
🖇️Umarım severek okuduğunuz bir bölüm olur, keyifli okumalar dilerim...
🖇️Satır arası yorum yapmayı ve oy vermeyi unutmayın lütfen...
🖇️Bu bölüm biraz uzun diğer bölümlere göre, haberiniz olsun:))
44. Bölüm
İnci Aral Demirhanlı’nın anlatımından,
Bahadır’ın gözünü karartmış hali… Silahı çekişi… Boran’ı hedef alması ve tek el silah sesi… Sonrası benim için karanlıktı, belirsizdi. Boran’ın sesini duymuştum bir ara. Yapma bana bunu diyordu çaresizce. Abimin sesini duymuştum, dayan diyordu o da, buradayım abim diyordu. Güney’in sesini duyar gibi olmuştum, Korkut’un, Giray’ın… Sesler hep birbirine karışmıştı. Bir süre sonra hiçbir şey duyamamıştım. Belki de duymuştum da hatırlamıyordum. Sanki bedenimin de düşüncelerimin de bilincimin de kontrolü elimden uçup gitmişti.
Sonrası boşluktu…
Ne kadar süre geçtiğini bilmezken tekrar Boran’ın sesini duymuştum. Koruyamadım diyordu. Onun o çaresiz sesini duymak ismini zikretmeme neden olduğunda gözlerimi aralamıştım zorlukla. Oradaki konuşmalarımızı hatırlıyordum ama verdiğim cevaplarda kendimi tam anlamıyla anlatamamıştım belki bilemiyordum. Bildiğim tek şey Boran’ın ne kadar korktuğuydu. Tabii sonra anlamadığım şekilde nefes alamamıştım ve bir kez daha korkutmuştum sevdiğim adamı. Sonra yine uyumuştum sanki hiç uyumamış gibi.
Gözlerimi zorlukla aralarken birkaç kere kırpıştırdım net bir şey görebilmek için. Karanlıktı. Gün algım o kadar bitmişti ki. İlk uyandığım günde miyim yoksa başka bir günde miyim ayırt edemiyordum. Odada kimse yoktu, boştu.
Yerimde biraz kıpırdanıp yerimi rahatlatırken kapının açılmasıyla birlikte bakışlarım kapıya kaydı. Görmeyi beklediğim yüzlerden birini görmemek moralimi bozarken hemşire hanım küçük bir tebessüm ederek koridora seslendi. “Hastanız uyanmış.”
Aniden koridordan gelen sesle kapıdan Boran göründü. Onu görmek yüzümde gülümseme oluştururken hemen yanındaki Güney’i gördüm. İkisi de birbirinden yorgun, uykusuz görünüyordu. Hemşireyle birlikte içeri girdiklerinde hemşire hanım yanıma gelerek rutin kontrollerimi yapmaya başladı.
“Yılların acısını çıkarttın be İnci.” Güney gülerek yanıma gelirken gülümsedim. “Ne yapayım çok yorulmuşum, hala uykum var.” Derken Güney yataktaki boşluğa oturarak iç geçirdi. “Uyu, dinlen, hemen iyileş. Özledik seni.” Elimi tuttuğunda küçük bir tebessümle bende onun elini tuttum. “Bende sizi özledim.”
Güney elimi tutmaya devam ederken buruk ve hüzünlü gözlerle baktı gözlerime bir süre. Bakışından yaşadıklarını az çok anlarken mırıldandım. “Ne o çok mu çirkin görünüyorum?” Güney gülümserken birden gözlerinin dolduğunu gördüm. “Olur mu öyle şey, hala çok güzelsin.” Dedikten sonra Boran’a baktı. “Değil mi enişte, çok güzel?”
Boran başımın yanında dikildiğinden elini çeneme yaslayıp gülümseyerek baktı gözlerime. “Bu da soru mu? Hala benim için dünyanın en güzel kadını.” Diğer elimi kaldırıp Boran’ın elini tutarken hemşire hanım güldü. “Çok şanslısınız İnci Hanım, destek kuvvetleriniz yetişti.”
“Öyleyim.” Dedim tebessümle. Ardından aklımdaki soruyu sordum. “Ne zamandır uyuyorum?” Hemşire hanım bana bakarken cevap verdi. “Yaklaşık bir gün oldu.” Dudaklarım şaşkınlıkla aralanırken hemşire devam etti sözlerine. “Şimdi doktorumuz gelecek, bilgi verecek. Geçmiş olsun.”
Başka bir şey söylemeden çıkarken bakışlarım bizimkilere kaydı. O kadar uyumam mümkün müydü gerçekten? Belki de Rüzgar’ın verdiği ilaçların etkisindendi bu.
“Uyuyan güzelim benim.” Boran eğilerek alnımı öperken tebessüm etmeye çalıştım. Beni rahatlatmaya çalışıyordu ama sistemimde bir şeyler yanlıştı. Bu belliydi ve eminim ki Boran’da bunu fark etmişti.
Daha birkaç dakika geçmeden kapı tekrar çalındığında bu sefer doktor bey girdi odadan. “Nasılsınız İnci Hanım?”
“İyi hissediyorum ama epey süredir uyumama rağmen hala yorgun hissediyorum.” Dedikten sonra beni rahatsız eden o konuyu dile getirdim. “Bu kadar uyumam normal mi?”
Doktorun yüz ifadesi bir an ciddileşti. Elindeki dosyaya göz gezdirirken sesi yavaşça odada yankılandı. “Bu kadar uzun uyumanızın nedeni aslında vücudunuzun maruz kaldığı ilaç yüküyle ilgili, İnci Hanım. Yapılan testlerde kanınızdaki belirli sedatif maddelerin yani uyku verici ilaçların oldukça yüksek dozda ve sürekli şekilde verildiğini tespit ettik. Bu normal bir tedavi sürecinden kaynaklanabilecek bir şey değil. Açık konuşmam gerekirse, bu dozlar ancak bilinçli ve sistematik bir uygulamayla, genellikle damardan verilir.”
Biliyordum, Rüzgâr bile bile yapmıştı bunu. Odadaki beyaz tonlar, kilitlenmem, sürekli uyutulmam hep aklımı bulandırmak içindi. Belki de zamanla bir şeyleri unutmam için. Odada bir anda sessizlik oldu. Güney’in kaşları çatıldı. “Yani... birileri onu bilerek mi uyuttu?”
Doktor başını yavaşça salladı. “Evet, öyle görünüyor. Tahminen 10 gün boyunca düzenli olarak uyutulmuş. Uyandırılıp kısa süreli bilinci yerine getirildikten sonra tekrar uyutulmuş. Vücudunuz, bu yoğun ilaç yükünü ancak şimdi tolere etmeye başlıyor. Bu da yorgunluğa ve zihninizde bulanıklığa neden olabilir.” Dediğinde başımı salladım belli belirsiz. Hakimdim bu konuya.
“Peki dün olan şey.” Dedi Boran çaresizce. Dün onu epey korkutmuştum. Doktor derin bir nefes alıp dosyayı kapattı ve doğrudan Boran’a baktı. “Dün yaşanılan o kriz, vücudun bu ağır kimyasal yükle başa çıkamamasının bir sonucuydu,” dedi doktor sakince. “Kandaki sedatif miktarı o kadar yüksek ki, sinir sistemi bir noktada iflasın eşiğine geliyor. Kalp kasları ve solunum merkezi bu baskı altında senkronizasyonunu yitirir. İnci Hanım’ın dün yaşadığı nefes darlığı ve taşikardi, aslında vücudunun 'artık yeter' diyen bir feryadıydı.”
Doktorun açıklamalarından sonra boğazımdaki düğümü yutkunarak çözmeye çalıştım. Daha fazla yatarak kendimi bir mahkûm gibi hissetmek istemiyordum; en azından biraz dik durmaya, hayatta olduğumu hissetmeye ihtiyacım vardı.
Yavaşça yatakta doğrulmaya çalıştım ancak her bir kasım, sanki içine kurşun dökülmüş gibi ağırdı. Kollarımı iki yanıma koyup güç almaya çalıştığım anda, Boran’ın zaten üzerimde olan bakışları anında ellerime kenetlendi.
"İnci, zorlama kendini." dedi sesi titreyerek. Sonra doktora doğru baktı. “Hareket edebilir mi?” Boran’ın sorusuyla birlikte doktor hafifçe başını salladı, ancak bakışları hala temkinliydi. “Çok yavaş olması kaydıyla evet. Kasları uzun süreli hareketsizlik ve ilaçların etkisiyle zayıfladı. Ani hareketler tansiyonunu düşürebilir veya baş dönmesini tetikleyebilir. Ama doğrulması, ciğerlerinin açılması açısından aslında daha iyi.”
Doktorun onayını duyar duymaz Boran, bir saniye bile beklemeden yatağa daha da yaklaştı. “Tamam, bırak ben halledeyim. Sakın kendini zorlama,” diye mırıldandı. Bir eli usulca belimin arkasına kaydı, diğer eli ise omzumu destekledi. Beni doğrulturken sergilediği o aşırı dikkat, sanki kırılacak paha biçilemez bir antikayı taşıyormuş gibi hissettiriyordu.
Başım bir anlığına döndüğünde gayriihtiyari Boran’ın gömleğinin yakasına tutundum. O an durdu. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, gözlerindeki o derin azabı, kirpiklerinin titreyişini en ince ayrıntısına kadar görebiliyordum. “Buradayım,” dedi, sesi sadece benim duyabileceğim kadar alçak ve şefkat doluydu. “Seni tutuyorum, korkma.”
Sırtımı yastıklara iyice yerleştirdiğinde ellerini hemen çekmedi. Sanki güvenli bir liman gibi beni sarmalamaya devam etmek istiyordu. Ben ise aldığım destekle biraz daha kendime gelerek konuşmaya devam ettim.
"Sadece dün değildi..." diye fısıldadım, sesim çatallı çıkıyordu. "O karanlık odadayken de yaşadım bunu. Oradayken her şey daha pusluydu ama hatırlıyorum. Göğsümün tam üzerine sanki tonlarca ağırlıkta bir beton blok koyuyorlardı... Dün yaşadığım o kriz... Oradayken de vardı. Bu kadar ağır değildi belki ama nefes alamadığımı hissettim. Kalbimde istemsiz, keskin bir acı vardı. Sanki bir şeyler göğsümü içeriden tırmalıyordu.”
Sözlerim bittiğinde odadaki hava sanki bir anda çekildi. Boran’ın elimi tutan parmakları kasıldı; kaşları öyle bir çatıldı ki alnında derin çizgiler oluştu. O an öfkesinin kontrolden çıkacağını sandım ama o, tam aksine gözlerini sıkıca kapattı. Çenesi seğiriyor, dişlerini birbirine kenetlediği dışarıdan belli oluyordu. Kendini dizginlemek, o an orada dağılmamak için derin ama titrek bir nefes aldı. Sanki zihninde benim o halimi canlandırıyor ve bu ona fiziksel bir acı veriyordu.
Hemen arkamızda duran Güney’in ağzından kaçan o kısık sesli, zehir gibi küfür odada yankılandı. Güney ellerini saçlarından geçirip arkasını döndü, duvara vurmama mücadelesi verdiği her halinden belliydi. Doktor, ortamdaki bu ağır gerilimi fark etse de profesyonelliğini koruyarak konuşmasına devam etti. Ses tonu, durumun ciddiyetini vurgulayan o aynı sakinlikteydi.
“İnci Hanım’ın bahsettiği bu durum, tıbbi olarak beklediğimiz bir tablo,” dedi doktor, Boran ve Güney’in gerginliğini yatıştırmaya çalışarak. “Sürekli verilen o yüksek dozlu ilaçlar sadece bilinci bulandırmıyor, aynı zamanda otonom sinir sistemini de baskılıyor. Kalp ritmindeki o düzensizlik ve göğüs sıkışması hissi, ilacın vücuttaki pik noktalarından kaynaklanıyor.”
Boran gözlerini yavaşça açtı. Bakışları hala fırtınalıydı ama odağı tamamen bendeydi. Doktorun söylediklerini sindirmeye çalışırken, elimi bırakmadan başparmağıyla elimin üzerini hafifçe okşadı. “Peki ya kalıcı bir hasar?” diye sordu, sesi hala gergin ve pürüzlüydü. “Kalbindeki o acı... Ya da o nefessiz kalma anları... Tekrar edecek mi?”
Doktor elindeki dosyaya son bir kez bakıp cevap verdi. “Detoks süreci tamamlanana kadar hafif çarpıntılar olabilir. Ancak fiziksel bir hasardan ziyade, vücudun bu travmayı atlatması için zamana ihtiyacı var. Şu an için en büyük risk, bu yaşadıklarının onda yarattığı dehşet hissinin fiziksel belirtileri tetiklemesi. Yani İnci Hanım ne kadar güvende hissederse, kalbi de o kadar hızlı iyileşecek.”
Boran bu sözlerin ardından bakışlarını tekrar bana çevirdi. O an anladım ki, doktorun 'güvende hissetmeli' dediği şey, Boran için bir emirdi.
Doktor yumuşak ama net bir tonla devam etti. “Bu ilaçlar bazı hafıza boşluklarına, dikkat dağınıklığına ve geçici depresyon semptomlarına yol açabilir. Ama bu kesinlikle kalıcı olacak anlamına gelmez. Şu an sizinle kurduğunuz iletişim, tepki süreniz ve genel durumunuz oldukça umut verici. Yine de birkaç hafta takip altında olmanızda fayda var.”
“Tabii ki, ne gerekiyorsa yapılsın. Hastanenizin psikiyatrisi baksın ya da biz bir profesörden randevu alırız, izniniz olursa getiririz buraya.” Boran kendince konuşurken doktor bey küçük bir tebessüm etti. “Başka bir psikiyatri konusunu yönetimle, başhekimlikle konuşursunuz.”
“Tamam, ben konuşurum. Peki bu kalp çarpıntıları için ne yapılacak? EKG, beyinde herhangi bir hasar söz konusu ise MR ya da başka bir şey... Her ihtimali elemek istiyorum,” dedi Boran, ellerini hafifçe havaya kaldırarak, sanki o tıbbi cihazları o an odaya getirebilecekmiş gibi bir sabırsızlıkla. “Dün nefesi kesildiğinde yüzü kireç gibiydi. Sadece 'zamana ihtiyacı var' demekle yetinemeyiz. Kalbinde o an ne olduğunu, o ilacın sinir sistemine tam olarak ne yaptığını rakamlarla, görüntülerle görmek istiyorum.”
Boran’ın bu korumacı, neredeyse takıntılı hale gelen endişesi odadaki gerilimi daha da tırmandırıyordu. Güney, Boran’ın omuzuna elini koydu, onu biraz sakinleştirmek ister gibi ama Boran omzunu hafifçe silkerek doktora doğru bir adım daha attı.
“Beyin fonksiyonları...” diye devam etti Boran, sesi bu sefer daha kısık ama daha derinden geliyordu. “Hafıza boşlukları dediniz. Bu ilaçlar kalıcı bir sis perdesi bırakır mı? Onu uyuttukları o on günün, ileride başka bir nörolojik soruna yol açmayacağından nasıl emin olabiliriz? En ufak bir risk varsa, dünyanın öbür ucundan uzmanını getiririm.”
Doktor, Boran’ın bu yoğun baskısı karşısında profesyonel duruşunu bozmadı ama derin bir nefes aldı. “Boran Bey, endişenizi anlıyorum. Ancak şu aşamada İnci Hanım’ı radyasyona ya da ağır test süreçlerine sokmak ona iyilikten çok yorgunluk getirir. EKG çekildi, değerleri stabil. Kandaki ilaç seviyesi düştükçe o çarpıntılar da azalacak. Beyin konusunda ise, İnci Hanım şu an bizi anlıyor, sorularımıza mantıklı cevaplar veriyor. Bu, kortekste bir hasar olmadığının en büyük kanıtıdır.”
Boran tatmin olmamış gibi bana baktı. Bakışlarında öyle bir acı vardı ki, sanki benim yerime o nefessiz kalmak, o ilaçların ağırlığını o taşımak istiyordu. Yanıma tekrar yaklaştı, elimi iki elinin arasına alıp sıkıca tuttu.
“Tamam,” dedi doktora bakmadan, sadece bana odaklanarak. “Ama en ufak bir sızın, en ufak bir baş dönmen olduğunda bana söyleyeceksin. Saklamayacaksın. Duydun mu beni İnci?”
O kadar üzerine titriyordu ki, bir an için kendimi gerçekten çok kırılgan hissettim. Ama o an ihtiyacım olan tek şeyin bu sarsılmaz sahiplenme duygusu olduğunu da biliyordum. Başımı salladım. “Duydum sevgilim.”
Ama aklıma takılan şey unutmuş olabileceklerimdi. Hafıza boşluğu ne demekti mesela? Unuttuğum bir şey var mıydı, farkında olmadan geçmişten kopmuş olabilir miydim?
Gözlerimi yere indirdim, odanın soğuk beyaz ışığı yere yansıyan gölgemi daha da silikleştiriyordu sanki. Boran hâlâ bir şeyler söylüyordu, doktorla konuşuyordu, kelimeleri kulağıma çarpıyor ama içeri girmiyordu.
"İnci?" dedi Boran, sesi bir anda daha yakından ve daha yumuşak geldi. Gözlerimi kaldırdım. Endişeli bakışlarını yakaladım ama o endişeyi saklamaya çalışıyordu. "İyiyim," dedim hemen, otomatik bir tepkiyle. "Gerçekten, sadece… biraz yorgunum."
Doktor başını hafifçe salladı. "Bu çok normal. Vücudunuz sadece fiziksel olarak değil, zihinsel olarak da toparlanıyor. Özellikle de yaşadığınız travma düşünüldüğünde…"
“Travma.” O kelime tekrar çarptı suratıma. İçimden "ne kadarı travma ne kadarı gerçekti" diye geçirdim ama söylemedim. Boran’ın yanında açmak istemediğim çok şey vardı. Çünkü eğer dökersem, toparlayamayacağımdan korkuyordum. Onun gözlerinin önünde dağılmak istemiyordum. Henüz hazır değildik buna.
Doktor dosyayı kapattı, kalemini ceketinin cebine yerleştirdi. "Bugünlük bu kadar, biraz dinlenin. Yarın sabah nöropsikoloji uzmanı gelip sizinle konuşacak. Eğer uygun görürseniz, yakın zamanda bir MR daha planlayabiliriz."
Başımı salladım. İtiraz edecek gücüm yoktu zaten. Doktor odadan çıkarken arkasından baktım sessizce. Güney doktorun peşinden çıkarken Boran’a gözleriyle işaret verdi. Sonra bana dönüp konuştu. “Ben bir doktorla ne zaman çıkabilirsin, yaranın durumu nasıl, yemek yemeye ne zaman başlayacaksın bir konuşayım. Tekrar gelirim.”
Başımla onu onaylarken Güney’in de çıkışıyla Boran’a doğru baktım. Ona döndüğümde elimi hiç bırakmadan yatağa doğru oturdu. Gülümseyerek bana bakmaya çalışsa da gerginliğini hissedebiliyordum. Bir yerlerden başlamam gerektiğini hissederken fısıldadım. “Ben o günleri hatırlamıyorum… Yani bana ilaç verdikleri. 12 gün oldu demişti Rüzgâr.” Dediğimde Boran başını salladı. “Bugünle tam 15 gün oldu.”
Sesi sanki uzaklardan geliyordu ya da ben hâlâ zamanın içinde bir yerlere sıkışıp kalmış gibiydim. 15 gün. Yarım ay. O sürede dünya dönmeye devam etmişti, insanlar işe gitmiş, okullar devam etmiş, haberler değişmişti. Ama ben… sanki orada, o anın içinde kalmıştım.
Boran elimi hâlâ tutuyordu. Parmakları sıcak, ama biraz terliydi. Gergindi. Yine de bırakmıyordu. Onun eline baktım bir süre. Sonra başımı kaldırıp gözlerine. “15 gün…” dedikten sonra aklıma gelen şeyle panik olarak yerimde doğrulmaya çalıştım refleksle. Ani hareket ettiğim için yaram acırken elimle bastırdım yüzümü buruşturarak.
“İnci!” Boran panik olarak yataktan kalkarken hızlıca omzuma bastırdı yatmam için. “Dikkat etsene, ani hareket edemezsin böyle. Yavaş ol. Doktoru duymadın mı?” Azarlar tonda söylediği şeyle birlikte yüzümü buruşturmayı sürdürdüm. Uyandığımda ağrım yoktu ama şu an yerini hatırlatıyordu.
“Boşanma dilekçesi.” Dedim tekrar uzanırken ama nefesim hala düzensizdi. Boran beni yatırıp saçlarımı okşarken gözlerimin içine baktı. “Sakin ol, dava açılmıştı ama senin imzanın sahteliği ispatlandı. Sende ifadeni vereceksin zaten, sonra kapanacak.” İçimi rahatlatır gibi konuşurken derin bir nefes verdim. Amacımda tam olarak buydu, itiraz edilebilecek olmasını sağlamak.
Boran, bir eliyle yavaşça saçlarımı okşarken diğer eli hâlâ elimi tutuyordu. Parmaklarının arasındaki titrememi hissetmiş olacak ki, bakışları yumuşadı. Artık o azarlayan ton yoktu. Gözlerinde sadece endişe vardı… ve bir tür öfke ama bana değil, bana bunu yaşatan her şeye karşı.
Derin bir nefes aldım ama ciğerlerime dolan hava yetmedi. Sanki bir şey hâlâ sıkıyordu içimi. “Ben…” dedim, sesim boğuk çıktı, “Onlara... o adamlara fırsat vermemek için. En azından itiraz edebileceğiniz bir şey olsun diye.”
Boran’ın yüzüme olan bakışı o an daha da değişti. Saçlarımı okşayan eli bir an durdu. Yüzümün kenarına, yanağıma doğru kaydı parmakları. Çok nazik bir şekilde, parmak uçlarıyla gözyaşlarımı silerken fısıldadı. “Sen, bu kadar kötülüğün içinde bile bizim için bir çıkış yolu düşünmüşsün. Kendi canını düşünmeden... hâlâ güçlü olmaya çalışmışsın.”
Gözlerimi kapattım. Sözleri içime işliyordu hem acıtıyor hem de rahatlatıyordu. Yavaşça başımı çevirdim, onun gözlerine tekrar baktım. “Ben… hâlâ evliyiz yani.” dedim, istemsizce acı bir tebessümle. O da hafifçe gülümsedi ama gözleri doluydu. “Evliyiz. Ömrümüz yettiğince de bu böyle olacak. Düşünme bunları, bunlar sadece küçük pürüzler ve hepsi hallolacak.”
Bu cümle… çok basit, çok sadeydi ama içindeki anlam o kadar derindi ki, kelimelerin ağırlığı yüreğime yumuşakça çöküverdi. Bir an için bile olsa, korkularım geri çekildi. O an sadece biz vardık.
O gülümsediğinde, gözlerindeki buğuyu saklamaya çalışsa da ben gördüm. Elimi tekrar iki avucunun arasına aldı, baş parmaklarıyla nazikçe ovuşturdu. Tenimdeki sıcaklığı hissediyordum ama o sıcaklık sadece fiziksel değildi; içime işliyordu, kalbimin tam ortasına.
“Sarılmak istiyorum.” Dedim nazlı, şımarık bir kız çocuğu gibi. Kolumu kaldırdığımda Boran güldü. O zamana kadar gözlerinin arkasına sakladığı yorgunluk, endişe ve belki de suçluluk duygusu, bir anlığına dağılıverdi. Yerini saf, tertemiz bir sevgi aldı. “Gel bakalım buraya.” Dedi sıcacık sesiyle.
Yatağın kenarına biraz daha yaklaşıp dikkatle eğildi. Yarama zarar vermemek için öyle özenle hareket ediyordu ki, bir an içim acıdı. Beni koruma çabası, sanki bir porselen bebeği tutuyormuş gibi kırılgan hissettiriyordu beni. Ama bir yandan da... ilk defa, bu kadar sahici şekilde değerli hissettiriyordu.
Kollarını dikkatle sardı etrafıma. Sol omzuma yanağını yasladı. Derin bir nefes verdi saçlarımın arasına. O nefes, tenime değil, kalbime değdi sanki. “İyi ki buradasın,” dedi kulağıma fısıltı gibi. “İyi ki bana geri geldin.” Derken boynumu öptü arka arkaya.
İstemsizce kendimi geriye çekerek Boran’ın göğsünden uzaklaştım o anda. “Yapma,” dedim fısıltıyla. Sesimdeki ürkeklik beni bile şaşırttı.
Boran, bir an ne olduğunu anlayamayarak duraksadı. Elleri hala kollarımdaydı ama dokunuşu tereddüde düşmüştü. Kaşlarını hafifçe çattı, gözlerinde endişeli bir sorgulama belirdi. Elini yüzüne götürüp çenesini sıvazladı.
“Ne oldu?” dedi, sesi kırgın bir şaşkınlıkla kısıldı. “Sakallarım mı acıttı? Biliyorum, biraz uzadılar, seni rahatsız etti değil mi?” Başımı hızla iki yana salladım. Gözlerim dolmuştu, kendimi o kadar değersiz ve kirli hissediyordum ki onun bu saf sevgisi karşısında eziliyordum.
“Hayır, sakallarından değil,” dedim, boğazımdaki hıçkırığı yutmaya çalışarak. “Kötü kokuyorum... O oda, o ilaçlar, günlerdir üzerimde olan bu ağırlık... Koklama beni, öpme. Sadece sarıl ama öpme lütfen.”
Boran’ın yüzündeki o şaşkın ifade bir anda yerini sert ve öfkeli bir bakışa bıraktı. Ama bu öfke bana değil, beni bu düşünceye iten her şeye, herkese ve en çok da kendisineydi. “Ne diyorsun sen güzelim benim?” dedi, sesi bu sefer otoriter ve kızgındı. Gözlerimin içine, ruhumu delip geçercesine baktı. “Ne demek kötü kokuyorum? Sen benim aldığım nefessin, neyin kokusundan bahsediyorsun?”
Beni tekrar kendine çekip bu sefer daha sıkı, kaçmama izin vermeyen bir kararlılıkla sarıldı. “Bir daha sakın,” dedi dişlerinin arasından, sesi titriyordu. “Bir daha sakın yanında ben varken kendine böyle bir yakıştırma yapma. Sen dünyanın en güzel kokusuna sahipsin ve ben o kokuyu içime çekebilmek için günlerce bekledim. Duydun mu beni?”
“Duydum.” Dedim çocuk gibi. “Kızma, sadece böyle hissetmekten alıkoyamıyorum kendimi. Beni en iyi sen anlarsın.” Diye devam ettim ima ile. O vurulduğunda da benzer bir sahne yaşamıştık.
Boran, imanımdaki o ince sızıyı anında yakaladı. Bakışları yumuşadı, o sert ve öfkeli halinden eser kalmadı; yerini hüzünlü bir tebessüme bıraktı. O vurulduğunda, hastane yatağında kendisini güçsüz ve mahcup hissettiği o günü ikimiz de dün gibi hatırlıyorduk. Şimdi roller değişmişti ama hissettiklerimiz aynıydı: Sevdiğinin karşısında eksik hissetme korkusu.
"Anlıyorum," dedi sesi kadife gibi bir hal alırken. Alnını alnıma yasladı, gözlerimizi birbirine mühürledi. "Seni herkesten daha iyi anlıyorum İnci. Ama o gün sen bana ne dediysen, bugün aynısı senin için geçerli. Sen benim için sadece 'sen'sin. İlaçlar, o oda, o herif... Hiçbir şey senin o güzel ruhuna dokunamaz, kokunu değiştiremez."
Beni biraz daha kendine çekip, burnunu saçlarımın arasına gömerek derin bir nefes aldı. Sanki tüm dünyaya meydan okur gibiydi. "Bak," dedi fısıldayarak, "Hala cennet gibi kokuyorsun. Ve ben bu kokuyu bir daha kaybetmemek için dünyayı yakarım."
Derin, titrek bir nefes aldım ve kollarımı onun boynuna dolayarak kendimi tamamen güvenli kollarına bıraktım. Artık direnmiyordum, kaçmıyordum; aksine, onun göğsüne sığınmak, o tanıdık ve huzur veren kokusuyla sarmalanmak şu dünyada sahip olduğum tek gerçeklikti. Başımı göğsüne yasladığımda, kalbinin o güçlü ve hızlı ritmini duydum. Sanki o kalp sadece benim için, beni bu hayata geri döndürmek için atıyordu.
“Beni bulacağını biliyordum. Ne olursa olsun Boran beni kurtarır dedim.” Ona sarıldığım an tüm duygularım teker teker dudaklarımın arasından dökülmeye başlamıştı. Boran kollarını sıkılaştırıp cevap verdi. “Hep bulurum, her ihtimalde, her anda… Sadece geç kaldım bu sefer. Biliyorum.”
“Geç kalmadın,” diye fısıldadım, yüzümü gömleğinin kumaşına biraz daha gömerek. “Sadece o on gün... bazen hiç bitmeyecekmiş gibi geldi. Ama her gözümü kapattığımda, o puslu rüyaların içinde senin sesini aradım. Beni oradan çıkaracağını biliyordum.”
Boran’ın göğsü sarsıldı, derin bir iç çekti. Çenesini başımın üzerine yasladı; elleri sırtımda, sanki beni dünyanın tüm kötülüklerinden sakınmak ister gibi korumacı bir kafes oluşturmuştu.
“Elinden geleni yaptın, ben bundan eminim.” Dedim fısıltıyla. Bundan asla şüphem yoktu bile. Uzanıp elini tuttum ve başımı hafifçe kaldırarak gözlerinin içine baktım. Suçlu bir şekilde bana bakarken ekledim. “Kendini suçlama bu yüzden.”
Boran’ın bakışları hala o karanlık vicdan azabıyla gölgelenmişti. Elini tuttuğumda, parmakları avucumun içinde hafifçe titredi. O sarsılmaz, her şeyi çözen adamın bu kadar savunmasız kaldığını görmek içimi sızlattı.
“Nasıl yapmam?” diye sordu boğuk bir sesle. Bakışlarını bir anlığına kaçırıp odanın boşluğuna dikti. “Ben seni koruyacağıma dair yemin ettim İnci. Ama sen on gün boyunca o cehennemde, o adamın insafına kaldın. Seni ne kadar uyuttuğunu, o ilaçların canını nasıl yaktığını dinledik az önce. Ben o sırada dışarıda seni ararken, senin kalbinin nefessiz kalmaktan sızladığını bilmek... Bu beni bitiriyor.”
Başımı hafifçe kaldırıp gözlerinin içine daha kararlı bir şekilde baktım. Elini sıkıca kavradım, ona aslında ne kadar güçlü olduğunu hatırlatmak istercesine.
“Boran, bak bana,” dedim, sesim her zamankinden daha net çıkıyordu. “Rüzgar her şeyi planlamıştı. Bu senin hatan değildi. Ama bak, buradayım. Yanındayım. Eğer sen pes etseydin, eğer beni bulmasaydın o puslu rüyalardan hiç uyanamayabilirdim. Beni o karanlıktan çekip çıkaran senin bana olan bağındı. Senin sesindi.”
Boran, gözlerimin içindeki o sarsılmaz güveni görünce derin bir nefes verdi. Omuzlarındaki o ağır yükün bir nebze olsun hafiflediğini hissettim. Yavaşça eğilip alnını alnıma dayadı. Gözlerini kapattı, sanki sadece bu anın gerçekliğine tutunmaya çalışıyordu.
Tam o sırada kapının tıklanmasıyla birlikte Boran başını çekti ve ikimizin bakışları da kapıya döndü. Ömer ve Aylin’in geldiğini görürken Boran oturduğu yerden kalktı. “Müsait misiniz? İfade almamız gerekiyordu. Dışarıda sırada bekleyen çok insan var.” Şakayla karışık konuştuğunda gülümsedim ister istemez.
İçeri girdiklerinde Aylin küçük bir tebessüm etti. “Geçmiş olsun.” Aynı küçük tebessümle karşılık verdim. “Sağ olun.”
“Rahatsız etmeyi pek istemiyorum, biliyorum yorgunsun ama bizim de sormamız gereken birkaç soru var. Rüzgar’ın evini falan bulduk, senin alıkonduğun evdi muhtemelen. Orada sadece bir kadın vardı. Neler olduğunu, nasıl kaçırıldığını bize anlatmanı istesem…” dediğinde başımı salladım belli belirsiz.
O anları hatırlamak için zorladım kendimi. Tuvalette olmuştu her şey ama beni kaçıranları hatırlamıyordum. Yüzleri yoktu sanki.
“Ben lavaboya gitmiştim.” Diye başladım sözlerime. O anda aklıma Boran’ın kamera görüntülerini izleyebileceği ve Mert-Derin ikilisini görebileceği geldiğinde duraksadım. Umarım çok kızmamıştı. Yine de devam ettim sözlerime. “İki kişilerdi. Yüzlerini hatırlamıyorum… İğne yaptılar, çabaladım kurtulmak için ama iğne yaptıkları anda bilincim kapandı.”
Söylediklerimi hızlı hızlı yazan Aylin’e baktım bir an için. Sonra Boran’a çevirdim bakışlarımı. Düz bir ifadeyle dinliyordu beni. Bakışlarımı ondan çekerken Ömer konuştu. “Kamera görüntülerinde yüzleri pek net değil ama Rüzgar’ın evinden işe yarar şeyler bulduk.” Başımı belli belirsiz sallarken Ömer devam etti. “Peki sonra? Gittiğin yeri hatırlıyor musun?”
“12 gün boyunca uyumuşum…” dedim. O anlar yoktu zihnimde. Uyanmış mıydım, neler olmuştu, ne vermişlerdi bilmiyordum. Çok kesik o evdeki kadını hatırlıyordum. Başka bir şey yoktu o 10 gün içinde. Verdiğim cevapla Boran ile Ömer bakışırken Boran tuttuğu elimi sıkar gibi oldu.
“Sonra uyandım, o geldi. Rüzgâr.” Dediğimde Boran konuştu. “Sana bir şey söyledi mi?” Meraklı bir şekilde bana bakarken başımı salladım. “Kaçmaya çalıştım, çırpınınca tekrar uyuttu beni. Kaç gün sürdü bilmiyorum ama sonra uyandım. Elbise almış bana, yeşil renk.”
“Orospu çocuğu.” Boran’ın dişleri arasından fısıldadığı şeyle ona doğru dönmedim. Sesi o kadar alçaktı ki, sadece yanında oturanlar duyabilirdi. Çenesindeki kasların gerildiğini gördüm; Öfkesini bastırmaya çalıştığı belliydi. Parmaklarının elime daha da sıkı sarıldığını hissettim, canım acıyordu ama ses etmedim. Belki de bu acı, zihnimdeki boşluklara tutunabileceğim tek gerçekti.
“Onu giyip aşağı inmemi istedi, giymedim. Zorla aşağı indirdi beni. Boşanma evrakı imzalattı sonra. Boran’a tutulmuş bir lazer vardı. İmzalamazsam öldürecekti onu.” Derken gözlerimin doluşunu engelleyemedim. O an yaşadıklarımı bir ben biliyordum. “Sonra imzalayıp odaya çıktım. Bembeyaz bir odaydı, sanki beni delirtmek istiyordu.”
Ömer dikkatli bir biçimde beni dinlerken ben devam ettim. “Geldi sonra. Anlatmaya başladı. Aile yemekleri varmış bir gün. İşten geç çıktığı için yemeğe geç kalmış. Eve ulaştığında annesini ve babasını yerde öldürülmüş bir şekilde bulmuş, sonra karısını da…” derke zorlukla yutkundum. “Karısı hamileymiş… Anne babasına bu haberi vermek için toplanmışlar zaten ama o yemek faciaya dönmüş.”
Sesim titreyerek duraksadığımda Boran’ın betinin benzinin attığını gördüm. Kaşlarımı hafifçe çatarak ona baktığımda yutkundu zorlukla. Boğazında bir düğüm varmış da onu aşamıyormuş gibi sarsıldı. Gözlerini benden kaçırmak için yere dikti ama elimi tutan eli o kadar şiddetli titriyordu ki bunu benden saklaması imkansızdı.
“Sonra?” Ömer, bakışlarımı Boran’dan çekmeme neden olurken devam ettirdim cümlelerimi. Asıl bomba, onu etkileyecek asıl şey şimdi geliyordu.. “Bunu Yavuz Bey yapmış söylediğine göre, bir borç yüzünden.”
O cümle dudaklarımdan çıkarken odada ölüm sessizliği çöktü. Ne Ömer ne Aylin kalemini oynatabildi. Boran ise taş kesilmiş gibiydi. Bir an nefes almayı unuttuğunu sandım; gözleri boşluğa dikilmiş, dudakları aralanmıştı. “Ne dedin…?” diye fısıldadı sonunda. Sesinde öyle bir kırılganlık vardı ki, göğsüm sıkıştı.
Gözlerimi yere indirdim, söylemek istemiyordum ama artık saklayamazdım. “Rüzgâr… öyle söyledi. Baban… Yavuz Bey… bu işin arkasındaymış. Ailesini… karısını… o öldürtmüş.”
O cümle dudaklarımdan döküldüğü an, odadaki zaman sanki katı bir maddeye dönüştü ve hepimizi o ağırlığın altında bıraktı. Boran’ın elimi tutan parmaklarındaki o hayat dolu sıcaklığın saniyeler içinde çekilişine tanık oldum. Parmakları, sanki ruhu bedeninden bir anlığına uzaklaşmış gibi cansızca gevşedi.
Onun yüzüne bakmak, bir kalenin yıkılışını izlemek gibiydi. Boran, her zaman dimdik duran, fırtınalara göğüs geren o adam, şimdi karşımda un ufak oluyordu. Göz bebeklerinin nasıl büyüdüğünü, o kahverengi rengi harelerin derin bir karanlığa gömüldüğünü gördüm. En acısı da buydu; babası için "Yapmaz," diyemiyordu. Dudakları titredi ama tek bir savunma cümlesi kuramadı. Çünkü Yavuz Bey’in neleri feda edebileceğini, geçmişin ne kadar kanlı olduğunu o da biliyordu.
Elleriyle saçlarını kavradığında, parmak boğumlarının bembeyaz kesilişini izledim. Dudaklarının arasından çıkan o boğuk inilti, içindeki bir yerlerin koptuğunun kanıtıydı. “Babamın intikamını senin üzerinden almak istedi...” dedi sesi boşlukta yankılanırken. “Çünkü babama acı çektiremezdi. Benim zaafımı kullanıp acı çektirmek istedi.”
Ona bakarken kalbimde tarif edilemez bir sızı hissettim. Boran şu an sadece bir ihaneti değil, tüm geçmişini ve kimliğini sorguluyordu. Kendi öz babasının bir kadını ve doğmamış bir bebeği ölüme göndermiş olma ihtimali, onun omuzlarına benden daha ağır bir yük bindirmişti. En çok da benim, yani onun "en büyük zaafının", babasının günahlarının bedelini ödemiş olması onu mahvediyordu.
Eliyle yüzünü sertçe sıvazladı. O an gözlerinde gördüğüm şey sadece hüzün değil, derin bir utançtı. Kendi kanından olan birinin, sevdiği kadına bunları yaşatmış olan canavarı yarattığını bilmek onu yıkmıştı. Gözlerimi ondan ayıramıyordum; o her zaman beni koruyan kalkan, şimdi kendi ailesinin gölgesinde paramparça olmuştu. Yavuz Bey sadece Rüzgar'ın hayatını değil, şu an bu odada Boran'ın bana olan bakışlarındaki o saf huzuru da katletmişti.
Boran’ın yüzündeki o sert ifade, yerini daha önce hiç görmediğim kadar derin bir enkaz görüntüsüne bıraktı. Omuzları çökmüş, heybetli gövdesi sanki taşıdığı bu gerçeğin ağırlığı altında küçülmüştü. Bakışlarını benden kaçırdı; artık bana bakarken hissettiği o korumacı gurur gitmiş, yerine bakmaya kıyamadığı bir kurbanın karşısındaki suçluluk gelmişti.
“Benim babam...” diye mırıldandı, sesi boğazında parçalanan bir cam kırığı gibiydi. “Benim babamın ellerindeki kan, gelip senin ciğerlerine dolmuş.”
Gözlerini tekrar kapattı ama bu sefer sakinleşmek için değil, zihnindeki o korkunç resmi silmek içindi. Rüzgâr’ın on gün boyunca beni uyuturken kulağıma fısıldadığı her kelime, Boran’ın babasının geçmişinden gelen birer mermi gibi sırtına saplanıyordu. Yavuz Bey’in işlediği günahın bedelini, Boran en sevdiğiyle, benimle ödemişti.
Yavaşça ellerini indirdiğinde, göz pınarlarının kızardığını gördüm. Boran ağlamıyordu ama bakışları ağlamaktan çok daha beter bir acıyla kavruluyordu. Elini yumruk yapıp dizine vurdu, hafifçe ama öylesine çaresizce ki... Sanki o yumrukla içindeki o "Yavuz" genini söküp atmak istiyordu.
“Senin o nefessiz kaldığın anlarda,” dedi sesi titreyerek, “Kalbinin tırmalandığını hissettiğin o saniyelerde... Aslında babamın hayaletleri boğuyormuş seni. Ben seni o adamdan korumaya çalışırken, meğer asıl düşman benim kanımda saklıymış.”
Bana tekrar baktığında, o utanç dolu bakış içimi paramparça etti. Sanki bana dokunmaya artık hakkı yokmuş gibi ellerini yatağın kenarından çekti. Oysa az önce beni bırakmamak için yeminler eden adam gitmiş, yerine babasının günahlarının altında ezilen bir yabancı gelmişti.
“İnci...” dedi ismi hecelerken sesi kısılarak. “Sana yaşatılan bu cehennemin mimarı benim babamsa... ben senin yüzüne nasıl bakacağım?”
Onun bu mahvoluşu, Rüzgâr’ın bana yaptığı her şeyden daha çok canımı yaktı o an. Boran, babasının geçmişindeki karanlığın içinde boğuluyordu ve ben, onun elini tutup onu o karanlıktan çıkaracak gücü kendimde bulup bulamayacağımı bilmiyordum. Bakışları o kadar kırıktı ki, sanki Yavuz Bey sadece bir aileyi değil, oğlunun sevdiği kadına karşı olan o tertemiz başını da öne eğdirmişti.
Boran’ın omuzlarının çöküşü, o sarsılmaz duruşunun yerle bir olması canımı yaşadığım tüm o krizlerden daha çok yakmıştı. Onun bu utanç altında ezilmesine, kendi babasının günahlarını kendi sırtına yüklemesine izin veremezdim.
Zorlukla da olsa elimi uzattım ve yatağın kenarına çektiği, artık bana dokunmaya korkan ellerini tekrar kavradım. Parmaklarımın buz gibi tenine değmesiyle Boran irkilerek bana baktı. Gözlerindeki o mahvolmuş ifadeyi dağıtmak istercesine gözlerinin en derinine baktım.
“Boran, bak bana,” dedim sesimi toparlamaya çalışarak. “Bu senin suçun değil. Kimse babasının günahlarının bedelini ruhunda taşımak zorunda değildir.”
Boran cevap vermedi. Dudakları bir şeyler söylemek istercesine hafifçe aralandı ama tek bir kelime bile çıkmadı. Bakışları ellerimizin kenetlendiği noktaya takılıp kalmıştı. Gözlerindeki o sarsıcı boşluk, sessizliğinin binlerce çığlıktan daha ağır olduğunu hissettiriyordu. Benim kurduğum her bir teselli cümlesi, onun zihnindeki o karanlık gerçeğe çarpıp geri dönüyordu sanki.
“Evden bir flaş bellek çıktı.” Ömer konuyu değiştirmek amacıyla temkinli bir biçimde konuşurken başımı salladım. Aynı flaş bellek miydi bilmiyordum ama benim bildiğim görüntülerin olduğu olma ihtimali yüksekti. “Ben, bir şeyler saklamıştım üzerime…” diyerek Boran’a baktığımda gözlerini kapatıp açtı. “Bende.”
Minnettar bir biçimde gözlerimi kırpıştırdım karşılık olarak. Rüzgar’ın bana flaş bellek vermeyeceğini biliyordum. Bu yüzden en azından elimde delil olsun diye almıştım o resimleri, kendimce saklamaya çalışmıştım.
Bakışlarımı Ömer’e çevirerek mırıldandım. “Sizden bir şey rica edebilir miyim?” Ömer ilk önce Boran’a ardından Aylin’e bakıp onayladı. “Buyurun.”
“O bellekte bir görüntü var, Serap Aral’ın annemi merdivenden ittiğine dair.” Ömer biliyormuşçasına başını sallarken devam ettim sözlerime. “O görüntüleri hemen işleme koymasanız olur mu? Abim bunu kaldıramaz, babasından sonra annesinin ihanetini de kaldıramaz. En azından ben biraz iyileştiğimde, abime destek olabileceğim bir zamanda koysanız olmaz mı?”
Hayır derlerse yapabileceğim bir şey yoktu. İnsanları zor durumda bırakamazdım ama abime de bunu yapamazdım. Videodaki görüntüler tamamen öldürmeye teşebbüstü ve Serap hanım ceza alacaktı, biliyordum. Ben daha yeni kendime gelmişken abim bunu kaldıramazdı, yanında olmak istiyordum.
Ömer Bey, birkaç dakika sessiz kalırken Boran ile bakıştıklarını gördüm. Boran sert ve düz bir ifade ile Ömer’e bakarken Ömer sıkıntılıydı. Nihayet dakikalar sonra başını olumlu anlamda sallayarak cevap verdi. “Tamam, yalnızca belli bir süre. Sonrasında işleme koyulması gerekiyor ve tabii bunu sizden başka kimse bilmemeli ki dillenmesin.”
“Hiç merak etmeyin.” Dedim büyük bir rahatlamayla. Ardından ekledim. “Teşekkür ederim.”
Ömer küçük bir tebessüm ederken tekrar ifadeye döndü. “Sonra neler oldu?”
“Görüntüleri izletti bana.” O görüntüler tekrar gözlerimin önüne gelirken titrek bir nefes aldım. Canım çok yanıyordu. Belki annem o merdivenlerden düşmese bir şansımız olacaktı diye düşünmekten alıkoyamıyordum kendimi.
“Biraz önce anlattığım şeyi anlattı ve sonra Almanya’ya gideceğimizi söyleyip odadan çıktı.” Diye devam ettim başımı yere eğerek. Eğer beni götürebilseydi neler olacaktı kim bilir. Bunu düşünmek dahi istemiyordum.
Bir anda elimin sıcacık avuçla temasıyla başımı kaldırdım yerden. Boran ben buradayım dercesine elimi tutarken minnettarca baktım gözlerine. Ardından devam ettim. “Sonra bir daha görmedim onu, o bahsettiğiniz kadın muhtemelen yemek getirdi. Hiç yemedim. Sadece su içtim yaşayabilmek için. Zaten sonra da yola çıktık.”
“Ormanda ne oldu? Rüzgar’ın Bahadırla görüştüğünü hiç duydun mu daha öncesinde?” Aylin merakla bana bakarken başımı iki yana salladım. “Hayır, orada gördüğümde anladım ilk defa. Almanya’ya gittikten birkaç hafta sonra o da gelecekmiş sözde. Anlaşmaları mu şekildeymiş.”
“Piç kurusu.” Boran dişlerinin arasından fısıldarken ben devam ettim cümlelerime. “Rüzgar beni götürmek istediğinde Bahadır silahını çekip ilk önce onu getiren şoförü vurdu, sonra Rüzgar’ı vurdu. Rüzgar’a doğru eğildiği sırada kaçtım ben, peşimden geliyordu. Ne kadar uzun süre koştum bilmiyorum.”
Bir anda kendimi yine o ormanda bulurken nefesim kesilir gibi oldu. Her şey bulanıklaşmıştı; o ormanın karanlığı, kesif toprak kokusu, rüzgârın yüzüme çarpışı… Hepsi geri gelmişti. Elleri titreyen bir çocuk gibi dizlerimin üzerine kapanacak gibiydim ki Boran’ın parmaklarının avucuma dolanışı beni tutup bugüne, buraya çekti. O kadar korkunçtu ki.
“Onun eline düşmektense ölmeyi yeğlerdim, yapabileceklerini biliyordum çünkü. İki adamı gözünü kırpmadan öldürmüştü, beni öldürmesinden değil bir şekilde kendine mecbur etmesinden korktum.”
Bu sözler dökülürken bedenim sarsıldı. Gözlerim doldu istemsizce. Boran’ın az önceki o sessiz ve çökmüş hali yerini aniden volkanik bir gerginliğe bıraktı. Elimi tutan parmakları o kadar sertleşti ki, kemiklerimin birbirine sürtündüğünü hissettim ama canım yanmadı; çünkü onun içindeki o yangını hissedebiliyordum.
Boran, dişlerini öyle bir kenetlemişti ki çene kaslarının dışarıdan oynadığını görebiliyordum. “Onu elime geçirirsem geberteceğim.”
Sesi soğuk, keskin ve korkutucuydu; tıpkı bir bıçak gibi havayı yarıp geçti. Odadaki tüm sesler kesildi, duvarlar bile bu kan donduran kararı duymuş ve onaylamış gibi ağır bir sessizliğe büründü. Bu sadece bir tehdit değildi; ağzından çıktığı an sarsılmaz bir vaate, geri dönüşü olmayan bir yemine dönüşmüştü.
“Hayır,” dedim kararlı bir tonda. Başımı iki yana sallarken gözlerimden düşen sıcak yaşlara engel olamadım. Boşta kalan elimle onun kaskatı kesilmiş eline asıldım. “Hayır Boran. Onunla ne sen ne de ben bir daha yüz göz olmayacağız. Bitti artık, değil mi? Bitti. Artık bize zarar veremez.”
Sesimin titremesine engel olamıyordum ama gözlerimi onunkilerden bir saniye bile ayırmadım. O an tek korkum Rüzgâr değil, Boran’ın bu öfke denizinde kendini kaybetmesiydi. “Beni koru... Ama onun yüzünden sana bir şey olmasına, elini kana bulamana katlanamam. Kendi cehenneminde boğulsun o. Bizi daha fazla kirletmesine izin verme.”
Boran’ın bakışlarındaki o vahşi parıltı bir anlığına sönmedi ama dudakları titredi. Benim korkum, onun öfkesinden daha ağır bastı o saniye. Gözlerini kapatıp derin, hırıltılı bir nefes aldı. Alnını benim elime yasladığında, o devasa adamın avuçlarımın içinde hala nasıl titrediğini hissedebiliyordum.
“Seni benden koparmaya çalıştı İnci,” diye fısıldadı, sesi bu sefer acıyla harmanlanmıştı. “Seni ölmeyi dileyecek kadar korkuttu.”
Boran’ın intikam hırsıyla kaskatı kesilen elini, bu sefer her iki elimle birden sıkıca kavradım. Ondan bir cevap, bir geri adım bekliyordum ama o sustukça içimdeki huzursuzluk büyüyordu.
“Söz ver bana,” dedim sesim hıçkırıklarımın arasından sıyrılarak. “Ne olursun söz ver Boran. Hiç hayatımıza girmemiş gibi, onu hiç tanımamışız gibi yapalım. Onun karanlığına çekilmene izin verme. Onun yüzünden senin de benim de canımız bir daha yanmasın. Yeter artık… Ne olur, yorulduk... Yeter.”
Sözlerim odanın içinde acı bir yankı gibi dolaştı. Gözlerimden düşen yaşlar kucağıma damlıyor, hastane önlüğünün üzerinde koyu lekeler bırakıyordu. O anlık sessizlikte sadece benim düzensiz nefes alışverişim ve göğsümde hızla çarpan kalbimin sesi duyuluyordu.
Boran hala başı öne eğik, alnı ellerimde öylece duruyordu. Sessizliği en büyük cevabıydı; babasının günahları ve karısına yapılanların ağırlığı arasında eziliyordu. Onu bu vaadi vermeye zorlamamın, onun için canından vazgeçmek kadar zor olduğunu biliyordum. Ancak benim için "adalet", Rüzgar'ın ya da Bahadır’ın ölümü değil, Boran'ın yanımda, temiz bir gelecekle kalmasıydı.
Yavaşça başını kaldırdı. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Yüzümü avuçlarının arasına aldı, parmak uçlarıyla yaşlarımı silerken bakışlarında fırtına sonrası bir durgunluk vardı.
"Tamam," dedi çok kısık bir sesle. Ama bu 'tamam'ın arkasında sakladığı o karanlık yemini hissetmemek imkansızdı. "Sen nasıl istiyorsan öyle olacak. Sadece ağlama artık. Sen ağladıkça ben nefes alamıyorum."
Başını hafifçe yana eğdi, gözlerindeki o korkutucu sertlik yavaşça erirken yerini koruyucu, sıcak bir kararlılık alıyordu. “Yanındayım, ne olursa olsun yanındayım.” Uzanarak sakinleşmem için şakağımı öperken gözlerimi kapadım. Beni en iyi sakinleştiren şey onun sıcaklığı, kokusu, teni ve o her şeyi unutturan öpüşüydü. Bana en iyi gelen şey dünyada sadece oydu.
Vücudumun hala titrediğini fark edince, kollarını daha bir sahiplenici tavırla etrafıma sardı. "Çok yoruldun," diye fısıldadı dudakları hala şakağımdayken. "Hadi, biraz uzan. Vücudun ancak böyle toparlanacak."
Boran, beni kırmaktan korkan bir hassasiyetle yavaşça geriye doğru yönlendirdi. Bir eli sırtımda, diğeri omzumda; her hareketimi milim milim kontrol ederek beni yastıklara yatırdı. Başım yumuşak yastığa değdiğinde, üzerimdeki o devasa yorgunluğun katlanarak arttığını hissettim. O ise durmadı; yatağın kenarındaki örtüyü çekip üzerimi özenle örttü. Her bir kenarını titizlikle düzeltti, sanki dışarıdaki dünyanın soğuğu bu örtünün altından içeri sızabilirmiş gibi...
Uzanmış haldeyken bile elimi bırakmadı. Yatağın yanındaki sandalyeyi iyice yaklaştırıp oturdu ve parmaklarımı avucunun içine hapsetti. Gözlerini bir saniye olsun üzerimden ayırmıyordu.
Biraz sakinleştiğimde burnumu çekerek tekrar baktım Ömer’e. “Kaçarken bir uçurumun kenarına geldim.” Deyip duraksadım. Boğazıma bir yumru oturdu. O uçurumun kenarında durduğum o birkaç saniyeyi, aklımdan geçen o korkunç ama o an için tek kurtuluş gibi görünen düşünceyi nasıl söyleyecektim?
Bahadır’ın ayak sesleri arkamdan yaklaşırken, o boşluğa bakıp "Eğer gelirse atlarım" dediğimi anlatmaya dilim varmıyordu. Özellikle de Boran’ın az önceki o mahvolmuş hali gözümün önündeyken... Eğer o boşluğa gerçekten kendimi bıraksaydım, Boran’ın dünyasının da o boşlukla beraber yok olacağını biliyordum.
Bakışlarımı kaçırıp parmaklarımla oynamaya başladım. Boran’ın bakışlarının üzerimde ağırlaştığını, sustuğum yerdeki o boşluğu doldurmaya çalıştığını hissedebiliyordum. "İnci?" dedi Boran, sesi bir kuşkuyla kısıldı. "Duraksadın. O uçurumun kenarına geldiğinde... Ne düşündün?"
Yutkundum. Boran’ın bunu duyması, onun zaten yaralı olan kalbine bir darbe daha indirmek gibiydi. Ama Ömer ve Aylin’in de meraklı bakışları üzerimdeydi. "Sadece..." dedim, sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. "Bahadır çok yakındı. Nefesini ensemde hissediyordum sanki. Eğer... Eğer seni görmeseydim..."
Lafın sonunu getiremedim. Başımı kaldırıp Boran’a baktığımda, o her zamanki keskin zekasıyla ne söylemek istediğimi çoktan anlamıştı. Gözlerindeki o ifadenin bir anda nasıl dehşete dönüştüğünü gördüm. Elimi tutan parmakları sanki beni o uçurumun kenarından bir kez daha çekip almak ister gibi sıkılaştı. Beni kaybetme ihtimalinin somut bir gerçek olarak karşısına dikilmesi, az önceki öfkesinden bile daha yıkıcı görünüyordu.
Sessiz kaldım. Bu sessizlik en net cevaptı. Boran'ın nefesi kesildi; bir an için o sarsılmaz adamın gözlerinin önünde her şeyin karardığını, o uçurumun kenarında tek başına duran halimi tekrar gözünde canlandırdığını gördüm.
En acı kısımlar, onun kendini suçlayacağı yerlere geliyorduk adım adım ve ben konuşmak istemiyordum daha fazla.
“Boran’ın sesiyle birlikte kendime geldim, onun kollarının arasına sığındım.” Dedim fısıltıyla devam ederek. Ardından hiç istemediğim o ana geldim. “Sonra onu gördüm, elinde silahla. Boran’a doğrultmuştu silahı ve eli tetikteydi. Tek bir an bile düşünmeye fırsatım yoktu, önüne geçtim.” Sözlerimin ağırlığı odaya yayıldı. Sanki Ömer bile nefesini tuttu.
İçimdeki sahne birdenbire yeniden canlandı: toprak kokusu, Boran’ın yüzündeki şaşkınlık, silahın metal parıltısı, çığlık atmama bile vakit bırakmayan o saniye.
“Sonrası, bildiğiniz gibi…” diye fısıldadım. O kurşun bedenimi delip geçmişti. Karnımdaki yara o anları hatırlatmak istercesine sızlarken elimi yasladım. O an sadece bir anı değildi; kurşunun soğukluğu, bedenimi sarsan o acı ve Boran’ın kollarında yavaşça dünyadan kopuşum... Hepsi yeniden canlanmıştı.
Boran’ın yanında oturduğunu hissediyordum ama o an bir insandan çok, taştan yontulmuş bir heykel gibiydi. Hiç kıpırdamıyordu. Gözlerini ellerimize dikmişti ama bakışlarının bir yeri gördüğünden emin değildim. O sarsılmaz, her şeyi çözen, dünyayı ayağa kaldıran adam; şimdi kendi içinde devasa bir sessizliğe gömülmüştü.
Ancak bu sessizlik, fırtına öncesi o tekinsiz durağanlık gibiydi.
Elimi tutan eli titremeyi bırakmıştı. Öyle bir kaskatı kesilmişti ki, parmaklarındaki kan akışının durduğunu hissedebiliyordum. Boğazından çok derinden, neredeyse duyulmayacak bir hırıltı yükseldi; acıyla yoğrulmuş, saf bir azap nidası gibi. Benim onun önüne atılışım, o kurşunu onun yerine alışım... Boran için bu, binlerce kez vurulmaktan daha ağır bir bedeldi.
Dün yapmıştık bunun konuşmasını. Ben kötü olduğum için yarım kalmıştı ama biliyordum tekrar üzerime gitmezdi. Başını yavaşça bana doğru çevirdiğinde, gördüğüm manzara içimi parçaladı. Gözleri yaşlarla dolu değildi ama o kahverengi harelerin içine sanki bütün dünyanın kederi sığmıştı. Bakışlarında öyle vahşi bir acı vardı ki, sanki o an kalbi göğüs kafesini delip çıkmak istiyordu. Bir adamın kendini yok sayışını, kendini mahkemeye çekişini izliyordum. Onun için asıl yara benim karnımdaki değil, o saniye beni koruyamamış olmanın verdiği ruhundaki o kapanmaz gedikti.
“Anlattıklarınız bizim için çok önemliydi, teşekkür ederiz.” Aylin’in sesiyle bakışlarımız ona kayarken Boran ciddi bir tonda konuştu. “Tamam, önemli olan bilgileri aldınız. Rüzgar’ın evine gittiniz. Hangi aşamadasınız peki? Bundan sonrası için ne yapılıyor?”
O an Boran ile Ömer arasındaki gerginliği sezerken merakla baktım ikisine de. “Rüzgar’ın evinden çıkan birçok şey delil niteliğinde tabii ki İnci ve Bahadır’ın ifadesi de öyle.” dedi Ömer. “Savcılık da, mahkeme de ciddiyetle bakıyor olaya. Murat Bey’le koordineli çalışıyoruz.”
Boran başını salladı. “İyi. Bu sefer işe yarar bir şeyler bulup işi çözüme ulaştırırsınız umarım.” Dedi imalı bir şekilde. Ardından bakışları bana doğru döndü. “Merak etme güzelim, mahkeme sürecinde seni mümkün olduğunca kamuoyundan izole etmeye çalışacağız; basından ve olası tacizlerden koruyacağız.”
Boran’ın sesi, az önceki o keskin ve karanlık tondan sıyrılıp sadece bana ait olan o korumacı şefkate bürünmüştü. Elimi bırakmadan, başparmağıyla elimin üzerini usulca okşadı. Bu, "Dışarıdaki dünya ne kadar kirli olursa olsun, seni o çemberin içine sokmayacağım," demenin sessiz bir yoluydu.
Ömer, Boran’ın imalı çıkışını cevapsız bırakmadı ama sesindeki ciddiyeti korudu. “Boran haklı, İnci Hanım. Bu davanın büyüklüğü ve Rüzgar’ın bağlantıları dikkate alındığında medyanın ilgisi kaçınılmaz olacak. Ancak Murat Bey ile birlikte gizlilik kararı aldırmak için başvurumuzu yaptık. Kimsenin sizi bu travmayla tekrar tekrar yüzleştirmesine izin vermeyeceğiz.”
Başımı hafifçe salladım, yine de içimde tarif edemediğim bir huzursuzluk vardı. Mahkemeler, ifadeler, dosyalar... Bunların her biri o on günlük karanlığın üzerine atılan birer etiket gibiydi ve ben sadece o etiketi söküp atmak, her şeyi unutmak istiyordum.
“Sadece bitsin istiyorum,” dedim sesim yorgunlukla kısılarak. “İfadeler, deliller... Rüzgar zaten artık yok. Bu kadar tantanaya, bu kadar gürültüye değer mi? Sadece seninle, sessizce iyileşmek istiyorum Boran.”
Boran, bu masum isteğim karşısında bir an duraksadı. Gözlerinde, babasının bu olaydaki parmağını bilmenin verdiği o gizli azabı gördüm. Rüzgar ölmüştü ama bu davanın ucu Yavuz Bey’e kadar uzanırsa, izolasyonun imkansız olacağını o da biliyordu.
“Değecek,” dedi Boran, sesi bu sefer her zamankinden daha kararlıydı. “Senin çektiğin her bir saniyenin, o iğrenç notların, o evin duvarlarındaki çaresizliğinin bir karşılığı olacak. Sen sadece iyileşmeye bak, geriye kalan her şeyi ben ve Murat halledeceğiz. Kimsenin seni incitmesine, adını lekelemesine izin vermeyeceğim.”
Ömer ve Aylin, bizim bu kısa duygusal anımızın ardından birbirlerine bakıp ayağa kalktılar. Ömer, ceketinin önünü ilikleyerek, “Şimdilik bizden bu kadar. Yeni bir gelişme olduğunda Murat Bey aracılığıyla haberleşiriz. Geçmiş olsun İnci Hanım,” diyerek kapıya yöneldi.
Onlar odadan çıktığında, kapının kapanma sesiyle birlikte odada yine o yoğun, sadece ikimize ait olan sessizlik kaldı. Boran, oda sessizleştiğinde bakışlarını dalgınca pencereye, dışarıdaki gri gökyüzüne çevirdi. Ben de istemsizce ona baktım ve derin bir iç geçirdim. Düşünceliydi; yüzündeki ifade sadece hüznünü değil, aynı zamanda ruhunu kemiren o ağır suçluluk duygusunu da ele veriyordu.
“Aşkım…” diye seslendiğimde, bir an için dudakları burukça iki yana kıvrıldı. Bana doğru baktığında, içini rahatlatmak ister gibi küçük bir tebessüm ettim. Yavaş adımlarla camdan uzaklaşıp yanıma geldi ve yatağın kenarındaki boşluğa oturdu. Gözleri gözlerime kilitlendiğinde derin bir nefes verdi.
“Bunu bir daha duyamayacağım için o kadar korktum ki…” dedi sesi titreyerek. Yüzünde o tanıdık, sarsılmaz sertlik yoktu artık; yerine kırılgan, çırılçıplak bir hüzün oturmuştu.
Elimi uzatıp ellerini kavradım. “Ama buradayım,” dedim fısıltıyla. “Hâlâ buradayım, Boran. O yüzden korkma. Ömrümün sonuna kadar sana böyle seslenebilirim.”
Gözleri bir an parladı, sonra kısacık bir gülümseme geçti yüzünden. “Hiç şikayetim olmaz…” derken başını eğip alnını alnıma yasladı. “Sana bir şey olsaydı…” diye mırıldandı. “Beni de o kurşunla öldürmüş olurlardı. O an öyle hissettim. Sen önüme geçtiğinde dünya bir an durdu, zaman sanki dondu.”
Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken parmaklarımla yüzünü avuçladım, çenesini hafifçe kaldırıp göz göze gelmemizi sağladım. “Sen benim nefesimsin. Ben seni kaybetmeyi göze alamazdım,” dedim. Sesim ince bir çizgi gibi titriyordu.
Boran gözlerini kapatırken ciğerlerine kesik bir nefes çekti. “Bunu tekrar konuşmak istemiyorum… Bu konu yüzünden seni kırmak, incitmek istemiyorum artık,” dedi.
Biliyordum; bana kızmıyordu aslında, o sadece dehşet içindeydi. Söylediği her sert sözün arkasında o korkunç kaybetme korkusu vardı. Ben nasıl onu korumak istediysem, o da aynılarını yaşıyordu; üstelik o, beni gerçekten kaybetme eşiğine gelmişti. Bu yüzden o anki öfkesini de, pişmanlığını da anlıyordum.
Sessiz kaldığımda gözlerini araladı ve büyük bir pişmanlıkla baktı gözlerime. “Tüm bunlar, babam dediğim adam yüzünden geldi başına,” dedi sesi buz keserek. “Onun geçmişi, onun günahları... Sözleri ve davranışları ruhunu yakmamış gibi, şimdi bedeninin de canını yaktı. Özür dilemek hiçbir şeyi telafi etmez, biliyorum. 'Beni affetme' desem, o kadar bencilim ki ayaklarına kapanır, kapında yatarım yine de affet beni diye... Ama ben ne babamı ne de kendimi affedeceğim İnci. Seni bu karanlığın ortasında bıraktığım için kendimi hiçbir zaman affetmeyeceğim.”
Yüzündeki o mahvolmuş ifade, kalbimdeki sızıyı daha da derinleştirdi. O an sadece kendi acımı değil, Boran’ın omuzlarına binen o devasa ve haksız yükü de hissettim. Kendini suçlayacak bir şeyler buluyordu sürekli. Ama ben onu suçlamıyordum, suçlamazdım.
Yanaklarını avuçlarımın arasına alarak gözlerinin tam içine baktım. “Asıl şimdi üzüyorsun beni.”
Boran cümlemle hafifçe kaşlarını çatar gibi olduğunda devam ettim cümleme. “Beni sen kaçırmadın, beni senin düşmanın kaçırmadı. Onun kanını taşıyorsun diye babanın suçu senin suçun olmadı. Biliyorum, hep onun suçlarını telafi etmeye çalıştın ama ben senden telafi beklemiyorum, özür de beklemiyorum çünkü sen suçlu değilsin.”
Hala daha suçluymuş gibi gözlerime bakarken yüzüne doğru eğildim. “Sen beni karanlıktan kurtaran, tekrar seveceğime, sevilebileceğime inandıran, her an beni mutlu eden, nefesim olan adamsın.” Derken gülümsedim ve ekledim. “Sadece yanımda ol, nefesim ol bu yeter bana.”
Boran’ın gözleri doldu; dudakları hafifçe titredi, parmakları hâlâ ellerimde ama eskisi kadar sıkı değildi, neredeyse bir teslimiyet ifadesi gibiydi. Uzun bir süre sadece birbirimize baktık, nefes alışlarımız birbirine karıştı.
Uzanarak dudaklarına dudaklarımı bastırdığımda günlerin özlemi girdi aramıza. Kabuslar, kaçışlar, kan ve korku bir sis gibi geriye çekildi. Dudaklarımız birbirine değdiğinde ne söylediğimiz ne düşündüğümüz, ne de odanın içindeki o sadece iki yaralı insanın birbirine kavuşma hâl kaldı.
Boran’ın elleri bir anda yüzümün yanlarına çıktı; önce tereddütle, sonra yavaş yavaş güvenle avuçladı yüzümü. Bir anda dudaklarımın arasından kayıp giden tuzlu tatla birlikte kaşlarım çatıldı. Ben ağlamıyordum. Dudaklarımızın sıcaklığı ve özleminin yanında onun acısı, korkusu ve suçluluk duygusu vardı ve sanki onu bana aktarıyordu. Bir anda onun ne kadar kırılmış, ne kadar derin bir acıyı içinde tuttuğunu fark ettim.
Hiçbir şey demeden dudaklarımız birbirinden ayrıldığında alınlarımız birbirine yaslandı. Yanağında duran elimle gözyaşını temizlerken sesimi çıkarmadım. Ona "Bana sığın, benim yanımda ağla" diyen bendim ve Boran şu an bana sığınıyordu. Dağ gibi duran o adam, benim kollarımda ufalanıyordu.
Birden alınlarımızı ayırıp kolumu ensesine doğru sardım ve sıkıca sarıldım. Boran da anında karşılık verdi; başını omzuma gömerek bütün kırılganlığını ve yorgunluğunu bana bıraktı. Elim sırtında gezinirken parmaklarımın ucuyla saçlarını okşadım, hafifçe bastırdım; her dokunuşum ona “buradayım” diyordu. O da ellerini sırtımda kenetleyip dudaklarını boynuma yasladı, nefes alışverişi benimkine karıştı. Tuzlu gözyaşları hâlâ yanağıma değiyordu ama artık acı değil, paylaşılmış bir yükün rahatlaması gibiydi…
Sessizce öylece kaldık. Zamanın, mekanın ve dışarıdaki o gürültülü dünyanın hükmü kalmamıştı. Hastane odasının o soğuk beyazlığı, Boran’ın sıcak nefesiyle dağılıyordu. Onu bu kadar güçsüz, bu kadar "insan" görmek, aramızdaki bağı binlerce yeminden daha sağlam kılıyordu. Kurşun bedenimi yaralamıştı belki ama bu sarılış ruhumuzu dikiyordu.
"Geçti," diye fısıldadım, sesim titrese de içinde sarsılmaz bir inanç taşıyordu. "Hepsi geçti, sevgilim. Şimdi sadece biz varız."
Boran omzumda derin bir nefes aldı; sanki tüm o on günün ağırlığını, babasının günahlarını ve beni kaybetme korkusunu o tek nefesle dışarı bırakmak istiyordu. Kollarını biraz daha sıktı, sanki beni kendi bedeninin içine saklamak ister gibi. O an anladım ki, ikimiz de bu karanlıktan tek parça çıkmıştık ama birbirimize daha muhtaç, birbirimize daha aşık...
Gözlerimi kapatıp başımı onun başına yasladım. Artık kilitli kapılar yoktu, artık puslu rüyalar bitmişti. Sadece Boran vardı ve onun kollarında, hayatın yeniden başladığı o eşsiz sessizlik…
*****
Boran, kollarımda sakinleştikten sonra doktorun çağırmasıyla birlikte odadan çıkmıştı. Muhtemelen odada konuştukları psikiyatri ile ilgiliydi. Bende bu sırada yatakta uzanarak gözlerimi dinlendirmeyi sürdürüyordum. Gerçek manada hala çok yorgundum. Vücudumun bütün ağırlığı ve acısı üzerine çöküyordu.
Gözlerimi kapatıp bir an olsun dinlenmek isterken kapının tıklanmasıyla gözlerimi araladım. Kapı komut vermeden açılırken yengemin başını uzattığını görmek içimde istemsizce sevinç kıpırtıları oluşturdu. Çok özlemiştim onları.
“Gelebilir miyiz?” diye çekingen bir biçimde konuştuğunda onayladım. “Gelin lütfen.” Yengem kapıyı tamamen açıp içeri girerken hemen arkasındaki Zümra babaanneyi gördüm. Gözlerindeki endişe uzaktan bile okunuyordu. Sonra hemen onun ardında Defne ve Gamze vardı. En sonda ise Derin.
“Geçmiş olsun güzelim benim, evimizin bir tanesi.” Yengem yanımdaki boşluğa otururken gülümsemeye çalıştı ama gözlerindeki hüzün korkusunu anlamama yetiyordu. “Güzel kızım, bu kadarla geçmiş olsun.” Zümra babaanne tam baş ucuma gelip saçlarıma dokunurken ekledi. “Allah’ım bağışladı seni bize, çok şükür.”
“Çok geçmiş olsun, ağrın var mı?” Defne dudakları titreyerek bana bakarken gülümsedim. “Çok yok, ağrı kesici veriyorlar olduğunda.” Cümlemle başını sallarken sanki daha fazla konuşmak ağlatacakmış gibi sessiz kaldı. Gamze de bu durumu anlamış olacak ki araya girdi. “Korkuttun bizi ama iyi görünüyorsun zamanla da çok iyi olacaksın.”
“İnşallah.” Dedim iç çekerek. Bir an önce toparlanmayı istiyordum bende. “El birliğiyle toparlayacağız kızımı. Ben ona çorba yapacağım.” Zümra babaanne sevecen bir biçimde konuşurken minnettarca baktım ona doğru.
O sırada bakışlarım kapının kenarında suçlu suçlu duran Derin’e takıldı. Başını kaldırıp bir saniye bile bakmadı bana. Biliyordum kendini suçluyordu. Kaldı ki Boran’da onu suçluyordu eminim ki ama onların bir suçu yoktu.
“Derin…” diye fısıldadığımda usulca başını kaldırdı. Gözlerinde öyle bir acı vardı ki sanki ben değil de o yaralanmıştı. “Kızım, yengene geçmiş olsun demeyecek misin?” Zümra babaanne müdahale etmek istercesine konuşurken Derin yutkundu. “Geçmiş olsun…”
“Teşekkür ederim, biraz zorla oldu sanki.” Şakacı bir tonda konuşmaya çalışıp onu suçlamadığımı belli etmek isterken Derin’in yanaklarına doğru birkaç damla aktı. “Özür dilerim.” Daha bir şey söylememe izin vermeden direkt olarak odadan çıktığında dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Aslında canı çok yanıyor, o yüzden…” Defne onu savunmaya geçerken başımı salladım. “Biliyorum. Suçlamıyorum ki onu.” Dedim fısıltıyla. Yengem elimi okşarken ortamdaki duygusallığı bozmak için gülümsemeye çalıştım. “Göktuğ nasıl, keşke yanına gitseydin. Ben iyiyim.” Dedikten sonra Defne’ye döndüm. “Ben gerçekten iyiyim, küçük beylerin size ihtiyacı vardır.”
“Onlar misler gibi bakılıyor.” Dedi yengem gülümseyerek. “Hatta Göktuğ dedi ki halam çabuk iyileşsin onunla oynamak için sabırsızlanıyorum.” Yengemin cümlesiyle istemsizce güldüm. “Bunu çıkardığı iki cümleden mi anladın?”
“Annesiyim ben anlarım.” Dedi yengem gülerek. Sonra birden gözleri doldu ve bakışlarını benden kaçırdı anlamadığım bir şekilde. Ne olduğuna anlam veremezken Zümra babaanne konuştu. “İncimiz bir ayaklansın da oyun da oynar bana sarma sarmamda da yardım eder değil mi?”
Başımı salladım tebessümle. “Ederim tabii.” Boran seviyordu ya, şu an bile kalkıp sarardım. “Anneanne sende kıza iş yaptıracaksın.” Gamze sitemle karışık şakayla konuşurken ekledi. “Boş ver yenge sen bu şekilde yat, bak yoksa tüm işler sana kalacak.”
Zümra babaanne hafifçe gülümsedi ama gözlerindeki endişe hâlâ kaybolmamıştı. “Boş verin kızlar, önemli olan onun dinlenmesi. İncimiz güç toplasın, sonra her şey yoluna girer.” Defne onu onaylarken gülümsedi. “Aynen öyle gücünü toplasın, aramıza dönsün. Bak sonra sözleştiğimiz gibi kız gecesi yapacağız. Unutma.”
“Unutur muyum hiç?” dedim hevesle. Benim de ihtiyacım oluyordu böyle şeylere. Tekrar konuşacağım sırada tekrar kapının tıklanmasıyla birlikte kapı aralandı. Bakışlarım kapıya kaydığında Bilge’nin elinde çiçek buketiyle geldiğini gördüm. “Geç kaldım ama yetiştim.”
Nefes nefese bir şekilde odaya girerken konuştum. “Hoş geldin.” Bilge gülümseyerek elindeki çiçekleri uzattı. “Biliyorum biraz geç kaldım ama senin yüzünü görmek için dayanamadım. Bu çiçekler de moral olsun diye,” dedi. Çiçeklerin rengarenk olması, odadaki kasvetli havayı bir anda yumuşatmıştı.
Yengem hemen elimi bırakarak “Ne güzel gelmişsin, Bilge. Tam zamanında geldin,” dedi. Zümra babaanne de başını sallayarak “Evet, kızımızın morali için en güzel şeyler bunlar,” diye ekledi.
Defne ve Gamze de sevinçle gülümseyerek araya girdiler. “Şöyle bir yana bırak bakalım çiçekleri, odayı güzelleştirsinler,” dedi Gamze. Ben de heyecanla çiçekleri aldım. “Teşekkür ederim, gerçekten moralim yerine geldi. Beni düşünmüş olman çok değerli,” dedim. İçimde, ailemin ve arkadaşlarımın yanımda olmasıyla oluşan sıcak bir mutluluk dalgası yayıldı.
Bilge biraz mahcup bir şekilde gülümseyerek konuştu. “Ne demek, sen iyi ol da. Gerisinin önemi bile yok.” İçten bir tebessüm ederek hepsine baktım. “Siz geldiniz ya çok daha iyiyim.” O an, hastane odasındaki loş ışık bile bana bir aydınlık gibi göründü. Onların varlığı, en güçlü ilaçtan bile daha etkiliydi.
Defne, yatağın kenarındaki boş sandalyeyi çekip oturdu ve elini nazikçe kolumun üzerine koydu. "Bundan sonra her şey daha iyi olacak. Zaten doktor da çok iyi toparladığını söyledi."
O sırada Gamze pratik düşüncesiyle odaya bir düzen vermeye çalışıyordu. Bilge'nin getirdiği o kocaman güneş sarısı çiçek demetini pencerenin yanındaki komodinin üzerine yerleştirdi ve bir adım geri çekilip eseri inceledi. "Bak şimdi, odaya ne kadar neşe kattı! Tam da senin enerjine uygunlar."
Bilge, hala biraz utangaç ama gözleri parlayarak ekledi. "Aynen öyle düşündüm. Neşeli ve hayat dolu..."
Hep birlikte güldük. Odanın atmosferi, hastane soğukluğundan çıkıp samimi bir dost meclisine dönüşmüştü. Onların konuşmaları, şakaları ve getirdikleri taze enerjiyle kendimi neredeyse tamamen iyileşmiş hissettim.
"Haftaya da yanıma terliklerini alıp çıkıyorum inşallah buradan," dedim, içimdeki umutla. "Ve biliyor musunuz, çıkınca ilk iş ne yapacağım?"
“İşe gideceğim deme Allah aşkına.” Dedi Bilge sitemle karışık alayla. “Ne işi, işe falan göndermem ben.” Dedi Zümra babaanne anında. O sırada Defne konuştu. “Boran abinin de pek izin vereceğini sanmıyorum ben zaten.”
Odanın içini tatlı bir gürültü ve samimi bir itiraz seli doldurdu. Kahkahayı bastım. Onların beni bu kadar düşünmesi, her birinin kendi endişesiyle üzerime titremesi, kalbimi ısıtıyordu. “Rahat olun, rahat,” dedim, ellerimi teslim olur gibi havaya kaldırarak. “Ne işi? Boran’ı arayıp ‘İyileştim, hemen projeleri bitirelim’ desem, zaten hastaneye geri tıkar beni. Sizin sözünüzden çıkılır mı hiç?”
Zümra Babaanne, hemen yanıma gelip saçımı okşadı, gözlerindeki endişe biraz olsun hafiflemişti. “Aferin kızıma. Önce bir dinlen bakalım. Boran zaten seni bir yere göndermez, onun gözü dört açılmıştır şimdi.” Defne ve Gamze bu manzaraya gülümseyerek baktılar. Şimdi herkesin merakı, ‘iş’ dışındaki o büyük sırrımdaydı.
“Peki o zaman,” dedim, sesimi alçaltarak gizli bir planı fısıldıyormuş gibi. “O kadar karmaşık bir şey değil. Sadece… gözümü kapattığımda hayalini kurduğum şeyi yapacağım. Hastane yemeğinden o kadar sıkıldım ki,” diye devam ettim. “İlk işim, sahilde sıcacık, çıtır çıtır bir simit alacağım. Sonra en sevdiğim çay ocağında, Boğaz manzarasına karşı, demli mi demli bir bardak çay eşliğinde o simidi yiyeceğim. Öyle aceleyle falan da değil, uzun uzun keyfini çıkararak…”
Zümra Babaanne ise tebessüm etti. “Hah şöyle. Dinlen, iyileş.”
Herkes gülümsedi, odadaki hava hafifledi. Acım hâlâ vardı ama bu küçük anlar, onların varlığı, içimde güven ve huzur oluşturuyordu. Gözlerimi kapattım, ellerimi yavaşça kavuşturdum ve düşündüm: belki de iyileşmek, sadece vücudun toparlanması değil, kalbin de böyle sıcak, sevgi dolu bir ortamda hissetmesi gerekiyordu.
O an, soğuk ve steril hastane odası, birdenbire ev gibi, bir korunak gibi hissettirdi bana. Hepsi yanımdaydı; üzerimde titriyor, beni koruyor, acımı paylaşıyorlardı. Ve ben ilk kez, kendimi gerçekten yalnız hissetmiyordum.
Hepsi hasta ziyaretinin kıssası makbuldür diyerek odadan çıktığı an yüzümdeki gülümseme yerini korumayı sürdürdü. Tam o sırada tekrar çalan kapıyla komut verdim. “Buyurun.” Kapıdan başını uzatan Cihan’ı gördüğümde gülüşüm büyüdü. “Yenge gelebilir miyiz?” Hızla başımı sallayarak onayladım. “Tabii ki.”
Yerimde doğrulur gibi yaptığımda Giray hemen atıldı. “Aman yenge hareket etme, yüzün buruşsa Boran bizi keser.” İstemsizce gülerken elimi karnıma yasladım acımayla. “Giray sus Allah aşkına güldürme kızı.” Korkut endişeli bir tonda konuşurken başımı iki yana salladım. “Sorun yok. İyi ki geldiniz.”
Cihan elindeki lale buketiyle bana doğru ilerlerken konuştu. “Yengelerin bir tanesi geçmiş olsun.” Çiçeği bana uzatırken gülüşüm büyüdü. “Ya Cihan, çok teşekkür ederim.” Demeti elime alıp koklarken gözlerimi kapattım. “Ne kadar düşüncelisiniz.”
“Seni düşünmeyeceğiz de kimi düşüneceğiz, çok korkuttun bizi.” Giray küçük bir tebessümle endişesini dile getirirken iç çektim. “Bende korktum ama şimdi sayenizde tüm korkularım geçiyor.” Dediğimde Giray cevap verdi. “Geçsin geçsin, bir an önce aramıza dön.”
“Bu kadarla geçmiş olsun İnci.” Korkut samimi bir biçimde bana bakarken içtenlikle karşılık verdim. “Sağ ol Korkut, geçecek inşallah.”
Tebessümle lalelerime bakarken Giray tekrar konuştu. “Hep böyle gül be, alışmışız böyle olmana. Gülmek sana yakışıyor.” Şakacı bir tavırda konuşurken Korkut araya girdi. “Yavaş, o senin yengen yengen.” Korkut’un meşhur Aşk-ı Memnu repliğini söylemesiyle gülüşüm büyürken Cihan araya girdi. “Yalnız iş aşkı memnuya giderse abim Adnan değil, vurur seni haberin olsun Giray.”
“Beni o Behlül denen itle aynı kefeye koymanız yakışmadı yalnız.” Giray alınmış bir tonda konuşurken gülmeye devam ettim. “Ya Giray ne alıngansın,” dedim kahkahalarımın arasından. “O sadece bir replik. Seni Behlül’e benzetmek kimin haddine? Sen bizim canımızsın.”
“Bak gördün mü?” Giray nispet yaparcasına Cihan’a bakarken ekledi. “Boran’ın en sevdiğin kardeşi benim değil mi yenge? Söyle de görsün şu ikisi.” Cihan’da Korkut’ta merakla bana bakarken gözlerimi kırpıştırdım. “Üçünüzde sahip olmak isteyebileceğim en iyi kardeşlersiniz.”
Giray omuzlarını düşürdü. "Ama yenge şimdi bu cevap haksızlık oldu. Araya diplomasi soktun. Birini seçmen lazımdı. Cihan'ın en sevdiğin yengesi sensin, Korkut'un en sevdiği yengesi sensin, benim de en sevdiğim yengem sensin. Ama Boran’ın en sevdiğin kardeşi kim? Hadi bakalım."
Korkut gülerek araya girdi. "Bırak kızı Giray. Hepimiz Boran'ın kardeşiyiz, hepimiz de seni çok seviyoruz. Ayrımcılık yapmaya gerek yok."
Cihan başını sallayarak Korkut'u onayladı. "Aynen öyle.”
“Hadi hadi alacağınız cevaptan korkuyorum demiyorsunuz da.” Dedi Giray göz devirerek. O sırada Cihan aynı tonda karşılık verdi. “He he. Ayrıca yengemin en çok beni sevdiğini bilmeyen yoktur herhalde.” Egolu bir tonda konuşurken Korkut araya sert bir bakışla girdi.
“Yavaş gel Cihan. İnci’yi sıkıştırmayın artık. Hastanede olduğumuzu unuttunuz mu? Boran gelirse sizi buradan kovalayacak. Hem üçümüzün de eşit olduğunu biliyoruz. İnci de yoruluyor, biraz sakinleşin.” Cihan ve Giray aynı anda dudak büktüler. “Tamam, tamam, sustuk. Yengecim, senin nezdinde üçümüz de biriz. Huzurunu bozmayalım,” dedi Giray, yatağın kenarındaki sandalyeye usulca geri oturarak.
Korkut’un bu koruyucu hali abim ve Boran ile eşit düzeydeydi neredeyse. Gülümsedim. “Korkut, iyi ki varsın. Sen olmasan bu ikisi beni konuşturana kadar bırakmazdı.” Giray omuz silkti. “Ama yenge, biz seni konuşturarak neşelendiriyoruz, görmüyor musun? Alacağın olsun yani.”
“Öyle tabii,” diye onayladım. “Şaka yapıyorum. Hepiniz iyi ki varsınız.”
“Sende iyi ki varsın, iyi ki var olmaya devam ediyorsun.” Dedi Cihan buruk bir tebessümle.
Tam o sırada kapının açılmasıyla bakışlarımız istemsizce kapıya kaydı. Boran’ın geldiğini gördüğümüzde üçü de anında yayıldıkları yerden toparlandı. Boran, içeri girip bizi bir arada görünce yüzündeki endişeli ifade hemen belirdi, ama aynı zamanda bizi gülerken gördüğü için hafifçe yumuşamıştı.
“Siz hâlâ burada mısınız?” diye sordu, sesi ne sinirli ne de memnuniyetsizdi, sadece endişeli ve otoriterdi. Gözleri anında beni taradı, keyfimin yerinde olup olmadığını kontrol ediyordu. “Ben ne dedim ama İnci’yi güldürdük diye bile kızar demedim mi?” Korkut takılırcasına konuşurken Boran hafifçe kaşlarını çattı. “Sesimi bile çıkarmadım.”
“Ben seni bakışından tanırım.” Dedi Korkut. Boran ona bakarken istemsizce gülüp başını yana doğru çevirdi. Bense konuştum. “Bak, çok güzel laleler almışlar.” Elimdekileri Boran’a gösterirken Boran tebessüm etti. “Senin kadar değiller.” Öyle güzel bakıyordu ki bana doğru sanki yatakta saçı başı dağınık, yorgun, bitik bir halde yatan ben değildim.
“Sanırım bu cümlelerden sonra sizi baş başa bırakmamız gerekiyor.” Cihan kendince fısıldarken bakışlarımı Boran’dan ona çevirdim. “Olur mu öyle şey. Kalın lütfen.” Diye itiraz ederken Giray konuştu. “Yok çıkalım artık biz, sende dinlen güzelce. Sonra hemen iyileşip aramıza geri dön.”
“Aynen öyle, bu sefer katılıyorum Giray’a.” Dedi Korkut. Ardından elini Boran’ın omzuna atıp sıktı. “Çok geçmiş olsun kardeşim, buralardayız biz.” Derken bana doğru bakmayı da ihmal etmedi. Korkut’tan sonra Cihan konuştu. “Yenge canın bir şey isterse, sıkılırsan bir alo demen yeter hemen koşar geliriz.”
“Evet, bu üçlü çok güçlü sende biliyorsun.” Giray cümlesini bitirirken göz kırptığında istemsizce güldüm. Gülüşümle birlikte karnımda bir sızı hissederken istemsizce suratım buruştu ve elimi karnıma yasladım. “Tamam ulan yeter.” Boran hafif sitemli bir şekilde onlara çıkışırken bana doğru yöneldi. “Gülme Allah aşkına, dikişlerin zarar görecek.”
Boran’ın sesi anında endişeyle dolarken elini benim acıyla tuttuğum karnımın üzerine koydu. Üçü de Boran'ın bu tepkisi üzerine bıyık altından gülerken Korkut kapıdan çıkmadan son kez baktı Boran’a. “Haberleşiriz kardeşim.”
Boran, onlara cevap verme zahmetine girmeden, tüm dikkatiyle bana odaklanmıştı. Üçlü odadan çıktığında Boran endişeli bir şekilde konuştu. “Çok mu acıdı canın, doktor çağırayım mı?”
“Sakin ol. Çok hafif bir sızıydı.” Elimi onun elinin üzerine koydum. “Bak geçti bile.” Boran, kaşlarını çatarak bana baktı ama yüzündeki gerginlik yavaş yavaş azalıyordu. Yatağın kenarına oturdu ve laleleri alıp komodinin üzerine koydu. “Gülmek yasak İnci. En azından bir süre,” dedi ciddi bir ifadeyle. “Ne olur biraz dikkat et.”
“Sevgilim…” dedim gözlerinin içine bakarak. “Bir gülüşle dikişlerim açılacak değil ya, iyiyim ben. Turp gibiyim hatta.” Diyerek onu rahatlatmaya çalışsam da Boran’ın bakışlarından ikna olmadığı anlaşılıyordu.
Elimi yavaşça kendi yanağına yasladı. “Senin için her şeyin abartılı ve tehlikeli olduğunu biliyorsun, İnci. Bu yüzden ‘turp gibiyim’ lafına bile inanmıyorum. Sadece dinlen. Söz veriyorum, eve çıkınca istediğin kadar gülebilirsin, hatta sana kahkaha seansları bile düzenlerim.”
Hafifçe gülümsedim. “Tamam, anlaştık. Kahkaha seansları kulağa hoş geliyor.”
Boran’da benim gibi tebessüm edip yüzüme bakarken istemsizce iç geçirdim. Bakışlarım kapıya doğru kaydığında aklımdan silmeye çalıştığım ama deli gibi merak ettiğim şey zihnime düşmüştü bile. Herkes gelmişti. Bir tek abim yoktu. Artık korkuyordum ona bir şey olmasından. Zihnimde birden fazla teori üretilmeye başlanmıştı.
“Boran abim nerede?” dedim endişeyle karışık merakla. “Bahadır mı bir şey yaptı? Ondan mı gelmiyor. Bir şey mi oldu? Abim nerede?” Boran bir an için afallarken tekrar üsteledim. “Hiç merak etmiyor mu beni?” Gözlerim istemsizce dolarken Boran karşılık verdi. “Merak etmez olur mu İnci’m?”
“Nerede o zaman?” dedim şikâyet edercesine. Herkesi görmüştüm ama ona ihtiyacım vardı. Bunu bile bile hala gelmiyordu yanıma. Boran derin bir nefes alarak odanın kapısına ilerledi ve açarak dışarı çıktı. Birden gidişiyle orada kalakalırken daha bir dakika geçmeden kapı tekrar açıldı.
Boran önden girerken bakışlarım arkasındaki abime kaydı. Buradaydı… ama neden hiç gelmemişti yanıma? Kalbim bir an duracak gibi oldu. Yavaş adımlarla içeri girdiğinde gözlerimle onu takip ettim; bakışları derin, içe dönük ve uzak bir yerdeydi. Sanki bütün zamanları, bütün acıları tek bir noktada topluyordu.
“Abi?” dedim, sesim sitemle karışık, hafifçe titreyerek. İçimde bir özlem fırtınası vardı; bir yandan onu görmekten mutluydum, bir yandan da neden gelmediğini anlamaya çalışıyordum. “Abim…” diye karşılık verdiğinde gözlerim doldu. Kelimeler boğazımda düğümlendi; ne söyleyeceğimi, ne hissedeceğimi bilemez haldeydim.
“Neden gelmedin?” dedim fısıltıyla, ama sanki sesim bile odadaki sessizliği bozacak, onu geri gönderecekmiş gibi titriyordu.
Abim hâlâ sessizdi. Ama bir an, gözleriyle bana baktı; bakışı tüm sözcüklerden daha güçlüydü. Sonra, yavaşça adımlarını attı ve önüme geldi. Kollarını yavaşça açtı ve beni sıkıca kavradı. “Geldim,” dedi; sesi hafifçe titriyordu, ama kararlı ve güven vericiydi.
O anda içimde bir şey koptu; tüm korkularım, tüm yalnızlığım, tüm endişelerim tek bir nefesle dışarı taşındı. Onun sıcak kolları beni sardığında gözyaşlarımı tutamadım, sessizce yanaklarımı ıslattılar. Sarılışımız sıkıydı, öylesine güçlü ve koruyucu ki, dünyadaki tüm acılar bir anlığına yok oldu.
Abimin göğsüne gömülmüş, nefes alışını dinlerken içimde hem rahatlama hem de tarifsiz bir üzüntü vardı. Hala konuşmuyordu, ama sessizliği bile bana bir şey anlatıyordu. Sanki bütün sözler gereksizdi; önemli olan yanımda olmasıydı.
Boran arkamda sessizce duruyor, gözleriyle bizi izliyordu. O da biliyordu; bazen sözcükler gereksizdi, bazen sadece var olmak yeterliydi.
“Hiç mi özlemedin beni?” diye kırgınlığımı dile getirdiğimde abim kollarını benden çekti. “Özlemez olur muyum güzelim, ben seni bir gün görmesem özlerim. Sen benim canımın içisin.” Sesi o kadar içtendi ki, gözlerimdeki yaşlar iyice çoğaldı. Ama içimdeki sitemi bastıramadım. Kalbimde bir ağrı vardı; özlenmek yetmiyordu, yanında olmasını da istiyordum.
“O zaman neden daha önce gelmedin?” dedim çocuk gibi. O soruyu sorarken bile yutkunmak zorunda kaldım. O an, onun gözlerinde bir şey gördüm; tarif edemediğim bir hüzün, bir suçluluk, bir utanma hali.
Abim derin bir nefes aldı, gözlerini kısa bir an kapattı. Parmakları ellerimin arasında hafifçe titriyordu. Yutkunarak yüzüme baktı. Bir şey söylemedi; dudakları aralandı ama ses çıkmadı. Sonra başını hafifçe eğdi ve sadece elimi sıktı, avuçlarının sıcaklığıyla bana bir şey anlatmaya çalışır gibi.
“Gelemedim…” dedi sonunda, sesi neredeyse bir fısıltı kadar ince ve kırık. “Yüzüne nasıl bakacağımı bilemedim ben çünkü.” Bir nefes daha aldı, dudaklarının kenarı titrerken gözleri buğulandı. “Seni koruyamadığım için kendimden utanıyorum, bir zamanlar kuzen dediğim adamı engelleyemediğim için kendime kızıyorum.”
Sözleri odanın duvarlarında yankılanır gibi oldu. O an içimde bir şey sıkıştı; onun bu suçlulukla yaşadığını hissetmek yüreğimi parçaladı. Gözlerimdeki yaşlar iyice aktı, artık onları tutamadım.
“Abi…” dedim, sesi titreyen bir çocuk gibi. Ellerimi avuçlarının arasında biraz daha sıktı, başını eğdi ve nefes nefese devam etti: “Biliyor musun İnci, her gün kendime kızdım. Her gece uyumadan önce, ‘Keşke’ dedim. Keşke daha dikkatli olsaydım, keşke engelleyebilseydim, keşke bu acıyı sen yaşamasaydın…”
Artık o konuşurken ben de ağlıyordum. O da ağlıyordu. Yıllardır birbirine dayanan iki kardeş, aynı acının, aynı yükün altında eziliyorduk. Kollarını tekrar bana doladı bu kez, sıkıca, çok sıkıca… Sanki bütün o suçluluğu, bütün o pişmanlığı sarılışının içine hapsetmişti. “Sen benim canımsın İnci. Sen benim en kıymetlimsin,” diye fısıldadı kulağıma.
Göğsüne yaslanıp gözlerimi kapattım ve nefesini dinledim. Hiçbir kelime bu anı değiştiremezdi ama sarılışı, o sarılış, içimdeki buzları bir nebze eritiyordu. Onun sessizliği, suçluluğu ve sevgisi; hepsi aynı anda omuzlarıma yüklenmişti ama bir o kadar da bana güç veriyordu.
Ben ağladıkça o saçlarımı okşadı, ben titredikçe o daha da sıkı sardı. Ve ben, kardeşimin göğsünde ağlarken, ilk defa bu kadar kırılmış, ama bu kadar da güvende hissetmiştim.
“Kendini suçlama, sizin suçunuz değildi…” diye mırıldandığımda sesim neredeyse duyulmayacak kadar ince çıkmıştı. Dudaklarım titrerken kelimelerim boğazıma düğümleniyor, bir nefes gibi onun göğsünde kayboluyordu.
Abim, başını hafifçe bana doğru eğdi. Saçlarımı okşayan parmakları bir an durdu, sonra yeniden, daha yumuşak hareketlerle devam etti. Sanki ben konuştukça her kelime yüreğine saplanan bir bıçak oluyordu.
“İnci…” dedi fısıltıyla. Sesi hem kırık hem de derin bir şefkat taşıyordu. “Keşke bu kadar kolay olsaydı kendimi affetmek.” Bir an gözlerini kapattı, nefesi göğsümde hissediliyordu. “İnsan sevdiklerini koruyamadığında… içindeki ses susmuyor. Hep bir yerden bir şey hatırlatıyor, hep ‘daha fazlasını yapabilirdin’ diyor.”
Onun bu sözleri kalbimi bir başka yerden deldi. Elleri hâlâ saçlarımdaydı, ama parmak uçları titriyordu.
“Sen bizim en değerlimizsin…” dedi tekrar, bu kez sesi iyice boğuklaştı. “Ne olduysa, nasıl olduysa, ben seni koruyamadım. Bu yüzden de her sabah, her gece, içimden kendime bağırdım. Ama sen…” Derin bir nefes aldı, sesinin rengi değişti. “Sen hâlâ buradasın. Sen hâlâ dimdik duruyorsun. Sen hâlâ benim İnci’msin.”
Bu sözlerle birlikte gözyaşlarım daha da hızlandı. Artık hiçbir şey söyleyemiyordum. O an, sadece onu dinledim; her nefesinde, her kelimesinde içindeki pişmanlığı hissederek. Kolları hâlâ beni sarıyordu, bu kez biraz daha gevşek ama hâlâ koruyucu, hâlâ sıcak. Ben ağladıkça başımı okşayan elleri, bir anne gibi, bir baba gibi, bir kardeş gibi oradaydı.
“Kendini suçlama…” diye tekrar ettim kısık bir sesle, neredeyse içimden. “Ben buradayım. Sen yanımdasın. Yeter.”
O an abim alnımı kendi alnına yasladı. Gözlerini kapadı, bir damla yaşı yanağıma düştü. “Yeter…” diye fısıldadı, “artık ikimiz de kendimizi suçlamayalım.”
Odada sadece nefeslerimiz vardı; yıllardır birbirine dayanan iki kardeş, aynı acının ağırlığı altında ezilmiş, ama birbirine tutunarak yeniden nefes almaya çalışıyordu.
Abim hafifçe geri çekilirken gözleri yüzümde dolaştı. “İyisin değil mi? Çok ağrın var mı?” diye sordu, gözbebekleri titreyerek bana bakarken. Sesinde hem endişe hem de koruma isteği vardı; bir yandan beni kırılacakmış gibi görmekten korkuyor, bir yandan da yalnız bırakmak istemiyordu.
“İyiyim… biraz var…” dedim, nefesimi toparlamaya çalışarak. Ama gözlerim hâlâ doluydu, boğazım düğümlenmişti. Yüzünü buruşturarak bana bakarken birden Boran’a döndü. “Doktoru çağır, ağrı kesici yapsınlar.” Dediğinde Boran başını belli belirsiz salladı. “Çoktan haber verdim, birazdan gelirler.”
Bakışlarım şaşkınca Boran’a kaydı. Ne zaman anlamıştı ağrım olduğunu? Pek fazla göstermemek için çaba harcamıştım ama unutuyordum, Boran beni bile benden iyi bilendi. Gözlerimin en ufak kırışına, dudaklarımın hafif titremesine, nefes alışımın hızlanmasına bile hâkimdi.
“Kocanın her daim hazır olduğunu unutuyorum bazen…” Abim küçük bir tebessümle bana bakarken, istemsizce güldüm. Ona takılmadan duramazdı; gözlerindeki hafif gülümseme, uzun zamandır görmediğim bir rahatlığı ve yakınlığı taşıyordu.
“Ben odada yokmuşum gibi konuşmazsan yalnız,” dedi Boran aynı şakacı tavırla, ama gözlerinde her zamanki gibi derin bir sevgi ve koruma vardı. Sesi hafif neşeli, ama ciddi bir dikkatle karışık; sanki hem beni eğlendirmek hem de rahatlatmak istiyordu.
O an içimde bir sıcaklık yayıldı; çok özlemiştim onları böyle görmeyi. Sessizliğin ve acının ağır bastığı anların ardından, bu şakacı tavırlar, bu küçük gülümsemeler bana bir nefes gibi gelmişti. Gözlerimi kısarak abime ve Boran’a baktım; yıllar geçse de, mesafeler artsa da, aramızdaki bağ hâlâ dimdik duruyordu.
Abim başını hafifçe yana eğdi, gözleri hala üzerimdeydi ama artık o hüzünlü bakışın yerini biraz daha yumuşak, biraz daha rahat bir ifade almıştı. “Boran, senin esprin olmasa İnci daha da üzülürdü,” dedi hafifçe gülümseyerek, ama sesi hâlâ titrekti, yüreğinin derinliklerinde kalan o suçluluğu gizlemeye çalışıyordu.
Boran omuz silkerek karşılık verdi. “Öyle tabii. Ben karımsız, karımda bensiz yapamaz.”
Abim gözlerini devirdi, dudaklarının kenarında alaycı bir gülümseme belirdi. “Ulan bu adam böyle değildi İnci, sen naptın bu adama?”
İçimden kahkaha geliverdi; uzun zamandır ilk kez bu kadar rahat gülüyordum. Abimin bakışıyla Boran’ın bakışı arasında geçen sessiz atışma, odadaki gerilimi bir anda dağıtmıştı. Abim hâlâ hafif kızgın görünüyordu ama gözlerinin içi parlıyordu; Boran ise, her zamanki şakacı ve kendinden emin tavrıyla karşılık vermeye devam ediyordu.
“Abi, sen anlamazsın işte,” dedim gülerek, hâlâ gözlerim dolu ama bu kez mutlulukla. “Boran’ı ben değiştirmedim, o hep böyleydi; sadece sen görmemiştin.”
“Tabii göremem, yanında sen olmayınca nemrudun teki oluyor.” Son kelimelerini fısıldayarak söyleyen abimle birlikte Boran hafifçe kaşlarını çattı. “Duyuyorum yalnız, nemrut falan ayıp oluyor kayınço.”
Abimin gözleri aniden Boran’a kaydı ve yüzünde küçük bir rahatsızlık belirdi; kaşlarını hafifçe çattı, dudaklarını büzdü ama gülümsemesini de gizleyemedi. “Bu laftan hiç hoşlanmıyorum yalnız, ona göre.” Bu sefer Boran gözlerini devirdi. “Tamam, dikkate alırız. Abimin küçük tepkisini eğlenceli bir meydan okuma olarak görüyordu; aralarındaki bu atışma, odadaki havayı bir anda neşeyle doldurdu.
Ben ikisine bakarken gülmekten kendimi alamadım. Uzun zamandır bu kadar doğal ve rahat bir aile anı yaşamamıştım; şakalaşmalar, hafif gerginlikler, ama en önemlisi birlikte olmanın verdiği sıcaklık… Tüm bunlar içimi hem hafifletti hem de derin bir huzur verdi.
O an, derin bir nefes aldım ve tüm yorgunluk, korku ve hüzün bir nebze olsun geride kaldı. İçimde, uzun zamandır hissetmediğim bir rahatlama vardı; kırılmış olabilirdim ama yalnız değildim. Onlar yanımdaydı; abim, Boran… ailem.
Gözlerimi kapatıp başımı hafifçe abimin omzuna yasladım. Kolları hâlâ etrafımdaydı, sıcak ve koruyucuydu. Boran ise yanımızda hafifçe gülümsüyor, her zamanki şakacı ve güven veren tavrıyla bize eşlik ediyordu.
O an fark ettim ki, bazen kelimeler gerekli değil; bazen sadece var olmak, birlikte nefes almak ve birbirine tutunmak yeterliydi. Ve ben, onların yanında, yıllardır hissetmediğim bir huzuru, güveni ve sevgiyi yeniden hissettim.
Oda sessizliğe gömülmüş, sadece nefeslerimiz ve kalplerimizin ritmi duyuluyordu. Ama o sessizlik bile artık korkutucu değildi; çünkü yanında olmasını istediğim insanlar yanımdaydı ve ben, nihayet, kendimi gerçekten güvende hissetmiştim.
*****
Birkaç gün sonra…
“Hadi aç bakalım ağzını güzelim.” Boran elindeki çorba kaşığını bana doğru uzatırken dudaklarımı büzerek başımı yana doğru çevirdim. “İçmek istemiyorum.” Boran hafifçe kaşlarını çatıp iç çekerken konuştu. “İçmen gerekiyor. İç ki bir an önce toparlan, kendine gel.”
“Ama tadı çok kötü.” Dedim suratımı buruşturarak. Yağsız, tuzsuz bir şeydi ve hiç hoşuma gitmemişti tadı. Boran kaşığı elinde tuttuğu gibi kısa bir an durdu. Gözleri yüzümde gezindi; yorgun, uykusuz ama endişeyle parlayan gözler sanki o tatsız çorbayı içmemem ölümcül bir meseleymiş gibi bakıyordu. Sonunda derin bir nefes alıp kaşığı geri kâseye bırakıp sandalyeyi yatağa biraz daha yaklaştırdı.
“İnci…” diye seslendi yumuşak ama kararlı bir tonda. “Vücudun zaten zayıf. Bari verdiğimiz şeyi geri çevirme.” Yatağa yaslanmış hâlde ona ters ters baktım. “Vuruldum diye damak tadımdan vaz mı geçeyim yani?” Boran bir anlık şaşkınlıkla göz kırparken hafifçe gülümsedi. “Senin damak tadın da ayrı bir vaka zaten.”
“Dalga geçme.” dedim homurdanarak. Başını iki yana salladı. “Tamam, tamam. Dalga geçmiyorum.” Ses tonu biraz yumuşadı, dudaklarının kenarı hâlâ belli belirsiz gülümsüyordu. “Bak… İstersen hemşireden başka bir şey isteyeyim. Ama önce birkaç kaşık iç. Miden boş kalmasın.”
Bir süre sustum. Hastane odasının sessizliği kulağımı dolduruyordu; monitörün düzenli bip sesleri, burnuma gelen temiz ama ilaç kokan hava… Karnım hâlâ sızlıyordu. Hareket ettiğimde dikişlerin çekildiğini hissediyordum. Boran’ın gözleri üzerimdeydi; sanki bir an bile gözünü kırpmazsa tekrar kötüleşmeyeceğime yemin etmiş gibiydi.
“Gerçekten başka bir şey getirir misin?” diye sordum yavaşça. “Getiririm.” dedi hiç düşünmeden. “Ama önce üç kaşık bundan.” Kaşlarımı kaldırdım. “Üç kaşık çok.”
“İki?” diye pazarlık yaptı. “Bir.” Dedim anında kararlı bir şekilde.
Boran kollarını göğsünde bağladı. “İnci, lütfen.” Dediğinde iç geçirdim. “Tamam, iki.”
Boran zafer kazanmış gibi kaşığı tekrar kaptı. “Aferin.”
“Bana aferin deme.” diye uyardım tehditkâr bir bakış atarak. “Tamam, demiyorum.” dedi; ama gözlerinden gülüş saklanmıyordu. Kaşığı dudaklarıma doğru uzattığında bu sefer kaçmadım. Yüzümü buruştura buruştura ilk kaşığı içtim. Tadı hâlâ berbattı ama Boran’ın gözlerindeki rahatlama ifadesi… nedense acımı biraz hafifletiyordu.
“Bir kaldı.” dedi sessizce. Ardından kaşığı usulca bana uzattı. İsteksizce kaşığı dudaklarıma götürdüğümde Boran tekrar konuştu. “Benim hatırım için bir tane daha içemez misin?” Gözlerime yumuşakça bakarken sitemle baktım gözlerine. “Mızıkçılık yapıyorsun! Senin için her şeyi yapacağımı biliyorsun.”
Sözlerimin havada asılı kaldığı o anda Boran’ın yüzü değişti, gözlerinin kenarındaki çizgiler yumuşadı, dudakları hafifçe yukarı kıvrıldı; bir tebessüm değildi bu, daha çok içini ısıtan bir ateşin dışarıya sızması gibiydi.
“O zaman içiyorsun.” dedi, muzipliğe çalan ama dipten gelen bir rahatlama kokan bir sesle. Sanki o son kaşığı içmem sadece midemi değil, onun yüreğini de sakinleştirecekti. Sanki ben her yutkunuşumda o, uzun zamandır içine çektiği nefesi serbest bırakabilecekti.
Yavaşça başımı kaldırdım, kaşığın ucuna yaklaşırken dudaklarım titredi. O an Boran’ın bakışları, dudaklarıma değen o tatsız çorbanın acılığına bile üstün geliyordu. İçime çektiğim her nefeste onun bana duyduğu kaygı, sevgi ve inatçılık kokuyordu.
Son kaşığı içtiğimde, Boran’ın yüzünde beliren huzur sanki odanın bir anda ısınmasına sebep oldu. Ben yorganın altında hâlâ üşürken, o sadece bakışıyla sıcaklık veriyordu. Kaşığı yerine bırakırken parmakları titrek bir hafiflikle hareket etti; ardından elini yanağıma uzatıp başparmağıyla yanağımı okşadı.
“İşte böyle.” dedi fısıltıyla, sanki biraz daha yüksek konuşsa yaptığım iyiliği bozacakmış gibi. Gözlerine bakarken başparmağı yanağıma hafifçe dokunmasıyla içimde garip bir kıpırtı yayıldı; çorbanın kötü tadı bile yerini kalbimin düzensiz atışına bıraktı. O teması o kadar narin ama bir o kadar sahipleniciydi ki, sanki beni kırılacak incecik bir cam parçası gibi tutuyordu. Parmak uçları yanak çizgimde ilerledikçe nefesim istemsizce yavaşladı; oda hâlâ soğuktu ama onun dokunuşu cildimde yumuşak bir ateş bırakıyordu.
Birbirimize bakarken tebessümle konuştu. “Şimdi hemşire gelsin, diyetisyenin odasını soracağım. Onunla konuşup çocuklara bir şeyler aldırırım.” Cümlesiyle içtenlikle gülümsedim. Elimi yanağımın üzerinde duran elinin üzerine yaslarken konuştum. “Teşekkür ederim.”
“Sen iyi ol yeter, teşekküre gerek yok.” Dedi hafif çatallı bir tonla. Sanki her kelimeyi söylemeden önce tartıyor, nefesimi incitmekten korkuyordu. Başımı hafifçe salladım, “İyiyim.” dedim ama sesim ince, zayıf bir tınıyla çıktı. Yine de Boran’ın gözlerinde o kelimenin ona düşündüğümden daha fazla anlam yüklediğini gördüm; “iyiyim” onun için sadece bir cevap değil, bir rahatlama, bir nefes aralığıydı.
“Hep iyi ol.” Derken yatağın kenarına biraz daha yaklaştı. Ayaklarının ucuyla sandalyeyi sessizce itip yatağın yanına bir dizini dayadı. Bir an için başımın hemen yanında, nefesini duyabileceğim kadar yakın oldu. O kadar yakındı ki, tenimde sadece elinin değil, varlığının ağırlığını hissettim.
“Keşke…” dedi bir an duraksayıp, bakışlarını dudağımdan gözlerime doğru kaydırarak. “Keşke böyle görmek zorunda kalmasaydım seni.”
Sözleri odanın sessizliğinde yankılandığında bir süre hiçbir şey söylemedim. Çünkü ne kadar güçlü görünmeye çalışsam da, onun bu hâli kalbime başka türlü dokunuyordu. “Gördün ama buradayım ben, iyiyim. Gitmedim. Gitmiyorum.”
Boran’ın yüzündeki çizgiler biraz daha yumuşadı. Gözleri dolu dolu değildi ama içlerinde biriken duyguların ağırlığını rahatlıkla görebiliyordum. Boş elini yorganın üzerinden ellerimin üzerine koydu; parmakları parmaklarımın arasına usulca kaydı. “Gitme, hiç gitme.” Dedi fısıltıyla.
Sonra başını hafifçe eğip alnını benim alnıma yasladı; teni sıcak, nefesi sakin ama içten içe titreyen bir iyilikle doluydu. “Bir daha bana bunu yaşatma.” diye fısıldadı, neredeyse duyulmayacak bir tonla. Ben gözlerimi kapayıp nefesini içime çektim. “Yaşamayacaksın.” dedim, sesim kalbimden koparcasına. Bende yaşamak istemiyordum.
Boran alnını benim alnımdan usulca çektiğinde, sanki içimizdeki o sessiz fırtına bir anlığına yatışmıştı. Parmakları hâlâ elimi tutuyordu. Bakışları yavaşça yüzümden çekilip, boynuna doğru indi. Benim de bakışlarım istemsizce boynuna doğru kayarken boynundaki zincirin ucunu çıkardı tişörtünün üzerine. Bu sefer bakışlarım zincirin ucuna kaydığında gözlerim şaşkınlıkla aralandı. Kaybolduğunu düşünmüştüm.
“Bunları…” dedi hafif titrek bir tonda. “Polisin verdiği gece hayatımda ilk defa nefes alamadığımı fark ettim.” Gözlerini yüzüklerden ayırmadan konuştu anki bakarsa ben yine kaybolacakmışım gibi… sanki gözlerini kırptığı anda dünya tekrar darmadağın olacakmış gibi. “Bunları…” dedi boğuk bir sesle. “Boynuma taktığım gün içimde bir şey kırıldı.”
Sesi o güçlü, sarsılmaz Boran’ın sesi değildi artık. Daha derindi… daha yavaş… boğazına düğümlenmiş bir şey her kelimesini yırtarak geçiyormuş gibi. Parmakları zincire daha sıkı sarıldı. “Önce tanıyamadım. Bir an kafam durdu. Sonra alyansını gördüm…” Nefesi kesilir gibi olduğunda duraksadı. “Ve dünya… gerçekten durdu sandım.”
Başını eğerken omuzları titredi ama ağlamıyordu. O titreme… korkunun vücuttan çıkarken bıraktığı bir izdi sanki. “Kendime söyleyip durdum,” diye devam etti fısıltıyla. “Sakin ol Boran… bir şey olmamıştır. Belki yanlış anlamadır, belki karışıklıktır ama olmadı. Sanki biri kalbimin içini söküp aldı.”
Gözlerini ilk kez benden kaçırdı. Sanki o anı tekrar yaşamak bile canını yakıyordu. “Sana bir şey olduğunu düşünmek… o anın ağırlığını… tarif edemem, İnci.”
O an başını geriye atıp hızlıca bir nefes aldı. Sanki ayakta kalmak için havaya tutunuyordu. Zincire bağlı yüzükleri parmaklarının arasına aldı; metal halkalar avuç içinde hafifçe şıngırdadı. Ama Boran’ın bakışı hâlâ o yüzüklerin üzerinde tutmaya devam etti sanki dünyadaki en değerli şey onlarmış gibi.
“Bu yüzükleri…” dedi, sesi daha da kısılarak “Senin yerine koydum boynuma.” Bakışlarını bana doğru çevirirken gözlerimi yakaladı o anda, içinde fırtınalar kopan bir sessizlikle. “Çünkü sen yoktun. Çünkü sana dokunamıyordum. Çünkü seni kaybettim sanıyordum.” Titreyen bir nefes verdi. “Her sabah uyandığımda ilk onlara baktım… sen nefes alıyor musun diye anlamaya çalışarak.”
Zincirin ucundaki yüzükleri avucunun içinde kapayarak bana bakmaya devam etti. “Ben o yüzüklere değil, sana tutundum.” Sonra çok yavaş, çok dikkatli, sanki o yüzükleri hareket ettirirken bile bir şey kırılacakmış gibi zinciri boynundan çıkardı ve fısıldadı. “Sen yanımda olduğuna göre artık yerlerine dönmeleri gerekiyor.”
Boran zinciri boynundan çıkardığı anda, sanki odanın içindeki hava da onunla ağırlaştı. Metal halkalar avucunun içinde usulca bir araya geldi. Ama o yüzüklerin ağırlığı yalnızca metalle ölçülemezdi; Boran’ın onlara bakışındaki kırılma, o avucun içinde taşıdığı şeyin aslında ne olduğunu açıkça anlatıyordu.
Yüzüğü tutan elleri güçlüydü, iri ve sertti ama parmaklarının arasında duran şeylere öyle bir saygıyla dokunuyordu ki, insan neredeyse karşısında diz çökmek isterdi. O yüzükleri değil… beni tutuyormuş gibiydi.
Gözleri yüzüklerin üzerinde gezinirken, sesi bir fısıltı hâline geldi. “Bu üç halka…” dedi, kelimeleri sanki paramparça olup dudaklarından dökülürken. “Senin yokluğunun en ağır hâliydi.” İç çekti; o iç çekiş, haftalardır içinden atamadığı korkunun, kâbusun, çaresizliğin bir anda yüzeye çıkışı gibiydi.
“Ben seni kaybetmeyeceğimi düşünürdüm.” Gülümsedi ama o gülüş acıyla eğilip büküldü. “Sen güçlüydün. Hayat doluydun. Gülüşün bile bana yetiyordu. Ama o gün…”
Devam edemedi. Göz bebekleri karardı. Dudaklarını birbirine bastırdı, nefesini tutup birkaç saniye konuşmadan durdu. Sanki o anı hatırlamak bile göğsünü sıkıyordu. Sonra parmakları yüzükleri daha sıkı kavradı; ama sıkıca tutmaya çalıştıkça sesi daha da titredi. “Boş ver.”
“Boş veremem.” Dedim anında. Devamını duymak istiyordum. Yaşadıklarını bilmek istiyordum. Ben 10 gün boyunca uyumuştum. Acı çekmemiştim, çekmeme fırsat verilmemişti ama bu çekmişti. Nerede, ne halde olduğumu bilmeden yaşamıştı. Ona destek olmam gerekiyordu. “Boran, paylaş benimle. Ne yaşadığını bilmek istiyorum.”
Boran dudaklarını birbirine bastırıp başını geriye doğru attı ve ciğerlerine derin bir nefes çekti. “O gün seni kaybettim sandım. Ömer, bir cesetten bahsetti sana benzeyen ben…” deyip durduğunda gözlerimi kapadım acıyla. “Sus.”
Söylediğim kelimeyle sustuğu an düşünemedim bile. Gözlerimi araladığımda Boran’ın gözleri, bir pusula ibresi gibi bir anlığına boşluğa kaymıştı. Bu bir düşüş değildi, bir kırılma hiç değildi; aksine, içindeki ağırlık öylesine büyüktü ki, bakışları bile kendi içine çöker gibi oldu. Sanki ruhu, o an, o karanlık, ağır kokulu koridora, o lanet olası bilgiyle yüz yüze kaldığı o lanetli odaya geri gitmişti. Her bir sinir ucu, o anın soğukluğunu yeniden çekiyordu içine.
Dilinin ucundaki o kelimeyi, 'teşhis' kelimesini söylememek için dudaklarını öyle sertçe kapattı ki, çene kasları gerildi. Ama gözleri… o gözler, o karanlık koridorda gördüğü her şeyi, kelimelerden daha net bir dille söylemişti.
Nefesimi tuttum. Kalbim, o an göğsümün kafesinde değil de, boğazımın ortasında, acıyla ve hızla atıyormuş gibi hissettim. Boran’ın omuzlarından sızan dehşetin soğuk ürpertisi benim omzumdan içeri geçti. Gözlerinden anladım. Söylemesine gerek yoktu; o cesedi... teşhis etmişti.
Bir an kendimi değil, onu düşündüm. Onun o an yüzünde beliren ölüm korkusunu... benim ölümüme tanıklık ettiğini sandığı o anda ruhunun nasıl paramparça olduğunu... Kendi sesimi zar zor fark ederek, kısık ve zoraki bir nefesle fısıldadım. “Sen?” deyip durdum, girdin mi diyemedim. Gördün mü diyemedim.
Boran’ın başı bir milim bile kıpırdamadı. Hâlâ bana bakıyordu ama bakışı şimdi daha da sessiz, daha da hareketsizdi. Sanki göz kapaklarını indirirse, o dehşet verici görüntünün, o buz kesen tablonun tekrar zihnine düşeceğinden korkuyordu. Cevap vermeyişi, mutlak bir cevaptı.
Boynundaki kaslar, görünmez bir el tarafından sıkılıyor gibi gerilmişti. Dudakları aralandı ama sesi geri çekilmişti. Bir an, başını yana çevirdi; o anı saklayan, gizemli ve karanlık bir gölge, gözlerinde titreşti. O birkaç saatlik cehennemden kalma bir karanlıktı bu.
Sonunda, çok kısık, sadece benim duyabileceğim, sadece bana yetecek bir nefesle konuştu. “Ben… sen sandım.”
Dizlerinin üzerinde çatlayan bir damarın acısını bastırır gibi, parmaklarındaki yüzük zincirini sıktı. O kadar güçlü sıktı ki, parmaklarının eklemleri beyaz bir kemik rengini aldı. O yüzüğe bakarken bile o anı görüyordu; ben biliyordum. Gözbebeklerinin içindeki yoğun karanlık, yaşanmış o kâbusun mührüydü.
Yutkundu. Ama sesindeki kırıklık, yutkunmasıyla geçecek gibi değildi. “Bir an… bir anlığına.” dedi, sesi çatladı, “Seni orada bıraktığımı… seni koruyamadığımı düşündüm. Sanki dünya üzerimden çekilmiş gibiydi.”
Uzandım ve Boran’ın o gergin bileğine dokundum. Dokunduğum an, sanki derisinin altındaki bütün o birikmiş korku, o on günlük zehir titreşip elime geçti. Kalbinde biriken o ağırlık, bedeniyle değil, sesiyle değil, tam o anda avucumun içinde atan nabzıyla kendini gösteriyordu.
“Boran…” dedim ama kelimenin devamı boğazımda eridi. Ne “üzülme” diyebildim, ne “geçti”, ne de “buradayım” ... Çünkü o an anladım ki, onun yarası benim uyuduğum o on günün içinde değil, ben yokken geçen her saniyenin içinde açılmıştı. Ona, 'benim acım bitti, senin de bitsin' diyemezdim.
O ise, o kırılgan, yaralı ama hala bana tutunan bakışıyla gözlerini bana çevirdi. “İnci,” dedi, boğuk bir nefesle. “Ben o an bittim… bitti sandım. Yemin ederim… nefes alamadım.” Sanki o anı yeniden yaşıyordu. O koridorda yine yalnızdı, cesedin başında dizlerinin bağı çözülüyordu.
Elimi daha sıkı kavradım. Yüzük zincirini bıraktırdım. Avucumun sıcaklığını onun soğuk tenine vererek kararlılıkla tekrarladım. “Ben buradayım.” Boran derin bir nefes aldı; o nefes sanki ciğerlerini değil, yüreğinin paslanmış kenarlarını temizliyordu. Başını bana yasladı, alnı alnıma değdi. “Biliyorum ama o anı unutamıyorum.”
O an… onun içindeki kırık yerleri ellerimle hissedebileceğimi sandım. Ve belki de hayatımda ilk kez, kendimi değil, onu iyileştirmem gerektiğini anladım. Benim varlığım onun sığınağı olmalıydı. O yüzden tüm gücümle kollarını tutmayı sürdürdüm. Yanında olduğumu bilmeliydi. Ne "geçti" ne de "üzülme" diyebilirdim. Çünkü o an onun için geçmemişti ve hissettiği şey, basit bir üzüntü değildi. Tek yapabileceğim, onun orada, benim yanımda, güvende olduğunu hissettirmekti.
Sağ kolumu yavaşça Boran’ın boynuna doladım, sol elimi ise omzuna yasladım ve onu bütün gücümle, olanca şefkatimle kendime çektim. Başını göğsüme yasladım. O an, Boran’ı değil, o karanlık koridoru kucaklıyormuş gibi hissettim. Onu, o travmanın, o yalnızlığın içinden çekip çıkarıyordum.
Vücudu, kollarımın arasında önce bir anlık bir direnç gösterdi, sonra omuzlarındaki tüm gerilim çözüldü ve çaresizce bana yaslandı. Kollarımın etrafında hissettiğim o titreme, yirmi dört saatlik bir öfke nöbeti ya da on günlük bir kayıp korkusunun ardından gelen ilk gerçek boşalma anıydı. Saçlarının kokusunu içime çekerken, onun kalbinin atış hızını göğsümde hissedebiliyordum.
Kulağına doğru fısıldadım, sesimi olabildiğince derin ve kesin tutarak. “ Buradayım. Ben seninle geldim. O odada kalmadım. O gördüğün kâbus bitti. Ben yaşıyorum Boran. Benim buradaki nefesim, o anın üstüne çekilmiş bir çizgi. Seninleyim.”
Kolumu daha da sıktım. Onu iyileştirecek sözlerim yoktu ama onu sarıp sarmalayacak kollarım vardı. “O korkunun seni alıp götürmesine izin verme.” diye devam ettim, sanki odaya yayılmış olan karanlığı kovuyordum. “Benim yokluğumun seni yormasına izin verme. Gücümü al. Ben buradayım, sapasağlam. Senin yanındayım.”
Dakikalarca öyle kaldık. Benim kollarımın sıcaklığı, onun içine işlemiş olan ölüm soğuğunu yavaş yavaş çözüyordu. Onun ağır kokulu koridordan çıkıp, benim yaşadığım, benim nefes aldığım ana geri döndüğünü hissettim. Başını göğsümden kaldırdığında, gözleri hala yaralıydı, ama artık boşluğa değil, sadece bana bakıyordu. O on günlük zehir, teninden ve sesinden akıp gitmişti. Artık sadece yorgun ve güvende kalmıştı.
Bir süre sonra benden usulca ayrılırken bakışları yüzüklere kaydı. “En son şunları takacaktık.” Kaçmaya çalışırcasına kendi kendine mırıldanırken bakışlarımı yüzünde gezdirmeye devam ettim. Boran sert nefes aldı, sanki uzun zamandır tutuyormuş da şimdi sonunda bırakıyormuş gibi. Sonra alyansımı parmaklarının arasına aldı. Ellerinin büyüklüğüne rağmen o yüzüğü öyle bir incelikle tutuyordu ki, sanki bir kuşun kanadına dokunuyordu.
Parmağıma uzanıp elimi avucunun içine yaslayarak parmaklarımı yavaşça kavradı; sıcaklığı avuç içimden koluma, oradan göğsüme kadar yayıldı. Alyansı parmağıma sürerken, dokunuşu hiç acele etmedi. Yüzüğün soğukluğunu önce tenimde hissettim, sonra o metal yavaşça ısınıp benim bir parçam hâline geldi.
“Bu halka benim hayatımın nereye ait olduğunu hatırlatıyor.” Alyans parmağıma tam oturduğu anda Boran’ın omuzları fark edilir şekilde çöktü; sanki uzun zamandır taşıdığı bir yük parmağıma oturan o küçük metalin içinde eriyip gitmişti. Sonra annesinin yüzüğünü aldı.
Yüzüğü parmaklarının arasında bir an tuttuğunda bakışları bu kez daha karanlık, daha derin bir yere gidip geldi. O yüzüğün taşıdığı anlam, kaybettiği kadının izi, çocukluğunun kokusu… hepsi o saniyede Boran’ın yüzünde belirdi. “Elimde kalan tek parçasıydı annemin.” dedi, sesi çatlayarak. “Ve seni kaybettiğimi sandığım an… onu da kaybediyorum sandım.”
Parmağımı kaldırdı. Yüzük derin bir saygıyla, bir dua eder gibi takıldı parmağıma. Yüzük parmağıma tam oturduğunda Boran gözlerini kapadı ve sonra üçüncü yüzüğe geldi… tektaş. Boran yüzüğü eline aldığında sanki nefesi kesildi sanki. Bu yüzük… ikimizin hikâyesinin en saf, en umut dolu başlangıcıydı ve onu yerde, kirli bir zeminde görmek… Boran’ın ruhunda bir şey parçalamıştı.
Yüzüğü avucunda sıkıca tuttu. Tektaşı parmağıma takarken parmakları titredi. İlk kez, tüm gücüne rağmen saklayamadığı bir titremeydi bu. Yüzük tam olarak yerini bulduğunda, Boran başını kaldırdı ve yüzüklerime baktı. Üç halka, üç farklı zaman diliminden gelip parmağımda birleşmişti: Bir taahhüt, bir miras ve bir umut.
Boran’ın bakışları yüzüklerin üzerinde bir süre oyalandı, sanki her birinin varlığından emin olmak ister gibiydi. Parmak uçlarıyla nazikçe, neredeyse kutsal bir şeye dokunur gibi alyansın pürüzsüz yüzeyini okşadı.
“Bu halkalar…” dedi, sesi hala boğuktu ama şimdi daha sağlam bir tını kazanmıştı, “bunlar sadece metal değil, İnci. Bunlar benim çıpam. Benim evime giden yol.”
Avuçlarımı kendi avuçlarının içine aldı, yüzükler parmaklarımın etrafında soğuk bir parlaklıkla duruyordu. Başparmaklarıyla yüzüklerimin takılı olduğu parmağımın eklemine yavaşça dokundu, sanki o dokunuşla tüm karanlığı silecekmiş gibi.
Gözlerindeki son gölge dağıldı. Bana baktı ve bu kez bakışlarında ne acı ne de korku vardı; sadece yoğun bir sahiplenme ve şükran vardı. Uzandım ve elimi, yüzükleriyle birlikte, Boran’ın yanağına koydum. Başparmağım, gergin çene hattının üzerinde gezindi.
“Ben buradayım. Senin evindeyim. Ve o anılar… o gördüğün kabus… artık sadece bir yalan. Senin gerçeğin, benim parmağımdaki bu üç yüzük.”
Boran, yüzümü avuçlarının arasına aldı ve dudaklarıma yaklaştı. Bu öpücük, tutku dolu bir öpücük değildi. Bu uzun, yorucu bir yolculuğun sonunda eve varmanın, büyük bir fırtınanın ardından sığınağa ulaşmanın öpücüğüydü. Her bir zerresi kabul ve güven doluydu.
Öpücük bittiğinde, alnını tekrar alnıma yasladı. Gözleri kapalıydı. Omuzları rahattı. “Bir daha asla,” diye mırıldandı, sesi bir yemin kadar kesin ve derindi. “Bir daha asla seni o karanlıkta bırakmayacağım. Söz veriyorum.”
Elimi tutup tamda yüzüklerin takılı olduğu yeri öptü. Artık ne kaçak ne de yorgundu. O an, o yara iziyle birlikte yaşamayı kabul etmiş, ama ondan güç almıştı. O, benim Boran’ımdı. Ve ben, onun üç yüzüklü çıpası, onun geri döndüğü eviydim.
Gözlerimi kapatıp başımı omzuna yasladığımda, hastane odasının o keskin kokusu silinip gitti; sadece onun tanıdık, huzur veren kokusu kaldı genzimde. Dışarıda gece, şehri siyah bir pelerin gibi örtmeye başlarken, odanın içindeki loş ışık altındaki bu sessizlik, bize ait olan tek gerçeklikti. Artık kapılar üzerime kilitlenmeyecekti; artık uyandığımda gördüğüm ilk şey soğuk duvarlar değil, onun sevgi dolu bakışları olacaktı.
Biz birlikte nefes alacaktık, birlikte yaşayacaktık, birlikte bu günleri atlatacaktık…
****
Yüzük merasiminden sonra Boran diyetisyenle konuşmak üzere odadan çıkmış ondan gerekli bilgileri alıp Fatih’e talimat verdikten sonra yanıma tekrar dönmüştü. O sırada doktor gelip yarama bakmış bir sıkıntı olmadığını dile getirmişti. Boran’a tedaviyle ilgili ödemelerin olduğunu söyleyerek çağırmıştı. Boran onları halletmek için çıktığında bende yatağa uzanmıştım.
Yatağa uzandığım an yaşadıklarını düşünmeye başladım. Yenilir yutulur şeyler değildi. Bu, sadece bir yaralanma, bir kaza değildi. Bu, günlerce süren bir kayıp ve korku maratonuydu. Kaçırılmak... o bilinmezliğin içinde uyanmak... her an bir kurşunun namlusuna bakma ihtimaliyle yaşamak. Sonra Boran’ın omuzlarında hissettiği dehşet... onun beni ölü sandığı o anın vicdan azabı.
Sağ elimin parmakları istemsizce sol elimdeki yüzüklere dokundu. Alyansın pürüzsüz soğukluğu, annesinin yüzüğünün ince işçiliği, tektaşın keskin parlaklığı. Az önce Boran’ın bana verdiği sözler, o yeminler... İşte bunlar, benim bu dünyaya, bu hayata ait olduğumun fiziksel kanıtlarıydı. Boran'ın gözlerinde gördüğüm korku, benim yokluğumun ne anlama geldiğini netleştirmişti. Onun yaşadığı cehennemi düşündükçe, kendi yaralarım bile hafif kalıyordu. O, beni kaybetme ihtimaliyle ölmüştü.
Şimdi, buradaydım. Güvendeydim. Ama içimde, kimsenin göremediği bir yerlerde, ince bir sızı kalmıştı. O sızı, artık her an her şeyin sona erebileceğini bilen bir insanın sızısıydı. Artık uykumda bile, yanımda Boran’ın nefesini hissetmeden tamamen huzur bulamayacağımı biliyordum.
Gözlerimi açtım. Tavan beyazdı, aydınlıktı. Burası bile güvende olduğumu haykırıyordu. Ama biliyordum ki, bu olay beni değiştirmişti. Artık eski İnci değildim. Daha kırılgan, ama aynı zamanda Boran’a karşı daha büyük bir minnetle doluydum.
Düşüncelerimin arasında kaybolurken kapının tıklanmasıyla bakışlarımı kapıya çevirdim. Boran olsa direkt girerdi. Bu yüzden komut verdim. “Buyurun.”
İçeri giren Mert’i ve Fatih’i gördüğümde istemsizce gülümsedim. İkisini de çok özlemiştim. “Hoş geldiniz. Hiç gelmeyeceksiniz sanmıştım.” Derken Fatih elindeki poşeti hemen açarak bana doğru geldi. “Zümra Hanım kendi elleriyle yaptı.” Yüzümdeki gülümseme büyürken Fatih ekledi. “İyisin değil mi? Korkuttun bizi.”
“İyiyim.” Dedim tebessümle. Fatih’in gözleri rahatlamayla parladı. “İyi ol” dedi, bu kez sesi daha kararlıydı. Sanki bu bir dilek değil, kesinleşmiş bir talimattı. “Sen iyi ol ki, etrafımızdaki herkes de iyi olsun.” Burukça gözlerine bakarken elimle sandalyeyi işaret ettim. “Otursanıza.”
O sırada bakışlarım istemsizce Mert’e takıldı. Sessizliğini koruyarak yatağın birkaç adım gerisinde duruyordu. Koruyucum olarak, onun görevinin bittiğini düşünmek isterdim ama ikimiz de bunun imkânsız olduğunu biliyorduk. Bakışları, etrafta herhangi bir tehdit olup olmadığını kontrol etmekle meşguldü. Ancak gözleri kısa bir an benimle buluştuğunda, o sessizliğin arkasında büyük bir rahatlama ve belki de gizli bir özür taşıdığını hissettim. Ona emanet edilmiştim ve başarısız olduğunu düşünüyordu. Ona hafifçe gülümsedim.
“Mert, sen bir şey söyleyecek misin?” dediğimde gözleri dolar gibi oldu. “Ne söyleyeceğimi bilsem…” dediğinde kaşlarım çatıldı. “O ne demek?”
“Dileyeceğim özrün işe yarayacağını bilsem dilerim. Ama olanları geri getirmeyecek. Ben o gün çok büyük bir hata yaptım, seni yalnız bıraktım.”
Sesi titreyerek konuşurken ani bir hareketle bana doğru yaklaştı. Sanki dayanamadığı bir acı onu yere eğmiş gibi, dizlerini yatağın yanındaki soğuk zemine yasladı. Eğildi ve elimi, büyük, titrek avuçlarının içine aldı. Elini tutuşunda bir özürden çok, bir af dileği vardı. “Yemin ederim bilsem bırakmazdım, yemin ederim,” derken sesi artık bir fısıltıdan ibaretti. Gözlerimin içine baktı. “Canımı verirdim ama bırakmazdım.”
Avucumun içindeki sıcaklığı hissettim. Bu, sadece bir görev bilinci değildi; bu, Mert’in bana duyduğu derin bir sorumluluk ve kendini affedememe duygusuydu. O an, bu zorlu süreçte tek travma yaşayanın Boran olmadığını, Mert’in de büyük bir vicdan yükü taşıdığını anladım. Fatih, bu duygusal an karşısında sessizce geriye çekilmiş, başını yere eğmişti.
Mert’in diz çöküşü ve gözlerindeki o içten, yanıp kavurucu acı, beni derinden sarstı. Elimi o kadar sıkı tutuyordu ki, sanki beni bırakırsa tekrar kaybolacağımdan korkuyordu. O an anladım ki, onun için bu sadece bir profesyonel hata değil, onuruna ve vicdanına saplanmış bir hançerdi. Aynı durum Derin’de de vardı.
Yüzündeki bu büyük acıyı görünce, kaşlarımı çattım. Hemen tepki verdim. Elim, o anda hem teselli etmek hem de onu bu ağır yükten kurtarmak istercesine tutuşumu sıkılaştırdı. “Mert, dur,” dedim, sesimi olabildiğince yumuşak tutmaya çalışarak. “Hemen kalk yerden. Ne yaptığını sanıyorsun?”
Yavaşça, parmaklarımı onun titrek ellerinin üzerinden çekip yüzüne doğru uzattım. Yanağındaki ıslaklığa dokundum. “Bak bana. Senin hiçbir suçun yok.”
Mert başını olumsuz anlamda sertçe salladı, gözlerinden birkaç damla yaş daha süzüldü. “Var yenge. Ben oradaydım. Ben seni korumalıydım. Boran abinin bana emanet ettiği kişiyi koruyamadım ben.” Sesi, bu görevi yerine getirememenin utancıyla boğuluyordu.
“Hayır.” dedim, biraz daha kararlı konuşarak. “Bu seninle ilgili değil, Mert. Bu, benimle ilgili bir tuzaktı. Planlanmış bir şeydi. Sen ne yapabilirdin ki? Beş kişi miydiler, altı kişi mi? İmkânsız olanı başarmaya çalışıyordun. Tek başına bir ordu değilsin. Lütfen, bu vicdan azabıyla kendini yorma.”
Gözleri hala sulu ve sabit bir noktaya odaklanmıştı. O anda, onun acısının sadece sözlerle geçmeyeceğini anladım. O, bu hatayı Boran’ın bana verdiği değeri kaybetmek olarak görüyordu. “Boran abinin gözlerindeki o dehşeti hiç unutamayacağım,” diye fısıldadı. “Sana dokunamıyordu bile. Benim yüzümden o anı yaşadı. Benim yüzümden siz ikiniz bu kadar acı çektiniz.”
Yeniden elimi tuttu ve alnını ellerime yasladı. “Biliyorum affetmeyeceksiniz, biliyorum Boran abi bana ceza verecek ama ne ceza verirse versin, benim vicdanımın cezası kadar ağır olamaz.” Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. “Sana ceza falan verilmeyecek, Mert,” dedim, yumuşak ama kesin bir sesle. “Çünkü verecek bir ceza yok. Sen benim korumamdın, düşmanım değil. Ve şu an buradaysan, hala yanımda duruyorsan, görevin devam ediyor demektir. Şimdi kalk ayağa.”
Elimi çektim ve yatağın kenarını işaret edeceğim sırada kapı aniden açıldı. Boran, elinde birkaç kâğıtla içeri girdi. Adımlarındaki sertlik, hastane koridorlarında yankılanacak cinstendi. Ödemeleri halletmiş olmalıydı ama yüzündeki gergin ifade, sadece ödeme evraklarından kaynaklanmıyordu.
Gözleri anında yatağın yanındaki manzaraya takıldı: Mert’in yatağın kenarında, henüz tam olarak toparlanamamış, gözleri kızarık hali; Fatih’in yarı oturur vaziyetteki konumu...
Boran'ın yüzü bir anda buz kesti. Bütün odayı saran sıcak atmosfer, bir anda eksi derecelere düştü. Yüzündeki ifade o kadar sertti ki, bir an nefesimin kesildiğini hissettim. Alyansları takarken yaşadığı yumuşaklık tamamen kaybolmuştu.
Gözleri direkt Mert'e kilitlendi. “Ne işin var senin burada?” Sesi alçak ama tehditkârdı. Odanın duvarlarını titretecek kadar keskin bir öfkeyle doluydu. Fatih hemen toparlanmaya çalıştı. “Abi, Zümra Hanım çorba yapmış onu getirdik.”
“Sana sormadım, Fatih!” Boran, elindeki kâğıtları komodinin üzerine neredeyse fırlatırcasına bıraktı. Mert’e doğru bir adım attı. “Sana soruyorum, Mert. Senin burada ne işin var? Ne yüzle bu odada duruyorsun?”
Mert, sarsılan yapısına rağmen hemen ayağa kalktı ve dimdik durmaya çalıştı. Ancak Boran’ın bakışları altında omuzları yine çöktü. “Abi…” diye başladı Mert, sesi titremeye devam ediyordu. Boran anında kesti sözünü. “Abi yok artık. Boran Bey diyeceksin.”
Yatakta şaşkınlıkla Boran’a bakarken yutkunamadım. Mert, Boran’ın yanında büyümüştü. Ona her zaman ‘Abi’ derdi. Bu, Boran’ın ailesine ve çevresine duyduğu güvenin sembolüydü. Şimdi Boran, bu simgeyi, Mert’in yüzüne fırlatıyordu.
Mert’in gözleri, o anda sadece korku değil, derin bir acıyla doldu. Başını eğdi, omuzları tamamen düştü. Boran’ın 'Abi' unvanını geri çekmesi, onu sadece görevinden değil, Boran’ın hayatındaki ‘aile’ statüsünden de dışlıyordu. Bu, onun için en ağır cezaydı.
“Bu odada şu anda tek bir görevin bile yok. Olman gereken yerde değildin. Sana emanet edileni koruyamadın ve şimdi, vicdan rahatlatmaya mı geldin?”
Hastanede olduğumu, yeni iyileşmeye başlamamı umursamadan yatağın kenarına kalkmaya çalışarak “Boran.” diye araya girmeye çalıştım. “Lütfen. Mert’in bir suçu yok, o gün…”
Boran, bana dönmeden elini havaya kaldırarak beni susturdu. Bakışları hala Mert’in üzerindeydi. O anda, Boran’ın öfkesinin sadece Mert’e değil, Mert’in temsil ettiği o başarısızlığa olduğunu anladım. Benim yaşadıklarımın Boran’ın kontrolünü nasıl elinden aldığını görüyordum.
Boran, Mert’e bir adım daha yaklaştı. Vücudundan yayılan baskı öylesine yoğundu ki, Mert sanki görünmez bir kuvvet tarafından yere sabitlenmişti. Boran, sesini tehlikeli bir sakinliğe düşürdü. “O gün sana bir şey söylemiştim, hatırlıyorsun değil mi?” Mert’in gözleri, o anda Boran’ın yüzünden tek bir an bile ayrılmıyordu, suçluluğun ve korkunun donuk bakışıyla. Boran’ın neyi kastettiğini biliyordu.
Boran, cümleyi tamamladı, her kelime bir darbe gibiydi. “İnci’ye bir şey olursa seni elimden kimse alamaz demiştim. Ben katil değilim, kimsenin canını almam. Bir zamanlar kardeşim dediğim adamı dövdürecek de değilim.”
Mert’in gözleri, o "kardeşim dediğim" ifadesiyle bir kez daha yaşardı. Fiziksel bir şiddet yerine, bu sözler onun ruhunu parçalıyordu.
“Ama bitti Mert.” Boran, son sözlerini bir hüküm gibi fısıldadı. “Burayı terk et.” Fısıltı çelik gibi sertti, itiraz kabul etmezdi. “Senin görevin artık İnci’yi korumak değil. Benim güvenimi boşa çıkardın. Şimdi git. Bir daha karşıma çıkma.”
Bu emir, Mert’in hayatının sonu gibiydi. Boran’ın dünyasında var olmamak, onun için hapis cezasından daha ağırdı. Gözlerindeki acı, artık pişmanlık değil, varoluşsal bir boşluktu. Boran’ın kollarında büyüyen, onun gölgesinde güçlenen adam, şimdi o gölgeden atılmıştı.
“Abi, yapma.” Diye fısıldadı Mert. Bu iki kelime, odadaki bütün gerginliği delip geçti. Mert’in sesi, yalvarış ve parçalanmışlık doluydu. Bu, bir çalışanın değil, Boran’ın kararının kendisi için ne anlama geldiğini bilen bir kardeşin yakarışıydı.
Ancak Boran, bu son yalvarış karşısında bile buz gibi kaldı. Mert’in gözlerindeki yıkımı görüyordu ama o an, kalbi acıdan katılaşmıştı. Hayatımın tehlikeye girmesi, her türlü şefkatin önüne geçmişti. Boran, Mert’e son bir bakış bile atmadan, başını Fatih’e çevirdi. Sesi artık ne fısıltı ne de bağırıştı; tamamen duygudan arınmış, kurumsal bir emirdi.
“Fatih, çıkar onu buradan. Tüm ilişiğini kes. Elindeki anahtarları, kodları, bilgileri... gerekli olan her şeyi al. Güvenlik sistemlerindeki erişimini anında sonlandır. Benim için artık tanımadığım bir yabancıdır.”
Bu, sadece bir görevden alma değil, Mert’in Boran’ın hanesinden tamamen silinmesi anlamına geliyordu. Fatih’in yüzü soldu, bu emrin ağırlığını hissetti ama Boran’ın kararının mutlak olduğunu biliyordu.
Mert’in gözleri, Boran’ın bu son sözleriyle tamamen karardı. Bu, onun için bir rütbe kaybından çok daha fazlasıydı. Gözlerinde kalan son umut kırıntısı da Boran’ın sözleriyle ezilmişti. Başını hafifçe eğdi, kabul ettiğini belli eden, sessiz bir saygı duruşuyla.
Fatih, hızla Mert’i odadan çıkardı. Kapı kapandığında Boran yatağın kenarına, bana sırtı dönük bir şekilde duruyordu. Derin, titrek bir nefes aldı. Omuzları kasılmıştı. Bütün öfkesi Mert’e yönelmişti ama o öfkenin asıl kaynağı, benim az kalsın ölme ihtimalimdi.
Ben ise olanlara dayanamadım. Mert’in omuzlarına yüklenen o haksız yük, beni deli ediyordu. Yatakta doğruldum. “Sen ne yapıyorsun?” diye çıkıştım, sesim hastane odasının sessizliğinde beklenmedik bir tonda yankılandı. “Onun ne suçu var? Boran, bu kadar insafsız olamazsın!”
Boran, beni tamamen görmezden geldi. O an, zihninde sadece tek bir şey vardı: benim yatakta, yaralı bir şekilde yatıyor olmam. Göz ucuyla beni fark ettiğinde, ben savunduğum için değil, ani bir hareket yaptığım için sinirlendi.
“Kıpırdama!” diye gürledi, nihayet hızla bana dönerek. Gözlerinde alevler yanıyordu. “Yat şuraya. Sana kim dedi kalkıp otur diye? Daha yeni ameliyattan çıktın, dinlenmen gerek!”
Benim Mert’le ilgili öfkeli sözlerim, onun kulaklarına ulaşmamıştı bile. Onun için şu an tek gerçek, benim iyileşmemdi. Benim hayatım tehlikeye girmişti ve o, kontrolü kaybetmenin acısıyla yanıyordu.
Yeniden uzanmak yerine, Boran’ın bu umursamazlığına daha da sinirlenerek biraz daha doğrulmaya çalıştım. “Hayır, dinlenmeyeceğim! Mert’i bu şekilde kovamazsın! Onun hatası değildi, bir tuzaktı bu! Onu neden cezalandırıyorsun?”
Boran, yatağın kenarına hızla yaklaştı. Yüzü kasılmıştı, dişlerini sıkıyordu. Benim dik kafalılığım ve Mert’i savunmam, zaten zor tuttuğu öfkesini tetiklemişti.
“Hatasıydı!” diye tısladı, sesini alçak tutmaya çalışsa da öfkesi derindi. Eğildi, ellerini yatağın iki yanına koydu ve yüzünü benim yüzüme yaklaştırdı. “Eğer o gün seni emanet ettiğim adam, iş başındayken kardeşimle fingirdeşme derdine düşüp seni bir an bile gözden kaybetmeseydi…” Boran konuşurken sesi titredi. “Eğer tek bir anlık ihmal bile olmasaydı, sen şimdi burada yatıyor olmazdın, İnci. Beni o cehennemi yaşamak zorunda bırakmazdın! Görevini yapamadı ve bu işin sorumlusu o.”
Sesi keskin ve netti. Mert’e olan öfkesi, aslında o gün yaşanan olayın kontrol edilemezliğine duyduğu isyandı. Mert, onun için sadece bir hatanın değil, benim kaybımın eşiğinden dönmüş olmanın somut bir kanıtıydı.
“O benim, senin etrafındaki güvenlik duvarımdı,” dedi, sesi yavaşça alçaldı ama ağırlığı artmıştı. “Ve o duvar, benim en ihtiyacım olduğu anda çöktü. O yüzden artık burada kalamaz.”
Gözlerindeki o haklı öfke ve çaresizlik karışımı ifade, benim de boğazıma bir yumruk oturttu. Mert’i savunmaya devam etmeliydim ama Boran’ın acısının da ne kadar gerçek olduğunu görüyordum. O, benim hayatta kalmamın bedelini, en güvendiği adamını feda ederek ödüyordu.
Ona baktım. Gözlerindeki fırtınanın kaynağı bendim. Bu öfkenin hedefi Mert olsa da, sebebi Mert değildi.
“Boran,” diye fısıldadım, sesimi yumuşatıp öfkesini yatıştırmak istercesine. “Bak bana. O duvarın çökmesi onun suçu değil. Düşmanımız çok güçlü, çok planlıydı. O gün, kaç kişi olsak bile...”
Sözümü kesti. Gözlerindeki o acımasız mantık, duygulara yer vermiyordu. “Kaç kişi olduğumuz önemli değil, İnci,” dedi, dişlerinin arasından. “Ben ona ‘Gözün İnci’nin üzerinden ayrılmayacak’ dedim. O, senin gölgen olacaktı. Bir koruma, emanet edilen kişiyi koruyamıyorsa, bedelini öder. Bu, bizim dünyamızın kuralı.”
Kendini geri çekti, yatağın kenarından doğruldu ve ellerini beline koydu. Odada volta atmaya başladı. Her adımı, içinde biriken gerilimi dağıtmak ister gibiydi.
“Bana on gün boyunca seni aradım.” dedi, sesi tekrar çatladı. O koridoru, o cesedi bir kez daha hatırlamıştı. “O odadaki kişinin sen olduğunu düşündüm. Mert’in görevi, benim bu yalanla yüzleşmemi engellemekti. Başaramadı.”
Gözleri tekrar bana döndü ama bu kez daha sakindi. Öfkesinin son kalıntılarını süpürmeye çalışıyordu. “Bu konu kapandı,” dedi kesin bir dille. “Mert, hayatına başka bir yerde devam edecek ve senin yanına, senin gölgen olacak kadar güvenebileceğim, bu hatayı yapmayacak, yüz tane adam koyacağım. Benim huzurum, senin güvenliğinle doğru orantılı.”
Yatağa yaklaştı. Ellerini kollarıma koyarak beni yavaşça yastığa yatırdı. Hareketi son derece nazik ama aynı zamanda otoriterdi. “Şimdi sadece dinlen,” diye emretti. “Başka hiçbir şeyi düşünme. Başka hiç kimseyi düşünme. Anladın mı? Benim şu anki tek önceliğim, senin bu yataktan kalkman.”
Gözlerimi kapattım. Boran’ın bu kararlılığını değiştiremeyeceğimi biliyordum. O, bu olaydan sonra daha da sertleşmişti. Benim kırılganlığım, onun için daha fazla kontrole dönüşmüştü.
Boran, yavaşça yatağın kenarına oturdu. Elini uzattı ve parmaklarımdaki üç yüzüğü okşadı. Onun varlığı, hala etraftaki en büyük güvenceydi. Mert’e olan haksızlığı içimi yaksa da, şu an Boran’la savaşacak gücüm yoktu. Tek yapabileceğim, onun bu öfke ve çaresizlik döneminin geçmesini beklemekti.
Benim konuyu kapatmayı kabul etmemle birlikte, Boran’ın omuzları nihayet hafifçe gevşedi. Gözleri, komodinin üzerinde duran Fatih’in getirdiği poşete kaydı. Zümra babaannenin hazırladığı o yemekler, şimdi Boran’ın kontrol alanına girmişti.
Yüzünde, az önceki öfkeden eser olmayan, ancak katı bir disiplini yansıtan bir ifade belirdi. “Yataktan kalkmayacaksın,” dedi, sesi emirden farksızdı. “Ama şimdi yemek yiyeceksin. Bedeninin toparlanması gerekiyor.”
Yerinden kalkıp komodinin üzerindeki poşeti aldı ve içinden özenle paketlenmiş kutuları çıkardı. Zümra babaannenin yaptığı, et suyuyla pişmiş, hafif bir çorba olmalıydı. Boran, yatağın boş kısmına oturarak kapağı açtı. Odada yayılan aromatik koku, hastane havasını bastırdı.
Çorbanın dumanı üzerinde tütüyordu. Bir kaşık aldı, acele etmeden üfledi ve bana uzattı. “Ağzını aç,” dedi, sesi nazik ama tartışmaya kapalıydı.
O an, koca Boran Demirhanlı’nın, eli yüzükleri okşayan, hayatımın kontrolünü kaybetme korkusuyla en güvendiği adamını kovan o adamın, şimdi bana bebek gibi yemek yedirecek olmasına burukça gülümsedim. Bu, onun bana olan sevgisini ve kaybetme korkusunu ifade etme biçimiydi.
“Boran, ben kendim yiyebilirim,” diye itiraz ettim, hafifçe doğrulmaya çalışarak. Anında kaşları çatıldı. “Hayır. Sen sadece dinleniyorsun. Tek bir kasını bile gereksiz yere çalıştırmayacaksın. Şimdi itiraz etme, İnci.”
Gözlerindeki o ifadeyi görünce, tartışmanın anlamsız olduğunu anladım. Bu, benim iyileşmemle ilgili Boran’ın yeniden kurduğu kontrol mekanizmasıydı. Çaresizce gülümsedim ve ağzımı açtım.
İlk kaşık, sıcak ve lezzetliydi. Çorba, mideme inince uzun zamandır hissetmediğim bir sıcaklık yayıldı. Boran, yavaşça ve dikkatle, her kaşıkta çorbayı önce kendi üflüyor, sonra bana uzatıyordu. Gözleri sürekli benim tepkimi izliyordu, sanki yemeği kabul etmem bile onun için bir zaferdi.
“Hepsi bitecek,” dedi, başka bir kaşığı hazırlarken. “Babaannem ne kadar gönderdiyse, hepsini yiyeceksin. Tedavin için ne gerekiyorsa yapılacak. Ama sen de benimle iş birliği yapacaksın. Lütfen.”
Boran’ın yüzünde, benim en ufak bir iyileşme belirtimi bile yakalamaya çalışan gergin bir dikkat vardı. O, sadece beni doyurmuyordu; kendi içinde kurduğu düzeni, sarsılan güvenliğini yeniden inşa etmeye çalışıyordu. Benim gücüm, onun gücü olacaktı.
Çorba bittiğinde Boran, ağzımı nazikçe sildi. Tıpkı bir cerrahın ameliyatı başarıyla tamamlaması gibi, derin bir nefes aldı. Gözlerindeki gerilim biraz daha azalmıştı. Benim beslenmiş olmam, onu kısa süreliğine de olsa yatıştırmıştı.
“Tamam,” dedi, sesi yorgun ama otoriterdi. “Şimdi uyuma zamanı. Vücudunun iyileşmesi için en çok ihtiyacı olan şey bu.”
“Bana bebek gibi davrandığının farkındasın değil mi?” diyerek mırıldandığımda bir an için gözlerini kapattı. O an ne hissettiğini anlamaya çalıştım ancak gözlerini hemen aralayarak bana baktı onu sorgulamama izin vermeden. “Çünkü bebeğimsin. Gözümün bebeğisin. Canımsın.”
Bu sözler, sadece bir sevgi sözü değildi; Mert’e verdiği ağır cezanın ve benim hayatımı kaybetme eşiğine gelmemin arkasındaki nedeni açıklıyordu. Boran, dünyasını benim etrafıma kurmuştu ve o dünya tehlikeye girdiğinde, bütün kuralları yıkacak kadar ileri gidebilirdi. Benim canımın en ufak bir zerresi bile, bütün kurumsal mantığın ve sadakatin üzerindeydi.
Yüzümü avuçlarının arasına aldı, başparmakları yanaklarımda nazikçe gezinirken bakışları ciddiyetini koruyordu. “Sana ne kadar dikkat etmem gerekiyorsa, o kadar edeceğim. Ne kadar yanımda tutmam gerekiyorsa, o kadar tutacağım. Bu odadan çıkana kadar ben ne dersem o olacak, İnci. Çünkü seni bir daha kaybetme ihtimaline dayanabileceğimi sanmıyorum.”
Gözlerindeki o derin, sarsılmaz sevgi ve korku karışımı ifade, onun bu katı tavrının arkasındaki asıl çaresizliği gösteriyordu. O an, bebek gibi davranmasının sebebinin, beni ne kadar büyük bir tehlikeden kurtardığı olduğunu anladım.
“Tamam,” diye fısıldadım, yüzümü avuçlarına yaslayarak. “Anladım, Boran. Söz veriyorum. Ne dersen o olacak.” Bu teslimiyetim, Boran’ın omuzlarındaki ağırlığı bir nebze hafifletti. Gözlerinin kenarında beliren o ince çizgi, bir anlık rahatlamanın işaretiydi. O, benim tam olarak itaat etmemle huzur buluyordu.
Boran, yavaşça yaklaşarak alnıma dudaklarını bastırdı ve derin bir iç çekti. Yatağın başını dikkatle indirirken gözlerimi kırpmadan ona baktım. Elini uzattım ve elini tuttum. “Gitme…”
Küçük bir tebessüm etti. “Nereye gidebilirim ki? Sen buradaysan hiçbir yere gidemem.” dedi yumuşacık bir sesle. “O zaman yanıma gel.” dedim, elimi yatağın boş kısmına vurarak. “Gel. Benimle dinlen. Benim de sana ihtiyacım var.”
Bu ricam, onun direncini kırdı. Onun için savaşmak, kontrol etmek kolaydı; ama teslim olmak, sadece dinlenmek... bu daha zordu. Yine de gözlerindeki sert ifade yumuşadı. O an, sadece benim koruyucum değil, benim yorgun eşim olduğunu hatırladı.
Bir an tereddüt ettikten sonra yavaşça yatağa tırmandı. Ayakkabılarını çıkarmadan, beni incitmemeye özen göstererek, sırtını yatağın başlığına yasladı ve kolları arasına kaymam için bana yer açtı.
Doğrulup kendimi onun güçlü göğsüne yasladım. Boran’ın kolu, anında beni sıkıca sardı, sanki bir daha asla kaybetmeyeceğinden emin olmak ister gibi. Onun ritmik, güçlü kalp atışı kulağımın hemen yanındaydı. O kokuyu, o sıcaklığı içime çektim. Bu, benim sığınağımdı.
“Şşşt,” diye fısıldadı, saçlarımı okşarken. “Buradayım. Yanındayım.”
Gözlerimi kapattım. Boran’ın vücudundaki o sert gerilim yavaş yavaş çözülüyordu. Onunla birlikteyken, dışarıdaki düşmanlar, Mert’in kovulması, ameliyatın acısı... hepsi uzak bir fısıltıya dönüştü.
İki yaralı ruh, nihayet birbirinde huzur buluyordu. Boran’ın dudaklarından, neredeyse duyulmayacak bir nefes sesi döküldü, sanki o da ilk kez derin bir uykuya teslim oluyormuş gibiydi…
*****
2 gün sonra- Duruşma
Adliye binasının ağır, gri taş duvarları o sabah İstanbul'un kasvetli havasını içine çekmiş, soğuk bir ağırlıkla koridorlara yığılmıştı. Aylardır ülkenin gündeminden düşmeyen, ülke çapında tanınan iki büyük şirketin ortaklarından İnci Aral Demirhanlı’nın kaçırılması ve yaralanmasıyla sonuçlanan bu dava, tüm gözleri buraya çevirmişti. Gazetecilerin uğultusu, binanın içine yığılmış bütün hikâyelerin acı bir yankısıydı.
Boran, mermer koridorda yürürken kendi ayak seslerinin boşlukta nasıl yorgun ve ağır yankılandığını duyuyordu. Her adım, kalbindeki kırıkların sayısını artırıyor, bir insanın yalnızca kendi gölgesinin ağırlığıyla dahi ezilebileceğini ona gösteriyordu.
Rüzgar’ın bireysel telefon konuşmaları incelendiğinde dosyadaki tüm o açıklanamaz boşluklar birer birer dolmaya başlamıştı. Emniyetin ve İçişleri Bakanlığı’nın günlerce yürüttüğü titiz operasyonların neden her seferinde duvara çarptığı gün gibi ortaya çıkmıştı.
Kayıtlar, davanın kilit isminin İçişleri Bakanlığı’ndan özel olarak görevlendirilen Komiser Emir’i işaret ediyordu. Boran bunu duyduğu an kurşun yemiş gibi hissetmişti. Duyduğu prosedür kelimelerinin anlamı zihninde yerine oturmuştu ama aklı almıyordu. Adaletin bizzat koruyucusu suçun mimarına yol göstermişti. İhanetin kokusu, adliyenin gri taş duvarlarına sinmiş olan o rutubetli havadan çok daha ağırdı.
Ama Boran’ın aklı şu an o hainde değil asıl tüm bunların sebebi olan adamda Bahadır’daydı. Çünkü biliyordu, Emir ortaya çıkmıştı ve en ağır cezayı alacaktı. Asıl önemli olan Bahadır’ın hak ettiği cezayı alması ve hayatlarından çıkmasıydı.
Mahkeme salonuna girdiğinde gözleri istemsizce bir noktaya takıldı: Boş sandalye. İnci’nin orada yokluğu, duvarların soğukluğundan daha keskin bir acıydı. Sandalye cansız bir nesneydi ama Boran için canlı bir acıydı; bir yokluğun bu kadar ses çıkarabileceğini o an öğrendi. İnci o an oraya gelemiyordu; ağır yaralanmanın ardından hala hastanede, yoğun bir iyileşme sürecindeydi. Boran’ın ruhundaki fırtına, İnci'nin yokluğu ve yitip giden bebeklerinin acısıyla körükleniyordu.
Cihan'ın "Abi… derin nefes al," fısıltısı, onu içinde bulunduğu döngüden bir an bile çıkaramadı. Hemen karşısında, Egemen’in kız kardeşini kaybetmiş gibi bekleyen keskin, öfkeli bakışları Bahadır'ın girişini bekliyordu.
Kapı, kelepçelerin metalik sesiyle açıldı. O çıtırtı, Boran’ın ensesinden aşağıya inen buz gibi bir titreşimdi. Bahadır, utanç ve korkunun kamburlaştırdığı bedeniyle, başını yerden kaldıramadan içeri girdi. Bir zamanlar aile içinde gülümseyen o kuzen gitmiş, yerine çökmüş, yabancı bir silüet gelmişti. Ancak gölgesi hâlâ tanıdıktı; bu tanıdıklık, Egemen’in içini daha çok acıttı.
Göz göze geldikleri o titreşim anında, zaman durdu. Bahadır’ın gözlerinde pişmanlık ve korkunun çaresiz çırpınışı; Boran’ın gözlerinde ise kırılmış bir dağın yarığına benzeyen, dibi görünmez derin bir sessizlik vardı. O bakışta öfke ve derin bir nefret vardı.
Arka sırada oturan dostlarının ve akrabalarının yüzlerinde farklı kayıp gölgeleri vardı: Korkut’un dişlerini sıkışından yayılan öfke, Giray’ın sabit bakışlarında kontrol altına alınmış nefret, Güney’in titrek dizlerinde hayal kırıklığı ve Ömer’in dua eder gibi bükülen ellerindeki çaresizlik… Ancak Boran, kendi kalbinde hepsinden daha büyük, adı konulamayan bir fırtınayı taşıyordu.
Hâkim salona girdiğinde oluşan sessizliği, savcının elindeki dosyanın masaya çarpışıyla çıkan tok ses bozdu. Artık kelimeler gelecekti; ağır, soğuk, resmi. Ama Boran biliyordu ki, çıkan her kelime aslında hayatındaki bir parçayı tanımlayacaktı.
Savcı, ölçülü bir sesle okumaya başladı: “Sanık Bahadır Aral, Boran Demirhanlı’yı öldürme kastıyla ateş ederek kuzeni İnci Aral Demirhanlı’yı vurmuşturç Türk Ceza Kanunu’nun 81. maddesi uyarınca kasten öldürmeye teşebbüs suçunu işlemiştir. Eylem tamamlanmadığından TCK 35/2 gereğince ceza indirime tabi olsa da kast açıktır.”
Öldürme kastı. Bu kelime, Boran’ın göğsüne bir çivi gibi çakıldı. Onu vursa gıkını bile çıkarmazdı ama vurduğu kişi canıydı, canından sevdiği karısıydı. Boran, avuç içlerini öyle sıkıyordu ki tırnakları derisine batıyordu. O an hissettiği fiziksel acı, İnci’nin isminin geçtiği ilk andaki çaresizliğin yanında bir hiçti. Beni vursaydı, diye düşündü bir yara olur, geçerdi. Ama o, ruhumu vurdu. İnci’ye ateş ederek, kasten hayatımdaki en kutsal parçayı hedef aldı.
O yanlış kararı, o tetiğin sesini ve İnci'nin kendini Boran'ın önüne atışını zihninde tekrar yaşadı. Şimdi İnci, hastane yatağında, bedeni iyileşmeye çalışıyordu. Boran'ın sırtına saplanan ihanet, İnci'nin kaybettiği minik hayatın gölgesinde katlanarak büyüyordu.
Savcı, trajedinin en ağır kısmına geldi. “Ateş açılması sırasında mağdur İnci Aral Demirhanlı hedef olmamasına rağmen sanığın eylemiyle ağır şekilde yaralanmış ve hastanede tedavi altına alınmıştır. Ancak, mağdurun hamile olduğu süreçte gerçekleşen bu eylem sonucunda, sanığın kastının yönelmediği bir bebeğin ölümü meydana gelmiştir. Bu nedenle sanık, olası kastla çocuk düşürmeye sebebiyet verme kapsamında TCK 87 ve 89/3 uyarınca yargılanmalıdır.”
Boran derin bir nefes aldı ama hava göğsünde düğümlendi. İnci ile onun bebeği… O küçük, asla nefes alamayacak olan minicik varlık. “Olası kastla çocuk düşürmeye sebebiyet verme.” Bu yasal kelime dizisi, Boran’ın zihninde yankılanırken bütün insani anlamını kaybediyor, geriye sadece buz gibi bir boşluk bırakıyordu. Olası kast... Hayır, bu bir ihtimal değildi; bu, hayatlarının en kesin, en yıkıcı gerçeğiydi. Bahadır’ın tetiği çekerken ki umursamazlığı, bir meleğin kanatlarını parçalamış geleceklerini sonsuza dek karartmıştı.
Boran’ın gözleri, İnci’nin boş sandalyesine kilitlendi. Düşündü: İnci şimdi hastanede, bedenindeki kurşun yaralarıyla değil, rahmindeki o büyük, tarifsiz boşlukla savaşıyordu. Haberi olsa canı pahasına korumaya çalışacağı o minicik can... İnci’nin yüzündeki o son umut kırıntısı, o minicik kalp atışının sesi, Bahadır’ın elindeki metalin soğukluğuyla yok edilmişti.
Boran’ın göğsü, görünmez bir el tarafından sıkılıyor gibiydi. Nefesi, ciğerlerine ulaşmadan boğazında düğümlendi. Aynı anda hem bir babanın nefretine hem de yaralı eşinin yanında olamamanın çaresizliğine hapsolmuştu. Bir insanın kalbinde aynı anda hem bir öfke seli, hem de evladının mezarını kazmanın acısı nasıl bulunabilirdi? Boran bunu yaşayarak öğreniyordu.
O küçük varlık… Adını bile koyamadıkları, kokusunu dahi alamadıkları o minicik varlık, şimdi sadece bir dosya maddesiydi. Bu dünyanın havasını soluyamadan giden bir melek. O minicik hayatın yitimi, Boran’ın ruhunda açılan, kapatılamaz, sürekli kanayan bir yarıktı. Bu acıyı, ne adaletin tokmağı ne de verilen en ağır ceza dindirebilirdi.
Savcı, diğer suçlamaları da ekledi: “Sanığın ayrıca, mağdur İnci Aral Demirhanlı’nın kaçırılması olayını bizzat gerçekleştiren suç ortağı Rüzgar Soylu’yu ve Kemal Kantar’ı öldürdüğü tespit edilmiştir. Sanık Bahadır Aral, bu eylemi, olayın asıl faillerinden birini susturma ve delilleri tamamen karartma amacıyla gerçekleştirerek, TCK 81. maddesi uyarınca kasten öldürme suçunu işlemiştir.”
“Ayrıca mağdur İnci Aral Demirhanlı’nın daha önceki bir tarihte gerçekleştirilen kişi hürriyetinden yoksun kılınması olayına yardım ettiğine dair somut delillere ulaşılmıştır. Bu nedenle TCK 109 kapsamında yardım ve yataklık suçuna, ayrıca alınan ifadesinde gerçeği gizleme yoluna gitmesi sebebiyle TCK 281 kapsamında delilleri karartma ve suçu gizleme suçları da eklenmiştir.”
Egemen’in içindeki o son kale de bu kelimelerle yıkıldı. Kendi kanından birinin, canından sevdiği kardeşinin kaçırılması gibi bir karanlığın parçası olması... Aile denen kavram, şimdi Egemen’in zihninde kumdan bir kule gibi paramparça oluyordu.
Savcı, dosyayı sertçe kapattı. Duruşmanın bu aşamasını sonlandıran o tok ses, salonda bir kez daha yankılandı. Gözlerini Bahadır’a dikti ve nihai talebini dile getirdi: “Sayın Heyet, sanığın eylemlerinin ağırlığı, mağdurların yaşadığı derin travma ve özellikle küçük bir canın yitimi göz önüne alındığında, Türk Ceza Kanunu’nun ilgili maddelerince öngörülen en üst sınırdan cezalandırılmasını talep ediyoruz.”
Savcı yerini aldığında, Hâkim sözü mağdur vekili Avukat Murat Bey’e verdi. İnci’nin avukatı Murat Bey, yüzünde mesleki ciddiyetle karışık, derin bir tiksinti ifadesiyle ayağa kalktı. Elindeki dosyayı masaya bıraktı ve sesi, salondaki sessizliği keskin bir bıçak gibi yardı.
“Sayın Heyet, sanığın eylemlerini sadece ‘öldürmeye teşebbüs’ ya da ‘kayıp’ vakası olarak değerlendirmek, olayın arka planındaki asıl karanlığı göz ardı etmektir. Müvekkilim İnci Aral Demirhanlı, sanık kuzeni Bahadır Aral’ın uzun süredir devam eden rahatsız edici takıntısının ve saplantılı sevgisinin kurbanı olmuştur.”
Bu sözler üzerine Bahadır, kelepçeli ellerini sıktı ve yüzü öfkeyle kızardı. Boran’ın yanında oturan Avukat Ercan Bey ise başıyla onayladı, bu durumun davanın esası olduğunu teyit ediyordu.
Murat Bey devam etti. “Sanık, Boran Bey ile evlenmeden önce de evlendikten sonra da müvekkilimi sürekli taciz etmiş, tehdit etmiş ve yakın çevresini kullanarak baskı kurmuştur. Sanığın müvekkilimi ettiği tehdit koruması Mert Sağlam’ın ifadesinde mevcuttur. Ayrıca abisi Egemen Aral’ın da bu konu hakkında daha önce Bahadır Aral’ı defalarca uyardığı da ifadelerde mevcuttur. Kaçırma olayına yardım etmesi ve nihayetinde müvekkilim ile eşine ateş açması, kontrolsüz bir anın ürünü değil, reddedilmeyi hazmedemeyen, saplantılı bir zihnin planlı son çırpınışıdır. Bu durum, tüm eylemlerindeki kastın ve kinin derinliğini açıkça göstermektedir. Bu nedenle, sanık hakkında indirim değil, ağırlaştırıcı hükümlerin uygulanmasını talep ediyoruz.”
Salonda oluşan uğultu, hâkimin tok sesiyle kesildi. “Sanık Bahadır Aral. Söylemek istediğin son bir şey var mı?”
Bahadır’ın kelepçeli elleri şiddetle titredi. Boğazına düğümlenen kelimeler, ancak uzun bir sessizlikten sonra, zorlukla bir fısıltı halinde çıktı. “Amacım… İnci’yi öldürmek değildi. Kontrolden çıktı. Kabul ediyorum, ona takıntılıydım ama canını almayı asla istemedim.”
Boran, bu son çaresiz fısıltıyı duyduğunda gözlerini kapattı. Onu öldürmek istemedin mi? diye yankılandı Boran’ın ruhunda. Ama sebep olduğun şeyin adı neydi?
Hâkim, Bahadır’ın çaresiz savunmasına karşılık sarsılmaz bir kesinlikle başını salladı. Sesi, salonun her köşesine ulaştı. “Kastınızın yöneldiği kişi önemli değil, sanık. Mağdur avukatının sunduğu deliller, saplantının eyleminizin temelini oluşturduğunu gösteriyor. Ateş ettiniz ve sonuçları ortada. Bir kadın ağır yaralandı ve anne karnındaki bir bebek hayatını kaybetti. ‘Kontrolden çıktı’ ifadesi, bu gerçeği değiştirmez.”
Hâkim, elindeki karar metnine baktı. Salondaki bütün uğultu, bütün nefes alışlar bir anda kesildi. Sessizlik, salonu kalın bir sis gibi sardı. Karar vakti gelmişti. Hâkim, tüm salonun nefesini kestiği o anı uzatarak gözlüğünü çıkardı. Gözleri Bahadır’ın üstünde gezdikten sonra Boran’a döndü. Sonra konuştu.
“Sanık Bahadır Aral’ın mağdur Boran Demirhanlı’yı ve İnci Aral Demirhanlı’yı öldürmeye teşebbüs suçundan 16 yıl, İnci Aral Demirhanlı’yı olası kastla yaralamaktan 3 yıl, anne karnındaki bebeğin ölümüne sebebiyet vermekten 7 yıl, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçuna yardım etmekten 4 yıl, delilleri karartma ve olayı gizleme suçundan toplam cezası 32 yıl olarak, ayrıca Rüzgar Soylu ve Kemal Kantar’ı kasten öldürme suçundan müebbet hapis cezasına hükmedilmiştir.”
Tokmak bir kez daha vuruldu. Bu kez sesi Bahadır’ın zihninde çınladı. O anın ağırlığı, salonda sadece sessizliği değil, zamanın akışını da durdurmuş gibiydi. Bahadır gözlerini yere indirdi; elleri hâlâ kelepçeliydi ama sanki bedeninin ağırlığı bile azalmıştı, ruhunun yavaşça çöktüğünü hissetti.
Boran sadece sessizce oturdu. Kararın ağrısını hissetti. Adalet yerini bulmuştu belki ama yüreğinde açılan yara, verilen toplam cezadan çok daha büyüktü…
*****
Koğuş kapısı açıldığında, Bahadır büyük, loş ve kalabalık bir alana adım attı. İçerideki hava ağır, ter, sabun ve tütün kokuyordu. Birbirine yakın yerleştirilmiş metal ranzalar, büyük bir ortak masa ve içerideki hiyerarşiyi belli eden bir dizi yabancı yüz… Koğuşun on kadar sakini, Bahadır’ın giriş anında bütün işlerini bırakmış, yabancıya dönmüş, sessiz ve keskin bakışlarla onu süzüyorlardı. Bu sessizlik, dışarıdaki gürültüden daha tehditkârdı.
Gardiyan “Yerleş. Birazdan sayım var,” deyip kapıyı hızla kapattı.
Kapı kapandığında, dışarıdaki sesler boğuklaştı. Bahadır, o an ne kadar yalnız ve çaresiz olduğunu, etrafındaki her yüzün bir tehlike potansiyeli taşıdığını dehşetle fark etti. Hayatı artık bu kadardı: Bu kalabalık, bu soğukluk, bu yabancı gözler ve bu hiç bitmeyecek yalnızlık hissi. Gözlerini kapattı ve karanlığın içinde İnci’nin yüzü belirdi. O kumral saçları, korkuyla açılmış gözleri, önüne atlayış anı… Kan ve bebeğinin yitip gidişi.
Bahadır, odanın karanlık köşesindeki tuvalete yürüdü. Buz gibi musluğu açtı. Avuçlarını suyun altına koydu, elleri titriyordu. Bir avuç suyu yüzüne çarptı. Duvarlardan yankılanır gibi bir cümle zihnine çarptı. “Boran’ı değil… İnci’yi ve bebeği vurdun.”
O sırada arkasından yavaş, sürüklenir gibi belli belirsiz ayak sesleri duydu. Bahadır doğruldu. Lavabodan başını kaldırıp aynaya baktı ama aynada sadece kendi gölgesinin arkasında beliren daha koyu üç gölge vardı. Sessizdiler, avcı sabrıyla onu beklemişlerdi.
Bahadır dönmeden hemen önce, içlerinden biri paravanın kenarına parmaklarını vurdu. O parmak tıklaması, ölümün habercisi gibiydi.
Bahadır tam dönerken soğuk bir ses o dar alana yayıldı. “Boran abinin selamı var.”
Üç gölge birden üzerine çöktü. Bahadır geriye adım atmaya çalıştı ama paravanın dar köşesi, onu köşeye sıkıştırmıştı. İlk yumruk çenesine indi; kafası duvara çarptığında o boş metal ve beton karışımı, beyninde bir sarsıntı yarattı. Gözleri bulanıklaştı, burun deliklerinden sıcak kan tadı geldi. Ama nefesini tutmak işe yaramıyordu; ikinci darbe, karnına gelen keskin tekme, akciğerlerini sıkıştırdı, ciğerlerinin içinde hapsolmuş bir acı yarattı. Dizlerinin bağı çözüldü ama düşmesine izin verilmedi; biri güçlü kollarıyla onu havada sabitledi.
Bahadır kendini savunmaya çalıştı. Ellerini yüzüne siper etti, parmakları titreyerek yumrukları bloke etmeye çalıştı. Ama biri aniden sağ kolunu dirsekten yakaladı ve öylesine sert bir şekilde döndürdü ki, küçük bir “çat” sesi duyuldu; ardından aynı hamle diğer kolu içinde uygulandığında ince ama korkunç bir inleme döküldü dudaklarından. Bahadır’ın kolu artık kendi bedeninin bir parçası gibi değildi; sanki bağımsız bir ağırlık gibi yana düştü, dirseğinin tüm sinirleri ve kasları yangın gibi ağrıyordu.
Adamların lideri, Bahadır’ın saçlarından tutarak başını kaldırdı. Soğuk bir nefesle yüzüne eğildi, gözlerinde hiçbir merhamet yoktu. “Bu daha başlangıç. Bu, İnci’nin ahı ve o minik canın bedeli. Boran’ınki sonra gelir.”
Sözler, Bahadır’ın kulaklarında çınlayan bir çan gibi yankılandı. Daha önce hiç hissetmediği bir çaresizlik ve panik birbirine karıştı. Vücudunun her tarafı acıyla dolmuştu; kolları kırık, kaburgaları sızlıyordu, başı dönüyor ve nefesi hırçın hırçın gidip geliyordu.
Son bir tekmeyle, onu lavabonun altına savurdular. Beton soğuktu; kafası, omuzları ve belinin her bir bölgesi, yere çarptığında bir çığlık gibi acıyı yayıyordu. Düşerken suyun damlamasıyla karışan kan damlaları, fayanslarda kırmızı çizgiler halinde yayılıyordu. Bahadır hareket edemiyordu; vücudu sanki her bir darbenin etkisiyle yabancılaşmış, kendi etine ve kemiğine bağlılığı kesilmişti.
Yerde kıvrılmış halde, kanı suya karışırken Bahadır, kırık kolunu hissetmeye çalıştı ama her hareketi bir acı fırtınası başlatıyordu. Nefes almak zorlaştı, kesik kesik, hırıltılı ve kontrolsüz bir hale gelmişti. Gözlerini kapattığında, karanlığın içinde sadece bir görüntü belirdi: İnci’nin suçlayıcı, öfkeli yüzü. Bu kez daha net, daha yakın, sanki kendi içine girmişti ve Bahadır’ı ruhunun en derin yerlerinden sorguluyordu.
Kalbinin içinde bir boşluk çöktü. Vicdanı ve bedeninin acısı birleşmiş, onu yere çakılmış bir gölge haline getirmişti. Tuvaletten damlayan su, soğuk fayanslara çarpıyor, bir ritim tutturmuş gibi tek tek damlaların sesiyle karışıyordu; fakat bu ses artık sadece suyun sesi değildi. O koğuşta, insanın kaderinin, suçunun ve acısının sessiz bir çığlığı vardı. Bahadır o an, hayatının en uzun, en karanlık dakikalarında yalnızca bu sesle baş başa kalmıştı.
Gözlerini kapattı ve karanlığın içinde yalnızca bir yüz belirdi: İnci’nin yüzü. Suçlayıcı, öfkeli, korku ve hayal kırıklığıyla dolu. Bahadır ne kadar çırpınsa da gözlerini ondan kaçıramıyordu. Kendi ellerinin, kendi seçimlerinin bir hayata ve iki masum cana verdiği zararın yükü, omuzlarına dayanılmaz bir ağırlık gibi çökmüştü.
Vicdan azabı, bedenindeki ağrıdan daha keskin, daha derindi. Her nefeste, yaptığı hataların yankısı ciğerlerine doluyor, her kalp atışıyla suçlarının ağırlığını yeniden hissettiriyordu. Rüzgar’ın, Kemal’in, İnci’nin ve hatta anne karnındaki bebeğin kaybı, onun iç dünyasında bir boşluk yaratmıştı. Doldurulamaz, silinemez bir boşluk.
“Her şey benim yüzümden oldu…” diye mırıldandı. Sesinin kendisine bile ulaşmaması, içinde hissettiği derin pişmanlığın ve çaresizliğin bir göstergesiydi. Kendi elleriyle yarattığı bu zincir, artık sadece onu değil, hatırladıklarıyla birlikte ruhunu da esir almıştı.
Bahadır, gözlerini karanlığa kapattı. Artık her damla su, her acı hissi, her yankılanan nefes, ona sadece fiziksel acıyı değil, ruhunun paramparça olduğunu hatırlatıyordu. Koğuşun sessizliği içinde, vicdan azabı tek başına ona hükmediyor, hayatının geri kalanını biçimlendiriyordu.
Ve o an Bahadır anladı: artık kaçış yoktu. Ne zaman gözlerini kapatsa, suçlarının ve ihmallerinin yüzleri ona bakacak; ne zaman nefes alsa, kaybettiklerinin yankısı kalbinde çarpacaktı…
*****
5 gün sonra İnci Aral Demirhanlı’nın anlatımından,
Gözlerimi araladığımda odadaki boşluk anında içimi huzursuz etmeye yetmişti. Boran’ın, abimin olmayışı yine hayal kırıklığına uğratmıştı beni. Kaçırıldığım günden sonra yalnız kalmayı hiç istemiyordum. Her yalnızlık bana o odada uyanık kaldığım birkaç günü hatırlatıyordu. Bahadır müebbet almıştı ama korkum hala devam ediyordu ve bir süre de devam edecekti belli ki.
Karnımdaki yara toparlanmaya başlasa da psikolojik olarak etkisi hala üzerimdeydi. Bunu zamanla atlatacaktım. Sevdiklerimin desteğiyle olacaktı bu da.
Tuvalet ihtiyacı hissederek yataktan doğruldum. Hareket etmek eskisi kadar acı vermiyordu elbette ama zorlamadığını da söyleyemezdim. Kolumda serum olmadığı için hemşire çağırmaya gerek kalmadan yataktan kalktım. Elimi yarama yaslayarak yavaş yavaş tuvalete gittim. Kısa sürede işimi halledip geri döndüğümde bakışlarım yatağın başındaki dosyaya kaydı.
Hem ayaklarımın açılması için hem de merakım ağır bastığından dosyaya ilerleyerek elime aldım. Anlamayacaktım bazı şeyleri biliyordum ama en azından değerlerim ne durumdaydı belki anlardım. Burada yatmaktan çok sıkılmıştım ve çıkmak için bir şeyler bulmak istiyordum işin doğrusu.
Dosyaya uzanıp içine baktığımda ilk önce bugün yapılan testler çıktı karşıma. Sonuçlar iyi görünüyordu. Çekilen ultrason ve MR görüntülerine bakıp raporlarını okumayı sürdürdüm. “Hemogram: Referans aralıkta.” “CRP: Normal sınırlarda.” “Bilirubin değerleri: Stabil.” Satırları okudukça içime küçük bir umut serpiliyordu. Demek ki vücudum toparlıyordu, enfeksiyon da yoktu. Ama sayfalar ilerledikçe umut yerini ağır bir sıkıntıya bırakmaya başladı.
Ultrason raporuna gözüm takıldı. Siyah beyaz görüntülerde anlamlandıramadığım gölgeler vardı ama altına yazılmış cümleler kalbime hançer gibi saplandı. “Gestasyonel kese görünmemektedir. İntrauterin gebelik sonlanmıştır.”
(Gestasyonel kese = Gebelik kesesi, İntrauterin: Rahim içinde)
Gebelik sonlanmıştır…Cümle defalarca kez zihnimde tekrar ederken yanlış okuduğumu düşündüm. Mümkün olamazdı. Mümkün değildi bu.
Ellerim titrerken satırların devamını okumaya çalıştım. “Uterusta travmaya bağlı hematom izlendi. Endometriyal tabaka hasar görmüş. Tekrar gebelik şansı oldukça düşük.” Sayfaları çevirirken kelimeler daha da soğuklaştı. “Abdominal bölgeden girişli ateşli silah yaralanması. Penetran hasar nedeniyle uterus duvarında defekt. Cerrahi müdahale sonrası hemostaz sağlanmış olup uterus fonksiyonları kısıtlıdır.”
(Uterus: Rahim; Hematom: Doku içinde biriken kan (kanama alanı); Endometriyal tabaka: Rahmin iç yüzeyini kaplayan tabaka; Penetran hasar: Delici / içeri doğru ilerleyen yaralanma; Defekt: Doku veya yapıda oluşan bozukluk, eksiklik; Hemostaz: Kanamanın durdurulması)
Kelimeler gözlerimi değil, ruhumu yaktı sanki. Artık ben eskisi gibi olmayacaktım. Karnımdaki dikiş, yalnızca bedensel bir yara değildi. Kadınlığımın, anneliğimin üzerine vurulmuş bir mühürdü sanki. Boğazımda bir düğüm oluştu, nefes alamadım. Ellerim titrerken dosyayı kucağıma düşürdüm, gözyaşlarım sayfalara damlamaya başladı.
Tam o an kapı gıcırdayarak açıldı. Başımı kaldırdım. Boran’dı. “Güzelim, bak sevdiğin meyvelerden aldım. Şimdi hazırlayacağım.” Bir anda başını kaldırıp bana baktığında bakışları dosyaya kaydı. Aklımda tek bir soru vardı bunca acının içinde, Boran’ın haberi var mıydı?
Bölüm Sonu
‣‣‣ Bölüm nasıldı, hoşunuza gitti mi?
‣‣‣ İnci ve Boran sahneleri nasıldı? Umarım beğenmişsinizdir…
‣‣‣ Polisin İnci’yi neden bulamadığını da okumuş olduk, bekliyor muydunuz?
‣‣‣ Boran’ın Mert’i kovması hakkında ne düşünüyorsunuz?
‣‣‣ Bahadır alması gereken cezayı aldı, umarım tatmin olmuşsunuzdur…
‣‣‣ Bölüm sonu hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce İnci’nin tepkisi ne olacak?
Diğer bölümde görüşmek üzere, yorumlarınızı bekliyorum…
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 51.74k Okunma |
6.13k Oy |
0 Takip |
52 Bölümlü Kitap |