze başını salladı. “Evet. Öylesin. Ama belki de ayrılmanın vakti geldi artık.”
Bu söz, Gülsüm Hanım’ın dizlerinin altındaki toprağı çekip almış gibiydi. Geriye, kırılmış, çökmüş bir kadın kalmıştı. Yıllarca dik durmaya çalışan ama bu duruşun ardında hiç kimseyi tutamamış bir kadın...
Gamze sessizce arkasını döndü ve yürüdü. Kapıya varmadan önce bir an durdu, gözlerini kapattı. “İçimde bir yer hâlâ seni sevmek istiyor ama sen… o sevgiyi hak etmedin anne. Umarım bir gün bunu anlarsın.” Deyip sessizce çıktı odadan.
O sırada Boran, evin dört duvarı arasında nefes alamaz hâle gelmişti. Her köşede İnci’nin izi, her eşyanın üzerinde onun sıcaklığı, sesi, kokusu vardı. Yutkunamıyor, nefes alamıyor, düşünecek bir yer bile bulamıyordu kendine. Derin bir iç geçirişle dışarı çıktığında sanki arkasında bıraktığı sadece ev değil, bir ömrün paramparça olmuş hatıralarıydı.
Sokak serin, rüzgâr hafifti ama Boran’ın içinde esen fırtına her şeyden daha şiddetliydi.
Kapının önünde onu Giray ve Korkut bekliyordu. Sessizce. Ne bir sarılma vardı ne de eski günlerden kalma bir dost gülümsemesi. Çünkü herkes her şeyin farkındaydı. Boran'ın gözleri boş, donuk, yorgundu. Ama yine de bakıyordu onlara. Belki de içinden, "Ben yokum artık" diyordu sessizce.
Bakışları kapıdan çıkan Boran’ın eline kaydığında Korkut hızla hareket etti. “Elin...” diyecek oldu ama Boran hissetmiyordu bile. Yüzünün aldığı ifadeden bile belliydi bu. Giray hızla cebinden peçete çıkartıp Boran’ın elinin üzerine bastırırken Boran fısıldadı. “Bırak.”
“Boran, sar şunu kanıyor.” Giray hafif sinirli bir tonda konuşurken Korkut ekledi. “Bir eczaneye gidelim, pansuman yapsınlar.” Dediğinde Boran güldü alayla. “Ben yaram dışarıda değil ki, kalbimde.”
Giray da Korkut da bir an sustu. Çünkü Boran’ın bu cümlesi, bahçenin ortasına saplanan bir kırık cam parçası gibi keskin ve soğuktu. Kelimelerinin arkasında saklanmaya bile çalışmayan bir acı vardı; öyle ki, ikisi de ne diyeceklerini bilemeden sadece birbirlerine baktılar.
“Orayı da pansuman edebilirler mi?” dedi fısıldayarak. Ardından ekledi. “Oranın pansumanını tek bir kişi yapabilir, o da şu an yok.” Boran’ın sesi titremiyordu ama içinde saklı fırtına öyle yüksekti ki, kelimelerinin ağırlığı havayı bile çökertecek gibiydi. Giray başını eğdi, Korkut derin bir nefes aldı. Ne söyleseler eksik kalacak ne söyleseler bu yangını söndüremeyecekti.
Giray bir adım attı ama konuşmadı. Sadece gözleriyle, "Buradayız" demeye çalıştı. Fakat sessizlik uzadıkça birilerinin gerçeği dillendirmesi gerekiyordu. O yük yine Korkut’a düştü. “Kardeşim… İmzalaman gereken evraklar var.”
Boran’ın yokluğunda onlar idare etmeye çalışıyordu ama yine de Boran’a ihtiyaçları vardı. O yüzden mecbur kalmışlardı gelmek için. Sözleri kırılgandı. Çünkü Boran’ın kulağına iş gibi gelen her kelime, İnci’nin yokluğunu biraz daha keskin hatırlatıyordu. İmza… Evrak… Şirket… Toplantı… Ne önemi vardı şimdi? Ne anlamı kalmıştı?
Boran durdu. Ellerini cebine soktu. Gözleri hâlâ yerdeydi ama yüz hatlarında aniden bir gerilme oldu. Sertçe iç çektikten sonra başını kaldırıp Korkut’a dik dik baktı. "İmza mı?”
Giray biraz gerilse de iç çekti. “Ortaklar rahatsızlıklarını bildirdi. Bugünkü toplantı üçüncü kez ertelendi. Seninle konuşmak istiyorlar. Tek imza yetkisi sende, son onay sende. Sen bakmayınca işler yürümüyor. İmzan gerekli.” Amacı biraz olsun Boran’ın kafasını dağıtmasını sağlamaktı. Çünkü Boran İnci ve işi dışında hiçbir şeyi düşünmezdi. Ama şu an İnci’den başka bir şey düşünmüyordu.
“Sikimde bile değil, yürümesin!” Boran’ın sesi kırıldı, öfke ve çaresizlik birbirine karıştı. Gözleri karanlıktı, içinde kopan fırtına görünüyor gibiydi sanki. “Ne yapayım Giray, nasıl gideyim şirkete? Her köşe… her masa… her sandalye onu hatırlatıyor. İnci’yi… gülüşünü, kahvesini, bana göz ucuyla baktığı anları… Dosyaların arasına sakladığı küçük notlarını… Ben orada nefes alamam. Anlıyor musun nefes alamam.”
Korkut derin bir iç çekti. Ne denebilirdi ki? Boran sadece eşini değil, aynı zamanda hayatla olan bağını da yitirmişti.
"Ben oraya her girdiğimde o kahrolası merdivenlerin başında onu bekliyorum hâlâ. O güldüğü zaman her yer aydınlanıyordu. Şimdi ise her şey gri. Duvarlar bile nefes almıyor. Siz evrak diyorsunuz bana…" diye sözlerini yeniledi Boran.
Korkut bir şey diyemezken başını yere doğru eğdi. Giray yutkundu ama sustu. Boran başını çevirdi, uzaklara baktı sanki bir noktaya değil, geçmişe bakar gibi. “İlk defa orada evlenme teklifi ettim ona, o uzun masada. Sahteydi onun için ama o an benim hayat damarımdı. O masaya nasıl oturacağım tekrar?”
Boran’ın sesi çatlamıştı artık. Sanki biraz daha konuşsa gözyaşları düşecekti ama hâlâ dik durmaya çalışıyordu. Çenesi titredi. Derin bir nefes aldı ama içinden değil, sadece alışkanlıktan. "Benim derdim evrak değil, şirket değil, o ortakların mırın kırın etmesi hiç değil. Derdim… yaşamak. Çünkü ben şu an sadece devam ediyorum. Yaşamıyorum. Yaşayamıyorum."
Giray yaklaşarak Boran’ın omzuna elini koydu, sıcaklığı biraz olsun Boran’ın buz kesmiş yüreğine ulaştı. “Biliyorum, kardeşim. Sen yaşamak istiyorsun... O hayatı, o anları tekrar yaşamak... Ama şu an yapman gereken, o anları yaşattığın hayalin peşinden gitmek.”
Boran gözlerini kapatıp derin bir nefes daha aldı. Giray’ın omzundaki elinin sıcaklığı, Boran’ın vücudundaki buz dağının çok küçük bir kısmını eritebildi. “Hayal,” diye tekrarladı Boran, sesi acı bir alay içeriyordu. Gözlerini açtı ve bakışlarını Giray’a çevirdi. “Benim hayalim o kadındı. Şimdi o bir kâbus.”
Korkut başını kaldırdı. “Kabuslar biter, Boran. Ama bunun bitmesi için… savaşman gerekiyor. O da senin savaşmanı isterdi. Biliyorum, İnci bu işleri sevmezdi ama o her zaman senin gücüne güvendi.” Boran, bu sözler karşısında dudaklarını sıktı. İnci’nin gücüne güvenmesi... İşte tam da bu, Boran’ın kendini daha çok suçlu hissetmesine neden oluyordu.
İnci’nin güvenini boşa çıkardım.
Korkut, yavaşça Boran’ın yanına yaklaşıp gözlerine baktı. “İnci geri gelecek. Biz ne gerekiyorsa yapacağız ama senin de bu savaşa hazır olman lazım. Yaşamaya devam etmen lazım. Hayat devam ediyor, kardeşim. İster istemez devam ediyor.”
Bir süre sessiz kaldı Boran. Hayat devam ediyordu evet. Ne kadar istemese de devam ediyordu. Zaman su gibi akıyordu ama İnci hala yoktu.
"Yorgunum." Dedi tükenmişlikle. “Yorgunum Korkut, çok yorgunum. Kafamın içi gürültüyle dolu. Ama dışarısı sessiz. Kimse bağırmıyor artık. İnci bağırmazdı zaten ama ben onun sessizliğine bile alışmıştım. Şimdi o bile yok. Sadece kendi sessizliğimle baş başayım. O benim sessizliğimi okurdu, beni okuyan yok artık."
Korkut bir adım ileri çıktı. "Boran... Bu yükü tek başına taşıma. İnci'yi senin kadar sevdiğimizi biliyorsun. O bizim de ailemizdi. O gün senin kadar yandık biz de. Ve hâlâ yanıyoruz. Ama sen… içine attıkça daha da gömülüyorsun kendini. Biz buradayız, kardeşim. Ne zaman konuşmak istersen, dinleriz. Ne zaman susmak istersen, yanında susarız."
Boran bakışlarını yere dikti. Yüzünde ilk defa bir yumuşama oldu. Sertlik yerini kırılganlığa bırakıyordu. "Bazen düşünüyorum." dedi, dudakları titreyerek. "Belki bu kadar çok sevmeseydim, bu kadar acımazdı. Ama sonra da diyorum ki… Onu az sevmenin ihtimali bile yoktu. O, insanın kalbine işliyordu."
Giray ve Korkut, Boran’ın bu itirafı karşısında sessiz kaldılar. Bu, Boran’dan duymayı bekledikleri en dürüst ve en kırılgan cümleydi. Onu ilk kez, Boran Demirhanlı kimliğinden sıyrılmış, sadece kaybının ağırlığı altında ezilen bir adam olarak görüyorlardı.
Boran, başını kaldırdı. Gözleri, içinde dinmeyen bir fırtınanın yorgunluğunu taşıyordu. Giray başını eğerken fısıldadı. "Sevgi acıtıyor, evet. Ama bizi insan yapan da o işte. O acı sayesinde hatırlıyoruz. O acı sayesinde unutmuyoruz."
Bir anda Boran’ın gözleri doldu. Geri çekilmedi. Saklamadı. Bir adım geri atmadı. Korkut sessizce cebinden sigara paketi çıkartıp uzattı Boran’a. "Al," dedi. "Yak artık. Hep cebinde taşıyorsun ama hiç içmiyorsun."
Boran sigaraya baktı. Sonra bir anlığına gülümsedi ama o gülümseme bir sızı gibiydi. Gözleri uzaklara daldı, sonra alçak bir sesle fısıldadı. “İçemem ki... İnci ne zaman sigaraya sığınmak istesen beni düşün, bana sığın demişti. Eğer bunu yaparsam, onun yokluğunu kabul etmiş olurum gibi geliyor. O da gitti demek olur ve ben buna daha hazır değilim.”
O an Korkut ve Giray birbirlerine bakakaldılar. Boran’ın dudaklarından dökülen kelimeler, içinde sakladığı kırılganlığı ve derin acıyı gözler önüne seriyordu. Daha önce hiç böyle bir halini görmemişlerdi; güçlü, kararlı ve bazen sert Boran şimdi bir çocuk gibi savunmasız, yorgun ve çaresizdi.
Giray hafifçe başını eğdi, gözlerinde daha önce hiç fark etmedikleri bir şey vardı: Boran’ın İnci’ye olan bitmek bilmeyen aşkı, her kelimesinde, her bakışında hissediliyordu. Korkut başını salladı, gözleri dolmuştu ama bunu dışa vurmak istemiyordu.
"Biliyor musunuz… her sabah hâlâ kahve kokusu geliyor gibi oluyor burnuma. Sabah kahve içmeyi sevdiğimi bildiğinden kendi gidip yapardı. Bazen fısıltısını duyuyorum odanın içinde. Uyandırmak istemediği zamanlarda fısıltıyla konuşurdu kendi kendine. Ama dönüyorum... boş. Yatak boş, banyo boş, balkon boş. Telefonuma tatlı mesajları gelmiyor mesela."
Korkut başını öne eğdi. Giray da sessizdi. Her biri kendi acısına da dönüyordu belki ama o an yalnızca Boran vardı merkezde.
"En çok da şu koyuyor." dedi Boran, sesi çatladı. "Kavga bile etmedik son gün. Ne bir vedamız oldu ne bir küs kalma… Sadece o anlamış gibi beni sevdiğini söyledi, öptü. Son kez baktı yeşil gözleriyle. Her şey yarım kaldı. Yarım kalan şeyler insana mezar oluyor."
Bir rüzgâr eserken hafif bir serinlik kapladı sokağı. Dallar kıpırdadı. Sokak lambasının altında üç adam, bir kaybın ağırlığını omuzluyordu. "Ne zaman kendime gelsem," dedi Boran kısık bir sesle. "Kendimi suçlarken buluyorum. O sabah neden daha erken uyanmadım, onu izlemedim? Neden daha sıkı sarılmadım? Öpmedim, koklamadım.” Derken burnunun direği sızladı. Çok özlemişti.
"Keşke zaman o sabahta dursa." dedi. "Bırakamadığım o şirket yüzünden gitmedim onlarla. Gitseydim bırakmazdım onu hiç, yanımdan ayırmazdım. Şimdi burada olurdu, kollarımda olurdu. Ben onu hiç bırakmazdım, o lanet olası tuvalete giderken bile yanında olurdum!” dedi öfkeyle.
"Olurdun." dedi Giray kesin bir tonla. "Sen elinden gelenin fazlasını yaptın, Boran. Bilemezdin. Peşinde olduklarını bilemezdin.” Dedi net bir sesle. Boran başını salladı. “Bilmek zorundaydım, ben değil miydim ona bana güven diyen. Onu korumak için evlenmedim mi en başta? Ben her şeyi başardım sanan ama hiçbir şey beceremeyen adamın tekiyim.”
Korkut sessizce adım attı, Boran’ın omzuna hafifçe dokundu. “Boran, o seni sevdi çünkü sensin. Kusurlarınla, eksiklerinle... Güçlü olduğun kadar kırılgan olduğun için de. Kendini böyle yıpratma. Sen yapabileceğin her şeyi yaptın, seni temin ederim. Hem yıkılmak sana yakışmaz, kendine gel. Bulacağız. El birliği ile bulacağız onu.”
Boran, Korkut’un dokunuşunu hissettiğinde gözlerini kapadı, bir anlığına kırılganlığını saklamak zor geldi. İçindeki fırtına hâlâ dinmemişti ama arkadaşlarının sesi, yüreğinde küçük bir sükûnet yaratıyordu. Üçü arasında uzun, ağır bir sessizlik oluştuğunda sokak lambası titrek bir ışıkla yanıyor, rüzgâr yaprakları yavaşça sürüklüyordu kaldırımda.
Tam o sırada, evin bahçe kapısından içeri giren aracın farları sokağı yarıp geçti. Sessizliği bozan motor sesiyle üçlü kıpırdandı, hepsi neredeyse aynı anda dönüp baktı gelen araca. Araba yavaşça bahçeye girdiğinde motor sustu. Sürücü kapısı açıldı ve Ömer indi önce, üstünde sivil ama alışıldık polis duruşu vardı. Ceketinin altındaki kılıf belli belirsiz görünüyordu. Sert yüz hatlarında yorgun ama kararlı bir ifade vardı. Ardından yan koltuktan Aylin indi.
Aylin’in gözleri önce sokağı taradı, sonra birkaç saniyeliğine Fatih’te takılı kaldı. Bir yabancıya değil de tanıdık bir hayalete bakar gibi… Ardından gözleri Boran’a çevrildi. Yavaş ama temkinli adımlarla yaklaşırken kimse bir süre konuşmadı.
Boran genzini temizleyerek kendine gelmeye çalıştı. Bir şeyler olduğunu hissetmiş gibiydi. Gözleri Ömer’e kilitlendi. “Bir haber mi var?” Ömer başını sallamadı. Gözlerini kaçırmadı da. Sadece ileri doğru birkaç adım atıp durdu. Aylin de onun yanında yerini aldı. “Henüz bir şey yok.” dedi Ömer. “Ama takipteyiz. Yakınız.”
Boran bir adım öne çıktı. Gözlerinde hayal kırıklığıyla karışık öfke birikti. “Yakın olmak yetmiyor, Ömer. 1 haftadır aynı şeyi söylüyorsunuz. Yaşıyor diyorsunuz ama ortada yok. Ne kamera kaydı ne iz, ne not… Sadece varsayım.”
Aylin araya girdi. Sesi kontrollüydü ama içinde ince bir gerilim vardı. “Bahadır’ın hareketlerini izliyoruz. Telefon konuşması yapmıyor ama son günlerde sık sık evden çıkıyor. Gittiği yerlerde belli kişilerle temasta olduğu tespit edildi.”
Korkut kaşlarını çattı. “Ama ne elinizde delil var ne de bağlantıyı kanıtlayacak net bir şey, değil mi?”
Aylin başını eğdi. “Henüz yok. Ama telefon sinyallerini dinlemeye devam ediyoruz. Belli ki biriyle koordineli çalışıyor ama çok dikkatli. Tek bir isim vermiyor. Konumlar kısa süreli değişiyor. Takip zor.”
Boran gözlerini kapadı. Alnını ovuşturdu. O sessizlik yine çöküyordu üzerine. Sanki aynı çukurda dönüp duruyorlardı. Her gelen bilgi, yeni bir umut gibi parlayıp aynı hızla sönüyordu. “Kaç gün oldu, Ömer?” diye fısıldadı. “Kaç gün geçti üzerinden? Hiçbir iz yoksa… belki de gerçekten…”
“Boran.” dedi Ömer keskin ve sert bir tonda. “Bahadır’ın bir şekilde bu işin içinde olduğu çok açık. Ama arkadaki kişi… asıl mesele o. Bu adam planlı çalışıyor. Bilinçli. Rastgele biri değil.” Boran’ın umutsuz düşüncelerini kırmak için dile getirmişti bunları.
Giray başını iki yana salladı. “Yani bize diyorsunuz ki: her şeyi biliyoruz ama elimiz kolumuz bağlı.” Aylin cevap veremedi. Ömer bir adım daha yaklaştı Boran’a. Sesi bu kez daha alçaktı. “Biz pes etmiyoruz. Sen de etme. Bu iş bitecek, Boran. Onu geri alacağız. Ama ne olur… kendini daha fazla kaybetme. O döndüğünde seni böyle görmek istemez.”
Boran onun gözlerinin içine baktı. Uzun süre hiçbir şey söylemedi. Sonra alayla güldü. “Ben zaten çoktan kayboldum, Ömer. Artık sadece biri beni bulsun diye yerimde sayıyorum.”
Bir sessizlik daha çöktü ortalığa. Ama bu kez, biraz daha karanlıktı. Biraz daha umutsuz.
Sonra Aylin cebinden bir dosya çıkardı. “Bu Bahadır’ın son 72 saatlik hareket dökümü. Uğradığı yerler, temas ettiği kişiler. Belki sizin tanıdığınız bir yüz çıkar. Belki bir detay gözünüzden kaçmaz. Egemen’e de attım aynı dosyayı o da bakacak.”
Korkut dosyayı aldı. Girayla birlikte göz atmaya başladılar. Boran ise sadece kenardan izliyordu. Ömer tekrar konuştu. “Yarın sabah erkenden bir baskın yapacağız. Bahadır’ın son görüştüğü biri dikkat çekici. İfadesini alacağız. Belki bir şey sızdırır.”
Boran başını eğdi. “Bana haber verin. Gerekirse ben de gelirim.”
“Senin yerin burası, Boran. Sakin kalmaya çalış. Biz senin için oradayız,” dedi Ömer, sonra sustu. Aylin’le göz göze geldiler ve ardından vedalaşmadan, yavaş adımlarla araçlarına yöneldiler.
Boran ise başını önüne eğdi. Dosyaya dokunmadı. Sadece dalgın, uzak bir bakışla öylece kaldı. Dudaklarından sadece tek bir cümle döküldü. “Neredesin güzelim, neredesin?”
◔◔◔
“Benim kardeşim nerede!” Egemen artık sabrının son noktasına gelmişçesine bağırırken Boran alnını ovalayarak derin bir nefes aldı.
Sanki haftalardır tuttuğu öfke ve çaresizlik o anda çatladı, patladı, döküldü. Yumruğu titriyordu, sesi kısıldı ama durmadı. Bir adım daha atıp, neredeyse Boran’ın önünde durdu. “Her gün buradasınız! Her gün konuşuyorsunuz, plan yapıyorsunuz… ama hâlâ hiçbir şey yok! Haftalardır tek bir cevap bile yok! Sadece varsayımlar, sadece umut tacirliği!”
Boran gözlerini kapadı, alnını ovuşturmayı sürdürdü. Derin bir nefes aldı ama içini rahatlatmıyordu. Bu sözler onun zihninde defalarca yankılanmıştı zaten. Egemen sadece sesli söylüyordu şimdi söylemeye herkesin korktuğu şeyleri.
Korkut araya girmeye çalıştı, “Egemen, sakin ol. Herkes—”
Egemen ona doğru döndü. “Sakin mi olayım? Kardeşimin başına ne geldiğini bilmeden mi sakin olayım? Polisler işin içinde, dosyalar ellerinde, Bahadır izleniyor diyorsunuz… ama ortada İnci yok! Siz neyle meşgulsünüz burada?!”
Boran’ın dudakları seyirdi. Başını kaldırdı, Egemen’in gözlerinin içine baktı. Yorulmuş ama hâlâ sert ve gururlu bir sesle konuştu. “Hiçbir şey yapmıyormuşuz gibi konuşma. Keyfimden mi buradayım ben!” Sesi odanın duvarından geri vurdu. Derin, çatlak, tükenmiş bir sesti bu. Hem öfke hem acı taşıyordu.
Egemen bir an durdu ama geri çekilmedi. İçindeki kaygı öfkeye dönüşmüş, öfke de artık taşacak yer arıyordu.
“Sana güvenerek sustum, Boran,” dedi, sesi çatlayarak. “Ama artık... artık bir şey duymak istiyorum. En ufak bir ipucu, bir iz, ne olursa… yoksa ben kendi yoluma bakacağım. Kendi yöntemlerimle arayacağım kardeşimi.”
Bu söz Boran’a sertçe çarptı. Omzundaki yük yetmezmiş gibi, Egemen’in bu sözleri başka bir yük bindirdi. “O yol, seni Bahadır’ın tuzağına çeker,” dedi Boran. “O adam tek başına değil. Kimi kolluyor bilmiyoruz. Her adımın bizi geriye atabilir. Sadece ben değil, Ömer de Aylin de bunun peşinde. Ama aceleyle… öfkeyle hareket edersek, onu kaybederiz.” Dedi zorda olsa.
Giray o an usulca söze girdi. “Egemen… Boran’ın bir gün bile durduğunu gördün mü? Geceleri didik didik etrafı aradığını, uyumadan sabahladığını biliyorsun. İnci sadece senin kardeşin değil. O bizim de canımız. Ama biz bu savaşı birbirimize karşı değil, karanlığa karşı veriyoruz.”
Egemen’in gözleri doldu. Çenesini sıktı ama gözyaşlarını tutamadı. Yana döndü, birkaç adım uzaklaştı. Sırtı dönükken kısık bir sesle mırıldandı. “Onun korktuğunu düşündükçe... delirecek gibi oluyorum.”
Boran başını eğdiğinde Egemen devam etti. “Sadece bir şey olsun istiyorum, Boran. Küçük bir ışık. Yoksa içimdeki her şey kararıyor.” Boran cebinden o katlanmış dosyayı çıkardı, Güney’e doğru uzattı. “Bu Bahadır’ın son 72 saati. Gittiği her yer, kimle görüştüğü, saat saat yazılı. Belki bir gözden kaçan detay, bir isim... bir yüz… belki sende bir şey çağrıştırır. Gel, birlikte bakalım.”
Egemen ile Güney dosyaya baktı, bir süre. Bu kez... suskunluk bir çaresizliğin değil, bir ortaklığın sessizliğiydi.
Dosya sayfaları arasında zaman yavaşlar gibi oldu. Herkes nefesini tutmuş, satır satır inceliyordu bilgileri. Egemen, bir isme takılacağını düşünerek dikkatle okuyor, Güney satırları sesli mırıldanarak takip ediyordu. Boran ise sadece gözleriyle tarıyor ama her satırın içinden sanki İnci’nin izini arıyordu.
"19:30 - Terminal önü. Yalnız."
"21:00 - Dörtyol Camii arkası. Görüşme süresi: 8 dakika."
"Ertesi sabah: Yenikent - Giyim Mağazası önü. Kısa konuşma."
Ve devam ediyordu. Tüm buluşmalar kısa, yüzeysel ve sürekli değişen adreslerdeydi. Kayıtlarda tanıdık tek bir yüz, net bir isim yoktu. Ne sabit bir görüşme arkadaşı, ne de dönüp dolaşıp tekrar edilen bir yer. Her şey dağınıktı. Dağınık ve... sanki özellikle silinmiş gibiydi. Her görüştüğü kişinin ifadesi alınıyordu ama bir şey çıkmıyordu. Bahadır sadece hayatına devam ediyordu.
Egemen sonunda dosyayı kapattı. Sertçe kapattı ama içindeki çaresizlik daha ağır basmıştı. “Hiçbir şey yok,” dedi, neredeyse fısıltıyla. “Sadece saatler, yerler, boşluklar… Bu kadar mı? Bu kadar mı iz bırakmadan yürür bir insan?”
Boran da dosyaya uzun uzun baktı. Başını eğdi, elleri dizlerinde kenetlendi. “Onu arıyoruz ama elimizde sadece gölgeler var,” dedi. “Bir adım önümüze bir şey düşmüyor. Bir iz… bir işaret… hep kapalı kapılar.”
Korkut boğazını temizledi ama sesi çıkmadı. Giray gözlerini kıstı, dosyanın ilk sayfasına geri döndü ama onun da gözleri yavaşça soldu.
“Sistemli çalışıyorlar,” dedi Güney sinirle gülerek. “Arkasındaki kişi, her adımı planlıyor. Görüştüğü insanlar kayıt dışı. Konumlar kısa süreli. Hiçbiri tekrar etmiyor. Biz ancak arkalarından süpürüyoruz. Bunca adamız ama sadece bize attığı yemleri görüyoruz.”
Egemen arkasını döndü. Bir iki adım attı, sonra durdu. Yumruğunu sıktı. “Sanki bile bile oynuyor bizimle. Her hareket, her iz... kaçmamız için değil, yavaşça yorulmamız için.”
“Belki de bu sessizlik fırtına önceki tek sığınaktır, elbette hata yapacaklar.” Dedi Giray inançla. Egemen başını iki yana salladı. “Ben artık o fırtınanın kopmasını istiyorum. Ne olacaksa olsun. Kayıp mı? Ölü mü? Her sabah yeni bir cehennem. Her sabah yeni bir bilinmezlik.”
Hiç kimseden ses çıkmadı o an. Oda, derin bir nefesin bile yankılanmadığı sessizliğe gömüldü. Her biri kendi içindeki fırtınayla baş başaydı. Bekleyişin ağır yükü, korku ve umudun karanlık arasında sıkışmıştı.
Boran oturduğu yerden kalkarak dışarı çıktı. Yine bir şey yoktu, yine her şey belirsizdi. Kafayı yiyecekti artık. Giray ve Korkut onun peşinden ilerlerken Boran cebinde telefonun titrediğini fark etti. Hiç beklemeden cebinden çıkardığında ekrana baktı. Ömer’di.
İçinde yeşeren umutla açtı telefonu hızla. “Bir haber mi var?” Boran’ın hevesli, umut dolu sesiyle Ömer boğuk bir nefes verirken bir süre sessiz kaldı. Söyleyeceği şeyi nasıl söyleyebilirdi ki?
Hattın öbür ucunda sessizlik oluşurken Ömer’in nefes alışını duyuyordu, ağır, kederli, yutkunarak… Boran’ın içini huzursuz bir ürperti kapladı. O an, kalbine saplanan soğuk bir iğne gibi bir his doğdu. “Ömer?” dedi tekrar, sesi bu kez daha keskin, daha endişeliydi. “Söylesene kardeşim, ne oldu? İnci’den bir haber var değil mi?”
Bir anlık sessizlikten sonra Ömer’in boğuk, kırık, kelimelerin ağırlığıyla zor çıkan sesi duyuldu. “Boran… bir ceset bulundu. Özellikleri…” deyip duraksadığında Boran kendi içinde tamamladı onu. “Özellikleri İnci ile uyumlu.”
Bu, bir cümle değildi; bu, sekiz gündür iliklerine kadar hissettiği cehennemi aniden donduran, acı bir buz kristaliydi. Dünya etrafında yavaşladı, öyle yavaşladı ki, Giray’ın şaşkınlık ve merakla hafifçe aralanan dudaklarının milimetrik hareketini, Korkut’un alnında beliren ince endişe çizgisini seçebiliyordu. Sanki zaman, tam da o anın —kâbusun gerçeğe dönüştüğü anın— iğrenç detaylarını kaydetmek için kasıtlı olarak kendini durdurmuştu.
Telefon, parmaklarının arasından kayacak gibi oldu; plastiğin soğuk, yabancı hissi avucunu terk etmek üzereydi. Ama tuttu. Hatta daha da sıktı. Çünkü eğer telefonu bırakırsa, o zaman bu cümlenin de, bu anın da, yutkunmaya çalıştığı o korkunç olasılığın da gerçekliğini kabul etmiş olacaktı. Ve o kabul, ölümden daha ağırdı.
İçine, kemiklerini titreten derin bir uğultu çöreklenmişti. Bu uğultu, ne duyabileceği bir ses ne de hissedebileceği bir titreşimdi; bu, ruhunun en derinindeki boşluğun yankısıydı. Bir uğultu ki, bütün iç organlarını çekiştiriyor, havayı ciğerlerinden zorla çekip alıyordu.
Giray ve Korkut, Boran’ın mermer gibi donmuş yüzüne bakıyorlardı. Yüzü, bembeyaz bir maske gibiydi; alnındaki damarlar gerilmiş, gözleri ise çok uzaklara, hiçliğe sabitlenmişti. O an, Boran’ın gözlerinde gördükleri şey, yalnızca bir acı ifadesi değil, aynı zamanda canlı canlı gömülmenin dehşetiydi.
“Hayır… değildir,” dudaklarının arasından çıkan fısıltı sanki kaskatı kesilmiş bir heykelin içinden kopup gelmiş, çaresiz bir yalvarıştı. Bu reddediş, mantığa ya da gerçeğe değil, yalnızca kalbinin paramparça olmuş inancına yönelikti. Yutkunmaya çalıştığı her nefes, buzlu bir hava gibi ciğerlerine saplanıyordu.
Giray ve Korkut, Boran’ın bu ani, katılaşmış dehşetini görünce korkuyla gözlerini büyütmüşlerdi. Ne olduğunu tam olarak bilmiyorlardı ama Boran'ın yüzündeki o boşluk, yaklaşan felaketin soğuk gölgesiydi. İki dost, içgüdüsel bir hareketle, Boran’ın kollarından tuttu. Bu tutuş, sadece onu fiziksel bir yıkılma ihtimaline karşı desteklemek için değil, aynı zamanda onu bu korkunç anın kıyısında, gerçekliğe bağlamak içindi.
Telefonun diğer ucundan, Ömer’in sesi bir bıçağın ağzı gibi gelmeye devam etti, her kelimesi Boran’ın son umut kalesini deliyordu. “Kimliği üzerinde değil, henüz kimlik tespiti yapılmamış. Giysiler, saç rengi, boyu uyumlu…Morgda.”
Bu cümleler, Boran’ın ciğerlerine adeta bir dizi keskin bıçak gibi saplandı. Bedenindeki bütün hava boşaltılmıştı. Gözleri karardı, etrafındaki dünya, anlamsız, dönen bir bulanıklığa dönüştü. Kulakları uğuldadı; bu uğultu, damarlarında akan kanın gürültüsüydü belki de.
Zaten zar zor ayakta duruyordu. Bir adım geri attı ama bu kaçış değil, kontrolsüz bir savrulmaydı. Sanki bulundukları yer birden küçülüyor, üzerlerine, tam Boran’ın üzerine yıkılıyordu. Başını hızla salladı, reddetmek istercesine, ama bu hareket sadece baş dönmesini artırdı.
Dizlerinin bağı çözüldü. Giray ve Korkut’un güçlü tutuşları olmasaydı, şimdi cansız bir odun parçası gibi yere yığılmış olacaktı. Vücudunun derinliklerinden, boğazından yırtıcı, acılı bir inilti koptu. Bu, kelimelerle ifade edilemeyecek kadar saf, hayvani bir kederdi.
“Değildir…” diye fısıldadı yine. Ama bu seferki sesi daha çok kendine inanmaya çalışan, çaresiz bir mantra gibiydi. Sesi, kırık bir fısıltıya döndü, tüm gücü tükenmişti.
Boran'ın zihninde, o anda, İnci'nin son gülüşü, son bakışı canlandı. Hani o her zamanki neşeli, gözlerinin içi gülen, umut dolu bakışı... Ve sonra o görüntü, kirli, soğuk, tanınmaz bir beden imajıyla yer değiştirdi. Bu kontrast, Boran’ın içindeki son ışık kırıntısını da söndürdü.
Gözleri, sadece birkaç saniye içinde, hayata dair tüm renkleri ve anlamları kaybetti. Artık görmüyordu, sadece bakıyordu. Bütün bedeni gerildi, kasları çelik bir yay gibi kasıldı. İçindeki yaşam enerjisi, hızla çekiliyordu.
Telefon, elinden kayıp yere düştü. İçi yanıyordu, sanki bütün damarlarında kor ateşten bir zehir dolaşıyordu. Başını ellerine götürdü, avuçlarıyla yüzünü kapattı. Yıkılmıştı. Sekiz günlük umudunun üstüne kalın, ağır bir taş konmuştu. Ancak yine de en dipte, mantığın ve her şeyin bittiği yerde, küçücük, inatçı bir umut kırıntısı kalmıştı. Belki yanılıyorlardı, belki başka biriydi. Belki İnci, o sırada bir yerlerden çıkıp kapıdan girecekti. O umut kırıntısına sarılmak için son bir kez haykırdı.
“Kendim göreceğim!”
Bu haykırış, bir karar anonsuydu; bir itiraz ya da yalvarış değil, son gerçeğe hükmetme talebiydi.
Hiç kimseyi beklemeden, yerdeki telefonu umursamadan, anında arabasına bindi. Motoru çalıştırırken gaza öyle bir bastı ki, tekerlekler asfaltta ince bir çığlık attı. Korkut ve Giray da, Boran’ın yüzündeki dehşeti görmüş olmanın telaşıyla, hızla kendi arabalarına atladılar.
Boran, direksiyonun üzerindeki ellerinin titrediğini fark etti. Motorun gürültüsü, kafasının içindeki uğultuya karışıyordu. İçinde bir yer, bağıra bağıra “Dur! Gitme! Görme! Gerçekleşmesin kâbusum!” diye yalvarıyordu. Ama başka bir yan, daha güçlü, daha inatçı, onu sürüklüyordu: “Görmelisin. İnci’ye sen bakmalısın. Başkasının ağzından öğrenme.” Bu, aşkının son göreviydi.
Yol boyunca gözlerinin önünden İnci’nin gülüşü geçti; o başını geriye atarak kahkaha attığı an, saçlarının savruluşu, gözlerinin ışıltısı... Boran direksiyonun başında yumruklarını sıktı. “İnci değildir, İnci değildir… Daha yaşanacak çok günümüz vardı bizim!” Tekrarladığı bu sözler, bir dua, bir büyü gibiydi; gerçeği savuşturmak için tekrarlanan boş hecelerdi.
Adli Tıp Kurumu’nun Morg Girişi’ne ulaştığında zaman birden ağırlaştı. Hızla geçen yolculuk, bu son noktada sonsuzluğa yayılmıştı. Arabanın kapısını açıp dışarıya çıktığında bacakları taş gibiydi; ağırlığını taşımakta zorlanıyordu. Bütün gücü tükenmişti sanki. Kapının üzerinde yazılı soğuk, resmi harfler, gözlerini delip geçti: “Adli Tıp Kurumu – Morg Girişi.” Kelimeler, buzdan bir hançer gibiydi.
O an dizlerinin bağı çözülür gibi oldu, sanki yerçekimi onu tamamen bırakmıştı. Yere kapanacak, bu kirli, soğuk kaldırıma yüzüstü yığılacak sandı. Ama içinde bir şey, belki inkârın son neferi, belki hâlâ kırıntısı kalan o delice umut, onu ayakta tuttu.
Boran arabadan indiğinde, morgun önünde, yüzü asfalta sabitlenmiş, kederli bir silüet halinde bekleyen Ömer’i gördü. Ömer, Boran’ın gelişini fark edince başını kaldırdı. Gözleri, uykusuzluktan ve tutulmuş acıdan kızarmış, yorgun ve kırgındı. Yüzündeki ifade, Boran’a söyleyemediği her şeyi anlatıyordu: Üzgünüm.
Hemen arkasındaki arabadan inen Korkut ve Giray, Boran’a doğru hızla adım attılar. Her birinin yüzü solgun, gözleri kan çanağı gibiydi. Onlar da sekiz gündür Boran’la beraber perişan olmuş, sokak sokak İnci’yi aramış, umutla yanıp sönmüşlerdi. Şimdi, buradaki soğuk gerçeklikle yüzleşme sırası onlardaydı.
Hiçbiri konuşmadı. Sözün ne faydası vardı ki? Bu anın dili sessizlikti. Yalnızca Korkut, devrilmek üzere olan bir ağacı destekler gibi, Boran’ın koluna dokundu; o güçlü, iri yapılı elleriyle dostunu ayakta tutmaya çalıştı. Bu dokunuşta, kınama değil, yalnızca derin bir kardeşlik ve ortak acı vardı. Giray biraz geriden, elleri cebinde, gözlerini yere dikmiş, nefesini bile zor alıyordu. O an, üç adam da aynı buzdan dağın gölgesinde donmuştu.
Ömer, Boran’a doğru birkaç adım attı, sesi boğuktu. “Boran… içeri girmeden önce…” Boran’ın bakışları Ömer’in sözünü kesti. O bakışta ne soru vardı ne de öfke, sadece boşluk. Ömer, yutkundu ve başını yana eğerek kapıyı işaret etti.
Boran, başıyla onayladı. Konuşmaya ihtiyacı yoktu. Her şey bitmişti. Son bir kez daha, İnci’nin kokusunun, gülüşünün, dokunuşunun geride kaldığı o kapıya doğru ilerledi. Kapı, sıradan, metal ve buz gibi soğuktu.
Kapıyı itti. İçerideki hava, dışarıdaki sonbahar soğuğundan daha keskin, daha steril bir soğuktu. Bu koku, ölümün ve kimyasalların kokusuydu. İçerideki loş ışık, Boran’ın görüşünü daha da zorladı.
“Boran Bey, kimlik tespiti için…” görevli memurun sesi, Boran’ın kulaklarına çok uzaktan geliyordu. Boran, memurun sözünü de kesti, gözlerini ayırmadan ilerledi. O an, etrafındaki her şey silinmişti. Sadece bir hedef vardı: Gerçek.
Adımlarını yavaşlattı. Önünde, beyaz bir örtüyle kaplanmış, ince, insan formunda bir kütle duruyordu. Örtünün altındaki silüet, Boran’ın bütün hücrelerindeki korkuyu, dehşeti ve inkârı aynı anda yüzüne vurdu.
Nefesi kesildi. Ciğerleri havayla dolmayı reddetti. Yavaşça yaklaştı. Her adım, hayatının geri kalanına atılan bir adımdı. Titreyen elleriyle, buz gibi, kâbus gibi gerçeğin üzerindeki beyaz örtünün köşesini kavradı. O kumaş parçası, sanki evrenin bütün ağırlığını taşıyordu. Parmak uçlarından yayılan o soğuk, kalbine ulaştı ve orada donmuş bir yumruya dönüştü.
Son bir nefes aldı; bu, bir veda nefesiydi. Gözlerini kapattı. Ve sonra, hayatının en uzun, en ağır hareketini yaparak, örtüyü kaldırdı.
O an, morgun steril soğuğu, Boran'ın içindeki yanardağı dondurmaya yetmedi. Beyaz kumaş, yavaşça kayıp, altındaki gerçeği açığa çıkardı. Boran’ın boğazında düğümlenen o korkunç çığlık, dışarı çıkamadı; sadece göğüs kafesinin içinde, çelik bir tel gibi gerildi…
Bölüm Sonu
‣‣‣ Bölüm hakkında ne düşünüyorsunuz?
‣‣‣ Gülsüm ve Boran sahnesi?
‣‣‣ Mert’in düşünceleri, Boran’ın Mert’e olan davranışları?
‣‣‣ Boran artık umudu kesip direkt masaya yöneldi İnci’yi bulmak için. Sizce bulabilecekler mi?
‣‣‣ Boran’ın rüyası nasıldı?
‣‣‣ Son sahne… İçinizden bana sövdüğünüzü duyabiliyorum… Sizce neler olacak?
Diğer bölümde görüşmek üzere, yorumlarınızı bekliyorum…
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 51.74k Okunma |
6.13k Oy |
0 Takip |
52 Bölümlü Kitap |