46. Bölüm

Adavet| 42

mutlu sonsuz
mutlusonsuz222

 

🖇️Umarım severek okuduğunuz bir bölüm olur, keyifli okumalar dilerim...

 

🖇️Satır arası yorum yapmayı ve oy vermeyi unutmayın lütfen...

 

42. Bölüm

Gözlerim Rüzgar’ın soğuk bakışlarında donmuştu ama içimdeki o ateş, karanlıkta parlayan bir ışık gibi yanıyordu. Her bir kelimesi, her bir bakışı, içimdeki kararsızlığı daha da derinleştiriyordu. Bir yanda Boran vardı, diğer yanda ise onun canını tehdit eden bir adam…

İçimdeki fırtına büyüdü, kabardı birden. Her şeyin içinde kayboluyordum ama aynı zamanda bir şeyin, bir kararın doğması gerektiğini biliyordum. Rüzgar’ın gözlerine daha dikkatle baktım. O soğuk ifadeyle bakıyordu ama içindeki nefret, öfke, acı her şey bir aradaydı… Ne kadar maskesini takmaya çalışsa da bir şekilde yüzünden sıyrılıyordu.

“İmzanı at, İnci.” Rüzgar’ın sesi, hışırtılı bir fısıldama gibi kulağımda yankılandı. O soğuk tavır, her şeyin son noktasıydı. Bu, sadece bir tehdit değil, bir zorunluluktu. O zaman gözlerim bir kez daha ekrandaki görüntülere kaydı. Boran’ı gördüm. Omuzları çökmüş, gözlerinde kaybolmuş bir ışık vardı. Ama o an, onu gördüğümde bir şey değişti.

Boran’ı düşünmek, içimi öfke ve sevgiyle dolduruyordu. Ne olursa olsun, Boran benim için her şeydi. Ve bu, Rüzgar’ın oyununa düşmeyeceğim anlamına geliyordu. O imzayı atmak, Boran’ı kaybetmek demekti. Bunu kabul edemezdim. Ama atmazsam da kaybedecektim…

Başımı kaldırıp derin bir nefes aldım, sonra keskin bir şekilde ona baktım. “Hayır.” dedim. Sesim, odadaki ağır havayı paramparça eder gibi yükseldi. “Bunu yapamazsın…”

Rüzgar’ın gözleri bir an için daraldı. “Bunu yapabileceğimi sana kanıtlamamı ister misin? Tek emrimle Boran’ın beyni parçalanır ve sende imzalamak zorunda kalmazsın, kökten çözüm.” Dediğinde vücudumdan bir ürperti geçti. Rüzgâr ise tek kaşını kaldırdı. “Bunun için çok cesur olman gerekiyor, İnci,” dedi, daha sakin ama hala tehditkâr bir tonla.

Yutkunarak gözlerimi tekrar ekrana kaydırdım. Boran’ın halini gördüm. Her şeyin en kötü noktasına gelmişti. Ama şimdi kararım netti. Rüzgâr ne kadar tehdit etse de içimdeki sevgi, Boran’a olan bağlılık o kadar güçlüydü ki, artık geri adım atmak yoktu.

İçimden bir ses yükseldi. Bir savaş var ve sen bu savaşın içinde olacaksın.

Masanın üzerindeki kalemi alarak durdum. Bir an bile gözlerimi Rüzgar’dan ayırmadan, o imzayı atacaktım. Rüzgâr, soğuk bir gülümseme takındı ama bu gülümseme bir tehditten çok bir zevki simgeliyordu.

Gözlerimi ona çevirdim. “Sana bir şey söyleyeyim mi, Rüzgâr?” dedim. “Seninle oynayacak kadar güçlü değilim ama Boran’la oynamak senin sonun olacak.”

Rüzgâr bir an durdu. O soğuk bakışı biraz daha dondu. Sonra yavaşça geriye doğru adım attı. “Savaşın bitmedi, İnci.” Dedi ama bu sefer bir tehditten çok bir uyarı gibiydi. “Boran’ın ve senin kaderiniz, daha yeni başlıyor.”

Rüzgar’ın soğuk bakışı, vücudumda bir his bıraktı ama buna rağmen kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Hızla düşünen zihnim, her olasılığı değerlendiriyordu.

Bir an için, ekrandaki görüntülerden gözlerimi ayırıp masanın üzerindeki boş kâğıdı inceledim. O kâğıt, Rüzgar’ın bana sunduğu "hayat" ya da "ölüm" kararını taşıyordu. Elimde başka bir şans yoktu. Bir an duraksadım. Sonra, hızla ama dikkatle hareket ettim.

Masadaki kalemi aldım ve imzamı atacakmış gibi kâğıdın üzerine elimi koydum. İçimde yükselen kararsızlık, bir an her şeyi yavaşlatmış gibiydi. O kâğıdın üzerindeki imzanın, hayatımın geri kalanını belirleyecek olması korkutucu bir gerçekti. Ama bir şey vardı: Boran’ı kaybetmeyecektim.

Zihnim, bu kadar kısa sürede nasıl düşünmeye başladığımı fark edemeden elimi hareket ettirdi. Her zaman kullandığım resmi imzam yerine öylesine ama ismimi de içeren bir imza atarken bir an bakışlarımı Rüzgar’a çevirdim. Telefonunu kaldırmış beni çektiğini gördüğümde kaşlarım çatıldı. Bunu Boran’a gönderecekti belli ki ya da başka bir planı vardı bilmiyordum.

Rüzgâr fotoğrafı çektikten sonra kâğıda dikkatlice baktı. İmzamı biliyorsa sıkıntıydı ama bilmiyorsa tuzağıma düşerdi. İmzam resmi olmadığı için bu anlaşma geçersiz sayılabilirdi.

Dudaklarını büzerek başını salladı. “Boran’ı o kadar seviyorsun ha, canını kurtarmak için evliliğinizi feda ediyorsun.” Dediğinde güldüm ve gözlerinin içine baktım. “Evlilik az kalır, onun canı için canımı veririm.”

“Etkilendim.” Dedi Rüzgâr. İfadesi hâlâ taş gibiydi. Ne gözünde bir kıpırtı ne dudaklarında bir oynama vardı. O kelimeyi bir övgü gibi değil, daha çok not düşer gibi söylemişti. Sanki önünde uzanan bir satranç tahtasına bakıyor ve benim hamlemi kaydediyordu.

Ben ise sadece suratına ifadesiz bir şekilde bakmaya devam ettim. İçimden geçen öfke, gözlerime kadar çıkmak istiyordu ama o an, onun istediği şeyin bu olduğunu biliyordum. Tepkimi ölçmeye çalışıyordu. Beni sinirlendirmeye, kırmaya, çözmeye…

Ama ben buna izin vermeyecektim. Bu yüzden hiçbir tepki vermedim. Ne gözlerimi devirdim ne de nefesimi hızlandırdım. Sadece baktım. Sessizce. Ona vereceğim en küçük bir jestin bile elini güçlendireceğini biliyordum. Yıllardır insanların psikolojilerini çözen, en zayıf damarlarını tespit eden bir yırtıcıyla karşı karşıyaydım sanki.

Tepkisizliğim uzadıkça, Rüzgar’ın yüzündeki maske daha da dondu. Tam o an, masanın üzerindeki hareketli bir gölge, gözümün kenarından kadrajıma düştü. Bakışlarım istemsizce aşağı kaydı ve masayı fark ettim.

Masadaki tuhaf boşluğu.

Sanki biri aceleyle masa hazırlamış, sonra da o masanın en önemli parçalarını bilerek kaldırmıştı. O boşluk bile bir tehdit saçıyordu. Üstündeki beyaz örtü pürüzsüzdü; fazla pürüzsüz. Bir şeyler hazırlandıktan sonra, aniden, keskin bir emirle toparlanmış gibi bir düzen hâkimdi etrafa.

O an içimdeki o sessiz alarm yükseldi. Burada kalırsan kötü bir şey olacak. En kötü yanı da şuydu: bunu engelleyemeyeceğimi adım adım fark ediyordum.

Yutkundum. Boğazımdan geçen o kuru hava bile acı verdi. Gözlerim, Rüzgar’ın dikkatinden kaçacak kadar küçük bir hareketle, kapıya kaydı. Kapı… tek çıkış. Tek ihtimal. Tek nefes. Sandalyenin kenarını tutan parmaklarımın titrediğini hissettim ama nefesimi sabitledim. Gözlerimi kapının o eski, ahşap çerçevesine kenetledim.

Belki beş saniye geçti. Belki sadece üç. Belki sadece bir anlık delilik ve cesaret karışımı.

Göz ucuyla Rüzgar’a baktım tekrar. O tam gözlerini masadan çekmiş, düşüncelere dalmış, zihninde bambaşka bir harita çiziyor gibiydi. İşte an, o andı. Keskin bir nefes aldım ve ayağa fırladım. Sandalyenin ayakları, cilalı zeminde çığlık gibi bir sesle sürtündü ama durmadım. O milisaniyede beynim sadece kapının şeklini görüyordu; kolunu, o soğuk tokmağını, çıkışı, karanlığın ardındaki ihtimali.

Yer, ayağımın altından kayıyor gibiydi ama panik, bana hayvani bir hız vermişti. Kalbim göğüs kafesimde patlayacak gibiydi. Kapı sadece birkaç metre ötedeydi. Her adımda daha da yaklaşıyordum. Kurtuluşun kokusunu keskin, metalik ve gerçek bir yoğunlukla hissediyordum.

Ve tam yolun yarısına geldiğimde…Arkamda ani, vahşi bir hareketin sesi duyuldu. Bir fırtına gibi. Bir gölge gibi. Bir hayvan refleksi gibi. Saç köklerime sert, demirden bir el yapıştı.

Başım geriye doğru acıyla savruldu. Gözlerim bir an karardı, nefesim boğazıma takıldı. Sonra yere doğru çekildiğimi hissettim. Kontrolsüz, sert, kemiklerimi sızlatan bir çekişti bu. Dünya bir anda yan döndü. Bedenim havada bir anlık boşlukta kaldı.

Sonra sert bir şekilde zemine çarptım. Sırtımda yankılanan şok, ciğerimdeki havayı bir anda söndürdü. Omzumdan kaburgalarıma, hatta kalçama kadar yayılan keskin bir sızı oldu ama ses çıkaramadım. Dilim damağıma yapışmıştı.

Saçım hâlâ Rüzgar’ın elindeydi. Yavaşça başımı kaldırdığımda, göz göze geldik. Rüzgar’ın yüzünde ne öfke vardı ne telaş ne de zaferin coşkusu. Sadece donuk bir kararlılık vardı. Bir görev bilinci. Soğuk, tüyleri diken diken eden sabit bir ifade.

Saçımı tutan el bir an olsun gevşemedi. Rüzgar'ın parmakları köklerime o kadar derine gömülmüştü ki, ne kadar kımıldarsam acı o kadar artıyordu. Zeminin soğukluğu, sırtımdaki zonklayan sızıyla birleşiyordu. Nefesimi düzenlemeye çalıştığım o kırılma anında, Rüzgar başımı hafifçe yana doğru eğdi. Bu hareketle boynum tamamen açığa çıktı; nefes borumun nazik çizgisi görünür hale geldi. O an, bu jestin ardındaki tehdidi düşündüğümde bile içim buz kesmişti; ama ses çıkarmadım, bir harf bile dökülmedi dudaklarımdan.

O ise sanki yeni uyanmış, sabah kahvesini yudumlayan birinin sakinliğiyle konuştu. “Bana böyle şeyler yaptırma. Hoşuma gitmiyor.” Yalan söylediğini biliyordum. Bu durum, tam da onun zihninin en sevdiği besindi. Kontrol... sessizlik... güç... Bu üçleme, onun doğasına, ruhuna işlenmişti.

İçimde kıpırdayan her isyan zerresine rağmen, kımıldamadım. Çünkü şu anki tek silahım mutlak hareketsizlikti. Her nefesimi sessizce, ölçerek aldım. Buna rağmen, göğsümün kafesinde hapsolmuş kalbimin ritmi, odanın duvarlarına yayılıyormuş gibi geliyordu kulağıma.

Rüzgâr nihayet elini saçımdan çekti. Ancak hiç durmadan kolumdan tutarak beni sertçe ayağa kaldırdı. Belim düşmemin etkisiyle acırken yüzümü buruşturmamak için kendimi zorladım. Rüzgâr ise ifadesiz bir biçimde baktı bana. Bu kez yüzündeki ifadesizliğin altında ince bir gerilim vardı; dudakları belli belirsiz gerilmiş, çenesi hafifçe kasılmıştı.

“Kaçacağını tahmin etmeliydim.” diye kendi kendine, mırıldanır gibi bir not düştü. “Sen zeki bir kadınsın… ama bazen zekânı yersiz kullanıyorsun.”

Başımı kaldırmadım. Konuşmasını, hamlesini tamamlamasını bekledim. “Boran için canını vereceğini söylüyorsun ya… Bu, seni çözmemi daha da kolaylaştırıyor.” Kaşlarım istemsizce hafifçe çatıldı ama sesimi çıkarmadım, cevabını bekledim. O devam etti, bir teşhis koyar gibi. “Çünkü insan, en zayıf noktasını kendi söyler. Seninki de o.”

Bir an durdu. Gözlerinin içi, derinleşen bir gölge gibi karardı. “Bu yüzden, İnci… seni kırmak için seni incitmeme bile gerek yok aslında.” Gülümsedi. Soğuk, ince, tehdit taşımayan ama çok daha tehlikeli bir gülümsemeydi bu. “Merak etme,” dedi fısıltıya yakın bir tonla. “Daha başlamadım bile.”

Bacaklarımın kontrolsüz titremesini durdurmaya çalışırken beni sürükleyerek götürmeye başladı. “Yürü.” Parmakları, itiraz etmeme izin vermeyecek bir kararlılıkla bileğimi kavradığında acı, kemiğime kadar işledi. Direnerek gitmemek için zorluk çıkartırken bağırdı. “İnat etme artık! Yürü diyorsam yürü!”

Beni merdivenlere doğru sürüklemeye başladığında, ayağım zeminde sürtündü bir direniş izi bırakmak ister gibi. Basamaklara geldiğimizde tutuşu daha da sıkılaştı. Sanki her basamakta beni biraz daha kontrolüne çekiyor, her adımda irademi daha fazla kırmaya çalışıyordu. Nefesim hızlandı, ciğerlerime keskin bir hava doldu ama yine de konuşmadım. Sadece, yukarı doğru zorlanan bedenimin ağırlığıyla yürüdüm.

Merdivenlerin başına geldiğimizde omzum duvara hafifçe çarptı. O ise durmadı. Bir an bile yavaşlamadan, kapısı yarı açık duran odaya doğru çekti beni. İçeri soktuğunda adımlarım sendeledi; odanın soğuk, beklemiş havası tenime çarptı.

Rüzgâr arkamdan, kapının menteşelerine doğru yaklaştığında zorlukla dönüp yüzüne baktım. Gözlerimiz bir an için çarpıştı. O gözlerde hiçbir duyguya dair iz yoktu. Ne öfke… Ne nefret… Ne de bir damla acıma…

Sadece mutlak bir karar vardı.

Kapıyı anında kapattığı anda kilidin döndüğünü duydum. Metal sesi odanın içindeki sessizlikte tok ve soğuk bir yankı bıraktı. Ardından, bir ağırlık hissiyle birlikte, ikinci bir sürgü sesi daha geldi. Sonra, sadece kulaklarımın çınlamasına eşlik eden o derin sessizlik.

Rüzgâr kapının arkasında durdu mu, yoksa hemen uzaklaştı mı bilmiyordum. Nefes alışını bile duyamıyordum. Ama kilidin içimde bıraktığı yankı hâlâ kulaklarımdaydı. Ve o an, penceresiz bu oda bana olduğundan daha küçük, daha karanlık ve daha ağır geldi. Tek bir gerçek vardı:

Şimdi gerçekten yalnızdım.

Ve bu yalnızlık, onun planının başlangıcıydı.

 

◔◔◔

 

Yazarın anlatımından,

Cihan, bardaklara çay doldurup tepsiyi eline alan Hatice Hanım’a küçük bir tebessüm ederek tepsiyi ondan aldı. Hiç beklemeden mutfaktan bahçeye çıktıktan sonra çardakta oturan abilerinin yanına ilerlemeye koyuldu. Bakışları ilk önce Boran’a takıldı. Bir elini yumruk yapmış, diğeriyle de o yumruğu sarmış bir biçimde sırtını çardaktaki tahtalara yaslamış direkt karşıya bakıyordu boş gözlerle.

Egemen’inde ondan kalır bir yanı yoktu. O da dirseklerini dizlerine yaslamış bir şekilde yere bakıyordu. Cihan çardaktan içeri girdiğinde bile pozisyonlarını korumaya devam etti ikisi de. Cihan iç geçirerek bakarken tepsiyi masaya koyarak ilk önce Egemen’in sonra da Boran’ın önüne çayı bıraktı. “Saatlerdir burada oturuyorsunuz, içiniz ısınsın.”

Boran bir an için çaya bakarken gözlerinin önünden İnci’nin ona salep yapıp getirdiği gün geçti. Burada onu sarıp sarmaladığı, onun sıcaklığıyla ısındığı anlar geldi aklına. İçi acıyla doldu. Çardak aynı çardaktı, Boran bazı farklar dışında aynı Boran’dı ama İnci yoktu.

“Güneylerden bir haber yok mu?” Cihan meraklı bir biçimde abisine bakarken Boran başını iki yana salladı. Güney, Giray ve Korkut emniyete gitmişlerdi herhangi bir gelişmeyi anında öğrenmek için. Ama hiçbir şey yoktu.

Yer yarıldı, içine mi girdiler diye düşündü Cihan hırsla kendi içinden. Bakışları Egemen’e kaydı, çökmüştü. Derin intihar ettiği zaman yaşadığı acıyı düşündü. Canı çok yanmıştı. Şimdi Egemen’in kardeşi günlerdir yoktu. Sadece bir fotoğraf parçasından iyi olduğunu görmüşlerdi, yaşadığını. Sonrası yine muammaydı. Bir sonuç yoktu.

“Ben inanıyorum, çok yakında iyi bir haber alacağız. Bulacağız yengemi.” Teselli vermek için inançla abisine bakarken Boran, Cihan’ın söylediklerine tepki vermedi önce. Yalnızca gözlerini yere indirdi.

Parmaklarını çayın etrafında sıktı, bardağın sıcaklığı avuçlarına işlerken buharı yavaşça yüzüne yükseldi. Her yudumda içini ısıtan değil, yakıp geçen bir yangın taşıyormuş gibi hissetti. “Günlerdir içimde aynı şeyleri söylüyorum. Bulacağım onu. Ama tek yaptığım oturmak. Bize verilen kadar şey biliyoruz, dahasına ulaşamıyoruz. O adamın insafına kaldık resmen. O ne kadarını istiyorsa biz onu biliyoruz.”

Cihan, abisinin içinde büyüyen çaresizliğin sesini duyduğunda kalbinin ortasına bir yumru oturdu. O sessiz, yorgun sitemin altındaki fırtına çok tanıdıktı ona. Bir an sustu ama hemen sonra gözlerindeki kararlılıkla konuştu.

“Öyle düşünme ne olur, günlerce emniyette yatıp kalktınız, günlerdir uyumuyorsunuz, arıyorsunuz. Herkese ulaşmaya çalışıyorsunuz. Kendine haksızlık etme, sadece bazen ne kadar çabalasak da elden bir şey gelmez ya işte şu an o durumdayız hepimiz. Başka bir konu olsaydı layığıyla yerine getirirdin ama bu adli bir olay abi.”

Boran iç çekti. Adli olması, devletin işin içine girmesi önemli değildi. O zaten lideri olduğu masadan resmi olmayan yollardan yardım istemişti ve cevap gelmesinin de an meselesi olduğunu biliyordu ama yine de içi içine sığmıyordu. Var olduğu hiçbir yer ısıtamıyordu, evinde hissettiremiyordu. Bir yerlere sığamıyordu.

“Nasıl bir adli olaysa koskoca içişleri bir sonuca ulaşamadı.” Diye yakındı Egemen. Boran bu cümleyle düşüncelerinden sıyrılırken başını ağır ağır Egemen’e çevirdi. Gözlerinde yalnızca öfke ve çaresizlik yoktu; altında gizlenmiş bir beklenti, hatta bir sitem vardı. Belki de bu sitem, devlete değil, birilerinin daha fazlasını yapması gerektiğine duyulan inançtan geliyordu.

Egemen elleriyle yüzünü ovuşturduktan sonra, başını iki yana sallayarak konuştu. “Ben... her gün daha kötü ihtimalleri düşünüyorum artık. Düşünmek istemiyorum ama durmuyor kafamın içinde. İnci’nin başına ne geldi, ne yaşıyor, korkuyor mu, üşüyor mu… Biz burada üç kişi oturuyoruz ya, onun orada yalnız olması beni çıldırtıyor.”

Bu sözler üzerine Cihan hızlıca karşılık verdi. “Yalnız değil. İnci, bizim kadar sevildiğini biliyor. Hissediyordur da. Bizim onun için bu kadar savaştığımızı, uğruna yanıp kül olduğumuzu o da biliyordur. Onun için güçlü kalmamız gerek. Umudu o tutacak belki ama biz de onu bırakmayacağız.”

Boran kardeşinin omzuna elini atarken içindeki umuda karşı minnettarlıkla baktı. Cihan’da ona içten bir şekilde bakarken çardağa yaklaşan Fatih ile üçünün bakışları da ona kaydı. “Abi, bir çocuk geldi. Bunu sana vermemi istedi. Bir abi verdi bunu ve size getirmemi söyledi dedi. Küçük bir çocuktu. Konuşturdum. Arabanın camından vermiş indirmeden, yüzünü görememiş o yüzden. Bir de para vermiş bunun karşılığında. Çocuğu bırakmadım, bizimkilerin yanında.”

“Ver.” Boran oturduğu yerden kalkıp Fatih’in elinden zarfı aldıktan sonra hiç beklemeden zarfı açtı. Katlanmış olan kâğıdı çıkartırken gözüne zarfın içindeki fotoğraf takıldı ilk önce. İnci’ydi. Masanın üzerinde duran kâğıda imza atarken çekilmişti fotoğraf.

Boran’ın parmakları, zarftan çıkan fotoğrafı tutarken bir an titredi. Bu, kaç gündür gözünü her kapattığında hayal etmeye çalıştığı, sesini duymaya çalıştığı, sıcaklığını özlediği yüzdü. İnci. Üzerinde açık renkli bir kazak vardı, saçı dağınık sayılmazdı ama belli ki telaşlıydı. Masanın başında oturuyordu. Başını çok az eğmiş, önündeki kâğıda imza atarken çekilmişti. Fotoğraf bulanıktı biraz, gizlice çekildiği belliydi. Ama bu ayrıntı önemli değildi. Önemli olan onun yaşıyor olmasıydı.

Fotoğrafın kenarlarını sanki dokunsa kırılacak bir kristalmişçesine büyük bir hassasiyetle tutuyordu. Gözleri, bulanık karedeki her bir pikseli zihnine kazımak istercesine İnci’nin üzerinde gezindi. 13 gün… Dile kolay gelen ama Boran için her saniyesi göğsüne saplanan bir hançer gibi geçen koca 13 günün ardından, ilk kez nefes alabildiğini hissetti.

O an, odadaki sessizlik bile İnci’nin varlığıyla doldu. Boran’ın kalbi, göğüs kafesini zorlayan vahşi bir kuş gibi çarpmaya başladı. İnci’nin o telaşlı ama mağrur duruşu, kalemi tutuşundaki o kendine has kararlılık... Fotoğrafın net olmaması umurunda bile değildi; o, İnci’nin kokusunu, teninin sıcaklığını ve saçlarının yumuşaklığını bu bulanıklığın ötesinden bile duyabiliyordu.

İstemsizce gülerken "Yaşıyorsun," dedi sesi titreyerek. “Güzelim benim…”

Sonra bir ipucu bulmak için fotoğrafın arkasını çevirdiğinde gördüğü yazıyla kaşları çatıldı. “Fotoğraf saatler öncesine ait Boran Demirhanlı. İnci’nin kendi isteği ile imzaladığını söylememe gerek yoktur diye umuyorum ki görüyorsun da. Sen onun için neler yaparken o senden kolaylıkla vazgeçebiliyor.”

Boran’ın gözleri, fotoğrafın arkasındaki cümleleri okurken bir anda dondu. Dudakları aralandı ama boğazından tek bir kelime çıkmadı. Sanki kelimeler oracıkta boğazına saplanmıştı. Elindeki fotoğraf artık bir umut değil, içini delercesine saplanan bir hançere dönüşmüştü.

Cihan göz ucuyla abisinin suratındaki değişimi fark edince hemen yaklaştı. “Abi? Ne yazıyor?”

Boran cevap vermedi önce. Sadece elindeki fotoğrafı arkasını açığa çıkaracak şekilde Cihan’a uzattı. Cihan yazıyı okurken bir anda donakaldı. Gözleri büyüdü, alnı kırıştı. Egemen, Cihan’ın yüzündeki ifadeden bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Elinden fotoğrafı aldı ve okuduğu an göz bebekleri karardı.

Hiç beklemeden bu sefer diğer kâğıdı çıkardı Boran ve çıkardığı kâğıdı alıp açtığında gözleri yazılarda gezindi. Üst kısmında, soğuk bir resmiyetle basılmış bir başlık vardı: “T.C. İstanbul Aile Mahkemesi Boşanma Dilekçesi”

Cihan ve Egemen bir anda donup kaldılar. Cihan’ın sesi alçak ve boğuktu. “Bu... ne?”

Boran’ın gözleri satırlarda gezdi. Standart cümleler, İnci’nin evliliği sonlandırmayı istediğine dair ifadeler… Ve en alt köşede, tarih... bugünün tarihi.

AÇIKLAMALAR:

1- Davacı İnci Demirhanlı ile davalı Boran Demirhanlı 15/04./2025 Tarihinde evlenmişlerdir. Bu evlilikten tarafların müşterek çocukları bulunmamaktadır.

2- Sürekli Tartışma ve Huzursuzluk: Taraflar arasında evliliğin ilk dönemlerinden itibaren başlayan fikir ayrılıkları, davalının saldırgan ve uzlaşmaz tavırları nedeniyle sürekli bir çatışma haline dönüşmüştür. Davalı, en ufak meseleleri dahi birer kavga sebebi haline getirmekte, ev içinde huzur ve güven ortamı bırakmamaktadır.

3- Maddi ve Manevi İlgisizlik: Davalı Boran Demirhanlı, evlilik birliğinin kendisine yüklediği yükümlülükleri yerine getirmemektedir. Müvekkilin ihtiyaçlarına ve evin geçimine karşı tamamen ilgisiz kalmakta, maddi sorumluluklardan kaçmaktadır. Bunun yanı sıra müvekkile karşı sevgi ve saygı göstermemekte, manevi anlamda müvekkili yalnızlığa terk etmektedir.

4- Güven Sarsıcı Davranışlar: Davalının evlilik dışı tutumları ve müvekkilden gizli yürüttüğü güven sarsıcı faaliyetler, evlilik bağındaki sadakat ve güven temelini yok etmiştir. Davalının bu tutumları, müvekkil için evliliği sürdürülemez bir yük haline getirmiştir.

5- Açıklanan nedenlerle, taraflar arasındaki evlilik birliği davalının tam kusurlu hareketleri neticesinde temelinden sarsılmıştır. Müvekkilin bu evliliği sürdürme imkanı ve toplumsal bir yararı kalmamıştır.

Ama en çok o imza…

Boran, elindeki kâğıtları tutarken parmak uçlarının titrediğini fark etti. Gözleri, İnci’nin imzasıyla mühürlenmiş o soğuk cümlelerin üzerinde, sanki birer zehirli ok gibi geziniyordu. Her kelime, birlikte geçirdikleri günlerin üzerine çekilen kara bir perde gibiydi.

Bakışları, metnin sonundaki o keskin kavisli imzaya çakılıp kaldı. İnci’nin el yazısı, bir zamanlar ona aşk dolu notlar bırakan, hayatını paylaştığı o zarif parmakların eseriydi. Şimdi ise aynı el, Boran’ı bir canavar gibi tasvir eden o ağır ithamların altına, hiç tereddüt etmeden mührünü basmıştı.

Kaşlarını hafifçe kaldırdı, dudaklarının kenarında küçük bir tebessüm belirdi. Bu, onun imzası değildi; resmi evraklarda kullandığı titiz, kurallı ve soğuk imzadan çok uzaktı. Bu el yazısı, daha çok İnci’nin kendi kaleminden çıkan, duygularla harmanlanmış bir tür ‘özel mesaj’ gibiydi.

“Bu... yalan,” dedi Egemen, sesi öfkeyle dolu. “Bu apaçık bir oyun.”

Cihan hemen onayladı ve Boran’a yöneldi. “Abi, bu senin ne kadar sevdiğini bildikleri için yazılmış bir cümle. Seni kırmak için, seni tereddüde düşürmek için. İnci’yi bırakman için. Onlar İnci’yi sana karşı kullanıyor. Sen böyle kolayca sarsılırsan işte o zaman kazanırlar.”

“Aynen öyle, bunu yazan kişi sadece onu değil seni de kontrol etmek istiyor. Hem kalbini hem kararlarını...” dedi Egemen. İnci’nin böyle bir dilekçeyi imzalayacağına inanmıyordu.

Cihan ve Egemen’in, Boran’ın inanıp parlamasından korktukları için dile getirdikleri cümlelerle Boran imzaya dokundu tekrar. “Onun bana sırt döneceğine, benden vazgeçeceğine inanmamı mı bekliyorsunuz? İster fotoğraf olsun ister imza olsun ben karımı tanırım.” Derken hem Egemen’e hem Cihan’a baktı.

Cümleler kalbini ağrıtsa da o imzayı gördüğü an içi ısınmıştı, kalbinde bir umut kıvılcımı parlamıştı. Bu imza, onun vazgeçmediğinin, teslim olmadığının sessiz bir kanıtıydı. Resmî belgeye karşı küçük bir direniş, bir umut fısıltısı…

Belgeyi yavaşça masaya koydu, elleri hafifçe titriyordu ama yüzünde o tebessüm eksik olmadı. Cihan ve Egemen merakla ona bakıyordu.

“Bakın,” dedi Boran, sesi biraz daha güçlüydü artık. “Bu imza... resmi imzası değil. Bak Egemen, sende biliyorsun. Şirketin hiçbir evrağında bu imzası yok. Bu el yazısı bambaşka, ona ait ama resmi değil. Bir mesaj bu. Biliyor ki, resmi imza atarsa bu iş biter, o bizden vazgeçmiş olur. Ama böyle, kendi kaleminden yazdığı bu saçma imzayla bize hala sesleniyor. Hala buradayım, diyor. Umudunu kaybetme diyor.”

Cihan hafifçe başını salladı. “Yani o, bize küçük bir umut bırakmak istemiş.” Dedi gülümseyerek. “Aslan yengem.”

Egemen gözlerini kısarak belgeye baktı. İlk önce dikkatle bakmamıştı imzaya, direkt evraka odaklanmıştı ama imzaya bakınca bunun İnci’nin imzası olmadığı belliydi. “Bunu yapan, kimin ya da neyin olduğunu bilmiyorum ama bu işte daha derin bir oyun var. Ama İnci teslim olmuyor ona, savaşıyor.”

Boran başını yavaşça salladı. Gözleri boşluğa dalmış gibiydi ama zihni şimdi her zamankinden daha uyanıktı. Bu belge, bu uydurulmuş evrak, onun gözünde artık bir tehdit değil, bir mesajdı. Öyle bir mesaj ki, içine çekildiği karanlığa bir mum yakmıştı sanki.

Herkes ondan elini eteğini çeksin, her şey bitti sansın, o pes etsin istemişti. Ama İnci, tüm sınırların arasında, yutulmak üzere olduğu karanlığın içinde bir yol bulmuş, bir çıkış kapısı çizmişti onlara.

İçinden bir sıcaklık geçti. Yıkıcı değildi, onarıcıydı. Gururla, sevgiyle, inançla harmanlanmış bir sıcaklıktı. O burada eli kolu bağlı, hiçbir şey yapamıyor gibi hissederken İnci, orada bir yerlerde tek başına, belki korkuyla yüz yüzeyken hala savaş veriyordu.

O anda Boran’ın içindeki tüm o bastırdığı hisler, düğüm düğüm boğazına dolanan çaresizlik, birden yerini güçlü, sağlam bir duyguya bıraktı: Gurur.

Anlatılamayacak bir histi bu. Kendi karısının gücüne, zekâsına, cesaretine duyduğu tarifsiz bir güvendi. Onun böyle bir anda bile umudu elden bırakmayışına, pes etmeyişine, ince bir imza hilesiyle bile olsa “ben buradayım” demesine hayranlık duyuyordu. Ve bunu yalnızca Boran anlardı. O yazıyı yalnızca Boran okuyabilirdi gerçekten. Çünkü bu, kelimelerden çok sessizlikle konuşulmuş bir şeydi. Kalpten kalbe, göze görünmeyen bir dilde yazılmıştı.

Cihan sessizce yaklaştı. Sanki onun da içinden bir şey kıpırdamıştı. “Yani bu bir yol gibi… bize bıraktığı bir iz…”

Boran hafifçe gülümsedi. Bakışları belgedeydi ama gözlerinin önünde bambaşka bir şey vardı. İnci’nin o sıcak, güven veren bakışları. Ellerini yıkayıp mutfağa gelişleri, sabahları çay içerken masaya bıraktığı minik post-it notlar, bazen telefona yazıp gönderdiği sade ama içten cümleler…

“Evet,” dedi usulca. “Bize bıraktığı bir iz. Beni değil, bizi unutmadığını gösteren bir işaret. O hâlâ orada... ve bana güveniyor, bize güveniyor. Şimdi sıra bizde.”

Sesinde ne bir tereddüt vardı ne de acıya teslim olmuş bir yorgunluk. İçinde yangınlar sürüyordu elbet ama o yangının küllerinden ayağa kalkan bir adamdı şimdi. Her kelimesi, göğsünden yuvarlana yuvarlana çıkan bir kararlılığın yankısıydı. Sonra kâğıdı aldı eline.

Gözlerini bir an daha o imzanın üzerinde gezdirdi, sanki son kez sesini duymaya çalışır gibi. Ardından dikkatlice katladı, sanki o belge yalnızca bir evrak değilmiş de, sevdiğinin avuç içinden düşürdüğü bir mektupmuş gibi…

Cebine yerleştirdiğinde başı hâlâ dikti. “Telefonda bahsedilen hamle bu,” dedi ciddi bir ifadeyle. “Bu imzayla yıkılacağımı düşündü. Belki de İnci’den vazgeçeceğimi... acıya boğulup geri çekileceğimi... bilmiyorum. Ama bu doğrudan bana yazılmış bir not olduğuna göre, derdi bizimle değil benimle.”

Egemen kaşlarını çatmış, dikkatle dinliyordu. Cihan ise gözlerini Boran’dan ayırmıyor, onun yavaş yavaş şekillenen planını zihninde bir araya getirmeye çalışıyordu.

Boran, kısa bir sessizlikten sonra devam etti. “Emniyete gidiyoruz. O zarfı getiren çocuk belki daha fazla şey biliyordur. Nereden aldı? Kime benziyordu? Hangi arabaydı? Belki de geçtiği güzergâhta kamera kayıtları vardır. Şehirde iz bırakmadan hareket etmek zordur, hele ki bir mesaj iletirken…”

Cihan başını salladı. “Fatih çocuğu tutuyor. İşimiz kolay, direkt gidelim.” Egemen dişlerini sıktı, sanki biraz gecikmiş olmanın öfkesiyle. “Bize gözdağı vermeye çalışıyor ama hesaplayamadığı bir şey var. Sen yalnız değilsin. İnci de yalnız değil. Bu oyun sahasında tek hamle yapan o olmayacak artık.”

Boran göz ucuyla Egemen’e baktı, sonra Cihan’a. Kardeşlerinin gözlerinde gördüğü şey sadece destek değildi. İnanç vardı. Güven vardı. Birbirlerine yaslanmaktan utanmayan, birbirini sırtlayan adamlardı onlar. Ve şimdi her biri aynı karanlığın içinde bir ışık arıyordu.

Kapıya yönelirken Boran son bir kez çardağın içini süzdü. İnci’yle defalarca oturdukları, güldükleri, konuştukları bu yer artık sessizdi. Ama o sessizlikte bile onun varlığını hissedebiliyordu…

 

◔◔◔

İnci Aral Demirhanlı’nın anlatımından,

Zihnim karmakarışıktı. Saat gece yarısını geçmişti muhtemelen ama gözüme uyku girmiyordu, bunca zamandır uyumanın acısıydı muhtemelen. Zaten uyumakta istemiyordum. Güvende olmadığım bir yerde uyuyamazdım.

Aklım Boran’daydı. Rüzgâr mutlaka o evrağı göndermişti Boran’a. İmzamı tanırdı. Abimde, Boran’da, Güney’de imzamı tanırdı. Bir şeyler için çabaladığımı anlarlardı ama korkuyordum işte. Bir an bile tereddüde düşmesinden korkuyordum. Düşmezdi. Boran’dı o. Gözüyle görse bile, o imza resmi imzam olsa bile İnci’nin bir amacı vardır derdi ama hiçbir şeyin belli olmaması beni bitiriyordu.

Bu imzadan sonra gelecek şeyden korkuyordum. İlk adım buydu. Boran’a acı çektirmek istiyordu bunu anlamıştım. Üç kişiden bahsediyordu. Kim oldukları umurumda değildi ama yaptığı şeyin mantıklı bir açıklaması yoktu. Ki böyle bir psikopatta mantık aranmazdı. Sadece babalarımız yüzünden mahvolan hayatlarımıza isyanım vardı.

Biz bir ömür boyunca başkalarının günahlarının yükünü omuzlarımızda taşımıştık. Babalarımızın suskunluğu, yaptıkları ya da yapmadıkları… Onların gölgeleri altında geçen çocukluklarımız… Şimdi büyümüştük ve zannetmiştik ki bu yükler bir kenarda kalacak. Ama hayır, geçmiş, bütün dişleriyle bugünü ısırmaya devam ediyordu ve canımızı hâlâ en derinden yakabilen şey de bu geçmişti.

Gözlerimi sımsıkı kapattım. Karanlık daha koyuydu gözkapaklarımın ardında. Daha sessizdi. Ama içimde fırtına gibi esen bir şeyler vardı: Özlem, çaresizlik, korku…

Birden kapının açılmasıyla irkilerek gözlerimi araladım. Işık, koridordan sızarak içeriye doldu. O ana kadar loş bir huzursuzluğa gömülmüş olan odanın duvarları, bir anlığına bile olsa aydınlandı ve o ışığın içinde silüeti belirdi. Rüzgâr.

Onu görmek midemi bıçak gibi keserken içimdeki tüm savunma duvarları bir anda harekete geçti, kaslarım istemsizce gerildi. Sadece nefesini, yürüyüşünü ya da sesini değil… getirdiği karanlığı da tanıyordum artık.
Odaya her gelişinde bir şey kopuyordu içimden. Her sözünde, bir parçam daha susmak zorunda kalıyordu.

“Uyumadığını tahmin etmiştim, sana bir şey vermek için geldim.” Dediğinde kaşlarım çatıldı. Sadece suratına bakarken Rüzgâr ilk önce odanın ışığını yaktı. Gözlerim kamaşırken hiç beklemeden tam karşıma sandalye çekerek oturdu. Bakışları direkt üzerimdeyken dudaklarını birbirine bastırdı. “Beni en iyi sen anlarsın İnci… Annenin yokluğunu biliyorsun.”

Sadece bu cümleyle… Sanki içimde yıllardır iyileşmiş sanılan bir yara, yeniden kanamaya başladı. Dünyaya gelirken beni bu hayata bırakan ama kendisi çıkamayan kadın. Yokluğunu çocukluğumdan beri iliklerime kadar tanıyordum.

Ama onu bana karşı bir silah olarak kullanan bu adamın, annemi ağzına almasına bile tahammülüm yoktu. “Annemi kendi oyunlarına, hesaplarına alet etme.” dedim sessizce ama sert bir sesle.

Rüzgar duraksadı. Bir an için bakışları boşluğa kaydı, sonra yeniden bana döndü. Sanki o da kendi annesinin hayaletiyle boğuşuyormuş da, benimkini ayna gibi kullanmaya çalışıyormuş gibiydi. “Benimde bir annem vardı.” Sözleri titrekleşti bir an. “Benim annem gözümün önünde öldü. Hem de bana bakarak.”

Yutkundum. Beni manipüle etmek için mi söylüyordu bunu, yoksa gerçekten mi kırılgandı bilemiyordum. Ama bir şey biliyordum bu adam ne yaşarsa yaşasın, o geçmişin içinde kalmamıştı. O karanlığı alıp bugüne taşımış, onu silaha dönüştürmüş ve insanlara doğrultmuştu. Ben ise... O karanlığın içinde kalmadan büyümeyi seçmiştim.

“Ne yaşadığını bilmiyorum.” dedim. “Ve anlamaya da çalışmayacağım. Çünkü acı, sana bahane olamaz.”

“Akşam yemeği yiyecektik. Elimde iki buket çiçek vardı. Biri annem için, diğeri karım içindi.” O an zaman bir anlığına durdu sanki. Karım diyordu. Evli olduğunu hiç düşünmemiştim. Hatta bana olan davranışları başka şeyler düşünmeme neden olmuştu.

Çevremdeki her şey bulanıklaştı. Sadece sesinin içinde gezinmeye başladım. Bir hatıranın değil, bir cinnetin eşiğinde anlatılan sözlerdi bunlar ve ben ilk defa… bir canavarı doğduğu yerden izliyordum.

Rüzgâr gözlerini yere dikmişti. Ellerini birleştirmiş, parmaklarını yavaşça birbirine sürtüyordu. Tuhaf bir şekilde sakin görünüyordu. Ama yüzünün alt katmanlarında, yılların biriktirdiği küf gibi bir öfke dolaşıyordu. “Gecikmiştim. Trafik vardı. Karım benden önce gitmişti annemlere. Ben iş çıkışı gidecektim. Dördümüz güzel bir yemek yiyecektik. Bir de sürprizimiz vardı onlara. Babaanne ve dede olacaklardı.”

Sesini duyduğum an, içimde bir şeyler yerinden oynamaya başladı. Bu kadarını tahmin dahi edemezdim.

“Eve geldim. Kapıyı açtım. Ayakkabılar oradaydı, her zamanki yerinde. Özlem’in çantası ve paltosu portmantoda asılıydı. Her şey normaldi.” Dedi boşluğa bakarak. Acı bir şekilde gülümsedi. “Ama ses yoktu. Hani yemek yerken çıkan o sesler, sohbet… Yoktu işte.”

“Birden ürperdim,” diye devam etti, sesinde ince bir titreme vardı. “İçeri adımımı attığımda, o an anladım ki hiçbir şey normal değildi. Mutfakta bir sessizlik… O tarifsiz sessizlik… Sanki zaman durmuştu, hayat orada donup kalmıştı.”

Gözleri hala yere bakıyordu, elleri parmak uçlarında oynuyordu. “Özlem’le annem masadaydı. Annemin gözleri açıktı, başı masaya düşmüştü. Özlem ise… o hâlâ nefes alıyordu, gözleri açıktı, donuk, boş boş bakıyordu. O an, nefesimin kesildiğini hissettim. Yanına koştum ama kollarımın arasına aldığımda son nefesini verdi. Eli karnındaydı, son anda bile bebeğimize sığınmıştı.”

Elimle ağzımı kapadım acıyla. Nefesim kesildi. Rüzgar’ın anlattıkları, içimde ağır bir yük gibi çöktü. Masum bir bebek… Annesinin karnında, hiçbir şeyden habersiz… ve ardında bıraktığı bir baba…Çok acıydı, çok zordu.

Rüzgar’ın yanağına doğru bir damla yaş akarken hızlıca temizledi onu. Gözleri boşluktan bana doğru kaydı. “Babamda salonun ortasında yatıyordu, alnının ortasından vurulmuştu.” Deyip duraksadıktan sonra dişlerinin arasından konuştu öfkeyle. “Bu üç cesedin hatta dört cesedin sahibi o sevdiğin adamın babası ve bunu neden yapmış biliyor musun?”

Kalbim birden hızla çarpmaya başladı. İçimde bir sarsıntı oluştu… Boran’ın babası Yavuz Bey… O adamın gölgesi şimdi buradaydı, Rüzgar’ın acısının tam merkezindeydi. Boran ne kadar nefret etse azdı, şimdi daha iyi anlıyordum.

Rüzgar’ın gözlerindeki o karanlık parıltı, şimdi tamamen yerini intikam ateşine bırakmıştı. “Borç yüzünden. O borç yüzünden hayatlarımız paramparça oldu. O yüzden, bu acıyı Boran’a da yaşatmak istiyorum. Aynı şekilde, aynı derinlikte.”

İçimden büyük bir ürperti geçti. “Rüzgâr, sen o kadar acımasız biri değilsin.” Dedim onu sakinleştirmek amacıyla. Rüzgar’ın yüzündeki sert ifadede aniden bir çatlak belirdi; gözleri kısa süreliğine yumuşadı ama hemen yerine sarsılmaz bir öfke oturdu. “Acımasız değilim.” dedi alçak bir sesle. “Sadece hak ettiğini veriyorum. Boran benim çektiğim acıyı bilmeli. Benim yaşadığımı yaşamalı ki ne demek istediğimi anlayabilsin.”

“Rüzgâr, intikam seni yok eder. O acıyla yaşamak seni kendin olmaktan alıkoyar. Sen... o karanlıktan çıkabilecek birisin. Kendi ellerinle kendini hapseden zincirleri kırabilirsin.” Dedim manipüle etmeye çalışarak. Acısını anlatırken o eski halinden eser yoktu ve bunu kullanmalıydım.

“Senden psikologluk tavsiyesi istemek için gelmedim ben!” dedi öfkeyle. Gözlerimin içine bakarken dişlerini sıktı. “O adamın elinde doğmamış çocuğumun bile ahı varken ben zaten içimdeki duygulara hapisim. Bundan kurtulmak da istemiyorum, ben onların hayaliyle mutluyum. Ama siz mutlu olmayacaksınız İnci.”

İçimde buz gibi bir ürperti yükseldi. Kalbim kaburgalarımı yumruklar gibi çarpıyordu. Rüzgar’ın gözlerindeki öfke, o karanlık, boğucu bir gölge gibi üstüme çöktü. Dudaklarımı aralamak istedim ama kelimeler boğazıma düğümlendi; nefesim kısaldı.

Kaçmalıyım. Bu düşünce beynimin bir köşesinde yankılandı, ama bedenim sanki yere mıhlanmıştı.

“Ben onların hayaliyle mutluyum. Ama siz mutlu olmayacaksınız, İnci.”

Adımı böyle söyleyişi… soğuk bir bıçak gibi tenime değdi. İçimden geçen tek şey, Boran’ın yüzü oldu; gözlerinde gördüğüm sıcaklık, evimizin sessiz güveni… Hepsi bir anda, Rüzgar’ın dudaklarından dökülen cümlelerle tehdit altındaydı.

Ellerimi kucağımda kenetledim; titrememek için parmaklarımı avuçlarımın içine bastırdım. Sesimin çıkmasını bekledim ama dudaklarımdan yalnızca kısık bir fısıltı dökülebildi. “Boran’ın suçu yok… Lütfen…”

Rüzgâr bir adım yaklaştı. Omuzlarım refleksle geriye çekildi. O an kalbim kulaklarımda uğulduyordu. Kendi kendime, Sakin ol İnci… sakin ol. Korkunu göstermeyeceksin diye fısıldadım.

Ama içimdeki gerçek, dizlerimdeki titremeydi: Bu adamın acısı, öfkesi… hepsi birden beni yutmaya hazırdı.

“Şimdi sana son iyiliğimi yapacağım. Bu hikâyede belki de en masum sensin, kayınbabanın günahının bedelini ödeyeceksin ama babanın da bu işlerin içinde olduğunu varsayarsak masum değilsin. Onun kanını taşıyorsun sonuçta.”

“Hayır.” dedim sesim titreyerek ama içinde bir parça direnç taşıyordu. “Seni anlıyorum Rüzgâr… yaşadığın şey… kabul edilemez, insanın yüreğini parçalar. Ama beni suçlayarak, Boran’ı yok ederek hiçbir şeyi eski haline getiremezsin. Babamın kanı benim kanım değil, Boran’da babası değil!”

Rüzgâr bir adım daha yaklaştı; yüzündeki öfke, gözlerindeki kırılganlığı ezip geçiyordu. Avuçlarında bir kararlılık vardı sanki her an patlayabilecek. İçimdeki korku daha da sıkıştırdı ama dışarıya korktuğumu gösteremezdim. Korkunun bedenimi ele geçirdiğini hissetsem de, sesimi sabitleyip devam ettim. “Beni öldürmekle Boran’a acı çektireceksin.” fısıldadım. “Ama o acı senin acını dindirmeyecek Rüzgâr.”

“Varsın dindirmesin, sadece onun acı çektiğini göreyim yeter…” diye karşılık verdi Rüzgâr. Cümle havada taş kesildi. İçimde bir şey daha dondu; kelimelerinin ardında saklı planı, niyetinin netliğini gördüm. Öldürmeyeceğim demiyordu.

“Rüzgâr…” diye başladım ama sesim titredi; kelimelerim onun ruhundaki ateşi söndürmeye yetmiyordu. Bakışlarım cebindeki telefona kaydı. Boran’ı arayabilirdim, polisi, abimi, Güney’i. Bir çözüm bulmalıydım. Rüzgâr gözlerimi takip etti, hareketimi fark ettiğinde yüzüne tuhaf bir gülümseme yerleşti, tam bir avcı ifadesiydi.

“Deneme, İnci,” dedi. “Benim için her şey meşru. Bu hikâyeyi sonuna kadar götüreceğim.” Söyleyişi sakin ama ölümcül bir kararlılıktı. “Ama ondan önce dediğim gibi son bir iyilik yapmak istedim. Konuyu da bu yüzden açtım annenle.”

Biraz önce hissettiğim korkuya rağmen kaşlarım çatılırken Rüzgâr elinde getirdiği zarfı uzattı bana doğru. “Çok uzun uğraşlar sonucunda buldum bunu biliyor musun? Görünce sende uğraşa değer bir şey olduğunu anlayacaksın. Aç bakalım.”

Zarfın içindeki kâğıdı yavaşça çektim. Parmaklarımın titrediğini hissediyordum. Sayfada eski bir hastane dosyası vardı ama daha çok bir tutanak gibiydi… Tarih, isimler, saatler… ve hemen altında bir polis raporu… Düşme sonucu başlayan kanama… Tanık ifadesi yok… Şüpheli yok…

Sonra gözüme fotoğraflar ilişti. Serap Hanım’ın annemin başındaki fotoğrafları… Annem yerde yatıyordu, kanaması olduğu belliydi ama Serap Hanım öylece dikiliyordu. Diğer bir fotoğrafa geçtim. Bu sefer ikisi merdivenin başındalardı. Sonraki fotoğrafta Serap Hanım merdivenin başında buz gibi ifadeyle yerde yatan anneme bakıyordu.

Fotoğraflar elimde yanarken içimden bir çığlık yükseldi ama dışarı çıkamadı. Boğazıma oturdu, ciğerime saplandı. Kalbim kaburgalarıma sığamayacak kadar büyüdü sanki… Göğsümde zonklayan bir sızıya dönüştü. Gerçek olamazdı.

Babamın cümleleri kulağımda çınladı o anda. Beni suçlayışı, annemi benim öldürdüğümü söyleyişi…

“Gerçek değil bunlar.” Diye fısıldadım. Fotoğraflara bakmaya devam ederken Rüzgar’ın yanımda hareketlendiğini duydum. Birden önüme uzatılan telefonla bakışlarım ona kaydı. Camdan çekilen bir videoydu, bulanıktı her şey.

Parmaklarım istemsizce telefona uzandı. Ekrana dokunduğumda titriyordum; yalnızca ellerim değil, ruhum da titreşiyordu sanki. Video açıldı. Serap Hanım eve giriyordu, annem arkadaydı. Bir şeyler konuşuyordu ama ses gelmiyordu. Sonra merdivenlere doğru ilerlediler. Birkaç dakika kimse görünmedi ama sonra merdivenlerin başında bir hareketlilik oldu. Serap Hanım bile isteye annemi merdivenlerden itti.

İzlediğim o an… Zaman dondu. Sanki dünya birden sessizliğe gömüldü, sadece kalp atışlarımı duyabiliyordum. Her şey ağır çekimdeydi ama gerçek o kadar keskindi ki… iliklerime kadar kesti beni.

Bedeninden önce gözleri düşüyordu sanki annemin. O bakış; bir şaşkınlık, bir hayal kırıklığı… bir veda.
Merdivenlerden yuvarlandığında, içimden bir çığlık yükseldi ama dışarı çıkamadı. Dilim damağıma yapışmıştı, boğazım düğümlenmişti. Nefes alamıyordum.

Videonun sonunda Serap Hanım durdu. Bir adım geride, merdiven başında. İnmiyor. Yardım etmiyordu.
Sadece bakıyordu. Sanki… yaptığının ne olduğunu yeni fark etmiş gibi. Ama öylece duruyordu. Taş kesilmiş gibi. Kalbi atmıyor gibi. Ya da çok hızlı atıyor ama onu bile duymak istemiyor gibi.

Hayatım boyunca “doğumda öldü” denilen kadının ölümü, gözümün önünde… cinayet gibi dökülüyordu ekranın içine. Videonun devamında Serap Hanım hiçbir şey olmamış gibi evden çıkıp gidiyordu. Dakikalar sonra zorlukla telefonu aldığını ve birini aradığını görüyorduk annemin. Sonrası karanlıktı.

Elimdeki telefona bakmaya devam ederken gözyaşlarım süzülmeye başladı ama bu ağlayış, hıçkıra hıçkıra değil… içe içe yakan türdendi. Sessizdi ama içimde volkanlar vardı. Zemin ayaklarımın altından çekiliyordu sanki ama hâlâ oradaydım. Serap Hanım’ın kapıyı kapatıp evden çıkarken ki yüz ifadesi gözümün içine kazınmıştı. Ne panik vardı ne de pişmanlık. Sadece… bitmiş bir işin ardından gelen sessizlik.

Hıçkıramıyordum, boğazımda bir yumru vardı. Gözyaşlarım süzülüyor ama sesim çıkmıyordu. Bu ağlayış… yas gibi değil, sanki bir gövdeye gömülen yılların ihanetiydi. İçimdeki çocukluk da, güven de… hepsi yavaşça ölüyordu.

Adnan’ın bundan haberi yoktu belli ki. Annemin katilini ben bilirken elbette yoktu. Ya da vardı. Beni suçlu görmek ona daha kolay geliyordu karısındansa.

“Belki içinde bir yük vardır, gerçekten annenin ölümüne kendinin sebep olduğunu düşünüyorsundur. Ama gerçek bu İnci. Babanın gerçeklerden haberi yokmuş, en yakınlarından birinden aldım bu bilgiyi. Olaydan sonra Serap öyle bir düzen kurmuş ki… her şeyi başka türlü göstermiş. Kanıt yoktu, görgü tanığı susturulmuştu. Sonrası malum. Doğum sırasında öldü masalı… senin üzerine yıkılan bir hikâye.”

İçimden “Hayır… hayır…” demek geldi ama sesim çıkmadı. Gerçek artık çok daha ağırdı. Annemin ölümü planlıydı. O kadın bizim birlikte geçireceğimiz vakitleri çalmıştı, bebekliğimi, çocukluğumu çalmıştı. Babamı çalmıştı benden...

“Ben büyürken babamın gözünde hep yarımdım. Çünkü annemin ölümü benimle özdeşti. Bana baktığında hep onu gördüğünü söylerdi. Ben... doğum günümde bile sessiz olmak zorundaydım. Hani olur da bir kutlama yaparsak, anneme saygısızlık olurmuş gibi…” bu cümleleri kendime söylüyordum hatırlatmak için.

Sesim çatladı ama yutkundum. Devam ettim. “Şimdi sen diyorsun ki… o da bilmiyordu. O da kandırıldı. Ve beni suçlaması, sadece acısına bir yön bulmasıydı.” Derken başımı kaldırıp yüzüne baktım. Rüzgâr başını yavaşça salladı. “Hâlâ buna inanmak istemiyorsun.”

Her şey gözümün önünden bir bir geçerken nefes alamadım. Canım çok acıyordu. Risk geçti diye yazmıştı annem, hiç üzerine düşünmemiştim. Olabiliyor böyle şeyler demiştim. Düşmesi, kan kaybı, kalbini kötü etkilemiştir demiştim. Ama gerçek bambaşkaydı. O kendi düşmemişti, o bile isteye biri tarafından düşürülmüştü ve canından edilmişti. Cinayetti bu.

“Haberler çok üst üste geldi ama bir şey söylemem gerekiyor.” Dedi Rüzgâr. Başımı kaldırıp ona baktığımda küçük bir tebessüm etti. “Yarın gece 2.00’de uçağımız var, Almanya’ya gidiyoruz.”

“Ne?” söylediğim şeyi kendim bile duymazken Rüzgâr başka bir şey söylemedi. Daha çok içimde yankılanan bir haykırıştı bu. Kalbim gırtlağıma tırmanmış gibiydi, midem boşluğa düşmüştü. Rüzgar’ın yüzünde o aynı soğukkanlı tebessüm vardı, sanki “Biraz hava değişikliği iyi gelir” demiş gibi. Ama benim içimden bir fırtına geçti. "Ne demek gidiyoruz? Sen ne saçmalıyorsun?!"

Ayağa fırlayarak onun karşısına dikilmeye çalıştığımda Rüzgâr umursamadan kapıya ilerledi. Boran’dan öğrendiğim gibi arkasından atlayarak onu yere düşürmeye çalışırken Rüzgâr’ın vücudu bir an sendeledi ama düşmedi.

“Beni götüremezsin!” diye bağırdım. Omzuna bir kez daha asıldım, tüm gücümle… ama bu sefer döndü.
Göz göze geldik. Birkaç saniye boyunca sadece nefes nefese birbirimize baktık. Benim gözlerim delirmişti, onunkiyse buz gibiydi. “Götüreceğim, sende hiçbir şey yapamayacaksın.”

Tek hamleyle benden kurtulurken hızlı bir şekilde kapıyı kapatıp kilitledi. Kapının kilit sesi beynimin içinde yankılandı. Bu ses, yalnızca bir kapının kapanışı değil; özgürlüğümün, hayatımın, irademin üstüne çekilen demir bir çizgiydi. “Rüzgar! Aç şu kapıyı!” diye bağırdım hırsla.

Kapıya yumruklarımı vururken bağırmayı sürdürdüm. “Aç şunu! Hiçbir yere gitmiyorum ben!” Tekme atarak kapıyı açmaya çalışırken nefesim boğazıma düğümlenmişti. Ama ne kadar bağırırsam bağırayım, o sessizlik hep benden daha güçlüydü. Duvar gibi. Taş gibi. Merhametsizce.

Bakışlarımı balkon kapısına yönlendirdim bir umut. Ama baktığım an umudum yerle bir oluyordu. Yalnızca standart bir korkuluk değildi çünkü oradaki. Yukarıya kadar uzanan, kalın, sabitlenmiş metal parmaklıklardı.
Özenle yapılmış, kaçmasın diye düşünülmüştü. Bir kafesin dışarı açılan tarafıydı.

Parmaklarım o soğuk metallere yapıştı. “Hayır…” diye fısıldadım. Bir parmaklığı zorladım, kıpırdamadı. Bir tanesini daha çektim ama hiçbir şekilde hareket yoktu, çelik gibiydi. Sonra ikisini birden sarsmaya başladım. “Açıl! Açıl! Açıl!”

Açılmayacağını anladığımda ayaklarımdaki tüm güç çekildi sanki. Yere doğru oturarak sırtımı demirlere yasladım. Soğuk metal, ince pijamamın arkasından bile kemiklerime işledi ama umurumda değildi. Bacaklarım titremekten çoktan vazgeçmiş, şimdi sadece ağır ve hissizdi. Parmak uçlarım hâlâ demirin üzerindeydi sanki bırakmazsam mucizevi bir anda açılacakmış gibi… ama hiçbir şey olmuyordu.

Başımı dizlerime gömdüm. Nefesim kesik kesikti; ciğerlerim dolup taşarken boğazımda yanık bir düğüm vardı. Çaresizlik böyle bir şeymiş… İnsan önce demiri zorluyor, sonra kendi bedenini, en sonunda da nefesini. Her şey sırayla pes ediyormuş.

Hiçbir şey yok, dedim içimden. Buradan çıkış yok.

Gözlerimi kapadım. Karanlığın içinden annemin yüzü belirdi; hayalini bile tam hatırlayamadığım, eksik parçalarla örülmüş o yüz. Sonra Boran’ın gülüşü… Sıcacık bir yaz akşamı gibi. İkisi de öylesine yakın, öylesine imkânsızdı ki; elimi uzatsam dokunacak gibiydim ama parmaklarımın altında yalnızca o soğuk demir vardı.

Bir damla yaş yanağımdan süzüldü, ardından bir diğeri. Hıçkırmadım. Bu, sessiz bir ağlayıştı. Sadece içimdeki ağırlığın kendiliğinden dışarı sızışı…

Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Demirlerin arasından görünen dar bir şerit vardı; yıldız yoktu, sadece puslu bir gri... Ne kadar bakarsam bakayım orası da kapalıydı, burası da. Sanki dünya, demirlerin iki tarafında da aynı karanlığı paylaşmıştı.

O an, gerçekten de nefes almaktan başka hiçbir şey yapamadığımı anladım. Ve bu kabulleniş, demirden daha soğuk, geceden daha karanlıktı…

*****

Yazarın anlatımından,

Bahadır ekranda yansıyan görüntüleri izlerken içkisinden bir yudum aldı. Televizyona bakıyordu ama bakışları ara ara telefona da kayıyordu. Hala daha yaptıkları anlaşmayı düşünüyordu ve bir gün İnci’ye kavuşma hayalini…

Telefonu zihninin bir oyunuymuşçasına çalmaya başladığında hızla oturduğu yerden doğrulup ekrana baktı. Numara, anlaşma yaptığı kişi olduğunu bas bas bağırırken hiç beklemeden açtı telefonu. “Günlerdir aramanı bekliyorum! Artık durmuyorum lan ben! Ya beni İnci ile görüştür ya da her şeyi anlatacağım polise. Anladın mı beni!”

“Sakin ol Bahadır.” Dedi karşıdaki ses rahatlıkla. Ardından devam etti sözlerine. “Yarın İnci’yi Almanya’ya götürüyorum.”

“Ne diyorsun lan sen! Anlaşmamızda yoktu bu!” Bahadır daha da hırslanıp ayağa kalktığında karşısından ses gecikmedi. “Oraya gittiğimizde her şey bitecek, bir hafta sonra sende gelirsin. Hem İnci sırra kadem basmış olur, hem Boran acı çeker, hem de sen ona kavuşursun. Boşanma davası açıldı.”

Özellikle son cümle Bahadır’ın sakinleşmesini sağlarken karşıdaki ses devam etti sözlerine. “Gitmeden önce buluşalım. Orada gör İnci’yi. Ama peşindeki iki sivil polisi atlat. Seni alması için birini göndereceğim.” Dediğinde Bahadır şaşırdı. Kendisi bile fark edememişti ama o fark etmişti.

“Anlaştık.” Dedi Bahadır. Bir şekilde polisleri atlatırdı. Telefonu kapatarak koltuğa fırlattığında eliyle yüzünü sıvazladı. Her şey yeni başlıyordu şimdi. Bekleyiş sona erecekti.

Konuşma sonlandığında emniyet teşkilatında da hareketlenmeler olmaya başlandı. Ömer telefonunu çıkarmış Boran’ı aramaya koyulduğunda duyduğu sözlerle telefonu havada kalmıştı. “Komiser, elindeki telefonu bırak.” Bakışları ona seslenen savcıya döndüğünde savcı devam etti sözlerine. “Adamlar sivilleri fark etmiş. Onları çekmiyoruz ama Bahadır’ı gözden kaçırmalarını istiyoruz. Saat belli değil. Hazırlık yapılsın. Başkaları takip etsin.”

“Emredersiniz savcım.” Ömer emri alıp yine elinde telefonla çıkmak isterken savcı tekrar konuştu. “Boran Bey’i aramıyorsun Ömer. Bir sivilin bizimle gelmesi büyük bir risk olur. Bunca zaman bilgi vermenize ses çıkarmadım fakat bundan sonrası onu aşar. Haber verilmeyecek. Bu bir emirdir.”

Ömer, savcının sert bakışları altında derin bir nefes aldı. Telefonu cebine koyarken içinde fırtınalar kopuyordu. Boran’ın durumu her geçen saniye daha da karmaşıklaşıyordu. "Sivilin bizimle gelmesi büyük risk," diye tekrarladı kendi kendine. Emri sorgulamaya gücü yetmiyordu. Ama arkadaşına yalan söylemek, ondan böyle önemli bir bilgiyi saklamak hiç içine sinmiyordu…

*****

Aynı Günün Gecesi…

Boran, kağıdı getiren çocuğu emniyete götürüp sorgusu yapıldıktan sonra emniyetten ayrılmıştı. Çocuktan bir şey çıkmamıştı. Kağıt incelenmişti ve sadece İnci’nin parmak izi doğrulanmıştı. O imzayı gerçekten İnci atmıştı, kağıtta sadece onun parmak izi vardı. Yine de bu durum Boran’ı etkilemedi çünkü onun için önemli olan İnci’nin yaşıyor olması ve vazgeçmediğini göstermesiydi.

Emniyetten bir sonuç çıkmadığında soluğu iş birliği yaptığı adamların yanında almıştı. Beklemediği kadar ilgiliydiler onlar bu konuyla. Boran normalde kendi çıkarları için kullanmazdı burayı, sadece verilen görevi yapmak için kullanırdı ama şimdi bile bile kullanıyordu onları. Hiçbir şey de umurunda değildi.

Odanın üzerine çöken hava ağırdı; sanki duvarlar bile o gerginliği soluyor, masa lambasının ışığı bile nefes almaya korkuyor gibiydi. Belgeler, bilgisayarlar, karışık notlar…her şey dağılmış, ya da dağınık görünmekten çok, içlerine sinmiş panik ve çaresizlikle deforme olmuştu. On gündür aralıksız süren arayış, artan belirsizlik, odadaki herkesin yüzüne koyu bir gölge gibi vuruyordu.

Boran masanın başında, dimdik ayakta duruyordu. Omuzları taş gibiydi, ensesindeki damar gerilmiş, çenesinin çizgisi keskinleşmişti. Derin bir nefes almayı bile unutmuş gibiydi; nefes aldığı her an, göğsünde bir şey kırılıyordu sanki. Gözlerinde bir ışık yoktu artık yerini karanlık bir ateş almıştı. O ateş, insanın ciğerini yakar ama dışarıdan bakınca su gibi dururdu.

“Çocuğu sordurdum Boran, sokaktan değil. Nezih bir ailede yetişmiş bir çocuk. Kamerada da belli zaten. Sadece yine arabanın plakası yok. Ama bu sefer araca ulaştı bizim çocuklar. Üzerindeki çizikle gittiği yeri buldular fakat içinde oturan kişinin yüzü belirsiz. Ayrıca araç en son hurdalığa götürülmüş ve şu an paramparça.” Ziya bulduklarını Boran’a açıklarken Boran dikkatle dinledi onu.

Ziya’nın sözleri odanın üzerine çöken ağırlığı daha da derinleştirdi. Bir süre kimse konuşmadı. Bilgisayar ekranından yansıyan solgun ışık Boran’ın yüzüne vuruyor, keskin hatlarını daha da sert gösteriyordu. Parmakları masanın kenarında durmadan, ritimsiz bir şekilde tıklıyordu; ne düşündüğünü kimse anlamıyordu ama içinde bir yerlerde fırtınanın büyüdüğü belliydi.

Sonunda Boran başını hafifçe kaldırdı. “Aracı hurdalığa kim teslim etmiş?” sesi normal bir insanınkinden daha sakin çıkmıştı ama o sakinlik, insanın içini titreten cinsten bir fırtına sessizliği taşıyordu. Ziya tereddütle cevap verdi soruya. “Üzerinde sahte kimlik var. Hurdacı tanımıyor, aracı getiren adam yüzünü kapatmış. Kameralar da işe yaramadı. Plakası sökülmüş araç geri dönülmez hale getirilmiş.”

Boran’ın çenesindeki kas bir anlığına daha da sertleşti. Parmak tıklaması durdu. “Her şeyi çok planlı yapıyor orospu çocuğu.” Dişlerinin arasından fısıldarken Ziya onu onayladı. “Aynen öyle.”

O sırada kapı çalındı. Fatih hızlı adımlarla kapıya ilerleyip hafifçe araladıktan sonra karşısındaki adamı görüp tekrar Boran’ın yanına ilerledi. “Ziya’nın adamı.” Dediğinde Boran içeri alması için onayladı onu. Fatih adamı içeri aldığında uzun boylu, genç bir adam yaklaştı masaya doğru.

“Nedir?” Boran ciddi bir şekilde adama bakarken adam karşılık verdi. “Bir iz yok Boran Bey, adamı bulmak imkânsız. İnci Hanım’ın bıraktığı kâğıttan başka elimizde hiçbir somut şey yok. Her ihtimali düşünmemiz gerek. Belki—”

“Belki ne?” Boran’ın sesi neredeyse fısıltıydı ama adamın üstüne bir kaya gibi düştü.

“Belki… kendi isteğiyle gitmiştir. Boşanma kağıtları da bunu gösteriyor.”

Odanın içi buz kesti. Sanki görünmez bir çizgi, bir anda paramparça oldu. Boran’ın başı bir yırtıcı gibi döndü adama doğru. Gözlerindeki karanlık, adamın yüzüne çarpıp geri sıçradı. Masadaki herkes aynı anda irkildi; sandalye bile sanki geri kaydı, hava geri çekildi.

Boran ileriye doğru bir adım attı. Işık, yüzünün yarısını gölgede bırakıyorken diğer yarısını keskin bir bıçak gibi parlatıyordu. Gözleri… ateş gibi değildi. Ateş sıcak olurdu. Boran’ın gözleri buzun altında yanan karanlık bir çukurdu. İnsan içine düşünce çıkamazdı.

Genç adam, Boran’ın yaklaşmasıyla nefesini yutkunurken gözbebekleri büyüdü. Adının bile ne olduğunu hatırlayamayacak kadar panikledi. Fatih kıpırdandı ama Boran’ın ona çevirdiği bakış, bir kurdun sürüsüne kükremesi gibi onu yerine çiviledi.

O sırada Boran’ın silahı kılıfından çekişi havada keskin bir ıslık sesi bıraktı. Ardından mermiyi namluya sürerken çıkan o mekanik ve sert ses, odadaki son oksijen kırıntısını da silip süpürdü. Boran, namlunun ucunu adama doğrulturken silah elinde en ufak bir titreme bile sergilemiyordu; sanki kolunun bir uzantısı, ruhundaki öfkenin somut bir parçasıydı.

“Tekrar söyle.” Fısıltıdan bile daha sakin bir sesle fısıldadı Boran. Böyle sakin bir sesin insanın kanını nasıl dondurabildiği akıl almazdı. Adamın dudakları titredi. Gözleri, kaçacak bir yer arar gibi sağa sola kayıyordu. Odanın içinde kimse ona bakmıyordu; herkes, Boran’ın öfkesinin karşısında sessiz bir kabuk gibi duruyordu.

O yüzden söylemedi. Dudaklarını birbirine bastırdı. Ancak bu Boran için yeterli bir cevap değildi. İçinden saydı bir, iki, üç…

Sonra odada sadece tek el silah sesi duyuldu. Ve acı bir çığlık…

Silah sesi odanın duvarlarına çarpıp geri dönerken, genç adamın çığlığı Boran’ın zihnindeki uğultunun içinde kaybolup giden bir ayrıntıdan ibaretti. Kurşun tam öldürmeyecek ama unutturmayacak bir noktaya saplanmıştı. Bir uyarıydı.

Genç adam yere yığıldığında, kolunu sıkıca tutup acıyla kıvranırken, Boran hareket etmedi. Silahı da indirmedi. Sanki zaman onun etrafında duruyor, diğer herkes saniyede bir milimetre hızla hareket ediyordu. O sessizliğin içinde Boran’ın nefesi bile duyulmuyordu.

Sonra yavaşça… çok yavaşça başını yana eğip yerde kıvranan adama doğru eğildi. Gözlerinde bir şey yanıyordu öfke değil, çıldırmış bir kararlılık. Bir insanın sınırı vardı; Boran o sınırı çoktan geçmişti. Cezasız, denetimsiz, başıboş kalan sadece duygu değildi. İçindeki karanlık yeni bir şekil alıyordu.

Genç adamın omzundaki yara, tazeliğini kaybetmemiş bir etin buğusu gibi tütmeye devam ediyordu. Kurşun, derinin alt katmanlarını yakıp kavurmuş, etin derinliklerinde kör bir bıçak gibi sürekli zonklayan, keskin bir acı bırakmıştı. Kan, gömleğinin kalın kumaşını, etrafa metalik, ağır bir koku yayarak koyu, neredeyse siyaha yakın bir kırmızılığa boyamış, kumaşı gerginleştirmişti. Her nefes almaya çalıştığında, kaburgaları çatırdayan bir kafes gibi sarsılıyor, ağız boşluğundan suçluluğun acı bir tadıyla karışık hırıltılı bir ses çıkıyordu.

“Şimdi tekrar söyle,” dedi Boran. Sesinde tehdit yoktu çünkü tehdide ihtiyaç duymuyordu. Çünkü Boran’ın sesi bile kader gibi konuşuyordu; değiştirilemez, kaçınılamaz, affı olmayan bir kesinlik.

Adam dudaklarını aralamaya çalıştı. Çenesinin titremesi bir çocuğunki gibiydi ama Boran’ın yüzüne bakamıyordu. Yüzüne bakmak, bir uçurumun kenarından aşağı bakmakla aynıydı. İçinden bir inilti geldi. “Be—… belki… kendi isteğiyle…gitmiştir.”

Boran, onu bir süre, zamanın ağırlığını hissettirerek sadece izledi. Bakışlarını, adamın acıdan kaskatı kesilmiş, titrek omzuna, yaranın tam ortasına, bir kartalın avını izlediği kesinlikle dikti.

Sonra bir adım attı.

Ayakkabısının zemine temas ettiği o tek, tok ses, odanın sessizliğini bir cam gibi çatlattı ve adamın nefesini midesine indirdi. Odadaki herkesin boğazı, görünmez bir el tarafından sıkılmışçasına, kuru bir düğümle tıkandı. Fatih bile, yerin dibine çakılmış gibi kımıldamadan bekledi; çünkü Boran’ın o an ne yapacağını, kendi gölgesi bile tahmin edemiyordu.

Boran çömeldi. Hareketi, akşam karanlığının yeryüzüne çöküşü gibiydi. Bir celladın infaz anındaki merhametsiz kesinliğiyle, elini adamın yaralı omzuna uzattı. Genç adamın gözleri, korkuyla yırtılmış bir resim gibi açıldı. Panik, boynundaki damarları şişirdi. “Y—yapmayın… ne olur…” diye inledi. Sesi, kırılgan bir yalvarıştan ibaretti.

Ama Boran duymadı. Ya da duydu ama tıpkı bir rüzgar sesi gibi umursamadı. Bakışlarını adamın kaçmaya çalışan gözlerine kilitledi ve elini hiç acele etmeden, en ufak bir tereddüt kırıntısı bile taşımadan yaranın tam merkezine, kurşunun girdiği o közleşmiş noktaya bastırdı.

Adamın çığlığı, odanın tozlu duvarlarını bile titretirken gözleri yerinden fırlayacak gibi açıldı, omzu sanki kemiği kırılıyormuşçasına aşağıya doğru çöktü, bacakları zeminde kontrolsüz bir ritimle titredi. Sanki kor hâline gelmiş bir demir, etine yeniden ve yeniden mühürleniyordu.

Birine acı çektirmek bu kadar kolay değildi Boran için. Ama bu adamın geçmişini bildiğinden gözünü bile kırpmamıştı. Dosyasını okumuştu. Tecavüzcü şerefsizin tekiydi ve salınıvermişti. O yüzden yaptığı hiçbir şeyden pişman değildi.

Boran’ın güçlü parmakları yaraya doğru gömülürken, adamın kanı avucuna yayıldı. Sıcak, demir metal kokulu, ağır bir damla damla akıntı. Ama Boran’ın yüzünde, bu vahşi temasın yarattığı acıya dair bir gölge bile kıpırdamadı. Gözleri sabit, dudakları ince bir çizgiydi.

“Demek kendi isteğiyle gitmiştir…” Sesi, sessiz bir bıçağın kemiğe ulaştığı andaki soğuk ve net tınıyla çıktı. Parmaklarını, sanki bir vida sıkıyormuşçasına, biraz daha bastırdı.

Adamın çığlığı ikinci kez, ilkinden daha keskin, daha umutsuz yükseldi. Ses kesildiğinde, nefesi hırıltıyla değil, ciğerlerinden çekilen son hava gibi geri döndü. Alnından ve şakaklarından akan ter, gözyaşına karışıp yanaklarından süzüldü.

Boran başını, değerlendiren bir yargıç gibi yana eğdi. “Şimdi söyle.” dedi, her kelimeyi adamın yarasına bastığı parmakları kadar sert heceleyerek. Sesi, geri dönüşü olmayan bir gerçeği talep ediyordu. “Kendi isteğiyle mi gitmiş?”

Adamın kalbi, göğüs kafesini parçalayacakmış gibi deli gibi atıyordu. Soluk soluğa, tüm bedeni elektrik akımına kapılmış gibi sarsılıyor, dişleri şiddetle birbirine vuruyordu. Kan, Boran’ın elinin arasında ılık, koyu baloncuklar oluşturuyordu.

“Ha… hayır…” diye inledi sonunda. Ses, yalvarışın ve kabullenmenin eşiğindeydi. “Kendi isteğiyle gitmemiş… Gitmez…”

Boran’ın elinin baskısı, bir şimşek hızıyla bir anda kalktı. Adam, kontrolsüz bir ağırlıkla yere çöktü. Omzunu tutarken, sanki Boran’ın elinin görünmez ağırlığı hâlâ orada, etini eziyormuş gibi hissediyordu.

Boran yavaşça, büyük bir kaya gibi ayağa kalktı. Elindeki kana bir an baktı; yüzünde hala mutlak bir boşluk vardı. Sanki kendi kanıymış gibi çevirdi elini, inceledi, sonra kenarda duran soğuk, temiz bir bezle sildi. Temizlik hareketi bile bir tehditti.

“İşte böyle konuşacaksınız,” dedi. Sesi, odanın tüm köşelerine, tartışmaya yer bırakmayan bir buyruk tonuyla yayıldı. “Sadece gerçek. Sadece ciddiyet.”

Fatih, adamın yanına, yaraya bakmak için eğildi ama Boran elini kaldırarak onu, gözle görülmez bir duvarla durdurdu. “Dokunma,” dedi. Sesi, bir buz kütlesi gibiydi. “Acıyı hissetsin. Yaptığı hatanın bedelini, etinde taşısın.”

Sonra arkasını döndü, masaya doğru tavizsiz adımlarla yürürken sesi bir kez daha, oda içindeki havayı kesen bir çelik gibi yankılandı. “Bir daha,” dedi, gözleri etrafta karanlık bir ateş gibi parlayarak. “Kimse karşıma karımla ilgili saçma bir ihtimalle çıkmayacak.”

Ziya, boğazını temizleyip bir şey söylemek istedi ama kelimeler dudaklarına gelince yok oldu. Çünkü Boran başını kaldırmıştı artık. Gözleri, masanın üstündeki belgelerden çok daha ileri bir yere bakıyordu sanki. Görmediğimiz bir çizgiye. Takip ettiği bir iz olmadığı halde, bildiği bir hedefe.

Ziya, dikkatle konuştu. “Boran… istersen biraz—” Boran elini kaldırdı. “Hayır.”

Sonra yavaşça doğruldu. Masanın önünde durdu ve kalabalığa döndü. Gözleri bir bir hepsinin yüzünden geçti. Kimse bakışını tutamadı; herkes kısa bir an sonra gözlerini kaçırdı. “On gündür elimizde hiçbir şey yok. Bir kağıt. Bir iz. Bir araç. Bir çizik. Ve bugün birinin çıkıp bana İnci’nin kendi isteğiyle gittiğini söyleme cesareti oldu.”

Adam, vurulan omzunu tutarken bakışlarını yere düşürdü. Tam konuşacak gibi oldu ama Boran elini kaldırınca dili damağına yapıştı. O sessizlik bile az önceki silah sesinden daha tehlikeliydi.

“Madem o kadar cesursunuz, bu gece bu şehirdeki bütün kanallarınızı, bütün yeraltı bağlantılarınızı, bütün kulaklarınızı açın. Her köşeye, her sokağa, her deliğe girin. Bu saatten sonra, masamda sadece elle tutulur, gözle görülür bir ilerleme raporu istiyorum. Hipotezleri ve ihtimalleri, krizin ilk gününde bıraktık. Bana sonuç getirin.”

Boran’ın sesi giderek alçalıyor, ancak etkisi büyüyordu. Odadaki her bir adamın içine işleyen, kemiğe kadar inen bir soğukluktu bu. “İnci’nin kendi isteğiyle gitmediğini biliyorum. Çünkü,” Boran yavaşça gülümsedi. Bu, neşeden yoksun, karanlık ve ürkütücü bir gülümsemeydi. “Onu tanıyan herkes bilir ki, İnci benden gitmez.”

Eli, masanın üzerindeki tek bir fotoğraf karesine uzandı. Fotoğrafı tutuşu, az önce bir adamın yarasına bastıran ellerin vahşetinden eser taşımıyordu. Parmağı, kadının yüzünün yumuşak hatları üzerinde tüyler ürpertici bir hassasiyetle gezindi. Yüzünde artık öfkenin yerini, tüketici bir kararlılık almıştı. “Gideceği tek yer, benim olduğum yerdir.”

Boran, fotoğrafı yerine bıraktığında parmakları hafifçe titredi, bu öfkeden kaynaklanan titreme değildi. Bu, tahammülünün son noktasına geldiği, ruhunun ince bir tel gibi kopma eşiğinde olduğu için oluşan gerginlikti. Artık içindeki sabır, en son lifine kadar sökülüp atılmıştı. Geriye sadece saf bir eylem arzusu, kontrolsüz bir güç kalmıştı.

Sonra bir anda masadan geri çekildi. Hareket, kendi bedeninden bile rahatsızmış gibi sert, sarsıcı bir şiddetle yapıldı. Sanki odanın içinde kalmaya tahammülü yoktu; sanki duvarlar üzerine kapanıyor, havasızlık boğazını sıkıyordu.

Gölgesi, loş ışığın altında titrek ve huzursuz bir dev gibi uzadı. Boran’ın adımlarının zeminde bıraktığı yankı bile, onun sabırsız, keskin ve huzursuz ruh halini ele veriyordu. Kapıya doğru yürüdü. Yürüyüşü, artık sadece bir kararlılık değil, deli bir saplantının tetiklediği bir zorunluluktu. Kendini durdurmaya çalışan olsaydı, o an kan dökülürdü. Bunu odadaki herkes, hücrelerinin en derininde hissediyordu.

Fatih bir adım atacak gibi oldu ama Ziya kolunu tuttu; gözleriyle, "Yapma. Şu anda kimse ona dokunamaz," dedi. Boran, durdurulamaz bir kuvvet alanına girmişti.

O sırada Boran kapının önünde durdu. Omuzları, sert, hırıltılı bir nefesle kalktı. Sanki ciğerlerine dolan hava bile ona dar geliyor, odadaki her şey onu boğuyordu. Kapıyı ardına kadar açtı. Kapının dışındaki koridorun ışığı, içeriye sert, yabancı bir çizgi çekti.

Odadan çıkıp dışarıdaki koridora çıktığında, yüzüne vuran soğuk hava bile içindeki ateşi söndüremedi. Koridorun sonundaki görevli, Boran’ın gözlerindeki manik ifadeyi görünce panikle doğruldu ama tek kelime etmeye cesaret edemedi.

Kapının önünde bekleyen adam onu görür görmez arabanın kapısını açmak için hamle yaptığında konuştu. “Gerek yok. Yalnız gideceğim.” Adam, Boran’ın bu emrine itiraz etmenin ölümcül bir hata olduğunu bilerek hemen geri çekildi. Boran, hızla sürücü koltuğuna yerleşti ve kapıyı, öfkesiyle orantılı bir şiddetle çarptı.

Motorun güçlü sesi, otoparkın duvarlarında yankılandı. Boran, aracı geri vitese taktı ve gaz pedalına sanki bir düşmanı ezer gibi sertçe basarak hızla ana yola çıktı. Şehrin gece yarısı sessizliği, Boran’ın hız ve umutsuzlukla dolu sürüşüne sahne oluyordu. Trafik lambaları, onun için anlamsız, yavaşlatıcı engellerdi. Kırmızı ışıkların üzerinden geçerken, arabasının lastikleri ıslak asfaltta tiz bir çığlık atıyordu. Hızı, içindeki fırtınanın yansımasıydı.

Gözleri, karanlıkta parlayan avcı gözleri gibiydi. Başını sürekli sağa sola çeviriyor, her köşe başında, her gölgede, İnci'nin kayboluşuna dair ufak bir ipucu arıyordu. Her bir otobüs durağı, her bir kapalı dükkânın vitrini, her bir yalnız yürüyen gölge...

Boran, mantığını tamamen bir kenara atmıştı. Biliyordu ki, İnci koca şehirde bir iğne bile değildi; onu rastgele bulması imkânsızdı. Ama bu çaresiz fiziksel eylem, onun kontrolü elinde tutma biçimiydi. Hareket etmeliydi. Aksi takdirde, hareketsizlik onu boğacaktı.

“Neredesin, İnci…” diye fısıldadı.

Direksiyonu sıkmaktan parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Aracı tekrar tekrar gittiği o yere sürdü. İnci’nin kaçırıldığı kliniğe. Kamera kayıtlarının onu son kez çektiği o alandan başlayıp defalarca farklı yollara gitmişti. Ama yoktu. Kliniğin çevresini, birkaç saat önce yüzlerce adamının taradığı bu sokakları, tekrar tekrar dolaşmaya başladı.

Her dönüş, zamanı geriye sarma ve bir hatayı bulma çabasıydı. Gözleri, sanki asfaltın üzerine dökülmüş görünmez bir ipucu varmış gibi, sürekli yere odaklanıyordu. Psikopatça bir delilik anıydı bu: Boran, kendisini bu sokaklarda bir nöbetçi gibi konumlandırıyordu. İnci'yi bulana kadar, bu bölgeden ayrılmayacaktı. Onun son temas ettiği nokta, Boran’ın yeni karargâhı olmuştu.

Motorun sesi, tek başına bu bölgedeki sınırsız öfkenin ve tükenmişliğin göstergesiydi. Boran, gözleri sabit bir noktaya kilitlenmiş, bir sonraki hamlesini, kontrolü yeniden ele almanın bir yolunu hesaplıyordu. Etrafındaki sokaklar, onu tüketen bir labirentten ibaretti.

Boran’ın siyah aracı kliniğin çevresinde hızla dairesel turlar atmayı bıraktıktan saniyeler sonra, aynı sokağın köşesinden, siyaha yakın koyu gri bir araç belirdi. Bu, Fatih’in aracıydı. Boran’ın “yalnız gideceğim” emrini dinlememiş, Boran’ın görüş mesafesini tehlikeye atmayacak kadar geride kalmıştı. Fatih, abisinin şu anki kontrolsüz, delilik sınırındaki hâlinin bir gözetimi hak ettiğini biliyordu.

Boran, araç içinde, sanki bir hayaletle konuşur gibi fısıldayarak bir süre daha hareketsiz kaldı. Sonra, aniden, zihninde bir ışık yanmışçasına direksiyona abandı. Kliniğin kasvetli atmosferi, Boran’a nefessiz gelmişti. Aracın motoru bir kez daha kükrediğinde Boran, sanki bir ipe bağlıymış gibi sahil şeridine doğru, şehrin kalabalık merkezinden hızla uzaklaşmaya başladı. Fatih de, sessiz, itaatkâr bir gölge gibi arkasından geldi.

Aracı sahil yoluna ulaştığında hızını kesti. Artık körü körüne bir hız değildi bu; ağır, hüzünlü ve amaçlı bir akıştı. Aracın farları, gecenin karanlık ve dalgalı deniz yüzeyini aydınlatıyordu. İnci, denizi ve gökyüzünü severdi. Ona göre, sonsuzluk ve özgürlük demekti. Özellikle bu kıyı şeridinde, denizin fener ışıklarına vuran ılık esintisini içine çekmeyi severdi.

Boran, şehrin ışıklarının azaldığı, denizin sesinin artık sokak gürültüsünü bastırdığı bir noktaya gelip arabayı kenarda durdurdu. Motoru kapattı. Mutlak bir sessizlik çöktü. Sadece denizin kesintisiz hışırtısı ve arada sırada Fatih'in arabasından gelen hafif motor sesi duyuluyordu.

Araçtan indi. Adımları ağır, sanki bastığı zemin toprak değil de bir mezar taşıymış gibi ihtiyatlıydı. Gözleri, zifiri karanlığın içinde bir anlam, bir ışık sızıntısı arıyordu. Yürüdü. Hızlı değil, sanki bir mezarlıkta yürüyor gibi, ağır ve amaçsızca yürüdü. Gözleri, denizin karanlığına sabitlenmişti.

Tam o anda, gözleri, kıyı şeridinin biraz ilerisindeki dalgakıranın başladığı noktaya takıldı. Loş fener ışığı, orada duran bir silüeti aydınlatıyordu.

Kumral saçlar.

Rüzgârda bir melodi gibi savrulan, omuzlara dökülen o tanıdık kavis. Boran’ın ciğerlerine bir bıçak saplandı; on gündür soluyamadığı hava, bir anda genzini yakarak içeri doldu. Rasyonel zihin, yerini uykusuzluğun ve acının doğurduğu o tehlikeli sanrıya bıraktı. On gündür ruhunu kemiren o devasa boşluk, bir anda imkânsız bir umutla doldu.

"Bu o," dedi içindeki ses. "Ölmedin, delirmedin, işte orada."

Kaskatı kesildi. Damarlarındaki kan buz kesti, dünya etrafında yavaşladı. Yüzündeki o sert, mermer maske çatladı; altından korumasız, çocuksu ve muhtaç bir yalvarış sızdı. “İnci!”

Sesi rüzgârda dağıldı, denizin tuzuyla karışıp yok oldu. Bir adım attı, sonra bir tane daha. Az önceki ağır adımlardan eser kalmamıştı; şimdi denizin dibine doğru batan bir adamın, yüzeye çıkmak için attığı o son, düzensiz ve vahşi çırpınışlarla koşuyordu.

“İnci!” diye feryat etti bu kez. Sesi artık bir isim değil, evrenin karanlığına fırlatılmış bir acı çığlığıydı.

Mesafeler azaldı, kalp atışları kulaklarını tıkadı. On adım... Beş adım... Fenerin titrek, sarı ışığı kadının üzerine düştüğünde, gerçek bir balyoz gibi indi tepesine. Kadının saçları mat ve cansızdı, duruşu o asil zarafetten yoksundu. Ve kadın döndüğünde... Boran bir uçurumdan aşağı boşluğa düştü.

Gördüğü yüz, bir yabancıya aitti. Boş, anlamsız, sıradan bir yüz. Boğazı düğümlendi. Bütün umudu, boğazındaki o düğümle birlikte acı vererek eridi.

Kadın, rüzgarda Boran’ın sesini duymuştu. Yavaşça döndü, yüzünde korku ve şaşkınlık karışımı bir ifade vardı. "Buyurun? Bir sorun mu var?" diye sordu.

Boran’ın ruhu, o an orada, ıslak çakıl taşlarının üzerine döküldü. Gözlerindeki o son parlaklık, can çekişen bir mum gibi söndü. Omuzları, dünyanın tüm coğrafyası üzerine yıkılmış gibi çöktü. Tüm o vahşi umut, yerini zehirli bir hayal kırıklığına bıraktı.

“Hayır,” diye fısıldadı. Sesi, ölen bir adamın son nefesi gibi cılızdı. “Özür dilerim. Yanlış... tamamen yanlış.”

Boran, kadının yüzünü gördüğü an sanki biri göğüs kafesini ikiye ayırmış da içine buzlu su boşaltmış gibi sarsıldı. O umut dolu, parlayan gözler bir saniye içinde ferini yitirdi, feri sönmüş birer boşluğa dönüştü.

Adımları kesildi. Dizleri, üzerine binen bu devasa hayal kırıklığının yükünü taşıyamadı. Olduğu yere, nemli ve keskin kokulu çakılların üzerine çökercesine eğildi. Elleri dizlerine dayandı, parmakları kumaşın üzerinden etini ezecek kadar sertçe kenetlendi. Başını öne eğdi; omuzları, on gündür tuttuğu tüm o ağır yıkımın altında titriyordu.

“O değil...” diye fısıldadı. Sesi, sanki ciğerlerinden değil de ruhunun en derinindeki bir çatlaktan sızıyordu. “O değil oğlum... O değil.”

Kendi kendine konuşuyordu ama sesi bir yabancıya aitmiş gibi soğuk ve hırıltılıydı. Gözlerinden akan yaşlar, dizlerine dayalı ellerinin üzerine sıcak damlalar halinde düşerken, boğazından hıçkırıkla karışık bir inilti koptu. Bu, dünyada hiçbir dilin tarif edemeyeceği bir çaresizliğin sesiydi. On gün boyunca biriktirdiği tüm o sahte güç, o mermer maske, o an orada paramparça oldu.

Ve tam o noktada, hıçkırıklarının en şiddetli yerinde, Boran’ın omuzları farklı bir şekilde sarsılmaya başladı.

Önce hafif bir hırıltı, ardından sarsıcı, histerik bir kahkaha döküldü dudaklarından. Ağlıyordu ama aynı zamanda gülüyordu. Yüzü yaşlar içindeyken, kendi deliliğine, kaderin ona attığı bu ağır tokadın absürtlüğüne gülüyordu. Gözyaşları dudaklarına sızıyor, kahkahası her saniye daha da kontrolsüz, daha da ürpertici bir hal alıyordu.

“Deliriyorum,” dedi, kahkahalarının arasından zorla nefes alarak. “Gerçekten deliriyorum!”

Fatih, Boran’ın bu halini gördüğünde sanki biri canını söküyormuş gibi hissetti. O dev adamın, o yıkılmaz Boran’ın dizleri üzerine çöküp bir çocuk gibi ağlarken aynı zamanda bir deli gibi gülmesi, her şeyin sonunun geldiğinin işaretiydi. Fatih hemen yanına çöktü, elleriyle Boran’ın omuzlarını öyle bir kavradı ki, parmak uçları Boran’ın kemiklerine değiyordu.

“Abi! Yapma böyle! Bak bana!” Fatih’in sesi titriyordu. “Boran abi, kendine gel!”

Boran, kahkahası bir hıçkırığa dönüşürken başını kaldırıp Fatih’e baktı. Yüzü tanınmaz haldeydi; acı, delilik ve bitmişlik iç içe geçmişti. “Fatih, her yerde onu görüyorum lan! Her kumral saçta kalbim duruyor, her nefeste onun kokusunu arıyorum... Ama yok! Kimse yok! Beni kandırıyorlar, zihnim benimle oyun oynuyor!”

Fatih, Boran’ı sarsarak onu o karanlık kuyudan çekip çıkarmaya çalıştı. “Onu bulacağız abi! Yemin ederim bulacağız! Ama senin aklına ihtiyacımız var. Bu delilik seni bitirirse, İnci’yi de bitirirler. Kalk ayağa!”

Boran, Fatih’in bu sert ama hayat dolu uyarısıyla bir an duraksadı. Gözlerindeki o histerik parıltı, yavaşça yerini donuk bir griye bıraktı. Derin, titrek bir nefes aldı. Fatih’in desteğiyle, sanki her kemiği tek tek kırılıyormuş gibi ağır ağır doğruldu.

Gözleri, Fatih’in yüzüne odaklanmaya çalışıyordu ama bakışları boştu. “Fatih… deliriyorum ben.” diye fısıldadı. Omuzları Fatih'in elinin altında titriyordu.

“Hayır.” Diye üsteledi Fatih, sesi bu kez bir emir gibi değil, Boran’ı gerçekliğe bağlayan son bir halat gibi yankılandı. “Delirmiyorsun! Sadece seviyorsun. Ve bu sevgi şu an senin tek kurtuluşun, ama aynı zamanda en büyük celladın. Eğer şimdi o cellada teslim olursan, İnci’nin katili sen olursun!”

Boran’ın yüzündeki o çarpık gülüş, Fatih’in son kelimesiyle bıçak gibi kesildi. Gözlerindeki o deli dolu parlaklık yerini dipsiz, karanlık bir kuyuya bıraktı. Fatih’in parmakları Boran’ın omuzlarını hâlâ mengene gibi sıkıyordu, sanki bıraksa Boran toz olup havaya karışacaktı.

Boran yavaşça doğruldu. Hareketleri o kadar ağır ve mekanikti ki, sanki her eklemi paslanmış bir metalin gıcırtısıyla dönüyordu. Fatih’in elini omuzlarından yavaşça, neredeyse nazikçe indirdi. Ama bu bir kabulleniş değil, bir kopuştu.

“İnci’nin katili...” diye mırıldandı Boran. Sesi artık ne ağlıyor ne de gülüyordu. Sesinde hiçbir duygu kırıntısı kalmamıştı. “Eğer ben delirirsem, onu kimse kurtaramaz.”

Başını kaldırıp ufka, denizin karanlık sularına baktı. Az önce o yabancı kadını İnci sandığı andaki o çocuksu umuttan eser yoktu. Yüzü, bir heykel tıraşın elinden çıkmış en soğuk mermere dönüştü. Gözyaşları yanaklarında kurumuş, geride sadece tuzlu ve sert izler bırakmıştı.

"Bak bana," dedi Fatih. “Senin aklın karışık, evet. Ama senin aklın, o pisliklerin elindeki tek rehberimiz. Seni böyle görürlerse, seni bitmiş sayarlar. Sen bitersen, İnci'yi kim bulacak?"

Bu son cümle, Boran'ın içindeki kırık teli yeniden bağladı. İnci. Boran'ın gözleri açıldı. “Mantık,” dedi. Sesi alçak ama kesindi. “Sadece mantık.”

Elini Fatih’in omzundan çekti. Bu hareket, Fatih’i itmekten çok, kendi bedeninden duyguyu söküp atma girişimiydi. Boran, Fatih’in yüzüne bakmadı. Duygular, sadece birer zayıflıktı ve o an, bir zayıflığa tahammülü yoktu.

Fatih’i geride bırakarak aracına doğru yürüdü. Adımları, yere vuran her topla vuruşta ruhunun bir parçasını ezer gibi ağırdı. Siyah aracına bindi. Kapıyı kapattığında, o kapı sadece bir aracı değil, Boran’ın son insani kalıntılarını da dış dünyadan ayırmıştı.

Motoru çalıştırdı. Işıklar karanlıkta bir yara gibi yayıldı. Yola çıktı. Hız ibresi hızla tırmanırken, Boran’ın vücudu koltuğa çivilenmiş gibi hareketsizdi. Gözleri, ön camın ötesindeki geceye saplanmış durumdaydı.

Dışarıdan bakıldığında, tamamen kontrol altında, ölümcül derecede kararlı bir adamdı. Ama direksiyonu tutan parmaklarının boğumları, hala beyazdı; Fatih’in onu sarstığı o anın gerilimi, kaslarında birikmişti.

Zihninin derinliklerinde, o kumral silüeti görmeye devam ediyordu. Denizin kenarında, ona hayal kırıklığının acı kahkahasıyla gülen o yabancı yüzü. Her hızlanışında, o kahkaha kulaklarında yankılanıyordu. Ancak Boran, bu zihinsel çığlıkları bastırmayı başarmıştı. Onu koruyan, duygusal zırhını kalınlaştıran tek bir düşünce vardı: İnci.

Aramayı bırakmak, ölmek demekti.

Eğer delirecekse, onu ararken delirecekti. Eğer düşecekse, onu bulmaya çalışırken, en yüksek noktadan düşecekti. Boran, İnci'nin yokluğunun yarattığı boşluğu doldurmak için sadece öfkesini ve sahiplenme arzusunu kullanıyordu. O boşluk, onu yutmaya çalışan bir canavardı; Boran ise bu canavara, daha da büyük bir canavar olarak karşılık veriyordu.

Bu, bir iş planı değildi. Bu, Boran’ın kendi kalbine karşı verdiği bir emirdi. İnci'yi bulana kadar acı çekmeyi, hissetmeyi, hatta nefes almayı bile kendine yasaklamıştı. Aracın farları, karanlık yolları keserken, Boran’ın yüzündeki mermer maske ne kadar soğuk ve kusursuz olursa olsun, altında tüketici bir yangının sonsuza dek süreceği belliydi…

◔◔◔

Ertesi Gün Gece- Saat 23.00

Loş ışıkla aydınlatılmış çalışma odasında, hava sıkışmış bir gerilim ve yanmış kahve kokuyordu. Boran, İnci’yi kaçıranın kişisel bir kin güttüğünü anladığı andan itibaren, araştırmaları daha derin ve tehlikeli bir boyuta taşımıştı. Boran ve Fatih, yüzlerce sayfadan oluşan eski dosyalara gömülmüşlerdi. Mafya masasından aldıkları dosyalar da buna dahildi.

O kadar çok belge vardı ki hangisine odaklanacaklarını bilmiyorlardı. Babasının bu kadar işin içine girmesi ondan bir kez daha nefret etmesine neden olurken tek bir cümle atlamadan dosyaları incelemeye devam etti. Korkut ve Giray’a şirket dosyalarını vermiş, Güney ve Egemen ise aynı odada, Adnan’ın geçmişteki intikam ihtimallerine karşı derinlemesine bir tarama yapıyorlardı.

Kapı tıklandığında, Boran gözleri dosyalardan ayrılmadan, kuru bir sesle mırıldandı. “Gir.”

Kapı yavaşça açıldı ve Derin içeri girdi. Boran, rahatsızlığının ağırlığıyla başını kaldırdığında, hemen ardından bakışını çekti. Kardeşine bakmamak, kendi acısını ve kırılganlığını ondan saklama çabasıydı. Tabii bir de ona karşı hissettiği öfke vardı.

Derin, abisinin bu buzdan kalesine çarparak geriledi. “Ben bir şey, bir ipucu, bir haber var mı diye sormaya gelmiştim…” diye fısıldadı. Sesi ağlamaklı ve küçüktü. Buraya gelirken bile kırk defa düşünmüştü; abisinin ona bakmayışı, kararının yanlışlığını acıtarak doğruluyordu.

“Yok abicim,” dedi Egemen, sıkıntılı bir şefkatle Derin’e bakarken. Derin aynı mahcuplukla ona baktığında başını salladı. “Teşekkür ederim.” Başka bir şey söylemeden kapıyı sessizce kapattı.

Egemen, bakışlarını Boran’a çevirdi. Olanları anlıyordu. Boran, şu an tıpkı İnci ve Boran’ın evlendiğini duyduğunda kendisinin davrandığı gibi davranıyordu: Sevdiklerini korumak için kendini duygusal bir kuleye hapsediyordu. Egemen, kendi yaptığı hatayı -kardeşini kimsesiz hissettirme hatasını- Boran’ın tekrarlamasını istemezdi.

Bakışlarını Boran’dan çekip kağıtlara çevirirken bu sefer odada çalmaya başlayan telefonla birlikte irkildi Boran. Bakışları ekrana kaydığında Mazhar’ın aradığını görerek yerinden doğruldu. Bakışları istemsizce Egemen’e kayarken hiç beklemeden açtı telefonu. “Efendim?”

“Boran, Bahadır hareket etti. Hiç temasta olmadığı bir arabaya bindi ve şu an Belgrad Ormanı yönünde ilerliyor araç. Adamla görüşmeye gittiğini düşünüyoruz. Haberin olsun.” Boran aldığı haberle anında oturduğu yerden kalkarken konuştu. “Tamam. Tamam geliyorum bende. Siz takibe devam edin.”

“Sen gelmeye başla fakat ormana gidiyorlarsa orası çok büyük biliyorsun. Bizimkilere haber vereyim mi?” diye sordu Mahzar merakla. Kastettiği adamlarıydı. “Ver, ormanı çevrelesinler ama izi belli etmesinler.”

“Hallediyorum.” Mahzar başka bir şey söylemeden telefonu kapatırken onun kalkışıyla ayağa kalkan odadaki arkadaşlarına baktı. “Bahadır harekete geçmiş, gidiyorum bende.” Hızla odadaki kasaya ilerleyerek şifreyi girdikten sonra kasanın açılmasıyla silahını alarak beline taktı hızlıca.

“Bende geliyorum.” Dedi Egemen. Boran’la aynı anda odadan çıkarken diğerleri de onunla çıktı. Hepsinin aynı anda merdivenlerden inişi evdekileri telaşlandırırken Zümra babaanne mırıldandı. “Hayır olsun.”

“Abi tuzak olabilir bu, o adamlara ne kadar güvenebiliriz?” Fatih içindeki endişeyi dile getirirken Boran alaylı bir şekilde güldü. Adımlarını duraksatarak Fatih’e baktı. “Bahadır hangi arabaya bineceğini nereden biliyordu Fatih? Bir telefon konuşması geçmiş olmalı aralarında. Ya da sivil polis çoktan harekete geçmeliydi ve bize de haber gelmeliydi. Bizim güveneceğimiz kimse yok belli ki. O yüzden doğru bildiğimi yapacağım.”

Boran’ın sözleriyle Fatih haklılık karşısında başını eğdi. Boran arkasını döndü, Giray ve Korkut’a baktı. “Siz bura-“ Sözü aniden, sertçe kesildi Korkut tarafından. “Biz de geliyoruz. Seni yalnız mı bırakacağız?”

“Ucunda ölmek dahi olsa, İnci’yi kurtarmak için gelirim,” dedi Giray, sesi sarsılmaz bir sadakat taşıyordu.

Boran, yüzünde küçücük, belli belirsiz bir tebessümle içindeki umuda tutundu. Hazır olan arabasının ön koltuğuna bindi.

Fatih arabaya binmeden eliyle korumalara işaret verdi. Bu, ‘bizimle gelin’ demekti; tabii bazıları da evin güvenliği için kalacaktı. Giray ve Korkut hızlıca Boran’ın arabasının arkasındaki araçlarına bindiklerinde, Güney ve Egemen de Boran’ın arabasına binmişlerdi.

Herkes hazırdı. Fatih motoru çalıştırdı, araç hafifçe titreyerek hareket etti. Boran ön koltuktan aynadan arkaya baktığında, Egemen ve Güney’in yüzündeki sarsılmaz kararlılığı gördü; bu yolculuk, belki de dönülmez bir eşiğe doğru gidiyordu.

Araba, yavaşça ormanın zifiri karanlığına doğru süzülürken, içerideki sessizlik, adeta yüklenmiş bir gerilimin habercisiydi. Boran, ön cama kilitlenmiş bakışlarını yumuşatmadan derin, keskin bir nefes aldı. Egemen ve Güney’in gözlerinde, kelimelerle ifade edilemeyecek bir kararlılık vardı; hepsi aynı bilinmeze, aynı tehlikeye doğru adım atıyorlardı.

Arka araçta ise Giray ve Korkut, gözlerini yoldan ayırmadan, her an saldırıya hazır bir şekilde öndeki aracı takip ediyorlardı. Hepsinin içinde aynı korku vardı: İnci’yi kurtaramama korkusu.

Onların hemen arkasındaki araçlarda korumalar ve Mert vardı. Mert, çaresizliğin ve mahcubiyetin ağırlığını omuzlarında taşıyordu. Yüzündeki üzüntü, içinde biriken pişmanlığı her bakışta daha da derinleştiriyordu.

Motorun hafif homurtusu, uzaklarda yankılanan gece sesleriyle karışırken, herkesin yüreğinde aynı soru donuk, soğuk bir çekiç darbesi gibi yankılanıyordu: “İnci’yi kurtarabilecek miyiz?”

Ve işte tam o an, hayatın ne kadar kırılgan ve ani dönüşlere açık olduğunu bir kez daha hatırlatan o gece, Belgrad Ormanı’nın yutucu karanlığına doğru başlamıştı…

*****

İnci Aral Demirhanlı’nın anlatımından,

Araç ormanın ortasındaki taşlık yolda durmuştu. Rüzgâr arabanın içinde oturuyordu. Bende arka koltuktaydım. Üzerimde zorla giydirilmiş toz pembe bir elbise vardı, saçlarım düzenliydi. Buradan sonra Almanya’ya gidilecekti ve benim elim kolum bağlanmıştı. Bakışlarım ormanlık alana doğru kaydı. Kaçabilir miydim? Kaçsam yolumu bulabilir miydim? Buraya gelene kadar gözüm bağlanmıştı ve yolu bilmiyordum. İçimde büyüyen umutsuzluk ve korku kalbimi sıkıştırıyordu.

Taşlık yoldan çıkan tekerlek sesiyle dikkatim dağılırken bakışlarım karşı arabaya kaydı. Kapı açıldığı gibi içinden Bahadır inerken gözlerim şaşkınlıkla açıldı. Kalbim sıkıştı, içimde bambaşka bir acı yükseldi. İhanetin acısı… Bahadır abi bu işe nasıl alet olurdu? Bu kaçıncı darbemdi onun yüzünden.

Rüzgâr arabadan indiğinde ikisi yüz yüze geldiler. “İnci nerde?” Direkt olarak beni sormasıyla midemde bulantı hissettim. Bir anda zihnime Rüzgar’ın beni ona verebilme ihtimali geldi ve bulantı daha da arttı o an. Her şeyi yapacak potansiyeli vardı bir zamanlar kuzenim dediğim adamın ve korkuyordum.

“Arabada.” Rüzgâr rahatlıkla cevap verirken Bahadır abinin bakışları arabaya kaydı. O anda Rüzgar arabaya, benim olduğum tarafa yaklaşarak kapımı açtı. “Kuzenini özlemişsindir İnci, gel.” dedi alaycı bir sesle.

Kapı aralandığında kalbim göğsümde yankılanıyordu. İçimde hem korku hem de öfke vardı, ama hareket edemiyordum, zincirlenmiştim sanki. Bahadır’ın soğuk bakışlarıyla göz göze gelmekten kaçındım, yerine derin bir boşluğa baktım.

Rüzgar, sanki benim içimde kopan fırtınayı fark etmiş gibi ufak bir gülümseme kondurdu dudaklarına. “Hadi, yapacak bir şey yok, gel,” dedi alaycı bir tonda. Sesinde hiçbir pişmanlık yoktu, sadece soğuk bir hesaplaşmanın keskinliği vardı.

Arabanın içinde nefesim düzensizleşti. Her an kaçmaya çalışıp kapıyı kapatıp dışarı fırlamak istiyordum ama bedenim bana itaatsizlik ediyordu. Rüzgar kendim çıkmayacağımı anlamış gibi kolumdan tutup beni sertçe çıkarttığında Bahadır abi bana yaklaşmaya başladı. “İnci…”

“Yaklaşma!” dedim hırsla. Bahadır abi duraksarken yutkundu. “İnci...” dedi yeniden, ama bu sefer kelimeleri boğazında düğümlendi.

Ormanın sessizliğinde sadece bizim nefes alışlarımız duyuluyordu. Yüreğimde sanki kırılan bir şey vardı; o, kuzenim, artık düşmanımdı. Gerçi çok önceden olmuştu bu düşmanlık.

“Sen... Nasıl yapabildin bunu bana?” diye fısıldadım, kelimeler zorla dökülüyordu dudaklarımdan. “Bana ihanet ettin. En büyük acıyı senden beklemezdim.” Bahadır’ın gözleri yere indi, elleri cebindeydi, çaresizdi. Uzun bir sessizlikten sonra, “Senin için yaptım bunu, bizim için.” Dedi utanmazca.

Dudaklarımın arasından alaylı bir gülüş döküldü. “Bizim için mi? Biz diye bir şey yok!”

Bahadır, sözlerimin ağırlığı altında başını eğdi. Dudakları kımıldadı ama ses çıkmadı. Gözlerindeki pişmanlık, karanlıkta bile seçilebiliyordu, ama bu artık hiçbir şey ifade etmiyordu.

İçimde yıllarca saklı kalmış öfke, anılarla birlikte kabardı. Çocukluğumuzun paylaşılan sırları, birlikte kurduğumuz hayaller, onun sessizce kırdığı güven… Hepsi bir anda gözümün önünden geçti. Artık o sadece karşımda duran bir yabancıydı.

“Senin için yaptım,” diye tekrar etti, bu kez biraz daha yüksek, sanki kendini inandırmaya çalışır gibi.
“Hayır,” dedim sert bir tonla, boğazımda düğümlenen tüm kelimeleri tek bir keskin nefese sığdırarak. “Bunu sadece kendin için yaptın. Ve ne bahanen olursa olsun, bu ihaneti asla değiştirmeyecek. Nefret ediyorum senden! Nefret ediyorum!”

Rüzgar’ın derinlerden gelen sesi sessizliği kestiğinde, gece aniden daha da soğuk ve ürkütücü bir hal aldı.
“Vakit doldu. İnci’yi götürmemiz lazım. Anlaştığımız gibi Bahadır, sen sonradan geleceksin Almanya’ya.”

Bahadır’ın gözleri keskinleşti. Bir anda elini belindeki silahına uzattı, hareketi öylesine hızlıydı ki, kimse fark edemedi bile. Tetiği çektiğinde, ormanın sessizliğini parçalayan keskin bir patlama duyuldu. Şoförün bedeni arabadan savruldu, yere yığıldı. Korku ve şaşkınlık anlık bir donukluk yaratmıştı.

Rüzgâr, Bahadır’a doğru adım attı şokla. Kendisi de silahını çıkarmıştı. “Dur! dedi soğukkanlılıkla. Ama Bahadır, gözünü kırpmadan silahını tekrar ateşledi. Bu kez mermi Rüzgar’ın göğsüne isabet etti. Rüzgar, anında yere yığılırken Bahadır bir an tereddüt etti ama hemen ardından Rüzgar’ın üstüne yürüyüp son darbeyi indirdi. Gözlerinde hiçbir acı, hiçbir pişmanlık yoktu.

O an benim için zaman durdu. Kalbim göğsümden fırlayacak gibi oldu. Şokun etkisiyle bir adım geri çekildim, sonra patlayan silah sesleriyle irkilip ellerimi kulaklarıma bastırdım. O korkunç sesler beynimde çınlıyordu, titremekten kendimi alamıyordum.

Gözlerimi kapattım ve derin bir nefes almaya çalıştım ama içimde kopan fırtına, hiçbir şekilde sakinleşmiyordu. Yanımda, kuzenim Bahadır, soğukkanlılıkla insanların hayatlarını bitirmişti.

Bakışları bir an için bana kaydığında yutkundum. Titreyerek baktım ona. Bahadır’ın eline geçmektense ölmeyi yeğlerdim. “Amcamın bana kattığı en iyi şey silah kullanmayı profesyonelce öğretmesiydi.” Diye fısıldadığında ürperdim.

Cümle boğazımda düğümlendi, bedenim bir an daha da ürperdi. Bahadır, gözlerini Rüzgar’a çevirdi. Hafifçe ona doğru eğildiği anda, kalbim çarparak harekete geçti. Tek düşüncem vardı: kaçmak. Tereddüt etmeden, bir saniye bile düşünmeden, ormanın karanlığına doğru koşmaya başladım.

Yüzüme çarpan serin rüzgarla beraber biraz olsun rahatlamaya çalışırken, kalbim deli gibi atıyordu. Yine de o “İnci!” diye arkamdan bağıran adamın sesi, korkumu katlamaya yetiyordu. Adımlarımı hızlandırmaya çalıştım ama içimde büyüyen o korku, derinlere işlemişti. Bahadır’dan kaçmak sadece bir kaçış değildi; onun yanında ne kadar zaman geçirirsem, o soğuk ölümün, o ihanetin pençesine o kadar daha çok kaptıracaktım kendimi.

Onun varlığı, nefesimi kesen bir lanet gibiydi. Ve ben, o lanetin elinden kurtulmak için ne gerekiyorsa yapmalıydım — kaçmalı, saklanmalı, direnmeli… Çünkü Bahadır’dan korkuyordum; sadece onun silahından değil, içindeki o karanlıktan, ruhundaki o sonsuz boşluktan korkuyordum.

Ayaklarım yaşadığım adrenalinle benden bağımsız hareket ederken aldığım nefes ciğerlerime dar gelmeye başladı. Ara ara arkama dönüp Bahadır abinin gelip gelmediğine bakarken ayaklarım yerle olan bağlarını tamamen koparmış gibiydi. Her bir adım, vücudumun geri kalanını bir adım daha ileri itmeye çalışıyordu. Adrenalin damarlarımda hızla akarken, hissettiğim tek şey kaybolan bir zamanın peşinden koşmak gibi bir şeydi.

Ciğerlerim daralmıştı, her nefes alışımda o kasvetli orman havası sanki ciğerlerime ağır bir taş gibi oturuyordu. Ama duramazdım, durmak bana ölüm gibi geliyordu.

Arada bir, adımlarımın yankılarını duyar gibi oluyordum. Bir yerlerden bir şeyler, bir hareketlilik hissediyordum. Anlık bir parıltı, gözlerimin köşesinde bir hareket, hemen arkamda Bahadır abinin olduğu hissini uyandırıyordu. Arkama dönüp bakmak zorunda kalırken onu göremeyip rahatlayarak koşmayı sürdürdüm ve önümdeki patikaya odaklandım.

Her geçen saniye daha da zorlaşan bir oyun gibi hissediyordum. Koştuğum orman, her köşesiyle bana yabancıydı. Her ağaç, her çalı, her taş, bana her an bir tuzak gibi görünüyordu. Ama duramazdım. Bir an bile geri bakmamalıydım.

Topuklarım, arkamda bıraktığım taşlara her çarpışında bir çekiç sesi gibi yankılanıyordu. Bacaklarım, sanki kendi ağırlıklarını taşımayı reddediyordu ama durmak yoktu. Çocukluğumdan kalma, bildiğim hiçbir yola benzemeyen bu yabancı orman, her köşesiyle bir gölge, her çalısı bir saklanma yeri, her taşı bir tuzak gibiydi. Gözlerim karanlığa alışmıyordu; belki de ben, bu sona alışmak istemiyordum.

Nefesim ciğerlerimi yakıyor, yanaklarımı ateşe veriyordu. Ayaklarımın altındaki toprak, bazen çamur gibi kayıyor, bazen keskin bir bıçak gibi batıyordu. Dizlerim titriyordu ama duramayacak kadar hızlı koşmalı, duramayacak kadar korkmalıydım. Geriye bir an bile bakmak yasaktı; çünkü arkamdaki kesik adım sesleri, gölgelerden doğacak olan dehşete nefes veriyordu.

Çok geçmeden, karşıma çıkan açık alanda sendeledim. Yer ayaklarımın altından kayıyor gibiydi; önümde, karanlık ormanın sonu, derin bir uçurumla açılıyordu. Aşağıda sadece siyah bir boşluk vardı; sanki dünya orada bitmişti. Rüzgâr, sert bir kırbaç gibi yüzüme çarpıyor, ağaçların dallarını hırpalayıp yaprakları dipsizliğe savuruyordu.

Kalbim göğsümde sıkıştı. Geri dönmek mümkün değildi, ama önümde de başka yol yoktu. Uçurumun sonsuz derinliği, iştahla açılmış bir ağız gibi beliriyordu. Aşağı baktığımda, gözlerim siyahın bütün tonlarını yutan bir boşlukla doldu. Altında hayat yoktu; ses yoktu... Sessizliğin bile boğulup yok olduğu bir hiçlik...

Bacaklarım kontrolsüzce titredi. Geri dönmek... Artık bir seçenek değildi. Bahadır, döndüğüm an beni bulur, bulduğu an ise hayatım son bulmaz, hayattan beter, dipsiz bir karanlık başlardı.

Kalbim kaburgalarıma bir kuş gibi vuruyor, göğüs kafesimi yırtıp çıkmak istiyordu. İçimden bir ses fısıldadı: "Kaçamazsın."

Kafamı kaldırdım. Gökyüzü bile bu sona tanıklık etmek istemez gibi karanlığa gömülmüştü. Ay saklanmış, yıldızlar beni görmezden geliyordu. Yalnızdım. Hayatımda hiç hissetmediğim kadar tek, savunmasız ve terk edilmiş…

Bir adım geri gittim. Ayaklarımın altındaki gevşek bir taş, hafif bir hışırtıyla kırılarak uçuruma düştü. Karanlığın onu yutuşunu, sesini bile çıkarmasına izin vermeyişini izledim. Aynı karanlık, şimdi beni, ismimi fısıldayarak çağırıyordu.

Geri dönmektense... Bahadır'ın nefesini ensemde hissetmektense, bu sessiz uçuruma gömülmek daha kolay, daha temiz, daha onurlu geliyordu.

Gözlerimi kapadım. Ve o anda... Bütün sesler, bütün korkular, arkamdaki karanlık tehditler bir anlığına sustu. Yerini, kalbimin en derinindeki, sevdiğim yüzlere bıraktı.

İlk olarak Boran'ın yüzü belirdi zihnimde. Gözlerinin karanlığı beni hep sakinleştirirdi; şimdi ise içimde her şeyi parçaladı. Onun bana baktığı o koruyan, sarsılmaz bakışı... Adımı fısıldayışı...

"İnci..."

Sanki rüzgâr, o sesi kulağıma yeniden taşıdı. Bir an dizlerim çözülecek gibi oldu, gücüm tükendi. Sonra abim geldi; yüzündeki yorgun ifadeye rağmen, bana kızdığı zaman bile gözlerinin ardında saklı o dev sevgi... Benim kaybolduğum an, onun başına gelecek acıyı düşündüm. Kalbim biraz daha kırıldı. Ve süt kardeşim... birbirimize duyduğumuz o tertemiz, sorgusuz güven...

Hepsi, birer taş ağırlığı gibi göğsüme çöktü. Hepsi beni bu uçurumun kenarından çekmeye çalışıyordu. Ama arkamdaki tehlike... Arkamdaki delilik... Arkamdaki kesik kesik nefes... Beni bu uçurumdan çok daha karanlık bir sona sürüklüyordu. Bahadır'ın eline düşeceğime, o karanlık gözlerin içindeki sahiplenmeye, bir eşyaymışım gibi hapsolacağıma... Ölüm bile daha iyiydi.

Gözlerimi açtım. Rüzgâr yüzümü kamçıladı ama içimdeki çelik gibi kararlılığı söndüremedi. "Affedin..." dedim, kimsenin duymayacağını bilerek.

O anda, rüzgârın uğultusu arasından, o tanıdık, güçlü tını yeniden kulağıma doldu. Kesik, boğuk bir haykırış. "İnci!"

İşte buydu. Zihnimin bana oynadığı son oyundu. Ölümün eşiğinde, kalbime en yakın sesi duyuyordum. Yüzüme acı, buruk bir tebessüm yayıldı. Eğer sonum bu olacaksa, bırak son anım onun sesiyle, onun hayaliyle geçsindi. Bu, Bahadır’ın gölgesine teslim olmaktan daha onurluydu. Gözlerim hâlâ kapalı, tebessümüm yüzümde sabitlenmişti.

"Buradayım, Boran," diye fısıldadım, o sonsuz karanlığa doğru ilk adımı atmaya hazırdım artık.

Tam adımımı atacakken, o ses bir kez daha, bu kez daha yakından, daha telaşlı, rüzgârla savaşan, acı dolu bir feryat gibi vurdu. "Sakın! İnci, sakın!"

Bu bir anı değildi. Bu kadar canlı, bu kadar telaşlı bir yankı, bir hayal olamazdı. İçimde, ölüme hazırlanan bütün hücreler aniden titredi, bir kurtuluş ihtimaliyle sarsıldı. Göz kapaklarım hızla yukarı fırladı. Kalbimin, atışını unuttuğunu hissettim. Uçurumun karanlık kenarında, karanlık silüetlerin arasından, nefesi kesilmiş, çamurlu, dağılmış, ama oradaydı...

Boran.

Aramızdaki birkaç metrelik mesafe, şimdi aşılmaz binlerce kilometre gibiydi. Koşarak gelmişti, yüzü ter içindeydi, göğsü deli gibi inip kalkıyordu. Gözleri... O her zaman sakin olan, fırtınaları bile yutan derin gözleri, şimdi saf bir dehşetle, çaresizlikle ve kaybetme korkusunun yakıcı yangınıyla doluydu. Dudaklarından adımı bir daha fısıldadı, sesi rüzgârdan çok kalbime çarptı. "İnci..."

Benim için dünya o saniye sessize alındı. Arkamdaki uçurumun uğultusu, peşimdeki Bahadır’ın gölgesi, ormanın o tekinsiz hışırtısı... Hepsi silindi. Dünya, sadece o iki çift kahverengi göze indirgenmişti. Ölümün soğuk nefesini ensemde hissederken, Boran’ı görmek hayatın ta kendisini kucaklamak gibiydi. Bir adım attım ona doğru. Ölümün karanlığından, yaşamın en güvenli, en sıcak limanına doğru bir adım.

Boran’ın yüzünde, bir ölünün dirilişini andıran o mucizevi ışık yandı. Gözleri yaşlarla perdelendi.

Yalnızca o vardı. Bütün kollarımı açsam, o dipsiz boşluğa değil, sadece ona doğru düşecekmişim gibi. O an, ona doğru attığım her bir nefes, bana geri verilmiş yeni bir hayat gibiydi. Ölümün eşiğinden, yaşamın en kuvvetli kucaklayışına doğru çekiliyordum.

Birden içimde sarsıcı bir gerçeklikle çarpan şey şuydu: Ben ölmek istemiyordum. Ben sadece onun kollarına geri dönmek istiyordum.

"İnci!" diye bir kez daha seslendi. Bu sefer sesi çatladı; o güçlü adamın sesinde korkunun çiğ, ham, saf hâli vardı. Yalvarışı gizlemeye çalışmayan bir titreme. "Gel bana..." diye fısıldadı, sesi rüzgârın içinden süzülerek geldi. "Ne olur gel, İnci. Ne olur."

Kalbim yerinden çıkacak gibi atarken ona doğru adım attım. Koşmaya başladım. Ayaklarım yere değmiyordu sanki; kalbim bedenimden önce ona ulaşmak istercesine göğüs kafesimi dövüyordu. Boran da atıldı. Uçurumun kenarında, taşların kaymasına, dengesini yitirmesine aldırmadan; sadece tek bir merkeze, varlığının tek sebebine doğru vahşi bir içgüdüyle koştu.

Boran’ı görmek, o tanıdık bakışları görmek, her şeyin bittiğini, kurtulduğumu hissettirdi. İçimden derin bir "Kurtuldum…" geçirdiğimde, bir yük, bir dev gibi omuzlarımın üzerinden kalktı. Hemen sonra, sırtımdaki o hissettiğim nefes darlığı da hafifledi. Sonunda, ormanın içindeki yalnızlığım sona eriyordu.

Aramızdaki mesafe neredeyse sıfırlanmıştı. Kalbim, o kadar hızlı atıyordu ki, neredeyse ona yetişebilmek için ayaklarımın bile yetişmediği bir hızda koşuyordum. Ne bir düşünce ne bir plan vardı kafamda. Sadece o anı yaşamak, bu kadar uzun bir bekleyişin sonunda ona koşmak, ona sımsıkı sarılmak vardı.

Bir saniye bile kaybetmeden, Boran’a doğru atıldım. O kadar hızlı, o kadar içgüdüsel bir şekilde hareket ettim ki, adeta her şeyin ne kadar doğru olduğunu hissettim. Bu bir sarılma değildi; bu, iki ayrı kıtanın depremle birleşmesiydi. Kollarımı boynuna öyle bir doladım ki, parmaklarımın uçları sızladı. Boran beni yerden kesip havaya kaldırdığında, yüzünü boynuma gömdü. İkimizin de bedeni zangır zangır titriyordu. Bu artık korkunun titremesi değildi; bu, imkansızın gerçekleştiği, mucizenin ete kemiğe büründüğü o anın sarsıntısıydı.

Boran, kokumu içine çekerken on gündür tuttuğu nefesini ilk kez veriyordu. Ciğerlerinin yandığını, gözyaşlarının omzuma boşaldığını hissediyordum. “İnci’m...” dedi. Sesi boğuk, hıçkırıkla karışık bir inilti gibiydi. “Bitti... Buradayım.”

Kolları titriyordu. Nefesi boynuma çarpıyordu. Göğsü deli gibi inip kalkıyordu. Ben de titriyordum. O da titriyordu. Ama bu, artık korkunun değil, kavuşmanın, hayatta kalışın ve sonsuz bir güvenin titremesiydi. Evimdeydim. Ormanın yalnızlığı, o soğuk hücreler, o korkunç belirsizlik sona ermişti.

Boran, elleriyle yüzümü avuçladı; sanki gerçek olup olmadığımı kontrol edercesine, parmak uçlarıyla her zerreme dokunarak beni yeniden okudu. “Güzelim... Canımın içi...”

Beni yere indirdiğinde bile ellerini benden çekemedi. Onu tekrar kaybetmekten korkarcasına, sanki parmaklarını gevşetse bir duman gibi dağılıp gidecekmişim gibi beni göğsüne bastırmaya devam etti. Defalarca saçlarımı öptü, alnını alnıma yasladı. Yüzündeki o maske tamamen erimiş, yerine sadece bana muhtaç bir adamın çıplak ruhu kalmıştı.

Yavaşça başımı kaldırdım, gözlerim Boran’ın yüzüne takıldı. Yorgundu, hatta üzerindeki stres ve endişe çizgileri artık belirgindi ama gözlerindeki o derin sevgi ve koruma arzusu her şeyi unutturuyordu. Elleriyle yüzümü avuçladığında dudakları hafifçe titreyerek, dolu gözleriyle mırıldandı. “İnci’m benim…iyisin.”

Başımı yeniden o sıcak göğse gömdüm. Zamanın, mekânın ve düşmanların hiçbir hükmü kalmamıştı. Sadece bu nefes, sadece bu kalp atışı... Boran kaybettiği dünyasını kollarının arasına geri almıştı; ben ise karanlık bir tünelin sonunda güneşe dokunmuştum. Bu sıcaklığı, bu nefes alışverişi, bu hissi çok özlemiştim. Kolları sıkı sıkı, içine sokmak istercesine bedenime sarılırken saçlarımı öptü defalarca. Sanki kaybettiği parçayı yeniden bulmuş gibiydi.

O an, Boran’ın göğsünde bulduğum o cennet kokusuyla mest olmuşken, başımı hafifçe omzuna yasladım. Dünyanın en güvenli yerindeydim, artık hiçbir şey bize zarar veremezdi.

Ama tam o sırada, Boran’ın omzunun üzerinden karanlığa baktığımda, her şeyi durduran o hareketi fark ettim. Gözlerim, bir kâbusun yeniden canlanması gibi o noktada dondu.

Bahadır, gecenin gölgesinden bir yılan gibi sıyrılmıştı. Elindeki silahın metalik soğukluğu fenerin ışığında parladı. Yüzünde nefretle yoğrulmuş, buz kesmiş bir ifade vardı ve o namlu doğrudan Boran’ın sırtına doğrultulmuştu.

O saniyede zaman, akışkanlığını yitirip katılaştı. Zihnimden bir düşünce değil, bir gerçeklik geçti: Boran’sız bir dünya, benim için zaten bir mezardı. Eğer o yoksa, az önce ciğerlerime dolan o hayat veren nefesin de bir anlamı yoktu. Onu bir kez daha, bu sefer sonsuza dek kaybetme ihtimali, ölmekten bin kat daha korkunçtu.

Hiç düşünmedim. Rasyonel aklın tüm kapıları kapandı. Vücudum, benden bağımsız bir refleksle, ruhumun tek sahibi olan adamı korumak için ileri atıldı. Bir saniye bile tereddüt etmeden, Boran’ın önüne bir kalkan gibi siper oldum.

Ve o an... Gecenin sessizliğini, ruhu paramparça eden o keskin, delici patlama sesi yırttı.

Kulaklarımda uğuldayan o derin çığlık, sanki gökyüzünü ikiye böldü. Zaman, katmanlara ayrılıp yavaşladı. Önce sadece o sağır edici sesi duydum; sonra vücuduma yayılan, her hücremi tek tek yakan, benliğimi paramparça eden o keskin acı dalgasını hissettim.

Dünya altımdan çekiliyordu. Kulaklarımda uğuldayan o kanlı sessizlikte, tek hissettiğim şey Boran’ın hâlâ sıcak olan bedeniydi ve bir de içimden geçenler vardı: "Sen iyisin ya... Gerisi önemli değil."

 

Bölüm Sonu

‣‣‣ Bölümü nasıl buldunuz?

‣‣‣ İnci’nin anlatımından olan kısımlar hakkında ne düşünüyorsunuz, Rüzgar’ın böyle bir şey yaşadığını tahmin ediyor muydunuz?

‣‣‣ Peki İnci’nin kendince verdiği mesaj… Boran’dan vazgeçmemesi… İlk bölümlerin İnci’sine göre ne kadar yol katettik şimdi bakıyorum da…

‣‣‣ Yazarın anlatımından olan kısımlar nasıldı? Boran’ın delirmenin eşiğine gelmesi, birini vurabilecek kadar gözünün kararması…

‣‣‣ Boran’ın rüyasından küçük bir spoi vermiştim, bu bölümde onu okuduk. İnci’nin atlayabilme düşüncesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

‣‣‣ Ve… son sahne… neler olacak sizce?

Diğer bölümde görüşmek üzere, yorumlarınızı bekliyorum…

Bölüm : 10.01.2026 11:44 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...