49. Bölüm

Adavet| 45

mutlu sonsuz
mutlusonsuz222

 

 

 

🖇️ Umarım severek okuduğunuz bir bölüm olur, keyifli okumalar dilerim...

 

 

 

🖇️ Satır arası yorum yapmayı ve oy vermeyi unutmayın lütfen...

 

 

 

45. Bölüm

 

Ultrason raporuna gözüm takıldı. Siyah beyaz görüntülerde anlamlandıramadığım gölgeler vardı ama altına yazılmış cümleler kalbime hançer gibi saplandı. “Gestasyonel kese görünmemektedir. İntrauterin gebelik sonlanmıştır.”

 

(Gestasyonel kese = Gebelik kesesi, İntrauterin: Rahim içinde)

 

Gebelik sonlanmıştır…Cümle defalarca kez zihnimde tekrar ederken yanlış okuduğumu düşündüm. Mümkün olamazdı. Mümkün değildi bu.

 

Ellerim titrerken satırların devamını okumaya çalıştım. “Uterusta travmaya bağlı hematom izlendi. Endometriyal tabaka hasar görmüş. Tekrar gebelik şansı oldukça düşük.” Sayfaları çevirirken kelimeler daha da soğuklaştı. “Abdominal bölgeden girişli ateşli silah yaralanması. Penetran hasar nedeniyle uterus duvarında defekt. Cerrahi müdahale sonrası hemostaz sağlanmış olup uterus fonksiyonları kısıtlıdır.”

 

(Uterus: Rahim; Hematom: Doku içinde biriken kan (kanama alanı); Endometriyal tabaka: Rahmin iç yüzeyini kaplayan tabaka; Penetran hasar: Delici / içeri doğru ilerleyen yaralanma; Defekt: Doku veya yapıda oluşan bozukluk, eksiklik; Hemostaz: Kanamanın durdurulması)

 

Kelimeler gözlerimi değil, ruhumu yaktı sanki. Artık ben eskisi gibi olmayacaktım. Karnımdaki dikiş, yalnızca bedensel bir yara değildi. Kadınlığımın, anneliğimin üzerine vurulmuş bir mühürdü sanki. Boğazımda bir düğüm oluştu, nefes alamadım. Ellerim titrerken dosyayı kucağıma düşürdüm, gözyaşlarım sayfalara damlamaya başladı.

 

Bir daha okuyup da yanlış anlamayı umut etmiştim ama kelimeler, buz gibi bir soğukkanlılıkla defalarca yüzüme çarpıyordu. İçimde bir bebek… Haberim bile olmadan, yok olup gitmişti. Ve ben bunu rapordan öğrenmiştim.

 

Tam o an kapı gıcırdayarak açıldı. Başımı kaldırdım. Boran’dı. “Güzelim, bak sevdiğin meyvelerden aldım. Şimdi hazırlayacağım.” Bir anda başını kaldırıp bana baktığında bakışları dosyaya kaydı. Aklımda tek bir soru vardı bunca acının içinde, Boran’ın haberi var mıydı?

 

“Boran…” dedim çaresizce fısıldayarak. Boran anında elindeki poşetleri odanın üzerindeki koltuğun üzerine bırakırken dosyayı elimden çekip aldı. Kapağını kapatırken ne yapacağını bilemiyor gibiydi. “Biliyordun değil mi sen?” İçimdeki öfke ve acı bir anda dışarı fırladı. Davranışları bunu çok net anlatıyordu.

 

Gözleri donuklaşırken dudakları kıpırdadı ama hiçbir kelime çıkmadı. O sessizlik… işte en çok o canımı acıttı. Çünkü sessizlik bile gerçeği itiraf ediyordu. “Nasıl yapabildin?” diye haykırdım. Dosyayı göğsünden çekip almak istedim ama çoktan sıkıca kavramıştı. “Benim bunu öğrenmemi istemedin, öyle mi? Bedenime açılan yaranın, kalbime açılacak o en büyük yaranın üzerini örtmeye mi çalıştın Boran? Bu benim hayatım, benim bebeğim, benim anneliğimdi!”

 

Yatağın kenarından ayağa kalkmaya çalıştım ama bedenim buna izin vermedi. Dizlerim titredi, kalbim çırpınan bir kuş gibi göğsümde sıkıştı. “Nasıl saklarsın!” Acıyla Boran’a bakarken gözlerinin dolduğunu gördüm. “Psikolojin iyi değildi İnci, daha yeni ayağa kalktın. Nasıl söylerdim sana, nasıl derdim? Sakin ol lütfen. Dikişlerine bir şey olacak.”

 

Başımı iki yana salladım. “Bunu rapordan öğrenmemeliydim… Sen söylemeliydin, senin sözlerinden, gözlerinden duymalıydım! Acı bile olsa, senin sesinle kabullenirdim…” dedim çaresizce. O yanımda olsaydı kabullenirdim. Ama şimdi tek yaramın karnımdaki kurşun yarası sanırken sadece o değil de bebeğimi kaybetmek ve belki bir daha anne olamayacak olmamı öğrenmem… Nasıl sindirecektim?

 

Gözyaşlarım akmaya devam ederken ellerim karnıma gitti, bilinçsizce bastırdım. “Orada bir hayat vardı… küçücük, benimle nefes alan bir hayat. Ben bilmiyordum, bilemeden, sevemeden kaybettim onu…” dedim fısıldayarak. Her kelime boğazımda bir taş gibi büyüyordu.

 

Gerçeklik yeni yeni vuruyordu. Her nefesim biraz daha kesik, her gözyaşım biraz daha sıcak oluyordu.

 

“Olamaz bu… olamaz…” derken elimle başımı tuttum. Parmaklarım saçlarımın arasına geçti, bir anda sanki kafamın içinde binlerce uğultu başladı. İçimden garip bir gülme isteği yükseldi, boğuk bir kahkaha gibi dudağımın kenarında titredi.

 

“Rüya bu…” dedim mırıldanarak. “Evet rüya… kâbus… gerçek değil, gerçek değil, gerçek değil… İlaçların yan etkisi değil mi?”

 

Sesim çatallanıyordu, mırıldanmam bir anda hırıltıya dönüştü. Omuzlarım istemsizce sarsılıyor, nefesim hızlanıyordu. Parmaklarım bilinçsizce saçlarımı çekmeye başlamıştı. “Gerçek değil…” derken kendi sesimi tanıyamadım, bir çocuk gibi inlemeye başladım.

 

Boran’ın panik olmuş yüzünü görüyordum, sesini duyuyordum. Kolumu tutuyordu ama hissedemiyordum sanki. “Derin derin nefes al İnci, nefes al…” diyordu ama sesini duymuyordum sanki. Kulaklarımda sadece kendi fısıltım yankılanıyordu.

 

Kollarım ve bacaklarım kontrolsüz titriyordu. Gözlerim Boran’ın arkasındaki boşluğa takılı kaldı, boğazımdan kesik kesik hıçkırıklar çıkıyordu. “Bebeğim…” diye fısıldadım, ellerim hâlâ karnımdayken. “Bebeğim…”

 

Boran kollarımı tutup beni göğsüne bastırırken içimdeki inkâr duvarı yıkıldı. Nefesim ciğerlerimi zorlarcasına hızlandı, kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. Gözlerim bulanıklaşırken etraf kararmaya başladı ve sonra dünya tamamen karanlığa gömüldü, bedenim Boran’ın kollarında gevşedi. Boran “Hemşire! Yardım edin!” diye bağırtısı ulaştı son kez kulaklarıma. Sonrası tamamen boşluktu…

*****

 

“Gerçek değil…” Sesim boğukça çıkarken kendi sesimi algılamakta güçlük çekiyordum. Sanki hala karanlıktaydım, boşluktaydım. Etrafta ses yoktu, hatta kendi kalp atışımı bile duymuyordum. Beyaz bir sessizlik her yanıma yayılmıştı.

 

Gözlerimi usul usul araladım. Beyaz tavan karşıladı beni, son on gündür olduğu gibi. O beyaz, hastane kokusu, floresan ışıklar… Bir anda zihnimde okuduğum cümleler, siyah mürekkepli, soğuk tıbbi kelimeler birer birer geri döndü.

 

“Gestasyonel kese görünmemektedir…”
“Gebelik sonlanmıştır…”
“Tekrar gebelik şansı oldukça düşüktür…”

 

Gözlerimi açar açmaz bu kelimeler beynimde yankılanırken gözyaşlarım eş zamanlı olarak yanaklarımdan süzüldü. Sanki ruhumdan süzülen bir sıvıydı onlar.

 

Gerçek olmamalıydı.
Ben anne olduğumu öğrenemeden onu kaybetmemeliydim.
Bir daha anne olamayacağım gibi bir ihtimal olmamalıydı.
Hepsi bir kâbus olmalıydı.

 

Zihnimde bu cümleler dönüp dururken bir yanım hâlâ direniyordu: Belki de yanlış okudum. Belki de doktorlar yanıldı. Belki de hâlâ içimde bir umut vardır. Ama diğer yanım, soğuk ve acımasız bir şekilde gerçeği fısıldıyordu: “Bitti.”

 

Hayal bile kuramamıştım. Onu hissetmeye başlamadan, bir isim bile düşünemeden, varlığını bile öğrenmeden kaybetmiştim. Oysa haberi aldığım an Boran’a koşardım, onun vereceği tepkileri mutlulukla, heyecanla izlerdim. Olmamıştı hiçbiri. Bu kayıp, karnımdaki yaradan bile daha derin bir yara bırakmıştı içimde.

 

Kalbimin içinden bir ses daha çıkıyordu: ‘Kadınlığın eksildi, İnci… Artık sen yarım bir kadınsın.’ Bu cümle bile yıkıcıydı. Dudaklarımı ısırdım, boğazımda bir düğümle yutkundum. O düşünceye inanmak istemiyordum ama zihnim kendini sürekli tekrar ediyordu.

 

Bakışlarım yan tarafıma doğru kaydı. Boran, odanın köşesindeki sandalyeye oturmuştu. Başını öne eğmiş, dirseklerini dizlerine yaslamış, iki eliyle yüzünü kapatmıştı. Parmaklarının arasından nefes alışı duyuluyordu; ağır, derin, boğuk bir nefes. Sanki dünyanın bütün yükü omuzlarına çökmüştü.

 

Bir an için onu izledim. Yüzünü göremiyordum ama omuzlarının titremesi yetiyordu. O da kaybetmişti bebeğini. Hem de benden çok istediği bebeğini… O bebeği en başından aklının bir köşesinde saklıyordu. Hep istiyordu ama bana bırakıyordu. Ben “Hazır değilim” dediğimde susuyordu. “Biraz daha bekleyelim” dediğimde sadece başını sallıyordu. Bana, kararlarıma saygı duyuyordu.

 

Ve şimdi… onun en çok istediği şey gerçekleşmişti aslında; içimde bir can vardı. Ama ben bilmiyordum. O da bilmiyordu. Hayalini bile kuramadığımız, kokusunu hissedemediğimiz o minicik hayat, bizim habersizliğimizin gölgesinde var olmuş ve yok olmuştu.

 

Kalbimde bir suçluluk duygusu büyüdü. Belki de benim bu düşüncem yüzünden kavuşamadık ona. Hep erteleyişim, hep korkularım… “Bir gün” dediğim günlerin hiç gelmeyişi. Oysa Boran hazırdı. Ben değildim. Ve şimdi, bunca acının içinde bir de bu pişmanlık yüklenmişti omuzlarıma.

 

Ama haksızlık bu, dedim içimden, ben bile bile yapmadım ki… bilseydim, bilseydik…

 

Yanaklarımdan süzülen yaşlar yastığı ıslatırken bir şey fark ettim: Bu kayıp yalnızca benim kaybım değildi. Bu sadece karnımda açılan bir yara değildi. Boran’ın gözleri, elleri, nefesi… hepsi kaybın ortağıydı. Onun da içi boşalmıştı, onun da bir parçası kopmuştu.

 

Bir anda boğazımda bir düğüm hissettim. Onun omuzlarına bakarken, kendi omuzlarımda da aynı ağırlığı hissettim. Belki de ikimiz de suçsuzduk. Belki de bu kaderdi. Ama bu kader bizi parçalamıştı.

 

Gözlerimi kapadım. İçimden “Boran…” demek geçti ama sesim çıkmadı. Dilim ağırlaşmıştı. Sadece karnımı tuttum ve içimden sessizce fısıldadım. “Affet beni…”

 

Ve sonra içimden bir ses daha yükseldi. Benim yüzümden baba olamayacaktı… O hayaline kavuşamayacaktı. İçimde bir fırtına koptu; hem kendi kaybımı hem de Boran’ın kaybını bir arada hissetmek, nefesimi kesiyordu.

 

Kelimeler boğazımda düğümlendi. Onun hayallerinin yıkılmasına ben sebep olmuştum; istemeden, farkında olmadan… Ve şimdi bunu telafi edecek hiçbir şey yoktu.

 

Başımı göğsüne yaslamak istedim ama omuzlarımı bile kaldıramıyordum. Yalnızca sessizce oturup karnımı tutuyordum. İçimdeki boşluk büyüyordu, gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüyordu. Kendi acım, Boran’ın acısıyla birleşmiş, içimde tarifsiz bir ağırlık yaratmıştı.

 

Bir kadına, bir eşe nasıl denirdi bebeğimizi kaybettik diye… nasıl denirdi bir daha anne olamayacaksın diye…

 

Kelimenin ağırlığını düşünmek bile boğazımı düğüm düğüm yapıyordu. Bunu duymak… dayanılmaz bir acıydı. Ve bir anda Boran’ın neden susmayı seçtiğini anladım. Belki de bunu söylemek, beni daha fazla kırmaktan, daha fazla yıkmaktan başka bir işe yaramazdı. Çünkü duysam iyileşemezdim, o bunu biliyordu.

 

İçimden garip bir sıcaklık yükseldi; kırgınlığımın, öfkemin içinde bir parça anlayış belirdi. Boran, beni korumak istemişti. Hem de kendi acısını da içine gömerek… O da kaybetmişti, evet, ama bunu bilmek, bana söylemek belki de benim toparlanmamı engelleyecekti.

 

Sessizce nefes aldım, ellerim hâlâ karnımdaydı. Boğazımdaki düğüm yavaşça çözülüyordu; hâlâ acı vardı ama bir parça şefkat de eklenmişti. Boran’ı artık suçlamıyordum. Biliyordum ki bunu yapmamış olması, bana biraz zaman tanımak istemesinden kaynaklanmıştı.

 

Gözlerimi yavaşça açtım, içimde hâlâ bir ağırlık vardı ama artık nefesim biraz daha düzenliydi. Boran hâlâ sandalyedeyken onu izledim, sessizce. Kendi acısını nasıl bastırmaya çalıştığını fark ettim.

 

Derin bir nefes alıp ona seslenmek istediğimde sanki bunu fark ederek başını kaldırdı bir anda. Göz göze geldiğimiz anda oturduğu yerden ayağa kalkıp hızla yanıma ulaştı. “İyi misin güzelim?” sesi hâlâ titriyordu ama gözlerinde endişe ve rahatlama karışımı bir ifade vardı.

 

Başımı iki yana salladım. İyi değildim ve bir süre de iyi olacağımı sanmıyordum. İçimde hâlâ ağır bir boşluk, tarifsiz bir acı vardı.

 

Gözlerimi onun gözlerinden ayıramadım. O bakışlarda hem suçluluk vardı hem koruma içgüdüsü hem de derin bir sevgi.

 

“Ben… koruyamadım onu.” Dedim sesim içime kaçmış gibi. “Özür dilerim… Koruyamadım.”

 

Boran başını eğerken gözlerinin dolduğunu gördüm. Ellerini yavaşça benim ellerime koydu ve parmaklarını sıkıca sardı. “İnci’m… senin suçun değildi.” dedi alçak bir sesle. “Hiçbirimiz suçlu değiliz. Bunu birlikte yaşadık, birlikte kaybettik.” Ama ben onun sözlerine inanamadım. İçimde bir fırtına kopuyordu; kalbim suçlulukla yanıyordu.

 

Gözlerim dolup taşarken elimi karnıma bastırdım, sanki içimdeki boşluğu, kaybettiğim hayatı hissedebiliyormuşum gibi. “Bebeğimiz… belki de senin hayalini kurduğun o hayatı ben elimden aldım.” Boran gözlerimi silmek istedi ama ben geri çekildim. Onun teselli etmeye çalışması, suçluluğumu daha da büyütüyordu. İçimde hem kaybın acısı hem de kendi hatamı taşımak öylesine ağırdı ki, tek bir kelimeyle hafifleyeceğini düşünmüyordum.

 

“Bunu… ben yaşattım bize.” diye fısıldadım, sesimin titremesini umursamadan. “Hiçbir şey… hiçbir şey artık eskisi gibi olamaz. Hepsi benim yüzümden.”

 

Boran’ın gözlerinde suçluluk ve çaresizlik karışımı bir ifade vardı. Kelimeler çıkmıyordu, sadece derin bir nefes aldı. Sonra yavaşça ama kararlı bir şekilde ayağa kalkıp tam yanına oturdu. Kolunu omzumun etrafından bana sararken yerim orasıymış gibi başımı göğsüne yasladım anında.

 

Diğer koluyla sıkıca bedenimi sararken sanki kendi kalbiyle benim kalbimi korumaya çalışıyordu. İçimdeki suçluluk hâlâ ağırdı ama Boran’ın varlığı, yalnız olmadığımı hatırlatıyordu.

 

“Hiçbir şey senin suçun değil birtanem…” sesi titreyerek beni teselli etmeye çalışırken saçlarımı öptü. “Bilemezdin, bilemezdik. Bilseydik de elimizden bir şey gelmezdi.” diye fısıldadı tekrar, sesi çatallandı. Sanki kendine de söylüyordu bu cümleyi, beni olduğu kadar kendini de ikna etmeye çalışıyordu.

 

“Hayır…” dedim boğukça, kollarının arasında küçük bir çocuk gibi titreyerek. “Sen haklısın, bilemezdik belki… ama ben… ben hep uzak durdum. Sen hep istedin, hep hayalini kurdun. Ben ise korktum, kaçtım. Şimdi onu sevemeden kaybettim. Nasıl affedeyim kendimi?”

 

Sözlerim havada asılı kaldı. Boran’ın kolları bir an daha sıkılaştı, parmakları sırtımda bir teselli gibi dolaştı. “İnci…” dedi, sesi kırılmıştı. “Sen korktuğun için suçlu değilsin. Sen kötü bir şey yapmadın. Sen istemedin diye değil, belki de zamanı olmadığı için gitti bizden.”

 

Gözyaşlarım yanaklarımda süzülürken, onun göğsüne daha da sokuldum. Suçluluk hâlâ vardı, içimde bir yara gibiydi ama o kolların sıcaklığıyla en azından nefes alabiliyordum. Boran’ın başı saçlarımın üstünde, nefesi ensemdeydi.

 

Sessizlik, odadaki tek sesimiz olan nefeslerimizle doluydu. İçimdeki fırtına hâlâ vardı ama Boran’ın kollarında, saçlarımın arasında hissettiğim sıcaklık, en azından anlık bir sığınak olmuştu. Başımı daha sıkı göğsüne bastım; gözyaşlarım damlalar halinde düşerken, içimde bir şey kıpırdadı; ona her daim duyduğum bir güven hissi…

 

“Gitme…” dedim hıçkırıklarımın arasından. “Yanımda kal…”

 

Boran bir an durdu, sonra beni daha sıkı sardı. “Hiç gitmem, güzelim,” dedi alçak ve kararlı bir sesle. “Buradayım, hep buradayım.”

 

O anda fark ettim ki, suçluluk ne kadar ağır olsa da, acımızı paylaşmak, kollarında kendimi güvende hissetmek, onu yalnızca hissetmek bile dayanılabilir kılıyordu. Bir süre sessizce, sadece birbirimizin varlığını hissederek öylece durduk.

 

Gözlerim hala doluydu ama bir nebze olsun rahatlamıştım. İçimdeki boşluk hâlâ vardı, kayıp hâlâ gerçekti; ama Boran yanımdaydı ve birlikte bu acıyı taşıyabileceğimizi biliyordum. İlk kez, kaybın ortasında bile bir umut ışığı görüyordum; belki bir gün, zamanla, acımızı birlikte aşabilirdik.

 

Ama ben bu histen nasıl kurtulurdum onu bilmiyordum…

*****

 

Yatağın içinde yan dönmüştüm. Çarşafın serinliği kolumun altında, gözlerim duvarda sabitlenmişti. Ne saat işliyor gibiydi ne de dışarıdan bir ses geliyordu. Sadece nefes alışverişim vardı, o da düzensizdi. Karşımda oturan kadın, gözlüğünü hafifçe düzelterek bana gülümsemeye çalıştı ama gözlerindeki ciddiyet gizlenemiyordu.

 

Bir süre hiçbir şey söylemedik. Sessizlik ağırlaştıkça, boğazımda görünmez bir düğüm büyüdü. Sonunda o sessizliği psikiyatri İrem Hanım bozdu. “İnci…” derken sesi ne çok yüksek ne çok alçaktı, neredeyse fısıltı gibiydi. “Ne görüyorsun orada, duvarda? Uzun süredir bakıyorsun.”

 

Gözlerim yanıyordu ama kırpmadım. Dudaklarımı araladım. “Hiçlik. Bir boşluk görüyorum. İçim gibi…”

 

Kalemi elinde çevirirken, bakışlarını kaçırmadan devam etti. “O boşluğun seni içine çektiğini mi hissediyorsun?”

 

Başımı yavaşça salladım. “Evet, karanlık bir boşluk. Ne kadar gözümü kapatsam da ne kadar kaçsam da hep orada. Bebeğim gitti. Belki bir daha da anne olamayacağım… Onun yarattığı boşluk gördüğüm.”

 

İrem Hanım’ın gözleri hafifçe doldu ama sesi dingindi. “O boşluk aslında kaybını taşıyor, İnci. Kaybını görebiliyorsun. Ama unutmaman gereken bir şey var: o boşluğun içinde sen de varsın. Hâlâ nefes alıyorsun, hâlâ buradasın.”

 

İçimde bir sızı yükselirken boğazım düğümlendi. “Bundan nefret etmek istemesem de etmemek için birçok sebebim olsa da… Ben burada olmaktan, nefes almaktan nefret ettim.”

 

Ellerini birleştirip hafifçe öne eğildi. “Bu nefret… aslında senin yasının bir dili, İnci,” dedi yavaşça. “O kayıp, o acı seni öyle sarıyor ki sen kendi varlığını suçlu hissetmeye başlıyorsun. Ama nefret ettiğin şey sen değilsin. Nefret ettiğin şey yaşadığın durum, yaşadığın kayıp. Bu duygu, bu öfke… hepsi normal.”

 

Gözlerimden yaşlar yanaklarıma süzülürken fısıldadım. “İçten içe anne olmayı hep istedim. Ama korktum. Benim yaşadıklarımı yaşar diye korktum. Boran’ın çok iyi bir baba olacağını bile bile korktum. Çünkü annemin gözünde de babam çok iyi bir babaydı. Bir gün yokluğumda Boran’ın ona benim eksikliğimi asla hissettirmeyeceğine emin ola ola çok korktum. Erteledim.”

 

Sözlerim dudaklarımdan döküldükçe içimdeki düğüm daha da sıkıştı. Gözlerim boşluğa kayarken, sanki yıllardır sakladığım bir sır açığa çıkıyordu. “Ve şimdi… hiçbir zaman sahip olamayacağım bir şeyi erteledim.”

 

“İnci, ertelemen seni suçlu yapmaz. Korkuların, kayıpların, yaşadığın zorluklar… bunların hepsi seni savunmaya itiyordu. Sen kendini korumak istedin. Bu, annelik istemediğin anlamına gelmez. Sen zaten yüreğinde anneydin.”

 

Kalbim sıkıştı. Nefesim göğsümde hapsoldu. “Ama o hiç var olamadı. Oldu ama ben bilemedim, anlamadım, hissedemedim. Ben ona cesaretimle kavuşmalıydım, cesaret edemedim. Boran hep istedi, hayaliydi… gözlerindeki ışığı gördüm. Bense… onun hayalini de elinden aldım.”

 

İrem Hanım, kalemini yavaşça defterin üzerine bırakırken birkaç dakika sessizlik oldu. Sonra sakin bir sesle devam etti. “Boran’ın hayalini sen almadın, İnci. O hayali birlikte kurdunuz ve birlikte kaybettiniz. Tek başına senin üzerine yüklenebilecek bir şey değil bu. Senin görevin şu anda kendi acını anlamak. Boran’ınkini de sırtlamaya çalışmak seni daha da tüketir.”

 

Başımı hızla iki yana salladım. “Hayır! Ben hep korktum. Hep erteledim. Boran istiyordu ama ben kaçtım. Belki ben isteseydim, belki evet deseydim daha önce… Belki o zaman…” Sesim boğuldu, kelimeler boğazımda kaldı.

 

Gözlerim dolarken İrem Hanım hafifçe öne eğildi. “Şu anda ‘keşke’lerle yaşıyorsun. Bu çok normal. Ama unutmaman gereken bir şey var: o kurşun senin suçun değil. Travma senin tercihin değildi. Bu yaşadığın, kontrolün dışında gelişen bir felaket ve sen hâlâ buradasın. Boran hâlâ yanında. Bu kaybı birlikte yaşadınız.”

 

Gözyaşlarım süzülürken ellerimi karnıma götürdüm, boşluğa dokunur gibi. “Anne olamayacağım…”

 

Doktorun gözlerinde bir gölge belirdi ama sesi aynı dinginlikle devam etti. “İnci, annelik yalnızca doğurmak değildir. Sen yaşadıklarınla, sevginle, kalbinle hâlâ çok şeysin. Şu an bedenin yaralı, ruhun daha da yaralı. Ama bu seni eksik yapmaz. Bu seni güçsüz yapmaz. Sadece acını göstermekten korkma. Onu bastırma.”

 

Sözleri zihnimde yankılandı ama kalbimde hâlâ ağır bir taş vardı. Dudaklarım titredi. “Ben suçlu hissediyorum… ve bu his hiç gitmeyecek gibi.” İrem Hanım yavaşça başını salladı. “Suçluluk yasın bir parçasıdır. Ama kalıcı olmak zorunda değildir. Onunla yüzleşmek, onu konuşmak senin iyileşmeye ilk adımın.”

 

İrem Hanım’ın sözleri odada yankılandıktan sonra sessizlik çöktü. O sessizlikte sadece kendi nefesimin titrek ritmini duyabiliyordum. Gözlerim duvardaki beyazlığa kilitlendi; sanki orada bir gölge belirecek, kaybettiklerimi geri getirecekti. Ama duvar hep aynıydı: boş, soğuk, sessiz.

 

Gözkapaklarım ağırlaştı, fısıldadım. “Ben… onun nefesini bile duyamadım. Onu tanıyamadan kaybettim. Boran’ı hayaliyle baş başa bıraktım. Bir gün o çocuğu kucağına alacak, gözlerinde ışık yanacaktı… Bunu bile göremedim. Bunu yaşatamadım.”

 

İrem Hanım ellerini dizlerinin üzerinde kenetledi. Sesinde yumuşak ama keskin bir ton vardı. “Evet kaybettin ama aynı zamanda seviyorsun. Bu sevgi… yaşanamayan bir anneliğin kanıtı. Senin anne olamadığını düşünmen, aslında içindeki anneliği gösteriyor. O bebeğe kavuştun mu? Hayır. Ama kalbin ona dokundu. Senin suçun değildi, senin eksikliğin değildi. Bir trajedinin içine düştünüz.”

 

Sözleri ağır ağır içime işledi. Yutkundum ama boğazımdaki düğüm çözülmedi. “Ama Boran…” dedim kısık bir sesle. “Boran’ın yüzüne bakamıyorum. O bana her şeyin mümkün olduğunu gösterdi, yüzümü güldürdü, bana çok şey kattı. Aşk, sevgi, güven… Ama o benim yüzümden çok şey kaybetti. Ben onun gözlerindeki ışığı ben söndürdüm.”

 

İrem Hanım bu defa gözlerini hafifçe kıstı, sanki söylediklerimi iyice tartıyordu. Sonra alçak bir sesle konuştu. “Belki de o ışık kaybolmadı, İnci. Sadece yasın gölgesi altında kaldı. Bazen insanlar birlikte kaybettiklerinde, birlikte tutunurlar. Boran’ın gözlerindeki ışığı sen söndürmedin. Şu an acınız aynı yerde, aynı odada. Ona çocuk veremeyeceğin için korkuyorsun ama aslında sen onun en büyük varlığısın.”

 

Gözlerimden yeni bir yaş dalgası aktı. Ellerimi karnımdan çekip yüzüme kapadım. “Ya hiç toparlanamazsak? Ya bu acı bizi bitirirse?”

 

“Toparlanmak demek unutmaktır sanıyorsun ama öyle değil. Toparlanmak, kaybınla yaşamayı öğrenmek demektir. Acıyı inkâr etmeden, suçluluğu tek başına taşımadan… Boran’la, sevdiklerinle paylaşarak. Bu acı, seni bitirmek zorunda değil. İzin verirsen, seni dönüştürebilir. Sen de çok iyi biliyorsun bunu.”

 

Bilmek yetmiyordu. Şu an bildiklerim hiçbir işe yaramıyordu. Suçluluğumu, utancımı dindirmiyordu. O an gözlerimi duvardan ayırıp başımı yastığa gömdüm.

 

Tam o sırada kapı yavaşça gıcırdadı. Başımı kaldırmaya cesaret edemedim, sadece gözlerim kapıya kaydı. Boran’ı gördüm. Yorgundu, gözlerinin altı morarmıştı ama bakışlarında hâlâ endişeyle karışık o tanıdık sevgi vardı.

 

Bir an odanın içinde sessizlik oldu. İrem Hanım arkasına yaslanarak ona kısa bir bakış attı sonra bana döndü. Sessizce başını sallayarak “Devam edebiliriz. Hazır olduğunda…” dedi.

 

Boran kapıyı tam açıp içeri girdiğinde elinde bir şişe su vardı. Sandalyeye oturmak ister gibi oldu ama kararsızca ayakta kaldı. Göz göze geldiğimizde kalbim yeniden sıkıştı. Sanki az önce doktora söylediğim tüm cümleler yeniden beynimde yankılandı: “Onun hayalini de elinden aldım.”

 

Boran yatağın kenarına oturduğunda gözlerim dolup taştı. Yan döndüğüm için sırtım ona dönüktü. Bunu umursamadan uzanarak elimi tuttu ve parmaklarını parmaklarımın arasına geçirdi. Titrek bir nefesle eğilip alnımı usulca öptü. Saçlarımın arasına parmaklarını dolaştırdı; hareketi öylesine sakindi ki “buradayım” demek için kelimelere ihtiyacı yoktu.

 

“Güzelim benim…” diye fısıldadı, sesi kırılmış ama kararlıydı.

 

Tam o sırada İrem Hanım’ın sesi duyuldu. Sakin, yumuşak, ama odadaki havayı derinleştiren bir tondaydı. “Boran, İnci’nin şu an en çok hissetmek istediği şey bu: yalnız olmadığını bilmek. Ona dokunduğun her an, ona yük değil, güven olduğunu gösteriyorsun.”

 

Boran başını kaldırıp ona doğru baktı, gözlerinde minnet vardı. Sonra yeniden bana döndü, saçlarımı okşamaya devam etti. “Ben onu asla yalnız bırakmam ki, bırakamam.” Doktor onun sözleriyle küçük bir tebessüm ederken devam etti. “İnci, sen de farkındasın, Boran hâlâ burada. Kaybınız ortak. Bu acıyı birlikte taşıyorsunuz. Sen kendini suçlarken onun da aynı yükü hissettiğini unutuyorsun. Ama o yükü paylaşmak için yan yanasınız”

 

Boran gözlerimin içine baktı; gözleri kızarmış ve ıslaktı. “Benim tek istediğim… sensin. Sen nefes aldığın sürece başka hiçbir şeyin önemi yok.” Kalbim bir an sarsıldı. Yutkunmaya çalıştım ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Elleriyle saçlarımı okşayışını hissettim; parmaklarının titremesi, kendi içindeki fırtınayı ele veriyordu.

 

İrem Hanım ikimize de bakarak alçak sesle ekledi. “Acınız aynı kökten besleniyor. Eğer bu kökü birlikte sulamazsanız, acı sizi tüketir. Ama birbirinize dokunarak, konuşarak, ağlayarak… bu kökü güçlendirebilirsiniz. Yalnızlık değil, beraberlik iyileştirecek sizi.”

 

Defterini kapatırken sesi yumuşaktı. “Bugün için bu kadar, İnci. Şimdi Boran yanında. Konuşmak istemezseniz de sorun değil, sadece birbirinizi hissetmeniz bile yeter.”

 

Ardından sessizce ayağa kalktı. Kapıya yönelmeden önce Boran’a kısa bir bakış attı, sonra bana dönüp hafifçe başını salladı. Yavaşça odadan çıktığında odada yalnızca nefes seslerimiz kaldı.

 

Bir süre hiçbir şey söylemedim. Duvardaki beyazlığa bakmaya devam ettim. Boran ise hâlâ yanımda, yatağın kenarında oturuyor, saçlarımı okşuyordu. Sessizliği bozmuyordu. O sessizlik, acının diliydi sanki. Bir an başını omzuma doğru yaslayarak yüzümü daha net bir şekilde görmeye çalıştı.

 

Gözlerimiz buluştuğunda dudaklarım titredi, gözlerimde biriken yaşlar yanaklarımdan süzüldü. Onun gözlerinde de aynı kırılganlık vardı; sanki birbirimize acımızı aynadan gösteriyorduk.

 

Dudaklarımı araladım ama kelime çıkmadı. Yalnızca nefesim titredi. Boran sessizce elimi tutup parmaklarının arasına hapsetti. Başparmağıyla elime küçük daireler çizdi. O küçük hareket, koca bir sığınak gibiydi.

 

Yavaşça sırt üzeri dönerken yüzümü buruşturdum. Karnımdaki sızı yeniden hatırlattı kendini. Dudaklarımdan istemsiz bir inilti çıktı. Boran hemen fark ederek telaşla kolunun altına girdi, beni nazikçe destekledi. “Yavaş… güzelim, acele etme.” dedi alçak bir sesle. Ellerinin titremesine rağmen hareketleri sakindi, koruyucuydu.

 

Yastığa yaslandığımda gözlerimi kapattım, derin bir nefes almaya çalıştım ama nefesim bile yaralıydı. Buna rağmen gözlerimi aralayarak baktım Boran’a doğru. Gözlerinde acı, endişe ve tarifsiz bir sevgi vardı.

 

“Yanıma gelir misin?” diye fısıldarken burnumu çektim.

 

Boran’ın gözleri bir anda parladı, sonra o parıltının ardına saklanan keder ortaya çıktı. Sanki bana “bunu sorman gerekmemeliydi” der gibi baktı. Yavaşça doğruldu, yatağın kenarından kalktı. Ben gözlerimi ondan ayırmazken, o adım adım yatağın diğer tarafına geçti. Yavaş, dikkatli… sanki ufacık bir yanlış hareketimle kırılacağımı biliyordu.

 

Yatağa oturduğunda yayların hafif gıcırtısı duyuldu. O ses bile içimde yankılandı, bana onun artık yanımda olduğunu fısıldadı. Boran, bana yaklaşırken önce ellerime dokundu. Parmaklarımı avucuna aldı, tek tek okşadı. O güçlü, sert eller şimdi titriyordu. Her dokunuşunda bana “buradayım, bırakmam” diyordu.

 

Yavaşça yanıma uzandı. Yatağın dar alanı birden koca bir evren gibi geldi bana. Sıcaklığı etrafımı sardı, kokusu burnuma doldu. Başımı hafifçe onun göğsüne yasladım, kalbinin güçlü ve hızlı atan ritmini duydum. O kalp… hem bana hem kaybettiğimiz bebeğe aitmiş gibi çarpıyordu.

 

Boran kollarını sımsıkı sardı. Sanki içimdeki boşluğu kollarıyla doldurmak ister gibiydi. Elini omzuma sararak parmaklarımla uyumlu küçük daireler çizdi.

 

“Bana kızgın mısın?” dedim suçluluk duygusuyla. Evet derse ne yapacağımı düşündüm, muhtemelen suçluluk daha da büyürdü. Normalde göz teması kurmayı severdim ama bile bile başımı kaldırıp bakmadım yüzüne. Birkaç saniye sessizlik yıl gibi gelirken Boran’ın mırıltısını duydum. “Evet…”

 

Bir an kalbim duracak sandım cevabıyla. Kollarının arasına daha çok sinerken Boran devam etti. “Kızgınım…” dedi, gözleri bana değmeden ama kalbime saplanacak kadar gerçek bir şekilde. “Ama kızgınlığım sana değil. Kendini suçladığın için… gözlerime bakamadığın için kızgınım. Sen hâlâ her şeyi omuzlarına yüklemeye çalışıyorsun, o kadar çok yüklendin ki kendine, biraz nefes almayı unuttun.”

 

Başım eğik bir şekilde söylediklerinin içinde kaybolmuşken çenemde parmaklarını hissettim. Usulca tutup başımı kaldırdığında gözlerimiz istemsizce buluştu. “15 gün İnci… 15 gün. Ben bu yeşillerini görebilmek için uğraşlar verirken sen beni bundan mahrum bırakıyorsun.”

 

Söylediklerinde öfke yoktu, kırgınlık vardı ama en çok da derin bir hayal kırıklığı. Kalbim bir an için duracak gibi oldu. Gözlerimi onun gözlerinden alamadım; orada sadece suçlama değil, koruma içgüdüsü ve tarifsiz bir sevgi vardı.

 

Parmakları hâlâ çenemdeydi, başımı yavaşça öne eğmeye çalıştım ama Boran nazikçe elini indirip alnıma küçük bir öpücük kondurdu. “Bunu birlikte yaşayacağız.” dedi titrek ama kararlı. “Ne kayıp yaşarsak yaşayalım… birlikte göğüsleyeceğiz. Senin acını, benim acımı… paylaşacağız. Ama beni uzaklaştırma, beni senden mahrum bırakma.”

 

Gözlerim doldu, dudaklarım titredi. İçimdeki suçluluk ve acı bir anda Boran’ın kollarındaki sıcaklıkla buluştu. Kendimi ona bırakmak istedim; ona sığındım. Bir nefes, bir dokunuş bile bu kadar teselli verebilirdi.

 

“Bilerek yapmıyorum… Ben sadece.” Deyip durdum. Yutkunarak sözcüklerimi toparlamaya çalıştım. “Ben çok utanıyorum. Sen benim birçok hayal kurmama sebep olmuşken ben hayalini çaldığım için çok utanıyorum.”

 

Boran başını hafifçe kaldırdı, gözlerime baktı. Gözlerinde öfke yoktu; kırgınlık vardı ama sevgi ve sahiplenişle harmanlanmıştı. “Hayalini çalmadın, İnci,” dedi alçak ama kararlı bir sesle. “O hayal… bizim hayalimizdi. Senin yüzünden kaybolmadı. Hiçbir şey seni suçlu yapamaz. Hiçbir şey.”

 

Parmakları yüzümde dolaşırken başımı usulca kaldırdı. Alnımı bir kez daha öptü, sonra çenemi nazikçe kaldırıp gözlerime baktı. “Beni sinirlendirecek tek bir şey var o da beni kendinden mahrum bırakman.” dedi fısıltıyla. “Senin yanındayken her şey daha anlamlı. Acı da, suçluluk da… hepsi paylaşılır. Hepsi birlikte aşılır.”

 

Kollarını etrafıma sardı, başını saçlarıma yasladı. Göğsünün sıcaklığı, kalbinin ritmi… sanki içimdeki tüm fırtınayı biraz olsun dindirmişti. İlk kez suçluluk ve utanç arasında nefes alabileceğim bir boşluk buldum.

 

Başımı daha da göğsüne gömdüm, kollarına sığınmıştım. Nefesi sıcacık, kalbinin ritmi derin ve düzenliydi; her atışı bana “buradayım, yalnız değilsin” diyordu. İçimde hâlâ bir sızı vardı, suçluluk ve kayıp ağır bir taş gibi duruyordu ama Boran’ın kollarında taşınabilir bir yük hâline gelmişti.

 

Boran saçlarımı okşadı, alnımı öptü ve hafifçe gülümsedi. “Hep yanındayım,” dedi titrek bir sesle. “Uyuyabilirsin. Ben buradayım, hiçbir yere gitmiyorum.”

 

Başımı onun göğsünden ayırmadan nefes almaya çalıştım. O ise kollarını daha sıkı sardı, başını saçlarıma yasladı. “Seninle uyumak… bana da nefes olur,” diye fısıldadı. Sesi içimde bir sıcaklık dalgası yarattı.

 

Yavaş yavaş gözlerim ağırlaştı. Boran hâlâ yanımdaydı; varlığı tüm acılarımı bir nebze olsun eritti. İçimden geçen suçluluk ve korkular, onun sıcaklığı ve sahiplenişi sayesinde yerini hafif bir huzura bırakmaya başladı.

 

Uykuya dalarken, rüyamda küçük bir el, parmağımı sıkıca tutuyordu. Onun varlığı gerçekti ama bir yanı hâlâ kaybolmuş bebeğimizi arıyordu. Yine de Boran’ın göğsüne gömülmüş hâlde, onun nefesi ve kalp atışları arasında, kaybın yarattığı boşluğu bir süreliğine unutabildim.

 

Ve o gece, ilk kez kendimi tamamen bırakabildim; acı vardı, ama artık yalnız değildim. Boran’ın kolları, kalbimi sarıyor, ruhumu koruyordu. Uykuya dalarken, içimdeki fırtına yavaşça sükûnet buldu…

*****

 

Üç gün sonra…

 

Eve gelişin 3. Günü

 

O gece Boran’ın göğsünde bulduğum o küçük huzur kırıntısı, hastane odasının sınırları içindeydi. Kapıdan dışarı adım attığımız an, dünyanın dönmeye devam ettiğini görmek ruhumu daha çok yaralamıştı sanki. Boran elimi arabada, yolda, evin girişinde bırakmasa bile eve girdiğimizde, o tanıdık koku burnuma dolduğunda, Boran’ın sıcaklığı bile yetmemişti.

 

Hastanede her şey bir kâbus gibi geliyordu, uyanınca geçecek bir rüya... Ama eve geldiğimizde, o koridorda yürürken gerçeklik yüzüme vuruyordu. Varlığından haberdar bile olamadığım o minicik hayal, şimdi evin her köşesinde koca bir sessizlik olarak yankılanıyordu. Tanıdıklarımızın gözlerinde bunu görmek, o acımayı hissetmek acımı derinleştiriyordu. Boran'a verdiğim o söz, hastane odasının beyazlığında kolaydı; ancak hayatın gerçek sesleri içine girdiğimizde, kelimeler boğazıma dizilmişti.

 

Ona bakamıyordum. Çünkü ona her baktığımda, ikimizin de sahip olduğumuzdan bile habersiz olduğumuz o geleceği kaybettiğimizi görüyordum. Bu yüzden susuyordum. Ruhum, kapıları üst üste kilitleyip en derine saklanmıştı resmen.

 

Gözlerimi açamıyordum. Kirpiklerimin arasında kuruyan yaşlar, taş kesilmiş gibi birbirine yapışmıştı. Açsam ne görecektim ki? Tavanın anlamsız kıvrımlarını mı? Yoksa Boran’ın kan çanağına dönmüş gözlerindeki o tarifsiz korkuyu mu? Her iki ihtimal de göğsüme yeni bir ağırlık ekliyordu. Sanki odanın havası, ince ince üzerime çöküyor, her nefeste biraz daha eziliyordum.

 

Burası, bir zamanlar huzur bulduğum, gülüşlerimizin yankılandığı odamız… şimdi bir mezar odasına dönmüştü. Bir sessizlik tabutu... Duvarlar bile soğuktu artık. Sanki yaşam, o kurşunla odadan çekip gitmişti.

 

Vücudum tonlarca kurşunu aynı anda yutmuşum gibi ağırdı. Kıpırdamak bir yana, nefes almak bile bir çabanın sonucuydu. Kollarım uyuşmuştu, parmak uçlarım titriyordu. Göğsümün altında, o tarifsiz boşluk vardı ve o boşluk beni içten içe kemiriyordu.

 

Boran’ın sesi kulağıma ince bir uğultu gibi geliyordu. Boğuk… kırık… sanki ses telleri acımdan haberdar olup konuşmamak için direniyordu. Yaklaşan ayak seslerini duydum. Sonra yatağın kenarına çöküşünü…

 

“İnci’m…” dedi. İsmimin onun sesinde her zamanki gibi güven verici, her zamanki gibi sıcak olması gerekirken şimdi içimde yanan ateşi harlıyordu. Ciğerlerime kadar inen bir acı… Bir suçluluk kıvrımı… Bir kayıp çığlığı…

 

Ne diyebilirdim ki ona? “İyiyim” mi? Bedenim yalan söylerdi. “Üzülme” mi? O kurşun yalnızca beni delip geçmemişti. Hayalimizin göbeğine saplanmıştı. Bizim bilmediğimiz, daha adını bile koymadığımız o minicik ihtimali paramparça etmişti. Belki de bir daha hiç olmayacak olan o ihtimali…

 

Boran’dan bunu nasıl alırdım? Onun gözlerindeki baba olma hayranlığını biliyordum. Sesi her çocuğa döndüğünde yumuşardı. O kadar güzel bir baba olacaktı ki… O hayali elimle boğmak istemiyordum. Onu yarım bırakmak… Benim dayanamayacağım türden bir zulümdü.

 

Gözlerimi sımsıkı kapattım. Kararlı değil, çaresiz bir sıkılıştı bu. Konuşursam, sesimle birlikte acım da dışarı taşacaktı ve Boran’ın omuzlarına çökecekti. O zaten yanıyordu.

 

Tekrar konuştu. Bu sefer sesi daha kısık, daha kırılgan bir tonda. “Lütfen… sadece bir kelime söyle. Ne istersen… tek bir şey söyle yalvarırım sana.” Eli saçlarıma uzanırken incitmekten korkarcasına sevdi telleri. “En azından gözlerini aç, ne olursun.” Her kelimesi, boğazına düğümlenen bir çaresizliğin ağırlığını taşıyordu. Sesinde, bir adamın değil… sevdiği kadının acısında boğulan bir ruhun yalvarışı vardı.

 

Bakamadım. Baksaydım, o güçlü adamın, o dağ gibi Boran’ın, gözlerimin önünde bir çocuk kadar savunmasız durduğunu görecektim. Elini gördüm sadece… Yorganın üzerinde, parmak uçları benim elimi arıyor ama dokunamıyordu. Bir santim… sadece bir santim… ama o mesafe koca bir uçurum gibiydi. Saygı… korku… suçluluk… hepsi aynı elin titremesinde toplanmıştı.

 

Suçlu değildi. Ama kendini suçladığını biliyordum. Çünkü kurşunun deriyle buluştuğu her anı kendi zihninde yeniden yaşıyordu. Çünkü o kurşun ona gelmeliydi… öyle düşünüyordu. Bu olay babası yüzünden olmuştu. Oysa hiçbirimiz hak etmemiştik.

 

Başımı yastığa gömdüm. Yastık onun kokusunu taşıyordu. Fakat kokusunu içime çekmekle, kolunu boynuma dolamasını istemekle sarılmak arasında koca bir uçurum vardı artık. Aramızda örülmüş, adı konmamış bir duvar vardı. Sessizliğimden, onun çaresizliğinden ve içimde bir zamanlar var olan ama artık boşluğuyla beni delik deşik eden o minik ruhun yokluğundan yapılmış bir duvar.

 

Sonra ayağa kalktığını duydum. Pencereye doğru yürüdü. Adım seslerinden değil, havanın değişiminden anladım. Varlığının ağırlığı bile yer değiştiriyordu. Geriye dönüp beni izlediğini biliyordum. Gözlerimi açmadan bile onun duruşundaki çöküşü hissedebiliyordum. Omuzları düşmüş… nefesleri kısa… bakışları paramparçaydı. Bir zamanlar dünyayı tek başına sırtında taşıyabilen adam, şimdi küçücük bir odanın içinde kendi acısının altında eziliyordu.

 

Birkaç adım sesinden sonra kapı yavaşça açıldı ve hafifçe kapandı. Gitmişti. Ama biliyordum… bu bir gitmek değildi. Bir nefes alıştı sadece. Kendini toparlamaya çalıştığı bir mola. Çünkü Boran, fırtınanın ortasında bile kontrolü elden bırakmayan adamdı. Ama benim üzerime çöken bu sessizlik, onun kontrol edemediği tek şeydi.

 

 

 

◔◔◔

 

Eve Gelişin 4. Günü

 

Günlerden hangisi olduğunu bilmiyordum. Zaman, odanın köşesinde büzülmüş, kendini unutturmayı seçmiş gibiydi. Perdelerin arasından sızan loş ışık bile değişmiyordu. Ne sabahın ferahlığı vardı odada ne gecenin karanlığı… Her şey aynı gri tonunda, aynı donukluktaydı.

 

Uyuyup uyanmam arasında bir fark yoktu. Gözlerimi kapalı tuttuğum her an, içinde kaybolduğum bir karanlıktı. Açtığımda ise hiçbir şeyin değişmediğini görmek, o karanlıktan daha çok acıtıyordu. Odaya derin bir sessizlik hâkimdi. O sessizlik bazen öyle yoğunlaşıyordu ki, nefesimi bile duymak istemiyordum. Çünkü nefes almak bile acı veriyordu.

 

Kapı sessizce tıklatılmadan açıldı.

 

Boran.

 

Nefesini tanıyordum. O ağır, dolu, içe gömülen nefesi… Sanki her adımı, odanın zeminine değil de kendi kalbine atıyordu.

 

Ben gözlerimi kapalı numarası yapmaya devam ederken, o adımlar yavaşça yaklaştı. Yatağın yanına oturmadı bu kez. O har gibi çöken sessizliği bozmamak istermişçesine, ayakta bekledi. Sadece nefesini duyuyordum. O nefesin içinde bir fırtına saklıydı.

 

Adımlarının ağırlığı artmıştı. Ayak seslerinin her biri, hâlâ ayakta durmaya çalışan bir adamın çöküşünü saklıyordu. Odanın eşiğinde, birkaç saniye boyunca beni izledi, biliyordum. Gözlerimin kapalı olup olmaması fark etmiyordu; onun bakışlarının ağırlığını hissediyordum. Sonra birkaç adım atıp yatağın yanına geldi. Ama oturmadı. Sanki yatağın çökmesiyle beni rahatsız etmekten, beni incitmekten korkuyordu. Sanki bu yatağın üzerindeki ben, en ufak bir sarsıntıda kırılacakmışım gibi görünüyordum ona.

 

“Daha iyi misin bugün?” diye sordu. Sesi yumuşak değildi. Sesi kırık değildi. Sesi… tükenmişti. Sanki birkaç gündür hiç konuşmamış gibi bir boğukluk vardı tonda. Ama cümlenin altındaki asıl anlam belliydi: “Ben buradayım. Lütfen beni sensiz bırakma.”

 

Konuşmadım. Gözlerimi bile kırpmadım. Onunsa nefesi değişti. Yakından duyulabilecek kadar. Bir süre sessizce bekledikten sonra elini saçlarıma uzattı. Sanki saç tellerim ateşten yapılmış gibi öyle dikkatli, öyle ürkek bir dokunuştu ki… O dokunuş beni incitmiyordu; o dokunuş, acımı daha görünür kılıyordu.

 

“Bugün konuşursun… diye düşünmüştüm.” dedi. Ama beklenti yoktu sesinde. Sadece kendi kendine söyleniyormuş gibi, kendi kendine teselli arıyormuş gibi bir mırıldanmaydı.

 

Gözlerimi açmadım. Boran bir adım geri çekildi. Geri çekilirken ayağının halıya sürtünüşünü bile duydum. Sanki aramızdaki mesafe büyürken içindeki bir şeyler daha fazla çökmüştü. Sonra hafif bir nefes bıraktı. Kör bir karanlığa konuşuyormuş gibi, cevapsız bir duaya seslenir gibi…

 

“Ben buradayım.” dedi. “Ne zaman istersen…” Cümlesini tamamlamadı. Ama tamamlamadığı o cümlenin içinde kalan kelimeleri hissedebiliyordum. “Ne zaman istersen… nefes olurum, omuz olurum, duvar olurum… ne istersen.”

 

Arkasını dönüp kapıya doğru yürüdüğünde her adımı, içimdeki boşluğa biraz daha yankılandı. Kapı sessizce kapandı. Ve ben yine yalnız kaldım. Yalnızlık bile gürültülüydü bugün.

 

 

 

◔◔◔

 

Eve Gelişin 5. Günü

 

Beşinci günün sabahı diye bir şey yoktu. Sadece göz kapaklarımı aralamaya cesaret etmediğim bir soluk ışık… ve göğsümde sanki bir el beni sürekli bastırıyormuş gibi duran o ağırlık vardı. Nefesim bile yavaşlamıştı. Nefes almak, içimde olmayan bir şeyin yerini doldurmaya çalışmak gibiydi. Sanki içimdeki boşluk, nefesle dolmayacak kadar derindi.

 

Kapı yine tıklatılmadan açıldı. Bu sefer kapı aralanırken çıkan minicik gıcırtı bile canımı acıttı. Sanki odadaki sessizliği bozan her ses, ruhuma dokunuyordu. Boran içeri girdi. Bir an için gözlerimi açmayı düşündüm. Ama orada durduğum karanlık hâl, daha güvenliydi. O karanlıkta Boran’ın yüzünü görmüyordum. O karanlıkta onun gözlerindeki umutsuzluk benim yüzümden oluşmuyordu.

 

Komodinin üzerine bir şey bıraktı. Çıkan hafif titreşim bile bu odada fazla yüksek geldi. “İnci…” dedi, oturmadan önce. Sesi çatlak bir zemine basılmış bir taş gibiydi. Sert değildi ama kırılmak üzereydi. “Beş gündür… hiçbir şey yemiyorsun.” Sanki bu cümle, sadece bir tespit değil… bir yalvarışın başlangıcıydı.

 

Çorba kasesini eline alıp kaşığı daldırdı ve bana doğru uzattı. Aramızdaki yalnızca yarım metrelik mesafe, kilometrelerce uzunluğundaydı. “Bir kaşık,” dedi. “Ne olur… bir kaşık.”

 

Gözlerimi odanın köşesine dikmiş gibi duruyordum ama gerçekte hiçbir şey görmüyordum. Sadece içimdeki uçurumun kenarında sallanıyordum. Kaşık havada birkaç saniye kaldı. Sonra yavaş, yenilmiş bir hareketle geri indi kâseye. Metal kaşığın çorba tarlasına değdiğinde çıkan o minik ‘tık’ sesi… Odanın mezar sessizliğine çarpıp iki misli büyüdü.

 

Boran başını eğerken nefesinin kısıldığı duydum. “Tamam.” dedi kısık bir sesle. “Bugün de… böyle olsun.”

 

Ayağa kalktığında ben yine kıpırdamadım. O ise bir şey kopmuş gibi, bir şey çözülmüş gibi ağır ağır kapıya yürüdü. Kapı kapanırken içimdeki sessiz boşluk bir anlığına daha da genişledi. Ve ben yine yalnız kaldım. Beşinci günde yalnızlığın sesi bile değişmişti. Artık odaya değil, içime çöken bir sessizlik vardı.

 

 

 

◔◔◔

 

Eve Gelişin 6. Günü

 

Altıncı günün sabahı, diğer sabahlardan hiçbir fark taşımıyordu. Oda hâlâ aynı karanlıkla doluydu; perdeler kapalı değildi ama ışık bile buraya girerken tedirginleşiyor, ayak ucunda durmayı tercih ediyordu sanki. Hava bile yorgundu. Nefes almak, sanki küle dönmüş bir dünyada yaşam aramak gibiydi.

 

Boran sabah erkenden odaya gelmişti. Adımlarının tınısından tanımıştım; ama eskisi gibi güçlü, kendinden emin bir ritmi yoktu. Daha çok… içeri girmekte tereddüt eden birinin adımlarıydı bunlar.

 

Bir süre kapının eşiğinde durduğunu hissettim. Girmeden önce nefesini topladı. Sanki odaya adım atmak bile acı veriyordu ona.

 

“İnci…” dedi kısık bir sesle. “Bak kim geldi.” Deyip duraksadığında cümlesi havada kaldı. Merak etmiyordum. “Abin…” diye ekledi sonunda. Bu kelime bir çarpıntı gibi kalbime değdi ama gözlerim hareket etmedi.

 

Boran yaklaşıp yorganımı düzeltti. Bunu yaparken hep aynı şeye dikkat ediyordu: Her dokunuşunun beni incitmeme çabası, beni daha fazla incitiyordu.

 

“Gelmek istedi, onu durduramadım.” Dedi sanki durdurması gereken bir şeymiş gibi. Sanki benimle konuşmak isteyen bir kardeş… yanlış bir şeymiş gibi. Ben yine sessiz kaldım. O da beklemedi. Bir süre yatağın yanında ayakta durdu, sonra sessizce çıktı.

 

Kapı kapanınca odanın içindeki hava daha ağırlaştı. Bir süre sonra adımlar duyuldu koridorda. Bu ayak sesleri Boran’ınkine benzemiyordu. Daha sertti. Daha aceleci. Daha… öfkeli.

 

Kapı bir anda açılmadı. Önce bir duraklama oldu; sanki içeri girmeden önce kendini toparlamaya çalışan biri vardı kapının ardında. Sonra kapı kararlı bir sesle açıldı. Abim içeri girdi. Odanın havası değişti bir anda.
Sanki içeri bir adam değil, bir fırtına girmişti. Ama o fırtına bağırmıyordu. Sadece içindeki kırgınlıkla kabarıyordu.

 

Gözleri gözlerime değil, yüzüme değiyordu. Benim boşluğuma bakıyordu. “İnci…” dedi titreyen bir nefesle. Kısık ama içi dolu bir sesti bu. Aylarca konuşmasa bile bir abinin sesinden kaçamazdım. Kıpırdamadım. Abim yatağın yanına oturmak istemedi. Sanki oturursa kırılacak bir şey varmış gibi ayakta kaldı. Montunu yavaşça yere bıraktı.

 

“Bana bak,” dedi. Ama emir değildi bu. Rica da değildi. Çaresizlikti. Kardeşliğin duvarlara çarpıp yankılanan bir hâli. Gözlerimi açamadım. Bir adım daha yaklaştı, nefesi saçlarıma değecek kadar...

 

“Ben geldim.” dedi kısık bir sesle. “Buradayım, İnci. Ne olduysa… birlikte taşırız. Sen tek başına taşıma.” Sözlerinin sonundaki titreme boğazımda bir düğüm oluşturduğunda derin bir nefes aldı. “Beş gündür hiçbir şey yemediğini söylediler.” Sesinde suçlayıcı bir ton yoktu. Sadece bir ağabeyin kalbini parçalayan endişe vardı. “İnci… bunu kendine yapma,” dedi.

 

Bir adım geri çekildi, gözlerini kaçırdı. Ama hemen ardından öfke kırıntıları belirdi yüzünde—yıkıcı değil, acıyla karışık bir öfke. “Boran’ın halini gördün mü, görüyor musun bilmiyorum.” Cümleyi söylerken sesi yarıldı. “Adam nefes almaya korkuyor. Her gece ayakta, uyuduğunu düşünmüyorum. Lütfen toparla kendini.”

 

Sert bir nefes verdi. “Sen… hiçbir şey söylemezsen, hiçbir yere bakmazsan… buradan seni nasıl çekip çıkarayım, ha?” Cümlesi havada asılı kaldı. Ardından yumuşadı. “Sen benim kardeşimsin,” dedi. “Ben sensiz ne yaparım?”

 

Bir sessizlik oldu.

 

Sonra eğildi. Eğilirken dizlerinin halıya değdiğinde çıkan hafif bir ses oldu. Elini uzattı. Ama bana dokunmadı. Sadece elini, benim elime değmeyecek uzaklıkta havada durdurdu. “Bir ses ver…” dedi fısıltıyla. “Bir nefesin değişsin… bir kirpiğin kırpışsın… bir şey söyle, bir şey yap… yoksa seni kaybediyorum sanıyorum.”

 

Bu söz, içimdeki boşluğa çarptı. Bir titreşim gibi yayıldı. Ama bedenim yine kıpırdamadı. Abim gözlerini kapattı. Ciğerlerini dolduran nefes titriyordu. Sanki gözyaşını yutuyordu.

 

Sonra usulca ayağa kalktı. Yere bıraktığı montu aldı. Kapıya yöneldi. Ama çıkmadan önce bir kez daha durdu. “İstersen bir daha konuşmam,” dedi. “İstersen sadece kapının önünde otururum. Ama seni bırakmam, İnci. Hiçbir yere.”

 

Kapı yavaşça kapandı. Ve odada yine yalnızlığın ağırlığı kaldı.

 

Ama bu sefer… Bir şey değişmişti. Sessizliğin içinde abimin nefesinin gölgesi kalmıştı. Ve o gölge, içimdeki boşluğa ilk kez bir çizik gibi değmişti.

 

 

 

◔◔◔

 

Eve Gelişin 7. Günü

 

Yedinci günün akşamüstü saatleriydi. Oda, gün boyu perdeden sızan solgun ışığı yavaş yavaş kaybediyor, karanlık ağır bir battaniye gibi üzerime seriliyordu. Sessizlik artık öylesine tanıdıktı ki, nefes alırken bile o sessizliği bozuyormuşum gibi huzursuz oluyordum. Yatakta kıpırdamadan yatıyordum; tavan, duvarlar, perdeler… hepsi dün neyse bugün de aynıydı. Sadece içimde büyüyen boşluk, her ge­çen gün daha keskin bir şekilde kendini hatırlatıyordu.

 

Koridordan bir ses yükseldi. Önce hafifti, sonra sertleşti: birbirine çarpan şeylerin sesi. Henüz kimse bağırmıyordu, ama sinirle yapılan ani hareketlerin çıkardığı o tanıdık tını vardı havada. Bu Boran’ın sesiydi.
Onun sabır çizgisi, günlerdir sessizliğimin ağırlığında kanaya kanaya incelmişti.

 

Kapı açıldı. Bu kez adımları yumuşak değildi. İçeri girerken duraksamadı, düşünmedi, çekinmedi. Odanın havası bir anda değişti. Boran’ın nefesi bile farklıydı; derin ama titrek, biriktiği yerden taşmaya hazır bir fırtına gibi.

 

Yatağın yanına geldi. Ama her zamanki gibi sessizce oturmadı bu kez; ayakta durdu, önümde. Var­lığı göğsümün üzerine çöküyordu sanki. “İnci.” Adımı söylediği anda, sesindeki kırılmayı hissettim. Konuşmayı beklemiyordu artık, gözümü açmamı da beklemiyordu. Ama yine de beni duymak istiyordu, hiçbir kelime söylemesem bile, varlığımın hâlâ burada olduğuna dair bir iz.

 

Sonra nefes aldı. Bir açıklama, bir söz, bir itiraf için değil… Tutmaya çalıştığı şeylerin elinden kaydığını kabullenir gibi. “Yedi gün oldu.” dedi. “Sadece nefes alışını dinliyorum. Sadece yaşadığını bilmek için kapının önünde saatlerce duruyorum.”

 

Sesindeki öfke bana değil, yaşadığımız şeyeydi. Ama yine de canımı yaktı. “Seni kaybettim sandım.” dedi bir anda. Sesi çatladı. “Gerçekten… o kurşunun seni benden alacağını düşündüm.” Derin bir nefes aldı, sanki boğazındaki düğümü geri itmeye çalışır gibi. “Ve o an… dünya diye bir şey kalmadı.”

 

Bedenim kıpırdamadı ama kalbim acıyla burkuldu. “Kendime söyleyip duruyorum.” dedi, parmaklarını ensesine götürüp saçlarını geriye iterken. “Hayatta. İnci hayatta. Nefes alıyor. Uyuyor. Ama her sabah odaya girdiğimde… seni böyle görünce…” Cümlenin devamını getiremedi. Sustu. Sustuğu yer… kelimelerden daha ağırdı.

 

Sonra bir anda, sanki kendini tutamayan bir cümle döküldü ağzından. “Ben de kaybettim o bebeği.”

 

Bu söz, odaya düşen bir taş gibi oldu. İçimde bir şey acıyla kıvrılıp nefesimi keser gibi gerildi. Boran devam etti. “Senin kadar değil, biliyorum.” Sesi yumuşamıyordu, acının kendisi kadar gerçek ve sertti. “Ama benim de içimde bir şey koptu. Daha varlığını bile bilmediğimiz… adını koymaya bile vaktimizin olmadığı… o şey…benim de bebeğimdi. Ben de evladımı kaybettim, İnci.”

 

O an nefesim duracak gibi oldu. Bu cümleyi duymaya hazır değildim. Hazırlanamamıştım. “Ve seni kaybetmekten hâlâ korkuyorum.” Bu kez sesi çok daha yavaş çıktı. Bir adamın, sevdiği kadını kaybetme korkusu değildi bu… Bir insanın, hayatının anlamını kaybetme korkusuydu. “Kendini benden çekiyorsun. Elimi bile tutmuyorsun. Bana bakmıyorsun. Sanki ben de suçun ortağıymışım gibi…”

 

Gözleri bu kez bana çevrildi. “Beni görüyor musun, İnci? Hâlâ benimle misin? Yoksa… o kurşun seni benden aldı mı çoktan?”

 

Kalbim içimde bir anlığına durdu. Ve Boran’ın sesi daha ağır, daha kırılmış bir tona düştü. “Seni kaybettim sandım.” dedi tekrar. “Sadece seni değil… mutlu olabileceğimiz her şeyi. Bizim olacak her şeyi. Geleceğimizi. Hayalimizi.” Yutkundu. “Ve şimdi buradasın ama yok gibisin. O kadar yakınım ki sana… ama bir türlü ulaşamıyorum.”

 

Kıpırdamadım. Gözlerim kapalıydı. Ama içimde bir şey çığlık atıyordu. O ise konuşmaya devam etti. Artık bir sabrı taşmış adam gibi değil; içinde biriken, taşacak yeri kalmayan bir acıyı boşaltan biri gibi. “Keşke o kurşun beni vursaydı.” dedi açıkça. “Yemin ederim… bin kez vursaydı. Yeter ki sen kendini böyle kaybetmeseydin.”

 

Sözleri, nefesimi yakar gibi içime doldu. Benim içimdeki acıyı, onun da taşıdığını ilk kez bu kadar açık duydum. Ama yine de… konuşamadım. Tepki veremedim. Sanki vücudumun içi boşaltılmıştı; tepki verecek bir ruh parçası bile kalmamıştı.

 

Boran bir süre sessiz kaldı. Belki de ilk kez, kendini bu kadar açık ettiği için pişman oldu. Belki de cevabımın gelmeyeceğini bildiği hâlde konuştuğu için yoruldu. Sonunda, sanki dizlerinin bağı çözülmüş gibi yatağın kenarına oturdu. Başını eğdi. Ellerini birbirine kenetledi. Sesi neredeyse fısıltıya dönmüştü.

 

“Sana kızmıyorum, İnci. Kırılmıyorum da. Ama lütfen… beni dışarıda bırakma. Ben de kaybettim. Ben de yandım. Beni de bu sessizliğin içinde bırakma.”

 

Yine hareket etmedim. Ama içimde bir yer… ilk kez bu sessizliğin ağırlığını kaldıramayacağını hissetti. Boran bunu görmedi. Görmesini istemedim.

 

O sadece derin bir nefes aldı, yorgun ve tükenmiş bir nefes. Sonra başını kaldırdı, gözlerinin kenarında günlerdir uyumamanın karanlık gölgeleri vardı. “Seni seviyorum,” dedi. Bu kez yalvaran bir tonla değil.
Bir gerçeği söyleyen bir adam gibi. Sonra yavaşça ayağa kalktı. Oda kapısına yürüdü. Kapıyı açmadan önce durdu. “Ben buradayım,” dedi. “Kendini ne kadar kapatırsan kapat… seni bırakmam.”

 

Kapı yavaşça kapandı. Ve ben, ilk kez… gözlerimin yanmaya başladığını hissettim. Açmadım.
Açmaya cesaret edemedim. Ama içimde bir şey… çatladı. Sessizce. Kırılmadan. Ama artık eskisi gibi de kalamayacak şekilde…

 

 

 

◔◔◔

 

Eve Gelişin 8. Günü

 

Oda bugün daha karanlıktı. Perdelerin arasından süzülen ışık bile sanki yorgun düşmüş gibi, inzivaya çekilmişti. Gölgeler uzundu, sessizlik derindi… Sessizlik öyle ağırdı ki, nefes bile fazla geliyordu odanın içine. Yattığım yer artık bedenimin şeklini almış gibiydi; ben kendimden kaçtıkça yatak beni tutuyor, dışarıya çıkmama izin vermiyormuş gibi.

 

Günlerin birbirine karıştığı bu evde sekizinci güne uyandığımı anlamama sebep olan tek şey kapının dışındaki adımlardı. Bugün gelen adımlar, Boran’ın ağır ve boğuk adımları değildi; bunlar daha aceleci, daha genç, daha kararsızdı. Bir süre kapının önünde durdular. Sanki içeri girmek için cesaret toplar gibiydi.

 

Sonra kapı aralandı. Derin içeri girdiğinde odanın bütün havası bir anda değişti. Normalde girdiği her yere neşesini, sesini, ışığını taşırdı. Ama bugün… bir gölge gibiydi. Saçları dağılmış, yüzü solgun, göz kapakları şişmişti. Sanki günlerdir ağlamış, gecelerce uyumamış gibiydi.

 

Kapıyı ardından usulca kapattı ama bana yaklaşmadı. Ellerini göğsünde birleştirip birkaç saniye öylece durdu. Nefesleri düzensizdi; o nefeslerin arasında boğulduğu duyguların ağırlığı gizliydi.

 

Sonunda yüzüme uzaktan bakan o kırılgan sesle fısıldadı. “Yenge…”

 

Bana yaklaşması zaman aldı. Adımları, suçluluğun ağırlığından sertleşmiş toprağa basar gibiydi. Odaya doğru eğiliyormuş gibi yürüyordu; sanki beni uyandırmaktan korkuyor, sanki gözlerimi açarsam ona bakacak güç bulamayacağıma inanıyordu. Yatağın yanındaki koltuğa oturdu. Otururken bile titriyordu.

 

“Özür dilemek için geldim.” dedi. Kelimeleri dökülürken boğazında düğümlenen ateşi duydum; sesi kırık, nefesi kesik kesikti.

 

Ben kıpırdamadım. Derin başını eğdi, dizlerine baktı sonra elleriyle saçlarını geriye itti. O anda, kendinden nefret eden bir insanın o çaresiz hareketini gördüm. “Ben ne diyeceğimi bilmiyorum, yemin ederim bilmiyorum. Elimde olsa zamanı geri alırım yemin ederim. Ama elimden hiçbir şey gelmiyor.”

 

Boğazı düğümlendi. Yutkunurken omuzları sarsıldı. “Keşke o gün ben kötü olsaydım da siz bu durumda olmasaydınız, keşke.” Derken acıyla yutkundu. “Abim yine benimle konuşmasaydı, yine kendimi kötü hissetseydim ama keşke bir kayıp yaşamasaydınız.”

 

Gözlerinden yaşlar, yanaklarına ağır ağır aktı. Ağlaması hıçkırıksızdı ama derinden gelen bir kederi vardı. “Abim benimle konuşmuyor, beni suçluyor haklı. Ama ben bu haklılığın karşısında ne yapacağımı bile bilmiyorum. Sen bilirsin, sen her zaman bana bir yol gösterirsin. Buna hakkım yok, senden yardım istemeye yüzüm de yok ama çok çaresizim.”

 

Cümleleri kulaklarımdan içeri girip kalbime işlerken fısıldadı. “Beni affetmek zorunda değilsin, hatta affetme. Ama ne olursun böyle olma. Abime de kendine de bunu yapma, ne olursun yenge.”

 

Ben yine tepki vermedim. Konuşamadım. Ama göğsümün altında ince bir acı dolaştı. Kalbim, Derin’in sözlerine hafifçe irkildi. Derin yanımdan ayrılırken yüzünü kapıya dönmeden önce tekrar fısıldadı. “Keşke o gün senin yerinde ben olsaydım.”

 

Kapı kapandı. Oda yine sessizleşti. Derin’in bıraktığı suçluluk kokusu bir süre havada asılı kaldı.

 

Aradan ne kadar süre geçti bilmiyorum. Belki dakikalar, belki saatler… Zaman benim için çoktan çökmüş bir köprüydü. Kapı bu kez kararlı bir şekilde tıklatıldı. O tok, sakin tıklama yalnızca birine ait olabilirdi. Defne.

 

Kapıyı açtığında içeri ilk giren şey onun dingin sesi değil, yanında taşıdığı o huzur kokusuydu. Defne kaosun ortasında bile sakin kalmayı bilen biriydi; yüzündeki yorgunluk çizgilerine rağmen bakışları hâlâ sıcak, hâlâ toparlayıcıydı.

 

İçeri girip yavaş adımlarla yanıma geldi. Eğilmedi, abartılı bir şefkat göstermedi. Sadece yatağın kenarına sessizce oturdu, avuçlarını dizlerinin üzerine bıraktı. “Canım…” dedi ama kelime bir şefkat gösterisi değil; bir hatırlatma, bir çağrı gibiydi. Birinin sana yeryüzünde hâlâ yerin olduğunu söylemesi gibi.

 

Ben yine gözlerimi açmadım. Defne ne akıl verdi, ne soru sordu, ne de duygusal laflar etti. Onun tarzı hep başkaydı; varlığıyla konuşurdu.

 

“Bu evin içinde herkes bir şeyler hissediyor, kimisi kırgınlık, kimisi üzüntü. Ama hepimiz seninle aynı duygulardayız, aynı üzüntüyü yaşıyoruz ve hep birlikte seni ayakta tutmak istiyoruz.” Sesi dalga gibi ilerledi; sert değil, yumuşak ama güçlü.

 

Elini çok yavaşça yorganın üzerine koydu. Dokunmadı, temas etmedi. Sadece varlığını hissettirdi. “Sen istemedikçe kimse senden bir şey beklemeyecek. İyileşmeni zorlamayacak. Ama yalnız değilsin, tamam mı?”

 

Konuşmadım. Ama Defne’nin varlığı, içimde boğulmuş bir nefesin yüzeye çıkmasına izin verdi sanki. Defne sessizce yanımdan kalktı. Elini omzuma koymadı, saçımı okşamadı, gözyaşı dökmedi. Sadece çıkmadan önce kapının yanında durup fısıldadı. “Sen hazır olana kadar, biz buradayız.”

 

Ve o da gitti.

 

Kısa bir sessizliğin ardından kapı yeniden açıldı. Bu kez ayak sesleri daha sakin, daha derli topluydu. Odaya giren kişi ailede daima güven veren, temeli sağlam biri olan Doğa’ydı.

 

Doğa, yaşadığım hiçbir şeyi küçümsemeyecek biriydi. Ne panikler, ne abartır, ne de dram yaratırdı. İnsan onun yanında kendini hâlâ insan hissederdi. İçeri girince diğerleri gibi uzaktan bakmadı. Direkt yanıma geldi, yatağın kenarına oturdu.

 

Sanki uzun süredir beklediği bir anmış gibi derin nefes aldı ve sessizce fısıldadı. “İnci… ben geldim,” Sesi bir annenin kızına söylediği bir cümle gibiydi; kırılganlığımla alay etmeyen, gücümü zorlamayan bir tonda.

 

Bir süre konuşmadı. Sessizliğin içinden beni anlamaya çalıştı beni sıkmadan, zorlamadan. Sonunda yumuşak bir şekilde konuştu. “Çok şey yaşadın… hepsinin yükü omuzlarına çöktü. Biliyorum canım. Ama sakın sanma ki bu yük senin tek başına taşıyacağın bir yük.”

 

Derin bir iç çekerek yüzümü izlemeyi sürdürdü. “İyileşeceksin, her zamankinden daha güçlü bir şekilde ayağa kalkacaksın ve biz her zaman yanında olacağız. Sen İnci’sin. Bizim İnci’mizsin ve bizim İnci’miz ne yapacağını, nasıl toparlanacağını her zaman bilir. Yoruldun ama dinlendikten sonra her şeyi yoluna koyacağına eminim canım benim.”

 

Sessizlik tekrar çöktü. Ama bu sessizlik önceki gibi boğucu değildi. Doğa’nın sessizliği, üzerine örtülen ince bir battaniye gibiydi; ağır değil, sıcak. Ondan sonra kapıya doğru yürüdü. Çıkmadan önce gözleriyle beni bir kez daha yokladı, sanki içimdeki karanlığın bir ucunu görmüş gibi.

 

Ve yavaşça kapandı kapı.

 

 

 

◔◔◔

 

Eve Gelişin 9. Günü

 

Dokuzuncu gün, evin içindeki hava artık ağırlaşmış bir sessizlik değil, çürümeye yüz tutmuş bir umutsuzluk gibiydi. Merdivenlerden aşağıya, mutfağa, salona, koridora yayılan bir keder… Fark edilmeyen ama sürekli varlığını hissettiren bir duman gibi dolaşıyordu.

 

Boran’ın adımları bile dün ve önceki günlere göre daha sertti; geceden beri evde bir insanın değil, bir gölgenin dolaştığı hissi vardı. Ben odada aynı şekilde yatıyordum. Bedenim hâlâ uyuşuktu. Yastığın bir kenarı kırışık, diğer kenarı ısınmıştı, ama hiçbirini fark etmeyecek kadar içime kapanmıştım. Bugün gözlerimi bile açmak istemedim. Nefes almak bile gereksiz bir çaba gibi geliyordu.

 

Kapı hafifçe aralandığında Zümra babaanne içeri girdi. Onu görmesem de kokusunu tanıdım. O kendine has lavanta ve eski ahşap kokusu… yılların içinden kalmış, her zor anda güven veren o koku. Kapıyı kapatmadan önce uzun uzun baktı bana, bunu hissedebiliyordum. Sessizliği anlamak, insanın içindeki ateşi çözmek, neyin konuşulup neyin susulacağını bilmek onun hayat boyu öğrendiği bir şeydi.

 

Yavaşça yürüdü. Boran gibi acele eden adımlarla değil; Defne gibi toparlayıcı bir sakinlikle değil…
O, kayıpları tanıyan bir insanın yürüyüşüyle geldi. Yatağın yanındaki koltuğa oturdu. Oturuşunda dramatik hiçbir şey yoktu. Sanki benimle konuşmaya değil, beklemeye gelmiş gibiydi.

 

O yüzden bir süre konuşmadı, odanın içine yayılan acımı dinledi. Benim nefeslerimi, titrek sessizliklerimi, içimde kabaran o devinimsiz boşluğu ölçtü adeta.

 

Sonunda pes eden bir tonla değil, yanımda duran bir dağ gibi sağlam bir sesle konuştu. “İnci, güzel kızım…” Sesi ne kırılgandı ne de baskıcı. “Benim de evlatlarım oldu. Ben de toprağa verdim. Birini gençliğinde... birini belki de dinleneceği bu zamanlarda. Ateşin düştüğü yeri bilirim. Ateş insanın yüreğini kavura kavura içini boşaltır.”

 

Bir an sustu. Ben hâlâ duvara dönüktüm ama nefesimi fark ettim. Biraz hızlanmıştı. Zümra babaanne nefes aldı, verişi ağırdı. “Acının nasıl konuşmayı alıp götürdüğünü bilirim. İnsanın dilini değil, varlığını susturduğunu bilirim. Sana söyleyecek söz bulamadıklarını sanıyorsun ama söz bulmanın gereksiz olduğunu da ben bilirim. Çünkü senin yaşadığın, kelimeyle iyileşecek bir şey değil.”

 

Başımı çevirmedim ama kulaklarım onun sesine tutundu. “Lakin kızım… Seni anlayacak biri daha var bu evde.” Derin bir sessizlik bıraktı bu cümlenin arkasına. Sanki sözlerin içime yerleşmesini bekledi. “Boran,” dedi sonra. Adı odanın içinde yankılandı. “Boran da ölüyor, kızım.”

 

Sesi artık daha ağırdı. “Sen zannediyorsun ki bu evde tek acı çeken sensin. Zannediyorsun ki o seni rahat bırakmak için dışarı çıkıyor. Senin nefesini bozmamak için duvar oluyor sanıyorsun.” Zümra babaanne hafifçe başını salladı.

 

“Hayır kızım. O çocuk kendini suçluyor. Senden önce içi ölüyor. Ve en kötüsünü söyleyeyim mi sana?”
Başımı kıpırdatmamış olsam da kalbim hafifçe sıkıştı. “Boran ağlamıyor. Sana belli etmemek için değil… Acısından ses bile çıkaramıyor.”

 

Odanın havası değişti. Sanki ben de nefesimi tutmuştum.

 

“Beni çağırmadı,” dedi Zümra. “Cihan’ı, Derin’i çağırmadı. Kimseyi istemedi. Çünkü kendince güçlü durmak zorunda. Ama o güçlü durdukça çöküyor. Gözlerindeki o kırık bakışı gördüm bugün sabah. İnsanın kendi oğlunu böyle görmesi… başka türlü acı.”

 

Yutkundu. Yutkunuşundaki yanmayı ben bile duydum. “Evlat acısını bilirim, İnci. Yüreği çöker insanın. Hayatının üzerine bir gölge düşer. O gölge yıllarca kalkmaz. Ama bilirsin ki o acı senindir. Senin payındır. Başkasını suçlayamazsın, başkasına yükleyemezsin.”

 

Başını bana doğru eğdi. “Lakin eş acısı… Sevdiğin kadının sessizliğinden korkan bir adamın acısı… O başka. O, insanın en kör eden, en çaresiz bırakan halidir.”

 

Bir süre sessiz kaldı. Sessizlik bu kez boğucu değil, doluydu kabı taşmak üzere olan su gibi. “Boran seni kaybettim sandı,” dedi sonra. Tek seferde, acıtmaktan korkmadan. “Sonra bebeğini kaybetti. Ve şimdi de seni kaybediyor.”

 

Kalbim titredi. Dışarıdan bakıldığında hiçbir belirtim yoktu ama içimde ince bir çizik attı. Biri kapağı yıllardır kapalı duran bir sandığı açmış gibi oldum. Kelimenin kendisi değil, arkasında saklı olan gerçek canımı yaktı.

 

Zümra babaanne bunun farkına vardı. Bunu anlaması için yüzüme bakmasına gerek yoktu; nefesimin orada, o anda değiştiğini duydu. Sesi daha da alçaldı. “Bu evin kadınları geldi, konuştular. Seni zorlamamak içindi. Ama ben seni zorlamak için geldim kızım. İstersen konuşma. İstersen dokunma. Ama kendini bu kadar kapatma. Boran dayanamaz buna. Senin acın kadar onunki de gerçek. Ve sen bu modda kaldıkça o kendini suçlamaktan, kendini bitirmekten vazgeçmeyecek.”

 

Yutkundu. “Evlatlarımı kaybettim ben. Karnımda büyütemediğim, kucağıma alamadığım evlatlarım oldu.
Ama insan dirayetle ayağa kalkar, İnci.” Biraz öne eğildi, hiçbir temas yoktu ama varlığı adeta dokunuyordu. “Sen de kalkacaksın. Çünkü sen güçsüz değilsin. Sadece kırıldın. Kırılan her kadın bir gün toparlanır. Ama kendini gömmeye devam edersen… hem seni hem Boran’ı kaybederiz.”

 

Bir süre daha durdu. Sanki son sözünün etkisinin oturmasını bekledi. Ardından ayağa kalktı. Kapıya yönelirken omuzları dikti. Kapıyı açmadan önce durdu. “Kızım… acını biliyorum. Ama unutma; Yas, yaşayanındır. Sessizlik ise ölünün. Sen hangisi olmak istiyorsun?”

 

Kapıyı kapattığında odaya bir sessizlik değil, bir gerçeklik yayıldı. Ben ilk kez dokuz gündür nefesimi içime değil dışarı verdim. O anda kimse görmedi ama içimde bir yer… ilk kez kıpırdadı.

 

Yastığa gömülmek, duvarlar arasında kaybolmak çok kolaydı. Kolay olan, kaskatı bir acıyı hissetmekti. Ancak bu acıyı göğsümden söküp ileriye taşımak, yaralarımla birlikte yerden kalkmak... İşte zor olan buydu. O an anladım ki, bu yükü tek başıma taşımayacaktım; Boran'ı, o sessiz enkazın önünde bırakmayacaktım. Zihnimde netleşen bu basit ama ağır gerçek, kederin katılaştırdığı kalbimi yavaş yavaş çözüyordu. Onun en büyük ihtiyacı, evlat arayışından önce, gözlerinin içine bakıp elimi tutacak saf bir şefkatti.

 

Vücudumun her kası bu karara itiraz etti. Kollarım ve bacaklarım sanki görünmez bir ağırlıkla doluydu. Günlerdir yatmaktan, loş ışığa alışık olmayan gözlerim kamaşıyor, başım dönüyordu. Küçücük odanın duvarları üzerime geliyordu; bu sınırlar beni boğuyordu.

 

Buna rağmen, bir kararlılıkla yatağın kenarına doğru yavaşça doğrulup oturdum. Ayaklarım yere değdiğinde hissettiğim soğuk, ruhumdaki donukluk ve kederden daha az acı vericiydi. Bir süre öylece kaldım. Dünyayla aramda hâlâ görünmez bir duvar vardı ama artık duvarın hemen önünde, bilinçli bir nefes alıyordum.

 

Koridora baktım. Boran’ın çalışma odası, uzun ve karanlık koridorun sonunda, sol taraftaydı. Günlerdir o kapıdan içeri girmeyi reddediyordum; sanki o oda, benden çalınan hayatın en net kanıtıydı. Şimdi ise o kapı, bir hedef gibi tüm ağırlığıyla orada duruyordu. Titreyen bacaklarıma söz geçirmeye çalıştım; düşecekmişim gibi bir his, bir ihanet hissi vardı her adımımda. Pijamalarım üzerimde, saçlarım darmadağınık, bir hayalet gibi odadan çıktım.

 

Koridor uzundu ve ıssızdı. Her adım, günlerce biriktirdiğim kederin kabuğunu çatlatıyordu. Duvarlara hafifçe tutunarak sonunda Boran’ın kapısına ulaştım. Kapı aralıktı ve içeriden alçak, tok bir ses geliyordu. İş konuşuyordu; hayatın gerçekleriyle, detaylarıyla masasının başında mücadele ediyordu. Benim aksime... ben hâlâ o sessiz, kırılgan boşlukta sürükleniyordum.

 

Kapıyı yavaşça ittim. Gıcırtı çıkarmamaya dikkat ederek, neredeyse sessizce içeri süzüldüm. Boran, büyük meşe masasının başında oturuyordu. Gözleri bilgisayar ekranındaydı, bir eli telefonun hoparlöründeydi. Masadaki evraklar, kalemler... her şey yerli yerindeydi, düzenli ve gerçek. Ama yüzü... yorgundu. Yanakları çökmüş, alnındaki çizgiler derinleşmişti. O an sadece işine odaklanıyor gibiydi.

 

“...Hayır, o anlaşmayı şimdi imzalamayacağız. On gün ertele. Bekleyeceğimizi söyle. Evet, bekleyeceğim. İyi akşamlar.”

 

Telefonu kapattı ve derin bir nefes alıp elini alnına dayadı. İşte o an, yorgun bakışları kapıdaki bana kaydı.

 

Gözlerinden beynine doğru, borçlu bir şaşkınlık yayıldı. İlk önce, beni gördüğüne inanmadı; bir anlığına hayal gördüğünü sandı. Ekranın loş ışığı yüzüne vuruyordu; gözleri büyüdü, kaşları hafifçe kalktı. Sanki birkaç saniyeliğine ben, içeriye giren bir hayal, bir rüyaymışım gibi.

 

Hâlâ konuşmuyordum. Kapı çerçevesine dayanmış, tüm dikkatimle ona odaklanmıştım. Kalbim, göğsümden fırlayacak gibi hızlı atıyordu. Benim orada olmam, onun için bile bir yükseklik, bir risk gibiydi. Ama gözlerindeki o karmaşık ifade... şaşkınlık, korku, merak, kırılma ve sevinç... hepsi bir anda üst üste bindi. O an düşündüm: Boran, tüm bu günlerde, tüm acısında hâlâ dimdik durmaya çalışıyordu. Ben düşerken, o da düşmemek için direniyordu. Ve biliyordum ki, hâlâ en çok istediği şey, bir el... sadece benim elimdi.

 

İçimde, uzun süredir donmuş olan bir yer... küçük, titrek ama gerçek bir kıpırtıyla canlandı. Bir nefes kadar kısa, bir an kadar hafif ama gerçeğin kendisiydi. Boran sadece işine değil, benim elimden gelecek şefkate, sessizliğimin ardındaki varlığıma ihtiyaç duyuyordu. Ve ben de... kendimi sadece yastığa gömmek yerine, o şefkati ona verecek gücü toplamak zorundaydım.

 

“İnci…” diye fısıldarken birden ayağa kalktı ve saniyeler içinde yanıma ulaştı. Yüzümü avuçlarının arasına alıp gözlerime baktığında gözbebeklerinin titrediğine yemin edebilirdim. “Sen…” deyip duraksadığında konuşmasını beklemeden kollarımı beline sararak başımı göğsüne yasladım. Kolları anında bedenime dolandığında gözlerimi kapattım.

 

Onun varlığı, sıcaklığı... o güçlü adamın omzuna sığınmak, yıllardır taşıdığım ağırlığı hafifletiyordu. Sanki tüm enkaz, tüm kırıklık, tüm kayıplar bir an için erimişti. Bir süre, hiçbirimiz konuşmadık. Sadece birbirimizin nefesini hissettik. O da benim gibi, bu anın ağırlığını ve kırılganlığını ölçüyordu. Elleri sırtımda, küçük ama emin dokunuşlarla duruyordu.

 

Sonra, kollarını öyle bir sıktı ki, kemiklerimin çatırdayacağını sandım. Sanki haftalardır biriktirdiği bütün korkuyu, bütün özlemi ve bütün öfkeyi aynı anda içime doğru bastırıyordu. Ama hiçbir acı umurumda değildi; o temas, o sarılış, nefes alışının her sarsıntısı... günlerdir içimde birikmiş o büyük boşluğu dolduran tek şeydi.

 

Boran, başını boynumun kıvrımına gömdü. “İnci’m...” dedi, nefesi daralarak. “Canımın içi.” Sesi çıkmıyordu. Sanki boğazına değil, tüm vücuduna düğümlenmişti sözleri. O an şunu anladım: Benim acım bedenimdeydi, onunki ruhunda. Benim içimde boşalan yer rahmimdi; onun içindeki boşluk ise bendim.

 

Ağlayamıyordum. Gözyaşlarım çoktan tükenmiş, bütün acım içime çökmüş, akacak hâli kalmamıştı. Sadece Boran’ın titreyen omuzlarını hissediyordum. Beni sanki bir daha kaybetmemek için sarılıyordu. Boynuna doğru fısıldadım. On gündür ilk defa konuştum. “Buradayım.”

 

“Buradasın, iyi ki buradasın.” Boran boynumu art arda öptükten sonra beni narince kendinden uzaklaştırdı. Yüzümün iki yanını avuçlarına aldı. Yüzümün nasıl göründüğünü bilmiyordum; solgun, yarı ölü, yorgun... ama o öyle bakmadı. Gözlerinin kenarında yaş izleri çizgi gibi duruyordu ve ona rağmen, bakışlarının içinde bir şey canlıydı.

 

Bir umut.

 

Belki kırık bir umut, belki titrek ama yine de ışık saçıyordu.

 

“Buradasın.” Dedi tekrardan. Sonra birden telaşlandı. Bir an nerede duracağını, ne yapacağını bilemedi. “Neden kalktın, ağrın mı var yoksa? Yarana mı bir şey oldu, ondan mı?” bakışları karnıma doğru kaydığında ellerinden tutarak sakinleşmesi için konuştum. “İyiyim, hiçbir şeyim yok.”

 

“Tamam, otur şimdi şuraya.” Deyip kırılacak bir vazoymuşum gibi beni yönlendirirken birden duraksadı. “Hayır, dur. Açsın sen, yemek yemen lazım. Ne hazırlatayım sana? Çorba? En sevdiğin çorbayı hazırlasınlar sana.”

 

Telaşı o kadar büyüktü ki, beni güldürmeye yetti. Yüzümde oluşan o hafif kıvrım, Boran'ı daha da heyecanlandırdı. Odanın içinde dönüp duruyordu. “Sadece tost.” Diye mırıldandım basit, çocuksu bir arzuyla.

 

Boran bir an durdu. Kaşları çatıldı, sonra anlamlandı. Gözlerinde kocaman, içten bir kahkaha parladı. Bu, günlerdir duymadığım o gür, rahatlatıcı sesti. "Tost mu? Günlerdir yattın, ben sana özel şef çağırmayı düşünürken sen tost mu diyorsun?" dedi, yüzündeki mutlulukla. "Tamam. Hemen inelim, mutfakta kendim yapacağım."

 

Elini tuttuğumda duraksadı. “Sen odaya geçebilirsin, ben hazırlarım.” Dediğinde başımı iki yana salladım. “Bende gelmek istiyorum.” Birlikte odadan çıktık. Çalışma odasından çıkışım bile bir zafer gibiydi. Koridor artık o kadar uzun gelmiyordu.

 

Merdivenlere geldiğimizde Boran durdu. "Bir saniye." dedi. Gözleri, üzerimdeki incecik pijama ve çıplak ayaklarıma takıldı. Bir an bile beklemedi. Beni merdiven başında bıraktı ve hızla yatak odamıza geri döndü. Bir dakikadan kısa sürede, elinde katlanmış, yumuşak bir şeyle geri geldi. Yeşil şalımdı. Şalı omuzlarıma usulca örttü. Sanki beni bir zırhla koruyordu.

 

Sonra önümde diz çöktü. Ne yaptığını anlamaya çalışırcasına ona bakarken elindeki çorapları gördüm. Gözlerim anında dolmaya başladığında yutkunamadım. Bana bu kadar güzel bakan, beni kendinden bile çok düşünen bu adama günlerdir çektirdiğim eziyet kalbimi acıtıyordu.

 

Yavaşça ayağımı kaldırıp çorapları itinayla giydirdikten sonra aşağıdan bana doğru baktığında göz göze geldik. Yanağıma doğru süzülen gözyaşını gördüğünde hafifçe kaşlarını çatarak diz çöktüğü yerden doğruldu. “Canını mı yaktım?” diye fısıldadı, sesi endişeyle doluydu. "Neden ağlıyorsun? Ne oldu?"

 

Başımı iki yana salladım, elimi yanağına götürdüm. “Hayır, yakmadın,” dedim, sesim hâlâ kırılgan ve alçaktı. “Sadece… bana bu kadar iyi bakmana dayanamıyorum. Sen de en az benim kadar kırgınsın ve ben… ben seni mahvettim.” Sözler ağzımdan çıktığında, on günlük birikmiş suçluluk ve pişmanlık, göğsümün ortasına keskin bir bıçak gibi saplandı.

 

Boran, gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Gözyaşımı nazikçe sildi. “Bizim kontrolümüz dışındaki bir acı mahvetti bizi. Sen bana eziyet etmedin. Sen sadece kaybolmuştun. Ben de kaybolmuştum. Ama şimdi sana bakmak… bu odadan çıkıp yanıma gelmen… biliyor musun bu ne demek? Bu, nefes almak demek benim için. Sen orada yatarken, nefes alamıyordum. Şimdi buradasın, yanımdasın. Bu yeter.”

 

Gözlerine bakmayı sürdürürken uzanarak elimi tuttu ve beni asansöre doğru götürdü. Sessizce asansörden indiğimizde adımlarımız mutfağa doğru ilerledi. O sırada Zümra babaannenin mutfaktan çıktığını gördük. Elinde büyük bir havlu tutuyordu, muhtemelen yeni yemek hazırlıklarından geliyordu.

 

Bizi gördüğü an dondu.

 

İlk tepkisi, bir şaşkınlık çığlığı atmak yerine, ellerindeki havluyu göğsüne bastırmak oldu. Yüzündeki bütün kan çekilmişti; kaşları şaşkınlıkla yukarı kalkmış, yaşlı gözleri kocaman açılmıştı. Sanki bir hayalet görmüş gibiydi. On gündür odadan çıkmayan, karanlık bir yasa bürünmüş İnci’nin, Boran’ın eli elinde, mutfağa doğru yürüyor olması, onun için akıl almaz bir manzaraydı. Ama bir yandan da sözlerinin işe yaradığını görmek gurur vermişti.

 

Birkaç saniye süren o mutlak sessizlikte, Zümra Babaannenin gözleri önce benim solgun, uykusuz yüzüme takıldı, sonra hemen Boran’ın yüzündeki karmaşık ifadeye kaydı. Boran’ın yüzü, endişe ve yorgunluğa rağmen, görünür bir umutla aydınlanmıştı.

 

İşte o an, gözyaşları, sanki bir set yıkılmış gibi akmaya başladı. Bir ses çıkarmadı; omuzları sessizce sarsıldı. Yüzündeki ifade, artık şaşkınlıktan çok, büyük bir rahatlamaya dönüşmüştü. “Şükürler olsun sana rabbim.” Derken gülümsedi.

 

“İnci’nin canı tost çekmiş.” Boran konuşurken Zümra babaanne içtenlikle gülümsedi. “Gel güzel kızım, hemen yapalım sana.” Diyerek mutfağa ilerlemeye koyulduğunda Boran onu engelledi. “Sen dur babaanne, ben yapacağım.”

 

Zümra Babaannenin yüzünde oluşan sıcak gülümseme, odayı doldurdu. Gözyaşlarını silerken “Peki Boran’ım. Yeter ki siz birlikte olun.” Dedi Zümra Babaanne, gözlerinde dinmeyen bir mutluluk pırıltısıyla.

 

Biz içeri girdiğimizde, mutfak aniden bir sahneye dönüştü. O devasa, steril mutfak, şimdi sadece iki kişinin kırık umutlarını barındırıyordu. Boran elimi bırakıp beni büyük mermer tezgâhın önündeki sandalyeye nazikçe oturttu. Arkama geçip şalımı düzeltti ve bana dönüp gülümsedi.

 

O sırada mutfaktaki çalışanlar bize bakıyordu. Boran bakışlarını benden çekip onlara çevirdi. “Bize biraz izin verir misiniz?”

 

“Tabii Boran bey.” Hızlı adımlarla mutfaktan çıkarlarken Boran bana doğru döndü tekrardan. “Şimdi beni izle, İnci’m,” dedi, ellerini ovuşturarak. “Yıllardır o koca holdingi yönetiyorum ama sana hayatının en güzel tostunu yapacağım. Bu, benim uzmanlık alanım.”

 

Boran’ı, o her zaman takım elbiseli, ciddi adamı, mutfakta bu telaşla görmek içimi ısıttı. Bir anlık, o kocaman holdingin CEO’su değil, sadece karısının küçük bir isteğini yerine getirmek için çabalayan bir adamdı. Dolaptan peyniri, tereyağını, ekmeği çıkardı. Tost makinesini açtı. Makineden yükselen o hafif yanık kokusu ve tereyağının aroması, yıllardır tanıdık olan bir ev kokusuydu. Hayat, küçük ve basit detaylarda gizliydi.

 

Boran tezgâhın başında çalışırken, ben sandalyede oturmuş, çoraplı ayaklarımı hafifçe sallıyordum. Uzun süre sonra ilk defa kendimi, bir hasta ya da kederli bir kadın gibi değil, sadece Boran’ın ilgilenmekten keyif aldığı biri gibi hissetmeye başlamıştım.

 

Ekmekleri teker teker yağlarken, Boran bana döndü. “Hangi tarafı daha çok yağlayayım? Dışı çıtır çıtır olsun mu?” diye sordu, sesi neşeliydi, gerçek neşe.

 

“Çok az, biliyorsun ağır geliyor.” diye mırıldandım. “Tamam, en sevdiğin gibi olacak.” Tostları makineye yerleştirdi ve birkaç dakika boyunca yayılan o fısıltılı, hafif tıslama sesini dinledik. Bu ses, sessizliğimizin aksine, yaşayan bir şeyin sesiydi.

 

Birkaç dakika sonra, iki tane mükemmel, kızarmış, kenarları hafif yanık tost tabağın üzerindeydi. Yanına bir bardak da taze portakal suyu koydu. Tabağı bana uzatırken gözlerindeki o gururlu, çocuksu ifade görülmeye değerdi. "Buyurun, hanımefendi." dedi gülümseyerek. O kadar içten gülümsüyordu ki, gözlerinin kenarında yine o hafif çizgiler belirdi.

 

Yavaşça bir ısırık aldım. Kaşarın sıcaklığı, ekmeğin çıtırtısı... Basit ama mükemmeldi. Boran, masaya tam karşıma oturdu. Elini çenesine dayamış, sanki bir sanat eserini izler gibi beni dikkatle seyrediyordu. Benim yemem, onun için bir tür onay, bir zaferdi.

 

“Nasıl olmuş?” diye sordu, sesi beklentiyle doluydu. Başımı salladım. Konuşacak gücü kendimde bulamıyordum ama dudaklarımda küçük bir kıvrım oluştu. "Çok iyi," diye mırıldandım, zar zor duyulacak bir sesle.

 

Boran'ın rahat bir nefes aldığını duydum. O da kendi tostundan bir ısırık aldı. Bir süre, sadece tostların çıtırtısı ve sessizliğimiz vardı. Bu, bir yemekten çok, hayata dair atılan ilk ortak eylemdi.

 

O an, mutfaktaki loş ışıkta, iki yaralı insan, en basit yiyecekle karınlarını doyururken, kaybettikleri her şeye rağmen, birbirlerine olan kaçınılmaz ihtiyaçlarını yeniden keşfetmişti. Boran’ın gözlerinde artık o ilk korku yoktu; sadece, birlikte ayakta kalma kararlılığı ve derin bir şefkat vardı.

 

Tostun bir kısmını yiyip tabağa geri bıraktığımda Boran zorlamadı beni. Aksine kalkıp tezgâha doğru yürüdü. Tost makinesini temizlerken, mutfaktaki hareketleri yavaş ve düşünceliydi. Yüzünde artık o acil durum telaşı yoktu; sakinleşmişti, sanki en büyük tehlike atlatılmış gibiydi.

 

“Şimdi ne yapmak istersin?” diye sordu, bana dönerek. “Yukarı çıkıp uzanabiliriz.”

 

“Uzanalım.” Dedim. Hala daha çok iyi hissetmiyordum ve onunla uyumayı çok özlemiştim. “Tamam güzelim, uzanalım.”

 

Tostlarımızı bitirip mutfakta geçen o birkaç dakikalık huzurun ardından, Boran elimi tutarak beni merdivenlere yönlendirdi. Salonun karanlığına sığınmak yerine, birbirimize ait olan, daha mahrem bir alana ihtiyacımız vardı.

 

Asansörle odamızın bulunduğu kata çıkarak odamıza ilerledik. Yatak odasının kapısından girdiğimizde, içerideki loş ışık, içerideki huzurlu kaosu aydınlattı. Boran beni nazikçe yatağın kenarına oturttu, ardından hızla yorganı kaldırdı. Ben çoraplarımı ve şalımı çıkarmaya yeltenmeden o, beni kırmadan, sanki bir tüyü kaldırır gibi yatağın içine yerleştirdi.

 

O da hemen yanıma uzandı. Kolunu uzattı ve beni kendine doğru çekti. Bu sefer aceleci bir sarılış değildi; derin, köklü bir geri dönüşün yerleşmesiydi. Başımı Boran’ın göğsüne yasladım. Yastıklar yerine, güçlü göğsünün sıcaklığı ve kemiklerinin sağlamlığı beni sardı. Kulağımın hemen yanında, Boran’ın kalbi düzenli ve tok bir şekilde atıyordu.

 

“Bu ses.” diye fısıldadım, nefesim Boran’ın tişörtüne karıştı. “Bu ses… her şeyin yerli yerinde olduğunu hissettiriyor.” Boran’ın eli, saçlarımın arasından sırtıma doğru yavaşça indi. Cümleler kurmaya ihtiyacımız yoktu ama ben, içimdeki o yükü boşaltmak zorundaydım.

 

“Boran,” dedim, sesim boğuk çıktı. “Biliyorum… sana çok acı çektirdim. Kendime çektirdiğim acıdan daha ağır bir şeydi bu. Seni cezalandırdım.” Boran’ın eli sırtımda durdu. Derin bir nefes aldığını hissettim. “Sen beni cezalandırmadın. Sen sadece… kaybolmuştun. En büyük kaybı yaşayan sendin. Ben senin fırtınanın sadece merkezine yakalanmıştım.”

 

Başını eğdi, alnıma bir öpücük kondurdu ve saçlarımı kokladı. “Bütün bu günlerde, seni geri getirecek bir sihirli söz aradım. Kapının önünde saatlerce bekledim. Ama anladım ki, senin o kapıdan çıkman için, benim bir şey söylemem gerekmiyormuş. Sadece sabırla, senin bana uzanacağın o anı beklemem gerekiyormuş.”

 

Gözlerimi kapattım. Boran’ın bu anlayışı, beni daha da ağlattı. Gözyaşlarım, onun göğsüne damladı. “Ağlama artık,” dedi, göğsü sarsılırken. “Lütfen, ben buradayım. Ağlama diye sana sarılıyorum, ağla diye değil.”

 

“Sadece… seni sevdiğimi söylemek istedim. Deli gibi. Bu acı… bu acı seni benden uzaklaştırdı diye çok korktum.” Dedim zorlukla. Boran, beni göğsünden hafifçe uzaklaştırdı. Yüzümü avuçlarının arasına aldı. “Bizi bu acı yaraladı. Ama benden uzaklaştıran bu acı değildi, senin kendini benden uzaklaştırman korkusuydu. Şimdi buradasın. Benimle nefes alıyorsun.”

 

Elini karnıma indirdi, usulca okşadı. Dokunuşu, kederli bir vedalaşma gibi değil, şefkat dolu bir sahiplenme gibiydi. “Senin içindeki boşluk, benim de boşluğum. Benim içimdeki boşluk da sensin.” diye fısıldadı. “Bizim iyileşmemiz, birbirimize sahip çıkmamızla başlayacak. Ve biz buradan kalkacağız. Birlikte.”

 

Boran beni tekrar kendine çekti. Yorganı üzerimize örttü. Başım, onun güçlü göğsünün üzerinde huzurlu bir sığınak bulmuştu. Gözlerim kapanmaya yüz tutmuştu, vücudumun her kası gevşiyordu. Ancak içimdeki bir ses, bu anı kaybetmek istemiyor gibiydi.

 

“Boran…” diye fısıldadım, sesim uykunun eşiğinde mırıldanıyordu. “Sen de korktun mu?”

 

Boran’ın eli, saçlarımda ritmik hareketlerine devam etti. Bir an duraksadı. Sesini alçalttı, sanki bu itirafı sadece ben duymalıydım. “Korktum, İnci. Deli gibi korktum,” dedi, nefesi başımın üzerinde titredi. “Sana bakıyordum, o odada nefes aldığını görüyordum ama içime bir kurt düşüyordu. Sandım ki… sandım ki artık bana dönmeyeceksin.”

 

Başımı kaldırıp Boran’ın yüzüne baktım. Gözleri loş ışıkta bile nemli görünüyordu. O güçlü adamın, benim küçük bir hareketime ne kadar çok bağlanmış olduğunu görmek, kalbimi burktu.

 

“Benim için zor olan, senin acına ulaşamamaktı,” diye devam etti, sesi daha da kısıldı. “Sen kendi duvarını ördün, ben o duvarı yıkamadım. Seni kurtarmak istiyordum, seni çekip çıkarmak istiyordum ama gücüm yetmiyordu. Bir adamın, sevdiği kadını kurtaramaması… bu, en ağır çaresizlikmiş.”

 

Elimi uzatıp yanaklarından süzülen ince bir nemi sildim. “Benim de seni görmek, sana sarılmak için gücüm yoktu. Seni kederimle boğarım sandım.”

 

Boran, elini yanağıma koydu. Baş parmağı, şakağımı okşadı. “Birbirimizi kederle boğmayız biz ancak birbirimizi kederden kurtarırız.” Gözleri, gözlerime kilitlendi. “Sana ihtiyacım vardı. Sadece yanımda olmana. Sadece yaşama devam ettiğini görmeye. Şimdi kollarımdasın ve ben nefes alabiliyorum.”

 

Bu sözler, aramızdaki tüm suçluluk perdesini kaldırdı. Biz, sadece bir kaybın mağdurları değil, birbirine tutunmak zorunda olan iki savaşçıydık. Gözyaşlarımın son kalıntıları Boran’ın göğsünde kurumaya başlarken dudaklarımda hafif, içten bir gülümseme belirdi. Boran bunu fark etti ve o da gülümsedi.

 

“Şimdi,” dedi, beni son bir kez sıkıca kendine çekerek. “Uyu. Dinlen. Gözlerini kapat ve bütün o ağırlığı bana bırak. Yarın hayata yeniden başlayacağız. Söz mü?”

 

“Söz,” diye fısıldadım.

 

Başımı tekrar onun yumuşak ve güçlü göğsüne yasladım. Boran’ın ritmik kalp atışı, dışarıdan gelen gece sesleriyle birleşti ve beni sarmaladı. Kollarımı Boran’ın beline doladım. O an, ilk defa o kederli, kırılgan boşluktan uzaklaşmıştım. Gözlerim kapandı ve beni haftalardır ziyaret etmeyen derin, huzurlu bir uykuya teslim oldum. Boran’ın güvenli nefesi, üzerimdeki son zırh parçasıydı…

*****

 

“İmzayı eve gönder Giray, Fatih’i gönderirim ben şimdi.”

 

Algıladığım cümleyle gözlerimi usulca aralarken sözlerin devamını duydum. “Gelemem. Tekrar ertelesinler toplantıyı.”

 

Gözlerimi yavaşça araladım ışığın gözlerimi yakmasına izin vererek. Boran camın önündeydi. Ellerini cebine sokmuştu, omuzları biraz gergin, çenesini hafifçe yukarı kaldırmıştı. Sinirli görünüyordu ama o sinirle birlikte, yanında olmanın verdiği o alışılmış güven hissi vardı.

 

“Tamam Giray, tekrar ertelesinler. Zor günümüzü bilip anlayış sağlamıyorlarsa gerek yok öyle bir ortağa.” Sert bir şekilde karşılık verirken onu izlemeye devam ettim. Benim yüzümden işler çok aksamıştı. Güney birkaç imza getirmişti aynı şekilde imzalamam için. Abimle ikisi halletmeye çalışıyorlardı ama Boran olmadan o tarafta işler yürüyor gibi değildi.

 

“Halledin siz. Hadi kapatıyorum.” Fısıldayarak son sözlerini söyleyip telefonu kapattığında camdan dışarı bakarak iç geçirdi.

 

Sessizce onu izlemeye devam ederken birden bakışlarını bana doğru çevirdiğinde göz göze geldik. Sert ve gergin bakışları göz göze geldiğimiz ilk anda yumuşarken adımlarını bana doğru attı. “Benim yüzümden uyandın değil mi?” Sanki suçluluk ve endişe arasında gidip geliyordu.

 

“Hayır…” dedim itiraz ederek. Küçük bir tebessüm etmeye çalışarak devam ettim. “Hem öyle olsa bile senin sesinle uyanmak bir lütuf.” Orada geçirdiğim günlerden sonra Boran’ın sesi bir armağandı sanki bana.

 

Cümlemle birlikte yüzündeki gülümseme büyürken yatağa oturarak yönünü tamamen bana çevirdi. Elini yanağıma yaklaşıp severken gözlerimin içine baktı uzun uzun. Ardından bakışlarını karnıma doğru çevirerek endişeli bir biçimde konuştu. “Ağrın var mı?”

 

“Hayır… Çok daha iyiyim sayenizde.” Dedim onu rahatlatmak için. Ama gerçekten de eve çıktığım ilk günden beridir bebekler gibi bakılıyordum. Ben her ne kadar onlarla konuşmasam da onlar benimle ilgilenmeye devam etmişlerdi.

 

“Ağrın olduğunda hemen söyle, ağrı kesici içersin.” Dedi Boran ciddi bir şekilde. O da daha bir üzerime titrer olmuştu. Başımı salladığımda Boran küçük bir tebessüm ederek tekrar konuştu. “Sıkıldın değil mi? Gözlerinden bile belli ne kadar sıkıldığın. Bugün biraz dışarı çıkarız, yürüyüş yaparız istersen. Ama çok değil.”

 

Bu çok güzel olurdu gerçekten. Ama bunu akşam geldiğinde de yapardık. Hastaneden çıktığımdan beridir evdeydi Boran ve yanımdan ayrılmıyordu hiçbir şekilde. İşe gitmesi gerekiyordu.

 

“Ama akşam sen geldiğinde.” Dediğimde Boran kaşlarını çattı hafiften. Bense devam ettirdim cümlemi. “İşten döndüğünde.” Dediğimde iç çekti Boran. Başını geriye doğru atarak yatağın başlığına yasladı. “Sende mi güzelim?”

 

Yavaşça yattığım yerden doğrularak ona doğru yaklaştım. Elimi yanağına yaslayarak gözlerinin içine baktım. “Ben iyiyim sevgilim… gerçekten iyiyim. Toplantılarını daha fazla erteleme. Zaten benim yüzümden yeterince sıkıntı yaşadın. Lütfen.”

 

Boran gözlerimi süzdü, sonra derin bir nefes aldı. “Hiçbir şey senin yüzünden değil, bende uzun süredir yapmadığım tatilimi yaptım.” Dedi şakacı bir biçimde. Beni rahatlatmaya çalıştığını biliyordum. Küçük bir tebessüm ederek ona bakarken başımı omzuma eğdim. “O zaman tatil bugünden itibaren bitiyor… Çünkü yakında bende işe başlayacağım.”

 

“Hayır.” Boran’ın aniden verdiği tepki ile kaşlarım çatıldı. “Ne demek hayır?”

 

“Henüz iyileşmedin.” Dedi Boran. Dudaklarımı yalayarak gözlerine baktım. “Koşturmalı bir işim yok, masama geçip oturacağım sadece Boran. Hem karnımdaki yara iyileşti sayılır. Evde dura dura kafayı yiyecek gibi hissediyorum, ben alışık değilim.”

 

Aslında söylemek istediğim şey içimdeki bu suçluluk, pişmanlık, yaşadıklarımızın ağırlığını düşünmekten kaçmak istiyordum idi ve bunu ancak çalışarak yapardım. Evde sadece duvara baktığımda düşünüp ağlayasım geliyordu. Hala kendimi affetmemiştim, affedemeyecektim de. Boran’ın yüzüne bile daha yeni yeni bakabiliyordum. Evdekilere de aynı şekilde. Hepsinin gözlerindeki acımayı görmek istemiyordum.

 

“Bunu sonra konuşuruz.” Dedi Boran tam bir cevap vermeden. Ama onu dinleyeceğimi sanmıyordum. Bu konuyu kapatarak tekrar konuştum. “Ben kahvaltımı yaparım, sen işe geç kalma.” Dediğimde hafifçe kaşlarını çattı. “Benden bu kadar kurtulmak istediğini düşünmemiştim.”

 

“Biraz kafamı dinlerim fena mı?” dedim şakacı bir tonda. Gözlerini hayretle açıp bana bakarken uzanarak yanağını öptüm. “Şaka yaptığımı biliyorsun. Ama oraya gitmen gerektiğinin de farkındasın. Ben gerçekten iyiyim, lütfen işini aksatma.”

 

Boran bıkkın bir nefes vererek baktı gözlerime. “Anlaşıldı, kurtuluşum yok. Ama önce karnına pansuman yapalım, sonra gideceğim.”

 

“Anlaştık.” Dedim sözlerine karşılık olarak.

 

Yatağın yanındaki komodinin çekmecesinden steril malzemeleri, bantları ve bir kutuyu çıkardı. Bütün bu günlerde, benim yaralarımla bizzat ilgilenmişti; bu eylem, onun bana duyduğu sarsılmaz şefkatin somut bir göstergesiydi. Beni bir bebek gibi, kırılacak bir obje gibi kaldırdı, sırtıma yastıklar koyarak yataktan destek almamı sağladı. Üzerimdeki pijamayı nazikçe sıyırdı.

 

Karnıma baktım. Yaranın dikişleri yavaş yavaş iyileşiyordu ama o bölge hâlâ hafif mor, gergin ve hassastı. Oraya bakmak, sadece fiziksel bir iz değil, aynı zamanda benim kaybımın somut ve sessiz bir anıtıydı. Orası, hayallerimin mezarıydı.

 

Boran, eli titremesin diye derin bir nefes aldı. O pürüzsüz, güçlü eller, şimdi bir cerrah titizliğiyle, bir sanatçının hassasiyetiyle çalışıyordu. Eskimiş pansumanı yavaşça, derimi çekiştirmeden çıkardı. Temizleme solüsyonu değdiğinde hafifçe irkildim.

 

“Canını yakıyor muyum?” diye sordu, hemen durarak. Gözleri endişeyle doluydu.

 

“Hayır,” dedim, elini tutup. “İyiyim. Devam et.”

 

Boran, yaranın etrafını dikkatle temizledi. Gözleri, o incecik yara izinden bir an olsun ayrılmıyordu. O kadar odaklanmıştı ki, sanki sadece o yaranın iyileşmesi, aramızdaki her şeyi düzeltecekmiş gibiydi.

 

Pansumanı yapmayı bitirdiğinde, elinde tuttuğu yeni, temiz bir gazlı bezi yapıştırdı dikkatle. Ardından yavaşça eğilerek dudaklarını tam yara izinin, acının ve kaybın üzerine bastırdı gazlı bezin üzerinden. Bu, tutkulu ya da arzulayan bir öpücük değildi; bu, derin, kederli bir veda, saygılı bir teslimiyet ve sessiz bir af dileğiydi.

 

O an, içimde keskin bir sızı hissettim. Boran’ın öpücüğü kalbime işlerken, zihnimde anlık bir düşünce çaktı. Keşke, oradaki bebeğimizi, o boş kalan yeri de öpebilseydi. Keşke bu, sadece fiziksel acıya değil, ruha ulaşan bir öpücük olsaydı.

 

Bu düşünce, bir kıskançlık değil, kaybedilen geleceğe duyulan derin bir özlemdi. Boran somut acıyı onurlandırıyordu; ama ben, o öpücüğün, bizi terk eden, hayalimizde kalan ruha da ulaşmasını istiyordum.

 

İçimdeki sızıyı ona belli etmemeye karar verdim. Şimdi, Boran’ın ihtiyacı olan şey, benim zayıflığım değildi. Hafifçe gülümsedim. Ellerimi Boran’ın yüzüne koydum. Parmaklarım, sakallarının yeni uzamaya başlayan sertliğine dokundu.

 

“Şimdi tamamen iyileştim Boran.” dedim, sesimdeki kararlılık, bir yemin gibi yankılandı. “O yara kapanıyor ve artık iyiyim.”

 

“O zaman daha da iyileşmen için her gün öperim.” Şefkatle konuşurken küçük bir tebessüm ettim. “Yarayı değil de dudaklarımı öpsen.” Dedim arsız bir sırıtışla. Boran, sorumun ağırlığını ve cüretini tartan bir sessizlikle yüzüme baktı. Sonra, sanki günlerdir beklediği izin çıkmış gibi, bedeni gevşedi. Ellerini belime yerleştirip beni nazik ama kararlı bir şekilde kendine çekti. Aradaki o mesafeli, korkak boşluk bir anda yok oldu.

 

“Demek dudaklarını...” dedi, sesi şimdi daha boğuk, daha hırıltılı geliyordu. “Senin bu arsızlığın benim sonum olacak ama itiraz edeceğimi sanıyorsan yanılıyorsun.” Yüzünü yüzüme öyle çok yaklaştırdı ki, kirpikleri tenime değiyordu.

 

Daha fazla beklemeden dudaklarımızı birleştirdiğinde gözlerimi kapadım. Ellerim istemsizce ensesine dolandı, parmaklarımı saçlarının arasına geçirdim. Boran, bir susuzun suya kavuşması gibi öpüyordu beni. Alt dudağımı dudaklarının arasına alıp nazikçe çekiştirdiğinde, içimdeki o buz tutmuş boşluğun kenarlarından erimeye başladığını hissettim.

 

En sonunda nefes nefese ayrıldığımızda, dudaklarımın sızladığını hissettim; ama bu sızı, karnımdaki o boşluktan çok daha canlı, çok daha hayat doluydu. Boran alnını alnıma yasladığında, gözlerini açmaya korkar gibiydi. Dudaklarımdaki ıslaklık ve onun sıcaklığı, bana hala yaşadığımı, hala onun tarafından sonsuz bir aşkla sevildiğimi hatırlatıyordu.

 

“O zaman ben hazırlanayım artık.” Dediğinde başımı salladım. Boran yataktan kalkıp banyoya ilerlerken gözlerim onun her hareketini yakaladı.

 

Sadece birkaç gün önce, bitkin ve kırılmış hâliyle gördüğüm adam artık başka bir enerjiydi; hâlâ yorgun ama bir o kadar da kararlıydı. Ellerini yıkadıktan sonra dolaptan tıraş makinesini aldığını gördüm. Ayağa kalkıp banyonun kapısına doğru ilerledikten sonra kapının sövesine yaslandım onu izlemek için.

 

Aynadan göz göze geldiğimizde Boran duraksadı. “Dikilme orada, dinlen biraz.” dedi bana dönerek. “Hayır,” dedim hemen, yavaşça kapıdan ilerlerken. “Seni izlemek istiyorum.”

 

Boran bir an durdu, tıraş makinesini avucunda kavradı. Sonra dudaklarını birbirine bastırdı. “Peki madem.”

 

Boran, sakalını tıraş ederken ciddiyetle makineyi kullanıyordu; yüzündeki çizgiler, sabah ışığında belirginleşmişti. Elleri keskin ama dikkatliydi. Bir an durdum, nefesimi tutarak onu izledim; sanki zaman durmuştu ve sadece o an vardı.

 

“Gel buraya.” dedi Boran aniden, elindeki makineyi kapatarak. “Ne oldu?” diye merakla ona bakarken Boran bana doğru döndü tamamen. “İçim rahat değil böyle, oturmalısın. O yüzden kendimce çözüm buldum. Dediğinde ne olduğunu anlamadan ellerini uzatıp beni nazikçe koltuk altlarımdan tuttu ve tezgâhın üzerine oturttu.

 

“İnanılmaz bir adamsın gerçekten.” Dedim hayretle. Boran, söylediğime hafifçe gülümseyip yüzüme yaklaştı. Ellerini tezgâhın üzerinde, her iki yanıma dayayarak beni adeta kendi dünyasıyla duvar arasına hapsetti. Gözleri, en ince ayrıntıma kadar beni inceliyordu. “Madem izlemek istiyorsun en yakından izle dedim, kötü mü yaptım?”

 

“İyi yaptın.” Dedim sesimdeki tüm o hayranlığı gizleme gereği duymadan. Aramızdaki mesafe o kadar azdı ki, her nefes alışında göğsünün yükselip alçalarak dizlerime çarpışını hissedebiliyordum.

 

Boran makineyi tekrar eline aldığında bakışları bana doğru döndü. “Yapmak ister misin?”

 

“Ben beceremem ki.” Dedim anında. Daha önce hiç denememiştim böyle bir şeyi. Daha doğrusu hayatımda görüp izlememiştim bir erkeğin tıraş oluşunu. Boran yüzüme bakıp gülümsedi. O gülümseme… o güven dolu bakış… dünyadaki tüm korkularımı sildi. “Becerirsin, güzelim.” dedi. Ardından gururlu ekledi. “Sence senin başaramayacağın bir şey var mı?”

 

"Peki." dedim titrek bir nefes alarak. "Ama bir yerini kesersem sakın kızma."

 

Boran hafifçe güldü, makineyi elime tutuştururken parmaklarımı kendi parmaklarıyla sardı. "Ben senin elinden gelen her şeye razıyım İnci. İstersen yüzümü haritaya çevir, umurumda değil."

 

Makinenin titreşimi avucumun içine yayıldığında hafifçe irkildim. Boran, diğer elini belime yerleştirip beni dengelerken yüzünü bana doğru hafifçe yan çevirdi. Boğazımdaki o düğümün yerini tatlı bir heyecan almıştı. Çok dikkatli, sanki dünyanın en kıymetli mücevherini işliyormuşum gibi makineyi yanağına yaklaştırdım.

 

Boran gözlerini kapatıp tamamen teslim oldu bana. Makinenin ucu cildine değdiğinde parmak uçlarım titriyordu ama onun o sarsılmaz duruşu beni sakinleştirdi. Sakallarının üzerinden ağır ağır, santim santim ilerledim. O sert kılların dökülüşünü, altından çıkan o pürüzsüz teni görmek beni tuhaf bir şekilde gururlandırdı. Onu iyileştiriyordum; en azından dışarıdan, en azından şimdilik.

 

Bir ara o kadar odaklanmıştım ki, dilimi hafifçe dışarı çıkardığımı ancak Boran’ın kısık sesli gülüşüyle fark ettim. "Çok ciddisin." diye fısıldadı gözlerini açmadan.

 

"Sus, dikkatimi dağıtma." dedim ciddi bir tavırla. Ama içimdeki o karanlık perdenin biraz daha aralandığını hissedebiliyordum. Çene hattına geldiğimde duraksadım, oradaki kavis zordu. Boran, işimi kolaylaştırmak için başını biraz daha kaldırdı. Boynundaki o belirgin damarın üzerinde makineyi gezdirmek, aramızdaki bu derin güvenin en somut kanıtıydı.

 

Tam o sırada, bakışlarım boynunun tam ortasındaki âdem elmasına takıldı. Yutkunmasıyla birlikte adem elması ağır ağır yukarı çıkıp tekrar aşağı indi. O an, kalbimde bir şeylerin amansızca titrediğini hissettim. O keskin kavis, teninin altındaki o ritmik hareket... Bakışlarımı oradan alamadım. İçimi tuhaf, yakıcı bir özlem dalgası sardı.

 

Ayrı olduğumuz o karanlık boşlukta geçen her saniye araya asırlar koymuş gibiydi. Onu özlemiştim. Sadece varlığını değil; bu erkeksi hatlarını, boynundaki o belirgin damarın vuruşunu, bana olan bu sonsuz güvenini özlemiştim. Makine elimde hâlâ çalışıyordu ama ben öylece kalakalmıştım.

 

Boran, duraksadığımı fark etmiş gibi gözlerini araladı. Bakışlarımın odaklandığı yeri gördüğünde, adem elması bir kez daha, bu kez daha hızlı hareket etti. Bakışlarındaki o derin ifade, içimdeki özlemi aynalıyor gibiydi.

 

"İnci..." diye fısıldadı.

 

Elimdeki makineyi yavaşça geri çektim ama elimi boynundan çekmedim. Parmak uçlarım, az önce makineyle geçtiğim o sıcak tenin üzerinde, tam o hareketli noktanın çevresinde gezindi. Teninin sıcaklığı parmaklarıma, oradan da tüm ruhuma yayıldı.

 

"Çok özledim seni." diye fısıldadım, sesim banyonun havasında dağılırken. "Seni, seninle böyle olmayı çok özlemişim."

 

Boran hafifçe gülümsedi ama bu kez gözlerinde sadece şefkat değil, o bildiğim, beni her seferinde darmadağın eden o yoğun arzu da vardı. "Ben seni her saniye özlüyorum güzelim." dedi, dudaklarını boynuma yaklaştırarak. "Nefes aldığım her an, bir sonraki nefesimi senin teninden almayı bekliyorum."

 

Boynuma bıraktığı o sıcak öpücükle gözlerimi kapattım. İçimdeki acı hâlâ oradaydı, evet; ama Boran’ın bu yakınlığı, o acının üzerine serilen yumuşacık, ipek bir örtü gibiydi. Yine de bu kadar yoğunluk, bu kadar duygu şu an için kalbime fazlaydı. Üstelik elimdeki makine hâlâ elimi titretiyordu.

 

Hafifçe geri çekilip kaşlarımı sahte bir kızgınlıkla çattım. "Dur ya!" dedim, elimdeki makineyi havada bir tehdit unsuruymuş gibi sallayarak. "İşimi yapamıyorum senin yüzünden. İzin ver de şu tıraşı bitireyim Boran!"

 

Boran, bu ani çıkışımla kaşlarını hayretle kaldırdı. Az önceki o derin, romantik adam gitmiş; yerine haksızlığa uğradığını düşünen, şaşkın bir çocuk gelmişti. "Ben ne yaptım ya?" dedi ellerini iki yana açarak. "Kendi banyomda, kendi tezgahımda uslu uslu duruyorum. Hatta sana boynumu feda ettim, daha ne yapayım?"

 

"Uslu mu?" dedim gülmemi bastırmaya çalışarak. "Boynumu öpüp duruyorsun, dikkatim dağılıyor. Ya makine kayarsa? Ya o çok sevdiğin karizmatik çene hattını haritaya çevirirsem? Sonra 'İnci beni ne hale getirdin' diye ağlama."

 

Boran muzip bir sırıtışla yüzüme yaklaştı, burnunu burnuma sürttü. "Valla ben halimden memnunum. Karın tokluğuna değil, öpücük tokluğuna tıraş oluyoruz şurada. Hem fena mı olur? Çenemde senin imzan olur işte, 'İnci hatırası' diye gezerim ortalıkta."

 

"Boran!" dedim uyarıcı bir tonla ama dudaklarımın kenarı çoktan kıvrılmıştı. "Düzgün dur, son bir yer kaldı."

 

"Tamam, tamam... Sustum ve heykel gibi duruyorum." dedi ve gerçekten de nefesini tutup komik bir ciddiyetle havaya bakmaya başladı.

 

Gülmemi bastırmak için alt dudağımı dişleyerek işime odaklandım. Boran gerçekten de dediğini yaptı; sanki nefesini bile teslim etmiş bir heykel gibi kaskatı kesildi. Gözleri tavandaki bir noktaya sabitlenmiş, yüzündeki o abartılı ciddiyetle tam bir profesyonel model edasındaydı.

 

Makineyi çenesinin altındaki son pürüzlerin üzerinde nazikçe gezdirdim. O kavisli yolları bir ressamın fırçasıyla tuvalinde gezindiği kadar dikkatli geçtim. Son sakal kırıntısı da lavaboya döküldüğünde makineyi kapattım. Banyonun içinde aniden derin bir sessizlik oldu.

 

"Bitti," dedim, elimi hâlâ tezgâhta oturduğum için bacaklarımın arasında duran Boran’ın omuzlarına koyarak. Boran önce bir gözünü, sonra diğerini açtı. Derin bir nefes verip omuzlarını düşürdü. "Hayatta kaldım mı?" diye sordu dalga geçerek.

 

"Bak bakalım." dedim makineyi kenara bırakıp elimle aynayı işaret ederek. Ama o aynaya değil, benim gözlerimin içine bakıyordu. "Aynaya bak Boran, bana değil!"

 

"Ben kendimi görüyordum ama neyse..." diyerek aynaya yöneldi. Parmaklarını çenesinde, elmacık kemiklerinde gezdirdi. Cildi tertemiz ve parlaktı; yüzündeki o yorgun ifade, yerini taze bir canlılığa bırakmıştı. Başını sağa sola çevirip eserimi inceledi.

 

"Valla…" dedi hayretle. "Ben bile kendimi bu kadar iyi tıraş edemiyorum. Sanırım artık her sabah burada, bu tezgâhta randevumuz var."

 

"Abartma istersen." dedim ama içimden bir gurur dalgası geçti. "Nasıl oldu peki? Onayı aldım mı?"

 

Boran aynayı bırakıp yüzüme yaklaştı. Ellerini belimin iki yanına, tezgâhın üzerine yasladı. "Onay ne demek... Tam puan aldın," dedi sesi birden yumuşayarak. "Sadece yüzümdeki sakalları değil, sanki ruhumdaki o pası da temizledin. Ellerine sağlık güzelim."

 

Eğilip yanağını yanağıma sürtüp ardından da yanağımı öptükten sonra tezgâhın üzerinde duran o meşhur tıraş losyonu şişesine uzandı. Avucuna döktüğü sıvıyı ellerini birbirine sürterek ısıttıktan sonra, ağır çekimdeymiş gibi yüzüne uygulamaya başladı. O tanıdık, ferah ve odunsu koku banyonun küçük alanına saniyeler içinde yayıldığında, içimdeki tüm duyular aynı anda şaha kalktı.

 

Derin bir nefes aldım, gözlerimi kapatıp kokuyu ciğerlerimin en ücra köşelerine kadar hapsettim. “Bu koku…” diye mırıldandım sarhoş gibi. “Dünyadaki en sevdiğim şey olabilir. Hatta sadece bu koku için bile her gün seni tıraş edebilirim.”

 

Boran hafifçe güldü. “Demek kokum, yakışıklılığımdan daha çok puan topluyor, öyle mi?” dedi muzipçe.

 

“Yakışıklılığın zaten tartışmaya kapalı.” dedim elimi yanağına götürüp losyonun verdiği o hafif ıslaklığı hissederek. “Ama bu koku…” deyip gözlerimi kapattım. “Bu koku resmen yasal uyuşturucu gibi. İnsanın bütün mantığını devre dışı bırakıyor. Eğer bir gün bana çok kızarsan falan sakın bu losyonu sürme; çünkü o zaman sana küs kalmam imkansız hale gelir. Bütün savunma sistemlerim çöküyor.”

 

Boran, bu itirafım karşısında öyle bir keyiflendi ki, göğsünün sarsıldığını hissettim. “Bak sen,” dedi, sesindeki o hınzır tınıyı göremesem de duyabiliyordum. “Demek zayıf noktamızı açık ettik. Ben de boşuna diller döküyorum affet beni diye; sür losyonu, geç karşısına... Bu kadar kolay mıydı yani?”

 

Gözlerimi aralayıp ona hafif bir yan bakış attım. “O kadar da kolay değil Boran Efendi. Stratejik bir sır verdim diye hemen suistimal etme.”

 

“Peki İnci Hanım, nasıl isterseniz.” Dedikten sonra koltuk altlarımdan tutarak tekrar beni kaldırdı ve ayaklarımın yere basmasını salladı. “Bu kadar sohbet yeter, biraz dinlen.”

 

"Dinlenmek istemiyorum." diye itiraz edecek oldum ama Boran çoktan omuzlarımdan tutup beni yatak odasına doğru yönlendirmişti bile. Ayaklarım yere bassa da, hala banyoda soluduğum o tıraş losyonu kokusunun sarhoşluğu üzerimdeydi.

 

"Boran, iyiyim dedim ya." dedim koridorda ağır adımlarla ilerlerken. "Sadece yanında oturup seni izleyecektim."

 

"İzlersin güzelim, kaçmıyorum ya," dedi sesi yumuşayarak. Beni yatağın kenarına kadar getirdi ve itiraz kabul etmeyen bir tavırla oturmamı sağladı.

 

İçimden bir his, bu anı bir kez daha kaydetmek istiyordu; onu hazırlık sırasında izlemek, her hareketini, her titizliğini görmek istiyordum. Boran gardıroba ilerleyip jilet gibi ütülenmiş siyah takım elbisesini çıkardığında, göğsüme belli belirsiz bir sızı oturdu. Bu kıyafet, hayatın normal ritmine döndüğünün, dışarıdaki dünyanın bizi beklediğinin en somut kanıtıydı. Oysa ben, hâlâ o banyonun buğulu ve güvenli havasında, sadece ikimiz varmışız gibi kalmak istiyordum.

 

Yatağın kenarına iyice yerleşip sırtımı başlığa yasladım. Boran, üzerindeki tişörtü tek hamlede çıkarıp kenara attı. Sırtındaki kasların her hareketini, omuzlarındaki o güçlü duruşu izlerken yutkundum. Beyaz gömleğini giyip düğmelerini aşağıdan yukarıya, büyük bir titizlikle iliklemeye başladı.

 

"Beni böyle izlemeye devam edersen…" dedi sesi boğuklaşarak, "O kapıdan çıkmam imkansız hale gelecek. Şirket falan umurumda olmayacak, seni kucağıma alıp akşama kadar bırakmayacağım."

 

“Ama gitmen gerekiyor sevgilim.” Dedim küçük bir tebessüm ederek. Boran yatağın üzerinden ceketini alıp omuzlarından geçirirken iç geçirdi. “Aslında gerekmiyor ama senin için rahat etmeyecek gitmezsem.”

 

“Gitmen gerekiyor, çünkü bu evin üzerindeki o ağır sessizliği dağıtmamız lazım,” dedim, sesimi mümkün olduğunca canlı tutmaya çalışarak. “Hayatın devam ettiğini görmeye, senin o güçlü duruşuna ihtiyacım var.”

 

Boran, ceketinin önünü tek hamlede ilikledi ve bana doğru birkaç adım atıp yatağın kenarına, tam yanıma çöktü. O siyah kumaşın asaletinin altında, o kadar yakınımdaydı ki; banyodaki o ferah tıraş losyonu kokusu şimdi kumaşın o ağır, kaliteli kokusuyla harmanlanmıştı. Elini uzatıp yüzüme düşen bir saç tutamını kulağımın arkasına itti. Başparmağı, elmacık kemiğimin üzerinde bir süre takılı kaldı.

 

“Senin için rahat edecekse giderim.” dedi, gözlerimin en derinine bakarak. “Ama bil ki; toplantılarda imza atarken, insanları dinlerken ya da o cam binanın içinde yürürken, aklım sadece burada olacak.”

 

Eğilip alnıma uzun, derin bir öpücük kondurdu. Gözlerimi kapattım. Dudaklarının sıcaklığı tenimde bir mühür gibi kaldı. Geri çekildiğinde, yüzünde o alışık olduğum otoriter ama bana karşı her zaman savunmasız olan ifade vardı.

 

“Ben yokken kendini dinleme, tamam mı?” diye tembihledi. “Mutfaktakilere söyledim, kahvaltını en sevdiğin şekilde hazırlıyorlar. Birazdan odana getirecekler. Bir şey istersen, en ufak bir şey bile olsa, hemen beni arıyorsun.”

 

“Tamam Boran, söz.” dedim gülümseyerek. Boran ikna olmamış gibi devam etti cümlelerine. “İlaçlarını içmeyi unutma. Gün içinde seni defalarca arayacağım, sakın meşgule atma."

 

“Tamam Boran, tamam... Her şeyi harfiyen yapacağım, söz veriyorum.” dedim, onun bu evhamlı hallerine dayanamayıp gülümseyerek.

 

O, kapıya yönelmek üzereyken daha fazla yatakta duramadım. Üzerimdeki yorganı kenara itip yavaşça doğruldum. Karnımdaki o sızı yerindeydi ama Boran’ın bana verdiği güç, o sızının önüne geçiyordu. Yataktan kalktığımı görünce adımları anında durdu, kaşları çatıldı. “İnci, ne yapıyorsun? Dinlen demedim mi ben sana?”

 

“Sadece kocamı kapıya kadar geçirmek istiyorum, çok mu?” dedim, yanına kadar adımlayıp tam karşısında durarak.

 

Boran, itiraz edecek gibi oldu ama gözlerimdeki kararlılığı görünce sustu. O siyah ceketin içinde, tıraş kokusu ve tüm heybetiyle karşımda duran bu adama bakmak gururumu okşuyordu. Ellerimi uzatıp gömleğinin ceketinin altından hafifçe yamulmuş yakalarına dokundum. Parmak uçlarımla yakalarını jilet gibi düzelttim, ceketin omuzlarını hayali tozları silkelercesine okşadım.

 

Başımı kaldırıp doğrudan o koyu kahvelerine baktım. “Hayırlı işler kocacım,” dedim sesimi hafifçe yükselterek. “Bol kazançların olsun ama aklın burada, bende kalsın. Çabuk gel.”

 

Boran, dokunuşumla ve “kocacım” deyişimle birlikte bir anlığına duraksadı. Bakışları yumuşadı, o otoriter iş adamı zırhı saniyeler içinde paramparça oldu. Elleri belimi buldu, beni kendine nazikçe çekip alnını alnıma yasladı.

 

“Aklımın başka bir yerde kalma ihtimali yok zaten.” diye fısıldadı. “Sen böyle uğurladığın sürece, ben dünyanın öbür ucuna gitsem de koşarak bu kapıya dönerim.” Eğilip yanağıma derin bir öpücük kondurdu, kokusunu son kez içime çekmeme izin verdi. “Kendine iyi bak, güzelim. Kalbim sende.”

 

Son bir kez gülümsedi ve ağır adımlarla odadan çıktı. O koridorda yürürken, ben kapının eşiğinde kalıp arkasından baktım. Kapı kapandığında ev bir anda sessizleşti ama bu kez o sessizlik canımı yakmadı. Çünkü burnumda hâlâ onun tıraş losyonunun kokusu, tenimde ise sıcak öpücüğünün izi vardı.

 

Pencereden dışarıya, onun arabasının bahçe kapısından süzülüp gidişini izledim. Dünya dışarıda tüm hızıyla dönmeye, insanlar koşturmaya ve hayat akmaya devam ediyordu. Bizim için zaman bir süreliğine durmuş, bizi o karanlık boşluğa hapsetmişti ama Boran bugün o zinciri kırmıştı.

 

Yavaşça yatağa geri döndüm ama bu kez içine gömülmek için değil, onun bıraktığı boşluğa dokunmak için. Odanın her zerresine sinmiş olan o ferah tıraş losyonu kokusu, en etkili ilaçtan daha iyi geliyordu ruhuma. Derin bir nefes aldım; bu kez nefesim yaralı değildi. Hâlâ sızlıyordu, hâlâ eksikti ama artık "kimsesiz" değildi.

 

İçimdeki o büyük kaybın yarattığı sessizliği, Boran’ın gitmeden önceki o muzip gülüşüyle doldurmuştum. Henüz her şey geçmemişti, biliyordum. Yarın yine ağlayabilirdim, yine o boşluğa düşebilirdim. Ama bugün, bu sabah, Boran’ın siyah takım elbisesinin asaletinde ve benim titreyen ellerimle düzelttiğim o yakalarda, yeniden başlamanın cesaretini bulmuştum.

 

Gözlerimi kapatıp başımı onun yastığına koydum. Gelecek henüz belirsizdi, kucağımız boş kalmıştı ama kalplerimiz birbirine hiç olmadığı kadar mühürlüydü. Evin içindeki o sessizlik artık bir düşman değil, bir bekleyişti. Boran’ın akşam eve döneceği ana, o kapının yeniden açılacağı saniyeye duyulan umut dolu bir bekleyiş...

 

Gülümsedim. Dudaklarımda hâlâ onun tadı, burnumda o "tehlikeli" kokusu vardı. Hayat, tüm acımasızlığına rağmen, bize birbirimizi bırakmamanın bir yolunu öğretmişti. Ve ben, bu kez o yolda yürümeye, hatta koşmaya hazırdım.

*****

 

Saatler geçtikçe, bu dört duvarın loşluğuna daha fazla katlanamayıp kalktım. Vücudumun her kası gerginlikten sızlasa da, o zayıflığa boyun eğmeyecektim. Üzerimdeki pijamayı düzelttim. Dün Boran’ın omuzlarıma örttüğü yeşil şalı tekrar üzerime alıp kendime bir zırh yarattım. Çoraplarımı giydim. Karnımdaki pansuman, her hareketimde sessiz bir ikaz gibi sızlıyordu ama dünkü o ilk tosttan sonra, ruhumdaki ağırlık hafiflemişti.

 

Odanın kasvetli, ağır havasından kurtulmak için kendimi zorladım. Amacım basitti: Açtım ve mutfağın gerçekliğine, yaşama inmek zorundaydım. Dün geceki o küçük zaferin tadı, damaklarımda hâlâ duruyordu.

 

Yatağın kenarından yavaşça, titrek bir kararlılıkla ayağa kalktım. Odanın kapısına ilerledim. Koridora çıktım. Koridor, Boran’ın çalışma odasına gittiğim o hayaletimsi zamandan daha aydınlık, daha az korkutucuydu. Duvarlar artık üzerime gelmiyordu; sanki ben adım attıkça, evin sınırları gevşiyordu.

 

Adımlarım yavaştı; yaram yürürken kendini yoğun bir şekilde hissettiriyordu ama bu acı, artık ruhumdaki boşluktan daha az korkutucuydu. Merdivenlere doğru yürüdüm. Mutfak, alt kattaydı ve oraya inmek, hayatın ritmine yeniden katılmak demekti. Korkuluğun parmaklıklarına elimi koyarak, merdivenleri yavaş adımlarla, kazandığım her basamağın farkında olarak inmeye başladım.

 

Zemin kata ulaştığımda, mutfaktan gelen o hafif yemek ve temizlik kokusunu aldım. Bu koku, ölüm sessizliğinden sonra gelen bir davetti.

 

Mutfak kapısından içeri süzüldüm. Kendime bir dilim ekmek alıp üzerime ince bir tabaka tereyağı sürdüm. Bir bardak da su doldurdum. Tezgâhın kenarında durarak, bu basit yemeği yavaşça çiğnedim. Mideme inen her lokma, beni dünyaya biraz daha sağlam bağlıyordu.

 

Yemeğimi bitirdiğimde, Boran’ın dün beni zorla da olsa iyileşmeye ikna ettiği odaya geri dönmek istemedim. Artık özgür olmalıydım. Oturma odası, salon, bütün bu ev... bana ait yerlerdi ve ben, kederim yüzünden bu yerlerden vazgeçmeyecektim.

 

Mutfaktan çıktıktan sonra yavaş adımlarla merdivenlere doğru ilerledim. Çok hızlı hareket edemiyordum, yaram yürürken kendini hissettiriyordu ne yazık ki. Ancak bu acı, beni artık durduramazdı.

 

“Gelin Hanım.”

 

Gülsüm Hanım’ın sesini duyduğum an adımlarım merdiven basamağında asılı kaldı. Derin’den öğrendiğim kadarıyla Boran onu evden uzaklaştırmıştı; Zümra babaanne de bu kararın arkasında durmuştu. Burada, tam da yaralarımın üzerine tuz basmak ister gibi karşımda ne işi vardı?

 

“Anne, lütfen artık...” Gamze, annesinin koluna asılmış, yüzündeki mahcubiyetle onu durdurmaya çalışıyordu ama Gülsüm Hanım’ın durmaya niyeti yoktu. “Az dur hele,” diyerek kızını savuşturdu.

 

Bıkkınlıkla ona doğru döndüm. İçimdeki yorgunluk o kadar büyüktü ki, bir tartışmayı daha kaldıracak gücüm yoktu. “Buyurun Gülsüm Hanım,” dedim soğuk bir sesle.

 

Bakışları bir zehir gibi vücudumda gezindi, her santimimi küçümser gibi süzdü. “Toparlanmışsın bakıyorum,” dedi. Sesinde en ufak bir şefkat kırıntısı yoktu. Nezaketen de olsa bir "geçmiş olsun" beklemek, bu kadının çölünde su aramaktan farksızdı. Sustum. Sustukça o daha da bilendi.

 

“Toparlarsın tabii... Evdeki herkesi hizmetçin yapmışsın, benim akılsız kızım da dahil.”

 

“Yeter anne, yeter!” Gamze’nin isyanı koridorda yankılansa da Gülsüm Hanım onu duymuyordu bile. Gözlerini doğrudan benimkilere dikti. “Beni gönderttin, şimdi evin keyfini sürüyorsun tabii.”

 

Kaşlarım çatıldı. Bu haksız suçlama karşısında sesimi yükseltmemek için kendimi zorladım. “Sizi göndermelerini ben istemedim Gülsüm Hanım ama Boran böyle bir karar veriyorsa muhakkak doğrudur.”

 

“Ne yani, hak ettin mi diyorsun sen bana?” Ellerini beline koyup üzerime yürürken derin bir nefes aldım.

 

“Hiçbir şey söylemiyorum Gülsüm Hanım, iyi günler.”

 

Tekrar merdivenlere yöneldiğimde, kolumda hissettiğim sert elle sarsıldım. Beni geriye doğru çektiğinde öfkem şaşkınlığımı aştı. “Öyle kolay gitmek yok.” dedi yüzüme doğru tıslayarak. “Beni gönderdiğini sanıyorsun ama senin de gitmen yakındır.”

 

“Bırakın kolumu!” Sesim bu kez bir emir gibi, keskin ve yüksek çıktı. Gözlerim alev alev ona bakarken o durmadı. Aksine, kalbime saplayacağı en zehirli oku yayına yerleştirdi. “Demirhanlı soyunu devam ettiremeyeceksin ya gitmen, gönderilmen yakındır. Ne yapsın Boran senin gibi eksik kadını.”

 

Cümlesi kulaklarıma ulaşır ulaşmaz gözlerim dolmaya başladığında karşımdaki kadın alayla güldü. “Bir çocuk bile veremeyeceksin, yazık. Gerçi karnındakine bile sahip çıkamadın sen.” Gözlerimin içine baka baka dile getirdikleri bir bıçak gibi kalbime saplanırken devam etti. “Üzerine kuma mı gelir, yoksa boşanır mısınız bilmem ama dediğim gibi senin esamen bile okunmayacak yakında.”

 

O an bir bıçak, tam dikişlerimin üzerinden ruhuma saplandı. Göğsüme koca bir taş oturdu. Boğazımdaki o hıçkırık bir yumruya dönüştü ama ağlamayacaktım; onun karşısında yıkılmayacaktım. Acım, saniyeler içinde devasa bir öfkeye dönüştü. “Kuma da senin kızın mı olacak?”

 

Cümlemle Gülsüm Hanım’dan bir şaşırma belirtisi bekledim ama yoktu. Aksine gülümsüyordu gururla. “Neden olmasın? Sağlıklı, akıllı, gençte. Elinden her iş de geliyor. Senin gibi Londralar ’da okumadı ama senden iyi eş olur.”

 

“Anne saçma sapan konuşma!” Gamze’nin sesi holde yankılanırken annesi ona bakmadı bile.

 

İçimdeki acıyı susturmaya çalışırken bir adım attım Gülsüm Hanım’a ve tam karşısına dikildim. “En başından beri amacın buydu. Geldiğim günden beridir bana düşman olma nedenin buydu senin. Kızını, yeğenine yapmaktı. Sen nasıl bir insansın?”

 

Gözlerim dolmuş, dudaklarım titriyordu; ama durmadım, sesim hem acıyı hem öfkeyi taşıyordu. Gülsüm Hanım hâlâ karşımdaki gururlu, alaycı duruşunu koruyordu; kaşlarını çattı ama alaycı gülüşünden vazgeçmedi. “Kızımın en iyi şekilde yaşamasını isteyen bir anneyim. Senin annenin aksine.”

 

O an kalbime bir hançer daha girdi. Sanki aldığım nefes bile ciğerlerime girmiyordu. Ölmüş annemi bile işin içine katabilecek kadar acımasızdı. Bir anlığına her şey sustu. Kulaklarımda uğuldayan o cümleler, kalbime saplanan kelimeler, anneme edilen o laf... Dünya sessizleşti. Nefes almaya çalıştım ama başaramadım. Sanki içimde bir yer paramparça oldu, bir kez daha… Ve bu defa gerçekten geri dönülmez bir yerden kırıldım.

 

Gülsüm Hanım bana tepeden bakarken, sanki zafer kazanmış gibi gözlerinin içi parlıyordu. İçimdeki acıyı görmek ona haz veriyor gibiydi. Çaresizliğim, onun en büyük ziyafetiydi. Ama ben ona bu zevki yaşatmayacaktım.

 

“Sen kimsin benimle böyle konuşma cüretinde bulunuyorsun?” Sesim, saniyeler önce titreyen o zayıf tınıdan tamamen arınmış, bir kırbaç gibi şaklamıştı koridorda. “Boran’ın halası desem değilsin, reddedildin! Evden kovuldun! Kimsin sen? Söyle, bu kapının dışında bir hiçken hangi sıfatla bana hesap soruyorsun?”

 

Gülsüm Hanım’ın o alaycı gülüşü, yüzünde donup kaldı. Beklemediği bu sertlik karşısında gözleri irileşirken üzerine bir adım daha attım. Az önce canımı yakan o "eksiklik" lafını, onun cehaletini ve hadsizliğini yüzüne çarpmak için bir silaha dönüştürdüm.

 

“Böyle sözler söyledin diye ben karşında susacak mıyım? Kızına kocamı 'al buyur' diye teslim mi edeceğim?” Bir kahkaha attım ama bu neşeden uzak, buz gibi bir sesti. “Senin o sinsi planların, o küçük hesapların bu evin duvarlarına bile çarpamaz. Boran seni bu kapıdan dışarı attığında sadece bir misafirliği bitirmedi, senin bu ailedeki adını sildi. Sen şimdi gelmiş, olmayan hükmünle bana kural mı koyuyorsun?”

 

Sözlerim holde yankılanırken Gülsüm Hanım’dan bir üzüntü bekledim ama onun alnındaki o zafer parıltısı daha da belirginleşti; dudakları kıvrıldı, gözleriyle beni didik didik etti. O an anladım ki, sözcüklerim onun için sadece bir oyun malzemesiydi.

 

“Ne sanıyorsun, İnci?” dedi soğukkanlılıkla. “Boran evlat ister; onun soyunu sürdürecek biri lazım. Kızımı da sever, iyi bir eş olur. Senin gibi eksik bir kadından daha iyidir o.”

 

“Kes sesini!”

 

Zümra babaannenin sert sesi holde yankılanırken yanağıma düşen gözyaşlarını titreyen ellerimle sildim. Bastonunu yere her vuruşunda sanki yer sarsılıyordu. O yaklaştıkça Gülsüm Hanım’ın o çiğ özgüveni yerini panik dolu bir toparlanmaya bıraktı. Zümra babaanne, kızının karşısında bir dağ gibi durdu ve hiç beklemediğimiz bir anda, elinin tersiyle öyle bir tokat attı ki; elim istemsizce ağzıma gitti, nefesim boğazımda düğümlendi.

 

O tokadın sesi holün yüksek tavanında yankılanırken zaman bir anlığına dondu. Gülsüm Hanım şaşkınlıkla geriye doğru sendeledi; elini yanağına götürürken gözleri irileşti, dudakları bir şeyler söylemek için aralandı ama tek bir kelime bile dökülmedi. Zümra babaanne, yaşına ve elindeki bastonuna rağmen taşıdığı o sarsılmaz otoriteyle adeta bir duvar gibi dikiliyordu karşısında.

 

Ben hâlâ elim ağzımda, gözlerimi onlardan ayıramıyordum. Şok içindeydim. Gülsüm Hanım’ın o zehirli diline karşı birinin bu kadar net, bu kadar sert bir şekilde "dur" dediğini ilk kez görüyordum. Ve o biri, kendi öz annesiydi.

 

“Yeter artık!” dedi Zümra babaanne. Sesi bastonunun mermere vuruşundan daha sert, sözleri en keskin bıçaktan daha keskindi. “Sabrımı taşırdın Gülsüm. Bu evde kadını en iyi ben bilirim; acıyı da ben bilirim, analığı da! Senin yaptığın ne anneliğe sığar ne de insanlığa!”

 

Gülsüm Hanım kekeleyerek bir şeyler söylemeye çalıştı ama babaanne elini kaldırarak onu susturdu. Bakışlarını kızından ayırıp bana çevirdiğinde, o sert bakışların yerini derin bir keder ve korumacı bir şefkat aldı. Ama kızına döndüğünde yeniden fırtınaya dönüştü.

 

“Senin karnından çıkan çocuk da evlat da, bu kızın canından kopan can değil miydi?” diye gürledi. “Soy sop diye tutturmuşsun, vicdanın kurumuş! İnci bu evin gelini, Boran'ın canı, benim başımın tacıdır. Senin o fesat fikirlerini bu kapının eşiğinden içeri sokmana bir daha asla izin vermem!”

 

Gülsüm Hanım, utançla yere bakarken mırıldandı. “Anne, ben sadece—”

 

“Sus!” Zümra babaanne bastonunu bir kez daha yere vurdu. “Sen ne yaptığını zannediyorsun? Bir kadının en büyük acısını yüzüne vurmak da ne demek? Evlat acısının üstüne kocasıyla ilgili söylediklerini geçtim, kızınla ilgili saçmaladıklarına gelmiyorum bile! Kardeş gibi büyüyen iki kişiye yakıştırdığın şeye bak!”

 

Zümra babaannenin sesi holde çatırdayan bir yıldırım gibi yankılandı. Bastonunun yere her vuruşunda, duvarlar titriyormuş gibiydi sanki. Ben, sessizce olanı izlerken içimde bir yerde kırılmış bir parçanın yerini bulduğunu hissettim. Kendi iç sesim ilk defa bir başkasının sesiyle dile gelmişti. İçimdeki düğüm biraz çözülürken, başımı yavaşça kaldırdım.

 

Gülsüm Hanım ise başını eğmişti, titreyen elleriyle bastonun izine bakıyordu yerde. Ne göz göze gelmeye cesareti vardı ne de söylediği sözlerin arkasında durabilecek hâli kalmıştı.

 

Zümra babaanne bir adım daha yaklaştı kızına. Gözleri bu defa öfkeden değil, kırgınlıktan kararmıştı. “Ben seni böyle mi yetiştirdim Gülsüm?” dedi. “Kadınlığı doğurmakla sınırlı sanan, başka bir kadının yarasını kurcalamaktan zevk alan biri olasın diye mi emek verdim ben sana?”

 

Gülsüm Hanım kekeleyerek cevap vermeye çalıştı. “Ben... sadece... onu bu eve ait görmüyorum.”

 

“Sen kimsin de bu eve kimin ait olup olmayacağına karar veriyorsun?” diye çıkıştı Zümra babaanne, yüzündeki yorgun ama sağlam bir kararlılıkla. “Boran’ın karısı o. Bu ailenin gelini. Ve sen, karnındaki evladını yitirmiş bir kadına, bir daha asla sahip olamayacağı bir şeyi suratına vura vura eziyet ettin. Hadi bunu yaptın, sonra ne yaptın? Kendi kızını, kardeşi gibi büyümüş bir adamla aynı cümleye koydun. Hiç mi utanmadın?”

 

Gülsüm Hanım, hâlâ sessizdi. Yutkunarak, kekeler gibi konuştu sonunda. “Ben… sadece kızımın geleceğini düşündüm.”

 

Zümra babaanne bu kez sesini hiç yükseltmedi. “Sen kızının geleceğini düşünmedin. Sen kendi geçmişinin yarım kalmış gururunu tamamlama çabasına girdin. Ama unutma Gülsüm… bir kadının geleceği, başka bir kadının yıkımıyla inşa edilmez. Edilirse de o gelecek çürük olur.”

 

“Umurumda bile değil,” dedi Gülsüm Hanım, sesindeki o hınçla karışık nefret artık saklanmıyordu. “Babası hapislerde, zaten annesine ne olduğu malum. Kendisinin nasıl dünyaya geldiğini de hepimiz biliyoruz...”

 

Kulaklarım uğuldamaya başladı. Gözlerimi karşıdaki boşluğa diktim. Londralar ‘da okumam, şirket, diplomalarım... Hepsi bir anda Gülsüm Hanım’ın gözünde birer "lütuf" olup çıktı. Onun için ben, sadece dedemin gölgesinde yeşermiş, aslı astarı olmayan bir sığıntıydım.

 

Zümra babaannenin bastonunu yere vurma sesi bile artık bu uğultuyu bastıramıyordu. Gülsüm Hanım devleşmişti; içindeki tüm o irini, yaralarımın en açık olduğu yerden boşaltıyordu. “Şirkete dedesinin sayesinde kondu, Londralar ‘da da onun sayesinde okudu. Dedesi olmasa sokaklarda sürünecekti. Babasının bile kabul etmediği kızı gelin diye aldınız!”

 

"Babasının bile kabul etmediği..."

 

Bu cümle, kaybettiğim bebeğimin sızısından bile daha keskin bir acıyla saplandı kalbime. Bir an için kendimi gerçekten o küçük, istenmeyen kız çocuğu gibi hissettim. Londralardaki o kütüphane köşelerinde, gece gündüz çalışarak kazandığım her başarı, onun tek bir cümlesiyle "sadaka"ya dönüştü.

 

Zümra babaanne, kızının bu kadar ileri gitmesiyle sarsıldı. Yüzündeki o yorgun ifade, yerini dehşet dolu bir sessizliğe bıraktı. Ama ben, sustukça küçüldüğümü, küçüldükçe yok olduğumu hissediyordum.

 

Gülsüm Hanım ise bana bakarken gözlerindeki o alaycı zaferle devam etti. “Şimdi de benden anlayış bekliyorsunuz! Boran’ın yanında asil bir kadın, ona bir varis verecek bir eş lazım. Bu geçmişi lekeli, geleceği ise kısırlıkla mühürlenmiş kızı değil!”

 

Gözlerimden bir damla yaş, yanağımdan süzülüp dudaklarımın kenarına indi. Tuzluydu, acıydı... ve her şeyden öte, çok gerçekti. İçimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Artık öfke duyamayacak kadar kırılmıştım.

 

Zorlukla duvara tutunurken parmak uçlarımın titrediğini hissettim. Sanki kanım çekiliyordu. Duvarın soğuk yüzeyi avucuma değdiğinde, içimdeki sıcak acı biraz olsun dışarı akacak sandım, olmadı. Ayaklarımın altındaki zemin bile kayıyor gibiydi; bir tek o duvar vardı, düşmemek için yaslandığım.

 

Ben kimsenin lütfu değilim, diye tekrarladım içimden, fısıltı gibi. Dudaklarım kıpırdıyor ama sesim çıkmıyordu. Ben kimsenin yükü değilim…

 

Ama ne kadar tekrarlasam da boğazıma oturan düğüm çözülmüyordu. İçimdeki hıçkırıklar patlamak üzereydi. Kafamın içinde Gülsüm Hanım’ın sözleri dönüp duruyordu; her biri bir ok gibi, her biri biraz daha derine saplanan.

 

Başımı kaldırıp onlara baktım. Gözlerim bulanıktı. Gülsüm Hanım hâlâ yere bakıyordu, Zümra babaanne bastonunu bir kez daha yere vurmuş, bana doğru bir adım atıyordu. Gamze’nin yüzü bembeyaz kesilmişti. Bir adım daha atmaya çalıştım ama bacaklarım bana ihanet etti. Dizlerim boşaldı, duvara tutunan elim kaydı. Gözlerimin önünde küçük kara noktalar uçuşmaya başladı. Kalbim gürültülü bir çekiç gibi çarpıyordu.

 

Hayır… şimdi yıkılmayacaksın, İnci… şimdi değil, diye geçirdim içimden. Ama bedenim beni dinlemiyordu. Karnımdaki eski sancı, kalbimdeki yeni yarayla birleşip tek bir büyük ağrıya dönüştü.

 

“Bu kadın bu eve girmeyecek demedim mi ben size!” Boran’ın sesi holde tokat gibi yankılandığında irkildim. Tavanlar, duvarlar, hatta bastığı mermerler bile onun öfkesini taşıyordu sanki. Merdivenin son basamağında durmuş, gözleri alev alev bakıyordu.

 

Sabah bıraktığım o şefkatli adamdan eser kalmamıştı. Siyah ceketinin içindeki omuzları gerilmiş, yumrukları bembeyaz kesilecek kadar sıkılmıştı. Bakışları, holdeki bu zehirli havayı soluyan herkesin üzerinde birer kırbaç gibi gezindi ve sonunda Gülsüm Hanım’ın üzerinde çakılı kaldı.

 

O an içimde tuttuğum her şey birden boşaldı. Tutunduğum duvar, kendime kurduğum tüm savunmalar, o sağlam kalma çabam… hepsi birden çöktü. Dizlerim titredi, nefesim düzensizleşti. Boran’ın sesiyle ayakta kalmak için çabalayan tüm sistemim, şimdi bırak diyordu bana. Bırak, bitsin.

 

Gülsüm Hanım sessizdi, ama yüzüne çarpan o öfke rüzgârında küçülmüştü. İlk defa Boran’ın gözünde gerçekten “istenmeyen” olduğunu fark etti. Ve bunu kendi yeğeni söylüyordu.

 

Zümra babaanne hiç araya girmedi. Bastonunu yere dayamış, her zamanki dik duruşuyla kenardan izliyordu olanları. Gözleri Boran’a değil, bana çevrilmişti. Belki de nasıl olduğumu anlayan tek kişiydi orada. Gamze annesinin yanında durmuş, ne yana döneceğini bilemeden adeta köşeye sıkışmış gibiydi. Ellerini birbirine kenetlemişti, dudakları kımıldıyor ama sesi çıkmıyordu.

 

O an, Boran’ın beni görmesini, gelip kollarına almasını bekledim ama o kadar öfkeliydi ki, bakışları doğrudan kaynağa kilitlenmişti.

 

Boran, mermerleri dövercesine attığı ağır adımlarla halasının üzerine yürümeye başladı. Her adımında holdeki oksijen biraz daha tükeniyor, Gülsüm Hanım’ın o az önceki küstah duruşu santim santim eriyordu. Zümra babaanne bile bastonuna dayanıp geri çekilmek zorunda kaldı; çünkü Boran şu an durdurulamaz bir doğa olayı gibiydi.

 

“Sen...” dedi Boran, sesi kısık ama bir o kadar da tehlikeliydi. Gülsüm Hanım’ın tam karşısında durduğunda aralarında sadece birkaç santim kalmıştı. Boran boy farkıyla onun üzerine çökerken, halası ilk kez korkuyla yutkundu. “Sen hangi hakla, hangi cesaretle benim kapımdan içeri adım atarsın?”

 

“Boran, ben sadece ailemi düşündüğüm için...” Gülsüm Hanım kekelemeye başladığında Boran’ın bir kahkahası holde yankılandı; ama bu ses insanın kanını donduracak kadar soğuktu.

 

“Ailem mi?” Boran bir adım daha attı, Gülsüm Hanım gayriihtiyari geriledi. “Benim ailem o kapının eşiğinde biter Gülsüm! Sen benim ailem değilsin. Sen, benim karımın acısına dil uzatacak, onun geçmişini bu kirli ağzına alacak kadar alçalan bir yabancısın sadece!”

 

Boran elini kaldırıp kapıyı işaret ettiğinde parmaklarının titrediğini gördüm; bu öfkeden doğan bir titremeydi. “Sana bu eve girmeyeceksin demedim mi ben? Sana, İnci’nin etrafında dolanmayacaksın demedim mi!”

 

“Kızın için geldim Boran, Gamze—”

 

“Kes sesini!” diye gürledi Boran. Sesinin şiddetiyle Gülsüm Hanım sıçradı. “Kızını da al, o zehirli fikirlerini de al ve şimdi defol git! Eğer bir kelime daha edersen, eğer o pis dilinle karımın adını bir kez daha anarsan; yemin ederim ki senin bu dünyada sığınacak bir gölgen bile kalmaz. Seni bu şehirden değil, bu hayattan silerim! Zaten o şirketten gelen payını kestim, o eve bir daha adım atmanı yasakladım ama sen hâlâ sınırlarımı zorluyorsun,”

 

“Şimdi iyi dinle beni. Eğer şu dakikadan sonra, değil bu eve gelmek, İnci’nin ismini o kirli ağzına doladığını duyarsam; üzerine kayıtlı olan o son mülke de el koyarım. Seni sokakta, o aşağıladığın insanların arasında bir kuruşsuz bırakırım!”

 

Gülsüm Hanım’ın dudakları titredi. “Boran, ben senin halanım, yapamazsın…”

 

Boran, bir adım daha atıp Gülsüm Hanım’ın tam burnunun dibine girdi. “Benim halam o gün öldü! Sen benim hiçbir şeyim değilsin.” Sesi bu kez buz gibi bir fısıltıya dönüştü ama bu fısıltı, bağırışından çok daha korkunçtu. “Ve ben içimde öldürdüğüm birini asla affetmem. Bir daha buna cüret edersen sana ne olacağını söyleyeyim Gülsüm Hanım.”

 

Gülsüm Hanım titreyerek ona bakarken Boran devam etti. “Babamla birlikte yediğiniz o tatlı para, o paranın kaynağı, o defterler kimde bir düşün.”

 

Gülsüm Hanım’ın gözleri dehşetle açıldı, yüzündeki kan çekildi. Boran’ın bu sırrı bildiğini, babasının o karanlık, mafyatik dünyasındaki payını yüzüne vuracağını hiç beklememişti. Ama bende beklememiştim. Haberim dahi yoktu.

 

“Tek bir telefonuma bakar!” diye devam etti Boran, bakışlarıyla onu adeta infaz ederek. “Seni o hapse tıkarım, anladın mı? Ömrünün geri kalanını o çok korktuğun, o çok aşağıladığın ‘lekeli’ insanların arasında geçirirsin. O paraları nasıl yediğini, babamla ne işler çevirdiğini bir bir dökerim ortaya. Seni o dört duvarın arasında çürütürüm!”

 

Gülsüm Hanım, hayatı boyunca sakladığı o kirli geçmişin Boran’ın avuçlarında birer kor ateş olduğunu anladığında dili tutuldu. Boran, sadece bir iş adamı değildi; o, babasının o karanlık mirasını nasıl kullanacağını çok iyi bilen bir adamdı.

 

“Şimdi...” dedi Boran, parmağıyla kapıyı değil, adeta cehennemin girişini işaret ederek. “Hemen defol git. Eğer bir kez daha İnci’nin adını o ağzına alırsan, babamın bana bıraktığı o karanlık tarafla tanışırsın ve yemin ederim, o tarafla kimsenin tanışmasını istemezsin. Defol!”

 

Gülsüm Hanım, Boran’ın o buz gibi gerçekleri yüzüne çarpmasıyla nefesi kesilmiş bir halde arkasına bakmadan kapıdan dışarı fırladı. Ama Gamze... Gamze annesinin peşinden gitmedi. Kapı eşiğinde, hıçkırıklar içinde kalakaldı. Annesinin az önce kustuğu o zehrin, bıraktığı yıkımın ağırlığıyla olduğu yere çakılmıştı.

 

Bense hâlâ orada, duvara tutunarak ayakta durmaya çalışıyordum. Her şey gözümün önünde dönüyordu ama bedenim tepkisizdi. Boran’ı duyuyordum, Zümra babaannenin bakışını hissediyordum, Gamze’nin gerginliğini… hepsi bir bulut gibi üstümdeydi ama ben içimdeki fırtınayı susturamıyordum.

 

Boran kapıdan doğru başını yavaşça bana çevirdiğinde göz göze geldik. Göz göze geldiğimiz anda yüzü değişirken o an ne halasını ne kalabalığı ne de öfkesini düşündüğünü anladım. Sadece beni görüyordu. Solgun, nefessiz ve neredeyse yıkılmış halimi. Hemen yanıma gelirken “İnci?” diye fısıldadı, ama sesi titriyordu. Elini koluma koyduğunda tüm bedenim irkildi.

 

O an, Gülsüm Hanım'ın o zehirli kelimeleri birer birer zihnime çarpmaya başladı. Eksik kadın... geçmişi lekeli... bir varis bile veremeyecek... Kulaklarımda uğuldayan bu sesler, Boran'ın endişeli yüzünü bulanıklaştırdı. Başım bir anda öyle bir ağırlıkla yana düştü ki, tavanın üzerime doğru alçaldığını hissettim.

 

"İnci? İnci, bana bak!" Boran'ın sesi artık çok uzaktan, sanki bir tünelin ucundan geliyordu.

 

Dizlerimdeki dermanın son damlası da çekildi. Duvara dayalı olan elim yavaşça aşağı kayarken, yerin ayaklarımın altından çekildiğini hissettim. Boran'ın elini kolumda daha sıkı hissettim ama artık kendimi tutamıyordum.

 

“Götür beni buradan…” diye fısıldadım son gücümle.

 

Bu cümle dudaklarımdan döküldüğü an, sanki hayata dair tüm bağlarım koptu. Boran’ın kollarının belime ve dizlerimin altına dolandığını, beni dünyadan koparıp almak ister gibi havalandırdığını hissettim. Başım onun omzuna düştüğünde, Gülsüm Hanım’ın o zehirli çehresi ve holdeki o boğucu kalabalık yavaş yavaş uzaklaştı.

 

Gözlerim kapanmak üzereyken Boran’ın göğsünün hiddetle inip kalktığını, kalbinin sanki göğüs kafesini parçalayacakmış gibi vurduğunu duydum. “Gidiyoruz güzelim.” dedi, sesi bir yemin kadar kesin ve karanlıktı.

 

Bakışlarını holde donup kalmış kalabalığa, Zümra babaanneye ve hıçkırıklara boğulan Gamze’ye çevirdi. Omuzlarında taşıdığı o ağır Demirhanlı yükünü tam o saniyede, mermer zemine bırakıp ezdi sanki.

 

“Bu evden ikinci çıkışımız! İkisi de kendi kanım yüzündendi,” dedi. Sesindeki o devasa hayal kırıklığı ciğerlerimi sızlattı. “O masaya geçtiğim ilk gün söyledim; lafımı ikiletmeye, sınırlarımı çiğnemeye devam ediyorsunuz el birliğiyle. Madem benim isteklerim dinlenmiyor, bundan sonra bitti. Bu eve asla geri dönmüyorum. Ne yapıyorsanız yapın, isterseniz o kadınla yaşayın, isterseniz yaşamayın. Bitti!”

 

Dudaklarından dökülen her kelime, arkamızda kalan o görkemli kapının üzerine vurulan birer mühür gibiydi. Boran’ın bu keskin kararlılığı, ruhuma hem ürperten bir korku hem de sığınılacak devasa bir kale gibi geldi. Çünkü biliyordum; Boran artık ne yaparsa yapsın, bu evin içinde ruhu yok sayılan, acısı küçümsenen o adam olmaya daha fazla tahammül etmeyecekti.

 

Dış kapının soğuk havası yüzüme çarptığında, bedenimdeki son direnç de kırıldı. Kucağında savrulan bir yaprak gibiydim; köklerimden koparılmış, rüzgarın insafına bırakılmıştım. Ama o rüzgar, Boran’ın o dinmek bilmeyen öfkesi ve korumacılığıydı. Onun bu karanlık dünyasındaki tek dayanak noktasıydım belki de; o ise benim bu dünyada tutunabildiğim tek gerçekti…

 

 

 

Bölüm Sonu

 

‣‣‣ Bölümü nasıl buldunuz?

 

‣‣‣ İnci gerçeği öğrendi, tepkisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

‣‣‣ Boran ve İnci sahneleri nasıldı?

 

‣‣‣ Gülsüm Hanım ve İnci sahnesi… İnci’nin yerine kendimi koyduğumda canım o kadar yandı ki anlatamam. Ama bazı insanlar saf kötü maalesef.

 

‣‣‣ Artık kendi evimize geçiyoruz, sizce neler bekliyor bizi?

 

Diğer bölümde görüşmek üzere, yorumlarınızı bekliyorum…

Bölüm : 28.01.2026 13:58 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...