
🖇️Umarım severek okuduğunuz bir bölüm olur, keyifli okumalar...
🖇️Satır arası yorum yapmayı ve oy vermeyi unutmayın lütfen.
🌟Bu bölüm size yeni yıl hediyem olsun, umarım hepiniz sağlıklı, mutlu, huzurlu, başarılı, her şeyin gönlünüzce olduğu yıllar geçirirsiniz. Mutlu yıllar❤️
🌟Bölüm Şarkısı: Esmeray- Unutama Beni
41. Bölüm
Kapıyı itti. İçerideki hava, dışarıdaki sonbahar soğuğundan daha keskin, daha steril bir soğuktu. Bu koku, ölümün ve kimyasalların kokusuydu. İçerideki loş ışık, Boran’ın görüşünü daha da zorladı.
“Boran Bey, kimlik tespiti için…” görevli memurun sesi, Boran’ın kulaklarına çok uzaktan geliyordu. Boran, memurun sözünü de kesti, gözlerini ayırmadan ilerledi. O an, etrafındaki her şey silinmişti. Sadece bir hedef vardı: Gerçek.
Adımlarını yavaşlattı. Önünde, beyaz bir örtüyle kaplanmış, ince, insan formunda bir kütle duruyordu. Örtünün altındaki silüet, Boran’ın bütün hücrelerindeki korkuyu, dehşeti ve inkârı aynı anda yüzüne vurdu.
Nefesi kesildi. Ciğerleri havayla dolmayı reddetti. Yavaşça yaklaştı. Her adım, hayatının geri kalanına atılan bir adımdı. Titreyen elleriyle, buz gibi, kâbus gibi gerçeğin üzerindeki beyaz örtünün köşesini kavradı. O kumaş parçası, sanki evrenin bütün ağırlığını taşıyordu. Parmak uçlarından yayılan o soğuk, kalbine ulaştı ve orada donmuş bir yumruya dönüştü.
Son bir nefes aldı; bu, bir veda nefesiydi. Gözlerini kapattı. Ve sonra, hayatının en uzun, en ağır hareketini yaparak, örtüyü kaldırdı.
O an, morgun steril soğuğu, Boran'ın içindeki yanardağı dondurmaya yetmedi. Beyaz kumaş, yavaşça kayıp, altındaki gerçeği açığa çıkardı. Boran’ın boğazında düğümlenen o korkunç çığlık, dışarı çıkamadı; sadece göğüs kafesinin içinde, çelik bir tel gibi gerildi.
Çarşaf yavaşça, çok yavaş, tek bir saniyeyi bile hızlandırmadan açıldığında Boran, gözlerini açmak için kendini zorladı. Önce hiç görmemek istediği şeyle yüzleşmek istemedi. Ama sonunda zorla bakmaya karar verdi, yavaş yavaş gözleri cesedin yüzüne yöneldi. İlk başta, bulanık bir silüet gördü; sonra detaylar netleşti.
İlk bakışta anladı… Değildi.
O yüz, Boran’ın zihnine kazınmış olan her şeyden uzaktı. İnci’nin yumuşak hatları, çenesinin zarif kıvrımı, alnındaki o ince çizgi bile yoktu. Bu yüz, o kadar cansız, o kadar donuktu ki, bu donukluk Boran’ın kalbine hafif bir nefes gibi dolan, inanılmaz bir rahatlama hissi yarattı.
“Değil, İnci değil.” Bu sözler, önce sessiz, içsel bir fısıltıydı.
Çarşafın altındaki yüz, hayatın ışığını çoktan yitirmiş, donmuş bir heykel gibiydi. İnci’nin sıcak bakışları, kıpır kıpır ruhu... hiçbiri burada değildi. Boran, tüm yorgunluğuna rağmen, o yüzü uzun uzun inceledi. Her şeyden önce, o yüzün İnci’ye ait olmaması, onun için yaşamla ölüm arasındaki ince çizgiyi koruyan son siper olmuştu. Bu, bir mucizeydi. Bir saniye önce ölüme mahkûm edilen ruhu, yeniden doğmuştu.
Gözleri aniden doldu. Bu seferki gözyaşları, acıdan değil, büyük bir boşalma ve sevinçten kaynaklanıyordu. Omuzlarında taşıdığı o tonlarca ağırlıktaki kaya, aniden kaldırılarak bir kenara atılmıştı. Tuttuğu nefesi nihayet geri almıştı.
“Değil,” diye fısıldadı yeniden. Bu seferki fısıltı, bir inanç duası, bir şükür ayiniydi. “İnci’m değil.”
Boran, cesede baktı tekrar. Üzgündü. Ama bu, İnci’yi bulamama acısı değil, bilmediği bir kadının yaşadığı trajik sonun üzüntüsüydü. Yine de kalbindeki o boşluk, devasa bir umutla doluyordu. İnci hâlâ dışarıdaydı. Hâlâ bir yerlerde nefes alıyordu.
Cesedin üzeri tekrar çarşafla örtülürken Boran hızla soğuk morg odasından çıktı. Ayakları zorlukla onu taşırken yüzünde manasız, delice bir gülüş belirdi.
Sesli bir şekilde güldü. Bu kahkaha, neşeden çok, sinirsel bir boşalma gibiydi; kontrolsüz, yüksek ve yankılanan... Kapının önünde bekleyen Ömer, Korkut ve Giray, Boran’ın bu ani çıkışı ve karmaşık hali karşısında irkildi. Yüzündeki gülümseme, içinde yaşadığı karmaşık duyguların dışavurumu gibiydi; sevinçle deliliğin, umutla umutsuzluğun, yaşamla ölümün iç içe geçtiği, insan aklının sınırlarını zorlayan bir andı.
“Değil…” diye yineledi Boran, kelimeyi boğazından adeta zorla, zafer çığlığı gibi geçiriyordu. Bu basit kelime, onun yıkılan dünyasını bir nebze olsun onarıyor, ruhuna yeniden nefes veriyordu. Boran kendini tutamadan birkaç adım attı ve ardından ciğerlerine derin, buz gibi ama can veren bir nefes çekti. Hayatta kalmanın, umudun tazelediği bir nefesten daha fazlasıydı bu.
Ömer, yanına yaklaşıp omzuna dokundu, sessizce destek olmaya çalıştı. Boran’ın hissettiği sarsıntı öylesine büyüktü ki, fiziksel bir dengeye ihtiyacı vardı. Korkut ve Giray da biraz uzak kalıp birbirlerine baktılar; herkes içinde fırtınalar kopan bu adamın ruh halini anlamaya çalışıyordu. Ama Boran’ın o an ihtiyacı olan tek şey, o ‘değil’ kelimesinin hafifliğinde bir an olsun nefes almak ve İnci’nin hâlâ yaşadığını somut olarak umut etmekti.
Bir anlığına, hayat yeniden anlam kazanmıştı. Omuzlarındaki tüm yük, saniyeler içinde buharlaşmış, geride sadece kemiklerine işlemiş yorgunluk kalmıştı. Ancak bu sevinç dalgası, vücudunun yorgunluğunu taşıyamadı. Ayakları, kum gibi dağıldı. Zaten zar zor ayakta duruyordu; şimdi, adrenalinin şoku geçince, bedeninin tüm direnci sona ermişti. Çaresizce yakındaki soğuk duvara doğru sırtını yasladı. Soğuk, sırtına yayılan acı bir gerçeklikti.
Ancak daha fazla ayakta kalmaya gücü kalmadığından, tutunduğu yerden kayarak yavaşça yere doğru çöktü. Eliyle yüzünü kapadı. Yaşadığı korku ve ardından gelen rahatlama ile süzülen gözyaşları sessizce yüzünü ıslatırken, onları dostlarından gizledi. Bu, erkekçe bir utanç değildi aksine, duygusal bir sığınaktı; bu anki kırılganlığını kimsenin görmesini istemiyordu.
Bir yandan ruhunun derinliklerinde minnet dolu bir huzur serpiliyordu—sanki donmuş bir toprakta minik bir çiçek açmıştı—diğer yandan o ağır boşluk yeniden içini kemirmeye başlıyordu. İnci ölmemişti — en azından burada, bu morgda, bu ceset o değildi. Ama hâlâ kayıptı… Hâlâ hiçbir iz yoktu.
Kafasının içinde çığlık çığlığa bağıran binlerce soru vardı. Neredeydi İnci? Kim almıştı onu? Ya hâlâ hayattaysa ve bir yerlerde yardım bekliyorsa? Bu sorular, bir saniye önce deneyimlediği rahatlamayı hızla buharlaştırmıştı.
“Yaşıyor,” dedi kendi kendine, bu kez daha kuvvetli bir şekilde. Bu, artık bir umut fısıltısı değil, bir yemin gibiydi. “Yaşıyor, hissediyorum.”
Ömer diz çöküp onun yanına eğildi. Elini Boran’ın omzuna koydu ama bir şey demedi. Ne denirdi ki böyle bir anın ardından? Her kelime yetersiz, her teselli anlamsız kalırdı. Korkut, birkaç adım geride durmuş, başını hafifçe eğmişti. Giray, hastane koridorunun duvarına yaslanmış, sessizliğin içinde kendi içinde dönen düşüncelere teslim olmuştu.
Boran, bir süre daha yerden kalkmadı. Morgun o ağır, metalik kokusu genzine dolarken, kalbinin derinliklerinde bir karar şekillenmeye başladı. Belirsizlik içinde geçen her dakika, İnci’den biraz daha uzaklaşmak gibiydi. Oysa şimdi kaybedecek bir saniyesi bile yoktu. Artık sabır denen şey, Boran’ın lügatinde yoktu. Kalmamıştı.
Yavaşça yerden kalkarken konuşmadı. Gözleri, içinde bulunduğu cehennemin yorgunluğuyla yanıp sönüyordu. Canına tak etmişti. Bu olay son noktaydı artık. Bir cesede daha “İnci’m mi?” diye bakamazdı, buna dayanamazdı. O küçücük rahatlama anları, ruhunun derinliklerinde açılan yaraları onarmıyordu, sadece geçici bir uyuşma sağlıyordu.
Hiçbir şey söylemeden hastanenin dışına doğru, tek bir yöne ilerlemeye başladı. Adımları ağır ama kararlıydı; hedefi belliydi. Korkut, Giray ve Ömer üçlüsü, dostlarının bu sessiz, tehlikeli hâli karşısında irkilerek peşinden ilerlemeye başladılar.
Boran tek kelime etmeden arabasına ilerlerken Giray mırıldandı. “Bahadır’a gidiyor, ben bu halini tanıyorum.” Giray’ın sesi, bu durumun ne kadar ciddi ve kontrolsüz bir noktaya geldiğini gösteriyordu.
“Çok bile dayandı,” diye mırıldandı Korkut, alnını ovuşturarak. Boran’ın bu sakinliğinin, yakında patlayacak bir fırtınanın sessizliği olduğunu biliyorlardı.
Ömer ise, bu fırtınayı durdurmak zorundaydı. Adımlarını hızlandırarak Boran’ın tam önüne geçti. “Dur!”
Boran, Ömer’in önünde aniden durdu. Adımlarının kesilmesiyle birlikte etraf bir anlığına sessizliğe büründü. Ortada, sadece üç dostun gergin nefesleri ve Boran’ın donuk, sessiz öfkesi vardı. Gözleri donuktu, dudakları birbirine kilitlenmişti. Ömer’le göz göze geldiğinde, içinde alev alev yanan öfke, yorgunluk ve çaresizlik gözlerinden okunuyordu. Bu, Boran’ın tüm duygularını damıtarak çıkardığı saf acıydı.
Ömer, arkadaşının bu hâlini daha önce hiç görmemişti. Bu, sadece kızgınlık değil, tükenmişliğin getirdiği radikal bir kabullenmeydi.
“Dur,” dedi Ömer yine, sesi bu kez biraz daha yumuşak, bir ağabey şefkatiyle doluydu. “Nereye gideceğini biliyorum. Ama yapma Boran. Şimdi değil. Bahadır’ın peşine düşmek, şu an akıllıca bir şey değil.”
Boran’ın çenesi hafifçe titredi. Gözleri hâlâ Ömer’in gözlerinde olsa da bakışları sanki çok daha uzaklarda bir yerdeydi; o an, sadece İnci’yi bulma planını görüyordu. Cevap vermedi. Kolları yanlarında duruyor, parmakları istemsizce kasılıp gevşiyordu. Her kasılma, kontrol altına almakta zorlandığı şiddet arzusunun bir kanıtıydı.
Ardından, ilk kelimeler tıpkı yarılmış bir baraj gibi patladı dudaklarından. “Bu artık fazla uzadı, Ömer. Biri, bir yerlerde… benimle oynuyor.” Sesindeki vurgu, bu durumun sadece bir kayıp değil, psikolojik bir işkence olduğunu gösteriyordu.
Arkasındaki Korkut ile Giray yavaşça yaklaştı. Korkut, Boran’ın arka koluna hafifçe dokunmak ister gibi yaklaştı ama eli havada kaldı. Bu dokunuşun, Boran’ın patlamasına neden olabileceğinden korkmuştu.
“Her yerde arıyoruz, Boran,” dedi Ömer, dikkatli bir ses tonuyla. “Ama şimdi gidip Bahadır’a saldırırsan, polisin elindeki tek kozu da tehlikeye atarsın.”
“Belki elimizde bir şey olur,” dedi Boran, keskin bir sesle. Vücudu gerilirken ekledi. “Ve ben burada... morglarda karımı teşhis etmem.” Bir an için aklına o morgda İnci’nin olma ihtimali geldiğinde nefesi kesildi. “…her gün bir kadın cesedine bakıp, ‘İnci değilmiş’ diye sevinemem.”
Sözleri bittiğinde başını öne eğdi. Bu, kabullenmenin ve teslimiyetin en acı haliydi. “Bu nasıl bir cehennem?” diye fısıldadı. Fısıltısı bile duvarları sarsıyordu. “Bu cehennemde yaşamak istemiyorum daha fazla.” Diyerek arabasına ilerlemeye başladı tekrardan.
O an Ömer, onun ne kadar tükenmiş olduğunu fark etti. Yüzünde öfke vardı, evet… ama asıl görünmesi gereken şey yorgunluktu. Boran artık bu acıyı taşıyamıyordu; bu, bir dayanma sınırının sonuydu. Ömer bir şey diyemedi. Durdurmaya çalışsa, bu saatten sonra başarılı olamayacağını biliyordu. Boran’ın Bahadır’a gitmesi, belki de bu cehennemi bitirmenin tek yoluydu, sonuçları ne olursa olsun.
Boran’ın gidişine izin vereceği sırada çalan telefonuyla ekrana baktı. Aylin arıyordu. Hiç beklemeden telefonu açarken konuştu. “Aylin?” O an Boran’ın adımları yavaşladı. Olduğu yerde kalırken içinden bir haber olması için dua etti defalarca kez yaptığı gibi. Ömer duyduğu cümlelerle gülerken konuştu. “Yolla hemen, dinleyeceğiz.”
O cümle Boran’a yeterdi. Sırtını arabaya dönerek bakışlarını Ömer’e ve elindeki telefona çevirdi. Ömer ise konuştu. “Yine aramışlar Bahadır’ı. Telefonunda da verici olduğu için, telefonla konuştuğu kişinin yer tespiti yapılmış. Yine boş bir arazi.” Yaptığı açıklama içlerindeki umutsuzluğu canlandırmaya yetmişti bile. Ömer ekledi. “Ama konuşmalar iyi Boran.”
Hiç beklemeden telefonuna gelen ses kaydını açtığında Bahadır’ın sesi duyuldu. “Dokuz gün oldu, dokuz gündür aramıyorsun. Anlaşmamıza uyum sağlamıyorsan her şey biter haberin olsun. Polise gider her şeyi anlatırım.” Tahammülsüz bir biçimde konuşan adamla dişlerini sıktı Boran.
O sırada karşıdan ses geldi. “Anlaşmamız baki.” O an sesi tanımaya çalıştı. Fakat sesle oynanmıştı, tanımak mümkün değildi. “İki üç gün içinde planın ilk adımını atıyorum.”
“İnci iyi değil mi, anlaştığımız gibi ona bir şey yapmıyorsun?” Bahadır teyit etmek istercesine konuşurken karşı taraftan ses gecikmedi. “İyi, uyuyor mışıl mışıl merak etme. Hatta fotoğrafını atayım. Kendi gözlerinle gör.”
Boran’ın kalbi sıkıştı, duyduğu cümle tüm bedeninde yankılandı. Bu kez başka bir şey vardı. Somut bir delil… ve zamanlaması o kadar iyiydi ki anlatılmazdı.
Ömer, Aylin’den gelen fotoğrafı açtı hemen. Görüntü birkaç saniyeliğine açılmadan önce hep birlikte nefeslerini tuttular.
Ekrana düşen görüntü, zamanı durdurdu.
İnci bir yatakta yatıyordu. Duvarlar beyazdı, odada loş ama doğal bir ışık vardı Bir sandalye, köşede küçük bir masa, duvarda boş bir raf bulunuyordu ve her şey beyazdı. Garip görünen tek şey buydu. İnci’nin elleri kolları bağlı değildi. Üzerinde sade, bol bir tişört ve rahat bir eşofman vardı. Saçları dağınıktı ama yüzü sakindi. Uyuyordu.
Boran eline telefonu aldı hızla. Gözleri ekrana kilitlenmişken parmaklarıyla fotoğrafı yakınlaştırdı. İyiydi. Yüzündeki bu ifadeyi iyi biliyordu Boran, İnci çok yorgun olduğunda da bu ifade olurdu ama bu sefer huzursuzluk da eklenmişti.
İtinayla İnci’nin yüzüne, saçlarının düşüşüne, gözlerine, dudaklarına baktı saniyeler boyu. Öyle özlemişti ki sözcüklerine dökemezdi. “İnci’m…” diye fısıldarken gülümsedi. Bu fotoğrafın eski olma ihtimali zihninin bir yerlerinde onu rahatsız ediyordu ama fotoğrafa odaklanmayı sürdürdü. “Bulacağım seni.”
Fotoğrafı tekrar yakınlaştırdı. Saçlarının dağınık düşüşüne, başının yastığa yaslanışına, üzerindeki kıyafetlere baktı. Hepsi sıradan görünüyordu. Ama bu sadeliğin arkasında bilinçli bir tercih olduğunu fark etti. Her şey fazlasıyla düz, fazlasıyla sade ve beyazdı. Bu oda yaşam alanı değil, izole edilmiş bir yer gibiydi.
Duvarlarda hiçbir iz yoktu. Ne bir çerçeve ne bir saat ne de kişisel bir eşya. Etrafındaki mobilyalar sadece işlevsel şeylerden ibaretti. Bir masa, bir sandalye, boş bir raf. O kadar. Bu detaylar Boran’ın zihninde parçaları birleştirmeye başladı. İnci’nin tutulduğu yer, sıradan bir ev değildi. Dışarıdan sıradan gösterilmek istenmiş ama içeride fazlasıyla kontrollü bir düzen vardı.
Korkut yanına geldi. Fotoğrafa birlikte baktılar. “Bağlamamışlar,” dedi Korkut. “Ama bu, özgür olduğu anlamına gelmiyor.” Boran başını salladı. “Aynı fikirdeyim. Fiziksel bir kısıtlama yok ama zihinsel olarak bastırılıyor. Beyaz duvarların, boşluğun ortasında kalmak... Bu, bir tür psikolojik hapishane.”
Ömer araya girdi. “Aylin fotoğrafı analiz ediyor. Duvar tipi, ışık açısı, mobilyaların yapısı… Hepsinden bir şey çıkarmaya çalışacak.”
Giray, Ömer’in biraz önce söylediklerine ithafen ekledi. “Konuşmanın yapıldığı yerin çevresi taranmalı. Belki yakınlarda bir yapı, terkedilmiş bir bina, ya da görünmeyen bir çıkış…”
“Merak etme hepsine bakıyorlardır.” Dedi Ömer kendinden emin bir şekilde.
Onlar konuşurken Boran, telefondaki konuşmayı defalarca düşündü. Adamın söylediği o cümle beyninde yankılanıyordu: “İki üç gün içinde planın ilk adımını atıyorum.” Bu söz hem bir tehdit hem de bir umut ışığıydı. Boran’ın içindeki tüm karmaşa bu cümle etrafında dönüyordu şimdi.
İnci’nin fotoğrafını tekrar açtı, dikkatle baktı. Onun iyi olduğunu bilmek, onu canlı görmek, Boran’ın içinde bir nebze olsun umut yeşertmişti. Ama o cümle… “İlk adım.” Bu ne anlama geliyordu? O adam ne planlıyordu? Ve daha da önemlisi, İnci’nin durumu o planın hangi aşamasındaydı?
Zamanın ağırlığını hissetti. İki üç gün… Kısa bir süre. Yeterince uzun değil ama aynı zamanda kritik bir zaman dilimiydi. Boran, o süre zarfında harekete geçmeli, hazırlanmalı ve o adamın hamlesine karşılık verecek planı kurmalıydı.
Korkut, Giray ve Ömer yanındaydı. Hepsi sessizdi ama yüzlerinde aynı kaygı vardı. Boran’ın sessizliğini ve kararlılığını anlamışlardı. Bu iki günlük bekleyiş, sabrın sınandığı, aynı zamanda dayanıklılığın test edildiği bir süreç olacaktı.
Boran, içindeki fırtınaya rağmen kendini kontrol etmeye çalıştı. “Beklemek zorundayız,” dedi sonunda, sesi sertti ama sakinliğini korumaya çalışıyordu. “Ama beklemek, pasif olmak demek değil. Her an, her saniye hazır olmalıyız.”
Ömer başını salladı. “İzleri takip ediyoruz. Aylin fotoğrafı analiz ediyor. Her detay önemli.”
“İki gün içinde hareket edecekse o ilk adımı bekleyelim. Ama bizim de hazırlığımız tam olmalı. O hareketi gördüğümüz anda anında karşılık vereceğiz.”
Bir süre sessizlik oldu. Herkes kendi içinde hesaplar yapıyordu. Korkut, Giray ve Ömer de durumu sindiriyordu. Boran derin bir nefes alırken İçinde hem korku hem öfke vardı. Ama en çok, o iki üç günü nasıl geçireceğini, Bahadır’ın ve o adamın planını nasıl bozacağını düşünüyordu.
“İki gün…” diye mırıldandı.
Bekleyiş başlamıştı. Boran için bu, en zor sınavın ilk perdesiydi…
◔◔◔
İnci Aral Demirhanlı’nın anlatımından,
1. Gün
Gözlerimi açtığımda önce karanlık vardı. Sonra puslu bir ışık, bir bulanıklık, bir gölge… Bir kadın duruyordu yanımda. Yüzünü, gözlerini net olarak göremiyordum ama varlığını hissedebiliyordum. Ellerim bağlı mıydı, yoksa serbest mi, bilemiyordum. Başım zonkluyordu ama kafamın içindeki acı daha çok bir boşluktu. Dudaklarımdan bir kaşık çorba geçti; su içirdiler. Sonra tekrar uyutuldum. Uyku ağırlığı, zaman ve mekân kavramımı silmişti.
2. Gün
Uyandığımda kafam bulanıktı, sanki bir süre daha uzun geçmişti. Hatırlamaya çalıştığım anılar, ellerimin arasından kayıp gidiyordu. Kadın yanımda duruyordu; gölgesi bir hakim gibi üzerimdeydi. Bedenim bir yabancıydı, gözlerim bulanık ve yorgun. Zihnim sadece tek bir şey hatırlıyordu: uyanmak, beslenmek, tekrar uyumak. Azıcık çorba ve su… Zamanı anlamıyordum; odanın boyutunu, duvarların rengini, zeminin sıcaklığını algılayamıyordum.
3. Gün
Uyandığımda hafif bir panik hissettim. Nerede olduğumu hatırlamıyordum, ne zaman olduğunu bilmiyordum. Uyku ve uyanıklık döngüsü beynimi iyice yoruyordu artık. Gözlerimi açtığımda ne hissedeceğimi bile tahmin edemiyordum. Kadın bazen saçımı düzeltiyor, bazen elleriyle kaşıntımı gideriyordu. Ama kim olduğunu hâlâ göremiyordum; sadece gölgesini hissedebiliyordum. Beslenme anları kısa ama yaşamımı sürdüren tek anlar gibi geliyordu. Zihnim, uyku ile uyanıklık arasında gidip geliyordu ve her geçiş beni biraz daha yıpratıyordu.
4. Gün
Zihnimde kocaman bir boşluk vardı. Kendi bedenim bana yabancıydı sanki... Uyandığımda kadının gözü üzerimde oluyordu sessiz bir hâkim gibi. Ama yüzünü hâlâ göremiyordum. Kaç saat uyanık kaldığımı, ne kadar uyuduğumu bilmiyordum. Her uyanışta azıcık daha yorgundum, her uykuya dalışta biraz daha kayboluyordum. Zamanı kaybetmiştim; günler, saatler, hatta dakikalar birbirine karışmıştı. Döngü yalnızca uyku ve beslenmeden ibaretti.
5. Gün
Bugün diğerlerinden farklıydı. Zihnim bulanıksa da korku ve panik artmıştı. Kadının gölgesi üzerimdeydi; ellerinin hareketlerini, bakışlarını hissedebiliyordum ama algım bulanıktı. Ufak halüsinasyonlar görüyordum; duvarların dalgalandığını, zeminin kaydığını sanıyordum.
“Uyutma, yalvarırım…” diye zorlukla mırıldandığımı hatırlıyordum. Ama sonrası karanlıktı…
6. Gün
Uyandığımda hafif bir panik hissettim. Zihnim iyice parçalanmıştı. Oda, ışık, gölge… Hepsi birbirine karışmıştı. Zaman tamamen yok olmuştu. Hafızamın parçaları yok olmuş gibiydi; nasıl buraya geldiğimi hatırlamıyordum. Kadın yanımda duruyordu, elleriyle beni düzenliyor, kaşıyor, besliyordu. Beslenme ve su dışında dünyayla bağlantım yoktu. Birkaç yudum alıyor, sonra tekrar uykuya dalıyordum. Uyandığımda neredeydim, ne zaman uyanmıştım, hatırlamıyordum. Ama hayatta kalıyordum. Belki de bu döngü, yaşamanın tek yoluydu…
7. Gün
Zihnim neredeyse tamamen boştu. Uyandığımda gözlerim bulanıktı, başım zonkluyordu. Zihnimde sürekli bir uğultu vardı; kendi düşüncelerimi bile anlamakta zorlanıyordum. Odada ne olduğunu anlamaya çalışmış ama başaramamıştım. Duvarlar, ışık, gölge… hepsi birbirine karıştı. Kadın yanımdaydı, varlığını hissedebiliyordum ama detayları göremiyordum. Giydiği kıyafeti bile algılayamıyordum. Her uyanışta bir yudum su, bir kaşık çorba… ve tekrar uyku. Bu döngü artık alışılmış bir korku hâline gelmişti.
8. Gün
Uyandığımda artık zaman kavramım tamamen yoktu. Odanın sınırlarını, yerini, zamanını kavrayamıyordum. Kadının gölgesini tanıyordum ama yüzünü, sesini, ne düşündüğünü algılayamıyordum. Bedenim uyuşuk, zihnim yorgun, her hareketim ağırdı. Beslenme anları dışında dünyayla bağlantım yoktu. Sadece o döngü vardı: uyanmak, beslenmek, uyutulmak. Zihnim artık tamamen yorgundu. Uyumak istemiyordum.
9. Gün
Bugün uyanık kaldığım süre daha uzundu... Zihnim bulanıksa da korku ve çaresizlik hissi artmıştı. Kadının bakışları, sessiz hareketleri baskı doluydu. Halüsinasyonlar keskinleşti; kendi ellerimi yabancı eller gibi görüyordum. Bitik bir haldeydim.
“Ne olursun… uyutma beni.” Dedim çaresizce. Ama her konuşmanın sonu aynı bitiyordu. Uykuyla…
10. Gün
Son gün müydü, ilk gün müydü, artık fark etmezdi. Döngü hâlâ devam ediyordu. Kadın yanımdaydı, beni besliyor, elleriyle düzeltmeye çalışıyordu. Zihnim tamamen yorgun, bedenim neredeyse tepkisizdi. Halüsinasyonlar ve zamanın kaybolması zihnimde sabitlenmişti; artık gerçek ile rüya arasındaki çizgi yoktu. Hayatta kalmak, gözlerimi açmak ve tekrar düşmek… Hepsi birbirine karışmıştı.
11. Gün
Artık zamanın ne olduğunu ayırt edemiyordum. Gözlerim uzun süre kapalıydı, arada bir bilinçsizce açılıp, yavaşça kapatılıyordu. Kadın yine yanımdaydı; beni kaldırıp, sessizce yemeğimi yedirdi, sonra tekrar uyutulduğum o soğuk ve karanlık boşluğa geri döndüm. Vücudum ağır, ruhum bulanıktı. Uyanmak ve tekrar düşmek arasındaki sınır tamamen silinmişti. Her uyandığımda biraz daha yabancılaşıyor, biraz daha kopuyordum gerçeklikten. İçimde büyüyen çaresizlik, bedenimi teslim almıştı. “Ne olur…” diye mırıldandım ama sesim yankılanmadı. Her uyku, küçük bir ölüm gibiydi.
12. Gün
Gözlerimi bir anda açtım. Sanki göğsüme görünmez bir el bastırıyordu. Hava… Hava yoktu. Ciğerlerimin boşluğuna dolması gereken nefes bir türlü inmiyordu içime. Boğazım kurumuş, göğsüm daralmıştı. Kalbim, kaburgalarımı kırmak istercesine çarpıyordu. Her vuruş bir tokmak gibi, beynimin içinde yankılanıyordu.
Panik bedenime daha uyanmadan çökmüştü.
Önce sesimi çıkarmaya çalıştım. Ama tek çıkan, hırıltıya benzeyen bozuk bir nefesti. Sanki birisi boğazıma bir düğüm atmıştı ve o düğümü çözmek için çırpınan tek şey yorgun ciğerlerimdi.
Odanın içi yarı karanlıktı; ışığın yönünü, zamanın ne olduğunu yine anlayamıyordum. Ama bu kez farklı bir şey vardı: ölüm gibi keskin bir korku. Bir rüya değildi bu, karabasan da değildi. Bedenim çırpınıyor, zihnim çırpınışlara yetişemiyordu.
Kadının gölgesi bir anda belirdi. Adımlarını duymadım bile; sanki boşluğun içinden çıkmıştı. Üzerime eğildi, yüzünü yine seçemedim. Ama teninde ilaç kokusu vardı; keskin, metalik, mideyi yakan bir koku. Ellerim titredi. Göğsüme bastırdım, nefes bulmaya çalıştım ama boğazımdaki düğüm daha da sıkıldı. Gözlerim kararırken yalnızca uğultuyu duydum. Kendi kalbimin vahşi, düzensiz vuruşlarını.
“...Nefes… alamıyorum…” demek istedim. Dudaklarım kımıldadı ama ses çıkmadı.
Kadın bir şey söyledi belki, dudaklarının hareket ettiğini gördüm ama kelimeler kulaklarıma ulaşmadı. Sanki sesler dünyasından kopmuştum. Her şey pamukla sarılmış gibiydi; sesler uzak, görüntüler buğulu, bedenim ağırlıksızdı.
Göz kapaklarım seğirdi. Kalbim sanki boğazıma kadar yükseldi. Göğsümdeki çarpıntı ritmini kaybetti; hızlı, sonra daha hızlı… sonra bir an duracak gibi oldu. Yerim sallanıyordu, oda dönüyordu. Yüzümden aşağı soğuk bir ter aktı donuk, buz gibi.
Kadının eli yanağıma değdi. Parmak uçları acı verici bir gerçeklik gibi tenimi yaktı. O dokunuş, nefesimi geri getirmedi ama paniğin keskinliğini artırdı.
Dünya üstüme çökerken, içimde bir fısıltı yankılandı: “Bu defa uyanamayacağım galiba…”
Sonra her şey aynı anda oldu.
Gözlerimin önünde ışık bir çizgi gibi süzüldü, sonra çatladı; duvarlar yumuşadı, gölgeler uzadı, kadının silueti titreyen bir gölgeye dönüştü. Kalbim bir kez daha vurdu ama bu kez tok bir ses değildi, çürük bir dalın kırılması gibi hafif ve isteksizdi.
Bedenim ağırlaştı.
Kollarım kontrolsüzce düştü.
Nefesim yarıda kaldı.
Ve sonra…
Karanlık, üzerime çöktü. Sessiz, derin, ağır bir karanlık. Ne ışık vardı ne acı; sadece bilinçten yavaşça kayan bir bedenin usul sessizliği.
Bayılıyorum sandım ama bu düşüş çok daha derindi… sanki uyku değil, başka bir boşluk çağırıyordu beni. Son duyduğum, kadının uzak bir yerden gelen ve yankıya dönüşen sesi oldu, kelimeleri hâlâ anlamadım.
Sonra hiçbir şey kalmadı…
◔◔◔
“İnci’m… Güzel karım… Bir tanem…”
Ses o kadar tanıdıktı ki, içimde yıllardır yankılanan bir melodi gibi derinime işledi. Sanki bir rüyadan değil de geçmişin tam içinden fısıldanmıştı kulağıma. Göz kapaklarımın ardında Boran’ın yüzü belirdi. Kahverengi gözleri, yüzünü çevreleyen kirli sakalları…Gülümsüyordu. Bana dokunuyordu. Dudakları yanağıma, boynuma değiyordu her zaman yaptığı gibi… O tanıdık öpüş, tenimde yankılandı. Sıcaklığı gerçek gibiydi. Öyle tanıdık, öyle güvenli… Bir anlığına her şey durmuştu. Ne kadın ne oda ne karanlık. Sadece o vardı, canımın içi.
“Uyan güzelim, yeşillerine hasret kaldım. Güzel gözlerini açta günüm aydınlansın.”
Sıcak kolların arasında arkamı dönerek gözlerimi açtığımda karşılaştığım boşlukla afalladım. Boran yoktu. Elini, dudaklarını hissettiğim tenimde yalnızca soğukluk vardı. Büyük bir ürperti geçti bedenimden. Tekrar arkamı döndüm, odadaydı belki.
…Ama yoktu.
Oda sessizdi. Öylesine sessiz ki, nefes alışverişimin yankısını duyar gibi oldum. Kalbim hızla çarpmaya başladı, sanki bedenim bile anlamıştı onun burada olmadığını. Yatak sertti, yastık terli… Az önce sıcak olan o dokunuş şimdi yerini buz gibi bir gerçekliğe bırakmıştı. Göğsümün üstünde bir ağırlık vardı, nefes almak zorlaşmıştı. Gözlerim oda içinde bir umut aradı; bir gölge, bir ses, bir ayak izi… ama hiçbir şey yoktu.
Yavaşça doğruldum. Başım dönüyordu. Gördüğüm şeyin hayal olduğuna kendimi ikna etmeye çalıştım ama tenimde hâlâ o öpücüğün yankısı vardı. Hissetmiştim. Gerçek gibiydi. O kadar gerçek ki… Belki de bu sefer rüya değildi. Belki az önce uyanmış değildim de şimdi uyanıyordum.
Ellerime baktım. Titriyorlardı. Bakışlarım parmağımdaki yüzüklere kaydı. Hiçbiri yoktu. Sonra hızla boynuma götürdüm. Kolyemde yoktu. Onun bana verdiği hiçbir şey yoktu, o da yoktu. “Boran…” dedim fısıltıyla, sesim sanki bana ait değilmiş gibi yankılandı odada.
“Boran…” İçimde yankılanan o isim, boş bir odada kayboldu. Cevap gelmedi. Hiçbir şey olmadı.
Kalbim, o an bir boşluğa düştü. Ne yüzüğüm vardı parmağımda ne de kolyem boynumda. Onun elleriyle bana taktığı, her biri bir söz gibi ağır gelen o küçük şeyler… hepsi yok olmuştu. Sanki Boran’la aramda var olan her bağ, tek tek sökülüp alınmıştı üzerimden. Yalnızdım.
Dizlerimin bağı çözüldü, yatağın kenarına oturdum. Ellerim hâlâ titriyordu. Ona dair bir şeyler hatırlamaya çalıştım, sesi zihnimde hâlâ canlıydı ama yüzü… bulanıktı şimdi. Az önce gördüğüm o netlik bile dağılmaya başlamıştı. Sanki beynim onu silmek istiyor, ben ise tutunmak için çırpınıyordum.
Boran neredeydi?
Ben neredeydim?
Birden boğazıma düğümlenen bir şey oldu. İçimde bastırmaya çalıştığım bir çığlık, yavaş yavaş yükseliyordu. Gözlerimi yumdum, dayanamadım artık. İçimde biriken her şey, sessizce taşıp dökülmeye başladı. Önce sadece gözlerim yandı, sonra yanaklarım ıslandı. Titreyen bir nefesle, bastırmaya çalıştığım hıçkırıklar boğazıma düğümlendi. Sanki yıllardır susturulmuş bir çığlık, nihayet yolunu bulmuştu.
Kendime sarıldım. Varlığımın içine kapanmak ister gibi… Başımı dizlerime yasladım. Dudaklarım aralandı, boğuk bir sesle onun adını yineledim. “Boran…” Ne kadar da eksikti her şey. O kadar yoktu ki, varlığına dair hatıralar bile artık batıyordu canıma.
Gözlerimi kapattım, sadece birkaç saniyeliğine sığınacak bir karanlık arar gibi… Ama o saniyelerin içinde bir şey oldu. Kapının gıcırtısı kulaklarımı tırmaladı. İçeriye biri girdi. Başımı istemsizce kaldırdım. Bedenim refleksle geriye çekildi önce, yine o kadın sanmıştım. Ama bu kez… o değildi.
Gözlerim odanın loşluğuna alışırken, karşımdaki yüzü seçebildim. Gençti. Saçları dağınıktı, yüzünde yorgun ama tanıdık bir ifade vardı. Göz göze geldiğimizde nefesim kesildi. “Gözlerini açmışsın sonunda…”
Boğuk bir sesle ismini fısıldadım. “Rüzgâr…?”
Bir anlık donakalmayla baktım ona. Gözlerim, beynimden önce anlamıştı. Kalbim atmayı unuttu sanki. İçimde buz gibi bir gerçeklik yükseldi, öyle ani, öyle keskindi ki midem bulandı.
Rüzgâr... Bu ismi tanıyordum ama asla bu şekilde değil. O sadece birkaç tesadüf anının adamıydı. Kısa bir merhaba, ayaküstü sohbetler…O kadar. Ama şimdi, bu karanlıkta, bu odada, beni bilinçsiz tutan, günlerdir nerede olduğumu bilmeden yaşatan karanlığın içinden çıkıp karşıma dikilen kişi oydu.
Damarlarımda bir anda donmuş kan tekrar hareket etti. Öfke, korku, tiksinti… Hepsi bir anda boğazıma doldu. Vücudum kendi kendine hareket etti sanki. Düşünmeden, plan yapmadan, kontrol etmeden…
Boğazıma kadar dolan öfkeyle fırladım yerimden. Yatağın kenarından destek alarak doğruldum ve tereddüt etmeden üstüne yürüdüm. Aramızdaki mesafe yalnızca birkaç adım kadardı ama içimdeki patlamaya yetti de arttı.
"Sen nasıl yaparsın bunu!" diye bağırırken sesim titredi ama bu sefer korkudan değildi. Kafamın içinde dönen görüntüler, günlerdir beynime bastırılan sis… Hepsi bir anda Rüzgâr’ın suratında toplandı. Tüm gücümle suratına vurduğumda tokadın sesi odada yankılandı. O an sadece fiziksel değil, içimde bir set de kırıldı. Durmadım. Bir adım daha attım, yumruklarımı sıktım. “Sen ne hakla beni alıkoyuyorsun! Kimsin sen!?”
Göğsünden iterken ilk birkaç saniye sersemlemiş gibi baktı. Ama sonra gözleri değişti. Bir anda bileklerimi tuttu. Güçlüydü. Ellerim acıyla gerildi, neredeyse eklemlerim çıtırdadı. Göz göze geldiğimizde ifadesi tamamen donuktu. O tanıdık, sessiz adam gitmişti.
Sert, bastırılmış bir ses tonuyla konuştu. "Eğer tekrar uyutulmak istemiyorsan..." dedi dişlerinin arasından,
"...şimdi hemen sakinleş."
Kalbim yerimden fırlayacak gibiydi. Birdenbire bütün oda daha dar, daha boğucu geldi. Elleri bileklerimdeydi hâlâ, sıkıyordu. Gözlerinde, her an beni yere serip tekrar karanlığa gömecek bir gölge vardı.
Yutkundum. Tüm vücudum titriyordu, öfkem hâlâ içimde çırpınıyordu ama… bu bakıştan bir şey anladım.
Bunu daha önce yapmıştı ve tekrar yapmaktan çekinmeyecekti.
Gözlerimin içine baktı. Soğuk bir kararlılık vardı ifadesinde. "Sana zarar vermek istemiyorum ama bunu sen zorluyorsun. Gözlerini açtın ama hala anlamıyorsun."
"Anlamak mı?" dedim boğuk bir sesle. "Beni kaçırıp hapsetmeni mi anlayayım? Günlerce uykularla beni delirtmeni mi?"
Omuzlarımı sertçe itti. Birkaç adım geriye sendeledim, yatağa çarptım. Yere düşmemek için kenardan tutundum ama vücudum hâlâ titriyordu. Korkudan mı, öfkeden mi, artık ayırt edemiyordum.
Rüzgâr derin bir nefes aldı, sanki kendini tutuyordu. Bense hiç beklemedim. "Beni delirtmeye çalışıyorsun!" diye bağırdım. Yaptığının açıklaması buydu. Gözlerini kaçırdı bir an. Sonra kapıya yöneldi. Çıkmadan önce arkasını döndü, bir kez daha gözlerimin içine baktı. "Bir daha bana böyle saldırırsan… uyumak lütuf gibi gelir sana. Bunu unutma."
Kapı kapanırken içimdeki boşluk daha da büyüdü. Ellerim hâlâ titriyordu. Nefes almaya çalıştım ama her şey içime çökmüştü. Yalnızca kendi nefes alışverişimi duyabiliyordum. Göğsüm inip kalkıyor, kulaklarım uğulduyordu. Dizlerimin bağı çözülmüş gibiydi ama yere çökmedim. Gözlerimi kapadım, derin bir nefes aldım… ve içimde bir şey sertçe oturdu.
Bu böyle devam edemezdi.
Ne olduğunu, neden olduğunu hâlâ bilmiyordum. Ama bildiğim tek şey, burada bir saniye daha kalırsam ya zihnim sonsuza kadar karanlığa gömülecekti… ya da Rüzgâr beni bir daha asla bırakmayacaktı. Yatağın kenarına tutunarak doğruldum. Bacaklarım zayıftı ama ayağa kalkmak ve bir şeyler yapmak zorundaydım.
Kapıya doğru ilerleyerek kulpundan tuttum ve aşağı indirdim. Açıktı, kilitlememişti.
Kalbim yeniden deli gibi atmaya başladı. Bu bir şans mıydı? Yoksa onun planının bir parçası mı? Umurumda değildi. Bu deliliğin içinden bir çıkış ihtimali varsa, denemek zorundaydım. Ölmek bile daha kolay olurdu bu sürekli karanlıkta uyanıp uyumaktan.
Kapıdan çıkarak yavaş adımlarla merdivenlere doğru yöneldim. Adımlarım dengesizdi ama güç toplamaya vaktim yoktu. Şu evden çıkmak istiyordum. Merdivenlerden birkaç basamak inerken koridor sessizdi. Arkama bakmadan inerken duyduğum ayak sesleriyle irkildim.
Birden bedenimin tutulup savrulmasıyla inleme döküldü dudaklarımın arasından.
"Yeter!” Rüzgar’ın sesi kulaklarımda patladı. Omuzumdan yakalayıp beni duvara çarptı. Arkamdaki soğuk yüzey kaburgalarıma saplandı gibi oldu. Havadaki oksijen bir anda boşaldı ciğerlerimden. Yere yığıldım ama o bırakmadı.
Saçlarımdan tuttu, yere düşmemi engelledi. Diğer eliyle ağzımı kapatmaya çalıştı ama ben çırpınıyordum. Kollarımı, bacaklarımı savuruyordum, tırmalıyordum, ısırmaya bile çalışıyordum. Nefesim çığlığa dönüşmek üzereydi.
"Sakın! Bir daha deneme. Bir daha bağırırsan, bir daha kaçmaya kalkarsan… seni öyle bir uyuturum ki, bir daha uyanıp uyanmayacağın bile belli olmaz!" Nefes nefeseydi. Sesinde artık tehditten fazlası vardı. Panik. Kontrol kaybı. Ama onun panik olması bile beni korkutmaya yeterdi. Çünkü ne yapabileceğini bilmiyordum artık.
Gözlerim doldu ama direnmekten vazgeçmedim. Sadece bir an için, bir saniyeliğine elimi boğazına uzattım. "O zaman öldür beni." dedim fısıltıyla. "Ama beni burada tutamazsın. Artık değil."
Gözlerimin içine baktı. O an ne düşündüğünü anlayamadım. Sadece saçlarımı bıraktı, ağır bir nefes verdi ve yere çökmeden hemen önce kollarımı tuttu. "Keşke… her şey farklı olsaydı, İnci." dedi. Sesi neredeyse fısıltıydı ama içinde derin bir kararlılık vardı. Elleri hâlâ bileklerimde sıkıca tutuyordu, hareketlerindeki kesinlik ve soğukluk içimi ürpertti.
Sonra cebinden küçük, ince bir iğne çıkardı. Parıltısı loş koridorda hafifçe yansıdı. Gözlerimle takip ettim, panik yükseldi ama bedenim artık söz dinlemiyordu. “Bu seni acıtmayacak, sadece uykuya dalmanı sağlayacak,” diye mırıldandı ama o sözler bana hiçbir teselli vermedi. İğneyi koluma yaklaştırdığını gördüğüm anda kalbim yerinden fırlayacak gibi attı. Panik içinde ellerimi çırpmaya başladım, kaçmaya, direnmeye çalıştım.
“Hayır, yapma! Bırak!” diye bağırmak istedim ama sesim boğuk ve çaresiz çıktı.
Rüzgâr sakin ama kararlıydı. Bileklerimi sıkıca kavradı, elleri demir gibi sertti ve kaçmamı engelliyordu. İğneyi koluma yaklaştırdığında, ciğerlerim daraldı. İğne derime değdiğinde hafif, keskin bir batış hissettim. Bir anlık sancı, sonra yayılan bir sersemlik dalgası…
Rüzgâr hemen bırakmadı bileklerimi, elleri hala sağlamdı. Gözlerimi kısıp etrafı bulanık görmeye başladım. Kafam ağırlaştı, düşüncelerim birbirine karıştı. “Rahatla, İnci,” dedi, sesi sakin ve kararlıydı. “Her şey yolunda…”
Nefesim yavaş yavaş kesildi, bedenim gevşedi. O son kelimeleri duyar duymaz, karanlık beni tamamen içine çekti ve ardından derin bir uykuya daldım…
*****
Gözlerim ağır ağır aralandı ama etraf hâlâ puslu ve bulanıktı. Sanki dünya üzerinde ince bir sis perdesi vardı ve ben o perdenin ardından bakıyordum her şeye. Başımda yoğun bir ağırlık vardı; düşüncelerim dağınık, birbirine karışmış, iç içeydi. Hangi zamanda olduğumu, nerede olduğumu anlamaya çalıştım ama aklım kendi içinde kaybolmuş gibiydi. Her şey bulanıktı; şekiller netleşmiyor, sesler anlamını yitiriyordu.
Nefes almak zordu, her nefesimde içime bir ağırlık doluyor, göğsümü sıkıştırıyordu. Vücudum uyuşmuştu, sanki kendi bedenime hapsolmuştum ama onu yönetemiyordum. Parmaklarımı, ellerimi hareket ettirmeye çalıştım ama sadece yavaşça titrediler, hiçbir güç kalmamıştı içimde. Gözlerimi tamamen açmaya uğraştım ama dünyaya baktıkça ışık ve gölge birbirine karışıyordu; sanki gerçeklik ve rüya arasındaki ince çizgi tamamen yok olmuştu.
Kulaklarımda bir uğultu vardı. Sonra bir ses yükseldi, yavaşça, bir fısıltı gibi. “İnci…” diyordu, çok tanıdık ama bir o kadar da uzak bir ses. O sesi kimin söylediğini anlamaya çalıştım; beynim çırpınıyor, hafızam bir perde aralamaya çalışıyordu. O ses bir yandan beni çağırıyor, bir yandan da bana ulaşılamaz gibi görünüyordu.
Zihnim bulanıktı. Hatırlamak istediğim anılar, isimler, yüzler hep sisin içinde kayboluyordu. Ne gerçekti ne hayal, birbirine karışıyordu. Gözlerimi açmak istiyordum, uyanmak… ama göz kapaklarım bir ağır kütle gibi üzerime kapanıyordu. Sanki hem uyanık hem de uykudaydım aynı anda. Bu kararsızlık içinde bedenimden kopuyor, kendi içinde kayboluyordum.
İçimde büyük bir sıkışmışlık, bir çaresizlik vardı. Nefes alıp vermek, çevremde olanları kavramak artık gittikçe zorlaşıyordu. Her şey yavaşlıyor, zaman ağırlaşıyordu. Zihnimde bir savaş vardı; uyanmaya çalışan bir ben ile karanlığa geri dönmek isteyen başka bir ben…
Bir an gözlerimi açmaya daha fazla zorladım, o sesi daha iyi duymak için çabaladım. Ama dünyadaki şekiller bulanık, yüzler ve nesneler donuk ve anlamsızdı. Kalbim hızlı atıyordu ama bedenim sanki benden ayrıydı. Bu yabancı bedenin içinde tuhaf bir yabancılaşma hissi vardı; kendimi, olduğum yeri, hatta zamanın kendisini bile ayırt edemiyordum.
Ve o anda anladım ki, buradan kurtulmanın ilk adımı zihnimi toplamak ve gerçekle yüzleşmekti. Kaçmak artık mümkün değildi. Bilincimi tekrar kazanmalı, dağılmış parçaları bir araya getirmeliydim. Kendime ve çevreme dönmeli, bu sisli dünyadan çıkmalıydım.
Göz kapaklarım yeniden kapandı ama bu sefer kendime söz verdim; tekrar açacağım, gerçek ne olursa olsun onu görecektim. Uyanacaktım.
*****
Gözlerim bu sefer tamamen açıldı. Bulanıklık ve sis yoktu artık; dünya sert, soğuk ve gerçekti. İlk başta her şey biraz garip geldi, gözlerim ışığa alışmaya çalışıyordu. Etrafımı yavaşça incelemeye başladım, bedenim hala ağır ve halsizdi ama zihnim giderek netleşiyordu.
Gözlerim tamamen açıldığında etrafıma bakındım. Oda bembeyazdı; duvarlar, tavan, yer… Her şey parlak ve saf beyazdı. Ne bir renk tonu ne bir gölge… Sanki içinde hapsolduğum bu yer sonsuz bir boşluk gibiydi. Beyazlık öylesine yoğundu ki, gözlerimi kısarak bakmak zorunda kaldım.
Ayaklarım yere değdiğinde, soğuk ve pürüzsüz bir zeminle karşılaştım. Adımlarımın sesi yankılanıyordu, ama yine de oda öylesine sessizdi ki, nefes alışım bile devasa bir boşlukta duyuluyor gibiydi.
Etrafımı dikkatlice inceledim. Köşeler bile keskin ve net değil, beyazlık her şeyi yumuşatıyordu. Duvarların birleştiği yerleri seçmek zor, sanki duvarlar ve zemin birbirine akıyordu. Hiçbir resim, hiçbir obje yoktu; sadece bu saf, soğuk beyazlık.
Hafifçe yürüdüm, ayaklarımın altındaki zemin yumuşak ve soğuktu.
Kafam hala ağır ve bedenim halsizdi ama zihin biraz daha berraklaşmıştı. Beyazlık beni boğuyor, zihnimde bir huzursuzluk büyütüyordu.
Her şeyi anlamaya çalışıyordum. Neden buradaydım? Ve en önemlisi, buradan nasıl çıkabilirdim?
Ama şimdilik, bu bembeyaz odada tek gerçek olan şey, yalnızlığım ve çaresizliğimdi.
Odanın içinde yavaşça yürüdüm, ayaklarımın altındaki soğuk beyaz zemin ürkütücü bir sessizlik içinde yankılanıyordu. Gözlerim etrafı didik didik ararken ne zaman kaçtığımı bilmediğim odanın kapısına ilerledim.
Titreyen ellerimle kapıya uzandım ve kolu indirdim. Ancak kilitliydi. İçimde yükselen o çaresizlik dalgası boğazımı düğümledi. Buradan çıkmak istiyordum ama yolum kapalıydı.
Kilitli kapının hemen karşısında bir balkon kapısı vardı. Ona yöneldim, kalbim biraz daha hızlandı. Belki de oradan çıkabilirdim. Kapıyı zorla açmaya çalıştım ama o da kilitliydi; soğuk demir parmaklıklarla sıkıca kapatılmıştı. Havanın karanlığı bile odanın beyazlığını gidermeye yetmemişti.
Parmaklıklar ince ama sağlamdı; arkasında, beyaz duvarların dışında, hafifçe dışarıyı görebiliyordum. Dışarısı puslu ve bulanıktı ama en azından başka bir dünya olduğunu biliyordum. Oraya ulaşmak, bu boş beyaz odadan kaçmak istiyordum.
Parmaklıkların soğuk metali tenime dokundu, titreyerek ellerimi kaldırdım ve demirleri sımsıkı kavradım. Çaresizlikten gözlerim doldu. Kendi kendime “Buradan çıkmalıyım…” diye fısıldadım. Ama kapılar kapalı, balkon demirlerle kaplanmıştı. İçimde yükselen korku, çaresizlikle karışıyor ama bir yandan da pes etmemek için küçük bir umut ışığı taşıyordum.
Orada, bembeyaz, soğuk, sessiz odada, yapayalnız kalmıştım. Ama o demir parmaklıkların ötesinde başka bir hayat vardı. Ona ulaşmak istiyordum. Her ne olursa olsun, oraya çıkmalıydım.
Balkonun demirlerine dokunup çaresizce dışarıya baktıktan sonra, gözlerim odaya döndü. Oda büyüktü ama tekdüze beyazlık içinde kaybolmuştu. Bir köşede, küçük bir kapı daha fark ettim. Ne olduğunu anlamak için adımlarımı oraya doğru yönlendirdim. Kapıyı hafifçe ittim ve açıldı. İçeride küçük, sade bir banyo vardı; tıpkı oda gibi bembeyaz karolarla kaplanmıştı.
İçeri adımımı attım. Zemin soğuktu, ayaklarımın altında buz gibi bir his vardı. Banyonun tam karşısında, büyükçe bir ayna asılıydı. Üzerinde tek bir leke, çizik bile yoktu; her şey tertemiz ve soğuktu.
Ayna karşısına geçtim, tereddütle. Nefesimi tuttum, aynada gördüklerimle yüzleşmeye hazır değildim. Ama gözlerimi kaçırmadan baktım. Yansıyan yüz, tanıdık ama aynı zamanda yabancıydı.
İnce, solgun bir yüz… Göz altlarım morarmış, bakışlarım yorgun ve donuktu. Yanaklarım çöküktü, saçlarım dağınık ve cansızdı. Zayıflamıştım; bedenim neredeyse kemiklere sarılmış gibiydi. Kendimi böyle görmek içimi acıttı. Bir anda kulağıma bir ses fısıldadı: “Sana daha çok yemek yedirmeliyiz…”
Boran’ın sesiydi bu… Ne yüksek ne de fısıltı kadar sessizdi ama doğrudan içime konuşmuş gibiydi. Sanki o an, aynadaki görüntümle birlikte geçmişin kapısı da aralanmıştı. Gözlerim istemsizce doldu. Bu sesi duymayalı ne kadar olmuştu?
Ne kadar süredir buradaydım, kaçırıldığımı biliyorlar mıydı? Biliyorlarsa ne Boran ne abim ne Güney beni burada bırakmazdı. Bulurlardı.
Peki ya beni kaçıran kişi, ne istiyordu benden?
Hiç ummadığım, bir süre karşıma çıkmasa adını bile unutacağım adamın benimle ne gibi bir derdi vardı?
Banyonun kapısını kilitleyerek tuvalet ihtiyacımı giderdim. Ellerimi yıkayıp tekrardan aynaya bakarken odanın kapısının açıldığını duydum. Sessizce banyoda beklerken kapının çalınmasıyla irkildim. Sesimi çıkarmayıp öylece kapının ardında dikilirken kapının altından atılan kağıtla gözlerim açıldı şaşkınlıkla.
Kâğıdı elime bile almayıp direkt olarak yerden okurken yazan yazıyla kaşlarım çatıldı.
- Rüzgar Bey sizi yemeğe bekliyor.
Bu adam gerçekten psikopattı. Sanki bu, normal bir akşam yemeğine nazik bir davetti. Sanki ben burada kendi isteğimle bulunuyordum da birazdan güzel bir masa kurulacak, iki medeni insan gibi oturup sohbet edecektik. Delilikti bu.
Kapının ardında bir süre daha bekledim. Adımlar duyulmuyordu. Beni gözetliyorlar mıydı? Kamera mı vardı banyoda? İçim bulanarak yukarı baktım ama bir şey göremedim. Yine de içimdeki tiksinti geçmedi.
Kapının aralığından hâlâ bir şey duyulmuyordu. Zihnim karmakarışıktı ama tek bir şey biliyordum: Bu oyunu oynamayacaktım.
Ama ne kadar süre daha direnebilirdim?
Ellerimi tekrar yıkadım. Su, titreyen parmaklarımı ısıtamıyordu bile. Aynaya baktım… Gözaltlarım çökmüş, dudaklarım kurumuştu. Ama bakışlarımda hâlâ bir parça ateş vardı. Banyonun kapısını yavaşça araladım. Odaya adım attım. Sessizlik hâkimdi.
Bakışlarım yatağın üzerindeki kutuya takıldı, içindeki elbise midemi bulandıracak kadar özenliydi. Saten kumaştan, koyu yeşil bir elbise. Üzerinde hâlâ ütü izleri vardı. Yeniydi ve benim için alınmıştı. Bu detay…
Asıl dehşet burada yatıyordu. Plan yapmıştı. Hazırlık yapmıştı. Bu, anlık bir cinnetin sonucu değildi. Bu, uzun zamandır kurulan bir kurguydu.
Titreyen ellerimle kutuya yaklaşmadım bile. Sadece bakarken… Bir anda, boğazıma düğümlenen o tanıdık hissi hissettim. Doğum günüm… Boran’ın benim için aldığı beyaz elbise, yatta yaptığı sürpriz… Anında gözlerim dolarken aldığım nefes ciğerlerimi zorladı. Gözlerimden süzülen yaşları silmedim. Bu yaşlar, hâlâ hayatta olduğumun kanıtıydı. Boran beni arıyordu, biliyordum. O susmazdı. Benim için dünyayı yakardı.
Elbisenin kutusunu iterek yere düşmesini sağlarken balkonun önünde doğru ilerledim ve bakışlarımı gökyüzüne çevirdim. Gökyüzü grinin tonlarına bürünmüştü. Ne geceydi ne de tam anlamıyla gündüz. Havanın o belirsiz hali içimi daha da sıkıştırdı. Hangi gündeydik bilmiyordum. Saat kaçtı, kaç gün geçmişti?
Balkon kapısı kapalıydı ama camdan dışarısı görünüyordu. Bir tepenin üzerindeydik. Uzakta ormanlık bir alan vardı, belli belirsiz. Ne yol vardı görünürde ne de bir insan. Her şey sanki dünyadan koparılmış gibiydi.
Gökyüzüne döndüm tekrar. Bulutlar ağır ağır hareket ediyordu. Sessizdi. Belki de bu sessizlik, içeridekinden daha ürkütücüydü. Bir süre öylece durdum. Ne düşündüğümü bile bilmiyordum. Sadece boşluğa baktım. Boran’ı düşündüm yine. Onun yüzünü. Sesini. Ellerini. Yanımda olsaydı, hiçbir şey bu kadar korkutucu olmazdı.
Sonra rüzgar esmeye başladı. Önce hafifti. Camın dışında, ağaçların dallarını kımıldattı. Birkaç yaprak havalandı, uçtu. Rüzgar dışarıda biraz daha sert esmeye başlarken camın arkasında, uzaklarda bir şeyleri savuruyordu ama burada hâlâ her şey hareketsizdi. İçeride sıkışıp kalmış gibiydim. Nefes alsam da içime dolan hava yetersizdi. Derin bir iç çekip başımı cama yasladım.
O an aklıma abim geldi.
Çocukluğumdan beri ne zaman korksam ne zaman bir şey canımı acıtsa, önce o gelirdi aklıma. Babam gibi koruyucu ama daha sıcak, daha ulaşılabilirdi. Her zaman yanımda dururdu. İlk bisikletimden düştüğümde o kaldırmıştı beni. Kalbim kırıldığında sessizce yanımda oturmuş, hiçbir şey sormadan saçımı okşamıştı.
Boran başka bir şeydi, evim gibiydi. Ama abim… O benim sırtımı yasladığım duvardı. Şimdi nerede olduğunu bilmiyordum. Delirmiş olmalıydı Boran gibi, Güney gibi. Beni bulmak için her yere gitmiştir. Kapı kapı, sokak sokak aramıştır.
Burada olduğumu bilse… Tek başına da olsa gelir, bu kapıyı kırar, beni alır götürürdü. Gözümün içine bakar, “Tamam artık, geçti,” derdi. Ben de inanırdım ona. Çünkü o söylediyse geçerdi.
Güney, bir bakışıyla ne hissettiğimi anlardı. Ve şu an... Beni hissetmiş olmalıydı. O da yerinde duramıyordur şimdi. Sessizliği hiç sevmezdi. Şimdi susuyorsa, içine atıyordur. Ama bu, daha tehlikeliydi. Güney bir şey yapacaksa sessiz yapardı.
Beni bulmak için ne gerekiyorsa yapıyorlardır üçü de. Bundan adım kadar emindim.
Bir anda aklıma gelen Mert ile içimi büyük bir panik duygusu kapladı. Beni korumadığı için Boran ona çok kızmıştı eminim ki. Sonra Derin… Eğer görüntüleri izlediyse Derin’e de kırılırdı, bilenirdi. Benim yüzümden aralarının bozulmasını hiç ama hiç istemezdim.
Kendimi onların varlığına tutunarak biraz olsun toparlamıştım. Camın önünde, rüzgarın sesiyle baş başa geçen birkaç dakikanın ardından içerideki sessizlik yerini hafif ama belirgin bir gıcırtıya bıraktı.
Kapı…
Bedenim istemsizce gerilirken yüzümü dönmedim. Nefesimi tuttum ve ses çıkarmadım. Gelen kişi yavaş adımlarla bana yaklaşırken gerilmeden edemedim. Camdan gelen kişinin yansımasını görebiliyordum. Rüzgardı.
“Elbiseni beğenmedin mi?” dedi, sesi soğuk ve alaycıydı. O kadar emin konuşuyordu ki sanki onun elinden başka kimse beni kurtaramazdı. Onunla aynı havayı soluyor, aynı duvarların içinde hapsolmuştum. Yine de, cevap vermemek en iyi savunmaydı. Suskunluğum onun için meydan okumaydı belki de. Gözlerimi kaçırmadan ona baktım. Yüzünde, her hareketinde beni küçük düşürmek isteyen ama kendini de kontrol eden bir adam vardı.
“Anlamıyorsun, değil mi?” deyip biraz daha yaklaştı. Adımlarının sesleri oda boyunca yankılandı. İçimden bir şey kırılıyordu ama dışarıya yansıtmadım. Onun istediği tepkiyi vermek istemiyordum. Bu oyunun içinde, onun gücünü görmezden gelmek, kendi gücümü hatırlamak demekti benim için. “Bu gece uzun olacak, İnci. Benimle birlikte olacaksın. Konuşacağız, beni dinleyeceksin.” Sesi yumuşadı ama hala tehditkârdı.
Rüzgâr bir an durdu. Sanki bekliyordu, belki de benim zayıflığımı görmek istiyordu. Ama ben hiçbir şey göstermedim. Gözlerimi onun gözlerinden ayırmadım. “Yemek hazır.” dedi. “Aşağı gel.” Sesi emir gibiydi ama ben bu emre itaat etmeyecektim. “Gelmiyorum.” Dedim üzerine bastıra bastıra.
Rüzgar’ın yüzündeki ifade aniden değişti. Önce hafif bir şaşkınlık, ardından ise bambaşka bir soğukluk belirdi. Gözleri daha da keskinleşti, sanki içindeki fırtına aniden yükseliyordu. “Gelmiyorum mu?” dedi alayla, sesi daha da soğuk ve tehditkâr hale geldi. “Sana geliyor musun demedim? Gel dedim ve geleceksin.”
Sesi emirden öte bir tehdit gibiydi, vazgeçilemez, sorgulanamaz bir zorunluluk.
Adımlarını hızlılaştırarak yanıma yaklaştı. Aramızdaki mesafe hızla azaldı. Nefesini ensemde hissettim, soğuk ve ağırdı. Hiçbir kelime söylemedim, sadece ona baktım. İçimde biriken öfkeyi ve korkuyu bastırıyordum. Biliyorum, onun istediği reaksiyonu vermek, oyunu onun kurallarına göre oynamak olurdu. Ama o oyuna girmemeliydim.
“Beni dinlemiyorsun,” dedi yine, sesi bu sefer biraz daha sakin ama sertti. “İnci, sana ne yapacağımı biliyorsun. Direnmeyi bıraksan iyi edersin. Bu senin için en kolay yol.”
Bir an için göz göze geldik. Onun gözlerinde bir karmaşa vardı; kontrol ve öfke, sabırsızlık ve hesaplama birbirine karışmıştı. Fakat ben ona teslim olmayacaktım. İçimde hala dimdik duran o küçücük ateşi korumaya kararlıydım.
“Gelmiyorum,” dedim bir kez daha, bu sefer daha kararlı, daha güçlü bir tonda. “Bu senin oyunun. Ben kendi kurallarımla oynarım.”
Rüzgar’ın yüzünde kısa bir süreliğine yenilgi belirtisi belirdi ama hemen sonra yerini soğuk bir gülümsemeye bıraktı. “O zaman hazırlan,” dedi, ardından ağır adımlarla kapıya yöneldi. “Gece çok uzun olacak, İnci.”
Kapı kapandığında, odada yalnız kaldım. Karanlık çökerken, içimdeki kararlılık biraz daha büyüdü. Bu savaşı ben kazanacaktım. Ben kazanmalıydım.
Kapı kapandıktan sonra odanın içi bir süre daha Rüzgar’ın nefesiyle doluymuş gibi geldi. O soğuk, baskıcı hava tenimin üzerinde geziniyor, boynumun arkasında ürperti bırakıyordu. O uzaklaştıkça, geriye yalnızca sessizlik kaldı; ağır, yutkunmayı zorlaştıran bir boşluk.
Kendimi yatağın kenarına bıraktım. Avuçlarım terlemişti, dizlerim titriyordu ama hâlâ dimdik oturuyordum. Rüzgar’ın gözlerindeki o hesaplayıcı bakış… Bir anlığına geri çekilişini görmüştüm. Bu bana küçük de olsa bir güç vermişti. Fakat biliyordum, o küçük galibiyetin bir bedeli olacaktı.
Kutunun içindeki yeşil elbiseye baktım yine. Parlak kumaşı, odamın loş ışığında soğuk bir şekilde parıldıyordu. Onu giymek… boyun eğmekti. Kendimi bir kostüme, bir role sokmalarına izin vermekti. O düşünce midemi bulandırdı. Kutuyu kapattım, kapağı ittim ve elbiseye bakmamaya çalıştım.
Saatler geçti mi yoksa sadece birkaç dakika mı bilmiyorum. Zaman yine bükülüyor, odanın duvarları sessizce üzerime doğru yaklaşan bir çember gibi daralıyordu. Bir an nefesim hızlandı; kendimi, hem sakin kalmak isteyen hem panikten kaçamayan biri gibi hissettim. Bu odada insan nefes alamıyordu ama beni asıl endişelendiren kalbimdeki sızıydı. Bana ne vermişlerdi de kalbim bu denli can çekişiyordu?
Tam ayağa kalkıp odayı adımlamaya başlayacakken kapı aniden açıldı. Rüzgar içeri girdi. Adımlarında bu kez ağır ve kararlı bir sabırsızlık vardı. Gözleri karanlık bir kararlılıkla üzerime kilitlendi. “Hazır değilsin.” dedi, yüzüne yerleşmiş o ince gülümsemeyle. “Elbise duruyor. Sen hâlâ direniyorsun.”
Ayağa kalktım. Gözlerimi onunkinden kaçırmadım. “Giymeyeceğim,” dedim. Sesim her zamanki kadar güçlü çıkmasa da titremiyordu. Rüzgâr bir adım yaklaşıp aramızdaki mesafeyi kapattı. Elini elbiseye değil, bileğime uzattı bu kez. Kavrayışı beklediğimden daha sertti. Nefesim şaşkınlıkla kesildi. Diğer elini de uzatıp kolumu tamamen kavradı.
“Ben seni uyardım, İnci,” dedi alçak sesle. “Gece uzun olacak dedim. Şimdi aşağı iniyorsun.”
Kendimi geri çektim ama parmaklarının gücü demir gibiydi. Bedenimi istemsizce ona doğru çekiyordu. Direnerek omuzlarımı geriye atıp ayaklarımı yere bastım ve tutuşundan kurtulmaya çalıştım ama yorgundum. O ise tamamen hazır görünüyordu.
“Nereye götürüyorsun beni?” diye hırladım. “İnat ediyorsun,” dedi, beni koridora doğru sürüklerken. “O yüzden artık seçim yapamayacaksın.”
Kapının dışındaki ışık gözlerimi kamaştırdı. Odayı geride bırakırken kalbim hızlandı. Merdivenlerin başına geldiğimizde adımlarım tökezledi ama o beni daha sıkı kavradı.
“Bırak—” diyecek olduğumda bileğime basan parmakları acıyı yükseltti. “Zorla mı ineceksin, kendi isteğinle mi?” diye sordu ama cevabımı beklemedi bile. Çünkü biliyordu asla kendi isteğimle onunla gitmezdim.
Beni bir anda kendine doğru çekti ve merdivenlerden aşağı doğru zorla yönlendirdi. Her basamakta bileğim yanıyor, kontrolümü biraz daha kaybediyordum.
Nefesim düzensizleşti, göğsümde yine o tanıdık baskı belirdi ama bu kez korkudan değil, öfkeden de besleniyordu. Rüzgâr bileğimi öyle bir sıkıyordu ki, parmaklarının izi şimdiden derime işlenmiş gibiydi. Merdivenlere yönlendirdiğinde ayaklarım tökezledi ama beni durdurmama fırsat vermedi. Sanki acele ediyordu ya da sabrı tamamen tükenmişti.
“Yürü.” dedi dişlerinin arasından. Tonda öfke yoktu aslında… daha çok soğuk bir kararlılık vardı. Bu, geri adım atmayan, karşısındaki ne derse desin planından vazgeçmeyecek birinin sesiydi.
Ben ise basamaklara inerken her adımda daha sert çekiliyordum. Kollarım geriye doğru uzanmış, bedenim öne savruluyordu. Ayağım bir basamakta kaydı; dizim merdivenin kenarına çarptı ama o durmadı. Düşmemi engellemek için değil, hızını kesmemek için bileğimi daha da sıkı kavradı.
“Bırak!” diye bağırdım ama sesim merdiven boşluğunda yankılanıp kayboldu. Rüzgâr geriye bakmadı bile.
Merdivenler bittiğinde ayak tabanlarım zemine sertçe bastı. Soğuk taş tabanlık tüylerimi ürpertti. O an göğsümdeki baskı yeniden yükseldi; nefesim hızlı ve düzensizdi ama bunun beni zayıf göstereceğini düşündüğüm için nefesimi düzenlemeye çalıştım.
Rüzgar beni koridorun sonuna doğru çekti. Adımlarımızın sert sesi duvarlarda yankılanıyordu. Kalbim hâlâ hızlıydı ama öfkem, korkunun üzerine bir tabaka gibi oturmuştu. Sonunda koridor bitti ve genişçe, boş bir odaya girdik. Oda soğuktu. Işık zayıf bir sarı tonu ile tavandan süzülüyordu ve odanın tam ortasında bir masa vardı. Dört tarafı boş, kaçacak yer bırakmayan türden.
Üzerine örtülmüş beyaz bir örtü vardı ve üzerinde çeşit çeşit yemekler. Sanki … benim için hazırlanmış gibiydi.
Bileğimi çekti, beni masaya doğru yönlendirdi. “İnci,” dedi alçak bir sesle, “Otur.”
“Hayır.”
Bir anlığına hiçbir şey söylemedi. Gözleri karanlık bir sabırla benimkine kilitlendi. Ardından bileğimi sert bir hareketle bıraktı ama bu özgürlük değildi, tam tersine omzumdan kavrayıp beni öne doğru itti.
Dizlerim masanın kenarına çarptığında inleyerek dengesiz bir şekilde sendeledim. Bir adım geri atsam devrilecektim. Bir anlığına etrafım döndü… tutunacak bir yer ararken Rüzgar, bir kez daha omuzlarımdan iterek beni sandalyeye zorla oturttu.
Nefesim kesildi. Bedenim sandalyeye çarparken çıkan tok ses odada yankılandı. Oturmak zorunda kalmıştım. Sırtım sandalyenin arkalığına çarptığında hafifçe öne eğildim. Soluklanmadan önce Rüzgâr sandalyenin arkasına geçip ellerini sandalyenin iki yanına koydu.
Kafamı kaldırdığımda yüzü tam üzerimdeydi. İfadesi soğuk, yorulmamış, kararlıydı. “İnadın işi buraya getirdi,” dedi. Dudaklarımı sıktım, cevap vermedim. O da benden cevap beklemiyormuş gibi, anında başka bir ifadeye büründü hazırlığını tamamlamış biri gibi.
Masanın üzerine baktım. Orada duran şeyleri tam seçemesem de… üzerimde, içimde beliren soğuk his bir uyarıydı. Ne hazırlanmıştı ve neden bu kadar kararlıydı? Ayrıca hiçbir çatal, bıçak da yoktu. Sadece kaşık vardı. Her şeyi düşünmüştü.
Kalbim sessizce çarpmaya devam ederken, öfke ve korku içimde birbirine dolandı.
“Neden burada olduğunu biliyor musun İnci?” ciddi bir şekilde bana bakarken kaşlarım çatıldı. Dalga geçiyordu resmen benimle. Dudaklarım alayla kıvrıldı. “Dedi beni zorla alı koyup uyutan adam. Keyfimden buradayım.”
Söylediğim sözler havada asılı kaldı. Rüzgar’ın gözleri daraldı, yüzündeki gülümseme dondu. Bense masaya doğru eğildim. “Benden ne istiyorsun?”
“İntikam.” Dedi Rüzgâr soğuk bir sesle. O tek kelime, tüm havayı aniden zehirledi. Sanki odanın içinde donmuş bir fırtına vardı. İntikam... Basit bir kelime değildi, kılıcın keskin ucu gibiydi, doğruca yüreğime saplanıyordu. Gözlerim ona kilitlenmişti, ateşle doluydu.
Rüzgâr hiçbir şey olmamış gibi önündeki tabağa bakıp kaşıkla etini alıp ısırırken hareketleri soğukkanlılığın ta kendisiydi. Bu soğukluk, sözlerinden daha korkutucuydu. Sanki o kelimenin anlamını ağırlığını, ben değil, o taşıyordu.
Bir an durdu, eti ağzına götürmeden önce bana baktı. Gözlerinde donuk bir kararlılık, içinde gizlenmiş bir öfke vardı; ama bunu gizlemek için büyük bir çaba sarf ediyordu. “İntikam,” dedi tekrar, bu sefer biraz daha alçak, tehditkâr bir tonda. “Sadece bir kelime değil. Bir karar, bir plan, bir son.”
Son kelimesiyle içim titredi… Son. Bu kelime ne kadar soğuk ne kadar keskindi. Bir dönüm noktasıydı ya hayatın bittiği ya da yeniden başladığı yerdi.
“Ve ben 12 gündür yavaş yavaş bu intikamın adımlarını atıyorum.” Kararlı bir ses tonuyla söylediği cümleyle yutkunamadım. 12 gün mü olmuştu beni kaçıralı?
Sanki biri zamanın boynunu kırmış da ben anlamamışım gibiydi. O kadar zaman geçmiş miydi gerçekten? Gün ışığına dair tek bir iz bile görmediğim bu taş duvarlar arasında, zaman kavramı acımasızca erimişti. Nefesim kesildi bir anlığına ama korkudan değil. Öfkeden.
Gözlerim Rüzgar’ın suratına mıhlanmıştı. O kadar sakin, o kadar ölçülüydü ki... Bir savaşın ortasında, üstü başı kana bulanmışken bile gömleğini düzeltip saatine bakacak türdendi bu adam ve ben, o saate bağlıydım artık. Her tik tak, onun planının bir adımıydı.
“Elimi kolumu bağlayarak mı aldın intikamını?” dedim, sesim normalden daha tiz çıkmış olabilirdi ama umursamadım. Çünkü bu, o içimde hâlâ yanmakta olan kıvılcımı hatırlatıyordu bana. Rüzgar gözlerini tabağından ayırmadan konuştu. “Senin değil İnci, Boran’ın elini kolunu bağlayarak aldım ve almaya da devam edeceğim.”
Kaşlarımı çatarak sertçe konuştum. “Derdin ne senin? Ne istiyorsun bizden?”
“İşte şimdi aynı dilde konuşuyoruz seninle.” Dedi keyifli bir tınıyla. Ardından yüzündeki alaylı gülümsemeyle baktı bana. “Boran’ın acı çekmesini istiyorum. Ben nasıl hayatımdaki en değerli üç kişinin acısını çektiysem ve bu Yavuz Bey yüzünden olduysa Boran’ın da acı çekmesini istiyorum.”
Boran. Adını duyduğum an, kalbim istemsizce hızlandı. Sadece bir isim değil o… Benim sığınağım, geçmişim, savaşlarımda yanımda duran tek kişi. Ve şimdi o, Rüzgar’ın satranç tahtasında en çok acıtacak taş olmuştu. Yavuz Bey… Yine bu işin içinden o çıkıyordu.
Gözlerim Rüzgar’ınkine kilitlendi. İçimde yükselen öfke, boğazımı kavrıyordu ama sesimi soğuk tuttum. “Yavuz Bey’in hatasını bize ödetemezsin.” Dediğimde güldü. “Yavuz Bey’e ödetecektim zaten, Derin için güzel planlarım vardı ama maalesef. Bende dedim ki o zaman Boran çekmeli bu acıyı, babasının yerine geçmişken.” Deyip duraksadıktan sonra gözlerini kısarak baktı. “Kocanın ne işlere bulaştığını biliyorsun değil mi?”
Rüzgar’ın o kendinden emin ses tonu odayı tırmaladı. Ama ben tek kaşımı kaldırıp sertçe baktım gözlerine. “Biliyorum.”
Bu cevabım onu şaşırtmadı ama beklediği etkiyi de yaratmadı. Rüzgar’ın yüzündeki o alaycı ifade bir anlığına silindi. Boşluğa baktı. “Demek biliyorsun...” dedi, kendi kendine konuşur gibi. Sonra bana döndü, bu kez sesi daha alçaktı. “Bir psikolog olarak insanların hayatını karartan o adamın yanındasın, kendinle çelişiyorsun.”
“Seni ilgilendirmez.” Dedim sertçe, gözlerine bakarak. Çünkü bu, utanç duyduğum bir tercih değildi. Bu… bir seçimdi ve ben Boran’a güvendiğim için, bazı şeyleri bildiğim için bu seçimi kolaylıkla yapmıştım.
Rüzgar bir an durdu. Dudaklarının kenarı kıvrıldı ama bu bir gülümseme değildi. Daha çok... hayal kırıklığıyla karışık bir küçümseme. “İnsanların zihinlerini onarmaya çalışan birisin. Ama aynı zamanda o zihinleri parçalayan bir adamın karısını oynuyorsun. Rolünün adını bilmiyorsan, ben söyleyeyim: ikiyüzlülük.”
Gözlerim onun gözlerine kilitlenmişken dik dik baktım suratına. “Ben kimseyi onarmaya çalışmıyorum.” dedim. “Onarmak... birini kurtarmak anlamına gelir. Ama bazı insanlar kurtarılmaz, Rüzgâr. Bazılarıyla birlikte yanmayı seçersin.”
Bu sözlerimin ardından bir sessizlik oldu. Rüzgâr, başını hafifçe eğdi. “Yanmaya değer biri mi?” deyip duraksadıktan sonra sanki bir zehirmiş gibi telaffuz etti o ismi. “Boran?”
“Her anlamda öyle. Onun için yakarım da yanarım da.” Dedim kararlı bir şekilde. Rüzgar’ın gözlerinde bir anlık bir boşluk oluştu. Ne beklediğini bilmiyordum ama bu kadar net bir cevabı duymaya hazır değildi. Sanki içindeki bütün cümleler bir anda sustu. Sadece baktı.
Ardından dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. Alaycı değildi bu kez, acıyan bir gülümsemeydi. “Demek öyle,” dedi. “O zaman yanmaya ve yakmaya başla İnci.” Dediğinde anlamayarak baktım ona. Başıyla birine işaret verirken arkamdan birinin yaklaştığını hissettim. Bedenim gerildiğinde yutkundum ama ifademi bozmadım.
Beni besleyen kadın masanın yanına yaklaşıp bir evrak bıraktığında bakışlarım evrağa kaydı. Başlığı ilk baktığımda kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu: “BOŞANMA DİLEKÇESİ”. Kâğıdı dikkatle elime alıp inceledim. Soğuk ve resmi ifadelerle doluydu. Boran ile olan evliliğin yasal olarak sona erdirilmesi için açılmış bir dava dosyasıydı bu.
Rüzgâr hafifçe gülümsedi, o gülümseme içindeki soğukluğu gizleyemiyordu. “Boran’ın dünyasında artık senin yerin olmayacak..”
“Ne saçmalıyorsun? Sen istedin diye mi boşanacağım kocamdan?” diye sertçe karşılık verdim. Oturduğum yerden kalktım, gözlerim ona meydan okuyorken kalbim öfkeyle doluyordu. Bu konuşma, çoktan saçma sapan yerlere savrulmuştu.
Rüzgâr sakin bir tavırla ellerini masanın üzerinde birbirine kenetledi. “Bazen, hayat seni zor kararlar vermeye iter sende biliyorsun. Belki de kocanın hayatını kurtarmak için bu imzayı atman gerekir.”
Sözleri havada asılı kaldı. Gözlerim ona inanmak istemez gibi baktı. Ona bakışımla Rüzgâr masanın üzerindeki tablete uzandı ve birkaç dokunuşla ekranda bir görüntü açtı. “Bak” diyerek tableti bana çevirdi. “Görüntüler canlıdır, şimdiden söyleyeyim.”
Ekranda Boran’ı gördüm. Omuzları çökmüş, yorgun ve kırgın görünüyordu. Yanında abim ve Güney vardı. Giray ve Korkut da oradaydı. Kenarda ise Fatih dikkat kesilmişti. Ne konuştukları duyulmuyordu ama duruşları çok ciddiydi.
Hepsi kötü durumdaydı, çökmüş, yorgun ve umutsuz…
İçim parçalanmış gibi oldu. Onların halini görmek, Boran’ın yaşadıklarının ağırlığını hissetmek kalbime ağır bir yumruk gibi indi.
Gözlerim dolu dolu ekrana bakarken birden Rüzgar’ın sesini işittim. “Şimdi.” Ne kastettiğini anlamak adına ona döndüğümde o işareti telefona verdiğini anladım. Telefonu kulağından indirmesiyle birlikte Boran’ın başının arkasında kırmızı bir lazer belirdi.
Korkuyla Rüzgar’a döndüğümde Rüzgâr soğuk bir sesle fısıldadı. “Boran’ın hayatını kurtarmak istiyorsan, hayatı bağışlansın istiyorsan o imzayı atacaksın İnci. Yoksa tek emrimle kurşun beynini delip geçer.”
Rüzgar’ın sesi arka planda yankılandı ama bir anda her şey sanki sessizleşti. Yalnızca o soğuk, zalim sesini duyuyordum. Gözlerim, ekrandaki görüntülerle dolarken bir an için sanki o odada değildim. Burası gerçek değildi; Boran orada değildi, bu bir kabustu. Ama ne kadar istesem de gözlerimden yaşlar süzüldü, çaresizce. O kadar sessizdim ki, kendi kalp atışlarımı bile duyabiliyordum. Nefesim kesildi.
Sonra, bir anda, Rüzgar’ın parmağını ekrana doğru kaydırdığını gördüm. Gözlerim korkudan genişledi. O an içimden bir şey koptu, yutkundum ama hala gözlerim ekrandan ayılamadım. Bir titreşim geçti vücudumdan. Boran’a dair olan her şey, bu anla birlikte başka bir gerçekliğe bürünmüştü. Gerçek olamayacak kadar korkutucu, sanki ben bir oyun parçasıydım ve tüm bu olaylar sadece bir satranç oyununun hamlesiydi.
Ve sonra o anı hissettim. O kırmızı ışığın parıldadığı an. O lazer. Korkudan içim titredi, her şey bir anda bulanıklaştı. İçimdeki her hücre, bir felaketten kaçmaya çalışıyordu. Fakat ne kadar kaçsam da, o lazerin hedefi ben değildim; Boran’dı. Gözlerim yerinden fırlayacak gibi oldu. O an… O an, bir hayatla daha fazlasının önündeydi. Boran’ın hayatı, bana bağlıydı.
Rüzgâr, başını hafifçe eğdi ve o soğuk gülümsemesiyle bana baktı. O gülümseme, tüylerimi diken diken etti. Bunu bir anlık bir oyun gibi, eğlencelik bir şeymiş gibi yapıyordu ama benim gözlerim ondan hiçbir şey saklamıyordu. O an ne kadar tehditkâr ve korkutucu olduğunu her kelimesiyle hissettim. O kadar rahat, o kadar hükmedici bir tavrı vardı ki… Sanki her şey onun kontrolündeydi. O tek cümleyle, her şeyin hükmünü verdiği o anı hissettim.
“Boran’ın hayatını kurtarmak istiyorsan…” diyen sesi, beni adeta donmuş bir kutuya yerleştirdi. Zihnimde bir karmaşa vardı, her şey birbirine karışıyordu. O an, Boran’ı kurtarmak için bir şey yapmalıydım ama ne yapabilirdim? Ellerim titriyor, beynim bulanıyordu. Gözlerim ekrana takıldı ama her şey bir anda o kadar netleşti ki… O lazerin, o anın, Rüzgar’ın soğuk bakışlarının hepsi, sadece bir şey demek istiyordu: "İmzayı at."
Kalbim ağrıyordu. Her bir atışı, yavaşça, acı vererek geçiyordu. Ama aynı zamanda bir karar vermem gerekiyordu. Bir hayatı kurtarmak, başka bir hayatı yok etmek demekti. O anda, o boşlukta, kendimi ikiye bölünmüş gibi hissettim. Boran’ı kurtarmak, onu kaybetmekti. İkisini bir arada yapamayacağım bir yerdeydim. Bir imza, sadece bir imza… Ama içinde bambaşka bir dünyayı barındıran, bambaşka bir felaketi doğuracak bir imza.
Bir anda o soğuk, tehditkâr ses yine kulaklarımda yankılandı. "Boran’ın hayatı senin ellerinde." Yavaşça başımı çevirdim ve gözlerimi Rüzgar’a dikip, derin bir nefes aldım. O bakışta her şey vardı. O an, bir seçim yapacaktım. Ya sevdiğimi kaybedecektim ya da her şeyin sonu gelecekti.
Boran’ın gözleri gözümün önündeydi. O sevda, o güç, o savaş… İkisini bir arada yapmalıydım. Ve o an kararımı verdim…
Bölüm Sonu
‣‣‣ Bölümü nasıl buldunuz?
‣‣‣ Morgdaki kişi İnci değil… Ama bunu düşünmek bile adamı yerle yeksan eder bence, ki öyle de oldu.
‣‣‣ Bu bölüm İnci’nin anlatımından okudunuz, neler olduğunu, İnci’nin bu süreçte ne yaşadığını görmüş olduk. Nasıldı?
‣‣‣ İnci’yi kaçıran kişinin Rüzgar olduğunu tahmin edenleri tebrik ediyorum. Peki Rüzgar’ın ne gibi bir derdi var sizce, teorilerinizi merak ediyorum.
‣‣‣ Son sahne hakkında ne düşünüyorsunuz? İnci ne yapacak?
Diğer bölümde görüşmek üzere, yorumlarınızı bekliyorum…
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 51.74k Okunma |
6.13k Oy |
0 Takip |
52 Bölümlü Kitap |