
🖇️Umarım severek okuduğunuz bir bölüm olur, keyifli okumalar...
🖇️Satır arası yorum yapmayı ve oy vermeyi unutmayın lütfen...
46. Bölüm
Dış kapının soğuk havası yüzüme çarptığında, bedenimdeki son direnç de kırıldı. Kucağında savrulan bir yaprak gibiydim; köklerimden koparılmış, rüzgarın insafına bırakılmıştım. Ama o rüzgar, Boran’ın o dinmek bilmeyen öfkesi ve korumacılığıydı. Onun bu karanlık dünyasındaki tek dayanak noktasıydım belki de; o ise benim bu dünyada tutunabildiğim tek gerçekti
Evden çıktığımız anda Fatih’in sesini duydum. “Abi bir şey mi oldu?” Panik bir şekilde bize koşarken bana baktı. “Yenge, iyi misin? Abi ne oldu?”
“Korumaları ayarla Fatih, evimize dönüyoruz biz.” Boran otoriter sesle konuşurken Fatih, Boran’ın arabasının kapısını açtı. Boran yavaşça beni arabaya yerleştirirken konuştu. “Buradaki eşyaları getirt eve. Eksik istemiyorum, dolap içinde alışveriş yaptır. İnci’nin ilaçlarını unutma sakın.”
“Emredersin abi.” Fatih onu onaylarken Boran emniyet kemerimi takarak geri çekildi. Kapımı kapatacağı sırada Derin’in sesini duydum. “Abi, nereye gidiyorsunuz?” Hem meraklı hem endişeli bir şekilde konuşurken koştuğunu işittim.
Arabanın kapısına gelip bana bakarken korkuyla konuştu. “Yengeme bir şey mi oldu?”
“Hayır.” Dedi Boran sert bir biçimde. “Evimize dönüyoruz sadece.”
Derin şaşkınlıkla ilk önce abisine, sonra bana baktığında Boran başka bir şey söylemeden şoför koltuğuna geçti. Onların da araları hala limoniydi. Derin ile sonra konuşurdum ama şimdi konuşacak güçte değildim. Kendimi hiç iyi hissetmiyordum. Zihnimde hala o kadının sözleri vardı.
Araba yavaşça evin önünden uzaklaşırken, arka planda kalan o tanıdık yapı, artık bana ait olmayan bir dünya gibiydi. Camdan dışarı baktım; ağaçların arasında gölgeler dans ediyor, sokak lambalarının sarı ışıkları solgun yüzüme vuruyordu. İçimde kıpırdanan fırtına, sanki biraz olsun durulmuş, yerini donuk bir yorgunluğa bırakmıştı.
Boran direksiyonda sessizdi. Yüzündeki sert çizgiler, evin içinde sakladığı öfkeyi dışarıya vurmak yerine içine hapsetmiş gibiydi. Arada bir göz ucuyla bana baktığında, o sertliğin altında kırılgan bir şeyler görüyordum; belki pişmanlık, belki de çaresizlik.
Araba sessizliğin içinde ağır ağır ilerliyordu. Boran ara ara göz ucuyla bana bakıyor, yüzündeki sert ifadenin ardında bir şeyler arıyordu. Ben ise gözlerimi dışarıdan ayırmıyor, kendi içime çekiliyordum.
İçimde bir suçluluk yumağı büyüyordu; hem kendime hem de Boran’a. Kendi acımı bastırmaya çalışırken, onun gözündeki hayal kırıklığı, kırgınlık daha da derinleşiyordu. Ama sesimi çıkaracak gücüm yoktu. Sadece var olmaya çalışıyordum, nefes almaya, bu acıyı hissetmeden.
Boran, her zamanki sert duruşunun arkasına gizlediği endişeyle, bir kez daha bana baktı. Gözlerinde söylenmemiş kelimeler vardı, ama bunlar boğazında düğümlenmişti. Aramızdaki sessizlik, kelimelerden daha ağırdı. İkimiz de kendi savaşlarımızı veriyorduk, ama yan yana olmanın sıcaklığı, o an en büyük teselli olmuştu.
Yolun evimize giden yol olmadığını fark ettiğimde sessizlik orucumu bozarak Boran’a doğru döndüm. “Nereye gidiyoruz?” Boran göz ucuyla bana bakıp dikkatle yola dönerken cevap verdi. “Hastaneye.” Aldığım cevapla kaşlarım çatılırken Boran itiraz edeceğimi anlamış olacak ki ekledi. “Baygınlık geçirdin, yüzün bembeyaz. Gidelim bir baksınlar, yaran ne durumda? Canın yanıyor mu?”
“İyiyim ben, sadece yorgunum,” diye fısıldadım, sesim arabanın içindeki o yoğun sessizlikte neredeyse kaybolup gitmişti. “Eve gidelim Boran, lütfen. Hastane kokusu üzerine gelirse nefes alamam şimdi.”
Boran’ın direksiyonu kavrayan parmak boğumları bembeyaz kesildi. Bir an duraksadı, sanki kendi içinde bir savaş veriyordu. Otoritesi ile bana olan kıyamayışı arasında gidip gelen o ince çizgideydi. Derin bir nefes alıp arabayı sağa çekti ve motoru durdurdu. Emniyet kemerini çözüp tamamen bana doğru döndü; eli, yanağıma dokunmak ister gibi havalandı ama sonra tereddütle kucağına düştü.
“İnci,” dedi, sesi az önceki sertliğinden arınmış, pürüzlü bir tona bürünmüştü. “Korkuyorum. Anlıyor musun? Seni böyle cansız, böyle uzak gördükçe göğsümün kafesi daralıyor. O kadın... o kadının söyledikleri zehir gibi kanına karıştı, biliyorum. Ama önce bedenen iyi olduğunu görmem lazım.”
Gözlerim doldu. Onun o devasa, korkutucu öfkesinin altında yatan bu çocuksu çaresizlik her zaman en zayıf noktam olmuştu. Elimi uzatıp vitesin üzerindeki elinin üzerine koydum. Parmaklarım buz gibiydi ama onun teni cayır cayır yanıyordu.
“Zehir zihnimde Boran, kanımda değil,” dedim güçlükle. “Hastanede bunun bir ilacı yok. Benim ilacım... senin yanın, bizim evimiz.”
Boran bir süre gözlerimin içine baktı. Bakışlarında bir tür teslimiyet belirdi. Alnını direksiyona yaslayıp birkaç saniye bekledi, sanki kendi fırtınasını dindirmeye çalışıyordu. Sonra u dönüşü yaptı ve arabayı hastane sapağından değil, şehre, kendi kalemize giden yola doğru kırdı.
“Tamam,” dedi pes edercesine. “Eve gidiyoruz.”
Yolun geri kalanında konuşmadık. Şehrin ışıkları camdan içeri sızıp yüzümüzde gölgeler bırakırken, aramızdaki o ağır sessizlik bu kez bizi boğmuyor, aksine yaralarımızı sarıyordu. Eve vardığımızda, bahçe kapısının önünde bekleyen korumalar ve Fatih’in telaşlı halleri Boran’ın tek bir işaretiyle geri çekildi.
Boran arabadan inip benim kapımı açtı. Beni kucağına alırken sanki camdan yapılmış ve her an kırılacakmışım gibi davranıyordu. Başımı göğsüne yasladığımda, kalbinin o hızlı ve düzensiz atışını duydum. O an anladım ki; dışarıya karşı ördüğü o duvarlar ne kadar yüksek olursa olsun, içeride sadece benim için atan, yaralı bir kalp vardı.
Evin ağır kapısı ardımızdan kapandığında, dışarıdaki tüm o gürültülü dünya ve o kadının kulaklarımda çınlayan sesi dışarıda kalmıştı. Ama biliyordum ki; bu sadece bir mola idi. Gerçek fırtına, biz bu kapının ardında iyileşmeye çalışırken dışarıda kopmaya devam edecekti.
Başım omzuna yaslıyken evimizin içinde gezindi. Çok az kalmıştık burada ama evim gibi hissettiriyordu ki bizim evimizdi burası.
“Yatmak istemiyorum…” Boran merdivenlere yöneldiğinde kurduğum cümleyle duraksadı. “Salona götüreyim o zaman...” Anlayışlı bir biçimde salona ilerleyip kanepeye yaklaştığımızda yavaşça bıraktı beni.
Sessizlik ağır ağır odayı doldururken, Boran yanımda oturuyordu; nefesini, varlığını hissedebiliyordum ama sözcükler yoktu. İçimdeki fırtına durulmaya yüz tutmuş gibiydi ama düşüncelerim durmuyordu. O kadının sözleri, sanki keskin bir bıçak gibi kalbime saplanmıştı. “Bir çocuk bile veremeyeceksin... Karnındakine sahip çıkamadın...” O cümleler, içimdeki yarayı daha da derinleştiriyordu. Sanki o acıyı sadece ben değil, herkes görmeli, herkes bilmeli diye haykırıyordu.
Gözlerimi kapattım, nefesimi derinleştirmeye çalışırken, bu düşünceler zinciri beni yavaşça içine çekiyordu. Kalbimde büyüyen boşluk, içimdeki fırtınayı büyütüyordu.
“Yine öyle bakıyorsun…” dediğinde gözlerimi araladım usulca ve Boran’a döndüm. “Nasıl?” Boran gözlerimin içine bakarken acı çeker tonda konuştu. “Türkiye’ye ilk geldiğin zamanlardaki, benimle evlendiğin ilk günlerdeki gibi. Kimsesizmiş, çaresizmiş, yorgun gibi.”
Boran’ın bu tespiti, kalbimde asılı duran o son savunma duvarını da yıktı. Sözleri bir ayna gibiydi; ruhumun o günlerdeki paslı, kırık dökük halini yüzüme vuruyordu. O zamanlar bir yabancıydım; hem bu ülkeye, hem bu adama, hem de bu hayata. Şimdi ise ait olduğum yerdeydim.
“Bu o kadın yüzünden oldu. Onun sözleri yüzünden.” Göz ucuyla bana baktığında, o sert adamın içindeki çaresizliği gördüm. Benim canım yandığında, onun dünyası başına yıkılıyordu ve bunu engelleyememiş olmak onu mahvediyordu.
“Duydum,” diye tekrarladı, sesi bu kez titriyordu. “Sana söylediklerini, o 'eksik' kelimesini, geçmişine dair kustuğu o pisliği... Hepsini duydum. Ben seni o evden korurum sanmıştım. Ben o duvarların seni sarıp sarmalayacağını sanmıştım ama zehir içeriden sızmış. Benim kanımdan sızmış.”
“Belki de haklıdır…” derken kelimeler boğazımdan zor çıktı. “Belki de bu evde, bu ailede… bana yer yok artık. Belki de biz…” doğru kelimeleri seçmek için bir an durup yutkundum. Boran ne geleceğini biliyormuşçasına kaşlarını çattığında devam ettim. “Boşanmalıyız belki de… Ben senin baba olma hakkını elinden alamam, bu kadar bencil olamam. Bir evlat sahibi olmak senin en doğal hakkın.”
Boran’ın yüzü, "boşanma" kelimesini telaffuz ettiğim an, sanki biri kalbine kor bir demir bastırmış gibi kaskatı kesildi. Gözlerindeki o şefkatli parıltı saniyeler içinde yerini yıkıcı, karanlık bir fırtınaya bıraktı.
Bunları söylemek kolay gibi görünüyordu ama kolay değildi. Boran’ı çok severken, ona bu kadar aşıkken boşanalım demek, onu başka biriyle hayal etmek çok zordu. Katlanılabilir değildi. Ama eğer kabul ederse onun yaptığı onca fedakarlığa karşılık bende fedakarlık yapardım. Onun elinden bu hakkı alamazdım çünkü.
Gözlerim dolduğu halde inatla Boran’a bakmayı sürdürürken düz bir ifadeyle bakıyordu o da suratıma. Hiçbir şey anlamıyordum bakışından. Sanki kocaman bir duvar örmüştü sözlerim.
“Ben seninle çocuğumuz olsun diye mi evlendim, oradan bakıldığında böyle mi görünüyor?” Sert bir biçimde sorduğu soruyla yutkundum. Öfkelendiğini sesinin tonundan anlamamak imkansızdı. Bakışlarımı kaçırarak yanağıma doğru süzülen gözyaşını temizledim. Boran ise devam etti öfkeyle. “Ben bu durumda olsaydım, ben sana bunu söyleseydim benden ayrılır mıydın İnci?”
“Asla.” Dedim hızla ona bakarken. Çatık kaşlarla yüzüme bakmayı sürdürürken belli belirsiz başını salladı. “O zaman cevabını bildiğin bir şeyi teklif etme. Söyleme. Hele ki bu ayrılmaksa hiç dile getirme.”
Boran’ın son sözleri, içimde yankılanan bir tokat gibi çarptı ruhuma. Gözlerim onun gözlerinde asılı kalmıştı. O çatık kaşlarının ardında ne hissettiğini çözmeye çalışırken, içimdeki fırtına daha da şiddetlendi. Dudaklarımı ıslatmak için farkında olmadan dilimi geçirdim, kalbim o kadar hızlı atıyordu ki sanki suskunluğumun içinde bir yerlerde feryat ediyordu.
"Ben sadece..." dedim ama kelimeler boğazımda birbirine dolandı. “Sana yük olmak istemedim Boran. Her şeyinle beni bu kadar severken, ben sana eksik bir hayat sunuyorum gibi hissediyorum. Elimde olmadan.”
O ise yüzüme bakmaya devam ediyordu. Duruşunda bir milim oynamamıştı ama o sessizliğin altında bir savaş vardı, görüyordum. Gözleri, kelimelerle dökülmeyen bir öfkeyle karışık sevdayla bakıyordu bana. Sanki hem kırılmış hem vazgeçememiş gibiydi.
“Senin yük olman benim için bir nimet olurdu.” dedi nihayet. “Ama sen kendini yük sanıyorsan, ne yaparsam yapayım seni buna inandıramam.” Serzenişle söylediği cümle kalbimin en ortasına çöreklenirken ona bakmayı sürdürdüm. O kadar güzeldi ki bu cümle. O kadar incelikli… Ama bir o kadar da acı vericiydi. Kendime kızdım. Şu an bile onu anlamakta geç kaldığım için.
“Bir çocuk sahibi olamamak… Bu bizi eksik yapmaz İnci. Ben seni sen olduğun için sevdim. Ne annen için, ne baban, ne kardeşin… Ne de bir çocuk için. Sadece senin için ve eğer sen hâlâ bunu anlayamadıysan, bu sadece senin cezan olur ki olmaya başlamış.”
Boğazım düğümlenirken başımı eğdim, Gözyaşlarım yeniden süzüldü ama bu kez sessizdi. Kırgın değil, minnettardım. Ama en çok… aşıktım. “Ben sadece…” dedim fısıltıyla. Toparlayamıyordum cümleleri. Biraz önceki kararlılığım uçup gitmişti.
Başımı kaldırmamı beklemeden elleriyle çenemi tuttu, nazikçe yüzümü kendine çevirdi. O gözlerle göz göze geldiğimizde içinde bir cevap gizliydi. “Sen benim her şeyimsin” dedi. “Eksik değilsin, hiç olmadın. Çocuk, hayal, bu ev. Hiçbiri olmasın umurumda değil İnci. Asıl ben sen olmadan tam değilim.”
Boran’ın sözleri, içimde yıllardır birikmiş bütün duvarları birer birer yıkıyordu. Ne kadar saklamaya çalışsam da gözlerimden süzülen yaşlar ellerinin arasındaki yüzüme düşüyordu. Her damla, kalbimde bir düğümü çözüyor gibiydi. Boğazımda düğümlenen kelimeler, içimde yankılanan bir haykırışa dönüşüyordu ama dudaklarım hâlâ susuyordu.
Boran baş parmağıyla yanağıma süzülen gözyaşlarını temizleyerek bana bakarken burnumu çektim. “O cümleyi kurarken senin hayatını çaldığımı düşündüm, hakkını elinden aldığımı düşündüm. Yoksa bunu söylemek benim içinde hiç kolay değil…” dedim kısık bir sesle. Dudaklarım titriyordu.
Başımı eğmeme fırsat bırakmadan, parmakları çenemde daha sıkılaştı. Gözlerimin içine bakmaya devam etti. Kaşlarının arasındaki çizgi, öfkesinden çok kırgınlığının iziydi. “Beni kaybetmenin tek yolu,” dedi ağır ağır, “Beni kendinden itmen. Beni kendine yabancı etmen. Bunların dışında ben her zaman senin yanında olurum. Eksik olmadan. Eksilmeye izin vermeden.”
O an içimde bir şey kırıldı. Bu sefer utanç değil, bir kabuk… Kalbimin etrafını ördüğüm, ona bile göstermediğim kabuk. Boran’ın parmaklarının arasından bir adım ileri çıkıp ellerimi onun boynuna dolayarak başımı omzuna yasladım. Gözyaşlarımın sıcaklığı onun gömleğini ıslatırken, bir şey söylemedi. Sadece saçlarımı okşadı.
Sanki dünyadaki bütün savaşlar durmuştu ve biz, o sessizliğin ortasında nefes alıyorduk. “Beni sevmen,” dedim titreyerek. “Benim için hâlâ bir mucize. Senin gözlerinde hâlâ aynı kadın olmak…”
Boran saçlarımı okşamayı sürdürürken parmaklarının arasından tel tel geçti. Nefesini boynumda hissettim. “Sen zaten o kadınsın,” dedi kısık bir sesle. “Hep o kadın oldun. Benim gözümde de, kalbimde de ve biz, bu eksik sandığın şeyle bile tamamız. Anlıyor musun?” derken dudaklarını boynuma bastırdı beni ikna etmek istercesine.
“Sen hala benim aşık olduğum kadınsın…” Derken tekrar öptü. “Güzelimsin…” Bu sefer boynumla çenemin kesiştiği yeri öperken fısıldamaya devam etti. “Karımsın… Sen hala benim İnci’msin.”
Boran’ın dudaklarının değdiği her nokta, yıllardır içimde kapanmış yaralara dokunuyordu sanki. Söylediği her kelime, “karım”, “İnci’m” diye fısıldayışı… içimdeki o eksiklik hissini bir bir eritiyordu. Boğazımdaki düğüm, nefesimle birlikte çözülürken gözlerimi kapattım. Dudaklarım titredi, içimden taşan bir his vardı ama dile dökemiyordum.
Elimi, usulca onun yanağına koydum. Parmaklarım sert çenesinde, sakalının hafif pürüzünde kaydı. Kaşlarının arasındaki çizgi artık öfke değil, derin bir sahiplenme gibiydi. Avuçlarımla yüzünü tuttum, bakışlarımıza kilitlendik. Dudaklarının kenarında ince bir tebessüm vardı, ama gözlerinde derin bir gölge.
“Beni en çok korkutan, senin kendinden vazgeçmen. Bir çocuğun olmaması seni eksik yapmaz, beni de mutsuz etmez. Bizi eksik yapmaz İnci. Ama sen… kendini eksik sayarsan, işte o zaman kaybederiz.” Sözleri yüreğimin tam ortasına saplandı. Dudaklarımı ısırdım. Yanağımdan süzülen bir damla yaşı, baş parmağıyla sildi.
“Bak bana,” dedi. “Ben sana bakarken hiçbir şey eksik görmüyorum. Yalnızca kadın, yalnızca eş değil… benim canım, nefesim, yuvam sensin.”
Bu sözlerle, içimde tuttuğum son nefesi de bıraktım. Elleri, yüzümdeydi hâlâ. O avuçların arasında eriyip gitti bütün suçluluk, bütün korku. Yüzüne doğru yaklaşırken fısıldadım. “Çok seviyorum seni.” Gözlerinde beliren ışıltıyla hafifçe gülümsedi. “Biliyorum ve bende seni çok seviyorum.”
İstemsizce bende gülümserken dudaklarına yaklaşarak dudaklarımı bastırdım. Dudaklarımız birleştiğinde, her şey sustu. İçimdeki korkular, geçmişin kırıkları, geleceğin belirsizliği… hepsi bir anda silinip gitti. O öpücük ne bir başlangıçtı ne bir son. Sadece “biz”dik o an. Kalbinin atışı, göğsüne dokunduğumda hissettiğim o sıcaklık… her şey bana ait gibiydi.
Boran, dudaklarımda yumuşak ama kararlı bir sevdayla duruyordu. Beni incitmeden, ama eksik bıraktığım her yanımı tamamlarcasına. Elini boynumun arkasına dolayıp parmakları saçlarımda gezindi. Öyle tanıdık, öyle ait bir histi ki uzun zaman sonra ilk kez bu kadar tamam hissettim.
Öpüşmemiz sona erdiğinde, alnını yeniden benim alnıma yasladı. Gözlerimiz kapalıydı ama içimizde binlerce kelime dönüyordu. Konuşmadan anlaşmanın o tarifsiz hali…Kalbim hızla çarparken başımı onun göğsüne yasladım. O an dünyanın gürültüsü susmuştu. Sadece kalplerimiz vardı, birbiriyle konuşan.
“Gamzeyle ilgili…” diye sözlerine başladığında gözlerimi araladım. Bunu ne zaman konuşacağımızı merak ediyordum ve vakit gelmişti. “Gamze benim her zaman kardeşim oldu, bunu biliyorsun değil mi? Ona halamın düşündüğü şekilde asla bakmadım, bakmam da. O bunu kafasında nasıl kurdu bilmiyorum.”
Başımı salladım. “Biliyorum sevgilim…” dedim ılımlı bir tonla. Sanki bu cümlemle birlikte omuzlarından yük kalkmışçasına rahat bir nefes aldı. “Ben senin ona abi gibi yaklaştığını eve geldiğim ilk gün anladım aynı senin onun için farklı olduğunu anladığım gibi, bana düşmanca tavrı hep bu yüzdendi.”
“İlk anda…” deyip durdu Boran. Bir an ne söyleyeceğini bilemedi sanki. “Ben nasıl kör oldum o zaman?” diye sorduğunda başımı hafifçe kaldırıp yüzüne baktım. “Kadınlar bazen daha kolay anlar böyle şeyleri. Kendi aralarındaki rekabeti, o ince beklentileri daha çabuk hissederler."
Boran elini saçlarıma yaslayıp masaj yaparcasına oynarken karşılık verdi. “Benim de hissetmem gerekiyordu, gerekiyordu ki bir çözüm bulayım. Gamze’nin bana yanlış bir davranışı olmadı ki, sadece hayranlığı vardı. Onu da abisi olmama yordum hep.”
Boran’ın sesi, kendi kendine sitem doluydu. O, her zaman kontrolü elinde tutmaya, tüm sorunları çözmeye alışık bir adamdı. Bu durumu erkenden fark edememiş olması, onu incitmişti.
Yüzünü avuçlarımın arasına aldım. “Haklısın, Gamze’nin sana yanlış bir davranışı olmadı. Çünkü sen ona hep abi gibi davrandın. Sen, Gamze’yi kardeşin olarak gördün, Boran. Seni suçlayamam. Halanın zehrini bir abi fark edemezdi, çünkü sen ona o gözle bakmıyordun. Sorun sende değildi.”
Boran, bu sözlerle biraz olsun rahatlamış gibiydi. Gözlerini kapattı, avuçlarımın arasındaki yüzünü alnıma yasladı. O an, sözlerin yarattığı tüm gürültü ve kaos dışarıda kalmıştı. “Bu sakinliğine hayranım biliyor musun, ben böyle bir şey öğrensem bu kadar sakin kalamazdım ki kalmadım da, biliyorsun.”
İstemsizce güldüm imasıyla. Diyecek bir lafım yoktu çünkü hak etmişti o şerefsiz olan şeyleri. Ama Gamze’nin söylediği gibi yanlış bir hareketi olmamıştı.
“O şerefsizi konuşmak istemiyorum şimdi.” Dedim sert bir nefes vererek. Ardından ekledim. “Kaldı ki Gamze’ye de bir şey diyemem çünkü o annesinin kurbanı ki sana sadece hayranlığı vardı, annesi yüzündendi o da. Sen doğru olanı yaptın; abi oldun.”
Boran, gözlerini açtı ve derin bir nefes aldı. Gözlerinde minnet ve huzur vardı. Bu, konuyu tamamen kapattığımız anlamına geliyordu. Başımı tekrardan göğsüne yasladığımda Boran saçlarımı öptü uzunca.
Gecenin ilerleyen saatlerinde hiçbir şey söylemeden oturduk bir süre. Sessiz, sade ama derin bir bağla... Ellerim onun ellerindeydi. Arada parmaklarını avucumda hissediyor, parmak uçlarıyla avuç içimi okşuyordu. Sadece bir dokunuştu belki ama içinde binlerce “yanındayım” barındırıyordu.
“Halan, babanın yaptığı şeyi biliyordu yani öyle mi?” dedim sessizliğimizi bozarak. Başımı göğsünden kaldırmadan hafifçe geriye doğru eğip yüzüne baktım. “Gülsüm, Yavuz’un işlerini biliyordu. Evet.” Dedi iç geçirerek. Özellikle halam ve babam dememişti. Boran’ın onları isimleriyle anması, arasına koyduğu o uçurumun en somut kanıtıydı. Artık ne Yavuz onun babasıydı ne de Gülsüm halası. Onlar, Boran’ın hayatındaki kutsal her şeye saldıran iki yabancıdan ibaretti.
“Sadece bilmekle kalmıyordu,” diye devam etti Boran, bakışlarını tavanın karanlığına dikerek. Sesi, derinden gelen bir uğultu gibiydi. “O işlerin içindeydi İnci. Yavuz’un karanlık tarafının en sadık ortağıydı. O yediği paraların her kuruşunda birinin ahı, birinin kanı var.”
“Şaşırmadım biliyor musun, bir vicdanı olmadığını bugün daha iyi anladım çünkü.” Dediğimde Boran, sözlerimi onaylarcasına başını hafifçe salladı. Bakışları hâlâ sabit bir noktadaydı; sanki o noktada geçmişin tüm kirli pazarlıklarını ve Gülsüm’ün o masalardaki soğukkanlı duruşunu görüyordu.
“Vicdan, bu ailenin bazı fertlerine uğramayı çok uzun zaman önce bırakmış İnci.” dedi, sesi buz kesti. “Para ve güç hırsı, insanın içindeki o son insanlık kırıntısını da böyle çürütüyor işte. Bugün sana kustuğu o nefret, aslında kendi hayatının çürümüşlüğünden kaynaklanıyor. Senin temizliğin, senin bu aileye getirdiğin o saf ışık, onun gibi karanlıkta beslenenleri kör ediyor.”
Başımı salladım söylediklerini onaylarcasına. Sonra tekrar konuştum. “Bana neden söylemedin onunla aranızda olanları?” Sitemle ona bakarken Boran omuz silkti. “Söyleyip senin de canını sıkmak istemedim. Hallettim sanmıştım ama işe yaramamış.”
Boran’ın bu rahat, neredeyse sıradan bir olaydan bahseder gibi omuz silkmesi canımı daha çok yaktı. Omuzlarındaki yükü tek başına taşımaya o kadar alışmıştı ki, benim de o yükün altında ezilebileceğimi ya da tam aksine, o yükü paylaşmak isteyeceğimi bazen unutuyordu.
“Senin canın sıkıldıysa benim de canım sıkılsın o halde.” Dedim kararlı bir biçimde. Boran cümlemle küçük bir tebessüm etti. “Sıkmayacak bir şekilde söylemenin yolunu bulmaya çalışacağım bundan sonra.” Küçük bir tebessüm ettim cümlesiyle. “Anlaştık.”
Başımı tekrardan göğsüne yasladığımda rahat bir nefes aldım. Kendimi daha iyi hissediyordum. Yorgunluk omuzlarıma çökerken hiçbir şey düşünmeden, sadece var olarak gözlerimi kapattım.
O gece, suskunluk konuştu. Aşk, hiçbir kelimeye ihtiyaç duymadan tamir etti bizi. Ve biz… kırıldığımız yerden sarıldık birbirimize…
*****
Yazarın Anlatımından,
Boran göğsünde düzenli bir şekilde nefes alıp veren karısının saçlarını okşamaya devam etti. Usulca dudaklarını saç diplerine bastırırken onun varlığı için bir kez daha şükretti. İyiydi, ruhsal olarak iyi olmasa da kollarındaydı. Nefesini hissediyordu, kokusunu soluyordu.
O an, zaman sanki durmuştu. İnci’nin nefes alışları düzenli, vücudu gevşemişti. Ama gözlerinin altındaki morluklar, yüzündeki ince kırışıklıklar hâlâ birikmiş hüzünleri anlatıyordu. O kadar çok şey yaşanmıştı ki… İyi olup olmadığını, içindeki fırtınaların ne kadar sakinlediğini bir türlü kestiremiyordu Boran.
İnci’nin tam olarak uyuduğuna emin olduğunda onu sarsmadan kollarıyla bedenini kavrayarak kucakladı. Sessizce, tıpkı bir rüya gibi onu yatağa taşırken her adımda, her nefeste biraz daha derinleşen bir bağ vardı aralarında.
Odaya girdiklerinde yavaşça yatağa yatırdı İnci’yi. Yüzünü usulca okşayıp saçlarını geriye doğru çekerek yüzüne düşen birkaç telin önüne geçmeye çalıştı. O kadar kırılgandı ki… bu kırılganlığı sevmek, onun etrafında gezinmek… tüm gücüyle korumak istediği her şeye dönüşmüştü.
On gün boyunca hiç konuşmamıştı İnci onunla, sadece susmuştu, sadece dinlemişti, gözlerine bakmamıştı. Sanki dünyayla tüm bağını kopartmıştı. İşte o an çok korkmuştu Boran. Kurşun alamamıştı belki İnci’yi ondan ama İnci kendi kendine uzaklaşmıştı.
Boran için o on gün, takvimden koparılan yapraklar değil, ruhuna atılan derin çentiklerdi. Şimdi, ne zaman odaya sessizlik çökse ya da İnci dalgınlıkla uzaklara baksa, Boran’ın zihninde o on günün hayaleti uyanıyordu.
İnci’nin o dönemki suskunluğu, Boran’ın hayatında tanıdığı en büyük, en yıkılmaz düşmandı. Silahlarla, tehditlerle, stratejilerle baş etmeye alışkın olan bir adam için, hiçbir karşılığı olmayan o boşluk hissi tam bir işkenceydi. Boran, o günleri her hatırladığında, kendini o cam fanusun dışında kalmış, elleri kanlı ve çaresiz bir dev gibi hissediyordu. Karısı orada, bir nefes uzağındaydı ama aslında ulaşılamayacak bir uçurumun ötesindeydi.
Boran'ı en çok yaralayan şey, İnci'nin sadece sesini değil, bakışlarını da ondan esirgemesiydi. Bir psikolog olarak ruhların gizli dehlizlerini bilen kadının, kendi ruhunu böyle mühürlemesi; Boran’a verilmiş en ağır sessiz cezaydı. O on gün boyunca Boran, dünyayı yakıp yıkabilirdi, her şeyi yerle bir edebilirdi ama İnci’nin o duvara çakılı bakışlarını kendisine çevirmeye gücü yetmemişti. Bu acizlik hissi, Boran’ın "güç" tanımını kökünden değiştirmişti. Artık biliyordu ki; gerçek güç birini yaşatmak değil, onun ruhuna dokunabilmekti.
Şimdi bile, İnci gülerken ya da konuşurken, Boran’ın içinde bir yerlerde o korku pusuya yatmış bekliyordu: Ya yine giderse? Ya yine o sessizliğin içine gömülüp benden vazgeçerse? Boran için o on gün, sadece bir yas süreci değil, İnci’nin onsuz da yok olabileceğini, kendi içine çekilip dünyayı silebileceğini gördüğü bir uyanıştı. Kurşunların yaralayamadığı Boran’ı, İnci’nin o on günlük sessizliği yaşarken öldürmüştü.
O on gün, sadece karısının sessizliğinde boğulduğu bir zaman dilimi değil, kendi babalık yasını bile tutmaya vakit bulamadığı bir araftı. O kurşun sadece İnci’yi delip geçmemiş, Boran’ın henüz kucağına almadığı evladıyla kurduğu tüm hayalleri de infaz etmişti. "Benim de canım yandı," diye bağırmak istemişti. Ama İnci’nin o heykelden farksız duruşunu gördükçe, kendi acısını bir yumruk gibi yutup midesine oturtmuştu.
Çünkü Boran’ın asıl korkusu, kendi evladının yasını tutmak değil, İnci’nin bir daha anne olamama ihtimalinin ağırlığı altında ezilmesiydi. Doktorların o soğuk ve mesafeli cümleleri kulaklarında çınlıyordu. Ama Boran için o an ne tıp dünyasının sınırları ne de gelecekteki bir evladın yokluğu öncelikliydi. Onun dünyası, o on gün boyunca sadece İnci’nin nefes alıp verişine ama ruhunun o yataktan bir türlü kalkamayışına odaklanmıştı. Tek derdi İnci’ydi; onun yeniden bakması…
Ancak İnci, sanki aralarına aşılmaz bir buz dağı dikmiş gibi boşluğa bakmaya devam ettikçe, Boran’ın içindeki o asıl karanlık korku filizlenmişti. İnci’nin gözlerini kendisinden kaçırması, sadece bir yasın ifadesi değildi Boran için. O, bu kaçışı başka bir şeye yormuştu: Ya bu eksiklik hissini benimle birleştirirse?
İnci, o sarsılmaz psikolog kimliğiyle bile bu acının altında ezilirken; Boran, karısının bu büyük boşluğu tek başına, kendisinden fersah fersah uzaklarda doldurmaya çalışmasından dehşete düşmüştü. "Benden gitmek isteyecek." diye düşünmüştü, kalbi ilk kez bir düşman namlusu karşısında değil de bu düşünce karşısında tekleyerek. "Kendini eksik hissettikçe, bana her baktığında kaybettiği o ihtimali görecek ve bu yükü taşımamak için beni hayatından söküp atacak."
İnci’nin on gün süren o sağır edici sessizliği boyunca Boran, her gece karısının başucunda oturup o korkunç ihtimalle savaşmıştı: İnci’nin bir gün uyanıp. "Ben artık bu hayatın, bu adamın ve bu yarım kalmışlığın bir parçası olamam," diyerek çekip gitmesi ihtimaliyle. O on gün, Boran’ın sadece bir evladı değil, sanki ruhunun eşini de her saniye parmaklarının arasından kayıp giderken izlediği bir infaz süreci gibiydi.
İnci’nin o on günlük ruhsal firarı sona erip de bakışları yeniden Boran’ın gözlerine demir attığında, Boran için dünya sanki ilk kez o an dönmeye başlamıştı. O sağır edici sessizliğin ardından İnci’den duyduğu ilk kelime, Boran’ın ruhundaki tüm yangınları söndüren serin bir rüzgar gibiydi. Karısının "gitmeyeceğini" ve bu ağır yükü birlikte sırtlayacaklarını anladığı o an, Boran’ın hayatında kazandığı en büyük zaferdi; ama bu zafer kanla değil, kabullenişle ve derin bir nefesle kazanılmıştı.
Boran, şimdi İnci’ye her baktığında içinde tarif edilemez, çocuksu bir minnet duygusu taşıyordu. O devasa adam, o sert CEO ve korkusuz karakter; karısının dudaklarından dökülen tek bir cümleyle, gözlerindeki o tanıdık parıltıyla yeniden hayata tutunmuştu. İnci’nin iyileşmesi, Boran için sadece bir sağlık haberi değil, kaybettiği ruhunun kendisine iade edilmesiydi. Artık odaya girdiğinde duvarlarla değil, yaşayan, hisseden ve kendisine cevap veren o kadınla karşılaşmak; Boran’ın içindeki o "eksiklik" korkusunu tamamen yok etmese de onu ehlileştirmişti.
Artık İnci yanındayken Boran’ın adımları yere daha sağlam basıyordu. O karanlık on günün hatırası hala bir köşede dursa da İnci’nin elini tuttuğunda hissettiği o sıcaklık, Boran’ın tüm korkularını bastırıyordu. Bir baba olamamanın burukluğu kalbinin bir yerinde sızlasa da İnci’nin varlığı, o boşluğu dünyanın en güzel manzarasıyla dolduruyordu. Boran için artık "biz" olmak, bir bebekten ya da bir gelecek hayalinden daha ötedeydi; "biz" olmak, o derin uçurumun kenarından birbirlerine tutunarak dönmüş olmaktı.
İnci’nin sesini her duyduğunda, Boran içinden sessiz bir şükür borcu ödüyordu. Karısının ondan uzaklaşmak yerine ona sığınması, Boran’a hayatın verebileceği en büyük ödülü vermişti.
Derin bir nefes alarak kendini odanın diğer tarafına doğru yönlendirdi. Gardıroptan kendi kıyafetlerini çıkartarak üzerini değiştirdi. Yavaşça İnci’nin yanındaki kısma uzanarak başını yastığa koydu ve direkt olarak yan dönerek bakışlarını İnci’ye çevirdi.
Pencereden gelen ışık karısının yumuşak yüz hatlarını belirginleştiriyor, yüzündeki minik çizgileri ve gerginlikleri, sevgiyle harmanlanmış bir hüzünle gösteriyordu. Ne kadar sevse de, ne kadar sahiplenmeye çalışsa da, bu kadının içinde kırıklar vardı ve yenileri oluşmaya devam ediyordu. Boran ne kadar uğraşsa da hiçbir zaman bu eksiklikleri tam anlamıyla kapatamayacağını biliyordu.
Yavaşça gözlerini kapattı ama ne kadar uğraşsa da uykusu gelmiyordu. İnci’nin huzurlu uykusu, kendi içindeki fırtınayı dindirmeye yetmiyordu. Gözlerinin önünde sürekli aynı görüntü beliriyordu: İnci’nin o soğuk gece, kurşunun önüne atlayışı…
O an, Boran’ın kafasında en çok yankı bulan düşünce, babası Yavuz Bey’di. O bu işlere girmemiş olsaydı, insanların hayatlarını mahvetmemiş olsaydı İnci hiç kaçırılmayacaktı ve şu an yaşadıkları hiçbir şeyi yaşamayacaklardı. Boran, o an her şeyin başlangıcına bir kez daha lanet etti.
İnci’nin Boran’a karşı her özür dileyen bakışı, onun hayallerini çaldığını söylediği her cümlesiyle birlikte o adam geliyordu aklında. Diyemiyordu ki sen değil Yavuz Demirhanlı sebep oldu, o çaldı hayallerimizi. Kendi içinde o kadar kızgındı ki ona dile getiremiyordu. Hayatı boyunca onun eksiklerini kapatmıştı, onun açtığı yaraları kapatmıştı ama babası şimdi en büyük yarayı oğlunda açmıştı. Şimdi hayatta değildi ama yaptıkları peşlerini bırakmıyordu.
Gözlerini tekrar İnci’ye çevirdi. Yüzünde ince bir huzur vardı uykunun getirdiği. Ama Boran biliyordu; içi hâlâ kanıyordu. İçinde hâlâ o geceyi taşıyordu. Hâlâ tetikteydi. Hâlâ kendini suçluyordu. Boran, onun bu hâline baktıkça nefesi daralıyordu. Onu bu hâle sokan adamın kanını taşıyor olmak… içini kemiriyordu.
Kalbinde dönen bu sorularla birlikte, battaniyenin altındaki elleriyle İnci’nin elini aradı. Parmaklarını onun parmaklarının arasına geçirdi. Minicik bir dokunuş, ama içinde tüm pişmanlıklarını barındıran bir bağlanıştı bu.
Kaybettikleri bebeği düşündü sonra…İnci, gözlerinin önünde kanlar içinde yere yığılırken Boran ne yapacağını bilememişti. O minicik can, daha hayata gözlerini bile açamadan alınmıştı onlardan ve Boran, o günü her hatırladığında ciğeri dağlanıyordu. “Ben onu bile koruyamadım.” dedi içinden, “Ne seni… ne evladımızı.”
Zihninde hayaller dolaşmaya başladı. İnci ona nasıl söylerdi? Sabah kahvaltısında mı? Yoksa küçük bir kutunun içine koyduğu test sonucu ile mi? Belki de bir anda boynuna sarılıp fısıldardı kulağına. “Baba olacaksın…”
O anı hiç yaşamamışlardı ama Boran, defalarca kurmuştu. Ve her kurduğunda… o an, daha gerçekleşmeden elinden kayıp gidiyordu.
İlk kez doktora gittiklerinde nasıl hissederlerdi mesela? El ele kontrole gittiklerinde o ilk kalp atışını duyarlar mıydı? Minik, hızlı, deli gibi atan o kalbin sesi… Bir mucize gibi yankılanırdı muhtemelen o küçücük odada. Cinsiyeti kız olurdu belki. O zaman annesi gibi olurdu… kocaman gözleriyle, narin sesiyle. İsmini İnci koyardı, bir çiçekten seçerdi belki. Belki de İnci’nin hiç çocukluğunda yaşayamayıp kendine sakladığı bir masal kahramanının adı olurdu. Ya da erkekse… Boran’a benzerdi. Sessiz, derin, sahiplenen… ama bir o kadar kırılgan.
Kızına dokunduğunu, saçlarını karıştırdığını hayal etti. İlk adımlarını birlikte izlediklerini… İnci’nin kahkahasını duyar gibi oldu birden, kızıyla göz göze geldiklerinde. Sonra birden, hayal yarım kaldı. Çünkü o kahkaha, yalnızca Boran’ın kafasının içindeydi artık. Gerçekte, her şey sessizdi.
Bir kaybın ardından yaşanan yas değildi bu… Yaşanamayan bir hayatın ardından duyulan sessiz bir çığlıktı.
Boran döndü ve uyuyan İnci’ye bir kez daha baktı. Yüzü sakindi. Ama biliyordu… içinde o da bu hayali her gün gömüyordu. Konuşmasalar da, adı geçmese de, mezarı bile olmasa da… Onlar her gün, o çocuğu biraz daha içlerinde büyütüp biraz daha içlerinde kaybediyorlardı.
Suçluluk, öfke, kırgınlık… Hepsi birbirine karışmıştı. Gözlerinin önünde bir an için babasının yüzü belirdi tüm o hayallerden sonra. Gözleri buz gibi, dudaklarında hiçbir pişmanlık yoktu sanki. Hayatının son anına kadar gücün, itibarın peşinde koşmuş, geride sadece kırık hayatlar bırakmıştı.
Ama Boran, bu hikâyeyi onun gibi bitirmeyecekti. Uzanarak İnci’nin yanağına dokundu. Sıcaklığını hissederken “Bu yarayı birlikte saracağız, sana söz veriyorum.” dedi içinden. İşte hâlâ nefes almasının, hâlâ savaşmasının tek sebebiydi. Hayat ona ne kadar karanlık yüklüyse, İnci o kadar ışık olmuştu ve o ışığı kaybetmeye niyeti yoktu.
“Boran…” İnci’nin gözlerini aralamadan inler gibi seslenmesiyle Boran duraksadı bir an. Parmakları hâlâ yanağındaydı. Nefesini tuttu fark etmeden. Gözleri, İnci’nin kapalı göz kapaklarına kaydı. Boran hemen biraz daha yaklaşarak İnci’nin onu hissetmesi için temasını artırdı. “Buradayım…” dedi kısık bir sesle. “İnci… buradayım. Korkma güzelim, gitmedim.” Saçlarının arasına usulca bir öpücük bıraktı.
İnci'nin kaşları hafifçe çatıldı, dudakları kıpırdadı. Elleri bir şey arar gibi battaniyenin üzerinde gezindiğinde Boran hemen onun elini tutarak parmaklarını parmaklarının arasına aldı. O anda İnci gözlerini araladı. Birkaç saniye boşluğa baktı önce. Sonra gözleri Boran’ın yüzüne odaklandı.
“Rüyanda mı gördün beni?” diye fısıldadı Boran. Sonra “Rüyanda bile beni görüyorsan bana çok aşıksın belli ki.” Diye devam etti ortamdaki ağırlığı dağıtmak için yumuşak bir gülümsemeyle. İnci istemsizce gülümserken mırıldandı. “Şüphen mi vardı?” Ardından hiç beklemeden Boran’a doğru sokularak başını Boran’ın boynuna gömdü. “Ayrıca rüya da görmedim, yanımda olduğunu hissetmek istedim.”
Boran kolunu İnci’nin başının altından geçirip göğsüne çektikten sonra sıkıca sardı. “Rahat mısın böyle?” Bir yandan ona sıkı sıkı sarılmak istiyor bir yandan da yarasını acıtmaktan korkuyordu. İnci elini Boran’ın göğsüne yaslayarak iç geçirdi. “Senin kollarındayım, rahat olmamak imkânsız…”
Bu sözle birlikte Boran, kollarındaki kadının saçlarına uzunca dudaklarını bastırdı. Başını saçlarının üzerine yaslamışken fısıldadı. “İyi uykular güzelim benim.” İnci küçük bir tebessüm etti. “Uykular, geceler, günler hep seninle iyi…” Uyku mahmuru bir şekilde gözlerini kırpıştırırken Boran’ın kalbinin atışlarını dinledi bir süre. Çünkü o ritim tüm kabusların, tüm kırık rüyaların ilacıydı.
O gece, karanlığın tam ortasında, birbirlerine daha sıkı sarıldılar kelimelere gerek kalmadan…Sadece kalp sesiyle, ten temasıyla, güvenin sessiz diliyle…
*****
İnci Aral Demirhanlı'nın anlatımından,
Gecenin zifiri karanlığı, odanın kalın perdelerinden süzülen soluk bir ay ışığı huzmesiyle ancak kırılabiliyordu. Soğuk bir sessizlik odayı sarmışken, Boran’ın göğsüne yaslanmış, onun güçlü ve düzenli kalp atışının güven verici ritmiyle uyuyordum. Uykunun o en derin, en tatlı anında, bilincim bir taşın suya düşmesi gibi hafif bir sarsıntıyla dağıldı.
Bu sarsıntı, Boran’ın göğsünden yankılanan bir gürültü değildi; daha çok içten, boğuk bir sesti. "Hayır... gitme..."
Nefesim kesildi. Göz kapaklarım ağırlaşmış, uykunun yapışkanlığı beynimi uyuşturuyordu ama o iki kelime, bir iğne ucu gibi bilincime battı. Ses, Boran’a aitti ama onun uyanıkken kullandığı tok tondan çok uzaktı. Bu, yalvaran, çocuksu bir fısıltıydı; sesi titrek, kelimeleri zorlukla seçiliyordu.
Başımı biraz kaldırdım. Ay ışığı, yastığı ve yüzünü sadece kontürleriyle aydınlatıyordu. Gözleri kapalıydı ama kaşları derin bir acıyla çatılmıştı. Alnının ortasında, hayali bir yaranın izi gibi ince bir çizgi belirmişti. Normalde huzur dolu olan yüzü, şimdi görünmez bir işkenceyle çarpıtılmıştı.
Yüreğimde ani bir kramp hissettim. Bu, sadece kötü bir rüya değildi; bu, Boran’ın geçmişinden fırlayıp gelmiş, onu uykusunda kıskıvrak yakalamış bir kâbustu.
Ne görüyordu? Hangi anıyı yeniden yaşıyordu?
Elim istemsizce göğsüne gitti. Kalp atışı, az önceki düzenli ritmini kaybetmişti; şimdi daha hızlı, daha düzensiz atıyordu, sanki içindeki bir kuş kafese vuruyordu. Vücudu gergindi, bütün kasları çelik gibi kasılmıştı.
"Gitme... bırakma beni..." diye fısıldadı yine. Sesindeki çaresizlik, kollarını sıkıca sardığım göğsüme hançer gibi saplandı. Birinin canının yandığını dinlemek dayanılmazdı ama o kişinin Boran olması, acıyı bin kat artırıyordu. Benim Boran’ım, en güçlü anlarında bile, uykusunda bu kadar savunmasız, bu kadar yalnızdı.
"Boran," diye mırıldandım, sesimi olabildiğince yumuşak tutarak. Onu korkutmaktan, kâbusun pençesinden daha da derinlere itmekten korkuyordum.
Yanımdaki büyük, sıcak vücut sesimle hafifçe irkildi ama gözleri açılmadı. Dudakları titredi. Yine fısıldadı, bu kez daha yüksek ve daha çaresiz bir tonda. "İnci... bırakma beni..."
O kelimeler, kalbimin en korunaklı köşesine saplanan buzlu iğnelerdi.
On üç gün.
Zihnimde, Boran’ın kâbusunun kaynağı anında belirdi. O kâbusun adı, on üç gündü. Benim kaçırıldığım, yeryüzünden silindiğim on üç kâbus dolu gün. Onun, her kapı çaldığında bir umutla koşturduğu, her telefonda bir ölüm haberi beklediği günler...
Bu sesten, o morg sahnesini gördüğünü anladım. Benim cesedimi teşhis etmek için gittiği o soğuk, metalik odayı... Gözlerinin önünde, benim silüetime benzeyen her kadını umutla ve dehşetle incelediği, hayatının en büyük korkusuyla yüzleştiği o anı yaşıyordu. Beni kaybetme korkusu, Boran’ı paramparça eden bir travmaydı.
Artık dayanamayarak hızla Boran'a döndüm. Yüzünü avuçlarımın arasına aldım. Cildi soğuktu, teri ince bir film gibi kaplamıştı.
"Buradayım.” dedim, sesim kararlıydı ama gözlerim doluyordu. Onun bu acıyı, benim yüzümden, tekrar tekrar yaşamasını izlemek bir işkenceydi. Başparmağımla sertçe kasılmış şakaklarını okşadım. "Bana bak. Gözlerini aç. Bak buradayım, yanı başındayım. Seni bırakmadım. Kimse beni alamaz. O günler bitti. Hepsi bitti. Uyan sevgilim. Yatakta... Odamızdayız. Güvendeyiz."
Tam o anda, fısıltılarımın ve dokunuşlarımın, kâbusun pençelerini gevşettiği bir an oldu. Boran’ın kapalı gözlerinden bir damla yaş, şakağından süzülüp yastığa karıştı. İçindeki mücadele, son bir çığlık gibi patladı. "İNCİ!" Gözleri, sanki bir silah sesiyle uyanmış gibi hızla açıldı ve vücudu ani bir hareketle yatağın içinde doğruldu. Kalbi, göğüs kafesini parçalayacakmış gibi gümbürdüyordu.
Odasındaydı ama bilinci hala bir morgun ya da boş bir deponun soğuk zeminindeydi. Boğazından çıkan o çaresiz haykırışla beraber, bakışları paniklemiş, vahşi bir hayvanınki gibi yan tarafa, benim her zaman yattığım boşluğa fırladı.
Beni arıyordu.
Gözleri, kâbusun ona gösterdiği boşluğu, yokluğu görmeyi bekliyordu. Yüzündeki ifade, korkunun ve kabul edilmiş acının en saf haliydi. O anlık kafa karışıklığı ve dehşet içinde, benim ona uzattığım ele değil, benim olmamam ihtimaline odaklanmıştı.
Nefesini tutmuştu. Bütün vücudu kaskatı kesilmişti.
"Boran, buradayım." Sesimi duymasıyla, o keskin panik hali yavaşça çözülmeye başladı. Vücudu, bir mıknatısın çekimine kapılmış gibi yavaşça, titrek bir hareketle bana doğru döndü.
Yüzümü net bir şekilde gördüğünde, karanlıkta bile parlayan gözleri önce beni tanıdı, sonra da gerçeği kavradı. O dehşet dolu, boş bakışların yerini, yavaşça yoğun bir rahatlama aldı. Bu, sadece bir hafifleme değil, ölümden dönen bir insanın ruhundaki ani çözülmeydi.
Yüzündeki sert çizgiler kaybolduğu an omuzları çöktü ve göğsünden derin, uzun, titrek bir nefes çıktı. Bu nefes, akciğerlerine hapsolmuş bütün zehri, kâbusun soğukluğunu dışarı atıyordu.
Gözleri, hala buğulu ve yaşlarla doluydu; kâbusun yarattığı nem ve gerçekliğin getirdiği mutlulukla ıslanmıştı. O koskoca adam, şimdi karşımda, bir çocuk gibi savunmasızdı. Elini bana doğru uzattığında parmakları titriyordu ve tenime değdiğinde, sanki o an yaşadığına emin oldu.
Dudaklarından, zar zor duyulan bir fısıltı döküldü. "Buradasın..." Kelimede hem bir tespit, hem de bir şükür vardı. Sesi, kâbustan yorgun ve kısıktı. Tekrar etti, bu kez daha net, bir mantrayı söyler gibi. "Buradasın, yanımdasın."
Daha fazla konuşmaya gerek yoktu. Elim, doğal bir hareketle Boran’ın yüzüne uzandı, yanağını avuçlarımın arasına aldım. Yumuşak parmak uçlarımla, ıslak kirpiklerinin altındaki o kahreden yorgunluğu hissettim. "Buradayım. Buradayım Boran’ım." dedim, sesim şimdi şefkatle, adeta bir annenin ninni söyler gibi yumuşamıştı. "Hiçbir yere gitmedim. Yanındayım. Her zaman yanındayım."
Başparmağım, yanağından süzülen tuzlu ve acı dolu gözyaşının ıslak izini nazikçe kuruladı. Ona bakışlarımda sadece aşk değil, aynı zamanda geçmişin ona yaşattığı bu haksız acıya karşı duyduğum derin bir şefkat vardı.
Boran, elini benim elimin üzerine kapattı, sanki benim temasımın gerçekliğini pekiştirmek istiyordu. Gözleri, hala o sarsıntının izlerini taşıyordu ama bakışları artık odaklanmış, bana kenetlenmişti.
Aniden, büyük ve güçlü kolları, bir demir kelepçe gibi beni sardı. Başını boynuma gömdü. Yüzünü, saçlarımın arasına, tenime bastırdı. Sıcak nefesi, hassas boyun derimi yakarken vücudunun yavaş yavaş gevşediğini hissettim. Bütün bedeniyle benim varlığımdan, kokumdan, sıcaklığımdan güven çekiyordu. Benim kokum, ona kâbusun soğuk ve metalik kokusunu unutturuyordu.
Birkaç dakika, sadece nefes alıp verişlerimizi dinleyerek öylece kaldık. Boran’ın nefesi derinleşip düzene girmeye başladığında, kolunun altından hafifçe sıyrılmaya çalıştım. Bedenindeki gerginliğin yavaşça azaldığını görüyordum ama hala sarsılmıştı.
"Sana su getireyim mi? Çok terlemişsin," diye fısıldadım, sesimde endişe vardı. Hareketlenmemle beraber Boran’ın beni tutan kolları anında sıkılaştı. Başını boynumdan kaldırmadan, boğuk bir sesle mırıldandı. "Hayır." Kelimede tartışmaya yer yoktu. Tamamen reddetme ve korku vardı. “Benim şu an suya değil, sadece sana ihtiyacım var İnci. Sadece... gitme."
Onun bu mutlak bağlılığı, kalbimi sızlattı. O, her şeye gücü yeten, yıkılmaz adam, uykusunda bile beni kaybetme korkusuyla sarsılıyordu. Su ya da soğuk hava değil, onun tek çaresi bendim.
Vazgeçtim. Ona sırtımı dönüp kalkmaya çalışmak yerine, kollarımı etrafına daha sıkı sardım ve onu yatağa, göğsüme doğru yönlendirdim. Sanki hala küçük bir çocukmuş gibi, başını göğsümle omzumun birleştiği o tanıdık, güvenli noktaya yasladı.
Sol elim, hemen saçlarına gitti. Kalın telli, koyu saçlarını, tıpkı huzur veren bir melodi gibi, usul usul okşamaya başladım. Kulağına doğru eğildim, fısıltım sadece ona ait, sadece bizim duyabileceğimiz bir sır gibiydi. "Tamam, aşkım. Hiçbir yere gitmiyorum. Buradayım. Sakin ol. O kötü günler, o boşluklar, o korkular bitti. Hepsi geride kaldı."
Kalp atışımı dinlemesi için ona zaman verdim. Düzenli, güçlü, hayatta olan bir kalp atışı. Onun en büyük korkusunun, yokluğun, bir yalan olduğunu ispat eden bir ritim. Yavaşça, derinleşen ve uzayan nefes sesleri duydum. Boran, nihayet benim kokumun, dokunuşumun ve varlığımın güvenliğinde, kâbusun karanlık gölgesinden sıyrılıp huzura yaklaşıyordu.
Nefes alışverişleri düzelmiş, kalp atışı yavaşlamıştı ama yine de huzursuzdu. Bir süre sonra, sanki kendi kendine söz verir gibi, mırıldandı. Sesindeki yorgunluk hala derindi ama artık panik yoktu; sadece acının kalıntıları kalmıştı. "Geçti..." Tekrar etti, bu kez daha bilinçli bir tonda. "Bitti. Bir daha gelmeyecek... Bir daha gelmeyecek."
Bu kelimeleri tekrarlaması, bir yetişkinin kendi kendini ikna etme çabasıydı. Boran, zihnini o korkunç on beş günün bir daha yaşanmayacağına dair ikna etmeye çalışıyordu. Onun bu kırılgan anını dinlerken, elim hala saçlarını okşuyordu. İşte o an, kalbimde bir teslimiyet hissiyle gerçeği kavradım.
Bu sadece kötü bir rüya değil.
Bu travma, Boran’ın ruhunun en derin katmanına işlemişti. Benim yokluğum, bebeğimizin kaybıyla birleşince, onda derin bir yara açmıştı. Ne kadar güçlü olursa olsun, o anılar onu uykusunda boğmaya devam edecekti. Bu, benim sarılmamla ya da birkaç yatıştırıcı sözle geçecek bir şey değildi. Boran'ın profesyonel psikolojik desteğe ihtiyacı vardı.
Bu düşünce, zihnimde bir yıldırım gibi çaktı. O anda, onu bir uzmana yönlendirmem gerektiğini biliyordum.
Ancak hemen ardından, Boran’ın karakteri zihnime geldi. Gururlu, her şeyi kendi içinde çözmeye çalışan, kimseye zayıflığını göstermeyen Boran. Ona, "Terapiye gitmelisin," dediğim an kabul etmezdi. Başımı eğip onun saçlarının kokusunu içime çektim. Bu hassas anı, bir tartışmaya dönüştüremezdim.
Şimdi değil, İnci. Kendi içimde, acı bir karara vardım: Zorlayamazdım. Şimdilik... idare etmeliydim. Bu korkuyu, bu kâbusları yavaş yavaş, kendi hızında aşmasını sağlamalıyım. Belki birkaç gece daha böyle geçerdi. Belki ona o kadar çok sevgi ve güven verirdim ki, o duvarı kendiliğinden yıkar ve yardım istemeye karar verirdi.
Bu, yorucu bir yolculuk olacaktı; uykusuz geceler, sürekli tetikte olma hali... Ama Boran için yapmayacağım hiçbir şey yoktu. Ona zaman verecektim. Şimdilik, tek yapabileceğim, o karanlık anılar geri gelmesin diye, onu bütün gücümle bu ana, benim sıcaklığıma ve nefesime bağlamaktı.
Elime daha sıkı sarıldı. Benim sıcaklığımdan ayrılmak istemeyen bir çocuk gibiydi. "Uyu, sevgilim," diye fısıldadım, yumuşacık bir öpücük bıraktım saçlarına. "Ben buradayım. Kimse bizi ayıramaz."
Saçlarını okşarken Boran’ın nefesinin düzenli bir hale gelmesiyle söz kapaklarım ağırlaşmaya başladı. Yaşadığımız sarsıntı, benim de enerjimi tüketmişti ama Boran’ın bu kadar yakın, bu kadar güvende olması, içime tarifi zor bir huzur yayıyordu. Ona sarılışımı asla gevşetmedim. Kollarım, Boran’ın vücudunu çepeçevre sarıyordu, sanki kâbus geri gelip onu yeniden çalmaya kalkarsa, kollarım bir kalkan görevi görecekti.
Gecenin o geç saatinde, odamızdaki tek sesler, iki insanın birbirine yaslanmış, ritmik nefes alışverişleriydi. Omuzlarında taşıdığı o devasa acı, benim dokunuşumun şifasında geçici olarak uyuşturulmuştu.
Kendi kendime, "Merak etme, ben senin yanındayım," diye söz verdim. Bu gece onu bu şekilde koruyacaktım, ertesi gün ise ona yardım etmenin başka yollarını bulacaktım.
Gözlerimi kapattım. Boran’ın sıcaklığı, benim sıcaklığımla birleşti. Dışarıdaki karanlık ve kâbusun gölgeleri artık önemli değildi. Biz, bu yatağın içinde, birbirimizin güvenliğinde, yeniden uykuya daldık. En güçlü sığınağımız, birbirimizin kollarında kurduğumuz huzur dolu sessizlikti.
*****
Gözlerime vuran güneş ışığıyla usulca gözlerimi araladım. Yan yattığım için direkt olarak Boran’ın yüzü görüş açıma girdiğinde küçük bir gülümseme oluştu suratımda. O da bana doğru dönmüştü. Gece kollarımın arasından çıkmıştı.
Göğsü ritmik bir şekilde inip kalkıyordu, derin uyuyordu belli ki. Kabustan sonra böyle uyuması iyiydi ama yine de bu çöken yüzünü saklamaya yetmiyordu elbette. Benim gibi o da çökmüştü. Ben 10 gün uyutulmuştum belki ama o da 10 gün uyumamıştı neredeyse, yemek yememişti. Gücünden bir şey kaybetmemişti belki ama zayıflamıştı.
O benim için ne kadar endişeliyse bende onun için o kadar endişeleniyordum. Göstermiyordu, yansıtmamaya çalışıyordu ama onun da iyi olmadığını biliyordum. Üstüne üstlük benim gelgitlerimle uğraşıyordu bir de. Gerçekten sabırlı bir adamdı.
Onu izlemeyi bırakarak yavaşça doğruldum yataktan. Elimi karnıma yaslayarak ayağa kalkıp banyoya ilerledim. Kısaca işlerimi hallettikten bir kez daha baktım. Hala bıraktığım gibi uyuyordu. Günler sonra ilk defa evimizdeyken kahvaltı hazırlamak istiyordum. Benim kadar o da az yiyordu, fark etmiştim bunu.
Bugün ikimiz içinde yeni bir başlangıç olacaktı. Benim bu psikolojiden kurtulmam gerekiyordu, ikimizin bu olayı yavaş yavaş atlatması gerekiyordu. Sürekli ağlayarak, Boran’ı da kendimi de üzmek bebeğimizi geri getirmeyecekti. Kaybedilenleri yerine koymayacaktı.
Evet bu toparlanma süreci o boşluğu hiç doldurmayacaktı, dolduramazdı ama hayatı kendimize zindan edemezdik. Psikiyatri seanslarına devam etmek iyi gelecekti inanıyordum ve bugün tüm bunlar için bir başlangıç olacaktı.
Merdivenlerden inerek direkt olarak mutfağa girdim. Buzdolabına ilerleyerek içine baktığımda her şeyin hazır olduğunu gördüm. Boran halletmişti her şeyi.
Çaydanlığın altına su koyup altını yaktıktan sonra kapıya ilerledim. Dışarı çıktığımda direkt bakış açıma Fatih ve Tuncay girerken gözlerim Mert’i aramadan edemedi. Fatihle Tuncay koşar adımlarla yanıma gelirken Fatih konuştu. "Yenge iyi misin? Bir şey mi oldu?"
Bu aralar herkesin diline pelesenk olan şeydi iyi misin cümlesi. Özellikle Boran’ın. Kaşlarımı ufacık çatsam, bir an dalsam sürekli bu cümleyi duyuyordum.
"İyiyim Fatih, sadece fırından simit alır mısınız diyecektim." Hastaneden ilk çıktığımda Boran aldırmıştı benim için ama hiç yememiştim. Şimdi canım istiyordu. "Tabii yenge, hemen aldırıyorum çocuklara." Fatih geriye dönüp hızla başıyla işaret verirken korumalardan biri araca binip bahçeden çıktı.
Bakışlarım bahçedeyken hissettiğim eksiklikle iç çektim. “Mert ile konuştun mu?” Fatih başını sallarken onayladı. “Konuştum yenge, her şey yolunda sen merak etme.” Dediğinde dudaklarımı birbirine bastırdım. Merak ediyordum, edecektim de.
Boran bu konu hakkında bir şey söylememe izin vermiyordu. O yüzden bende susuyordum her ne kadar bir şeyler söylemek istesem de.
"Tuncay bundan sonra seninle yenge." Dedi Fatih. Ardından bakışlarını kapının önünde dikilen beş siyah takım elbiseli adama çevirdi. “Ve onlarda.” Dediğinde hayretle baktım. “Yok artık.”
“Var artık.” Dedi Fatih. “Doğru olan bu.” Başımı iki yana sallarken bakışlarım Tuncay’a kaydı. Tuncay saygıyla başını eğip kaldırırken konuştu. "İstekleriniz benim için bir emirdir." Küçük bir tebessüm ettim. "Sağ ol Tuncay."
“O zaman kolay gelsin size.” Dediğimde Fatih baş selamı verdi. “Sağ ol yenge.”
Hiç beklemeden eve girdiğimde direkt olarak mutfağa ilerledikten sonra dolaptan yumurta çıkardım. Omlet yapacaktım. Boran mutlaka yumurta yerdi sabahları. Çayı demleyip yumurtaları kırdıktan sonra yeşillikleri yıkamaya koyuldum. Peynirleri, zeytinleri masaya dizerek tabaklarımızı da yerleştirdim.
Tam o sırada yukarıdan gelen hızlı adımları işittim. Kaşlarımı çatmış ne olduğunu anlamaya çalışırken merdivenlerden gelen sesleri işittim. "İnci?" Telaşlı bir biçimde gelen sese adım sesleri eşlik ediyordu.
Endişe dolu bir sesle seslenen adamla birlikte mutfak kapısına ilerlerken seslendim. "Boran, mutfaktayım sevgilim." Adımların buraya doğru geldiğini hissederken kapıda Boran göründü. Göz göze geldiğimiz anda derin bir nefes verirken kulağındaki telefonu indirdi. "Neredesin güzelim sen?"
Rahat bir nefes verip bana yaklaşırken kollarını bedenime doladı ve saçlarımda nefeslendi. "Buradayım, kahvaltı hazırlıyordum." dedim mahcup bir biçimde. Boran eliyle saçlarımı okşarken fısıldadı. "Aklım çıktı seni görmeyince, telefonunda çalmıyordu."
"Sessizde sanırım..." dedim pişmanlıkla. Bu kadar korkacağını hiç düşünmemiştim.
Boran’ın kolları hâlâ üzerimdeyken, kalbinin çarpışlarını göğsümde hissediyordum. O an, kahvaltı sofrası, çayın fokurtusu ya da masaya dizdiğim zeytinlerin dizilişi önemsizleşmişti. Yalnızca onun kokusu, sarılışındaki sığınak hissi vardı. Ellerim kendiliğinden sırtına gitti; sanki nefesini düzene sokmak için ben de katkıda bulunmak ister gibi.
“Boran,” dedim kısık sesle, başımı kaldırmadan. “Ben buradayım…”
Başımı elleri arasına aldı, bakışları gözlerime mıhlanmıştı. Yorgun, endişeli ama aynı zamanda derin bir rahatlama vardı o kahverengi gözlerinde. Dudakları hafifçe kıvrıldı ama gülümsemek ile yeniden kaygıya düşmek arasında gidip gelen bir çizgideydi.
“Biliyor musun” dedi. “Saniyeler içinde bin türlü ihtimal geçti aklımdan." Biliyordum. Yaşadığımız olay kolay değildi ve etkileri sürecekti.
Boğazım düğümlendi. Bir insanın bu kadar içten, bu kadar sahiplenici bir korkuyla bana bağlanması… hem ürkütücü hem de tarifsiz bir güven duygusu veriyordu. Gözlerimi kırpıştırıp yere kaydırdım, sesim neredeyse fısıltıya dönüştü. “Özür dilerim… Sessizdeydi, fark etmedim. Seni böyle telaşlandıracağımı hiç düşünmemiştim.”
Parmak uçlarıyla yanağıma dokundu, başımı yeniden kaldırmamı ister gibi. “Bir daha olmasın, olur mu?” dedi, neredeyse çocukça bir ısrarla. "En azından bir süre... Ben senin o telefonu anında açmana alışmışım ve açmayınca aklıma olmaması gereken şeyler geliyor."
Kalbim göğsümde hızla çarptı. Dudaklarımda mahcup bir gülümseme belirdi. Onun bu sözlerini duymak, sabah kahvaltısının sıradanlığı içinde beklenmedik bir armağan gibiydi. “Olmaz, söz veriyorum.” dedim usulca, başımı hafifçe sallayarak. “Sana böyle bir korku yaşatmam bir daha.”
Boran derin bir nefes aldı, sanki içine tüm sakinliği çekmeye çalışır gibi. Ardından kollarını biraz gevşetip mutfağa göz attı. Masada yarım kalmış hazırlıklar, hâlâ buharı tüten çaydanlık ve yıkanmayı bekleyen birkaç dal maydanoz vardı. Gözleri tekrar bana döndü, bu kez yüzünde daha belirgin bir tebessüm vardı.
"Kahvaltıyı benim hazırlamam gerekiyordu, kendini neden yoruyorsun böyle?" Hafifçe kaşlarını çatarken eliyle omuzlarımdan tutarak sandalyeye yönlendirdi beni. "Hadi otur sen, kalanını ben halledeyim. Gerçi her şeyi hazırlamışsın."
"İyiyim ben, kendimi iyi hissediyorum." diye itiraz ederken Boran kabul etmeyeceğini net bir şekilde belirtircesine baktı gözlerime.
Bakışlarında öyle bir kesinlik vardı ki, itiraz etmenin hiçbir faydası olmayacağını anlamıştım. İçimdeki küçük ısrar kıvılcımı bile onun gözlerinin ciddiyetinde sönüp gitti. Dudaklarımı araladım, bir şey söylemek üzereydim ki elinin sıcaklığı omuzlarımdan daha da belirginleşti. Beni usulca sandalyeye oturturken ses tonu yumuşadı ama hâlâ otoriter bir kararlılık taşıyordu.
“Senin iyi hissetmen benim gözümde yetmez, İnci.” dedi kısık bir sesle. “Senin iyiliğini ben bilirim. Yorulmanı, en ufak bir zahmete girmeni istemiyorum. En azından birazcık daha iyileşene kadar.”
Başımı hafifçe eğdim, parmak uçlarım masanın kenarında gezinirken kalbim sıkıştı. Onun bu sahiplenişi, bazen fazla ağır gelse de bir yandan içimi ısıtan bir şefkatti. Sanki hayatın bütün yüklerini omuzlarımdan alıp kendi sırtına yüklemeye hazırdı. Ama ben… ben de yanında güçlü görünmek, her şeyde onunla omuz omuza yürümek istiyordum.
“Boran…” dedim usulca, sesim hafifçe titreyerek. “Ben de senin için bir şeyler yapmak istiyorum. Senin hep emek verdiğini biliyorum. Ama benim kalbim de ellerim de sana hizmet etmeyi istiyor. Hem özlemişsindir benim kahvaltılarımı.”
Bir an sessizlik oldu. Gözlerindeki sertlik çözülürken yerini derin bir yumuşaklık aldı. Yavaşça yanıma eğildi, yüzünü bana yaklaştırıp dudaklarımla arasındaki mesafeyi nefesiyle doldurdu. “Çok özledim… Senin yaptığın her şeyi, seni, bakışını, tenini, nefesini… Her şeyini çok özledim.”
Bakışları dudaklarıma doğru kaydığında uzanarak dudaklarına dudaklarımı bastırdım. Tam o anda çalan zille irkilerek geri çekildim. Boran olduğu yerde gözlerini kapatıp burnundan solurken dişlerinin arasından fısıldadı. “Kendi evimde bile rahat yok anasını satayım.”
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırırken mırıldandım. “Çocuklardan simit istemiştim. Canım çekti.” Cümlemle birlikte Boran gözlerini aralayarak yerinde doğruldu. “O zaman boynumuz kıldan ince.” Diyerek kapıya doğru yöneldi. Arkasından bakarken iç geçirdim.
Bir dakika geçmeden Boran elinde poşetle geldiğinde simidin kokusu burnuma doldu. Poşetten kese kağıtlarını çıkartıp simitleri tabağa koyarken bir yandan da poşetteki üçgen peynirleri çıkardı. Boran sağ olsun onları tembihlediği için simit aldıklarında yanında mutlaka üçgen peynir de oluyordu.
“Hadi bakalım, başla hemen.” Boran tabağı masaya yerleştirdikten sonra ocağa gidip çaydanlıktan çaylarımızı doldurdu ve hemen masaya getirdi. Karşımdaki yerini alırken bakışlarıyla işaret etti tekrardan. “Hadi güzelim.” Simitten bir parça koparırken Boran yaptığım omletten ilk önce benim tabağıma sonra kendi tabağına servis ederek çayından bir yudum içti.
“Sende ye.” Dediğimde belli belirsiz başını salladı. Göz ucuyla bakarken masadakilerden ufak tefek yemeye başladı ama az sonra bırakacağını biliyordum. O yüzden kopardığım simide peyniri sürerek ağzına doğru uzattım. Boran küçük bir gülümsemeyle simidi aldığında mırıldandı. “Sen verince tadı daha başka oluyor biliyor musun?”
Başımı salladım. “Biliyorum, çünkü ben sevgimi katıyorum.” Dediğimde kaşları havalandı. “Öyle mi diyorsunuz İnci Hanım?”
“Öyle diyorum Boran Bey, anlamış olmanız gerekiyordu.” Dedim gözlerinin içine bakarak. Boran’ın gözleri, söylediklerime karşılık hafifçe kısılıp bana uzun uzun baktı. Dudaklarının kenarında beliren o küçücük kıvrım, kalbime sıcacık yayıldı. Sanki her bakışı, içimde sakladığım en gizli yerleri açığa çıkarıyordu.
Boran omletinden bir lokma aldıktan sonra yüzünü buruşturup mırıldandı. “Hmm… Sanırım biraz tuzu fazla olmuş.” Kaşlarım anında çatıldı. “Gerçekten mi?” diye sordum, telaşla kendi tabağımdan da bir çatal alarak. Ama ben yediğimde gayet normaldi.
Boran kahkahayı patlatıp yana eğildi. Bense ona bakmayı sürdürdüm kızgınca. “Bak pislik yapıyorsun.” Boran omuz silkti. “Yüzünün aldığı hal o kadar güzel ve komik ki.” Gülmeye devam ederken ciddi bir şekilde baktım ona. Kaşığımı elime alıp ona doğru salladım. “Boran, bir gün senin bu oyunların başına iş açacak, biliyorsun değil mi?”
“Hiç sanmam.” dedi, göz kırparak. “Sen bana kızdığında bile o kadar tatlı oluyorsun ki… sırf görmek için her gün kızdırabilirim.”
“Buna cesaret etme.” Dedim ama yüzümdeki gülümseme çoktan beni ele vermişti. Başımı yere doğru eğip gülüşümü saklamaya çalışırken Boran yamuk bir gülümsemeyle baktı suratıma. “Bak senin de hoşuna gidiyor hiç itiraz etme.”
“Hiçte bile.” Dedim omuz silkerek. Ama haklıydı, çok hoşuma gidiyordu.
Sohbet eşliğinde kahvaltımıza devam ederken günler sonra ilk defa bu kadar gülümsemiştim. İlk defa bu kadar yemiştim. Baş başa olmak bize iyi geliyordu. Önceden olsa evde kalmak için ikna etmeye çalışırdım ama bu sefer yapmayacaktım. Artık herkesin bazı şeylere alışması gerekiyordu. Kaldı ki Boran haklıydı bu konuda. Onun verdiği kararı çiğnemişlerdi ne olursa olsun.
Kahvaltının ardından Boran bardakları toparlarken ben de masadaki kırıntıları süpürgeyle almak istedim. Ama o yine her zamanki gibi elimi tuttu. “Bırak, ben hallederim. Sen hazırlan, biraz yürüyüşe çıkalım.”
“Gerçekten mi?” dedim heyecanla. Günlerdir çıkmamıştık. Boran başını salladı olumlu manada. “Gerçekten, dün söz vermiştim.” Dedikten sonra ekledi. “Ama ilk önce ilaçlarını iç.” Başımı sallayarak yöneleceğim sırada benden önce davranıp poşete uzandı ve ilaç kutusunu çıkartıp bana uzattı. Ardından da sürahiden su doldurup elime verdi.
Hiç itiraz etmeden ilacımı içtikten sonra merdivenlere ilerledim. Ancak birden aklıma gelen şeyle duraksayarak geriye döndüm. Boran şaşkın bakışlarla bana bakarken uzanarak dudaklarını öptüm kısaca. Ardından hiçbir şey olmamış gibi merdivenlere ilerledim.
Hızlıca üzerimi değiştirip rahat bir şeyler giydikten sonra aynaya bakarken Boran’ın geldiğini gördüm. Göz göze geldiğimizde göz kırptığında istemsizce gülümsedim. O da flörtöz bir biçimde gülümseyerek gardıroba ilerledi. Yatağa oturarak onu izlemeye koyuldum.
Gardırobu açarken Boran’ın sırt kaslarının kıpırdayışı dikkatimi çekti. Tişörtü çıkarıp yatağın üzerine bırakırken bir an için gözlerim onun vücuduna takılı kaldı. İstemeden yutkundum. Onu izlemek, aslında dokunmaya cesaret edemediğim bir hazineye bakmak gibiydi.
Bir aydır aramızda yakınlık olmamıştı. İçimde, susturmaya çalıştığım bir özlem büyüyordu. Dudaklarının sıcaklığını, ellerinin bedenimdeki varlığını o kadar çok anımsıyordum ki… Ama karnımdaki yaranın acısı, o özlemin önüne set çekmişti. Boran’ın en ufak bir dokunuşunda bile kendini geri çekmesi, aslında bana duyduğu özenin en büyük kanıtıydı. Yine de içimdeki kadın onun kokusuna, tenine muhtaçtı.
Boran tişörtünü giyerken başını kaldırdı, bakışlarımız yine buluştu. Gözlerimde saklayamadığım o özlemi fark etmiş olmalıydı. Dudaklarında hafif, alaycı ama sevgi dolu bir gülümseme belirdi.
“Çıkalım mı?” dediğinde başımı salladım. “Çıkalım.”
Önden ilerlerken Boran arkamdan geldi yavaş adımlarla. Kapıdan çıktığımızda yüzüme vuran hafif rüzgârla birlikte ilkbaharın serin tazeliği içime doldu. Sokakta kuş sesleri birbirine karışıyor, dallardaki genç yaprakların arasında güneş huzmeleri kıpır kıpır dans ediyordu. Mayısın ortalarındaydık ne üşüten bir soğuk vardı ne de bunaltan bir sıcak. Tam kıvamında bir bahar sabahı…
Boran sessizce yanıma yaklaştı. Avucunu bana uzatmadı ama parmakları yavaşça ellerime dokundu. Gözlerim ona kaydığında, sadece tebessüm etti. Ben de gülümseyerek elimle onun elini kavradım. O an parmaklarımız birbirine kenetlendi, sanki yolun geri kalanını birlikte yürümeye söz verir gibiydi.
“Bak.” dedi Boran, yolun kenarındaki çiçeklere işaret ederek. “Her yıl bahar gelince aynı şey oluyor. Her şey yeniden doğuyor. İnsan da öyle olmalı bence. Yenilenmeli, yeniden başlamalı.” Bunu bana söylüyordu hatta kendine de.
Başımı çevirip yüzüne baktım. Gözlerinde, söylediğinden çok daha fazlasını saklayan bir derinlik vardı. “Biz de yeniden başladık zaten.” dedim. “Her sabah, her bakışta. Benim için seninle geçen her gün, sanki ilk gün gibi.”
Öyleydi de. Bir yıl geçmişti ama her şey hâlâ taze, hâlâ heyecan verici ve yeni gibiydi. Sabahın o ilk ışıklarıyla birlikte başlayan kahvaltılar, birbirimize fısıldadığımız küçük sırlar, paylaştığımız gülüşler… Hepsi bir yıl boyunca birikmiş ama hiç eskimemişti. Her an, ilk günkü kadar heyecanlı, ilk günkü kadar özel hissediliyordu.
Boran yanımda yürürken aramızdaki sessizlik öylesine rahat ve doğal bir huzur yayıyordu ki, adımlarımız neredeyse birbirine uyum sağlamıştı. Elimi biraz daha sıktı, parmaklarımız birbirine kenetlendi. İçimde, her zamankinden daha derin bir güven hissi belirdi.
Yürümeye devam ederken aklıma gelen şeyi söyleyip söylememek arasında kalarak Boran’ın yan profiline baktım. Şimdi bu huzurlu anı hiç bozmak istemiyordum ama söylemek de istiyordum. Bir an bakışlarımı geri çektiğimde Boran’ın sesini duydum. “Söyle güzelim.”
“Nereden anladın?” dedim şaşkınlıkla ona bakarken. Bana doğru manidar bir bakış attı. “Karımı tanımayacaksam kimi tanıyacağım?” İçim eriyerek gözlerine bakarken koluna girerek başımı koluna yasladım. “Yaa Boran.” Diye mırıldandığımda sesli bir biçimde güldü. Hoşuna gitmişti belli ki.
Bir süre öyle yürüdüğümüzde merakla konuştu. “Ne söyleyecektin sen?” Başımı kaldırıp yüzüne bakarken mırıldandım. “Söyleyeceğim ama kızma.” Boran başını yana eğerek hayretle konuştu. “Ben sana ne zaman kızdım?”
“Tamam tamam söylüyorum.” Deyip duraksadım ve mırıldandım. “Mert...” diye başladığımda iç geçirdi. “Hah, bende ne zaman bu konu açılacak diyordum.” Dedi sıkıntılı bir sesle. Sonra bana bakarak devam etti. “Gönderilmesi gerekiyordu, gönderildi. Bu kadar basit cevap.”
“Ama onun bir suçu yoktu ki, tuvalete gitmek benim tercihimdi.” Dedim çekinerek. Boran bana doğru bakış attığında istemsizce ürperdim. “Sen istediğini yapmakta özgürsün güzelim ister tuvalete git, ister kantine git. Onun iş tanımı senin başından ayrılmamaktı, peşinden gelmekti. İş saatinde kardeşimle fin-“ deyip duraksadı ve gözlerini kapattı. Burnundan sert bir nefes verdikten sonra devam etti. “Mesai saatinde gönül işleriyle ilgilenmek değildi. İlgilenirse karşılığını da alır. Bunun Derin’le alakası yok. Görevini yapmamasıyla ilgilisi var. Kaldı ki başka biri yapsa tavrım bambaşka olurdu İnci.”
Biliyordum, biliyordum da işte şansımı denemek istemiştim. “Belki bir süre sonra tekrar döner…” diye umut dolu bir sesle konuştuğumda başını iki yana salladı. “Hayır. Yaptığı hatanın bir bedeli var. Biz o bedeli çok ağır ödedik, onun da ödemesi gerekiyor.”
Başımı yere doğru eğdim cümlesiyle. Hem de çok ağır ödemiştik. Ödemeye de devam edecektik ömrümüz boyunca. Ama biliyordum ki Mert’te vicdan azabıyla ödemişti. Ödemeye de devam ediyordu.
Başımı omzuna yaslamış şekilde yavaşça yürümeye devam ettik. Ellerimiz hâlâ birbirine kenetliydi; parmaklarım Boran’ın sıcaklığıyla ısınıyordu. Mayıs sabahının taze havası ciğerlerime dolarken, kuş sesleri ve hafif rüzgâr yürüyüşümüze eşlik ediyordu.
El ele yürümeye devam ederken, sahilin hafif tuzlu kokusu burnuma doldu. Dalga sesleri yavaş yavaş kulağımıza ulaşırken huzura ulaşıyorduk. Mayısın ortası olduğu için hava ne çok sıcak ne de soğuktu; serin bir esinti saçlarımızı dağıtırken, güneş suyun üstünde pırıltılar bırakıyordu.
Boran yanımda sessizce yürüyordu ama ara sıra bana bakıyor, gözlerindeki derinlik ve koruyucu his her bakışında kalbime işliyordu. Parmaklarım onun parmaklarıyla sıkıca kenetlenmişti; aramızdaki sessizlik bile rahatlatıcıydı.
Birden yanımıza yaklaşan arabayla huzur yerini tedirginliğe bırakırken Boran’da benim gibi bunu fark ederek elimi daha sıkı tuttu. Arabanın camı açıldığında gördüğüm yüzle kaşlarım çatıldı. Bana gelen fotoğraftaki adamlardan biriydi o. Yavuz Bey’in cenazesine de gelmişti. Diğerlerinden biraz daha yaşlıydı.
“Boran…” diye seslendikten sonra bakışlarını bana çevirdiğinde yutkundum. O küçük bir tebessümle bakarken düz bir ifadeyle suratına bakmayı sürdürdüm. “Geçmiş olsun İnci kızım.” Başımı eğip kaldırırken Boran bakışlarını geriye doğru çevirdi. Birden yanımıza gelen Tuncay ile ne olduğunu şaşırırdım. Peşimizden geldiğini bile bilmiyordum.
“Yengenin yanında dur.” Boran elimi bırakırken Tuncay’a baktı sert bir ifadeyle. Ardından bana doğru sorun yok dercesine baktı. Sonra da o adamın arabasına doğru ilerledi. Tuncay eliyle biraz daha ileriyi işaret ederken yutkundum. Duymamam gerekiyordu konuşulanı anladığım kadarıyla. Çok sıkılmıştım bu durumdan.
Geri geri giderken bakışlarımı Boran’dan bir saniye bile çekmedim. Onların karşısında o kadar farklı biri oluyordu ki anlatamazdım. Yanımda gülen, beni güldüren, bakışıyla içimi ısıtan, şefkatiyle sarıp sarmalayan adamın yerini başkası alıyordu ve bu adamı hiç sevmiyordum. Onun kararlı duruşu göz kamaştırıcıydı ama içimdeki korkuyu da bastıramıyordum.
Ne konuştuklarını duyamıyordum ama Boran’ın vücudundaki gerginliği, kaşlarının çatılması ve nefes alışından sinirlendiğini fark edebiliyordum. Bir an durup cep telefonunu cebinden çıkardı ve hızla birini aradı. Konuşurken sesi düşük ama keskindi; gözleri ara sıra bana kayıyor, sanki “durumu kontrol altına aldım” dercesine bakıyordu.
İki dakika geçmeden sahil yoluna doğru yanımıza iki araba geldi. Biri Boran’ın, biri benim arabamdı. Kaşlarımı çatıp ne olduğunu anlamaya çalışırken Boran yanıma doğru adımladı. Sanki söyleyeceği şeyi söylemekten çekinircesine yüzüme bakarken mırıldandı. “Gitmem gerekiyor ama hemen döneceğim.”
Söylediği cümle ile kaşlarım çatılırken başımı iki yana salladım. Dudaklarımda hayal kırıklığıyla karışık alaylı bir gülümseme oluştu. “Gerçekten mi, harika.”
“Halletmem gereken bir şeyler var, hemen halledip döneceğim söz veriyorum.” Dediğinde ne diyebilirdim ki.
Bir süre göz göze kaldığımızda içimde büyüyen hayal kırıklığı ve öfkeyi bastırmaya çalıştım. Sonunda kaşlarımı çattım, başımı çevirdim ve arabama doğru ilerledim. Tuncay, arabasının yanında bekliyordu. Binmek için kapıyı açtığımda diğer arabada Fatih’i gördüm; yüzünde ciddi bir ifade vardı. İçimdeki tedirginlik bir kat daha arttı.
Gerçekten inanılmaz bir durumdu. Kırkta yılda bir bu fırsatı yakalamışken Boran’ın iş için gitmesi, planımı alt üst ediyordu. İçimde hem öfke hem hayal kırıklığı hem de beklenmedik bir tedirginlik bir aradaydı. Arabaya binerken derin bir nefes aldım. Tuncay ön koltuktaki yerini alırken araba direkt olarak ilerlemeye başladı.
Evimizin bahçesine girdiğimiz anda direkt olarak eve girdim. O an sessizlik hemen üzerime çöktü. Tuncay’ın sürdüğü arabanın sesi uzaklaştıkça yerini yalnızlığın ağırlığı aldı. Yavaşça koltuğa oturdum, ellerim hâlâ titriyordu ve kalbim hızlı atıyordu. Boran… Yanımda olsaydı, her şey çok daha farklı olurdu. Ama şimdi yoktu ve ben hem öfke hem hayal kırıklığı hem de korku arasında sıkışıp kalmıştım.
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. İçimdeki tedirginlik, sahilde karşılaştığımız durumun etkisiyle büyümüştü. Boran’ın yokluğu, her zamanki güven hissini aniden çekip almıştı. Ayaklarımı uzatıp koltuğa yaslandım, ellerim dizlerimin üzerinde kenetlenmişti.
Bakışlarım evin içinde gezindi. Yalnız kalmak rahatsız ediciydi. Kapıda korumalar vardı, ev güvenliydi ama kalbimin bir yerlerinde o korku kıvılcımı devam ediyordu. Ev sessizdi ama sessizlik bana baskı yapıyordu. Bir ay önce yaşadığım kâbusun gölgesi hâlâ üzerimdeydi; her an kapının çarpabileceğini, pencerenin açılabileceğini ya da beklenmedik bir sesin beni ürkütebileceğini düşünüyordum.
Gözlerimi kapatıp bir süre sessizce oturdum. Geçen ay yaşadığım kabus hâlâ tazeydi; kaçırıldığım an, çaresizliğim, panik halim… her şeyi tekrar tekrar yaşıyormuş gibi hissettim. Ellerim hâlâ titriyordu ama bunu belli etmemeye çalıştım. Her nefes alışımda kendi kendime, “Sakin ol, sakin ol… Boran geri gelecek, hepsi düzelecek.” dedim. Ama sözlerim inandırıcı gelmiyordu. Kalbim hâlâ hızlı atıyor, içimdeki tedirginlik devam ediyordu.
Birden çalmaya başlayan telefonla irkildiğimde hemen telefona uzandım. Yengemin aradığını görerek derin bir nefes aldım. Hızlıca telefonu açıp kulağıma götürdüm. “Efendim?”
“İnci, nasılsın canım?” Yengem sıcak bir sesle konuşurken karşılık verdim. “İyiyim yengecim, sen nasılsın?”
“İyiyim bende, sana gelmiştim ama Defne evinize döndüğünüz söyledi. Müsait miydiniz?” Doğru ya, onlara hiç haber vermemiştim. Bir an utanırken hızla sorusuna cevap verdim. “Evet evet müsaidim, buraya gel lütfen.”
“Geliyorum canım, yarım saate oradayım.” Dediğinde onayladım ve telefonu kapattım. Sağ olsun yengem hızır gibi yetişmişti. Zaten en kötü anlarımda da o vardı.
Oturduğum yerden kalkarak mutfağa doğru ilerledim hızlıca. Çayın altını yakarak ikram etmek için kurabiye yapmaya karar verdikten sonra hızlı bir şekilde yapmaya koyuldum. Yorulmuyordum, hatta bunu yapmak kendimi daha iyi hissetmeme neden oluyordu. Onlar gelmeden fırına atardım ve kısa sürede pişerdi. Hem abim severdi.
Hızlı sayılabilecek bir şekilde kurabiyeleri yapıp fırına attıktan sonra odama çıkarak üzerime çeki düzen verdim. Yabancı değillerdi ama ben hasta psikolojisinden kurtulmak istiyordum artık. Tekrardan aşağı indiğim sırada kapı zilinin çalmasıyla hızlı adımlarla kapıya ilerledim.
Açtığımda karşımda yengemi ve abimi görmek yüzümde gülümseye sebep olurken hevesle konuştum. “Hoş geldiniz.” Yengem içeri girerek bana sarılırken karşılık verdi. “Hoş bulduk canım benim.” Ondan ayrılıp abime baktığımda hafifçe kaşlarını çattığını gördüm. “Ayaklanmışsın hemen.”
“İyiyim ben abi, kaç gün oldu artık ayaklanmam lazım.” Abim beni kollarının arasına alırken itiraz etti. “Olmaz öyle şey efendim. Hadi hemen uzanıyorsun.” Elini omzuma sararak beni salona doğru götürürken istemsizce güldüm.
“Boran yok mu?” Yengem merakla bakarken başımı iki yana salladım. “Biraz işi vardı.”
“Seni yalnız bıraktı yani. İnanılacak gibi değil.” Abim hafif sinirli bir tonda konuşurken yumuşatmak adına karşılık verdim. “Ben iyiyim, alışmam gerekiyor.” Abim reddetti. “Bari bize bıraksaydı, olur mu öyle?”
Sesimi çıkarmadan abimlere bakarken aklıma gelen kurabiyelerle mutfağa geçmeden önce konuştum. “Siz geçin şöyle, geliyorum ben hemen.” Başka bir şey söylemeden mutfağa girdikten sonra fırına ilerledim. Pişmişti kurabiyeler.
Hiç beklemeden fırından çıkarttığımda mutfağın kapısından gelen sesle irkildim. “İnanamıyorum sana İnci.” Doğa yengem sitemle bana bakarken hızla yanıma geldi. “Biz sana bakmak için geliyoruz, sen bir de kurabiye mi yaptın? Zümra hanımlardasın diye bir şey getirmedim ama yarın getirecektim. Sen çoktan ayaklanmışsın.” Tezgâhın üzerindeki tabağa kurabiyeleri yerleştirirken bana doğru bakış attı.
Bense omuz silktim. “Kırkta yılda bir geliyorsunuz zaten. Hem abim sever.” Yengem iflah olmazsın dercesine başını iki yana sallarken bende çaydanlığa ilerleyerek hazırladığım bardaklara çayları koydum. Ardından yengemle birlikte mutfaktan çıktık.
Hazırladıklarımızı sehpaya koyduktan sonra yerime otururken abim mırıldandı. “Sende hiç laf dinlemiyorsun be güzelim.”
“Çünkü ben iyiyim, siz inanmasanız da iyiyim.” Dedim bıkkınlıkla. Abim bana bakarken devam ettim cümlelerime. “Bu psikolojiden kurtulmazsam asıl kötü olacağım. O yüzden lütfen.” İtiraz etmeyeceğimi belirtircesine konuşurken abim iç çekti. “Üzerine titreyecektik kırkta yılda bir, ona da izin vermiyorsun.”
Başımı omzuma eğerek gözlerine baktım. “Hasta olduğum için değil, kardeşin olduğum için titre o zaman sende.” Dediğimde abim birkaç saniye gözlerime baktı. Ardından oturduğu yerden kalkıp oturduğum koltuğun kol kısmına oturup beni kendine doğru çekti. “Sen iste yeter ki.”
Bende sıkıca ona sarılırken gözlerimi kapattım. Daha şimdiden iyi gelmişti bu. “Abisinin bir tanesi…” abim saçımın üzerini öperken gülümsedim. Abim kollarını gevşetirken başımı kaldırarak baktım gözlerine. “Bak işte şimdi daha iyiyim.”
Abim buğulu gözlerle bana bakarken güldü. Elini saçlarıma atıp karıştırdığında hızla elini itip bıkkınca konuştum. “Ya yapma şunu işte! Yapma!” Gıcık olduğumu belli edercesine konuşurken abimin gülüşüne yengeminki de karıştı. “Yaparım, kardeşim değil misin?”
“Evli barklı kadınım ben artık, oluyor mu? Yenge bir şey söyle.” Beni kurtarsın diye yengeme bakarken o ellerini kaldırdı teslim olurcasına. “Abi kardeş arasına giremem.” Sitemle ona bakarken abim bir kez daha karıştırdı saçlarımı. “Evli olman kardeşim olmanı değiştiriyor mu? Hayır.”
Burnumdan sert bir nefes verip ters ters ona bakarken abimde kaşlarını çattı. “Şuna bak şuna, Boran nasıl âşık oldu şu tipine?” diye dalga geçerken öfkeyle karşılık verdim. “Yengem sana nasıl âşık olduysa Boran’da öyle oldu.”
Abim hayretle bana bakarken yengem kahkaha attı. “İnci vurdu ve gol!”
“Hadi bak kurabiyeyi sizin için yaptım, soğutmayın.” Deyip abime gözlerimle işaret ederken abim karşılık verdi. “Bu iş burada bitmedi İnci Hanım. Rövanşını alacağım haberin olsun.” Dediğinde he he dercesine baktım gözlerine. “Tabii tabii alırsın.”
“İnanma sen.” Dedi abim iddialı bir şekilde. Ardından yanımdan kalkıp yerine geri döndü. Göz ucuyla bana bakıp mırıldandı. “Yiyelim bakalım, zehirlenmeyiz inşallah.”
“Anlaşıldı bugün bana kafayı taktın sen.” Dedim alayla. Abim sırıtarak bana bakarken kurabiyeden bir parça alıp yedi. Tepkisini izlerken dudak büzdü. “Eh işte, idare eder.”
Göz devirerek konuştum. “Allah aşkına yenge sen nasıl tahammül ediyorsun bu adama?” dediğimde yengem göz ucuyla baktı abime. “Abim olsa tahammül edemezdim sanırım.” Abim alınarak yengeme dönerken sitemle konuştu. “Şunlara bak şunlara beni gömüyorlar gelin görümce.”
Yengemle birbirimize bakarken küçük bir tebessüm ettim. Gelin görümce değil de abla kardeş gibiydik biz.
“Göktuğ’u neden getirmediniz, çok özledim onu.” Dedim içten bir şekilde. Gerçekten çok özlemiştim. Uzun zamandır görmüyordum. Abim başını yere doğru eğerken yengem gülümsemeye çalışarak cevap verdi. “Anneannesinde o. Sonra getiririz.”
Buruk bir şekilde baktım onlara. Kendilerince çocuk görmenin beni üzebileceğini düşünüyorlardı belli ki. Defne’de aynı şeyi düşünüyordu. Yanımda Ata’dan özellikle bahsetmiyordu.
“Onu görmek beni kötü yapmaz biliyorsunuz değil mi?” dedim gülümsemeye çalışarak. Yengem hızla başını salladı. “Tabii ki güzelim, tabii ki biliyoruz. O yüzden değil.” Toparlamak istercesine konuşurken abimin başı hala yerdeydi.
Aslında yeni yeni anlıyordum bazı şeyleri. Uyandıktan sonra abimin yanıma gelememesinin sebebi benden önce hepsinin öğrendiği şeylerdi. Dayanamamışlardı.
“Belki çocuğum olmayabilir ama yeğenim var değil mi?” gözlerim istemsizce dolarken abim başını kaldırdı usulca. Gözleri gözlerime değdiğinde içinde büyük bir suçluluk gördüm. Dudaklarını araladı ama ses çıkmadı.
“Tabii ki var, nasıl konuşuyorsun öyle canım benim?” Yengem ne diyeceğini bilemeyerek konuşurken dudaklarımı birbirine bastırıp gözlerimi yere doğru çevirdim. Canım yanıyordu.
“İnci…” abim fısıltı şeklinde adımı seslendiğinde başımı kaldırdım. Göz göze geldiğimizde gözlerindeki suçluluk daha da büyümüştü sanki. “Özür dilerim.” Ne için olduğunu anlamaya çalışırken abim başını yere eğdi utançla. “Belki de buna ben sebep oldum.”
“Ne?” Anlamayarak ona bakmayı sürdürürken dudaklarını dişledi. “Göktuğ’un doğumunda…” dedi sesi titreyerek. Yutkundu, devam etmekte zorlanıyordu. “Doğa sana ‘darısı başına’ dedi ya… Ben de… sen lohusasın, Allah korusun kabul olur dedim. Sanki… sanki o sözle ben bu kaderi çağırdım.”
Kaşlarım çatıldı bir anda. Aklıma bile gelmemişti böyle bir şey. O an hepimiz gülmüştük, bir şaka gibi geçmişti. Ama şimdi… kelimelerin ağırlığı, bir kader gibi çöküyordu üzerimize.
Abim gözlerini kapattı, alnını avuçlarının içine dayadı. Sesi neredeyse duyulmaz bir fısıltıydı. “Keşke susaydım… keşke söylemeseydim. O günden beri içim içimi yiyor. Hep düşünüyorum; ya o sözler yüzünden böyle olduysa? Ya senin yavrunu kaybetmene ben sebep olduysam?”
Yüreğim sıkıştı. Boğazımdan çıkan ses zorla bir nefes gibiydi. “Abi, yeter…” dedim öfkeyle. Elim istemsizce karnıma giderken avuç içimi bastırdım. Kalbim çok acıyordu. Başını kaldırdığında gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “Bilmiyorsun… sen o odada yatarken, senin başına bunlar gelirken ben kendi kendime ‘ben yaptım’ dedim. Her gece. Defalarca.”
“Yeter, lütfen. Yeter.” Dedim gözlerimi kapatarak. Sesim titremişti, öfke gibi duyuluyordu ama aslında yorgunluğumdu bu. Karnımdaki boşluğun hatırasını elimle bastırıyordum, sanki avuç içimle oradaki acıyı durdurabilirmişim gibi.
O an odada bir sessizlik olduğunda abime baktım. Başını ellerinin arasına gömmüştü. Yengem usulca onun omzuna dokundu, gözleri dolu doluydu ama ses çıkarmadı.
Ben derin bir nefes alıp gözlerimi açtım. “Abi… ne olur anla,” dedim bu kez daha sakin bir tonla. “Bu benim başıma gelen bir şey. Ne senin sözün ne Doğa’nın duası ne de bir başkasının niyeti… hiçbiri böyle bir şeyi yaratamaz. Benim bedenim yaşadı bunu. Sen kendini suçladıkça sadece beni değil, kendini de yaralıyorsun. Duymak istemiyorum bir daha bunu. Düşünmek istemiyorum.”
Abim bir an kaskatı kesildi. Dudakları titredi, gözleri bana kilitlendi. Sonra yavaşça ellerini dizlerine koyup derin bir nefes aldı. Göğsü inip kalkarken, sanki yıllardır taşıdığı bir yük biraz olsun gevşiyordu.
“Tamam…” dedi kısık bir sesle. “Tamam güzelim. Bir daha söylemeyeceğim. Sadece… sadece şimdi o ana gitsek asla söylemem bir şeyi. Bunu bil, tamam mı? O sözün ağzımdan şakayla karışık çıktığını, sana öfkeli olduğum için çıktığını bil. Kalpten söylemedim.”
Bu sözleri duyduğumda gözlerim bir anda doldu. O an bütün parçalar yerli yerine oturdu: Abim günlerdir içten içe hem kendine kızmış hem bana bakmaya utanmış, hem de o küçücük sözün bir kader gibi üzerimize çöktüğüne inanmıştı.
Başımı yavaşça salladım. Gözyaşlarımı silerken dudaklarımdan ince bir ses çıktı. “Biliyorum…” Bilmesem bu kadar sakin kalmazdım zaten, ilk saldıracağım kişi o olurdu. Öğrendiğim an aklımın ucundan bile geçmemişti bu olay. Unutmuştum bile, içselleştirmemiştim. “Sende seni suçlamadığımı bil ve kendini suçlama…”
Gözlerimi onun gözlerinden çekip yüzüne baktım; o an abimin yüzünde ilk kez biraz olsun rahatlama belirdi. Derin bir nefes aldı, omuzları hafifçe çöktü. “Haklısın,” diye mırıldandı. “Biliyorum artık… ama günlerdir o anı, o cümleyi sindirirken kendimi yedim bitirdim. Sadece… korktum, İnci. Çok korktum.” Deyip burnunu çekti. “Artık konuşmayacağız,” dedi. “Söz veriyorum, artık böyle şeyleri anıp durmayacağım.”
Odaya yavaşça bir huzur çöktü; kırgınlığın, suçlamanın bir kısmı orada kalıp gitti. Ben karnıma bastırdığım elimle bir süre daha suskun kaldım. Acı hâlâ oradaydı ama üzerindeki öfke azalmış, yerini başka bir tür kabullenişe bırakmıştı.
“Kurabiyenin tarifini bana verirsin değil mi çok güzel olmuş.” Yengem konuyu dağıtmak istercesine konuşurken ona doğru döndüm. Gözlerini silmişti ama ıslaklığını görebiliyordum.
“Veririm tabii,” dedim hafifçe gülümseyerek. Yengem bu sefer daha samimi bir tebessümle başını salladı. Tam o sırada abim sessizliğini bozdu. “Boran nerede kaldı?” diye sordu, sesi biraz sertti.
Başımı çevirip ona baktım. “Hayırdır özledin mi?” Tek kaşımı kaldırıp imayla bakarken göz devirdi abim. “Çok özledim.” Deyip ekledi. “Evde, yanında olmalıydı. Sanki dünyada senden önemli işi varmış gibi senin yanında olması gereken zamanda yok.”
Sözleri içime dokundu ama belli etmemeye çalıştım. “Abi, yapma…” dedim hafif bir sitemle. “O da elinden geleni yapıyor.”
“Benim gözümde bahane hepsi,” dedi abim, hâlâ öfkesini gizleyemeyerek. “Bu haldeyken senin bir başına kalmana dayanamıyorum. İnsanın eşinin en önce yanında olması gerekmez mi?”
“Tamam Egemen, büyütme sende. Adam zaten günlerdir İnci’nin yanında. Şirketin durumunu sende biliyorsun.” Dedi yengem sakinleştirici bir tonda.
Bu cümle iç çekmeme neden oldu. Şirkette her şeyin aksadığını biliyordum. Boran’ın yokluğu sadece evde değil, işte de büyük boşluklar yaratıyordu. Gözlerimi kaçırıp uzaklara baktım, bir yandan da bu yoğunluk içinde abimin endişesini anlıyordum.
Abim derin bir nefes aldı, hâlâ biraz homurdanıyordu. “Benim yine de içim rahat etmiyor. Senin yanında olmalı, seni yalnız bırakmamalı. Ama şirket de… tamam, anlıyorum.”
Şirkette olsa bende anlardım ama değildi. Mecburen yine o masaya gitmişti ve bu durum benim hiç hoşuma gitmiyordu. Abimlerim haberi olmadığı için sesimi çıkarmazken çayımdan bir yudum içtim.
Gözlerimi onlara çevirdim; yüzlerinde hem endişe hem de rahatlama vardı. Sessizlik uzun sürmedi; hafif bir tebessüm, küçük bir şakalaşma ve göz göze gelmeler… Hepsi, kırılmış olan bağlarımızın tekrar örülmeye başladığını hissettirdi.
Çayımı yudumladım ve derin bir nefes aldım. Belki hâlâ acım vardı, belki bazı boşluklar kolay kolay dolmayacaktı ama o anda biliyordum: yanımda sevdiklerim vardı. Ve bu, başlamak için yeterliydi.
*****
Abimleri uğurladıktan sonra adımlarımı direkt olarak mutfağa doğru attım. Yemeğe kalmalarını istemiştim ama reddetmişlerdi. Başka bir gün dışarıda yemek için sözleşmiştik. Yengem sağ olsun bulaşıkları makineye yerleştirmişti ve bana bir iş bırakmamıştı.
Birkaç gündür kahve içmediğim için filtre kahve demlemek için makineye ilerledim. Gerekli işlemleri yapıp kahvenin demlenmesini beklerken telefonumdan saate baktım. Çoktan beşi geçmişti ve Boran’dan hala ses seda yoktu. Bir yandan endişe tüm bedenimi kaplarken bir yandan da kızgındım. Biliyordum bir şeylere mecburdu ama bu mecburiyeti biraz daha erteleyebilirdi.
Kahvem demlendikten sonra kupama koyarak bir yudum içtim. Salona ilerleyip boydan boya camlı ve deniz manzaralı olan kısma ilerleyerek kahvemi içmeye koyuldum. İçimden hiçbir şey gelmiyordu. Sadece boş boş düşünmek istiyordum. Zaten bu yüzden bir an önce çalışmaya başlamayı düşünmüştüm.
Dışarıyı izlemeye devam ederken birden anahtarla kapının açıldığını duydum. Kalbim istemsizce hızlanırken yerimden kıpırdamadım. Kapıda korumalar vardı, gelen kişi Boran’dı. Kendimi buna ikna ederken kahvemden bir yudum içtim.
Adımların yanıma yaklaştığını hissederken tepkisiz bir biçimde durmayı sürdürdüm. “İnci’m…” Boran’ın sesini duymak içimi ferahlatırken birden arkamdan bedenime sarıldığında rahat bir nefes verdim. Kollarını usulca göğsümün altına sararken çenesini omzuma yaslamıştı.
“Şükür teşrif edebildiniz.” Dedim sitemli bir biçimde. Bakışlarımı ona çevirmeden dışarıyı izlemeyi sürdürürken fısıldadı. “Şu anı iple çektim resmen, teşrif etmek ne demek?” İçten bir şekilde söylediği şeyle mırıldandım. “Öyle olsaydı baştan gitmezdin. Hele ki birbirimize vakit ayırdığımız nadir saatlerin birinde.”
Kızgındım. Şirkete gitse asla sorun etmezdim çünkü durumun sıkıntılı olduğunu biliyordum. Ama mafya yüzünden uzun süre sonra geçirdiğimiz o huzurlu dakikaları bırakıp gitmesi kırmıştı. Belki erteleyemezdi, belki gerçekten çok önemliydi ama kırılmıştım işte.
“Güzelim…” açıklama yapacağını hissederken beni yanıltmayarak devam ettirdi sözlerini. “Acil olmasa gitmezdim, sen de biliyorsun.” Başımı iki yana salladım. “Yine hangi silah sevkiyatı vardı ya da dur belki de uyuşturucuydu. Yoksa kara para aklamayla ilgili bir sorun mu?”
Boran cümlelerimle iç çekerken kollarını gevşetti. “Yapma böyle, sebebi önemli mi? Ne için olduğunu biliyorsun.” Buruk bir tonda konuşurken direkt ona doğru döndüm. “Sebebi de nedeni de önemli değil.” Dedim gözlerinin içine bakarak. “Ben adının o adamlarla anılmasına tahammül edemiyorum. O adamlarla adı anılanların üzerimizde bıraktığı yıkım malum.”
Seçmeden söylediğim kelimelerle Boran’ın belimdeki elleri gevşedi ve iki yanına doğru düştü. Hafiften kaşları çatılırken yutkundu. Alaylı bir şekilde gülümsedim. “Biri benden çocukluğumu çaldı, diğeri çocuğumu ve anne olma ihtimalimi aldı benden.”
Cümlemle Boran’ın buz kestiğine yemin edebilirdim. Teninin rengi çekilmişti resmen. Hastanede kaldığım süre boyunca, haberi aldığım süre boyunca bunu düşünmemiştim çünkü çok daha büyük acılarım vardı. Ama şimdi Boran o adamlarla yan yanayken düşünecek başka konu yoktu benim için.
“Yapma.” Diye fısıldadı birden. “Yapma İnci.”
“Yapma mı?” dedim birden, sesim titrese de öfkemin önüne geçemiyordum. “Ne yapmayayım Boran? Hissettiğim şeyleri mi konuşmayayım? Yokmuş gibi mi davranayım? Hadi söyle, hangisini yapmayayım?”
Gözlerimi ondan kaçırmadan söyledim bunları. İçimde biriken her kelime, yıllardır boğazıma dizilmiş düğümlerdi sanki. Çözüldükçe yakıyordu, boğuyordu beni. Boran’ın bakışları titredi. O güçlü, gözü kara adam gitmiş; yerinde sessizliğe gömülmüş, çaresiz bir çocuk kalmıştı sanki. Ama bu hali bile içimdeki fırtınayı dindirmiyordu.
“Elimden geleni yapıyorum,” dedi nihayet, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. “Seninle bir hayat kurabilmek için, seni koruyabilmek için… O pisliğin içinden temiz bir yol bulmaya çalışıyorum ama… her şey elimde değil, İnci.”
“Biliyorum.” dedim aniden yumuşayarak. Belki de en can yakıcı kısmı buydu: Biliyordum. Boran’ın mecburiyetlerini, sırtında taşıdığı yükleri, ailesinden kalan kanlı mirası. Ama bilmek, anlamak her zaman yetmiyordu. “İşte bu yüzden canım daha çok acıyor. Ne kadar çabalarsan çabala, bu işin sonunda ikimizden biri kaybolacağız. Ya sen… ya ben.”
Gözlerini kapattı cümlelerimle. Kirpikleri titredi, çenesinin kenarı kasıldı. Sessizliği bir cevap gibi yayıldı aramıza. Bazı gerçekler can yakıyordu ve bu da o gerçeklerden yalnızca biriydi. Her şeyi kontrol edemezdi. Her ihtimali düşünemezdi. Bunu en iyi ben biliyordum ama bilmek, acıyı azaltmıyordu.
“İnci…” diye mırıldandı, dudaklarının arasından çıkan nefes sesimle karıştı. Gözlerini açmaya cesaret edemedi önce. Sanki açarsa, içindeki her şeyi ele verecek, o güçlü duvar bir anda yıkılacak gibiydi. Sonra yavaşça baktı bana. O bakışta öfke yoktu, kibir yoktu; sadece bir adamın içindeki tükenmişlik vardı.
Benim de içimde kırılmış bir kadın oturuyordu. Birbirimize bakarken, ikimiz de kaybettiklerimizin yüküyle nefes alıyorduk.
“Babanın o adamla olan sorununu bilmiyordun. Bak, her şeyi halledemezsin. Bilemezsin. Rüzgar Soylu hayatımıza aniden girdi ve giderken içimdeki her ihtimali alıp götürdü. Karısı, çocuğu ölmüştü. Bizim çocuğumuzun ölümüne sebep oldu. Çocuklarımızın ölümüne… Sebebi de belli. Şimdi sende düşman yaratıyorsun kendine. O adamlar tutuklandıktan sonra her şey bitecek mi? Ben söyleyeyim hayır. Onların aileleri intikam isteyecek. Sen rahat edelim diye bu işe giriştin ama bizim peşimizi bırakmayacaklar. Senin kardeşlerine, yeğenlerine bırakmak istediğin şey bu mu?”
Sözlerim dudaklarımdan bir zehir gibi döküldü. O an fark ettim, içimde ne kadar birikmişse hepsi Boran’ın üzerine boca oluyordu. Ama başka türlü konuşamazdım; artık bir şeyleri saklamanın, üstünü örtmenin anlamı yoktu.
Boran başını eğdi, elleri yanlarında yumruk oldu. Çenesindeki kaslar atıyor, nefesi düzensizleşiyordu. Sanki her kelimem bir bıçak gibi bedenine saplanıyor ve o, kıpırdamadan o darbeleri kabul ediyordu. “İnci…” dedi çatallı bir tonda. “Yeter…”
Ama ben duramadım. Gözlerimden yaşlar süzülürken sözlerimle onu vurmayı sürdürüyor gibiydim. “Ben de yeter diyorum Boran. Yeter!” Sesim yükseldi. “Babanın düştüğü hatalara sen de düşüyorsun. Temizlemeye çalışsan da olmuyor, olmayacak!”
O an Boran başını kaldırdı. Gözlerinde öyle bir acı vardı ki, bir an kalbim sıkıştı. Dudakları titredi ama bir şey söylemedi. Ellerini yavaşça yüzüne kapattı; parmaklarının arasından nefesi duyuluyordu. O güçlü, dik duran adam gitmiş; yerinde bir anlığına bütün yükleri sırtında taşımaktan beli bükülmüş bir Boran vardı.
Sessizlik aramıza çöktü. İçimdeki hıçkırık boğazıma düğümlendi. Onu kırmak istemiyordum, ama içimdeki fırtına dindiğinde artık çok geçti.
“Çocuklarımızı…” dedim bu kez çok kısık bir sesle, neredeyse fısıldayarak. “Bizim çocuklarımızı o karanlık aldı elimizden. Sen hâlâ onların gölgesinde dolaşıyorsun. Hâlâ o sokaklarda, o masalarda…” Gözlerimi kapadım, elimle karnımı tuttum. Boşluk oradaydı hâlâ. “Ben o boşluğun içinden çıkamadım Boran. Sen hâlâ beni oraya çekiyorsun.”
“Ben acı çekmiyorum mu sanıyorsun sen!” diye birden yükseldiğinde salonun içinde yankılanan sesi beni irkiltmişti. Boran’ın sesi ilk kez bu kadar keskin, bu kadar çıplaktı. O ana kadar bana bakmaya bile zorlanan adam şimdi karşımda dikilmişti; gözbebekleri büyümüş, damarları şakaklarına kadar çıkmıştı.
Ama bu öfke, bildiğim öfkelerden değildi. Bu, patlayan bir öfke değil, içten içe çürüyen bir acının sızıntısıydı. Onun bağırışı bile titriyordu.
“Her gece aynı kâbusu görüyorum İnci!” dedi, sesi çatallandı. “Her gece o hastane odasında, o kokunun içinde uyanıyorum. Senin çığlığını, çocuğumuzun sessizliğini duyuyorum! Ben de nefes alamıyorum! Benim de içimden bir şey koptu gitti, benim de çocuğumdu giden.”
Boran’ın elleri havada kaldı, sanki ne yapacağını bilemez gibi. Gözlerinden bir damla yaş süzüldü mü yoksa sadece ışık mı yansıdı bilemedim. Ama o an, o koca adamın içindeki yıkıntıyı net gördüm.
“Ben hâlâ o masalardayım, o sokaklardayım çünkü başka türlüsü mümkün değil.” dedi, sesi bu kez daha kısık, daha boğuktu. “Ben o kirin içinde kalmazsam, o kir sizin evinize gelir. Kardeşlerime, yeğenlerime, sana… Ben bu yüzden ellerimi kirletiyorum. Sen nefes alabilesin diye.”
Ben, karnımdaki boşluğa sıkı sıkı tutunmuşken gözyaşlarım birden aktı. Onun yüzündeki her çizgi, onun sesindeki her kırık… bana aynı şeyi anlatıyordu: İkimiz de aynı kaybın içinde yanıyorduk ama farklı ateşlerde.
“Boran…” dedim bu kez çok yumuşak bir sesle ama hâlâ titreyerek. “Bunu bilmek yetmiyor. Bunu bilmek, benim içimdeki deliği doldurmuyor. Her gece senin de acı çektiğini bilmek… beni teselli etmiyor. Çünkü sen hâlâ gidiyorsun. Ben hâlâ burada kalıyorum. Yalnız, sessiz… Bir kere olsun, sadece bir kere beni dinleyemez misin?”
Boran yavaşça bana doğru yürüdü. Ayak sesleri halının üzerinde yankısız ama ağırdı. Ellerini uzattı, tereddüt edip geri çekti sonra. Ardından yine uzattı. Dokunmak, sarılmak, ama aynı zamanda uzak durmak istiyordu. Yüzümü avuçlarının arasına aldı.
“Bu iş… bu kir… çok uzun sürmeyecek. Bir hamle daha var. Son bir hamle. O bitince…” Derin bir nefes aldı. “O bitince bu dünyadan çekileceğim. Yemin ederim.” Bu sözlerle gözlerim ona kilitlendi. Boran ilk kez bir umut kırıntısı bırakıyordu bana. Ama aynı anda korkuyordum da. Çünkü onun “son” dediği hamle, her zaman en tehlikelisiydi.
“Son bir hamle…” dedim, dudaklarım titreyerek. “Ya o hamle seni benden tamamen alırsa?” Boran başını eğip elimi daha sıkı tuttu. “Ya da bizi bu cehennemden kurtarır.”
Bu cümle havada asılı kaldı. İkimizin de gözleri doluydu. O an, karşımda duran adam hem umudum hem de korkumdu. Sadece nefes alışlarımız duyuluyordu. İçimdeki o boşluk bir yandan korkuyla, bir yandan da onun verdiği bu son umut kırıntısıyla dolup taşıyordu. Ama aynı anda içimde bir ses bağırıyordu: ‘Son hamle’ en çok kaybettiren hamledir.
Gözlerimi kapadım, elimdeki titreyen eli biraz daha sıktım. “Ne var o hamlede?” dedim nihayet. Sesim hem merak hem de korku doluydu. “Ne yapacaksın Boran? Bana da söyle.”
Boran başını hafifçe yana eğdi. Dudaklarının kenarı kasıldı, bir iç çekişle beraber bir anlık sessizlik oldu. “Söylersem seni de tehlikeye atarım,” dedi kısık bir sesle. “Ama bilmen gereken tek şey… bu iş bitince geri dönmeyeceğim. O masalara, o adamlara, o sokaklara… bir daha dönmeyeceğim.”
Bu sözleri söylerken sesi bir yemin gibi, bir veda gibi yankılandı. Gözlerinde ilk kez bir ışık gördüm; o ışık hem umudu hem de ölümü hatırlatıyordu.
Bense dudaklarımı ısırdım, boğazım düğüm düğüm oldu. “Boran…” dedim fısıldayarak. “Ben sadece senin bana dönmeni istiyorum. Bütün bu kirden, bu kanlı dünyadan arınmış bir hâlde bana dönmeni. Söz ver. Bu son hamlede ne olursa olsun, bana dön. Ölü ya da diri değil… sen olarak dön.”
Boran’ın bakışları gözlerime kilitlendi. Yutkundu. “Söz…” dedi sonunda, sesi kısık ve boğuktu. “Sana söz veriyorum.”
Hiç beklemeden kollarımı bedenine doladım. Sanki içimde yıllardır biriken tüm acılar, kelimelere değil de onun tenine, onun sıcaklığına sığınmak istiyordu artık. Boran bir an bile tereddüt etmedi. Kolları bir anda sımsıkı sardı beni. Öyle bir sarılıştı ki bu, sanki sadece bir sevgilinin değil, bir hayat arkadaşının, bir günahsız suç ortağının, bir yan yana susan iki yorgun ruhun sarılışıydı.
Başımı göğsüne yasladığımda kalp atışını duyabiliyordum. Sert ve hızlıydı. Tıpkı onun gibi… her şeyi içinde tutan ama içten içe yangınlarla dolu bir ritim. Başını boynuma doğru eğdi, alnını nazikçe oraya yasladı. Sıcak nefesi tenime değdiğinde içim ürperdi. Dudaklarının kenarı tenimdeydi, nefesiyle beraber adımı fısıldadı sanki ama kelimeye dökmedi.
Bir an, yalnızca bir an boynuma dudaklarını değdirdi. Öyle aceleyle, öyle içgüdüsel… Ama o an, zaman bir kırıntı gibi ellerimizin arasından akıp gitmeyi unuttu.
Omzuma yaslanan çenesini hissederken, ellerini sırtıma bastırıyordu. Beni sanki içine almak, yok etmek ister gibi. Elim gömleğinin arkasında, parmaklarım sımsıkı tutunmuştu ona. Tüm dünya sessizleşti. Dışarıdaki denizin uğultusu, martı sesleri, rüzgârın cama vuran hafif itişi… hepsi bir perde gibi geride kalmıştı.
Sadece o vardı.
Boran, boynumda derin bir nefes aldı. Burnunu saçlarıma gömdü, gözlerini kapatmıştı. Sanki orada, tam o noktada bir tür huzur arıyordu. Ellerinin biri sırtımdan belime indi, diğeri ensemdeydi şimdi. Başımı nazikçe tutuyordu.
O gece kelimelere yer yoktu. Ne söylesem eksik ne duysam fazla olurdu. O yüzden sustuk. Sadece sustuk ve birbirimizin yanında kaldık. Ev sessizdi ama içimizde bir şey hâlâ çığlık çığlığa atıyordu. Yine de o çığlıklar bile birbirimize sarılı haldeyken biraz daha katlanılır hale geliyordu.
Salondaki loş ışığın altında sanki yıllardır hep oradaymışız gibi yerleştik birbirimize. Ben başımı Boran’ın omzuna yasladım, o kolunu bana doladı. Parmak uçları, karnımın üstünde ağır ağır gezinirken nefesi saçlarımın arasında kayboldu. Konuşmadı, konuşmadım. Defalarca söylediğim gibi yine o sessizliğimizi sevdim.
Onun sıcaklığı içime işlerken içimdeki boşluğun kenarlarından bir şeylerin yavaş yavaş iyileştiğini hissettim. Tam anlamıyla değil belki… ama bir tür kabullenme gibi. Boran’ın elleriyle sırtımı sarmaladığı o an, kendimi ilk kez “kırık ama tamam” hissettim.
Zaman durmuş gibiydi. Ve biz, o zamanın içinde kaybolmayı seçmiştik. Çünkü gerçek dünyanın ağırlığı, bu sessizliğin dışında kalmalıydı.
Her zaman diyordum ya konuşmak değil, var olmak değil birinin yanında olmak huzur verirdi insana. Benim içinde huzur onun kalp atışlarıydı. Tenimde hissettiğim nefesiydi. Sıcaklığıydı, kokusuydu.
Bazen bir adamın kalması, binlerce sevda cümlesinden daha gerçekti ve bazen, bir kadın susuyorsa, o suskunluğun içinde bağıran binlerce haykırış vardı. O saatlerde ben sustum, Boran kaldı ve bu, bize her şeyden çok yetti...
Sessizliğimizin ardından Boran, hafifçe gülümsedi. “Film izleyelim mi?” dedi. Bu teklif, havada asılı kalan o gergin ama tatlı bekleyişi aniden dağıttı.
Başımı kaldırdım ve gözlerinin içine baktım. Loş ışığın altında bile gözbebeklerinde biriken o muzip parıltıyı görebiliyordum. Kalbimdeki hızlanmayı gizleyerek ben de gülümsedim. “Tamam, harika olur. Bir şeyler hazırlayayım o zaman.” dedim kollarının arasından kalkmaya yeltenerek.
Ancak Boran, bu hazırlık ritüeline gerek olmadığını belli eden bir hareketle beni durdurarak gururla ama sanki bu çok sıradan bir şeymiş gibi konuştu. “Mutfağa poşet bıraktım. Cips, çikolata falan olabilir” dedi. Gözlerim kısılırken dudağımın kenarı yukarı doğru kıvrıldı. Bu, Boran’ın o bildik, tatlı kurnazlıklarından biriydi. Hafifçe kahkaha atarak “Sen planı çoktan yapmışsın zaten,” dedim. Sesim sitemden çok, onay ve sevgi doluydu.
Boran omuz silkti, bu masumiyet taklidi onu daha da sevimli gösteriyordu. “Aslında aklıma bile gelmedi ama sen seviyorsun diye aldım.” dediğinde iç geçirdim. Mükemmel bir adamdı. “O zaman onu bir kâseye koyayım, sende filmi hazırla.” Deyip mutfağa ilerleyeceğim sırada ona doğru dönüp yanağını öptüm uzunca. Boran’ın yüzünde serseri bir gülüş oluşurken bende aynı gülüşle dönüp mutfağa ilerledim.
Söylediği gibi mutfaktaki poşetlere giderek içine baktım. Soda, gazlı içecek, en sevdiklerimden olan cips paketleri ve çikolatalar. İlk önce iki farklı çeşit cips paketi açıp onu kâseye boşalttıktan sonra çikolatalarla birlikte tepsiye yerleştirdim. Sonra Boran için soda kendim için gazlı içecek açıp onları da yerleştirdikten sonra salona ilerledim. O sırada Boran’da filmi ayarlamıştı televizyondan.
Hazırladıklarımı sehpaya bırakıp sehpayı önümüze doğru çekmek için eğildiğim sırada Boran’ın sesini işittim. “Hey hey hey, ne yapıyorsun?” Usulca başımı kaldırıp ona bakarken çoktan oturduğu yerden kalktığını gördüm. “Henüz iyileşmedin, böyle ani hareketler edemezsin.”
“Sakin ol sevgilim, yaram iyileşti.” Dediğimde Boran başını iki yana salladı. “Hayır, daha zamanı var.” Başka bir şey söylemeden sehpayı önümüze doğru çektikten sonra kalktığı yere oturarak kolunu benim için açtı. “Gel bakalım, sırtını yasla bana doğru. Başlayalım.”
Yanına oturup sırtımı onun sıcak ve sağlam göğsüne yaslarken koltuğa iyice gömüldüm. Boran da elini sırtımdan geçirip bacağıma doğru yasladı. Artık aramızda hiçbir boşluk kalmamıştı. Bütün ağırlığım, onun güvencesi altındaydı. Başımın üzerinde, onun sakince soluk alıp verişini hissedebiliyordum. Boran, elinin tersiyle kolumun üzerinden hafifçe okşayarak filmi başlattı.
İlk sahnelerdeki hafif tuhaflık, ikimizin de gülmemek için dudaklarımızı ısırmasına neden oldu. Birbirimize kısa, anlamlı göz kırpışlarla anın komikliğini paylaştık. Benim tepkilerimi göğsünün üzerinden hissedebiliyordu, ben de onun hafif mırıldanmalarını sırtımda. Ardından, karakterlerden birinin beklenmedik derecede komik bir repliğiyle birlikte, o küçük kontrol duvarı yıkıldı. O anda, salon, boğazımızdan kopan özgür ve içten kahkahalarla doldu. İkimizin de gülme sesi, birbirinin ritmini yakalamış, bir melodi gibi yükseliyordu.
Boran, eliyle cips kâsesine uzandı. Oturduğumuz pozisyon nedeniyle, elini cips almak için uzatışı bile üzerimden geçmek zorundaydı, bu da tatlı bir karmaşa yaratıyordu. Paketten aldığı o büyük, kıvrımlı cipsi ağzıma doğru yaklaştırdı. Dudaklarıma yakın tuttuğu cipsi uzatırken, “Al bakalım,” dedi. Cipsi dudaklarımla alırken, parmaklarının ucu yanağımın kenarına zar zor değdi. O kısacık anlık temas, yakınlığımızı pekiştiriyordu. İkimiz de gülümsedik.
Ona karşılık verme sırası bendeydi. En sevdiği, en kıtır cipslerden birini seçtim. Geriye doğru döner gibi yaparak, alaycı bir ciddiyetle Boran’ın ağzına doğru uzattım. O sırtımı sararken, benim ona cips yedirme çabam, eğlenceli bir mücadeleye dönüştü. Boran, önce nazlanarak başını hafifçe geri çekti, sanki bir oyunu uzatmak ister gibi. Ama ben inadına yaklaştırdım, cipsin kenarı dudaklarına değdi. Sonunda, dudaklarını hafifçe aralayıp cipsi alırken gözlerimiz bir anlığına kilitlendi. O kadar yakındık ki, birbirimizin nefesini sayabiliyorduk. İkimizin de kahkahası, boğazlarımızda sıkışıp kaldı, bir patlama öncesindeki sessizlik gibi.
Film, sadece arka planda akan bir görüntüye dönüşmüştü. Odak noktası, cips kâsesi ve ellerimiz arasındaki o paylaşım ritüeliydi.
Film boyunca bu tatlı oyun devam etti. Boran, cips uzattığında, bilerek cipsi biraz geç bırakıp parmağının ucunu dudağımın kenarına değdiriyordu. Ben de ona karşılık olarak, bir cipsi ağzına yerleştirirken, küçük parmak uçlarımla çenesini veya boynunun hemen altını hafifçe gıdıklıyordum. Boran irkiliyor, kahkahası boğazından kalın bir sesle fırlıyordu.
Bu küçük, fiziksel oyunlar ve alaycı tepkiler, o yakın pozisyonda bile aramızdaki enerjiyi sürekli canlı tutuyordu. Cips kırıntılarının tuzu ve film kahkahalarının ritmi, o geceye özel bir senfoni oluşturmuştu. Konuşmaya gerek yoktu, çünkü sırt sırta duruşumuz bile her şeyi anlatıyordu. Sadece birlikte olmanın, gülmenin ve bu küçük, özel oyunların verdiği huzur vardı.
Televizyon ekranında, izlediğimiz filmin final yazıları akmaya başladığında, salondaki hareket yavaşladı ve ortam tekrar yavaşça derin bir sessizliğe büründü. Boran, sırtımı saran kolunu hafifçe sıkılaştırdı. Başını usulca benim omzuma doğru indirdi ve tam da ait olduğu yere yasladı.
Ben de başımı onun başının üzerine yasladım. Nefesimiz birbirine karıştı. Film bitmişti, cips paketi yarılanmıştı ama o anki sessiz, fiziksel bağlılık hâlâ devam ediyormuş gibi hissettik. Geriye sadece iki kişinin birbirine yaslanmış, huzurlu silueti kalmıştı.
Tamamen kaybolduğumuz, zamanın durduğu o sihirli anda, salonun içten gelen huzuru beklenmedik kapı çalma sesiyle paramparça oldu. Sanki bir davul sesi gibiydi, o kadar beklenmedikti ki, ikimiz de yerimizde hafifçe sıçradık. Boran, başını hızla omzumdan kaldırdı ve şaşkınlıkla bana baktı. Kimseyi beklemiyorduk.
“Ben bakarım,” dedim, Boran’ın koruyucu kolunun altından sıyrılarak kalktım. Ayaklarım uyuşmuştu, attığım ilk adımda hafifçe sendeledim. Boran hemen arkamdan kalktı. “Dur, ben de geliyorum,” dedi, endişesini gizleyemeyerek.
Elimi yavaşça kapı koluna uzattım ve derin bir nefes alarak kapıyı usulca araladım. Gözlerim, kapının eşiğinde duran kişiye odaklandığında şaşırmadan edemedim. Gamze’nin gelmesini hiç beklemiyordum. Boran’da benim gibi şaşırırken bir yandan da endişeyle konuştu. “Gamze?”
Bakışları Gamze’nin arkasından bahçeye çevrilirken Boran’ın şoförlerinden birinin olduğunu gördük. Muhtemelen Gamze’yi o getirmişti.
“İyi akşamlar, habersiz geldim çok özür dilerim. Bugün kütüphaneye gitmiştim, eve gitmeden önce buraya uğramak istedim, konuşmak için.” Gamze mahcup bir şekilde direkt bana bakarken şaşkınlığımı üzerimden atıp kapıdan geri çekildim. “Hoş geldin, içeri gelsene.”
Boran’da geri çekilirken bir yandan da Gamze’ye bakmaya devam ediyordu. Gamze içeri girerken elimle salonu işaret ettim. “Buyur lütfen.” Gamze salona girip ilk önce televizyona sonra sehpanın üzerine bakarken mahcubiyeti daha da artıp konuştu. “Umarım filminizi bölmemişimdir. Keşke habersiz gelmeseydim.”
“Hayır hayır bölmedin, bitmişti zaten. Sen geç otur şöyle. Karnın aç mı? Yemek hazırlayayım.” Deyip tepsiyi elime aldığımda Gamze hızla karşılık verdi. “Aç değilim, çok teşekkür ederim. Sadece seninle konuşup gitmek istiyorum. İşe gidecek misin bilmediğimden hafta sonu gelmek istedim.”
“Bir sorun yok değil mi?” Boran tedirgin bir şekilde Gamze’ye bakarken Gamze başını iki yana salladı. “Yok, dünle alakalı konuşmak istedim…” deyip gözlerini kaçırırken Boran hafifçe kaşlarını çattı. “Dünle alakalı, daha doğrusu o kadınla alakalı bir şeyler duymak istemiyorum ben.”
Boran’ın ciddi ve hatta sinirli bir şekilde söylediği şeyle Gamze başını yere doğru eğdi. Bense elimdeki tepsiyi Boran’a tutuşturarak konuştum. “Sen bunu mutfağa götürür müsün hayatım.” Boran bana doğru kaş göz yaparken ne yapıyorsun dercesine baktım ve Gamze’ye dönerek konuştum. “Ne içersin?”
“Hiçbir şey, çok sağ ol.” Gamze’nin cevabıyla birlikte Boran iç çekerek mutfağa doğru ilerledi. Bense Gamze’nin yanındaki boşluğa oturdum. Belli ki yalnız konuşmak istiyordu benimle.
Sessizce konuşmasını beklerken Gamze derin bir nefes aldı ve gözlerime doğru baktı. “Nasıl başlayacağımı inan ki bilmiyorum. Özür dilesem özrüm annemin söylediklerini geri almaz, telafi etmez.” dedi. Sesi kısık ve pişmanlıkla doluydu. Omuzları düşmüş, üzerindeki yükün ağırlığını taşıyordu. Gözlerinin kenarında hafif bir kızarıklık vardı, belli ki gelmeden önce de ağlamıştı.
Gözleri tekrardan dolarken konuşmasını sürdürdü. “Ne kadar utandığımı, üzüldüğümü anlatamam sana. O kadın... o benim annem olsa bile, söylediklerinin seni ne kadar incittiğini görmezden gelemem. Özellikle… bebekle ilgili söylediklerinden sonra.”
Gamze’nin sesi son kelimelerde titredi. O an, dün yaşanan korkunç olayın duygusal ağırlığı bir kez daha üzerime çöktü. Gözlerim istemsizce dolmaya başladı ama kendimi tutmaya çalıştım. Bu acıyı bir başkasının önünde, Boran’ın halasının kızı olsa bile, yaşamak istemiyordum.
Bakışlarımı yere doğru çevirdiğimde Gamze devam etti. “Hiç hak etmedin. Eve geldiğin andan itibaren annemin söylediği sözlerini, hareketlerini ve benim tavrımı, sözlerimi hak etmedin.” Diye kendini işin içine kattığında bakışlarımı yerden kaldırıp ona çevirdim. Gamze, kendi vicdanının yükü altında eziliyordu.
“Bunu nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum, inan çok utanıyorum kendimden,” deyip eliyle yüzünü kapattı, sanki gözlerime bakmaktan utanıyordu. Söyleyeceği şeyi az çok tahmin etmeye başlamıştım; Boran ile ilgili düşüncelerinden ve annesinin ona yüklediği hayallerden bahsediyordu.
Elini yüzünden indirdiğinde, gözlerindeki dürüstlük, utancından daha büyüktü. “Çok küçüktüm ben Boran abimlerin yanına geldiğimizde. O eve geldikten bir süre sonra annem beynimi işlemeye başladı onun hakkında. Gücü, kudreti, görünüşü, konuşması, tarzı... Her şeyiyle mükemmeldi. Evdekilerin gözbebeğiydi, hele ki dedemin.”
Gamze durdu, derin bir nefes aldı. Bu itiraf, sadece ona ait değildi; aynı zamanda Gülsüm Hanım'ın karanlık planının da dışa vurumuydu.
"Annem sürekli, 'Boran’a en çok sen yakışırsın. O soyun devamı seninle olur. Demirhanlı malikanesinin asıl gelini sen olmalısın,' derdi. Sürekli… O kadar çok tekrarladı ki, bir noktadan sonra ben de buna inanmaya başladım. Onunla evlenmenin, o hayata sahip olmanın benim kaderim olduğunu düşündüm.” Gamze’nin dudaklarında acı bir gülümseme belirdi. “O yüzden sen geldiğinde... o kadar hazırlıklıydım ki o rolü oynamaya. Ve sen, beklenmedik bir şekilde, tüm planı altüst ettin.”
Gözlerimi kırpmadan onu dinledim. Başımı hafifçe yana eğdim. Duyduklarım şaşırtıcı değildi; Gülsüm Hanım'ın düşmanlığının kökeni buydu. Ama bunu Gamze'nin kendi ağzından duymak, o komplonun ne kadar köklü olduğunu gösteriyordu.
“Seninle tanıştığımda bile, kalbimin bir köşesinde o saçma hayal vardı. Annem senin geçmişinle ilgili her şeyi kulağıma fısıldıyordu, beni sana karşı kışkırtıyordu. Seni bu eve ait görmemem için elinden geleni yapıyordu.” Gamze'nin sesi alçaldı, neredeyse bir fısıltıydı. “Ona inandım, onu dinledim hep. Çünkü benden onu çaldığını düşündüm salakça, o kadar utanıyorum ki. Oysa Boran abim bana hiç o şekilde yaklaşmadı, bakmadı. Beni Derin’den asla ayırmadı. Ben hep onun için kız kardeşi ya da kuzeniydim. Ama annem bu gerçeği görmezden gelmeyi öğretti bana."
Gamze derin bir nefes aldı. "Bütün o tavırlarım, sözlerim... hepsi annemin sesiydi. O yüzden sen geldiğinde, ben sana değil, o hayalin yıkılmasına düşmandım. Ama sonra… Sonra Boran abimin sana nasıl baktığını gördüm. Ona nasıl davrandığını, nasıl güldürdüğünü gördüm. Senin yanında başka biriydi o. Gözlerinin içi gülüyordu, senin üzerine titriyordu. İşkolik olan abim, sana gelmek için, seninle baş başa olmak için kimi zaman işini erteliyordu.”
Gamze, bu tespit karşısında hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme hüzünlüydü. “Gülüşü, konuşma şekli... Her şeyi değişmişti. O an anladım, benim kovaladığım o hayal, annemin gururuyla şişirilmiş bir yalandı. Boran abimin sana olan sevgisi ise... o gerçeğin ta kendisiydi. Ben o an anladım yenge. Sonra da asla ama asla aklıma böyle düşünceler sokmadım, annemi de engellemeye çalıştım ama o hiç ikna olmadı.”
Gözlerimi onun samimi, dürüst bakışlarından kaçırmadan dinledim. İlk kez biri, o korkunç anın tüm vahametini ve bu komploya giden sürecin inceliklerini görüyordu. Benim acımı onaylamakla kalmıyor, aynı zamanda kendi hatasını da kabul ediyordu.
Gamze'nin yüzündeki hüzün, yavaşça yerini içten bir hayranlığa bıraktı. “Ben sizin aşkınıza çok özendim tüm bunlardan sonra,” dedi, sesi yumuşaktı. “Bir gün birine âşık olursam sizin gibi olmak isterim mesela. Boran abimin sana baktığı gibi bakılmak isterim.”
Bu sözler, Gülsüm Hanım’ın yarattığı kargaşadan sonra duyduğum en dürüst ve güzel itiraflardı. Bir anlık duraksamadan sonra Gamze devam etti, sesinde kesinlik vardı. “Ama temin ederim seni yenge, aklımda asla ama asla Boran abimle alakalı bir şey yok. Ve yine temin ederim ki Boran abimin bana umut verici bir davranışı da olmadı. Kuzeniz biz.”
Gamze'nin bu açıklığı, omzumdaki ağır yükün bir kısmını kaldırmıştı. Başımı yavaşça salladım. Biliyordum zaten. Tavırları değişmeye başladığı andan itibaren mahcubiyetini, bize hayran bakışlarını, bize olan desteğini görmüştüm. Üniversiteye başlamasıyla ve hatta bizim evi terk etmemizle birlikte tüm düşünceleri değişmişti.
Gamze'ye hafifçe gülümsedim. "Teşekkür ederim gelip bunları bana söylediğin için. Bu... benim için önemliydi.” Dediğimde karşılık verdi. “Benim için çok daha önemliydi, içim içimi yiyip bitirdi dünden beridir. Seni rahatsız etmek istemedim ama durduramadım kendimi.”
Bir an için başını eğip sustuktan sonra zorlukla yutkundu. "Dün, o annelik mevzusunda sana o kadar büyük bir acı yaşatırken, benim susmam... o çocukluk hayalinin bile çok ötesindeydi. Ben o an, sadece kendi annemin değil, Boran abimin eşinin de canını yakan bir ihanet içindeydim ve şu an bile orada gerekli müdahaleyi yapamadığım için çok utanıyorum.”
“Annenin söylediklerinin suçlusu sen değilsin ki, utanmana gerek yok. Ben seni hiç suçlamadım. Hatta bir şeylerin farkına varıp yanlışından dönmen beni daha çok sevindiriyor. Annen yüzünden sana asla tavır almam çünkü samimiyetine güveniyorum.”
Gamze, bu sözlerimle büyük bir yükten kurtulmuş gibi görünüyordu. Gözyaşları tekrar akmaya başladı ama bu kez sevinç ve rahatlama gözyaşlarıydı. Hızla öne eğildi ve elimi sıkıca tuttu. "Çok teşekkür ederim yenge…Çok sağ ol."
"Sadece bir ricam var." dedim. "O kadının sana söylediklerinin, senin hayatına yön vermesine izin verme. Sen çok parlak bir öğrencisin, kendi yolunu çizmelisin."
Gamze başını onaylarcasına salladı. "Asla izin vermeyeceğim. Söz veriyorum."
Hızla ayağa kalktı. "Gitmeliyim yenge. Boran Abi'yi daha fazla bekletmek istemiyorum." Kapıya doğru birkaç adım attı, sonra geri döndü. "Ve lütfen, o kadının söylediklerine inanma. Sen benim bu hayatta gördüğüm en güçlü kadınsın ve ben bir gün birini örnek alacaksam bu kendi annem değil sen olursun."
Gamze'nin bu son, içten sözleri, o an ihtiyacım olan en büyük teselliydi. Ona hafifçe gülümsedim. “Hemen gitme, biraz daha kal.” Dediğimde Gamze tebessüm etti. “Çok sağ ol zaten geç kaldım, daha fazla kalmadan gideyim.”
“Peki.” Dediğimde Gamze kapıya doğru yöneldi. O sırada Boran’ın mutfaktan çıktığını gördüm. Bu bizi dinlediğini işaret ederken Gamze, Boran’a doğru döndü mahcupça. “Her şey için çok özür dilerim Boran abi, annem adına da bunca zamandır olanlar adına da.”
Boran, ona doğru adımlayarak yaklaştı. Yüzündeki öfke yerini sakin ve ağırbaşlı bir ciddiyete bırakmıştı. İki eliyle Gamze’nin kollarından tuttu ve bir abi edasıyla, şefkatle gözlerine baktı.
“Annenin yükünü yüklenmek sana düşmez Gamze,” dedi Boran, sesi derindi ama yargılayıcı değildi. “Senin kalbinin ne kadar temiz olduğunu biliyorum. O kadının sana yaşattığı baskı ve hayal kırıklığı için de ben üzgünüm.” Boran’ın gözleri anlık bir hüzünle bana kaydı, sonra Gamze’ye geri döndü. “Ben ne dedim, o kadın hayatımızda olmasa bile sen her daim yanımızda olacaksın. Bu kapı sana her zaman açık. Sen benim kız kardeşimsin.”
Gamze’nin gözleri Boran’ın sözleriyle doldu. Başını onaylarcasına salladı, sonra hızla Boran’a sarıldı. Boran da ona sıkıca karşılık verdi. “Git şimdi. Ve sakın o kadının dediklerini kafana takma. Kendi yoluna odaklan,” dedi Boran, onu kendine has otoritesiyle serbest bırakarak.
Gamze, bana son bir kez sevgiyle baktı. “Hoşça kal yenge,” diye fısıldadı. “Hoşça kal Gamze,” dedim.
Gamze kapıdan çıkarken Boran’da onunla çıktı. Şoföre doğru yaklaşıp muhtemelen dikkatli gitmelerini söyleyip tembihledikten sonra şoför araca bindi Gamzeyle eş zamanlı olarak. Araba çalışıp bahçeden çıkarken elimi salladım. Gamze’de bana karşılık verirken Boran içeri girdi.
Salon tekrar sessizliğe büründüğünde Boran, sarsılmaz bir kararlılıkla kapıya bakmaya devam etti ve iç çekti. “Anne ve babalarının suçunu her zaman evlatlarının yüklenmesi ne kadar acı değil mi?” Bu, sadece Gamze’ye değil, kendi hayatına ve benim yaşadıklarıma dair bir sitemdi.
Sorduğu soruyla sadece yutkundum. Boran’a doğru döndüm. Gamze de ben de Boran’da aynı konudan, ebeveynlerin hatalarından ve geçmişteki kararlarından sınanmıştık ve ne yazık ki sınanmaya da devam ediyorduk. Bu yük, hepimizin omuzlarındaydı.
Boran, bu düşüncenin ağırlığıyla yüzünde biriken kederle yanıma yaklaştı. Yavaşça bana doğru adım attı ve önümde durdu. Gözleri, içinde bulunduğumuz durumun yorgunluğunu taşıyordu.
Beni kollarının arasına çekti. Bu kez aceleci, telaşlı bir sarılma değildi; ağır, derin ve sarsılmaz bir sığınaktı. Başımı göğsüne yasladım, Boran’ın gömleğinin kokusu ve kalbinin ritmi, etrafımızdaki tüm gürültüyü ve acıyı susturuyordu. Kollarının arasındaki sıcaklık, ruhumdaki o kırık parçayı geçici de olsa onarıyordu.
Boran, başıma bir öpücük kondurdu, sonra beni kendine bastırdı ve fısıldadı. “Yatalım mı artık, bugün yorucu bir gündü.”
Sesi o kadar nazik ve şefkatliydi ki, itiraz etmek bir yana, o an sadece sesinin tınısına sığınmak istedim. O an tek istediğim, onun yanında, yargıların ve zehirli sözlerin ulaşamayacağı, güvenli bir limanda dinlenmekti. Boran’ın göğsündeki nefesi dinlemek, kalbimdeki o gürültüyü susturmak...
Başımı göğsünde onaylarcasına salladım. Boran, beni kollarında tutarak yavaşça geri çekildi. Gözleri, hala yanaklarımdaki kurumuş gözyaşı izlerini ve yorgunluğumu inceliyordu. Yüzünde, bu dünyadaki tüm acıları benden almak isteyen koruyucu bir ifade vardı.
Elini uzattı ve parmaklarımız birbirine sıkıca kenetlendi. Bu temas, konuşmadan kurulan bir anlaşma gibiydi: Ben buradayım.
Beni yavaşça merdivenlere doğru yönlendirdi. Adımları temkinliydi, sanki en ufak bir sarsıntı bile beni kıracakmış gibi hassastı. Loş ışıkla aydınlanan salon arkamızda kalırken, sessiz ve yorgun adımlarla merdivenleri tırmanmaya başladık. Her basamak, geride bıraktığımız tartışmanın ve acının ağırlığını hafifletiyor gibiydi.
Koridorda ilerlerken, dış dünyanın karmaşası o kalın duvarların ardında kalmıştı. Burası, sadece ikimizin nefesinin, birbirine karışan gölgelerinin ve sessiz sözlerinin hüküm sürdüğü bir tapınaktı.
Odanın kapısını açtı. İçerideki hafif karanlık, yorgun ruhlarımıza huzur veriyordu. Boran, içeri girdiğimizde durmadı; elimi bırakmadan beni odanın ortasına doğru yönlendirdi. Yatağın kenarına geldiğimizde, durdu ve bana döndü. Yüzü, ay ışığının odaya sızan cılız ışığıyla hafifçe aydınlanıyordu.
Parmak uçlarıyla yanaklarımı okşadı, yüzümdeki son gerginliği silmeye çalıştı. Sonra usulca eğildi, dudaklarını alnıma bastırdı ve uzunca bir süre öyle kaldı. Gözlerimi kapattım. Boran'ın kollarındaki bu sığınak, kalbimin yavaş yavaş, eski ritmine döndüğü tek yerdi.
O gece, sadece ikimiz vardık; ne Gülsüm Hanım’ın zehirli sözleri, ne Gamze’nin itirafı, ne de geçmişten gelen yükler. Sadece birbirine sarılmış, tüm yorgunluklarına rağmen tam hisseden iki kalp vardı…
Bölüm Sonu
‣‣‣ Bölüm nasıldı? Umarım hoşunuza gitmiştir.
‣‣‣ İnci ve Boran sahneleri hakkında ne düşünüyorsunuz?
‣‣‣ Gamze ve İnci konuşması… nasıldı? Gamze’nin neden böyle olduğunu biraz daha anlamışsınızdır…
Diğer bölümde görüşmek üzere, yorumlarınızı bekliyorum.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 51.74k Okunma |
6.13k Oy |
0 Takip |
52 Bölümlü Kitap |