47. Bölüm

Adavet| 43

mutlu sonsuz
mutlusonsuz222

 

 

🖇️Umarım severek okuduğunuz bir bölüm olur, keyifli okumalar dilerim...

 

 

🖇️Satır arası yorum yapmayı ve oy vermeyi unutmayın lütfen...

 

 

43. Bölüm

Yazarın anlatımından,

Tek el kurşun sesi yankılanmıştı koskoca ormanda. Kuşlar bir anda ürküp gökyüzüne fırlamış, dallar hışırdayarak dağılmıştı. O sesin ardından gelen sessizlik, ölüm kadar ağırdı. Boran’ın gözleri dondu; zaman bir anlığına nefes almayı unuttu sanki. Önünde, yere doğru yığılan kadını kollarının arasına alıp sıcaklığını hissettiğinde kalbine inen acı, sanki binlerce bıçakla aynı anda saplanmış gibiydi.

“İnci!” diye haykırdığında sesi yankılanıp ormanın derinliklerine çarptı. Elleri titreyerek İnci’nin beline sarıldı sonra da yere düşmesini engellemek istercesine kollarından tuttu. Dizlerinin üzerine düşerken kollarını ona dolamayı sürdürdü. Bakışları İnci’nin üzerindeki toz pembe elbisenin karın kısmına kayarken gördüğü kanla nefes alamaz hale geldi.

O sırada İnci’nin nefesi düzensizdi, gözleri yarı kapalıydı ama Boran’a tutunmaya çalışıyordu. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm vardı; sanki “seni korudum” der gibi. Kalbinin çırpınışları göğsüne sığmıyor, canı çekilip alınıyormuş gibi bir boşluk çöküyordu içine.

Boran’ın gözleri bulanıklaştı. O güçlü, sarsılmaz adam bir anda çaresiz bir çocuk gibi titremeye başladı. Ne olduğunu algılayamadı sanki. Nerede olduğunu, ne yaşadığını, yaşadıklarının kâbus olup olmadığını anlayamadı. Bir an için her şeyin bir kâbus olduğuna inanmak istedi. Gözlerini kapayıp açtığında yine o dalgakıranın kenarında olacağını, İnci’yi hala arıyor olacağını hayal etti. Çünkü bu gerçek, taşınamayacak kadar büyüktü. Bu acı, bir insanın sığabileceği bir kap değildi.

Kollarında titreyip her nefeste biraz daha ağırlaşan o beden, Boran’ın dünyasındaki son gerçeklikti. "Hayır..." diye fısıldadı; bu kelime dudaklarından bir ses gibi değil, bir ruhun son çırpınışı gibi döküldü. Sesi ona kilometrelerce uzaktaki bir yabancıya aitmiş gibi geliyor, kulaklarında uğuldayan o sağır edici sessizlikte yankılanıyordu. “Hayır, hayır, hayır!”

Bu bir reddedişti; kadere, ölüme ve o anın acımasızlığına karşı verilen nafile bir savaştı.

“İnci, bak bana!” diye inledi, sanki bakışlarını yakalayabilirse ruhunun gitmesine engel olabilirmiş gibi. İnci’nin yüzünü avuçlarının arasına aldı; o pamuksu ten, avuçlarındaki sıcak kanla kirlenirken Boran’ın parmakları zangır zangır titriyordu. “İyi olacaksın güzelim, iyi olacaksın. İyi olacaksın...”

Sözcükler dudaklarından bir dua gibi değil, bir sanrı gibi dökülüyordu. Kendini, evreni, ölümü ikna etmeye çalışıyordu. Ama İnci’nin solgun dudakları hafifçe aralandığında, Boran’ın dünyası o küçük aralıkta durdu. “Boran… seni…”

Fısıltısı, rüzgârın içinden süzülen kırık bir melodi gibiydi. Boran’ın kalbi o an göğüs kafesinde bir cam gibi tuzla buz oldu. Kanlı elleriyle o solgun yanakları okşarken, parmak uçlarına bulaşan o koyu kırmızılık zihninde bir cinnetin fitilini ateşliyordu. İnci’nin dudak kenarındaki o hafif, o dünyaları yakacak kadar güzel ama hüzünlü tebessüm; Boran’ın kalbine saplanan binlerce çelik iğneden daha çok acıttı canını.

“Beni korudun,” diye haykırdı içindeki ses. “Ben seni karanlıktan çekip çıkarmaya, evimize götürmeye gelmişken; sen beni nefes aldırabilmek için kendi nefesinden vazgeçiyorsun.”

İçi kor bir ateşle kavrulurken başını iki yana salladı deli gibi. Bu gerçeği kabul etmek, kendini yok etmekle eşdeğerdi. “Konuşma... Konuşma, yorma kendini. Şimdi hastaneye gideceğiz, her şey yoluna girecek. Söz veriyorum, bak buradayım, bırakmam seni. Bırakmıyorum.”

İnci, ağır ağır gözlerini açıp kapatırken Boran’ın gözlerindeki o devasa yıkımı gördü. İçinden ona sarılmak, "Ağlama" demek, acısını dindirmek için haykırmak geliyordu ama hayat, damarlarından toprağa sızarken ona bu gücü çok görüyordu. Sanki tüm evrenin ağırlığı üzerine çökmüş, ruhu bedeninden bir tüy hafifliğiyle ayrılmaya başlamıştı.

Birden arkasından koşarak gelen ayak sesleri duyuldu. Ormanın sessizliğini yırtarcasına, kalabalık bir gelişti bu. Egemen önde, gözleri endişeyle dolmuş, yanlarında Güney, Korkut, Fatih, Mert ve Giray vardı. Hepsi gördükleri manzara karşısında donup kaldı.

Egemen’in gözleri kardeşine takıldı. Göğsü, kaburgalarını patlatmak istercesine dövüldü o an. “İnci!” diye haykırdı daha ormanın derinliklerinden çıkmadan. Sesi bir insanın değil, yavrusu yaralanmış bir aslanın vahşi nidası gibiydi.

Gördüğü manzara, zihninin en karanlık odalarına bile sığdıramayacağı bir vahşetti. Boran, diz çökmüş, kollarında o pembe elbiseli küçük kızını—kardeşini—tutuyordu. Ve o elbise... O tertemiz pembe, Egemen’in üzerine dünyaları yıkacak kadar koyu, sıcak bir kırmızıya boyanmıştı.

“Hayır! Hayır, hayır, hayır!”

Egemen koşmadı, adeta uçurumdan aşağı yuvarlanır gibi atıldı oraya. Dizleri üzerine öyle bir düştü ki, kemiklerinin toprağa çarpma sesi duyuldu. Deli gibiydi. Elleri havada titriyor, nereye dokunacağını, kanı nasıl durduracağını bilemiyordu. Boran’ı omuzlarından sarsmak, onu oradan fırlatıp atmak ve İnci’yi çekip almak istiyordu.

Birden bakışları onlardan uzakta yere çökmüş oturan Bahadır’a takıldı. Elindeki silah gördüğü manzarayı açıklarken her şey birleşti zihninde. O an dünya durdu. İnci’nin kanı ellerindeydi, Boran’ın hıçkırıkları kulağındaydı ama Egemen artık sadece o namluyu ve o namlunun arkasındaki iblisi görüyordu.

Diz çöktüğü yerden, kemiklerinin sızısını hissetmeden, adeta yerçekimine meydan okuyan vahşi bir güçle fırladı. Bir insan gibi değil, evladını parçalayan sırtlanın üzerine atılan bir aslan gibi kükreyerek Bahadır’a doğru koşmaya başladı. Adımları toprağı dövüyor, ciğerlerinden çıkan o hırıltılı ses ormanı titretiyordu.

“Seni geberteceğim orospu çocuğu!” diye haykırdı. Sesi artık bir insana ait değildi; saf bir intikamın, onarılmaz bir yıkımın sesiydi. Bahadır tek kelime bile edemeden sadece İnci’ye bakarken Egemen, Bahadır’ın üzerine atıldı anında.

Çarpışmanın şiddetiyle Bahadır’ın sırtı ormanın sert zeminine çarptığında, çıkan o tok ses Egemen’in öfkesini dindirmeye yetmedi. Bahadır daha ne olduğunu anlayamadan, Egemen’in balyoz gibi inen ilk yumruğu elmacık kemiğinde patladı. “Şerefsiz! Ecdadını sikeceğim senin!”

Yumruklarını ardı arkası kesilmeksizin Bahadır’ın yüzüne, bedenine inerken durmadı. Bahadır’ın suratı saniyeler içinde kan gölüne döndü. Egemen bu sefer gırtlağına yapıştı, parmaklarını bir mengene gibi sıkarak onu havaya kaldırmaya çalıştı. Bahadır nefes alamaz halde çırpınırken Egemen diğer eliyle yüzüne, gözlerine, ağzına kontrolsüzce vurmaya devam ediyordu. Yumruklarının eklemleri yarılsa da kendi kanı Bahadır’ın kanıyla karışsa da acıyı hissetmiyordu. Tek hissettiği, avuçlarının içinden kayıp giden kardeşinin soğuk elinin hatırasıydı.

“Yeter Egemen! Yeter! İnci’yi hastaneye götürmeliyiz!” Korkut, Egemen’i ondan ayırmaya çalışırken Egemen, Bahadır’ın parçalanmış yüzüne son bir yumruk daha indirmek için elini kaldırmıştı ki Korkut’un feryadı ormanı titretti. “Çok kan kaybediyor, durduramıyoruz!”

"Çok kan kaybediyor" cümlesi, Egemen’in beyninde bir bomba gibi patladı. Bahadır’ın gırtlağını sıkan parmakları aniden gevşedi. Az önce bir katili parçalamak için can atan o vahşi aslan, yerini saniyeler içinde kalbi sökülen o çaresiz abiye bıraktı. Bahadır’ın kanlı bedenini bir kenara paçavra gibi fırlatıp, dizlerinin üzerinde sürünerek İnci’ye doğru atıldı. “İnci!”

O sırada Boran, İnci’nin yarasına bastırmak için üzerindeki paltoyu çıkardı alelacele. Sonra da yaraya bastırdı. Bu hamleyle İnci’nin yüzü buruştuğu an o da yüzünü buruşturdu. Canının acımasına dayanamazdı ama bunu yapması gerekliydi.

Egemen, Boran’ın yanına, İnci’nin kanının toprağı ıslattığı o dehşet çukuruna çöktü. Gözleri yerinden fırlayacak gibiydi. Kendi ellerindeki Bahadır’a ait kanı, farkında bile olmadan üzerine sürerek temizlemeye çalıştı ama elleri titremekten birbirine vuruyordu.

“Buradayım... Buradayım abim, buradayım canımın içi!” sesi hıçkırıklarla bölünüyordu. İnci’nin solgun yüzünü avuçlarının arasına aldı, parmakları kardeşinin buz kesmiş teninde gezindi. “Bak, buradayım güzelim. Korkma, sakın korkma. Hiçbir yere gitmiyoruz, beraber gideceğiz. Bırakmayacağım seni, yemin ederim bırakmayacağım!”

O sırada Boran sıkı sıkı tuttuğu bedeni havaya kaldırdı. Bedeni titriyordu, bacakları titriyordu ama inanılmaz bir güç vardı bedeninde. İnci’nin başı yorgun bir çocuk gibi onun göğsüne yaslandı. Kolu sanki bedeninin kontrolünü kaybetmiş gibi düşerken Boran yüzünü saçlarına gömdü gözyaşlarını saklamak istercesine. “Dayan İnci’m.”

“Boran!” Tam o sırada ormanın içinden koşa koşa gelen Ömer ile Boran ona dönmedi, zira tek umurunda olan şey kucağındaki kadındı. Ömer nefesini düzene sokmaya çalışırken bakışları Bahadır’ı tutan Fatih ve Mert’e kaydı. Başıyla arkasındaki polislere işaret verdi. “Alın şunu!”

Polis memurları Bahadır’ı alırken Boran ormanın düzensiz, köklerle dolu zemininde dev adımlarla yürümeye başladı. Adımları hızlıydı ama kucağındaki bedeni sarsmamak için sanki kutsal bir emaneti taşıyormuşçasına bir zarafetle hareket ediyordu.

Fatih, Boran’ın şuan kendinde olmadığını bilerek Mert ile polis memurlarının peşinden ilerlemeye başladılar. O sırada Ömer Korkut’a yönelerek konuştu. “Ben bu pisliği ellerimle teslim edip geliyorum hemen yanınıza.”

“Tamam.” Korkut onu onaylarken Ömer polis memurlarının peşinden ilerledi hızlı adımlarla. Ekip uzaktan araçları izliyordu. Müdahale etmek için emir aldıkları anda Bahadır’ın Rüzgar’ı öldürmesiyle işler karışmıştı. İnci kaçarken onu kovalayan Bahadır’ın peşine düşmüşlerdi ama izini kaybettirmeyi başardığı için yakalayamamışlardı.

Boran, Egemen ve Güney tüm bu konuşmaları es geçerek hızlı adımlarla arabaya ilerlemeye devam etti. Boran ayakları toprağa her vuruşunda, İnci’nin zayıflayan nefesinin sıcaklığını boynunda hissediyordu. O nefes, Boran’ın tek pusulasıydı. Her kesik solukta Boran’ın kalbi bir anlığına duruyor, her yeni nefeste yeniden hayata tutunuyordu.

“Bırakma beni.” diye inledi, ormanın içindeki karanlığa doğru.

Sevdiği kadının hayatının parmaklarının arasından bir nehir gibi akıp gittiğini hissediyordu. Her saniye, her bir kalp atışı paha biçilemezdi. Arabaya yaklaştıkça ciğerlerindeki hava yetmemeye başladı; sanki İnci nefes alamadıkça Boran’ın da boğazı düğümleniyordu.

Egemen, Boran’ın hemen yanında, bir eli kardeşinin sarkan eline kenetlenmiş halde sendeleyerek koşuyordu. Egemen’in hıçkırıkları ve Boran’ın hırıltılı nefesi, gecenin sessizliğini yırtan en acı senfoniydi.

Giray önden hızlı hızlı ilerleyerek “Bu taraftan, hızlı!” diye yolu işaret etti. Güney, Boran’ın önünü korumak için yanına geçti, eli hâlâ silahının kabzasındaydı; gözleri etrafı kolaçan ediyordu. Ama aklı kardeşindeydi. “Dayan İnci, dayan…” diye kendi kendine mırıldanıyordu.

Egemen, yumruklarını sıkmış, dişleri kenetlenmiş bir biçimde ilerlerken kardeşinin kısık iniltilerini duydukça öfkesini kontrol edemez bir hale gelmişti. “Çabuk olun!” diye haykırdı, gözlerinden yaşlar süzülürken. Korkut’ta yanındaydı, bir şey olma ihtimaline karşılık etrafı kolaçan ediyordu.

Gecenin zifiri karanlığı, bu küçük grubun çıkardığı hışırtılar ve acı dolu feryatlarla çatırdıyordu. Boran, kucağındaki ağırlaşan dünyasıyla birlikte ormanın içindeki o patikaya daldığında, her adımında toprağa sadece ayak izini değil, İnci’nin yaşam enerjisini de bırakıyordu. Parmaklarının arasından süzülüp bileğine dolanan o sıcak, yapışkan kan; Boran’ın ruhuna atılan her bir saniyenin, her bir santimin bedeliydi.

“Az kaldı bir tanem, az kaldı,” diye mırıldandı Boran. Sesi, kendi göğüs kafesinde yankılanan bir uğultudan ibaretti. İnci’nin başı, her adımda Boran’ın omzuna daha ağır bir teslimiyetle düşüyordu. Boran, onun soğumaya başlayan tenini hissettikçe vahşi bir hayvana dönüşüyordu; önüne çıkan her dalı, her engeli çiğneyip geçmek, zamanı elleriyle durdurmak istiyordu.

Egemen, bir yandan kardeşinin sarkan elini bırakmamaya çalışıyor, bir yandan da kontrolden çıkmış bir makine gibi sendeliyordu. “Kapatma gözlerini! Bak abin burada, sakın pes etme!” Egemen’in haykırışları, ormanın derinliklerinde yankılanıp geri dönüyordu ama o, kendi sesindeki çaresizliği duyamayacak kadar deliliğin eşiğindeydi. Gözyaşları, Bahadır’ın kanıyla kirlenmiş ellerine damlıyor, dudakları titreyerek sessiz yeminler ediyordu.

Sonunda, ormanın bitiminde siyah araçların metalik parıltısı ay ışığında belirdi. Boran, son bir güçle öne atıldı. Ciğerleri yanıyor, kalbi İnci’nin durmaya yaklaşan nabzıyla yarışıyordu. Arabaya ulaştıkları an, kucağındaki kadını bir kristal parçasıymışçasına, bin bir ihtimamla arka koltuğa yerleştirdi. Kendisi de anında yanındaki yerini aldı. İnci’nin başını dizlerine yatırdı.

Sonra sevdiği kadının yüzüne baktı bir kez daha, o tanıdık huzur, yavaş yavaş siliniyordu. Dudaklarına eğilip fısıldadı. “Bak… geldik. Birazdan hastaneye gideceğiz. Dayan ne olursun…”

Sesi çatlamıştı, neredeyse duyulmuyordu ama her kelimesi, kalbinin ta derinliklerinden kopup geliyordu. İnci bir şey söylemeye çalıştı. Dudakları kıpırdadı, çok hafif… ama kelimeler havada asılı kaldı, tamamlanmadı. Yine de Boran anlamıştı. O sessiz teşekkür, o zorlukla gelen sevgi fısıltısı, yüreğini bıçak gibi deldi.

Güney, İnci’nin bindirildiği arabanın şoför koltuğuna geçmişti. Egemen’de onun yanına oturmuştu. “Abim, dayan İnci’m. Ne olursun dayan.” Diyerek arka tarafa döndüğünde gözlerinden akan yaşları umursamadan kardeşinin solgun yüzüne baktı.

Güney gaz pedalına bastığında tekerleklerin toprağı delip geçtiği ses, bir çığlık gibi yankılandı ormanın içinde. Arabanın içinde ölümüne bir sessizlik vardı; motorun uğultusu dışında herkes kendi fırtınasında boğuluyordu. Egemen, ön koltukta dönüp arka tarafa bakarken gözleri yaşla doluydu. Her defasında kardeşinin yüzüne takılıyor, nefes alışlarındaki düzensizlik onu delirtmenin eşiğine getiriyordu.

Boran ise arka koltuğun bir köşesinde, İnci’nin başını dizlerine yaslamış, elleriyle saçlarını okşuyordu. Her bir tel, bir zamanlar neşe dolu kahkahalara karışan anıların ipliği gibiydi. Şimdi o saçlar, avuçlarının içinde cansız, terle karışmış ve soğumaya yüz tutmuştu.

Zaman, o daracık arka koltukta, İnci’nin sönmeye yüz tutmuş her bir nefesiyle birlikte parça parça kopuyordu. Aracın camından süzülen ay ışığı, İnci’nin yüzündeki o korkunç solgunluğu daha da belirginleştirirken; Boran yanaklarını avuçladı. Parmakları, sadece soğuktan değil, hayatının en büyük mağlubiyetini alışının sarsıntısıyla titriyordu.

“Ne olur… biraz daha dayan,” dedi. Sesi, sanki tozlu ve kanlı yollardan geçmiş, her bir kelimesi bin yerinden parçalanmış gibi boğuktu. “İnci’m, bak buradayım… seni bırakmadım. Bırakmam. Sonuna kadar seninleyim. Söz verdim sana. Sen de bana söz verdin.”

İnci’nin göz kapaklarının ardında, yaşamla ölüm arasındaki o devasa boşlukta sessiz bir savaş sürüyordu. Dudakları belli belirsiz kıpırdıyor, sanki havada asılı kalan son sözlerini Boran’a ulaştırmak istiyor ama ciğerlerindeki o sızı, kelimeleri birer hıçkırığa dönüştürüp boğazında düğümlüyordu. Yüzündeki o ifade... Bir teslimiyetten ziyade, sevdiği adamın acısını hafifletmek isteyen, ölümü bile kıskandıracak kadar asil bir şefkatti.

Boran, tüm dünyayı dışarıda bırakarak eğildi; alnını İnci’nin buz kesmiş alnına dayadı. İçinde, bir yanardağın patlamasıyla bir buzdağının çöküşü aynı anda yaşanıyordu hem kavruluyor hem de iliklerine kadar donuyordu. Hayat boyu her türlü acıya göğüs germiş, her kurşuna siper olmuştu ama sevdiği kadının parmaklarının arasından süzülen hayatının yarattığı bu boşluğu dolduracak hiçbir gücü yoktu.

“Sana hiçbir şey olmayacak,” diye fısıldadı, kendi ruhunu bu yalana inandırmak istercesine. “Ben buna izin vermem. Seni bu karanlığa bırakmam.”

İnci, son bir gayretle gözkapaklarını araladı. Bakışları bulanıktı, dünya onun için grileşiyordu ama o donuk bakışların derininde hâlâ Boran’ı evine çağıran o eşsiz ışık yanıyordu. Dudaklarının kenarına tutunan o titrek, incecik gülümseme, Boran’ın göğüs kafesini paramparça etti. O gülüş, bir vedanın değil, sanki bin yıllık bir aidiyetin mührüydü.

Gözyaşları artık birer nehir gibi sessizce, yakıcı bir ızdırapla yanaklarından süzülüp İnci’nin kumral saçlarına damlarken İnci, zayıf ve titrek bir hareketle elini kaldırmaya çalıştı. O kanlı, soğuk parmaklarıyla Boran’ın yüzündeki o kahrolmuşluğu silmek, ona "İyiyim" demek istiyordu. Ama karnındaki o keskin, parçalayıcı sancıyla bir inilti koptu dudaklarından; parmakları havada, boşlukta asılı kaldı.

Boran, sanki o el yere düşerse her şey bitecekmiş gibi, havada yakaladı o narin eli. Avuç içlerini hıçkırıklar içinde öptü, defalarca dudaklarına götürdü.

“Kıpırdama… canımı daha fazla yakma…” diye yalvardı. Sesi bir adamın değil, bir harabenin yankısıydı. Gözlerinden akan yaşlar, İnci’nin her saniye biraz daha soğuyan tenine düşerken Boran farkında bile değildi. O sadece, avucunun içinde atan o zayıf nabza tutunmuş, uçurumdan aşağı düşmemek için hayata yalvarıyordu. Her damla gözyaşı, İnci'nin teninde Boran'ın çaresizliğinin birer imzası olarak kalıyordu.

Bir anda İnci’nin dudaklarından boğuk bir öksürük çıktı sanki içinden bir şeyler kopar gibi. Boran irkildi.
“İnci?” diye seslenmesine kalmadan İnci’nin dudakları tekrar gerildi, göğsü sarsılarak tekrar öksürdüğünde bu sefer ağzından koyu renkli, sıcak bir kan boşalıp çenesinden elbisesinin yakasına doğru süzüldü.

“Hayır… hayır hayır hayır!” diye inledi Boran. Sesi bir feryattı artık. “Yapma bunu bana!” Eliyle o sıcak, yoğun kanı silmeye çalışırken hareketleri o kadar hızlı ve kontrolsüzdü ki, aslında ne yaptığını bile bilmiyordu. Gözleri artık görmüyordu; önündeki manzara yaşlarla ve dehşetle bulanıklaşmış, dünya sadece o korkunç kırmızı renkten ibaret kalmıştı.

İnci’nin göğsü, sanki içindeki yaşam bir an önce özgür kalmak istiyormuş gibi bir kez daha sarsıldı. Boran, onun başını göğsüne daha sıkı bastırdı; sanki kendi bedeninin sağlamlığıyla İnci’nin dağılan bedenini bir arada tutabilirmiş gibi... O an, Boran’ın içindeki o "mermer maskeli" adamın cenazesi kalkıyordu. Yerine, sevdiği kadının parmaklarının arasından süzülüp giden kanıyla birlikte kendi canı da çekilen, çaresizliğin en saf halini yaşayan bir enkaz kalmıştı.

“Bak bana… İnci, bana bak!” diye haykırdı, sesi aracın içindeki motor gürültüsünü bile bastırarak. “Söz verdin! Gidemezsin!”

Avuçlarına dolan o sıcaklık, Boran’ın zihnindeki tüm mantık kırıntılarını yakıp kül ediyordu. Dünyası bir daha asla aydınlanmayacakmış gibi kararırken, tek hissettiği şey elindeki o ıslak, yakıcı sızıydı. Hayatında ilk kez bir şeyi durduramıyordu; hayatında ilk kez, parası, gücü ya da öfkesi kucağındaki o bir damla kanı geri çevirmeye yetmiyordu.

Egemen bu feryatla tekrar arkasını döndüğünde gördüğü manzara delirmesine sebep olurken bağırdı. “İnci! Ne olursun! Allah’ım onu bize bağışla.” Güney elini saçlarına götürdü, panikle önüne bakamıyordu. Dikiz aynasından İnci’nin solgun yüzünü gördükçe boğazı düğümleniyor, gözleri bulanıyordu. Direksiyonu sımsıkı kavradı ama bir an elleri çözülüp dizlerinin üstüne düşecekmiş gibi titriyordu.

“Hayır… bu kadar kan… bu kadar hızlı nasıl—” diye mırıldandı kendi kendine. Sesi öyle kısık, öyle boğuktu ki yalnızca kendisi duydu. Gözlerini yola dikmeye çalıştı ama dikiz aynasında beliren İnci’nin başı, Boran’ın göğsüne düşmüş, dudak kenarları kana bulanmış halde gözlerinin önünden gitmiyordu.

Egemen arkasına yaslandı, yumruklarını kafalığa vurdu bir an. “Durma Güney! Bas! Hadi, n’olur! Biraz daha hızlı!” Sesi çatallıydı, gözyaşları çenesinden süzülerek yakasına damlıyordu. Dönüp tekrar arkaya baktı, dudakları titriyordu. “İnci! Ses ver bana! Gözlerini aç! Abim buradayım ben! Duyuyor musun beni?!”

Aracın içindeki hava artık oksijen değil, saf bir keder ve geniz yakan metalik bir kan kokusuydu. Egemen’in kafalığa inen yumrukları, motorun uğultusu ve dışarıdaki rüzgarın çığlığı; Boran’ın kulağında tek bir ritme dönüşmüştü: İnci’nin saniyeler geçtikçe seyrekleşen, o korkunç hırıltılı nefesi…

Boran’ın alnındaki terler, gözyaşlarıyla karışıp İnci’nin solgun tenine düşüyordu. “Bana bak, gözlerime bak. Ne olur gözlerini kapatma!” diye yalvarırken, aslında kendi hayat ışığının sönmemesi için dileniyordu. İnci’nin başı göğsünde her geçen saniye daha da ağırlaşıyor, o eşsiz canlılık yerini korkutucu bir hareketsizliğe bırakıyordu.

Egemen’in arkaya dönüp attığı o çaresiz “Abim dayan ne olursun!” feryadı, aracın camlarında yankılanıp Boran’ın kalbine birer cam kırığı gibi saplanıyordu. Güney ise direksiyonun başında bir hayalet gibiydi; yolu görmüyordu, sadece dikiz aynasındaki o kanlı tabloyu görüyordu. Bir yandan gaza sonuna kadar yükleniyor, bir yandan da içinden bildiği tüm duaları paramparça bir halde sayıklıyordu.

Boran, titreyen dudaklarını İnci’nin saçlarına bastırdı. O an, dışarıdaki dünyanın hiçbir hükmü kalmamıştı. Şirketler, düşmanlar, güç, intikam... Hepsi o kanlı koltukta, İnci’nin sönmekte olan bedeniyle birlikte anlamsızlığa gömülmüştü.

İnci’nin dudak kenarlarından süzülen o koyu kırmızı kan, Boran’ın ellerine ve gömleğine yayıldıkça, Boran o kırmızılığı kendi canıymış gibi hissediyordu. İnci nefes alamadıkça, Boran’ın da akciğerleri daralıyor, dünya dar geliyordu.

“Duyuyor musun beni?” diye fısıldadı Boran, sesi artık hıçkırıkların arasında kaybolmuştu. “Buradayım. Gitmene izin vermeyeceğim. Eğer gidersen, yemin ederim peşinden gelirim. Yemin ederim İnci. Bir saniye bile düşünmem, gelirim.”

Boran’ın o son, o karanlık ve mutlak yemini, İnci’nin sönmeye yüz tutmuş bilincinde yankılanan son bir hayat belirtisi gibiydi. Ölümün o soğuk, çekici huzuruna doğru çekilirken, Boran’ın sesi onu ruhunun en derin yerinden yakalayıp geri çekti.

Sanki binlerce metrelik bir derinlikten yüzeye çıkmaya çalışıyormuş gibi, ağırlaşmış göz kapaklarını büyük bir ıstırapla yeniden araladı.

Gözleri tam olarak odaklanamıyordu; dünya onun için artık puslu, gri ve silikti. Ama o pusun tam merkezinde, Boran’ın kahrolmuş yüzünü, gözlerindeki o devasa yıkımı gördü. Boran’ın yanaklarından süzülen gözyaşları, İnci’nin solgun yüzüne düşerken; İnci, sevdiği adamın o son çaresiz feryadını, "Yemin ederim peşinden gelirim" deyişindeki o korkunç kararlılığı iliklerinde hissetti.

Boran, onun gözlerinin tekrar açıldığını gördüğünde nefesi boğazında tıkandı. "İnci?" diye inledi, sanki yüksek sesle konuşursa bu mucize dağılacakmış gibi.

İnci, dudaklarındaki o yoğun metalik kan tadıyla genzini yakan bir nefes almaya çalıştı. Bütün hayat enerjisini, damarlarından sızıp giden o son sıcaklığı tek bir noktada topladı. Boran’ın gömleğine tutunmaya çalışan parmakları belli belirsiz titredi. Boran ona daha da yaklaştı, yüzünü yüzüne yasladı.

İnci, o sarsıcı acının arasından süzülen, bir esintiden bile daha hafif olan o tek kelimeyi bıraktı dudaklarından. “Boran…”

Bu bir ses değildi; bu bir teslimiyet, bir veda ve sonsuz bir aşkın o küçücük heceye sığdırılmış haliydi. Boran bu ismi onun dudaklarından binlerce kez duymuştu ama hiçbiri ruhunu bu kadar derinden kanatmamıştı. İnci, sanki o ismin içinde ona "Gitme, burada kal, beni bekle" demek istiyordu.

Boran, onun o hâlini görünce daha da çöktü. Omuzları düştü ama elleri daha da sıkı sarıldı. “Buradayım güzelim… buradayım canımın içi. Her şey bitecek, tamam mı? Kurtulacaksın, ne olur… sadece biraz daha dayan…” Sesindeki titreme, gözlerindeki korku, bir adamın sınırına geldiğinin, uçurumun kenarında diz çöktüğünün işaretiydi.

İnci'nin göz kapakları titredi. Boran'ın ellerini tutmak istedi ama parmakları artık neredeyse hiç hareket etmiyordu. Sadece bakıyordu. Sessizce. Boran’ın gözlerinde kaybolur gibi… vedaya benzeyen bir bakıştı bu. Sessiz bir teşekkür, sessiz bir özür belki de…

Egemen arkadan gelen o sesi duyduğunda, “Boran…” diye fısıldanan o zayıf kelime, onun da ciğerini yaktı. Yutkundu, ama boğazından geçemedi acı. Başını çevirdi, gözlerini kaçırdı; çünkü o an, kardeşinin gözlerinde tükenen hayatı görmüştü.

Güney, direksiyonu çevirdiği son virajda, dişlerini sıktı. Burnunun direği sızladı. “Allah’ım, biraz daha… ne olur biraz daha zaman ver…”

Boran, İnci’nin alnına dudaklarını bastırdı. “Ben seni daha çok sevemedim… Daha hiçbir şey yaşamadık biz… yapamadıklarımız var, birlikte susamadığımız sabahlar, yaşamadığımız öpücükler…hayallerimiz var.”

İnci'nin dudakları bir kez daha kıpırdadı. Bu kez sesi çıkmadı ama dudakları, “Seni seviyorum,” der gibi bir şekil aldı. Sonra bakışlarındaki o son fer, bir mumun son bir kez parlayıp sönmesi gibi titredi ve söndü. Gözleri açık kaldı ama o derin bakış bir boşluğa kilitlendi. “Hayır!” diye bağırdı Boran, omuzlarını sarsarak. “Hayır İnci! Hayır!”

Güney’in arabayı acilin önüne kırışıyla lastiklerin asfaltta attığı o tiz çığlık, Boran’ın içindeki kıyametin dışa vurumuydu. Araba daha tam durmadan Boran, kucağında hayatının en ağır yüküyle fırladı dışarı. Koşmuyordu; sanki bir boşlukta, altındaki zemin kayarken hayata tutunmaya çalışıyordu. İnci’nin cansız kolu, Boran’ın kucağından aşağı sarktığında; o kolun her sallanışı Boran’ın sırtına inen bir kırbaç darbesi gibiydi.

“Yardım edin!” diye haykırdı. Sesi, acil servisin o soğuk ve steril duvarlarına çarpıp parçalandı. Bu, bir adamın sadece sevdiği kadını değil, kendi ruhunu da kurtarması için yaptığı son, yırtıcı ve vahşi bir çağrıydı.

Sedyeye ulaştığında elleri o kadar şiddetli titriyordu ki, İnci’yi oraya bırakırken sanki bedeninden bir uzvunu koparıp atıyorlarmış gibi acı çekti. İnci o beyaz örtünün üzerine bırakıldığı an, Boran’ın avuçları boş kaldı. Parmakları hala havada, onun sıcaklığını, o yumuşak tenini tutmaya çalışır gibi kaskatı kesildi.

Doktorlar etrafına üşüştüğünde, Boran bir hayalet gibi geri çekildi. “Nabız zayıf! Nefesi düzensiz.” sesleri kulağına boğuk bir uğultu gibi geliyordu. O an dünya ikiye ayrılmıştı: Sedyenin üzerindeki o sönmekte olan hayat ve kapının dışındaki o yaşayan ölüler.

Egemen ve Güney, ciğerleri yanarak yanına ulaştıklarında gördükleri şey, sadece bir sedyenin gidişi değil, Boran’ın bir enkaza dönüşüydü. Egemen’in yüzündeki o kireç beyazlığı, bir abinin en büyük mağlubiyetinin imzasıydı. Güney ise gözlerini o kanlı sedyeden ayıramıyor, sanki bakışlarıyla İnci’nin durmak üzere olan kalbine can üflemek istiyordu.

Sedyenin tekerlek sesleri koridorda uzaklaşırken o büyük, metalik kapılar büyük bir gürültüyle kapandı.

Ve Boran orada kaldı.

Ameliyathane kapısının önünde, o parlak beyaz ışıkların altında, kollarını iki yana sarkıtmış halde... Elleri hala sıcak, yapışkan bir kanla kaplıydı. Parmak uçlarından damlayan o kırmızılık, hastanenin tertemiz zemininde küçük bir göl oluştururken; Boran, dizlerinin titremesine engel olamadı.

O an ne bir liderdi, ne bir iş adamı, ne de o çok güçlü adam... O, o an sadece ellerindeki kanı İnci’nin hayatı sanan, kapının arkasındaki sessizliğin içinde boğulan, darmadağın olmuş bir çocuktu. Gözleri kapıda asılı kaldı. Bir saniye önce kollarında ismini fısıldayan kadının artık bir dosya numarası, bir vaka, bir "umut" haline gelişini kabullenemiyordu.

Dünya dönmeye devam ediyordu ama Boran o kapının önünde, zamanın durduğu o kanlı noktada, kendi kıyametini beklemeye başladı. Olduğu yerde kaskatı kesilmişti. Ayaklarının altındaki zemin sanki erimiş, onu yutmaya hazır bir kara deliğe dönüşmüştü. Elleri, İnci’nin sızıp giden hayatının izleriyle—onun sıcak kanıyla—hala ıslaktı.

Egemen bir adım attı, eli Boran’ın omzuna uzandı ama dokunamadı. Boran’ın etrafındaki o yıkım kokusu, Egemen’i bile durduracak kadar ağırdı. Kendi ciğerleri yanarken, kardeşinin bu sessiz çığlığını gördüğünde boğazındaki düğüm bir urgan gibi sıkılaştı.

“Boran…” dedi Egemen. Sesi, harabeye dönmüş bir şehrin son yankısı gibiydi. Başka hiçbir kelime, bu boşluğu doldurmaya yetmezdi.

Boran’ın bakışları, o kapalı kapının üzerindeki soğuk, donuk metalde asılı kaldı. Dudakları kuruluktan çatlamış, sesi ruhunun derinindeki bir çatlaktan sızıyormuş gibi cılız çıktı. “Veda mıydı o?”

Bu soru, koridorun o steril sessizliğinde bir bomba gibi patladı. Boran, İnci’nin dudaklarından dökülen o son fısıltıyı, o son bakışı zihninde binlerce kez tekrar ediyordu. "Seni seviyorum" deyişindeki o eşsiz huzur, Boran için bir kurtuluş değil, bir sonun ilanı gibiydi.

“Bana veda mı etti Egemen? Giderken son kez 'seni seviyorum' deyip beni bu cehennemin ortasında tek başıma mı bıraktı?”

Güney, sırtını o soğuk duvara öyle bir yasladı ki, sanki duvar olmasa kemikleri un ufak olup yere dökülecekti. Ellerini yüzüne kapattı; parmak uçlarına bulaşan barut ve toprak kokusu, İnci’nin son gülüşüyle birleşip canını yakıyordu. Derin, sarsıcı bir nefes aldı. Başını kaldırıp Boran’ın omuzlarındaki o devasa çöküşe baktı.

“Hayır…” dedi, sesi titrese de içine sığdıramadığı bir inançla haykırıyordu aslında. “Veda falan değildi. Hayır! Henüz değil!”

Gözyaşlarını sildi ama gözlerindeki o hırçın kor sönmedi. “İnci kolay kolay gitmez Boran. O, bizim hayatın en karanlık yerinden tırnaklarıyla kazıyıp çıkardığımız o inatçı kız… O, ölümün karşısında bile dik duran bir savaşçı. Hep öyle yaptı, yine yapacak! Bizi, seni böyle yarım bırakıp gitmez o.”

Güney’in sesi koridorda yankılanırken, Boran ellerine baktı. Kurumaya başlayan o koyu kırmızı lekelere… İnci’nin hayatı ellerindeydi ve o kapı, bu hayatın son sığınağıydı. Boran, hiçbir şey söylemedi. Sadece o kapıya, o beyaz çizgiye öyle bir kilitlendi ki; sanki bakışlarıyla İnci’nin duran kalbine kendi nabzını pompalamak istiyordu.

O an koridordaki herkes, kendi içindeki enkazın başında nöbet tutuyordu. Boran’ın sessizliği, Güney’in inancı ve Egemen’in hıçkırıkları; İnci’nin içeride verdiği o büyük savaşın dışarıdaki en acı yansımalarıydı. Boran için artık dünya tek bir odaya indirgenmişti ve o odadan gelecek tek bir ses, ya onu yeniden yaratacak ya da sonsuza dek yok edecekti.

O sırada arka kapıdan ayak sesleri yankılandı. Giray ve Korkut koşar adımlarla gelirken direkt Boran’ın yanına ilerlediler. Onun bakışlarını kapıda görürken sessizce yanında dikilmeyi seçtiler. Bir omzuna Giray, diğer omzuna Korkut elini yasladı. Sadece orada durdular. Bir dağ gibi… Boran’ın o an yıkılmaması için neye ihtiyacı varsa, hepsi oldular: omuz, destek, nefes.

Egemen ise öfkeyle konuştu. “O orospu çocuğu nerede!” İçi acıdan kavruluyordu. Giray cevap verdi. “Fatih ve Mert emniyete götürdüler.”

O sırada Boran hiçbirini duymuyordu. Egemen’in öfkesi, Giray’ın sesi, Güney’in gözyaşı… Hepsi arkasından esen bir rüzgâr gibiydi sadece. Sadece… geçip giden bir uğultu.

Onun dünyası, o kapının önünde durmuştu. Gözleri hâlâ aynı noktadaydı ama bir an, dizlerinin bağı çözülür gibi oldu. Giray sağ koluna, Korkut sol koluna daha sıkı girdi. Hiç konuşmadan, onu usulca yan taraftaki bekleme koltuklarından birine götürdüler.

Oturtulduğunda Boran başını eğdi. Gözleri yere bakıyordu ama aslında hiçbir şeyi görmüyordu. Göz kapaklarının ardında sadece bir sahne vardı: İnci’nin dudaklarından süzülen o kanlı kelime. “Boran…”

Nefes aldı titreyerek. Bir dua gibi… Bir fısıltı gibi… Boğazından aşağıya yuvarlanan kelimeler geldi. “Allah’ım… Ne olur, onu benden alma…” Sanki o cümleyle birlikte içindeki son umut kırıntısını da avuçlarına bıraktı.

Giray, onun hemen yanına oturdu. Başını eğip bir şey söylemedi. Çünkü bazı acıların yanında kelimeler sadece yüktü. Korkut da ayakta, hafif öne eğilmiş şekilde Boran’ın yanında kalmayı sürdürdü. Kafasını öne eğmiş, gözleri kapıya dikiliydi. Aralarında bir sessizlik oluşmuştu. Ama o sessizlik, hiçbir zaman yalnızlık değildi.

Egemen, biraz uzakta, kafasını duvara yasladı. Gözlerini kapatarak dişlerini sıktı. Söylenmemiş bir yemin, gözlerinden süzülen yaşlarla boğazında kaldı.

Güney, hiçbir şey söylemeden hastane hemşiresinin yanına gidip bilgi almaya çalıştı ama içeriden henüz bir haber yoktu. Sadece “Durumu kritik. Müdahale sürüyor…” cevabını almıştı ve bu cümle koridora ağır bir sessizlik daha getirmişti. Dakikalar geçmek bilmiyordu. Saat durmuş gibiydi.

O duran saatte sadece Boran’ın zihnindeki düşünceler durmuyordu. Gözleri kapıya, ameliyathanenin ağır kapısına kilitlenmişti. İçeride, İnci’nin hayatı bir çizgide, incecik bir ipte sallanıyordu ve Boran, o ipin kopmasından korkuyordu. Her saniye, her nefes, adeta ona birer darbe gibi iniyordu.

Zihninde o rüya yine canlanmıştı: İnci’yle uçurumun kenarında durdukları an. O rüyada İnci, çaresizliğin ve vedanın soğuk sessizliğiyle son kez ona bakıp kendini uçurumdan bırakmıştı. Şimdi ise gerçek, rüyadan daha ağırdı; İnci gerçekte kanlar içinde, uçurumun kenarındaydı ama bu kez Boran’ın kollarında yatıyordu.

Tek bir şey vardı o da İnci’nin Boran’ı kurtarmak için onun kollarında yatıyor oluşuydu. Canını hiçe saymıştı. “Benim ölmem gerekiyordu!” diye haykırmak istedi ama sesi boğazında bir lav gibi birikti. Öfkesi kendineydi, kadereydi, Bahadır’aydı, o tetiği çeken tüm evrenin adaletsizliğineydi. İnci, canını hiçe saymıştı. Boran’ın nefes alabilmesi için kendi ciğerlerini feda etmişti. Bu fedakârlık, Boran’ın sırtına binlerce tonluk bir vebal gibi binmişti. Eğer İnci o kapıdan çıkamazsa, Boran sadece bir sevdayı değil, kendi onurunu ve varlık sebebini de o masada bırakacağını biliyordu.

Sadece bu kadarla da kalmazdı, arabada söylediği gibi peşinden giderdi. Tek saniye düşünmezdi bunun için.

Öfkesi bir zehir gibi damarlarında dolaşıyordu. Kendine olan nefreti, tetiği çeken o caniye duyduğu öfkeden bile daha hırçındı. "Nasıl izin verdim?" diye geçirdi içinden, başını sertçe ameliyathanenin soğuk duvarına vurdu. "Nasıl benim önüme siper olmasına izin verdim!"

İnci’nin o son bakışı, o sessiz “Seni seviyorum” deyişi… Boran için bu bir veda olamazdı, olmamalıydı. Eğer bu bir vedaysa, Boran için yaşamın bir anlamı kalmamıştı. O an İnci’yle beraber o uçurumdan düşmüştü ve şimdi çakılmayı bekliyordu. Her saniye, her kalp atışı bir işkenceye dönüşmüştü. İnci'nin o son feri sönmüş gözleri, zihninin duvarlarına asılmış birer tablo gibiydi; nereye baksa onu, o gidişi görüyordu.

İçinde karanlık bulutlar varken birden gözlerinin önüne onu ilk gördüğü an geldi. O an, kalbine huzur ve acının aynı anda dolduğu bir andı. İnci’nin gözlerinin içine ilk bakışında hissettiği sıcaklık, saf ve derin bir bağın başlangıcıydı. O anı düşünmek, boğazındaki düğümü biraz gevşetiyor, ciğerlerine hafifçe oksijen dolmasını sağlıyordu. Son bakışından sonra o anı düşünmek nefes almak gibiydi.

Sonra ilk temasları… İnci’nin merdivenden düşerken zamansızca savrulduğu o anı hatırladı. Kalbi yerinden çıkacak gibi çarparken, refleksle ona uzanmış, son anda tutmuştu düşüşünü. Ellerinin arasındaki o ince, titrek beden… O ilk dokunuş, hayatlarının yönünü değiştirmişti.

O an Boran’ın dünyası durmuş, sadece İnci’nin o şaşkın ama güven dolu gözlerine kilitlenmişti. Merdivenin sert basamakları arasında yitip gidecekken, onun ağırlığını taşıyabilmek için kendini tüm gücüyle vermişti. O küçük an, aslında onları birbirine bağlayan görünmez bir ip olmuştu; kırılgan ama dayanıklı, uçurumun kenarındaki o ince çizgide var olan bir bağ.

Şimdi, aynı elleriyle, kollarında kanlar içinde yatan İnci’ye sarılırken, o ilk anın verdiği o saf, masum bağın ne kadar kıymetli olduğunu anlıyordu. Her şeyin başlangıcı, o merdivenden düşerken tutuşlarıydı. Ve şimdi, hayatın ağır yükü altında, o bağın gücüne tutunmak zorundaydı.

İnci’nin onu ilk öpüşü, duygularını itiraf edişi, ilk buluşmaları sayılacak kahvaltı… İnci’nin gözlerinin içine bakarken utangaçça gülümsemesi, saçlarını savuruşu, küçük bir çocuğun masumiyetiyle ona “Boran…” deyişi kalbine işleyen en güzel melodi gibiydi.… Sonra ormanda birlikte yürüdükleri gün, İnci’nin ansızın kahkaha atışı… O ses, Boran’ın kalbinde bir sığınak gibiydi...

O an, Boran için zaman durmuştu. Tüm korkular, endişeler ve acılar içinde tek bir umut ışığı vardı: İnci’nin geri dönmesi, hayatın yeniden eskisi gibi olması. O bağın gücü, Boran’ın yıkılmasına izin vermiyordu. Kalbindeki sevgi, onun son kalesiydi. Ve Boran, o kaleyi savunmak için son nefesine kadar savaşmaya hazırdı. Çünkü sevgi, bazen en büyük acıyı bile göğüslemek demekti. Ve o İnci için her acıya dayanacak kadar güçlüydü.

Birden kapı açıldığında Boran bakışlarını hiç çekmediği kapıdan çıkan hemşireyi gördü. Elinde mavi bir torba vardı. İnci’nin eşyalarının bulunduğu torba… Hemşire, yavaşça yaklaşarak Boran’a doğru uzandı. Gözlerinde mesafeli bir hüzün vardı, ama içinde derin bir saygı da. “İnci Hanım’a müdahale devam ediyor, bunlar üzerinden çıkan eşyaları.” dedi, sesi nazikti.

Boran, tereddütle torbayı aldı. Elleri titriyordu. O küçük, mavi torbaya dokunurken, sanki İnci’nin yanında olduğunu, o an bile ona tutunabileceğini hissediyordu. Hemşire yanlarından uzaklaşırken Boran torbanın içine baktı. Zaten yüzükleri, kolyesi, telefonu ondaydı. Şimdi kanlı giysileri vardı elinde. Bir de birkaç katlanmış fotoğraf parçası. Kaşlarını çatarken uzanıp fotoğrafı aldı.

Kâğıdı açtığı an gördüğü fotoğrafla bakışları Egemen’e kaydı. Sonra hızla geri çekti. Fotoğrafta yerde yatan kadını tanıyordu, İnci ile annesinin evine gittiğinde görmüştü. Merdivenin başındaki kadını da biliyordu. Serap Aral’dı ve yüzündeki ifade her şeyi açıklıyordu. Sonra diğerine baktı. Elif’in başında duruyordu bu sefer Serap, son fotoğrafta da gidişi vardı.

Şu an bunu Egemen’e göstermesi tam bir yıkım yaratırdı. O zaten kardeşinin acısını yaşıyordu, bir de annesinin yaptığı şeyin acısı çökerdi üzerine. Zaten bunlar fotoğraftı. Asıl İnci’den öğrenmeliydi gerçeği. Onun bunları nereden bulduğunu öğrenmeliydi. Fotoğrafları tekrar torbaya bırakırken derin bir nefes almaya çalıştı.

O sırada koridordan giren Mert ve Fatih’i gördü. Bakışları Mert ile buluştuğu anda Mert başını yere eğip teması kesti ve olduğu yerde durdu. Fatih göz ucuyla ona bakıp abisinin yanına ilerlediğinde koridordan başka adım sesleri geldi. Ömer’di gelen.

Boran, oturduğu yerden kalkarken bedenindeki ağırlık sanki iki katına çıkmıştı. Her adımı, her nefesi, kalbinin tam ortasındaki yaraya çarpıyor gibiydi. Derin bir nefes almaya çalıştı ama göğsü sanki taşlarla doluydu. O sırada koridorun diğer ucunda beliren Ömer, yavaş adımlarla yaklaşırken yüzündeki hüzün okunuyordu.

“Çok geçmiş olsun, Boran,” dedi Ömer, sesi yumuşak ama tedirgindi. “İnci’nin durumu ne?” Boran, gözlerini yere indirdi. Cümle kurmakta zorlandı bir an, sonra başını kaldırıp kısa ama net bir cevap verdi. “Bekliyoruz. Ameliyatta.”

Ömer, dudaklarını birbirine bastırıp başını hafifçe salladı. Sessizlik birkaç saniye aralarında durdu. Sonra Ömer, biraz çekinerek bir adım daha yaklaştı. “İnci’nin orada olduğunu… yani o ormanda olduğunu… nereden öğrendin?” dedi.

Ama Boran bu cümleyi tamamlatmadı. Gözleri birden sertleşti, sesi buz gibi çıktı. “Emniyet teşkilatından, içişlerinden öğrenmem gerekirken başkalarından öğrendim.” Cümle düşman gibi indi aralarına. Sonra bir adım geri attı, gözlerini Ömer’in gözlerinden çekmeden devam etti. “Ama bunun bir önemi yok artık, değil mi?”

Ömer irkildi. Ne söyleyeceğini bilemedi. Boran’ın sesi ne kadar sakinse, içinde biriktirdiği öfke o kadar netti. Çünkü o bilgi, o konum, o an her şeydi. Bir saniyelik gecikme bir hayatın çizgisini değiştirebilirdi. Ve şimdi Boran, sevdiği kadının kanlar içinde ameliyathanede yaşam savaşı verdiği bu anlarda, kimin nerede yanlış yaptığını düşünmek bile istemiyordu.

“Boran, savcı beyin kesin emriydi. Bilgiyi yaymak yasaktı. Takip altındaydık, operasyon bozulmasın diye…” İtiraz etmek istedi Ömer. Fakat Boran onu dinlemek istemiyordu. “Bu işi polise haber vermeden çözebileceğimi biliyordum ben aslında biliyor musun Ömer ama size güvenmeyi seçtim. Çünkü devletimin polisi, savcısı... Sandım ki ben sizin için önemliyim. Karım önemli.”

Bir adım daha yaklaştı. Konuşurken sesi yükselmedi ama kelimelerinin ağırlığı bir yumruk gibi indi. “Ben sandım ki siz de benim canımı, en az kendi canınız kadar korursunuz. Hem iş adamı olarak hem de… biliyorsun işte.”

Cümlenin sonunda gözlerini kaçırmadı. O an ne söylediğini orada olan herkes biliyordu. Boran’ın kastettiği şey, devlete yıllardır bilgi sağlayan, gizli dosyalara uzanan, karanlık köşelere ışık tutan biri olmasıydı. Devlet adına konuşmamıştı belki resmi olarak ama devletin kulağı olmuştu.

Ve şimdi, sevdiği kadın kaçırıldığında… ölüme yürüdüğünde… ona haber bile verilmemişti. Ömer başını eğdi. Ne söylese anlamsızdı. O anın yükü çoktan sözcükleri boğmuştu. Suskunluğu, çaresizliği kabul etmekti belki ama Boran'ın gözlerinde gördüğü şey daha korkutucuydu: Güvenin yerini alan bir kırgınlık. Bu, öfkeyle geçecek bir şey değildi.

Korkut araya girmek istedi ama Boran elini kaldırdı, durdurdu. Gözleri yine ameliyathane kapısına kaydı. Ömer’e bakmadan konuştu. “İnci’yi kaçıran kişi hakkında elinizde bir şey var mı?” dedi yine güvenmeyi umarak. Yoksa bu bilgiyi de alırdı diğer bilgiyi aldığı yerden.

“Rüzgar Soylu.” Dedi Ömer bir çırpıda. O an Boran başını şaşkınlıkla çevirdi Ömer’e. Tanıyordu. İki kez İnci’nin yanında görmüştü. İkisinde de hoşlanmamıştı o adamdan. “Ne?”

“Rüzgar Soylu,” diye tekrar etti Ömer. “Beni tanıyordu.” dedi Boran, daha çok kendi kendine. “İnci’yle bağ kurmak için uğraşıyordu… ama bana karşı net bir duruşu vardı. Kışkırtıcıydı. O zamanlar fark etmem gerekirdi…”

Giray sessizce yaklaştı, elini Boran’ın sırtına koydu. “Bilemezdin.” dedi yavaşça. Ama Boran başını salladı. “Bilmeliydim! Eğer içimden gelen sesi dinleseydim… belki bunların hiçbiri yaşanmayacaktı.” Ömer yeniden konuştu. “Bak, bu iş sadece senin değil, bizim de gözden kaçırdığımız bir detaydı. Üzülerek söylüyorum ki detayları bilmiyoruz, çünkü Bahadır onu öldürmüş.”

Boran, Ömer’in söylediği o son cümlede kalakaldı. “…çünkü Bahadır onu öldürmüş.”

Kelime değil, kurşun gibiydi bu. Soğuk, sert ve yıkıcı.

Boran’ın gözleri bir anlık boşluğa daldı. Yutkundu ama boğazında düğümlenen acı o kadar büyüktü ki kelimeler geçmiyordu. Nefes bile almak zor gelmeye başladı. Göğsüne görünmeyen bir şey çökmüştü sanki. Gözleri ağır ağır Ömer’e döndü.

“Ne dedin sen?” dedi, sesi neredeyse bir fısıltıydı. Ama o fısıltıda gök gürültüsü gibi bir şey vardı. Duygularının sınırına dayanmıştı artık. Ömer istemeyerek, yavaşça tekrar etti. “Bahadır, Rüzgar Soylu’yu vurmuş. Olay yerinde ölü bulundu.”

Bu bilgi, bir yanıyla rahatlatıcı olmalıydı. Tehlike artık yoktu. Ama Boran için öyle değildi. Çünkü Bahadır bu işi kendi elleriyle bitirmişti ve bu, Boran’ın elinden çok şeyi almıştı. İntikamı, cevapları ve belki de her şeyden önemlisi, o adamın İnci’ye neden, nasıl yaklaştığını öğrenme şansını.

Boran başını ellerinin arasına aldı. Dişlerini sıkarak arkasına yaslandı. “O zaman…” dedi kısık bir sesle, “Şimdi bu işin tek şahidi… İnci.” Tüm gözler bir anda ameliyathaneye çevrildi. Orada, içeride… Hayatla ölümün arasında salınan bir kadın… Ve onun dudaklarından çıkacak tek bir kelime, her şeyi çözebilecekti belki de.

“Ömer, o herifi adliyeye mi sevk ediyorsunuz, hapse mi tıkıyorsunuz bilmiyorum ama karşıma tekrar çıktığı anda ellerimle alacağım onun canını. Bu bir tehdit değil, direkt olarak yapacağımı söylüyorum. Onun canını kendi ellerimle alacağım.” Dedi Egemen dişlerinin arasından. Güney onu durdurmak istedi, bir polisin yanında bunları söylemesi suç teşkil ederdi ama engel olamadı.

Egemen’in sesi koridorun soğuk duvarlarında yankılandı. Dişlerinin arasından süzülen her kelime, içindeki öfkenin bir damlasıydı sadece. Ama o damlalar zehir gibiydi… ağır, keskin ve telafisi olmayan bir karanlıkla yüklüydü.

Ömer, derin bir nefes alarak bir adım ileri çıktı. Egemen’in gözlerinin içine baktı. “Ne hissettiğini anlıyorum,” dedi. “Hayır, anlamıyorsun,” diye kesti Egemen. “Sen hiçbir şey bilmiyorsun. O kadın benim kardeşim. Kanım, canım, canımın içi. Vuruldu ve senin sistemin… benim canımı koruyamadı.”

Ömer’in omuzları düştü. “Bahadır tutuklandı. İşlem başlatıldı. Gerekli cezayı hukuk verecek.” Egemen kahkaha atar gibi bir nefes verdi. “Hukuk…” dedi küçümseyerek. “Rüzgar öldü. İnci hastanede ölümle savaşıyor ve Bahadır hâlâ yaşıyor. Sizce bu… ‘adalet’ mi?”

Gözlerini Ömer’den çekti. Gidip duvara yaslandı. Yumruklarını sıktı. “Eğer o adam bu kapının önünden bir daha geçerse… Allah şahidim olsun, ben içeri girmem. Ama onu çıkarmam da…” Bu sözler, tehdit değil, yemin gibiydi. Sözlerini kime söylediği belli değildi artık. Ömer’e mi, devlete mi, yoksa Allah’a mı…Ama orada bulunan herkes, Egemen’in o an kalbindeki kinle ne kadar ileri gidebileceğini anlamıştı.

Koridorda tekrar bir sessizlik hakim olurken Egemen, Güney, Korkut ve Giray kendi acılarına gömülmüş, Boran’ın içindeki fırtına hatıraların ağırlığıyla daha da büyüyordu. Koridorda zaman sanki inatla akmıyordu. Dakikalar birbirini kovaladıkça, herkesin içinde büyüyen sessizlik daha da ağırlaşıyordu. Sadece kırmızı ışığın yanıp sönmesi… ve saatlerin vuruşu…

Boran’ın ameliyathane kapısının önündeki duruşu, bir adamın duruşundan ziyade bir heykelin kaskatı kesilmiş halini andırıyordu. Gözlerini o metal kapıdan bir milim bile ayırmıyor, ellerindeki kanın kuruyup gerilmesiyle birlikte ruhunun da çekildiğini hissediyordu.

Fatih, Boran’ın arkasında bir gölge gibi belirdi. Boran’ın pantolonunun belinde takılı olan kabzanın soğukluğunu, o silahın taşıdığı ölümcül potansiyeli uzaktan bile görebiliyordu. Eğer içeriden o kara haber çıkarsa, Boran’ın o silahı çekip kendi sonunu getirmesinin sadece saniyeler alacağını biliyordu.

Fatih, yavaşça Boran’ın yanına sokuldu. Sesi, koridorun o ağır sessizliğini bozmamaya çalışarak, bir kardeşin şefkatiyle ama büyük bir endişeyle döküldü. “Abi…” dedi, elini Boran’ın koluna koyarak. “Şu silahı bana ver. Sen rahat otur, öyle bekle... Üzerinde yük olmasın.”

Boran, sanki bir rüyadan uyanıyormuş gibi başını yavaşça Fatih’e çevirdi. Gözleri o kadar kanlanmış, o kadar derin bir acıyla kararmıştı ki Fatih bir an için karşısındakini tanıyamadı. Boran, Fatih’in niyetini bir bakışta anladı. Silahın ağırlığı belinde değil, ruhundaydı ve o ağırlık şu an onun sahip olduğu tek kontrol mekanizmasıydı.

“Rahat mı?” diye sordu Boran, sesi mezar sessizliğinde yankılandı. “İnci içeride ölümle pazarlık yaparken ben nasıl rahat otururum Fatih?”

Fatih, elini Boran’ın beline doğru bir hamleyle uzatacak oldu, gözleri kararlıydı. “Ver abi şunu bana. Ver, bende dursun.”

Boran, Fatih’in elini daha silahın kabzasına değmeden sertçe bileğinden yakaladı. Parmakları bir mengene gibi Fatih’in koluna geçti. Gözlerini Fatih’in gözlerine dikti; o bakışta hem bir rica hem de sonu gelmez bir tehdit vardı.

“Dokunma.” dedi, kelimeleri tek tek üzerine basarak. “O silah orada kalacak. Eğer İnci o kapıdan çıkmazsa... Eğer bana veda ettiyse... Beni kimse burada tutamaz Fatih. Ne sen, ne başkası.”

Fatih’in eli havada asılı kaldı. Boran’ın kararlılığı karşısında dehşete düştü. Boran, silahı ona teslim etmiyordu çünkü o silah, İnci’siz kalacağı bir dünyada onun tek kaçış biletiydi. Boran, elini Fatih’in bileğinden yavaşça çekti ve tekrar ameliyathane kapısına döndü.

“Benimle o pazarlığa girme,” diye fısıldadı Boran, tekrar o donuk haline bürünerek. “İnci hayattaysa ben de hayattayım. Ama o yoksa... ne olacağını en iyi sen biliyorsun.”

Fatih, bir adım geri çekilmek zorunda kaldı. Çaresizlik içinde Egemen’e ve Güney’e baktı. Boran, ölümü belinde taşıyarak sevdiği kadının yaşamını bekliyordu. Koridor, Boran’ın bu sessiz ama dehşet verici restiyle daha da ağırlaştı.

Fatih’in geri çevrilen hamlesinden sonra koridorda öyle bir sessizlik oldu ki, sanki herkes Boran’ın o an saniyelerle ölçülen akıl sağlığının çatırdayışını duyabiliyordu.

Egemen, sırtını dayadığı duvardan güç alarak Boran’a baktı. Kendi ciğerleri yanıyordu, kendi canından can gidiyordu ama Boran’ın hali... Bu başka bir şeydi. Boran sadece acı çekmiyordu; Boran, İnci ile birlikte yok oluyordu. Egemen, hayatı boyunca çok sevda görmüştü ama bir adamın, bir kadının nefesine bu kadar muhtaç olduğunu, onun gidişini kendi kıyameti olarak ilan edişini ilk kez bu kadar çıplak bir gerçeklikle izliyordu.

Bir adım öne çıktı, Boran’ın o kaskatı kesilmiş sırtına baktı. İçinden bir yanıyla Boran’ı sarsmak, "Kendine gel, o benim kardeşim, ben de yanıyorum!" diye bağırmak geçiyordu. Müdahale etmek, o silahı zorla da olsa oradan almak istiyordu. Ama Boran’ın o kapıya kilitlenmiş, dünya ile bağını koparmış bakışlarını görünce durdu.

“Bu adam,” diye geçirdi içinden Egemen, gözleri dolarak. “İnci olmazsa gerçekten bir saniye bile durmaz bu dünyada.”

Boran’ın İnci’ye olan o devasa, karanlık ama bir o kadar da saf sevgisine duyduğu hayranlık, kendi acısının önüne geçti bir anlık. Boran, İnci’yi sadece sevmemişti; onu ruhunun tek ayakta kalan sütunu yapmıştı. O sütun yıkılırsa, Boran’ın tüm dünyası altında kalacaktı. Egemen, Boran’ın belindeki silaha giden elini gördüğünde ürperdi ama aynı zamanda bu bağlılığın kutsallığı karşısında ezildi.

“Boran…” dedi, sesi bu kez daha yumuşak, daha anlayışlıydı. Boran’ın yanına gelip, onun o mermer gibi soğuk omzuna elini koydu. “Seni anlıyorum. Yemin ederim anlıyorum. Ama o kapı açıldığında İnci bizi bekliyor olacak. Seni, o halinle değil, nefes alırken görmek isteyecek.”

Boran, Egemen’in elini hissettiğinde bile kıpırdamadı. Gözlerini kapıdan ayırmadan, belli belirsiz bir sesle konuştu. “O benim nefesimi aldı Egemen… Kendi nefesini verdi, benimkini aldı. Şimdi içeride benim hayatımla pazarlık yapıyorlar. Eğer o hayatı oradan çıkaramazlarsa, benim ciğerlerime dolan bu hava bana haramdır.”

Egemen, Boran’ın bu cümlesiyle sarsıldı. Boran’ın sevgisi, artık bir aşk hikayesi olmaktan çıkmış, bir ölüm-kalım meselesine dönüşmüştü. Fatih ve Güney, Korkut ve Giray, Boran’ın bu halini gördükçe birbirlerine çaresizce bakıyorlardı. Müdahale etmeye korkuyorlardı; çünkü Boran şu an pimi çekilmiş bir el bombası gibiydi ve onu tutan tek şey, İnci’nin kalbinin hala atıyor olma ihtimaliydi…

*****

Ameliyathane önündeki bekleyiş sürerken Aylin elindeki karton bardakla birlikte hastanenin bahçesinde oturan Fatih’e doğru ilerledi. Fatih öylece oturmuş elini birbirine birleştirmiş sadece karşıya bakıyordu. Ama aslında baktığı yer orası değildi; Fatih, o an zihninde sadece Boran’ı ve o koridordaki ölümcül sessizliği görüyordu.

Aklı, az önce yukarıda, ameliyathane kapısında bıraktığı o "adamla" doluydu. Boran’ın o bakışları, hayatı boyunca her şeyi kontrol eden o güçlü adamın bir enkaza dönüşü, Fatih’in ruhunu daraltıyordu. Boran sadece bir abi, bir lider değildi onun için; o, sarsılmaz bir kale gibiydi. Ama o kalenin bütün taşları şimdi İnci’nin sızan kanıyla birlikte yerinden oynamıştı.

“Eğer o kapıdan kötü bir haber çıkarsa,” diye geçirdi içinden Fatih, kenetli ellerini biraz daha sıkarak. “Boran o silahı bir saniye bile düşünmeden çekecek.”

Boran’ın belindeki o silahın sadece bir metal olmadığını, o mermilerin Boran’ın İnci’siz kalacağı bir dünyaya vereceği son cevap olduğunu biliyordu. Boran’ın omuzlarındaki o devasa yıkım, "Peşinden gelirim" deyişindeki o korkunç kararlılık Fatih’i ürpertiyordu. Bir adamın bir kadını bu kadar çok sevmesi, canından öte koyması bir yanıyla hayranlık uyandırıcıydı ama bir yanıyla da dehşet verici bir felaket senaryosuydu.

Boran’ın o halini düşündükçe nefes alamıyordu. Boran, İnci’nin nefesine öyle bir muhtaçtı ki, sanki İnci’nin kalbi durduğu an Boran’ınki de bir mekanizmayla duracaktı. O silahı Boran’dan alamamıştı; çünkü o an Boran’ın gözlerinde gördüğü şey bir inattı, bir vazgeçişti. Boran, İnci’siz bir hayatı yaşamayı reddediyordu.

Aylin çekimser bir biçimde yanına yaklaştığında fısıldadı. "Oturabilir miyim?" Fatih’in bakışları bir an için ona doğru kayarken hafifçe kaşlarını çattı ve bankta biraz kayarak karşılık verdi. "Buyurun."

Aylin, Fatih’in yanındaki boşluğa otururken gergin bir nefes verdi dudaklarının arasından. Elindeki bardağı uzatırken mırıldandı. "İçiniz ısınır." Fatih bir an bardağa bakarken sessiz kaldı. Bu iki olmuştu. İlki Boran yaralandığında gerçekleşmişti. İkincisi de şimdi, İnci yaralandığında gerçekleşiyordu. Kırmamak için kadının elindeki bardağı alıp avuçlarını sardı bardağın etrafına. "Teşekkür ederim."

Aylin çok küçük bir tebessüm ederek baktı Fatih’e. Aylardır birlikte iş yapıyorlardı ve yan yana geldikleri süre boyunca ister istemez kalbinde anlamlandıramadığı bir şeyler olmaya başlamıştı. O yüzden en azından sohbet etmek istiyordu, Fatih’i tanımak istiyordu ama Fatih tam bir kara kutuydu.

"İnci Hanım'a bu kadar değer verdiğinizi bilmiyordum." diye giriş yaptığında Fatih’in bakışları ona döndü birden. Kaşlarını çatmış onu anlamlandırmak istercesine bakarken Aylin yanlış anlaşıldığını kavrayarak düzeltti kendini hemen. "Yani öyle söylemek istemedim, tabii ki üzülürsünüz gencecik kadın."

"Ne söylemek istediniz Aylin Hanım?" dedi Fatih biraz sert bir tonda. Aylin duyduğu sesle yutkunurken Fatih ekledi. "Siz pek sevmediniz sanırım onu. Aylar önceki tavrınızı düşünürsek."

Aylin duyduğu cümleyle afallarken hızla başını iki yana salladı. "Olur mu öyle şey. Neden sevmeyeyim, bende üzülüyorum."

Fatih bir şey söylemeden önüne döndü aldığı cevapla. Aylin ile İnci arasında ne geçti bilmiyordu ama o gün İnci’nin ona bakışını görmüştü. İnci kimseye sinirle bakmazdı, herkese o küçük tebessümle bakardı ama Aylin'e olan bakışı farklıydı her zamankinden. O yüzden bir şeylerin yanlış gittiğine emin olmuştu.

"Ben sadece..." deyip duraksadı Aylin. "Ben sadece belki konuşmak iyi gelir diye düşündüm. Çünkü yani Boran Bey yaralandığında da yanındaydım ve o zamanki üzüntünle şimdi ki üzüntünü ayırt edebiliyorum." Aylin cümlesine devam ederken Fatih gözlerini kısarak baktı Aylin'e. Amacının ne olduğunu çözmeye çalıştı, kadın birden resmiyeti bırakmıştı.

"Boran abimle, İnci yengeye duyduğum üzüntüyü kıyaslamak yersiz olmuş. İkisinin yaralanma yerlerinden tut, dayanma kapasiteleri farklı. Söz konusu gencecik, hayatının baharında olan bir kadın ve abimin kıymetlisi." dedi Fatih sıkıntılı bir nefes vererek. Ardından devam etti. "Evet ona daha çok üzülüyorum çünkü İnci yengeme bir şey olursa, olur da dayanamazsa ardında enkaz bırakacak çünkü." Ceset bırakacak diyemeyip bunu demeyi tercih etmişti.

Aylin duyduklarıyla afallamıştı. "Enkaz mı?" diye fısıldadı. Fatih başını salladı. "Boran abi. Boran abi İnci yengeye bir şey olursa yıkılır. Hem de öyle böyle değil, toparlayamaz. Ben onu tanıyorum. Onu bu hayata bağlayan tek şey o kadın. Boran abinin hayalleri, planları, her şeyi İnci yenge ile ilgiliydi. Şimdi yarım kalmasından korkuyorum. Boran abi daha önce de yaralandı, evet üzüldüm, ama o zaman biliyordum, toparlayacaktı. Çünkü yengem yanındaydı. Ama şimdi... toparlanamaz."

"Birbirlerini çok seviyorlar... İnci Hanım dışarıdan çok narin görünüyor ama söz konusu Boran Bey olunca içinden aslan çıktı." deyip gülümsedi Aylin.

Fatih, Aylin'in gülümsemesini gördü ama karşılık vermedi. Onun aksine, daha da ciddileşti. "Evet, birbirlerini seviyorlar ama sevgiden de öte onlarınki." diye onayladı Fatih, sesi kısık ama kararlıydı. "Ama sevgi, kurşunu durdurmuyor Aylin Hanım. Sevgi, ameliyat masasında olup biteni değiştirmiyor. Sevgi, sadece geride kalanın acısını büyütüyor."

​Duraksadı, gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Bardağın sıcaklığı, avuçlarını yakıyormuş gibiydi. "O narin görünüşünün ardındaki aslanı biliyorum," diye devam etti. "Tanıdığım en güçlü kadınlardan biri. Ama bu kez... bu kez çok ağır bir yara aldı. Dışarıdaki halinden çok içerideki hasardan korkuyorum. Boran abinin şu an hissettiklerini düşünmek bile beni mahvediyor."

Fatih, elindeki karton bardağı yavaşça bırakırken, bakışları geçmişe kaydı. "Boran abim benim hayatıma tesadüfen girmedi, Aylin Hanım," diye tekrarladı Fatih, sesi kısık ama kararlıydı. "Boran abi... O, beni görmeyi seçti. Belki de kader. Ben on üç yaşındaydım, sokakta tek başıma hayatta kalmaya çalışıyordum. O ise on yedi yaşındaydı, lise son sınıfta olmasına rağmen dedesi tarafından şirketin varisi gibi yetiştiriliyordu. Zaten o yaşta bile etrafta ismi duyulmaya başlamıştı."

Fatih, o günleri anımsayarak hafifçe gülümsedi. "Birkaç kez beni, şirketin arka sokaklarında, garip işler peşindeyken görmüş. Fark etmiştim, bazı adamlar beni uzaktan izliyordu. Meğer Boran abi, beni takip ettiriyormuş. Nedenini bilmiyorum, belki gözüme bir ışık görmüştür."

"Sonra o talihsiz gün geldi. O köşeye sıkıştığım gün. Yanlış bir işe bulaşmıştım, benden büyük, tehlikeli adamlar etrafımı sarmıştı. Kurtulmam imkansızdı. Ölümün soğuk nefesini ensemde hissediyordum ki... İşte o an," Fatih duraksadı. "Birkaç siyah araba hızla sokağa daldı. Aralarından Boran abi çıktı, yanında iki tane koruması vardı. Henüz on yedi yaşında ama etrafa yaydığı otorite ve soğukkanlılık, o yetişkin adamların hepsini sindirdi. Bana doğru yürüdü, yüzünde ne öfke ne de acıma vardı. Sadece bir keskinlik..."

Fatih, Boran'ın o anki sözlerini hatırlıyormuş gibi, sanki odayı o anki sessizliği dolduruyormuş gibi bir sessizliğe büründü. "Adamlara sadece 'Dağılın' dedi. Onlar itiraz etmeye cesaret edemeden gittiler. Bana döndü ve 'Adın ne senin?' diye sordu. 'Fatih.' dedim. Gülümsedi. O an, hayatımın dönüm noktasıydı. Bana o sokakların geleceğimin olmadığını söyledi ve ekledi: 'Benimle gelmek ister misin?'"

"Peşinden gittim, sorgulamadan. Bana sadece bir iş ya da bir ev vermedi; bana bir aile verdi. O, zayıfı korurdu, sözünün eriyse hayatını ortaya koyardı. O, benim kurtarıcımdı, abimdi. Bu yüzden, İnci yengeye bir şey olursa, ardında kalan enkazın ne kadar büyük olacağını biliyorum. Boran abi onsuz toparlanamaz. O, benim var olma nedenim, şimdi onun bu kadar çaresiz kalması beni yıkıyor."

Fatih'in anlattığı derin kişisel hikaye, Aylin'in yüzündeki tüm mesafeyi silip süpürmüştü. Fatih'e olan hisleri, anlık bir çekimden, derin bir saygı ve anlayışa dönüşmüştü. O artık sadece iş arkadaşı Fatih değil, yaralı bir geçmişten gelen, güçlü bir bağlılığa sahip genç bir adamdı.

​Aylin, bankta biraz daha yaklaştı. Sesi, ilk başta hissettiği çekimserlikten uzaktı, samimi ve sıcaktı. "Boran Bey'in senin için ne ifade ettiğini şimdi çok daha iyi anlıyorum. Bu kadar dertlenmen çok doğal."

​Gözlerini Fatih'in kederli gözlerine dikti. "Biliyorum, şu an beklemekten başka bir şey yapamıyorsun ve bu en zoru. Ama şunu bil... Birinin yanında olmasına ihtiyacın olursa, ben de buradayım. İşle ilgili ya da şahsi... Bir şey yapmam gerekirse, lütfen çekinme. İnsan kadar güçlü olursa olsun, bu yükü tek başına taşıyamaz."

​Aylin, bu kadar kişisel bir destek teklifini Boran'a değil, doğrudan Fatih'e yapıyordu. Onun üzerindeki yükün farkındaydı. Hafifçe elini uzattı ve Fatih'in omuzuna çok kısa bir dokunuş yaptı, hemen geri çekti. Bu, aralarındaki buzların eridiği, görünmez bir destek sözüydü.

"Sen de ondan öğrendiğin gibi, güçlü olmak zorundasın. Abin için, İnci Hanım için... ve kendin için," dedi. Fatih, Aylin'in dokunuşuyla irkilmiş, ama sözleriyle bir an için rahatlamıştı. Başını yavaşça salladı. "Sağ olun Aylin Hanım," dedi, sesi ilk kez bu kadar yumuşaktı.

Fatih, minnetle başını eğdiğinde, Aylin ona destekleyici bir gülümseme sundu. “Sen sağ ol.”

Fatih bu cümleyle sadece ona doğru bakarken Aylin oturduğu yerden kalkıp kapıya doğru ilerledi. Fatih ile iyi anlaşmanın yolunun İnci ve Boran’dan geçtiğini bir kez daha anlamıştı…

*****

Boran hâlâ aynı yerdeydi; dizleri uyuşmuş, gözleri kan çanağına dönmüştü ama kıpırdamıyordu. Elleri hâlâ birbirine kenetli, üstünde İnci’nin kanı kurumuştu. Zihninde sadece bir cümle dönüp duruyordu: “Ya onu kaybedersem?”

Dakikalar geçerken Egemen defalarca ayağa kalkıp oturup hiddetle saçlarını çekmiş, yumruklarını duvara vurmuştu. Güney, sessizce ağlayıp elleriyle yüzünü kapatmıştı.. Korkut ve Giray da birbirlerine bakmadan, sinirden ve korkudan dudaklarını ısırmıştı.

Sonunda… ağır kapı gıcırdayarak açıldı. Beyaz önlüklü doktor, yorgun ve terli bir yüzle dışarı çıktı. Maskesini boynuna indirdiğinde gözlerindeki ifade, bir anda koridordaki herkesin nefesini kesti.

Boran ilk fırlayan oldu. “İnci iyi mi?” dedi endişeyle ve duyacaklarının yarattığı ağırlıkla. Orada bulunan herkes doktora yaklaşırken doktor derin bir nefes aldı, gözlerini yere indirdi. Sessizlik bir bıçak gibi gerildi o an. Koridordaki herkesin kalbi aynı anda dondu.

Doktor kısa bir suskunluktan sonra konuştu. “Merak etmeyin… İnci Hanım’ın durumu iyi. Büyük tehlikeyi atlattı. Sadece kontrol amaçlı 24 saat yoğun bakımda tutacağız.” Bir anda herkesin ciğerlerine hava doldu. Egemen ellerini yüzüne kapadı, şükredercesine başını eğdi. Güney hıçkırarak ağladı. “Şükürler olsun…”

“İyi ama değil mi, iyi. Yoğun bakımda olacak olması kötü değil.” Güney onay almak için doktora bakarken doktor onayladı. “İyi merak etmeyin. İç kanama ile buraya gelen hastalarımızda ilk 24 saat önemli önemli olduğu için, her ihtimale karşı yakın gözlem altında tutmamız gerekiyor.”

Güney derin bir nefes verirken doktorun bakışları hâlâ ağırdı. Boran fark etti bunu, kaşlarını çattı. “Bir şey var… değil mi?” dedi korkarak.

Doktor boğazını temizledi, sesini alçalttı. “Eşiniz hamileymiş.” Doktorun cümlesiyle birlikte Boran’ın gözleri dondu. Sanki zaman yeniden durdu. “Hamile mi?” diye tekrarladı dudakları titreyerek. O miş eki beyninden aşağıya buz gibi bir dalga inmesine neden oldu.

Doktor başını eğdi, devam etti. “Ne yazık ki… bebeği kaybettik.”

Koridorda sessizlik çığlık gibi büyüdü o an. Boran’ın yüreği bir kez daha parçalandı. Bir an için dizlerinin bağı çözülecek gibi olduğunda duvara tutundu. Nefes alamadığını hissederken doktor derin bir nefes aldı.

Bakışları etraftaki insanların üzerinde gezindi. “Bunu burada söylemem ne kadar doğru olur bilmiyorum fakat bilmeniz gereken başka bir şey daha var. Kurşun rahme yakın bir yere isabet etmiş ne yazık ki. Biz elimizden geleni yapmaya çalıştık ama maalesef bir daha çocuk sahibi olması…zor olabilir.”

Bu söz, Boran’ın ruhuna saplanan ikinci kurşun gibiydi. Gözleri boşluğa kilitlendi. İçinde öyle büyük bir acı vardı ki nefes almakta zorlandı. Dizlerinin bağı çözüldü, vücudu ağırlaştı. İçinde bir boşluk açıldı; o boşluk, sadece kaybın ağırlığını taşımakla yetmiyordu.

Beyni, kaybın büyüklüğünü işlemeye çalışıyordu ama hiçbir yol yoktu. İçinde bir kırılma, bir boşalma vardı; sanki dünyası parçalanmış, her şey siyaha bürünmüştü. Duvara zorlukla tutunurken gözlerinin önü bulanıklaşmaya başladı. Gözlerinin önüne karısının hayali belirdi; onun çocuklara bakarken parıldayan gözleri, bir gün kendi bebeklerini kucaklarına alacaklarını hayal ederken kurdukları cümleler… şimdi o soğuk ameliyathane odasında bir kurşun çekirdeğinde yok olup gitmişti.

Kulağına gelen Egemen’in sesiyle gerçek dünyaya döner gibi oldu.

“Allah benim belamı versin!” Egemen elini duvara vururken aklında daha Göktuğ’un doğduğu ilk gün söylediği cümle yankılanıyordu. Doğa, darısı başınıza dediğinde Egemen kızmıştı Doğa’ya. Allah korusun, lohusasın duan kabul olur demişti. Onu söylerken aklından asla böyle bir şey geçmemişti. Ama şimdi o söylediğinin karşılığını yaşıyordu sanki “Allah belamı versin benim, ben nasıl abiyim?”

Egemen’in hıçkırıklarla karışık feryadı, hastanenin o steril ve ruhsuz sessizliğini bir bıçak gibi ortadan ikiye böldü. Elini vurduğu duvardan gelen tok ses, Boran’ın donmuş zihninde yankılandı ama Boran başını çevirip bakmadı bile. Bakamadı. Bakışları hala doktorun az önce durduğu, o korkunç cümleyi kurduğu boşlukta asılı kalmıştı.

Boran’ın parmakları duvardaki pürüzleri öyle sert kavradı ki tırnaklarının altı sızlamaya başladı. Acı, fiziksel bir boyuta evrilmişti; sanki biri göğüs kafesini elleriyle ayırıyor, içindeki ciğerleri söküp alıyordu. "Zor olabilir" demişti doktor. Tıbbın o kibar, o ihtimal barındıran dili, Boran’ın kulağında "Bitti" diye çınlıyordu. Hayallerinin, eşinin gözlerindeki o ışığın, doğmamış çocuklarının üzerine toprak atılmıştı.

Egemen olduğu yere çökmüş, başını dizlerinin arasına almıştı. "Benim yüzümden," diye mırıldanıyordu durmadan, sesi bir dua gibi değil, bir lanet gibi dökülüyordu dudaklarından. "Benim yüzümden oldu... Koruyamadım onları. Doğa’ya o gün kızarken, sanki bu uğursuzluğu ben çağırdım. Ben nasıl bir adamım? Nasıl bakacağım şimdi onun yüzüne?"

Boran, Egemen’in bu yakarışlarını duyuyordu ama içinde ona kızacak, onu teselli edecek ya da ona bağıracak tek bir zerre bile kalmamıştı. İçindeki o büyük boşluk, her türlü duyguyu yutuyordu

Elini duvardan çekerken koridorda ilerlemeye çalıştı. Gözleri bulanık, zihni karmaşayla doluydu; yanındaki Korkut’u ve Giray’ı fark etmedi, onların varlığı yokmuş gibiydi. Kulaklarında acı bir uğultu vardı, koridorun sessizliği bile Boran’a ağır geliyordu. Kimseyi duymuyordu; yalnızca kendi kalbinin acı atan ritmi vardı.

Koridorun sonunda bir grup insan belirdi: babaannesi, kardeşi, Defne, Gamze, Doğa ve Bilge. Yüzleri endişe ve korkuyla doluydu ama Boran’ın gözlerinde bir siluet hâline gelmişlerdi; gerçeklikten uzak, sisli bir hatıra gibi. Cihan bir şeyler söylüyordu ama sesleri kulaklarına ulaşmıyor, sadece bir uğultu olarak kayboluyordu.

Boran her adımda kendini ağırlaştıran bir boşluğun içinde yürüyordu. Zihninde İnci’nin solgun yüzü, kucağında kanlı bedeni ve kaybettikleri bebek dönüp duruyordu. Her figür, her ses bir gölge gibi geçiyordu gözünün önünden; anlamları kaybolmuştu, sadece acı vardı.

İçinde sessiz bir çığlık yükseldi ama dudaklarından çıkmadı. Ellerini sıkı sıkı kenetledi, parmak uçları beyazlamıştı. Kalbi göğsünden fırlayacak gibiydi; bir yandan kaybın ağırlığı, bir yandan çaresizlik onu adeta yerden kesiyordu.

Boran fark etti ki, koridorun sonunda duran herkesin bakışı artık onu değil, sadece İnci’yi ve kaybettikleri her şeyi sorguluyordu. Zihninde tek bir düşünce vardı: “O hayatta… ama ya bundan sonrası?”

Adımlarını hızlandırdı, içinden hiçbir kelime çıkmadan, sessiz bir acı ve kararlılıkla koridorun sonuna doğru yürümeye devam etti. Her adımıyla kaybın ve çaresizliğin ağırlığını omuzlarında taşıyordu; ama bir yerlerde, umut hâlâ kırık bir ışık gibi parlıyordu.

Lavaboya doğru ilerlerken her adımda ayakları sanki yerden kopuyordu. Kapıyı açıp kendini içeri attığında sessizlik ağır bir gölge gibi çöktü üzerine. Ellerini musluğun altına soktu ve kanlı parmaklarının arasından süzülen sıcak sıvıyı izledi. Damla damla akan kan, sadece fiziksel bir yarayı değil, ruhunda açılmış uçurumun derinliğini de gösteriyordu. Her damla, kaybın, suçluluğun ve çaresizliğin sıcak bir hatırlatıcısıydı.

Yavaşça yüzünü yıkadı. Su serinliği derin bir nefes gibi karışsa da, gerçeklik tokat gibi çarptı. Beyninde birden her şey durdu: bebeği… habersiz kaybetmişti. En çok istediği şey… kendi kanından, canından çok sevdiği karısının annesi olduğu, kendi sevgisinden doğacak bir hayat… şimdi yoktu. Kalbi, göğsüne saplanan görünmez bir bıçak gibi sıkıştı. Nefes almak neredeyse imkânsızdı.

Su damlaları yüzünden süzülürken gözleri bulanıklaştı. Ama gözyaşı yoktu; Boran sessizce acının bütün ağırlığını omuzlarında taşıyordu. İçinde bir boşluk açılmıştı, öyle bir boşluk ki içine düşen her düşünce ve his, kalbini daha da parçalıyordu. Baba olma hayali… kucağında bir bebek, adını fısıldadığı, geleceğini düşlediği o varlık… hiç var olmamış gibi silinmişti.

Elleri titreyerek yüzünü kapattı. Parmak uçlarıyla saçlarını kavradı, dudakları aralandı ama tek bir ses çıkmadı. Dişlerini sıktı. Sadece kalbinin acısı yankılanıyordu kafatasında. “Bunu… bunu hak etmedik…” diye fısıldadı, sesi içinden bile duyulmazdı.

Lavabonun beyaz fayansları, hastanenin o çiğ ışığı altında Boran’ın üzerine yıkılacakmış gibi daralmaya başladı. Aynadaki aksine baktı; ama gördüğü adamı tanıyamadı. Göz altları çökmüş, feri sönmüş, yüzündeki su damlaları birer taziye gibi süzülen bu adam, az önce baba olacağını öğrenen o heyecanlı genç olamazdı.

Ellerini lavabonun kenarına öyle bir güçle dayadı ki eklemleri bembeyaz kesildi. Boğazından yukarı doğru yırtıcı bir çığlık yükseliyordu; yakıcı, parçalayıcı bir feryat... Ama Boran o çığlığı yuttu. Dudaklarını birbirine mühürledi. Eğer şimdi bir kez bırakırsa kendini, bir daha asla toparlanamayacağını, o enkazın altından ne karısını ne de kendisini çıkarabileceğini biliyordu.

"Hak etmedik..." diye tekrarladı, bu kez sesi bir fısıltıdan ziyade derinden gelen bir hırıltı gibiydi. "O.… o hiç hak etmedi."

Zihni amansız bir işkenceci gibi çalışmaya devam ediyordu. Karısının karnını sevdiği, çocuk isimleri üzerine şakalaştıkları o hayali anlar, şimdi zehirli birer oka dönüşüp kalbine saplanıyordu. Kendi canından, kendi kanından bir parçanın daha dünyaya gözlerini açamadan, babasının kucağını tanıyamadan toprak olacağı gerçeği, Boran’ın ruhunu bir kağıt gibi buruşturup kenara atıyordu.

Birden, az önce yıkadığı ellerine tekrar baktı. Suyla gitmişti kan ama sanki parmak uçlarında hala o sıcaklığı, o ölümü hissediyordu. Birden öfke, o buz gibi acının arasından bir yanardağ gibi püskürdü. Bu sadece bir kaza değildi, bu sadece bir kurşun değildi; bu, hayatının merkezine kurulmuş bir infazdı.

Sonra suyu kapattı ve lavabodan çıkarken adımları ağırlaştı. Yürürken, her adımda içinden geçen fırtına daha da büyüyordu. Sessizdi, gözlerinden yaş süzülmüyordu ama her hareketi, her titreyen kası ve her nefesiyle kaybın ve çaresizliğin ağırlığını taşıyordu. Artık sadece bir gerçek vardı: Boran, en değer verdiği hayalinden kopmuş, geriye yalnızca acı ve boşluk kalmıştı.

Kapının yanında arkadaşlarının siluetini gördü Boran ve adımları duraksadı. Korkut ve Giray, sessizce bekliyor, gözlerinde merak ve hafif kaygı vardı; ama Boran onların bakışında acıma görmek istemiyordu. Çünkü o an acıma değil, anlaşılmaya ihtiyacı vardı. Ama onlar da öyle bakmıyordu; sessiz ve sakin, sadece oradaydılar.

Boran derin bir nefes almaya çalıştı ama ciğerlerine giren hava kesik kesikti, nefesi yetmiyordu. “Ben… nasıl söyleyeceğim?” diye fısıldadı, sesi kendi kulaklarında bile yetersiz ve kırılgandı. Dudakları titriyordu, parmakları hâlâ lavaboda yıkadığı ellerine yapışmış kanı sıkıyordu.

İçinde bir boşluk vardı, öyle büyük bir boşluk ki kelimelerle doldurulamıyordu. Her bir adımı, her bir nefesi bu boşluğun ağırlığını daha da artırıyordu. Arkadaşlarının sessizliği, Boran’ın çaresizliğini ve kaybın büyüklüğünü bir aynada yansıtıyordu.

“Ben ne diyeceğim Korkut?” dedi Boran tekrar. Gözleri dolsa da yaş akmadı. Korkut ona yaklaşırken derin bir nefes çekti ciğerlerine. “Başın sağ olsun kardeşim.”

Boran, Korkut’un sözlerini duyduktan sonra birkaç saniyeliğine hareketsiz kaldı. Gözleri boşluğa dalmış, yüzündeki ifade taşlaşmış gibiydi; içindeki fırtına, arkadaşlarının yanında bile dışa vurulamıyordu. Dudakları titredi, parmakları hâlâ kanlı ellerini sıkıyordu ama bir kelime çıkamadı.

O an Korkut ve Giray, Boran’ın yanına yaklaşarak onu kucakladılar. İlk başta Boran, kaslarını sıkıca gerdi, sanki kendini savunuyor gibiydi; ama sonra yavaşça omuzlarını gevşetti ve sessizce arkadaşlarının kollarında durdu.

Dakikalar sonra kollarından ayrılırken adımları onu biraz önceki koridora götürdü. İnci’yi görmek istiyordu, ona sığınmak, acısını onunla dindirmek istiyordu. Ama biliyordu ki acı daha da artacaktı çünkü İnci bu haberi aldığı an yıkılacaktı.

Koridora girdiği an tüm bakışların üzerinde olduğunu gördü. O kimseye bakmadı, bir tek Egemen’e baktı. O da yere oturmuş başını dizlerine yaslamıştı. Doğa yanındaydı ve ona destek olmaya çalışıyordu. Babaannesi sandalyeye çökmüş ağlıyordu, Gamze’de onun yanındaydı. Bilge, Güney’in yanındaydı. Bir onun destekçisi yoktu. Haberi almışlar diye düşündü Boran.

Derin, gözleri dolu dolu, ağlamaktan sesi kısılarak koştu Boran’a doğru. Abisinin yüzündeki o taş gibi donuk ifadeyi görmezden geldi. “Abi…” dedi hıçkırarak, kollarını boynuna doladı. Tüm gücüyle sarıldı ona. Sanki o sarılmayla hem kendini hem Boran’ı toparlayabilecekti. Ama Boran… kıpırdamadı. Kolları yanlarında, cansızca asılı kaldı. Derin’in sarılması karşılık bulamadı.

Gözlerini kapadı Boran. Derin’in dokunuşu bile ağır geliyordu artık. Çünkü onun içindeki yangın, sadece kayıpla ilgili değildi… içten içe bir öfke de vardı. Sessiz ama yakıcı. Ve o öfkenin ucu… Derin’e ve Mert’e dokunuyordu.

Derin, gözyaşlarını Boran’ın göğsüne akıtırken titrek bir sesle konuştu. “Abi… ne olur bir şey söyle… lütfen…”

Ama Boran’dan tek bir kelime bile çıkmadı.

Gözleri hâlâ ileriye, boşluğa sabitlenmişti. Sanki Derin’i duymuyordu bile. Belki de duyuyordu ama artık ona söyleyecek bir sözü kalmamıştı. O an, sessizlik Boran’ın en ağır tepkisiydi. Her şeyin üstüne çizik atan, geri dönüşsüz bir çizgi gibi…

Derin, sarılışını biraz gevşetti ama hâlâ ondan bir karşılık bekliyordu. Gözleri abisinin yüzünü ararken kalbindeki suçluluk daha da büyüyordu. “Özür dilerim, çok özür dilerim ben. Her şey benim suçum. Çok özür dilerim.” Her özür dileyişte ağlayışı artarken vicdan yükü çok ağır geliyordu.

Her özründe sesi biraz daha çöktü. Her tekrarda içinden bir şeyler koptu. Ağlayışı derinleşti, kelimeler boğazına düğümlendi. Ellerini karnına bastırarak ağladı, sanki suçluluğun yükü bedenine bile ağır gelmişti. Ayakta zor duruyordu.

Ama Boran hâlâ hareketsizdi. Ne bir bakış, ne bir söz. Gözleri Derin’in üzerinden çoktan geçmişti.
Bir zamanlar birlikte büyüdüğü, birlikte gülümsediği kız kardeşi şimdi önünde yıkılırken… onun kalbi, başka bir enkazın altında çoktan ezilmişti.

Derin, başını öne eğdi. “Ben sadece birkaç dakika konuşmak istemiştim… sadece birkaç dakika…” diye fısıldadı kendi kendine. “Sadece birkaç dakika sürdü abi… Sonra her şey… her şey elimden kaydı…”

Boran’ın gözleri o anda, çok uzak bir noktaya takılı kalmıştı. Aklında İnci’nin son bakışı… kollarında yavaşça ağırlaşan bedeni… ameliyathaneden gelen kötü haber… ve doğmamış bir bebek vardı.

Derin tekrar abisinin gözlerine baktı. Hiçbir şey söylemiyor oluşu, onun kalbine saplanan en büyük cezaydı. Boran’ın sessizliği ne bağırıştan ne de öfkeden ibaretti. Bu sessizlik, bir kopuştu.

Derin, bir adım geri çekildi. Dizleri titriyordu. “Keşke o an… zamanı geri alabilsem…” dedi. Ama zaman sadece ileri akıyordu. Ve o akışta, bazı hatalar sonsuza dek kalıyordu. Koridorun soğukluğu Derin’in içini ürpertti. Ama Boran hâlâ sessizdi ve bu sessizlik, Derin’in hayatındaki en büyük sessizlikti.

Giray, Derin’in omzundan nazikçe tuttu ve onu geri çekti. “Yeter artık, biraz sakinleş,” dedi alçak bir sesle, içinde hem şefkat hem de kararlılık vardı. Derin’in titreyen bedenini desteklerken, gözlerinde çaresizliğin ve suçluluğun izleri hâlâ okunuyordu.

Derin, gözlerini Boran’dan zorla ayırdı. İçinde bir boşluk vardı, o boşluğu dolduracak kelimeler ellerinden kayıp gidiyordu. Bu sırada Cihan, ağır adımlarla Boran’a doğru yaklaştı. Yüzünde endişe ve kararlılıkla karışık bir ifade vardı. “Abi…” Ne diyeceğini bilemiyordu.

Ne denirdi ki? Abisinin en büyük isteğini biliyordu, oğluyla iletişimlerini görüyordu. O erken doğacak diye evladını kaybetmekten korkarken abisi kaybetmişti varlığını öğrenmeden ve belki de bir daha çocuğu olamayacaktı.

Kelimelerin kifayetsiz kaldığını bildiği için sarıldı sıkıca. Boran, Derin’in aksine ona sıkıca sarılırken başını omzuna yasladı. Cihan, Boran’ın omzunda ağır bir yük taşıyan bedenini hissetti. İçinden geçen kelimeler boğazında düğümlense de, suskunluğuyla destek olmaya karar verdi.

Cihan’ın kolları arasında Boran, ilk kez gerçekten yıkıldığını hissetti. Kardeşinin kokusu, o güven veren sıcaklığı, Boran’ın ruhundaki o katılaşmış katmanı bir anlığına çatlattı. Cihan, abisinin omuzlarının sarsıldığını hissetmiyordu; Boran ağlamıyordu ama bedeni, sanki görünmez bir mengene altında eziliyormuş gibi titriyordu. Bu, sessiz bir adamın en ağır çığlığıydı.

Cihan, abisinin sırtına vurduğu her bir darbede onun acısını paylaştığını, bu yükün altında tek başına kalmayacağını anlatmak istiyordu. Kendi oğlu Göktuğ’u kucağına aldığı o ilk an geldi aklına; o tarifsiz mucizeyi abisinin bir daha asla tadamayabileceği gerçeği, Cihan’ın da yüreğine oturdu. Kelimeler öylesine anlamsızdı ki, sadece abisinin sarsılan dünyasına bir dayanak olmaya çalıştı.

Boran, başını kardeşinin omzuna biraz daha bastırdı. O an ne şirket, ne intikam, ne de dışarıdaki o koca dünya vardı; sadece iki kardeşin, bir kaybın enkazı altındaki dilsiz kucaklaşması kalmıştı. Koridorun çiğ ışıkları altında, zaman sanki o noktada donmuştu.

Hastanenin o ağır sessizliğinde duyulan tek şey, birbirine tutunmuş iki adamın boğuk nefesleri ve dışarıda camları dövmeye başlayan yağmurun ritmiydi. Boran, Cihan’ın ceketini sıkan ellerini gevşetmedi; çünkü biliyordu ki bıraktığı an, içindeki uçuruma yuvarlanacaktı. Cihan ise, abisinin bu dilsiz feryadını göğsünde taşıyarak, onu bırakmayacağına dair sessiz bir yeminle daha da sıkı sarıldı.

Bembeyaz, ruhsuz koridorun ortasında, birbirine kenetlenmiş iki gölge gibi öylece kaldılar…

◔◔◔

24 Saat sonra…

Boran, hastane odasının kapısını sessizce araladı. İnci değerleri normal olduğundan yoğun bakımdan çıkartılmıştı. İçeri girdiğinde İnci hâlâ derin bir uykudaydı; yorgun, solgun yüzü ışıklar altında sanki kırılacakmış gibi nazikti. Boran’ın gözleri ilk olarak onun yüzüne takıldı. İnci’nin alın çizgisindeki ince ter damlacıkları, kapalı kirpiklerinin altından hafifçe yükselen nefesi… Her şeyiyle canlı ama aynı zamanda hayatın incecik bir ipi üzerinde dans eden bir varlıktı.

Bir an nefesini tutarak olduğu yerde donakaldı. O sessiz odada, sadece kalbinin sesi vardı. İnci’nin iyi olduğunu görmek, Boran’ın yüreğinde hem bir sükûnet hem de tarifsiz bir şükran uyandırdı. “Yaşıyorsun…” dedi kendi kendine, gözleri dolarak. “Yaşıyorsun, İnci’m…”

O küçük yüz, ona tüm acıların ve korkuların arasından tutunacak bir dal, bir umut olmuştu. Fakat içinde sanki henüz tamamlanmamış bir fırtına vardı; sessiz, derinden yükselen, kopmak üzere olan bir fırtına.

Boran adım adım yaklaşarak odanın köşesindeki sandalyeyi aldı ve yatağın yanına çekerek oturdu. Bir süre sadece İnci’nin yüzünü seyretti. Düzenli nefes alışverişini izledi rahatlamak için. Sonra elini tereddütle ama içtenlikle onun saçlarına götürdü. O kokusuna âşık olduğu saç tellerini okşadı acıtmaktan korkarcasına.

Sonra elini usulca çekerek elinin üzerine yasladı. Bir süre daha özlediği yüzünü seyrettikten sonra hafifçe eğilerek başını İnci’nin göğsüne doğru yasladı. “Bana sığın demiştin, sana sığınmaya geldim yuvam…” diye fısıldadı sesi titreyerek… O küçük hareketiyle içinde kırılan tüm duvarlar paramparça oldu. Uzun zamandır içine hapsettiği o suskunlukları, o tarifsiz acıyı dışa vurdu.

Gözlerinden büyük, sessiz yaşlar süzüldü ama o gözyaşları sadece fiziksel değil, ruhunun derinliklerinden gelen bir çağrıydı. Doğmamış bebeğinin kaybı, kırılan hayaller, belki de asla yaşayamayacağı bir baba olma umudunun yok oluşu… Hepsi tek tek yüreğine saplandı.

Başını daha da gömerek İnci’ye sığınırken uzun yılların birikmiş yorgunluğu, korkuları ve acısı bir anda dışarı fırladı. O ağlama, sadece bir erkeğin değil, bir insanın kırılma anıydı. “Bana sığın demiştin…” diye tekrar etti boğuk bir sesle. “Ben buradayım ama… nasıl devam edeceğim bilmiyorum.”

İnci hâlâ uyuyor gibiydi ama o küçük bedeni, Boran’a güç verip dayanak oluyordu. O narin omuz, onun için şimdi dünyanın tek dayanağıydı. İçinde kopan fırtına öyle büyüktü ki, kelimelerle anlatılması imkânsızdı. Sadece orada, o sessizlikte, İnci’nin varlığına tutunmak zorundaydı. Çünkü her şey, o anlık temasın içinde anlam buluyordu. Her ne kadar acı çok ağır olsa da İnci’nin varlığı oradaydı ve Boran biliyordu ki bu zorlukları da birlikte aşacaklardı.

Bir an için odaya hâkim olan ağır sessizlik, Boran’ın nefes alışverişleriyle doldu. Hıçkırıklarını bastırmaya çalıştı ama nafileydi. Ağlamak, onun için hem bir kırılma hem de bir nefesti artık. Çünkü içinde biriken her şey patlamaya hazır bir volkan gibi yükseliyordu.

Başını hafifçe kaldırıp korkuyla, nazikçe elini İnci’nin karnına doğru götürdü. Parmağı titreyerek, adeta oraya dokunmaya cesaret edemiyormuş gibi ama bir yandan da orada olması gerektiğini biliyormuşçasına, nazikçe elini karnına yasladı.

O an içinde karmaşık duygular yükseldi; umut, korku, suçluluk ve çaresizlik birbirine karışmıştı. Bebeğin yokluğu orada, o karnın içinde hissettiği boşlukta yankılanıyordu. Sanki o küçük can, artık yoktu ama Boran yine de orada bir yerlerde var olduğunu umuyordu. “Beni affet…” diye fısıldadı, sesi titreyerek. “Bebeğim… seni koruyamadım. Sana bir gelecek veremedim…”

Kelimeler boğazında düğümlendi ama yüreği paramparça olmaya devam etti. Baba olma hayali, onun için sadece bir rüya kalmıştı şimdi. O minicik kalbinin atışını duyamamış, ellerini tutamamıştı. Birkaç hafta önce yüreğinde hissettiği o umut, şimdi yerini derin bir boşluğa bırakmıştı.

Boran’ın gözleri daha da doldu, o küçük karnın üstündeki eliyle birlikte kalbi de eziliyordu. Her ne kadar doktorlar acı gerçeği söylemiş olsa da o hala içinde umudun küçücük bir kıvılcımını besliyordu. Çünkü aşkın, sevginin, insanın inatla sarıldığı o kırılgan yaşam ışığının bir yerlerde var olması gerekiyordu.

Başını yavaşça eğdi, İnci’nin yanaklarından süzülen ince bir teli andıran saçlarına dokundu. “Keşke zamanı geri alabilsem,” dedi boğuk ve kırılmış bir sesle. “Keşke… Her şeyi değiştirebilsem.”

Ama biliyordu ki zaman geri gelmezdi. Oysa o an, orada, İnci’nin o narin bedenine yaslanırken, kalbindeki acı bir kat daha büyüyordu. Hem sevdiği kadını hem de içinde yeşermeyen hayatı koruyamamış olmanın tarifsiz yükü…

İçindeki kırgınlık, sessizce gözyaşlarına karıştı. Ne kadar güçlü olmaya çalışsa da o anda kalbindeki boşluk, ellerini karnına koyduğunda daha da derinleşti.

O an, İnci’nin göz kapakları hafifçe kıpırdadı, sanki Boran’ın acısını hissediyormuş gibi… Boran gözlerini kapadı, kendi nefesini duymaya çalıştı. İçinde derin bir çaresizlik vardı ama aynı zamanda kırılgan bir umut da… Çünkü biliyordu, bu acının içinde bir güç saklıydı.

Omzundan kalkmadan hafifçe İnci’nin saçlarını okşadı. “Sana söz veriyorum, ne olursa olsun yanında olacağım. Birlikte… bir şekilde devam edeceğiz.”

Ama sözler bile hafif kalıyordu, çünkü o an, her şeyin ne kadar kırılgan ve geçici olduğunu hissediyordu. Geleceği düşündü, o yokluğun yarattığı sessizliği, geceleri uykusuz geçireceği sabahları… Korkuları, endişeleri, kaygıları… Hepsi bir anda omuzlarına çökmüştü.

Derin bir nefes aldı, gözlerini kapatıp tekrar açtı. İçinde fırtınalar kopuyordu ama dışarıya yansıttığı yüz hâlâ aynı kararlı adamdı. İnci’yi tekrar koruyacak, yanında olacaktı. Sonra yavaşça başını kaldırdı ve İnci’nin elini tuttu. “Buradayım, sevgilim,” dedi. “Sen ve ben… bu acının üstesinden geleceğiz. Ne olursa olsun, yanındayım. Her zaman.”

O anda avuçlarının arasındaki el kıpırdadı. Boran bakışlarını o ele çevirirken fısıltı şeklinde gelen sesi duydu. “Boran…”

Boran avuçlarının arasındaki eli daha sıkı tutarak hızlıca gözyaşlarını temizledi ve gülümsedi. “Buradayım güzelim…

İnci’nin gözleri yavaşça aralandı. Göz kapaklarının arasından süzülen bakışı yorgundu, kırılgandı ama aynı zamanda tanıdık bir huzur taşıyordu. Boran’ın yüzüne odaklandığında dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. “Buradasın…” dedi fısıltı gibi bir sesle, nefesi zar zor duyuluyordu.

Boran başını salladı, usulca eğilerek alnını İnci’nin eline yasladı. “Hiç gitmedim ki… hep buradaydım.” diye cevapladı, sesi boğazına düğümlenmiş duyguların arasından güçlükle geçerken.

İnci gözlerini biraz daha açtı, odanın solgun ışığında Boran’ın yüzünü net görebiliyordu artık. O an hiçbir şey sormadı, hiçbir açıklama istemedi. Yalnızca Boran’ın gözlerinde gördüğü acı ve sevgi, her şeyi anlatmaya yetmişti.

Elini uzatarak Boran’ın saçlarını okşamak istedi fakat kolunu kaldırdığı anda sızlayan yarasıyla yüzünü buruşturdu. Boran refleksle başını kaldırırken konuştu. “Hareket etme, yaran çok taze.”

Tam o an, başından vurulmuş gibi bir ürpertiyle irkildi İnci. Derin bir nefes çekti ve gözleri aniden Boran’a çevrildi. Bakışları panikle onun vücudunda dolaşmaya başladı. Gözleri yüzünde, omuzlarında, göğsünde, ellerinde gezinirken neredeyse titreyerek konuştu. “İyisin sen değil mi? İyisin. Bir şey yapmadı sana.”

Sesi kırılmıştı. İçinde hem endişe hem suçluluk hem de tarifsiz bir korku gizliydi. Sanki o kurşunu bedenine alması yetmemiş gibi, Boran’ın zarar görme ihtimali hâlâ en büyük kabusuydu.

Boran gözlerini kaçırdı. Dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı. İçinde bir şey çırpınıyordu. Ne öfke tam anlamıyla ne de sadece acıydı. Bir kırgınlık vardı, derin, kemiklere kadar işleyen bir tür yorgun öfke. Ve sevgi… kalbini yerinden oynatan o derin bağlılık. Ama bugün, hepsi birbirine karışmıştı.

Bakışlarını yavaşça İnci’ye çevirirken yutkundu. “İyiyim, hiçbir şey yapmadı bana.” Deyip duraksadıktan sonra neredeyse dişlerinin arasından süzülen bir hırıltıyla ekledi. “Kurşunu bedenime saplamadı ama canıma sapladı.”

İnci’nin soluğu kesildi duyduğu cümleyle. Bu söz, kurşundan daha derin bir yara gibi saplandı içine. Boran’ın gözlerinde gördüğü ifade, onu paramparça etti. Bu, sadece bir sitem değildi. Bu, bir adamın gözlerinin önünde sevdiği kadının yitip gitmesine tanıklık etmenin acısıydı.

Boran devam etti, sesi titriyordu ama kelimeler netti. “Gözümün önünde düştün… Göz kapakların yavaşça kapandı. Ellerim seni tutmaya çalıştı ama sen, ellerimden kayıp gittin. Ve ben... hiçbir şey yapamadım, İnci. Hiçbir şey yapamadım.”

İçinde büyüyen öfkeyi bastırmaya çalışıyordu ama boğazındaki düğüm o kadar büyüktü ki konuşmak bile acı veriyordu. Başını iki yana salladı. Parmaklarını saçlarının arasına geçirdi, derin bir nefes aldı ama bu nefesin bile onu rahatlatmadığı ortadaydı.

“Ben seni korumak istedim.” dedi İnci fısıltıyla, savunmasız bir şekilde.

Boran gözlerini kapatıp bir an durdu. Sonra ansızın başını kaldırdı ve sesi, bir yaraya bastırılmış gibi yükseldi. “Bende seni hayatta tutmaya çalıştım o dakikalarda.” Gözleri parladı. Bu öfke bir tehdit değildi;
Bu, içinde biriken binlerce kelimenin, söylenememiş her duygunun, son anda engellenememiş bir haykırışıydı. “Sen kendini önümde kurşunun önüne attığında… Ben... hayatımın yarısı önümde yere yıkıldı sandım.”

İnci'nin gözlerinden yaşlar süzüldü. Ama bu defa o yaşlar sadece acıdan değildi. Suçluluktan, sevgiden, hatta Boran’ın sesinde saklı olan o korumasızlıktan dökülüyordu.

Boran’ın sesi yeniden alçaldı. Yorgun, boğuk, ama hâlâ titrekti. “Sen... bir saniyeliğine bile düşünmedin. Aynı o gün bana sana bir şey olacaksa getirip şimdi sıksınlar kafama dediğin andaki gibi tereddütsüzce atladın kurşunun önüne. Bana fırsat bile vermedin.”

Başını eğdiğinde sesini alçaltarak, bir fısıltıyla devam etti. “Ben onsuz yapamam… demeye bile vaktim olmadı.” Birden yanağına doğru süzülen tek damla yaş, zamanın ağır bir yükü gibi yanaktan aşağı kaydı. Yavaş, neredeyse isteksiz bir hareketle ama içinde biriken tüm acıyı taşıyan bir damla...

İnci, zor da olsa gözlerini kısarak ellerini hafifçe uzattı. Titreyen parmaklarıyla, usulca o yaş damlasını sildi. Dokunduğu cilt soğuktu, ama o dokunuşta, yılların yorgunluğu, çaresizliği ve sevginin kırılganlığı vardı. “Boran…” diye fısıldarken aslında nasıl teselli vereceğini düşünüyordu ama bulamıyordu.

Boran’ın öfkesi önce sessiz bir sızı gibi başladı; yüzündeki kaslar gerildi, çenesinin yanında ince bir damar belirginleşti. Ama bu kez öfkenin altında yatan şey, kontrolsüz bir korkunun karanlık gölgesiydi. İçinde büyüyen fırtınayı artık saklayamıyordu. “Bunu yaparken aklında ne vardı senin, sen nasıl böyle bir şey yaparsın İnci?”

İnci irkildi. Boran’ın sesinde tehdit yoktu ama o sertlik… göğsüne ağır bir taş gibi oturdu. Bir adım geri çekilmek ister gibi oldu ama bedeni izin vermedi. Boğazındaki düğüm daha da büyüdü, nefesi sığlaştı. Boran bir anda ileri doğru eğildi. “Ben seni korumaya çalışırken,” dedi dişlerinin arasından sıkılmış bir cümleyle, “Sen kendini ölüme attın.”

İnci’nin kalbi bir anlığına duracak gibi oldu. “Ben… sadece—”

“Sadece mi?” Boran’ın sesi bir anda yükseldi, odanın duvarlarında yankılandı. “Sen benim gözümün önünde yere yığıldığında dünya önümden kaydı gitti! O saniye… o lanet saniye… ben… seni kaybettiğimi sandım!”

İnci’nin nefesi göğsünde sıkıştı. Kelimeler boğazında düğümlendi, acı bir yanma başladı. Boran’ın öfkesindeki her titreşim içindeki kabuğu çatlatıyor, kendi sesi çıkamadıkça panik büyüyordu. “Ben senin ölmene izin veremem!” diye patladı Boran, bir adım atıp yüzünü İnci’ye yaklaştırarak. “Sen anlamıyor musun? Sen benim—”

İnci’nin yüzü bir anda gerildi. Dudakları titredi ama bu defa acıdan değil, öfkeydi, içten ve kontrolsüz. Tüm yaralı hâline rağmen, tüm gücüyle nefesini çekti ve dişlerinin arasından tükürür gibi söyledi. “Ben de senin ölmeni izlemem!” Söz, odaya bir bıçak gibi saplandı. “Ben sana bir şey olmasına dayanabilir miyim? Bir kere yaşadım bunu Boran, bir daha yaşamayacağım dedim!”

Derin bir nefes almaya çalıştı İnci ama aldığı nefes ciğerlerine dar geliyordu. Buna rağmen “Kendime bu sözü vermişken, sensiz yaşayamazken göz göre göre o şerefsizin seni vurmasını izlememi istiyorsun sen benden!” diye haykırdı. Sesi odanın duvarlarını titretti.

“Ben senin- “ diye devam edeceği sırada nefesi bozuldu İnci’nin. Göğsü düzensiz bir şekilde inip kalkmaya başladı; önce hızlı, sonra daha hızlı… Sanki biri görünmez bir elle boğazını sıkıyordu. Göz bebekleri büyüdü, dudakları titredi. Omuzları kontrolsüzce yukarı kalkıyor, her nefesi yarım kesiliyordu. “Boran… nefes…” Kelimeler yarım, boğuk, zorlama çıktı.

Boran’ın kaşları öfkeyle kalkmış haldeydi ama İnci’nin yüzündeki tuhaf solgunluğu görünce ifadesi bir anda kırıldı. Tam o anda İnci’nin vücuduna bağlı olan kabloların ucundaki monitörden çıkan bip sesi hızlandı. Göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu ama hiçbir nefes içeri girmiyor gibiydi. Kalbi sanki kaburgalarını içeriden kıracak kadar hızlı atıyordu. Odada hava yoktu. Her şey dönüyordu.

“İnci?” dedi Boran, sesi bir anda kırılıverdi. Endişe tüm bedenini sararken koşarak kapıya ilerledi ve bağırdı. “Hemşire! Biri baksın!” Korkuyla tekrardan İnci’nin yanına dönerken ellerini nereye koyacağını bilemedi. “İnci, nefes al!” Titreyen elleriyle yüzünü avuçlarının arasına aldı. “Bana bak…. Nefes al!”

Boran hızla odanın kapısına döndü tekrardan. “Hemşire!” diye bağırdı, sesi kontrolsüz bir çaresizlikle çatlıyordu. “Biri yardım etsin! Hemşire!”

Kapının ardında birkaç hemşire hızla belirdi, yüzlerinde hem şaşkınlık hem de acil durum alarmı vardı. Boran, İnci’nin titreyen vücuduna sarılmış, elleri hâlâ yüzünde, nefesini zorla kontrol etmeye çalışıyordu. İçinde bir yerlerde kaybolmuş gibi hissettiği o korku, şimdi bedenini tümden sarmıştı; zaman, her saniye daha yavaş akıyor, kalbinin çarpıntısı kulaklarında uğulduyor, beynindeki düşünceler birbiriyle çarpışıyordu.

“Bize yer açın!” diye bağırdı bir hemşire, Boran’ı çekerek İnci’den uzaklaştırmaya çalışırken. Boran, bir an bile tereddüt etmeden geri çekildi; gözleri hâlâ İnci’nin üzerindeyken bir adım bile atmak istemiyordu. Kalbi göğsünden fırlayacakmış gibi çarpıyor, elleri hâlâ titriyordu. İnci’nin göğsüne yerleştirilen stetoskopu ve diğer aletler, hemşirelerin hızlı ama kontrollü hareketleriyle birleşince, Boran’ın için daha da parçalanmış bir hâl aldı.

Bir hemşire İnci’nin başını hafifçe kaldırdı, diğeri acil müdahale ekipmanlarını hazırlıyordu. O an Boran, elleri hâlâ titreyerek ama gözleriyle her hareketi takip ederek, sanki hemşirelerin yaptığı her hamlede bir hata olursa İnci’ye bir şey olacağını hissediyordu. İçinde bir fırtına vardı: korku, suçluluk, çaresizlik… Bunların hepsi birbirine karışmış, nefes almasını bile engelliyor gibiydi.

“Boran Bey, biraz uzaklaşın lütfen, müdahale etmemiz gerekiyor!” dedi hemşire, sesi ciddi ama sakin kalmaya çalışıyordu. Boran, birkaç adım geri çekildi ama gözlerini İnci’den ayırmıyordu. İçindeki panik hâlâ tırmanıyordu. Her bip sesi, kalbinin ritmini bir tokat gibi sarsıyor, her hızlı göğüs kalkışı Boran’ı delice korkutuyordu.

İnci’nin göğsüne ellerini bastırıp, acil oksijen maskesini taktılar. Boran, dizlerinin üzerine çökmek istedi ama ayakta kalmayı başardı. Her nefes alışında İnci’nin hâlini gözlemliyor, her titreyen parmağına, her çırpınan nefesine kendi yaşamını yansıtır gibi bakıyordu. Bir anlığına, zaman durmuş gibiydi; odadaki tek ses, monitörden yükselen bip sesi ve hemşirelerin hızlı, düzenli komutlarıydı.

“Kalp atışı stabil ama nefes alışı düzensiz! Oksijen hazırlayın!” Hemşireler hızlı ve koordineli bir şekilde çalışıyor, Boran’ın yanında olmasının hem motivasyon hem de korku yarattığı hissediliyordu. Boran, tüm endişesini bastırmaya çalışırken, gözlerinden yaşlar süzüldü; ellerini yumruk yapıp kendini topladı ama içindeki korku hâlâ bir gölge gibi duruyordu.

İnci’nin nefesi yavaş yavaş düzelmeye başladığında, Boran’ın göğsündeki taş kalktı sanki. Yine de bir anlığına, kalbinin hâlâ göğsünde deli gibi çarptığını hissetti. Hemşirelerden biri Boran’a bakıp hafifçe başını salladı, “Kontrol altına alındı, şimdi biraz geride dur, rahatlamaya çalış,” dedi. Boran, derin bir nefes aldı, ama hâlâ İnci’nin yanında durmayı bırakamadı. Kolları hâlâ boşlukta, bir yere sarılacakmış gibi ama kimseye dokunamıyormuş gibi kaldı.

İnci’nin nefesi yavaş yavaş düzene girdiğinde göğsündeki hızlı kalkışlar yavaşladı. Monitörden gelen bip sesi artık ritmik ve sakin bir hale gelmişti. Boran, hâlâ elleri titreyerek ama gözleri İnci’den ayrılmadan yanında duruyordu.

O an, İnci’nin gözleri yavaşça Boran’a döndü. Sesini neredeyse fısıldar gibi çıkardı. “Boran…”

O tek kelime Boran’ın zihninde bir çığ gibi yankılandı. Tüm endişesi, korkusu ve öfkesi anında yerini bir sarsıntıya bıraktı; düşünceleri dağıldı, sadece o an vardı ve İnci’ye yaklaşması gerektiğini biliyordu. Dizlerinin üzerine çökmeden, yavaşça öne eğildi ve İnci’nin ellerini nazikçe tuttu. “Bir tanem…”

İnci’nin avuç içini tutup dudaklarını bastırdığında ağlamamak için kendini zor tuttu. “Özür dilerim…” dedi sesi titreyerek pişmanlıkla. “Üzerine gittim, korkuttum seni. Özür dilerim, çok özür dilerim.”

İnci, Boran’ın ellerini sıkıca kavradı, gözlerindeki ıslaklık hafifçe parladı ama yüzünde küçük bir rahatlama belirtisi vardı. “Biliyorum,” dedi, sesi hâlâ zayıf ama kararlıydı. “Sen… sadece korktun. Ben de korktum, Boran. İkimiz de korktuk.”

Boran, derin bir nefes aldı, alnını hafifçe İnci’nin ellerine dayadı ve gözlerini kapattı. “Korktum, çok korktum…” İnci usulca elini Boran’ın saçlarına götürerek sevdi. “Bende korktum ama geçti, buradayım, iyiyim.”

“Hep iyi ol.” Diye fısıldadı Boran. Başını kaldırmadan ekledi. “Bunu bana yaşatma bir daha ne olursun.”

İnci, söz vermek istedi ama veremezdi. Çünkü biliyordu yine aynı şey yaşansa gözünü kırpmadan geçerdi Boran’ın önüne. Onun kaybını görmektense kendini feda etmeyi seçerdi arkasında bırakacakları düşünmeden. Onun acısını görmek, onun kaybını yaşamak, kendinden çok daha ağır gelirdi.

Bu yüzden içinde büyüyen o çaresizliği ve karşı konulmaz sevdayı saklamaya çalışarak, sessizce başını eğdi. Sözler yerine, sadece gözlerinin derinliklerinde gizlenen o kırılgan ama sarsılmaz kararlılık kaldı. Onu korumak için ne gerekiyorsa yapmaya hazırdı, kendi hayatını hiçe sayarak…

Ama bunu Boran’a söyleyemezdi. Çünkü bu, onu daha da korkuturdu.

Sessizlikte, aralarında söylenmemiş tüm bu duygular birikip ağırlaştı. Boran, İnci’nin içinde taşıdığı o korkuyu fark edemedi belki ama yüreğinde bunu sezinliyordu. Ve bu, onun korkusunun en büyük sebebiydi.

Boran biraz sakinleşir gibi olduğunda başını yasladığı yerden kaldırıp yatağa oturdu. Bir eliyle İnci’nin elini sıkıca tutmaya devam ederken diğer elini İnci’nin saçlarına götürerek yavaşça sevdi. “Biraz uyu, dinlen olur mu?”

İnci zorla da olsa başını salladı. Kelimeler henüz güç bulamamıştı boğazında ama varlığıyla, dokunuşuyla her şeyi anlatıyordu. Boran, yanında otururken, zamanın yavaş yavaş donduğunu hissetti. O an, kelimelerin yetersiz kaldığı yerde, sadece sessizliğin ve birlikte olmanın gücü vardı.

Dışarıda sabahın aydınlığı etrafa yayılırken, hastane odasının içinde bir umut ışığı titrek ama sarsılmaz bir şekilde yanıyordu. İki yürek, kırık ve yorgun olsa da, birbirine tutunuyordu. Geleceğin ne getireceği belirsizdi; acılar, kayıplar, sınavlar onları bekliyordu. Ama şu an, burada, birbirlerine bağlıydılar.

Boran, İnci’nin elini bırakmadan başını hafifçe yana eğdi. Kendi içinde fırtınalar kopsa da, o an yalnızca sevgi vardı. Karanlık ne kadar ağır olursa olsun, birlikte yürüyebileceklerine dair o sarsılmaz inanç vardı. Uzanarak İnci’nin alnını öptükten sonra daha da rahatladığını hissetti.

İnci’nin nefesi düzenli bir ritme kavuşurken, Boran usulca elini tuttu ve gözlerini kapattı. Uzun bir gece onları bekliyordu. Ama şimdi, en azından, o anın içinde sükûnet vardı.

Ve böylece, hayatın en zor sınavlarından biri başlamıştı; ama… birlikte aşacaklardı.

 

 

Bölüm Sonu

‣‣‣ Bölüm nasıldı?

‣‣‣ Yazarın anlatımından olan kısımlar hakkında ne düşünüyorsunuz? İnci’nin hastaneye getirilişi… Boran’ın psikolojisi ve ameliyathaneden gelen kötü haber…

‣‣‣ Sizce bundan sonra neler olacak?

Diğer bölümde görüşmek üzere, yorumlarınızı bekliyorum…

🌟Yeni kitabım Yarım Kalan Vedalar'ın giriş bölümünü yayınladım, Adavetten sonra orada devam edeceğim. Bakmak isterseniz profilimde bulabilirsiniz...

Bölüm : 14.01.2026 18:59 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...