
🖇️Umarım severek okuduğunuz bir bölüm olur, keyifli okumalar...
🖇️Satır arası yorum yapmayı ve oy vermeyi unutmayın lütfen...
47. Bölüm
“Son bir ay boyunca hayatımda yaşadığım en zor günleri geçirdim. Kaçırılmam, ailem ve iş dünyamız için büyük bir şok oldu. Ancak bugün burada, sizinle yeniden birlikte olmaktan dolayı büyük bir mutluluk ve gurur duyuyorum.”
“Yaşananlar sadece benim değil, ailemin, şirketimizin ve bu ülkenin de sınavıydı. İçişleri Bakanlığı ve güvenlik güçlerimizle birlikte yürütülen yoğun çalışmalar sonucunda sağ salim bulunmam mümkün oldu. Bu süreçte destek veren herkese, tüm yetkililere ve en çok da benim için dua eden sizlere teşekkür ediyorum.”
“Bu zorlu günler bana çok şey öğretti. Güçlü olmak, pes etmemek ve her koşulda dimdik durabilmek. Şimdi şirketimize, ekip arkadaşlarıma, sizlere yeniden hizmet etmek için buradayım. Geçmişe değil, geleceğe odaklanıyorum.”
“Şirketimizin vizyonu ve misyonu her zamankinden daha sağlam. Bu kriz, bizi daha da güçlendirdi. Birlikte çalışarak, daha büyük hedeflere koşacağız. Güveninizi boşa çıkarmayacağım. Bir kez daha teşekkür ederim. Hep birlikte daha güçlü yarınlara…”
Televizyonda kendimi izlemeyi sürdürürken iç çektim. Sözlerim bittiğinde direkt olarak basın toplantısı sona ermişti. Basın mensuplarının sorularını hiçbir şekilde cevaplamamıştım. Cevaplayacak kadar iyi durumda değildim çünkü. Bebeğimle, kaybettiklerimle çok fazla ilgileniyorlardı.
Haber kanalları tekrar tekrar aynı görüntüleri paylaşıyordu. Boran’ın bağlantıları nedeniyle başlatılan arama çalışmaları ülkede epey yankı oluşturmuştu. Her kanal, her haber bülteni aynı görüntüleri, aynı sözleri tekrar tekrar servis ediyordu.
İzlerken kalbim sıkıştı; herkes biliyordu olanları, herkes konuşuyordu ama kimse gerçekten anlamıyordu. Ben oradaydım, bütün o gözlerin önünde, kırılgan ve savunmasız. Ama aynı zamanda dimdik ayakta, direnen bir kadındım. Bir ay olmuştu. Aylar geçmeye devam edecekti ve bende dik duracaktım.
Televizyonu kapatırken telefonumun çalmasıyla birlikte bakışlarım telefona kaydı. Bilinmeyen bir numaraydı arayan. Tereddüt etsem de beklemeden telefonu açıp kulağıma götürdüm. “Efendim?”
“İnci?” Duyduğum ses karnıma yumruk yemiş gibi hissetmeme neden olurken kaşlarım çatıldı. “Nasıl arıyorsun beni?” dedim öfkeli bir tonda. Aylar geçmişti en son konuşmamızın üzerinden. Ne hakla, hangi cüretle arayabiliyordu?
“Günlük izin hakkımız var.” Yaptığı açıklamayla gözlerimi devirdim. Sessiz kalırken devam etti Adnan Aral. “Basın açıklamasını izledim şimdi. Kim olduğuyla ilgili bir şey söylemiyor kimse.” Dediğinde güldüm. “Sanırım hem tebrik etmek istiyorsun hem de üzgünlüğünü dile getireceksin. Yaranız ortak sonuçta, beni öldürmeyi başaramadınız. Ama yeğeninden almışsındır kim olduğunun haberini. Beni neden rahatsız ediyorsun?”
Cümlemle birlikte sessiz kaldı. Karşıdan gelen o boğuk sessizlik, yıllar önce bir odada üzerime kapanan kapılar kadar tanıdıktı. Adnan Aral susuyorsa, ya hesap yapıyordu ya da içindeki zehri toplamaya çalışıyordu.
“Yoksa...” dedim, sesimi alayla bileyerek. “Yıllar sonra ilk kez vicdanın mı sızladı, baba?”
Telefonun ucundaki nefes değişti. Sanki ismini hatırlattığım o kelime, ‘baba’ onu rahatsız etmişti. Haklıydı. Çünkü o kelime hiçbir zaman ona yakışmamıştı.
“Bir daha sakın beni arama. Kendi cehenneminde boğul.” Diyerek telefonu kapattım ve masaya bıraktım sertçe. Nasıl arayabiliyordu beni? Derin bir nefes aldım ama yetmedi. Boğazımdaki düğüm çözülmüyordu.
Bir an avuçlarımı yüzüme kapattım. O ses… yıllar sonra bile hâlâ aynı zehri taşıyordu. Bana baba dedirten tek bağ, annemin bedeniydi; o da doğumumda toprağa karışmıştı. Benim varlığım onun için bir suç, bir ceza olmuştu. Ve ben o cezayı yıllarca taşımıştım.
“Nasıl arayabiliyor beni?” diye fısıldadım kendi kendime. Ona açtığım yaralar yoktu aslında. O hep kendi yarasının kanında yüzüyordu. Ama buna rağmen hâlâ bana ulaşabiliyordu. Hâlâ ellerini kirli duvarların arkasından uzatıp nefesime dokunmaya çalışıyordu.
Kendimi toparladım. Derin bir nefes alıp gözlerimi önümdeki dosyalara çevirdim. Birikmiş evraklar, zarifçe dizilmiş kalemler, notlarla dolu ajandam… Her biri benim yokluğumun sessiz tanıklarıydı. Kaç gündür dönüp bakamamıştım bile ama şimdi önümdeydiler. Gerçek, somut ve çözülmesi gereken işlerdi.
İlk dosya, bir tedarik zinciri anlaşmasına aitti. Yeni yapılan revizyonlar dikkatlice not alınmıştı ama bir hata gözümden kaçmadı. Kalemi elime alıp kenara kısa bir not düştüm: “Yeniden kontrol. Fiyat artışı %3 olarak geçmeli.”
Sonrakinde İK departmanından gelen bir form yığını vardı. Üç yeni pozisyona alım yapılmış, CV’ler iliştirilmişti. İsimlere dikkatle bakıp üzerine fazla düşünmeden imza attım. Güven, doğru insanlara yetki vermekle başlıyordu.
Masanın köşesinde, e-posta çıktıları ve toplantı davetleri üst üste dizilmişti. Önümüzdeki haftanın ajandası neredeyse doluydu. Bu hafta buradaydım ama ardından kendi ofisime dönecektim. Diğer binada beni başka kararlar, başka sorumluluklar bekliyordu.
Kalemimi bıraktım, sırtımı koltuğa yasladım. Dışarıda güneş kendini göstermeye başlamıştı. Saatime baktım; neredeyse öğle olmuştu. İçimde tatlı bir kıpırtı belirdi birden. Boran.
Bugün onunla konuşmamıştım. Yoğun olduğunu biliyordum ama içimden bir şey, onu görmek istediğimi söylüyordu. Sessizce, ama net bir dürtüydü bu. Belki küçük bir sürpriz iyi gelir… bana da, ona da.
Telefonumu alıp korumam Tuncay’a haber verdim. Kısa bir hazırlığın ardından çantamı kaptım ve binadan çıktım. Girişte güvenlik müdürü kısa bir selam verdi, ben de başımı hafifçe eğerek karşılık verdim.
Tuncay, her zamanki gibi siyah aracı özenle hazır etmişti. Benim için açılan kapıdan aracın içine bindiğimde Tuncay’a hitaben konuştum. “Boran Bey’in şirketine gidiyoruz.” Dikiz aynasından bana bakıp onaylarken ekledim. “Lütfen haber verme, sürpriz olsun.”
“Emredersin yenge.” Tuncay beni onaylarken araba ilerlemeye başladı. Diğer korumaların olduğu araç da arkadan bizi takip ediyordu. Yol boyunca dışarıdaki kalabalığı izledim. İstanbul’un ritmi değişmemişti; korna sesleri, sabırsız insanlar, aceleyle yürüyen silüetler. Oysa benim içim daha sessizdi artık, daha seçici.
Yirmi dakikalık bir yolculuktan sonra Boran’ın şirketinin önüne vardık. Girişteki özel güvenlik görevlileri araçtan çıkar çıkmaz tanıdı beni. Tuncay kapımı açarken kısa bir selamlaşmanın ardından lobiye doğru ilerledim.
Tam o anda başka birinin sesini duydum. “Yenge?” Bakışlarım Fatih’e doğru döndüğünde tebessüm ettim. “Naber Fatih?”
“Sağ ol, iyiyim. Sen nasılsın, sahalara dönüş yapmışsın. Basın açıklaması binadaki tüm televizyonlarda gösterildi.” Dedi saygı çerçevesi içerisinde. Küçük bir tebessüm ettim. İnsanlar merak ediyordu. Boran o yüzden iyi yapmıştı. “Böyle daha iyi olacağım Fatih.” Dediğimde Fatih başını salladı. “Sen nasıl daha iyi hissedeceksen.”
Tebessümle ona bakarken Fatih tekrar konuştu. “Abim odasında, yalnız Derin Hanım burada haberin olsun.” Dediğinde bir an şaşırdım. “Öyle mi, teşekkür ederim. Bende gideyim yanlarına. Görüşürüz sonra.”
“Görüşürüz.” Fatih beni onaylayıp arkamdaki Tuncay’a selam verirken bende asansöre ilerledim. Tuncay benimle asansöre binip çıkacağım katın düğmesine basarken ben arkasında beklemeyi sürdürdüm.
Kısa sürede asansör Boran’ın odasının bulunduğu kata geldiğinde hiç beklemeden indim ve odaya doğru ilerledim. Kapının önünde asistanı yoktu. Öğle yemeği saatine yakın olduğumuzdan belli ki erken çıkmasına izin vermişti Boran.
Kapıya yaklaşırken içeri girip girmemek arasında kararsızlık beynimi yiyip bitiriyordu. Özel konuşuyorlardı muhtemelen. Kapıya yaklaştığımda çoktan konuşma sesleri duyulmaya başlamıştı. Çok hararetli konuşuyorlardı.
“Abi bu ne zamana kadar böyle devam edecek, sen ömrünün sonuna kadar bana böyle mi davranacaksın?” Derin yalvarırcasına konuşurken sözlerini sürdürdü. “Yüzüme bakmıyorsun, konuşurken zoraki konuşuyorsun. Beni görmek istemiyorsun. Aramalarıma dönmüyorsun. Evden de ayrıldınız, özlüyorum seni. Yengem bana kızmadı bile ama sen…”
Derin içini dökerken Boran’ın sesiyle birlikte sözleri kesildi. “Bu konuyu daha fazla uzatma.” dedi. Sesi ne bağırıyordu ne de alçalıyordu; sadece içindeki tüm sevgiyi, tüm umudu çekip almış gibiydi. “Ne zaman biri senin yüzünden bir şey yaşasa, ne zaman bir hata yapsan, sen sadece ‘özür dilerim’ diyorsun. Ama bazen özür, bir insanın hayatını geri getirmez. Hatanın bedelini üstlen biraz.”
Cümle, Derin’in içini yarıp geçen keskin bir bıçak gibi olmuştu. Sesi ne yüksek ne de sertti Boran’ın; ama her kelimesinde sanki bir kapıyı kapatıyordu sonsuza dek. O an odada bir sessizlik çöktü. Tavan bile konuşmak istemiyor gibiydi. Derin'in dudakları aralandı ama sesi çıkmadı. İçinde, kalbinden geçen binlerce cümle vardı ama hiçbiri artık Boran’a ulaşacak kadar güçlü değildi.
“Birkaç dakika içinde böyle olacağını bilseydim onu yalnız bırakır mıydık sanıyorsun?” Derin fısıldarken sesi titredi. Ağladığını ses tonundan anlamak çok zor değildi. Boran’ın dudaklarından alaycı bir gülüş çıktı o an. “Sen değil belki ama koruması bunu biliyordu, bilmek zorundaydı, bilecekti. O bunun için oradaydı. Seninle gönül eğlendirmek için değil. Evde sürekli dip dibesiniz zaten sadece yarım saat beklememeniz bizim bebeğimizin ölmesine neden oldu, bunu anlayabiliyorsun değil mi?”
Boran’ın cümlesiyle irkildim. Elim karnıma doğru giderken gözlerim dolar gibi oldu. Tuncay asansörün oradaydı, beni izliyordu ama buna rağmen yerimden kıpırdayamadım.
“Bunu bana nasıl söyleyebiliyorsun?” dedi Derin, sesi çatladı. “Sanki ben bunu isteyerek yaptım, sanki ben—”
“Yapmadın, ama oldurdun!” diye kesti Boran, bu kez sesi biraz yükselmişti.
Bu cümle, kalbimin tam orta yerine bir kor gibi düştü. Boran’ın kükremesiyle birlikte ilk gürültü koptu. Makam masasının üzerindeki o ağır, kristal sürahinin tuzla buz olduğunu, suyun zemine yayılan sesinden anladım. Ardından bir metalin yere çarpışını duydum; belki o çok sevdiği kalemliği, belki de imza attığı kalemlerini bir kenara savurmuştu. Her çarpma sesi, benim içimdeki bir teli daha koparıyordu.
İçeriden gelen gürültü giderek şiddetlendi. Boran sanki sadece odayı değil, bizi bu hale getiren her şeyi; kaderi, ihmalleri, Mert’i, Derin’i ve hatta belki de kendini yok etmek istiyordu. Bir monitörün yere devrilip ekranının patlama sesini duydum.
“Her seferinde ‘öyle olsun istemedim’ diyorsun. Ama sonuç hep aynı, Derin. Her zaman bir bedel oluyor ve o bedeli hep bir başkası ödüyor. Ben ödüyorum. Yoruldum anladın mı, yoruldum. Bu zamana kadar arkanızı toplamaktan yoruldum. Her şeyi oldurmaktan yoruldum. Olduramıyorum zaten. Ama ben bir şeylerle cebelleşirken en yakınlarımın bir şeylere sebep olmasına ve bunun benim canıma mal olmasını kaldıramıyorum!”
Hemen ardından gelen o şiddetli gürültüyle yerimden sıçradım. Muhtemelen o ağır deri koltuğu bir öfke patlamasıyla tekmelemiş, odadaki o sahte düzeni yerle bir etmişti. Tuncay’ın bakışlarının üzerimde ağırlaştığını hissettim ama kapıya bakmaya devam ettim. İçeri girip ona sarılmak, "Dur artık," demek istiyordum. Ama bir yanım, bu yangının sönmesi için önce her şeyin yanıp kül olması gerektiğini biliyordu. Boran, yıllardır biriktirdiği o ağır yükü, o bitmek bilmeyen sorumluluk duygusunu şimdi bu odada infaz ediyordu.
Derin’in hıçkırıklarının kesildiğini duydum; o an onun yaşadığı şoku tahmin edebiliyordum. Abisinin o kusursuz, sarsılmaz maskesinin parça parça dökülüşünü izlemek, muhtemelen onun için fiziksel bir acıdan farksızdı. Boran hiçbir zaman bu kadar çıplak bırakmazdı ruhunu. Hiçbir zaman bu kadar "insan" ve bu kadar "kırılmış" görünmezdi.
“Ne istiyorsun Derin, ne istiyorsun! Hiçbir şey olmamış gibi yüzüne mi bakayım, sevgilini tekrar işe mi alayım ne istiyorsun sen benden daha! Bir kere beni anlamayı dene, sadece bir kere. Benim seni anladığım gibi beni anlamayı dene!” dedi hiddetle. Ardından acı acı güldü.
Alaycı gülüşü koridorun soğuk havasına karışırken, kalbimin bir parçasının daha koptuğunu hissettim. Bu gülüşte neşe yoktu; sadece hayal kırıklığı ve yılların verdiği o ağır kabulleniş vardı. Derin’e olan sevgisiyle, yaşadığı kaybın yarattığı nefret arasında sıkışıp kalmış bir adamın son çırpınışıydı bu.
“Ama yok,” dedi sesi giderek yükselirken. “Derin Hanım evin prensesi! Herkes onun etrafında pervane olsun, herkes onun hatalarını temizlesin, Boran abisi her şeyi halletsin değil mi? Bir kere de siz benim hatalarımı görmezden gelin, varsa tabii.”
“Ne yapayım peki? Ne yapayım, söylesene? Geriye dönemem! O günü değiştiremem! O anı, o dakikayı… Keşke elimden gelse ama olmuyor!” Derin ağlayarak isyan ederken “Evet.” dedi Boran. “Olmuyor. Hiçbir şey olmuyor. İnci eskisi gibi olmuyor. Ben olmuyorum. Hiç kimse artık eskisi gibi olmuyor. O yüzden öyle kolayca eskisi gibi olmayı bekleme benden. Yüzüne her baktığımda o videoyu görüyorum ben. Sizin sarılmanız ve o dakikalarda İnci’nin kaçırıldığı kamera görüntüleri olan video…”
“Abi…” dedi Derin çaresizce. “Biz sarılmasak bile İnci’yi alırlardı, kafalarına koymuşlardı belli ki.” Boran bu savunma karşısında güldü. “En azından ortada çaba olurdu Derin, adamlar ellerini kollarını sallayarak almazlardı. En azından ben elimden geleni yaptım diyebilirdi o adam, ben diyebilirdim. Ama Mert hem kendini hem de beni vicdan azabına boğdu.”
Boran sakin ama ağır bir sesle devam ettirdi cümlelerini. “Sen hiç izlemedin videoyu. Ben her gece izliyorum. Bir baba nasıl izliyorsa... bir koca nasıl cezalandırılıyorsa, öyle izliyorum. Çünkü o video, benim cezam. O anı unutmama izin vermiyor. Ne zaman seni görsem, o sahne tekrar başlıyor. Bitmiyor, hastanede o hayatımızı etkileyen haberi aldığımız anla devam ediyor. İnci’nin her gözüne baktığımda, onun çaresizliğini gördükçe artmaya devam ediyor.”
“Yeter, ne olur...” dedi Derin, hıçkırıklar arasında. Boran uzun bir süre konuşmadı. Sadece nefes aldı. Derin’in gözyaşlarının sesi, odadaki tek sestir artık. Sonra Boran, neredeyse sessizce, boğazına oturmuş bir acıyla konuştu. “Dayanamıyorsun, değil mi? Ben de dayanamıyorum, Derin. Ama farkımız şu; senin gözlerini kapattığında bitiyor, benimki hiç bitmiyor.”
“Ben bazen İnci’ye bakamıyorum.” diye devam etti. “Onun ellerini tutarken parmaklarım buz kesiyor. İçinden geçenleri tahmin bile edemiyorum. Bizi suçlamıyor ama bazen hiçbir şeyde söylemiyor. Bu sessizlik, bir çığlıktan daha fazla can acıtıyor.”
Odada sessizlik oluşurken yutkunamadım. Bazen cümlelerimin, sessizliğimin can yaktığının farkındaydım. Acı ikimizin acısıydı. Bazen ben sadece kendim çekiyormuşum gibi davranıyordum bunun da farkındaydım. Ama elimden bir tek bu geliyordu. Kaldı ki suçu kimseye yüklemiyordum, tek bir suçlu vardı benim gözümde o da Yavuz Demirhanlı’ydı.
Boran’ın öfkesi bu yüzdendi zaten. Babasının suçunun cezasını bizim çekmemizdendi. Dolaylı olarak Derin’inde işin içine girmesi, kendi kanından olan insanlar yüzünden acı yaşamamız onu yıpratıyordu. Kendi içinde ailesini suçladığını çok net anlayabiliyordum.
“Bana ne desen haklısın.” dedi sonunda Derin. Sesi kısılmıştı. “Ne yapsam geri gelmeyecek. Ben o gün orada, onun yalnız kalmasına sebep en büyük hatayı yaptım. Biliyorum. Ben de kendimi affedemiyorum. Ama senin affetmemen… beni tamamen yok ediyor, abi.”
Boran, bir süre sessiz kaldı. Belki de ne söyleyeceğini düşünüyordu. “Bazı acılar... sadece yaşanır. İçinden geçersin. Bazı kayıplar, telafi edilmez. Kabullenilir.” Deyip duraksadıktan sonra ekledi. “Sen benim kardeşimsin. Ama bazen… kardeş olmak, bazı sınırları koruyamamak demek ve o sınırlar bir kere aşılınca, her şey başka bir şeye dönüşüyor.”
Derin’in bir zamanlar gördüğü o sıcaklık, o abi şefkati... artık yoktu. Yerine taş gibi bir duvar vardı. Sessiz ama dimdik. Sanki o duvarı ne gözyaşı ne kelime ne de zaman aşındırabilirdi. Ama Derin de pes etmeyecek gibiydi. Yine de bu, mücadele etmek için değil sadece kalbinin kırıklığını sessizce anlatabilmek içindi. Bir yanıyla özür dilemeye devam ediyordu, diğer yanıyla da sadece anlaşılmak istiyordu.
“Ben sınırları aştım, farkındayım.” dedi Derin. “Ama yine de… bir yanım hâlâ o eski abi kardeş günlerimizde. Yine o günlerin gelmesi için çabalayacağım söz veriyorum. Biliyorum gidenleri getirmeyecek hiçbir zaman ama ben bu hayatta kimsem olan iki abimden birini kaybetmeyi göze alamam.”
Derin için çok zordu. Annesini kaybetmişti, babasını kaybetmişti ve şimdi de abisi ona yüz çevirmişti. Müdahale etmek için, en azından bir şeyler söylemek için gireceğim sırada kapının açılması bir oldu. Odadan çıkan Derin ile göz göze geldiğimizde ağladığını gördüm. Maskarası yüzüne akmıştı. Bana pişman, mahcup, çaresiz gözlerle bakarken birkaç saniyeliğine zaman durdu sanki.
Ne ben bir şey söyleyebildim ne o. Koridorun loş ışığı altında, gözlerinden süzülen yaşlar birer birer yanaklarından kayarken, yüreğimde bir şey düğümlendi. Onun o hâlini görmek, bin kelimenin ağırlığından daha fazlasını taşıyordu.
Derin’in dudakları aralandı ama sesi çıkmadı önce. Gözlerini benden kaçırmaya çalıştı, başını eğdi sonra tekrar kaldırdı. O bakış, "özür dilerim" demenin bin farklı hâliydi. Ama hiçbir kelimeye dökülemedi. Sonra hiçbir şey söylemeden asansöre ilerledi. Arkasından bakarken asansöre bindiğini görerek iç çektim.
Tereddüt etmeden kapıya yöneldim. Parmaklarım tokmağa uzandığında birkaç saniye durakladım. Çünkü neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Ama içimde bir his, Boran’ın orada kendiyle savaştığını söylüyordu. Endişeyle kapıyı araladım.
Ofise adımımı attığım anda gördüğüm manzara, içimi bir kez daha dağladı. Boran koltuğa oturmuş, başını ellerinin arasına almıştı. Bakışlarım yere doğru kaydığında masadaki evrakların yere dağıldığını, kahve fincanının, sürahinin kırıldığını gördüm.
Hiç beklemeden yanına doğru adımlayıp koltuğun koluna oturdum. Elimi usulca Boran’ın omzuna yaslarken benim geldiğimi hissettiğini biliyordum. Ayakkabımın çıkardığı sesten, kokumdan tanırdı beni.
Başını kaldırmadan, gözlerini yere dikmişti. Sanki o an tüm dünya onun omuzlarında eziliyordu. Elleri titriyordu, nefesi düzensizdi. Kendini çok yıpratıyordu. Bu hiç iyi değildi.
“Boran…” diye usulca fısıldadım ona doğru. Bir an tepki bekledim ama tabii ki gelmedi. Sanki kendi içinde kaybolmuştu; acı, suçluluk ve çaresizlik onu esir almıştı. “Ben neyi yanlış yapıyorum İnci?” Çaresizlik içinde fısıldadığında gözlerim doldu anında. O yük, o acı… sanki yüreğine saplanmış bir hançer gibiydi.
Yanına iyice yaklaşıp elini tuttum, sıcaklığıma ihtiyaç duyuyordu. “Boran.” Dedim. “Hiçbir şeyi yanlış yapmıyorsun. Olanlar bizim kontrolümüzde değildi. Sen elinden gelenin en iyisini yapıyorsun emin ol.” Teselli etmeye çalışırken başını kaldırdı. Gözlerinde kaybolmuş bir umutsuzluk vardı. “Ama yetmedi, yetemedim, yetemiyorum.”
“Yetiyorsun. Sen benim hayatımda gördüğüm en cesur, en güçlü adamsın Boran. Sevdiklerini koruyan, fedakârlık yapan, sevince adam gibi seven, şımartan, dünyaları önüne seren adamsın. Şu hayatta sahip olmak isteyeceğim yegâne şeysin.”
Boran başını hafifçe eğdi, gözleri bir anlığına bana kilitlendi. O bakışta hem şaşkınlık hem de tarifsiz bir hüzün vardı. Dudakları aralandı ama hiçbir şey söylemedi. Sadece nefes aldı, sanki içindeki fırtınayı dizginlemeye çalışıyordu.
“İnci…” dedi sonunda, sesi o kadar kısık çıktı ki neredeyse duyulmadı. “Beni böyle anlatma. Hak etmediğim bir tablo çiziyorsun. Ben seni koruyamadım. Bebeğimizi koruyamadım. Güçlü olmak dediğin şey, işe yaramadı.”
Elini sıktım, gözlerimin dolmasına engel olamadan. “Hayır,” dedim kararlı ama kırık bir sesle. “Olan senin suçun değildi. Bizim elimizde değildi. Sen benim yanımda olmasaydın… ben çoktan dağılmıştım. Ben hâlâ nefes alabiliyorsam, bu senin sayende.”
Boran gözlerini kaçırdı, boğazı düğümlenmiş gibiydi. Sessizlik bir an için ağırlaştı; dışarıda rüzgâr camlara çarpıyor, içeride ise iki kalp birbirine tutunmaya çalışıyordu. “Ben bazen geceleri seni izliyorum,” diye devam ettim titrek bir gülümseyişle. “Nasıl nefes alıyorsun, nasıl düşüncelere dalıyorsun, biliyorum. Korkularını saklamaya çalışıyorsun ama ben seni tanıyorum. Senin içindeki adam hâlâ savaş veriyor ve biliyorum buna ben sebep oluyorum, sözlerim sebep oluyor, isteklerim belki de. Farkındayım.”
Boran başını yavaşça kaldırdı. Gözleri, bir anda üzerime kilitlendi; karanlığın içinden süzülen o bakışta hem öfke hem de çaresizlik birbirine karışmıştı. Dudaklarını araladı ama konuşmadan önce derin bir nefes aldı. Sanki biraz daha güç toplamaya çalışıyordu.
“Hayır.” dedi sonunda, sesi çatallaşmıştı. “Sen sadece acını ortağınla paylaşıyorsun, tekrar aynı acıyla sınanmak istemiyorsun. Bunu anlayabiliyorum. Sadece… sadece bana ağır gelen şey bir şeylerin sürekli ailem yüzünden gerçekleşmesi. Bu yola seni korumak için girdim. Babandan seni korumak için, sen kendi ellerinle o tehlikeyi yok etmişken benim babam, benim yetiştirdiğim çocuk, benim kardeşim, benim halam, kuzenim hepsi bir şekilde canını yakan kişi oluyor.”
Boran’ın sesi o kadar derinden geliyordu ki, kelimeler değil sanki içindeki yıkıntılar konuşuyordu. Her harfi, boğazına düğümlenerek çıkıyor, her cümle biraz daha yorgunluğunu ele veriyordu. Sustu. Ellerini birbirine kenetleyip başını eğdi. Parmaklarının arasında biriken gerilim, odanın havasını bile değiştirmişti. Ben ise nefes almaya bile korkuyordum. Çünkü onun içindekini söküp atmanın ne kadar zor olduğunu biliyordum.
“Boran…” dedim yavaşça. “Ben o insanlardan nefret etmiyorum. Hepsi senin ailen. Ben sadece yaşananlardan yoruldum. Ama seni asla onlarla bir tutmadım. Çünkü sen hiçbir zaman onlar gibi olmadın.”
Boran başını kaldırdı, gözlerinde ince bir kırılma vardı. “Ama onların kanı benim damarlarımda akıyor, İnci. Ne kadar uzak durmaya çalışsam da o bağ beni kirletiyor. Babamın mirası sadece servet değil, lanet de.”
Oturduğum yerden kalkarak dizlerimin üzerine çöküp ellerini tuttum. “Sen o laneti kırdın.” dedim, gözlerim dolmuştu. “Bana dokunduğun ilk günden beri o zinciri parçaladın. Çünkü sen onlardan biri olmayı reddettin. Beni sevdin. Gerçekten, safça, dürüstçe. Bir insanın en büyük başkaldırısı da bu değil mi?”
Boran’ın nefesi titredi. Gözlerinden bir damla yaş süzüldü, elimi sımsıkı tuttu. “Ama bazen düşünüyorum…” dedi kısık bir sesle. “Sana her dokunduğumda, seni biraz daha kendi karanlığıma çekiyor muyum diye. Senin ışığını söndürüyor muyum?”
Başımı iki yana salladım. “Hayır, Boran. Sen benim ışığım oldun. Ben karanlığı senin gözlerinde kaybettim. Beni karanlığa çekmedin, karanlıktan kurtardın.” Dedim kararlı bir sesle. Çünkü bu böyleydi.
“Ne Derin ne Mert… Hiçbir şey onların yüzünden değildi. Evet babanın yüzünden oldu olanlar ama ben hiçbir zaman bundan sizi sorumlu tutmadım, asla tutmamda. En başından beri suçsuz olduğun halde suçlanmak ne demek, bir şeylerin bedelini ödemek ne demek bilirken asla böyle bir şey düşünemem. Evet babana çok kızgınım, yaşıyor olsa emin ol yaptıklarının bedelini ödetmek için her şeyi yapardım, kimseyi dinlemezdim. Ama şu an yok. O yüzden sende kendini suçlama lütfen.”
Boran gözlerini kapattı, sözlerimi içine çeker gibi derin bir nefes aldı. Parmaklarının arasındaki titreme yavaşladı ama omuzlarındaki yük hâlâ oradaydı, sanki yılların ağırlığı hâlâ sırtındaydı. “Onun kanını taşıyorum.” diye devam etti, kendi kendine konuşur gibi. “Ne kadar farklı olmaya çalışsam da o damarımda hâlâ akıyor.”
Yavaşça elini tuttum, avuçlarımın arasına aldım. “Sen o adamın oğlu olabilirsin.” dedim, sesim kararlı ama yumuşaktı. “Ama onun mirasını taşımıyorsun, Boran. Senin damarlarında sadece onun kanı değil, senin iraden, senin kalbin var. O seni karanlıkla büyüttü belki ama sen karanlıktan ışık oldun. Kendi yolunu çizdin. Kendi adaletini ve emin ol ben bu adama âşık oldum.”
Boran, o son cümlemde nefesini tuttu sanki. Gözleri bir anlığına büyüdü; dudakları aralandı ama kelimeler çıkmadı. O koca adam, yıllardır savaşlarla, kayıplarla, ölümlerle yoğrulmuş Boran Demirhanlı… şimdi karşımda, kelimelerimle susturulmuş, savunmasız bir hâlde duruyordu.
“İnci…” diye fısıldadı sonunda, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. “Böyle söyleme. Böyle söylersen… inanırım.”
“İnan zaten.” dedim, elim hâlâ avuçlarının arasındaydı. “Çünkü bu bir yalan değil. Ben seni gördüğümde sadece bir isim görmüyorum, bir soyadı da değil. Ben o adamın oğlu olan çocuğu değil, kendi karanlığını yenmiş adamı görüyorum. Her sabah içindeki savaşla uyanıp hâlâ sevebilen, hâlâ koruyabilen, hâlâ dimdik duran adamı.”
Boran gözlerini kapattı, sanki söylediğim her kelime içini yakıyordu. Ellerini bana uzatıp yüzümü avuçlarının arasına aldı. Parmak uçlarıyla yanaklarımı okşadı, gözlerime baktı. Uzun, derin, tarifsiz bir bakıştı bu.
“Senin bu kadar inanıyor olman… beni korkutuyor.” dedi sessizce. “Çünkü ben her seferinde birilerini korumaya çalışırken, o insanları kaybettim. Seni kaybetmek… deliririm, İnci.” Gözlerim doldu, dudaklarım titredi. “Beni kaybetmeyeceksin.” dedim, kelimelerim nefesimle birleşti. “Çünkü ben gitmem, Boran. Sen beni kendinden bile koruyamayacaksın.”
Boran gülümsedi o an, günlerdir görmediğim gülümseyişle. Gözlerinin kenarında ince çizgiler belirdi ama o çizgilerin ardında bir huzur saklıydı. Başımı hafifçe eğip alnımı alnına yasladım. “Ben seni koruyamadım, ama bu kez söz veriyorum,” diye mırıldandı. “Ne olursa olsun, artık hiçbir şey senin canını yakamayacak. Ne benim ailem ne geçmişim. Kimse…”
Elimi boynuna doladım, fısıltıyla karşılık verdim. “Ben zaten çoktan korunuyorum. Çünkü senin kalbindeyim.” Diyerek elimi kalbine yasladım. Sonra diğer elimle elini tutup kalbime yasladım. “Sende benim kalbimdesin ve hep orada olacaksın.”
Gözlerimi kapatıp kendimi ana bırakırken elini sıkı sıkı tutmayı sürdürdüm. İlk önce bu kendini suçlayışından kurtulmalıydık. Yine de Derin meselesini de açacaktım biraz daha sakinleştiğinde. Elini hâlâ sıkı sıkı tutuyordum; o sıcaklık, aramızdaki sessizlikten bile daha çok konuşuyordu. Onun parmaklarının arasındaki gerginlik, kalbinin ritmine karışan o tedirgin nefesler… her biri bana bir şey söylüyordu. Boran’ın zihni hâlâ savaş hâlindeydi. Bu defa savaş dışarıyla değil, kendi içindeydi.
Psikolog kimliğimin gerektirdiği o sakinlik refleksi istemsizce devreye girdi. Bir yandan sevdiğim adam karşımdaydı, bir yandan da danışanlarımda gördüğüm o tanıdık suç döngüsünü yaşıyordu. Kendini affedemeyen, sürekli geçmişte takılı kalan bir zihin… Eğer bu suçlulukla yüzleşmezsek, bir gün sevgi bile yetmeyecekti.
Yavaşça nefes alırken mırıldandım. “Artık bu yükü bırakman gerek.” Gözleri hemen bana döndü, kaşlarının arasında o tanıdık çizgi belirdi. “Ne yükü?” diye sordu ama ikimiz de neyi kastettiğimi biliyorduk.
“Suçluluk.” dedim. “Kendini cezalandırmak için her gün aynı anıyı tekrar tekrar yaşamak… o günü zihninde yeniden canlandırmak… bunlar affetmek değil, kendine işkence etmek. “Bir süre sessiz kalıp yutkunarak gözlerini kaçırdı, ellerini benden çekmek ister gibi yaptı ama izin vermedim. “Ben o anı unutursam…” dedi boğuk bir sesle. “Sanki ihanet etmişim gibi geliyor.”
Başımı iki yana salladım. “Unutmak ihanet değil, Boran. Unutmak, yaşamak için bir savunma biçimi. Sen o acıyı anımsayarak değil, yaşadığın hayatla onurlandırabilirsin. Beni, bebeğimizi, seni seven herkesi… hepsini yaşatarak, nefes alarak onurlandırırsın.”
Gözlerim dolsa da kararlı bir tonda devam ettim. “Senin kendini affetmemen, o acıyı büyütüyor ve ben artık senin bu yükün altında ezilmeni izleyemem. Çünkü seni kaybetmek istemiyorum.” Boran’ın da gözleri benim gibi dolarken dudaklarını araladı ama kelimeler yine gelmedi.
Sonra sadece başını eğdi. “Bilmiyorum nasıl yapacağımı…” diye fısıldadı. “Ama sen yanımdaysan… deneyeceğim.” Parmaklarımı saçlarının arasına geçirdim, usulca gülümsedim. “Zaten tek yapman gereken bu.” dedim. “Denemek. Gerisini ben hallederim.”
Boran gözlerimin içine bakarken birden elimden tutup mırıldandı. “Gelsene.” Ne istediğini anlamak istercesine suratına bakarken kendine doğru çekmesiyle istediğini anlayarak koltuğun kenarından kalktım ve direkt olarak dizlerinin üzerine oturdum. Bir eliyle bacağımı tutup diğeriyle belimi kavrarken anında sarılmamızı sağladı.
Başını omzuma yaslayıp sanki boynuma sığınırken bende ensesini sarıp elimi saçlarının arasından geçirdim. Tutuşunu sıkılaştırırken fısıldadı. “İyi ki geldin.” Ardından dudaklarını nabzıma doğru bastırıp usulca bir öpücük kondurdu. Kalbim bu hareketiyle sımsıcak olurken içimdeki karmaşa yerini tarifsiz bir huzura bıraktı. Bende beklemeden saçlarını öptüm.
Bu hareketimle başını biraz daha boynuma gömerken sanki tüm kırgınlıklarını, pişmanlıklarını orya bırakmak istiyordu. Ne kadar güçlü görünse de, benim arkamdaki dağ olsa da içinde hala parçalanmış bir çocuk taşıyordu.
“Artık yalnız değilsin, her ne olursa olsun birlikteyiz.” Dedim fısıltıyla. Boran usulca başını kaldırdığında göz göze geldik. Elimi yanağına yaslayıp sakallarını okşarken karşılık verdi. “Birlikteyiz…” Başımı usul usul sallayıp küçük bir tebessüm ettikten sonra uzanarak dudaklarımı dudaklarına bastırdım.
Nefesimiz birbirine karışırken kalplerimizin aynı ritimde attığını hissettim. Boran’ın belimdeki eli sanki içindeki fırtına dinmişçesine rahatlarken daha sahiplenici bir hal aldı. İkimizde konuşmadan anlatıyorduk her şeyi; gözyaşlarımızı, yalnızlığımızı, affedişlerimizi… Öpücüğün içinde geçmiş gizliydi; kırılmış hayallerin onarılmaya çalışıldığı, yaraların sevgiyle kapandığı bir zaman boşluğu…
Nefes nefese kalana sek süren temasın ardından dudaklarımız ayrıldığında göz göze geldik. Fırtına dinmiş, yerine usulca akan bir nehir gibi huzur yerleşmişti. Elim yanağında durmaya devam ederken sakallarını sevmeye devam ettim bir süre.
Ardından konuştum. “Öğle yemeğini birlikte yeriz diye düşünmüştüm.” Cümlemle birlikte Boran başını salladı tebessüm ederek. “Çok güzel düşünmüşsün. Hadi çıkalım.” Yanağında duran elimi tutup avuç içime dudaklarını bastırırken usulca kalktım kucağından.
Ellerimiz birbirinden ayrılmadan ceketini alırken odadan çıktık. Tuncay bıraktığım yerde asansörün önünde dikilirken bizim için asansörün kapısının açılmasını sağladı. Binmemizle birlikte o da yanımızdaki yerini alırken kısa sürede aşağı inip çıkışa ilerledik.
Fatih hızlı adımlarla yanımıza gelirken Boran konuştu. “Tuncayla birlikte arkamızdan gelin.”
“Emredersin abi.” Fatih’in onayıyla eş zamanlı olarak Boran’ın arabasına ilerlerken Boran benim için kapımı açtı. Gülümseyerek arabaya bindiğimde kapıyı kapatıp kendi tarafına geçti.
Emniyet kemerini takıp arabayı çalıştırdığında bana döndü. “Nereye götüreyim güzelimi? Ne yemek istersin?” Meraklı bir şekilde bana bakarken bir an duraksayarak düşündüm ve cevap verdim. “Balık yiyelim mi?”
“Olur güzelim, yiyelim.” Boran isteğim üzerine arabayı sürmeye başladığında onu izlemeyi sürdürdüm. İkimizde sevdiğimiz için böyle bir tercihte bulunmuştum.
Bakışlarımız ara ara birbirimize takılırken ikimizin de keyfi yerindeydi. Kısa süren yolculuğumuzun ardından Boran arabayı lüks restoranın önüne park ettiğinde ikimizde beklemeden araçtan indik. El ele tutuşarak içeri girdiğimizde direkt olarak restoran görevlisi karşıladı bizi.
"Hoş geldiniz Boran Bey, İnci Hanım." İlk önce Boran’a ardından bana bakarken Boran cevap verdi. "Hoş bulduk."
"Nereye oturmak istersiniz efendim? Dışarıya alabilirim sizi." Adam meraklı bir şekilde bize bakarken Boran bana doğru döndü. Bu huyunu çok seviyordum. Bana bırakıyordu böyle şeyleri. "Olur o zaman dışarı çıkalım."
Görevli önden ilerlerken arkasından onu takip etmeye koyulduk. Dışarıya, denizin üzerine konumlanmış olan rıhtımdaki masa ve sandalyelerden birine ilerledik. Yerlerimize geçip otururken garson menüleri getirip önümüze koydu. Menüye hiç bakmadan Boran’a doğru baktığımda o ne söylemek istediğimi anlamıştı. Kararı ona bırakıyordum.
"Her zamankinden getireyim mi?" Garson Boran’a bakarken Boran başını salladı. "İki ızgara levrek alalım, mevsim salata, meze donat yani masayı." dediğinde garson onayladı. "İçecek? Rakı getireyim mi?" Garsonun cümlesiyle Boranla göz göze geldik. Daha aramızda hiçbir şey yokken sözleşmiştik rakı balık için. Ama şu an ilaç kullandığım için pek uygun değildi.
"Su alalım biz." dedi Boran benim gibi düşünerek. Garson isteklerimizi not alıp yanımızdan uzaklaşırken konuştum. "Bir günde rakı balık yaparız."
"Yaparız tabii ki, önümüzde çok uzun yıllar var." dedi Boran beni onaylayarak.
O sırada hafif rüzgâr esintisiyle saçlarım havalandı. Boran elini uzatıp rüzgârın dağıttığı birkaç tutam saçı nazikçe kulağımın arkasına sıkıştırırken, tenime değen o kısacık temas bile içimde bir volkanın uyanmasına yetti. Dokunuşu o kadar narin ve sıcaktı ki, sanki sadece saçımı değil, ruhumu da okşuyordu. O an hissettiğim şey, midemde uçuşan birkaç kelebekten ibaret değildi; göğüs kafesimin içinde kanat çırpan bir kuş sürüsü gibiydi, kalbime doğru deli gibi çarpıyordu.
"Çok güzelsin" dedi fısıltıyla, sesi rüzgârın uğultusuna karışacak kadar kısıktı ama ben en derinimde hissettim. Bu, sadece bir iltifat değildi; bir itiraf, bir kabulleniş gibiydi. "Sen öyle gördüğün için olabilir ya da yanımda olduğun için." diye karşılık verirken elini tuttum.
Boran'ın yüzündeki gülümseme daha da derinleşti, gözlerinin kenarlarında ince çizgiler oluştu. Masaya doğru eğilip bana daha da yaklaşırken fısıldadı.
"Hayır." dedi, sesi şimdi daha alçak ve toktu, neredeyse benim içime konuşuyordu. "Bu, sadece benim görüşümle ilgili değil. Bu, bir gerçek ve benim yanımda... evet, belki de yanımda olduğun için, o parıltıyı daha net görebiliyorum."
Elimi daha sıkı tuttu, kenetlenmiş parmaklarımız arasında sıcak bir elektrik akımı geziniyordu. O anda, içimde bir yerler eridi. Gözlerim yine doldu. Bu, aşkın en saf, en dürüst haliydi. Boran'ın bakışlarındaki samimiyet, tüm korkularımı söküp atıyordu. Sadece sevgi ve huzur kalıyordu.
Elimi dudaklarına götürüp yumuşak bir öpücük kondurdu. Bu öpücük, sessiz bir yemin gibiydi. Sonra, elimi tekrar masanın üzerine bıraktı. Tam o anda, garson masamıza meze tabaklarını ve ızgara levrekleri getirmeye başladı.
O büyülü an, taze deniz ürünlerinin kokusu ve tabakların tıkırtısıyla son bulsa da Boran'ın sözleri ve o bakış, içimde bir mühür gibi kazınmıştı. Artık sadece yemek yiyecektik, ama Boran'ın elinin sıcaklığı, avucumda kalan en güzel histi.
"Yanıma gelmekle o kadar iyi yaptın ki, özlemiştim. Tabii televizyonda basın açıklamasını izledim, hatta defalarca izlemiş olabilirim ama hiçbiri gerçek gibi olmuyor." Boran tabağındaki balığın kafa kısmını ve kılçığını çıkartıp benim önümdeki tabağı aldı ve ayıkladığını önüme koydu.
Bu hareketi içimi eritirken ne kadar düşünceli bir eşe sahip olduğumu bir kez daha anladım. Boran her zaman böyleydi; en doğal anlarda bile sevgisini küçük jestlerle gösterirdi.
"Teşekkür ederim sevgilim." dedim, sesim minnetle doluydu. "Basın açıklaması çok gergindi. Senin yanımda olmaman beni daha çok zorladı ama şimdi buradayız. Senin o kocaman gülümsemeni yakından görüyorum ve her şey geride kaldı."
Boran çatalını bıraktı ve bana doğru eğildi. "O açıklama bittiğinde ilk aradığım kişi sen oldun, biliyorsun. O an sadece seni duymak istedim. Sen konuşurken, o kadar güçlü ve kendinden emindin ki, ekranın karşısında seni ayakta alkışlamak istedim." Gözlerindeki gurur, levrekten daha lezzetliydi.
"Benden daha çok bilgi sahibi olmaları cidden zorluyor." dedim sıkıntıyla. Neyse ki sorulara cevap vermemiştim yoksa başımı alamazdım. Boran haklıydı. "Haklıydın, Arallarla çok ilgililer, nereden haber bulurum diye bakıyorlar." dedim şikayetçi bir tonda.
"Ama bu sefer ki farklıydı, sadece Arallar değil Demirhanlıları da ilgilendiriyordu." dedi kendinden emin bir şekilde.
Soyadımızı telaffuz edişindeki o hafif gurur ve sahiplenme duygusu içimi ısıttı. Artık sadece "İnci" değildim; Boran'ın karısı, Demirhanlı ailesinin bir parçasıydım. Benimle ilgili her şey, kaçınılmaz olarak Demirhanlı adıyla da ilişkilendiriliyordu.
Basın açıklamasının ardından arayan adam aklıma geldiğinde bir an duraksadım. Boran’ın bilmesi gerekiyordu. "Bir şey söyleyeceğim ama sinirlenmek yok." Cümlemle birlikte Boran ciddi bir şekilde bakışlarını bana çevirdiğinde sesini işittim. "Böyle söylediğinde daha çok sinirleniyorum, biliyorsun."
Biliyordum ama istemsizce öyle söylemek geliyordu çünkü kızacağını biliyordum. Boran hadi söyle dercesine bakarken konuştum. "Basın açıklaması televizyonda yayınlandıktan sonra Adnan Aral aradı." Cümlemle birlikte Boran’ın tüm yüz kasları gerilirken devam ettim cümleme. "Telefonla konuşma hakkı varmış, beni aramış. Kimin yaptığını sordu bu şeyi, bende yeğeninden öğrenmesini söyledim."
Boran bir an konuşmadı, sadece bana baktı. Gözlerindeki öfke o kadar belirgindi ki, sanki sadece benimle değil, tüm dünyayla kavga edebilirmiş gibiydi.
"Bir de konuştun yani." Bu bir soru değildi, bir hayal kırıklığı ifadesiydi. "Sesini duyar duymaz kapatman gerekiyordu, İnci. Hapse girmesinin sebebi belliyken nefesini bile duymana tahammül edemiyorum."
Elini hafifçe masaya vurdu ama sesini kontrol etmeyi başardı. Etraftaki birkaç masa bize dönse de, Boran onları umursamadı. Tüm dikkati bendeydi. "Boran, sakin ol lütfen." dedim, elimi uzatıp onun elini tutmaya çalıştım. "Sadece iki cümle ettim ve kapattım. Amacı sadece beni sinirlendirmekti."
"Amacına ulaştı zaten, beni sinirlendirmeyi başardı." derken sesi hırıltılı çıkmıştı. Yüzündeki ifade, öfkesini ne kadar zor zapt ettiğini gösteriyordu. Gözleri, denizin üzerindeki fırtına öncesi gökyüzü gibi kararmıştı.
Parmak uçlarımla onun sertleşmiş el sırtını okşadım. "Lütfen, bak bana." dedim, sesimi daha da yumuşatarak. "Senin sinirlenmen, onun istediği tek şey. Ona bu zaferi verme, Boran. O hapiste, eli kolu bağlı. Bize zarar veremez."
Boran gözlerini kıstı. "Bana zarar vermesi umurumda değil, İnci. Ama sana... Sana bir şey yapma ihtimali, o iğrenç sesini duyman bile beni deli ediyor. Senin canına kastetmeye çalışan bir adamın varlığını unutmak istiyorum."
Sözleri ne kadar incinmiş ve ne kadar korumacı hissettiğini bir kez daha gösterdi. Onun bu denli korumacı olması, beni hem huzursuz ediyor hem de tarifsiz bir sevgiyle dolduruyordu.
"Biliyorum, sevgilim." Derken nihayet onun elini avuçlarımın arasına alabildim. Eli buz gibiydi ama parmaklarımın sıcaklığıyla yavaşça gevşemeye başladı. "Bana zarar veremez. O parmaklıklar ardında. Ve ben senin yanındayım. Benim en büyük güvencem sensin. Söz verdim, bir daha asla telefonu açmayacağım."
Boran derin bir nefes aldı. Gözleri, sinirin ardından gelen o tanıdık şefkatle yumuşamaya başladı. Başını hafifçe salladı. "Tamam." dedi, sesi artık daha sakindi, sadece gerginliğin izleri kalmıştı. "Tamam, ben abartıyorum, biliyorum. Ama bu adam söz konusu olduğunda mantığım devre dışı kalıyor. Seni kaybetme korkusu... bu hayatta tattığım en kötü duygu."
Elime sıkıca tutundu. "Sadece... lütfen benden hiçbir şeyi saklama. En ufak detayı bile bilmek istiyorum, olur mu?"
Başımı hızla onayladım. "Olur. Her şeyi bileceksin. Aramızda sır yok."
Boran nihayet iç çekip rahatladı. Etrafa kaçamak bir bakış attı, hala bizi izleyen olup olmadığını kontrol etti, sonra tekrar bana odaklandı. Yüzüne zoraki bir gülümseme yerleştirdi.
"Pekâlâ, bu konuyu buraya gömüyoruz. O adam, bu güzel yemeğimizi ve günümüzü zehirlemeyecek. Şimdi, tabağındaki balığı bitir. Soğudu bile," dedi, sesinde tekrar o eski şefkatli Boran tonu vardı. Levreğimden bir parça aldım ama yutkunmakta zorlandım. Boran durumu fark etti. Kendi bardağındaki sudan bir yudum aldıktan sonra bardağı bana uzattı.
Göz göze geldiğimizde, Boran'ın gözlerinde hala o koruyucu ateşin izleri vardı ama altındaki sevgi ve huzur daha baskındı. Elimi nazikçe sıkıp bıraktı ve tabağına döndü. Aramızdaki gerginlik yavaşça dağılırken, denizin ritmik sesi ve hafif müzik yeniden ön plana çıktı.
"İnanır mısın, Adnan'ı konuşmaktan levreğin tadını unuttum," diye espri yaptı Boran, durumu hafifletmek istercesine. Bir parçayı iştahla alırken bana baktı. "Hadi, sen de bitir artık. O kadar güzel bir balığı heba etmeyelim."
Gülümseyerek çatalımı elime aldım. "Haklısın. Ama kabul etmelisin, sen sinirlenince ayrı bir yakışıklı oluyorsun, Demirhanlı." diye takıldım, soyadını vurgulayarak.
Boran'ın yüzünde anlık bir şaşkınlık belirdi, ardından kocaman, içten bir gülüş yayıldı. "Bak sen şu hanımefendiye. Demek beni sinirlenirken beğeniyorsun ha? O zaman sürekli sinirleneyim mi, ne yapayım?" dedi, sesi şimdi tamamen neşeliydi.
Hemen itiraz ettim. "Sakın! Sadece bu durumun istisnai bir güzelliği vardı. Yoksa ben en çok senin huzurlu halini seviyorum."
"Biliyorum, biliyorum." dedi, göz kırparak. "Ben de en çok senin yanımda huzurlu oluşunu seviyorum, İnci'm."
Yemeğimizin geri kalanı, Boran'ın iş hayatındaki komik anıları anlatması ve benim ona eşlik etmemle geçti. Aramızda yeniden kurulan bu rahat sohbet akışı, az önceki gerginliğin izlerini tamamen sildi. O, elini uzatıp bardağımdaki suyu tazeledi, ben de onun en sevdiği mezeden tabağına bir parça koydum.
Yemek bittiğinde, Boran'ın hesabı ödemesiyle hızla restorandan ayrıldık. O huzurlu anların ardından, ikimizi de bekleyen, yoğun tempolu iş hayatının gerçekliği kapıdaydı. El ele tutuşarak lüks arabaya doğru yürüdük ve kısa süre sonra kendimizi trafiğin içinde bulduk.
Boran arabayı nazikçe ilerletirken bana doğru döndü. Yüzündeki ifade, akşam planlarının değiştiğini gösteriyordu. "Akşam geç gelebilirim, halletmem gereken birkaç iş var," dedi, sesinde hafif bir yorgunluk vardı. "Birkaç yatırımcının aramasını yanıtlamam ve acil bir strateji belgesine bakmam gerekiyor."
Ona anlayışla gülümsedim. Onun işkolik yapısını biliyordum. "Biliyorum, sevgilim. Benim de önümde bir yığın evrak var."
Elini uzatıp direksiyonu tutarken diğer eliyle bacağıma hafifçe dokundu. "Yine de... çok yorma kendini. Geç geleceğimi biliyorum ama ben gelene kadar uyumazsan sevinirim. Seni görmeden günü bitirmek istemiyorum."
"Uyumam." diye söz verdim hemen. "Bir fincan kahve eşliğinde seni beklerim. Belki o sırada ben de kendi evraklarımı hallederim."
Boran başını salladı. "Harika. Yemeğimizi yedik, önemli konuyu hallettik, şimdi de kariyerlerimizin gerektirdiği sorumluluklara geri dönme zamanı. Bizim hayatımız böyle, değil mi? Tutkulu aşk ve bitmek bilmeyen iş."
Gülümsedim. "Öyle. Ama ben bu tempoyu seninle yaşamayı seviyorum." "Ben de," dedi, kısa bir an için gözleri yola bakmayı bırakıp bana kilitlendi. "Ben de seni seviyorum, canım karım."
Arabayı şirketin olduğu binanın önünde durdurdu. Eğilip alnıma uzun bir öpücük kondurdu. "Görüşürüz, aşkım" dedim. "Akşam görüşürüz." diye yanıtladı o da gülerek.
Araçtan indim ve holding binasına doğru yürürken, arkamdan Boran'ın arabasının motor sesini duydum. Günün geri kalanının yorucu olacağını biliyordum ama akşam Boran'ın sıcak kollarında son bulacağını bilmek, adımlarıma güç katıyordu. Şimdi, Boran Demirhanlı'nın eşi olarak, Aral şirketlerinin başına geçmek için verdiğim mücadelenin ikinci perdesi başlıyordu.
*****
“Bazı insanlar hayatına girmez, kaderine dokunur.” Diyordu Ahmet Batman, Soğuk Kahve eserinde. Hayatımda daha haklı bir söz okumamıştım belki de. Boran… hayatımın anlamı. Bir bakışıyla yönümü değiştiren, bir sözüyle duvarlarımı yıkan adam için yazılmıştı bence. Ondan önce susmayı bilirken o geldikten sonra sustuklarım anlam kazanmıştı mesela.
İlk zamanlarımıza bakıldığında belki benim için bir ceza gibi yazmıştı kader ama ben onu artık sevap gibi görüyordum. Onu her gördüğümde içinde tarifsiz bir sükûnet oluyordu. Sanki dünyanın gürültüsü, onun sessizliğinde dinleniyordu. Çoğu zaman konuşmaya bile gere duymazdım çünkü bakışmalarımız kelimelerden çok şey söylerdi. O kahverengi gözlerinin içine her baktığımda kendi kırık yanlarımı bulurdum belki ama kırık olmaktan korkmazdım.
Çünkü o benim kırık yanlarımı toparlardı. Hepsini halledemese bile çoğunluğunu benim için kolay bir hale getirirdi. Öyle özel güçlere sahip bir adamdı.
Ama o kırık yanlar artık sadece içimde değildi, aramızda da vardı. Üstünü kapatmıştık belki ama aklımızın ve kalbimizin köşesinde durmaya devam edecekti. Bir bebekle tamamlanacak sandığımız hikayemiz sessiz bir gece yarısında yarım kalmıştı tek bir kurşunla. Ne o bilmişti bir can taşıdığımı, ne ben. Bir anda her şey bitmişti. Sessizce, acısız bitmişti belki ama içimizde ömürlük bir yankı bırakmıştı.
Dünyadaki renklerim soldu sanmıştım, içimdeki umutlar nefes almayı bırakır sanmıştım ama hayat devam ediyordu. İçimi kemirip duran tek şey Boran’ın benimle olmak pahasına hayallerinden vazgeçmesiydi. Benimle, eksik bir hayatta bile tam kalmayı seçmişti. Oysa ben bazen onun geleceğini çalmış gibi hissediyordum. Geceleri sessizce yüzünü izlerken ‘Keşke benden başka birini sevebilseydin’ diyordum içimden.
Sonra o düşünceden utanıyordum, kendime sinirleniyordum. Kendi kendime aynı soruyu soruyordum. ‘Ben onun yerinde olsaydım bu fedakarlığı yapar mıydım?’ Cevabı çok net ve basitti. ‘Yapardım. Çünkü sevmek biraz kendinden vazgeçmekti.’
Yaptığım bu itiraf içimi geçici bir rahatlıkla doldursa da zihnimi kemiren asıl soru hala oradaydı. Boran hayallerinden vazgeçtiği anlarda mutlu muydu? O kahverengi gözlere her baktığımda kendi yanlarımı bulduğum o derinlik bir kuyu gibiydi ve ben ilk defa o kuyunun bugün taştığını görmüştüm. O benim kırık yanlarımı toparlamakla meşgulken kendi parçalarını nereye sakladı, hiç bilememiştim. Ama bugün görmüştüm. Onun da toparlanmaya ihtiyacı vardı.
“Ne yapıyorsun burada?” Birden duyduğum meraklı, bir o kadar da endişeli sesle düşüncelerimden sıyrılırken bakışlarımı gökyüzünden çekip sevdiğim adama çevirdim. Ceketini çıkarmış, gömleğinin düğmelerini açmıştı. Yorgun görünüyordu. “Bu güzel havanın tadını çıkartayım dedim.” Dedikten sonra yerimde doğrularak kalktım. “Yemek yer misin bilemedim, normalde şirkette yiyorsun ya mesaiye kalınca. Ama açsan çok güzel makarnam var.”
“Yedim güzelim.” Dedi Boran hemen. Tahmin ettiğim gibiydi. Yüzümde gülümsemeyle yanına yaklaşarak elini tuttum. “O zaman bana katılmaya ne dersin?” Sorduğum soruyla birlikte gözlerinde ışıltı olurken dudakları muzipçe iki yana kıvrıldı. “Allah derim.”
İstemsizce gülümserken çekiştirerek onu hamağa doğru götürdüm. İlk önce onun uzanmasını sağlarken bende yanındaki küçük yere kıvrılıp başımı göğsüne yasladım. Duyduğum düzenli kalp ritimleri dış dünyanın tüm gürültüsünü silip atarken belime sardığı eliyle huzurun en saf haline ulaştım.
Açık olan teninden yayılan sıcaklıkla birlikte yayılan o tanıdık kokusunu içime çektim. Bu koku benim için bir yuvadan farksızdı. Parmaklarım gömleğin düğmelerinde gezinirken elini saçlarıma götürüp okşamaya başladı. “Hava çok güzel değil mi?”
“Çok güzel ama seninle şu anda birlikte olmak çok daha güzel, sen çok çok daha güzelsin.” Cümlesiyle istemsizce küçük bir tebessüm ederken başımı hafifçe kaldırıp gözlerine baktım. Sonra hafifçe çenesini öperek fısıldadım. “Seninleyken her yer güzel.”
Benim gibi gülümserken saçlarımı sevmeye devam etti. Aramızda ufak bir sessizlik olurken meraklı bir şekilde tekrar konuştum. “İşlerini halledebildin mi?”
“Kısmen.” Diye karşılık verdi kısaca. Üzerine gitmeyip kollarında uzanmaya devam ederken gözlerimi gökyüzüne çevirdim. “Bak.” Diye parmağımla gökyüzünü işaret ettim. “Birkaç tane yıldız görünüyor, her zaman göremeyiz malum, büyükşehirde pek mümkün olmuyor.”
Boran işaret ettiğim yere baktığında gözlerinde yorgunluk kalmamıştı sanki. “Gerçekten… Küçükken annemin köyüne gitmiştik bir kez. Anneannemlere yani. Orada gökyüzü adeta yıldız tarlası gibiydi. Elimi uzatsam dokunacakmışım gibi gelirdi. Cihanla severdik izlemeyi. Annem dilek tutun derdi.”
“Tutar mıydın?” dedim merakla. Çünkü öyle biri değildi Boran. Küçüklükten beridir hep sert olarak düşünüyordum. Başını iki yana salladı tahmin ettiğim gibi. “İzlerdim ben sadece. Peki sen?”
“Tutardım tabii ki. Saatlerce gökyüzünü izleyip dilek tutardım. Özellikle lise zamanlarında.” Hevesle konuşurken Boran merakla konuştu. “Neydi dileğin?” Başını başıma yaslayıp cevabını beklerken fısıldadım. “Gerçek aşkı bulmak, bir gün gerçek anlamda sevilmek. Hayatıma anlam katacak, beni seven, benim de deli gibi seveceğim birini bulmak…”
Boran koluyla belimi daha sıkı kavrarken üstten üstten yüzüme baktı. “Peki, gerçekleşti mi dileğin sence?” dedi ciddi bir tonda. Ona doğru dönerek gözlerine bakarken gülümsedim. “Sanırım tam hayallerimdeki gerçekleşmedi…” diye fısıldadığımda kaşları çatıldı. İtiraz etmek için hazırlanırken ben devam ettim sözlerime. “Hayallerimden, dileğimden fazlası gerçekleşti.”
Gözlerindeki gergin ifade anında çözülüp yerini o bilindik, her hücreme işleyen derin bakışlar alırken fısıldadım. “Deli gibi âşık olduğum bir adama sahip oldum ve onun sevgisi benim en kırık yerlerimi iyileştirdi ve ben o adamı çok seviyorum.”
Dudaklarımdan dökülen kelimelerle gözlerinde tarif edemeyeceğim bir mutluluk belirdi. “Bende o kadını çok seviyorum…” dedi yemin edercesine. Uzanıp alnımı öptükten sonra yanağını tekrar başıma yaslayarak konuştu. “O zamanlar o yıldızları izlemek benim için ayrı bir umuttu, dilek dilemezdim ama belki de kalbimden geçirdiğim tüm şeyler aslında seni çağırmış.”
İçime yayılan sıcaklıkla uzanarak dudaklarımı dudaklarına bastırdım. Tutkudan veya başka bir şeyden değildi bu, sadece derin bir ait olma hissinden kaynaklanan bir istekti. O kadar seviyordum ki cümlelerim yetmiyordu da hareketlerimle anlatmaya çalışıyordum.
Dudaklarımız ayrıldığında bakışlarım tekrar gökyüzüne döndü. Sessizce yıldızları ve ayı izlerken birden yıldızın kaymasıyla gülüşüm büyüdü. “Gördün mü?” Heyecanla Boran’a seslenirken mırıltısını duydum. “Gördüm… şimdi ne diledin peki?”
“Hiçbir şey.” Dedim anında. “Çünkü dilediğim her şey elimde. Şu an bu hamakta seninle olmak, bahçenin kokusu, akşamın serinliği… bir dilekten daha ötesini yaşıyorum.” Boran beni daha sıkı sararken fısıldadı. “Bana diyorsun ama senin de benden kalır yanın yok, cümlelerin beni benden alıyor.” Gülerek söylediği şeyle bende gülümseyerek baktım ona.
“Üzüm üzüme baka baka kararırmış derler…” dedim şakacı bir şekilde. Boran’ın gülümsemesi büyürken gamzesi iyice derinleşti. Eğilip alnımı öptüğünde gözlerimi kapattım. “Beni iyice uslandıran sensin, artık o eski, sert adamdan eser yok.” Diye mırıldanırken dudakları alnımdan şakalarıma kaydı.
Gözlerimi açarak gözlerine baktım. “Hayır, tam tersi. O sert adamın altında saklanan o romantik, içten adamı ortaya çıkardım ben sadece. O da bana geçti.”
“Ne güzel geçmiş o zaman.” Dedi Boran memnuniyetle. “Çünkü ben bu yeni halimi çok sevdim.” Saçlarımı okşamayı bırakıp elini çeneme indirdi ve yüzümü kendine doğru kaldırdı. Bakışları, gökyüzündeki bütün yıldızların yansıması gibi pırıl pırıldı.
“O imzayı atarken aklına bu an gelmiş miydi?” diye fısıldadığında tek kaşımı kaldırdım. “Zorla odana getirttiğin günkü imza mı yoksa evlenirken attığım imza mı?” diye muzip bir şekilde konuşurken Boran gözlerini devirir gibi yaptı. “Fark eder mi?”
“Doğru, etmez. Hiçbirinde aklımda bu yoktu. Benim düşüncelerim genellikle loş ve endişeliydi o sıralar. Ama sen gelip hepsini aydınlattın.” Boran’ın yüz ifadesi cümlelerimle yumuşarken yamuk bir şekilde gülümsedi. “Bende senin o güçlü, inatçı ruhuna tutunarak hayal ettim, sen olmadan benim hayalim yalnızca işkoliklikten ibaretti.”
Başımı salladım belli belirsiz. “Biliyorum, babaannen sarma sardığımızda söylemişti. Boran işkolikti sana kadar diye ama ben oyunumuzu düzgün oynadığımızı düşünmüştüm, kaçmıştım belki de düşünmekten.” Diye itiraf ettiğimde Boran’ın kaşları havalandı. “Hmm demek öyle?”
Yüzünü yüzüme yaklaştırırken mırıldandım. “Öyle…” Aramızdaki mesafe tamamen erdiğinde dudakları dudaklarımla buluştu. Küçücük bir öpücüğün ardından hafifçe geri çekilirken başımı omzuna yasladım. Boran’ın kolları arasında yıldızlara bakmaya devam ederken hafiften uykum geliyordu ama uyumak istemiyordum.
“Bana şarkı söylesene…” diye fısıldadığımda Boran bana doğru baktı. Bense ekledim. “O gün, abimlerde kaldığım gün yani. Söz vermiştin.” Dediğimde Boran isteğime karşı koyamadı. “Pekâlâ… Bilirsin ben sözümü tutarım.”
“Bilmez miyim?” dediğimde Boran derin bir nefes aldı. Nefes alışında, sanki mevsim değişti. Bir ilkbahar sabahı gibi ferah, bir sonbahar hüznü gibi ağırdı. İtiraf etmem gerekirse, içimde biraz heyecan vardı.
“Özledim seni, düştüm yollara…”
Onun kollarında, sanki onun bir parçasıyken bile, o bu satırla bana ne kadar derin bir özlemle bağlı olduğunu söylüyordu. Benim hayatına girmemden önceki boşluğun, şimdiki doluluğa rağmen yarattığı o tatlı sızıydı bu. Gönlünün yollara düşüşü bendim, hep ben olmuştum. O an, kollarımı daha sıkı sardım beline, onu bir an bile bırakmak istemediğimi fısıldar gibi.
“Açtım gönlümü rüzgarına… Bir hayaldi sanki, bir macera…”
Gözlerimi kapattım. Boran’la tanıştığım ilk an, her şey bir rüya gibiydi. O kadar imkânsız, o kadar büyük… Zaten hızlı da olmuştu bazı şeyler. Ona gönlümü açmak, hayatımın en büyük kumarıydı, kendini bilinmez bir rüzgâra bırakmaktı. Ama Boran’ın sesindeki o kararlı, güçlü tını, o rüzgârın fırtına olsa bile beni asla devirmeyeceğini, aksine beni kanatlandıracağını fısıldıyordu. Onunla yaşadığım her an, en sıradan gün bile, tarifsiz bir maceraydı.
“Yıkıldım. Kelimeler paramparça.”
Boran’ın sesindeki o hafif titreşim, bana ait değil de benimle tanışmadan önceki yalnızlığının, kırgınlığının sesiydi. Boran, kendini bana açana kadar, kelimelerinin hep paramparça olduğunu itiraf ediyordu sanki. Ama şimdi, o kelimeler onun sesiyle bir araya gelmiş, bir şarkı olmuş, beni iyileştiriyordu. Ben, onun paramparça kelimelerini toplayan, ona yeniden konuşmayı öğreten kadın olmuştum. Bu düşünce, içimi tarifsiz bir sevgiyle doldurdu.
Ve nakarat… O nakarat, tüm dünyayı durdurdu. Boran, sesinin tüm gücünü, o kadife tınısının en derin rezonansını kullanarak söyledi. “Yandım… Yandım… Yandım yandım ah ki ne yandım…”
Onun göğsündeki titreşim, benim kalbimde bir deprem etkisi yaratmıştı. Bu yanış, aşkın kendisiydi. Benim ona duyduğum, onun bana duyduğu, bizi saran, bizi değiştiren o büyük, her şeyi tüketen ama aynı zamanda yeniden var eden ateş.
Boran’ın dudaklarından çıkan bu “Ah ki ne yandım.” haykırışı, bir şikâyet değil, bir şükürdü. Bu aşkla yanıp tutuştuğu için şükrediyordu. Ve ben, o an, o yangının kaynağı olduğum için gurur duydum.
“Bana yeniden şarkılar söyleten kadın…”
Boran’ın sesi, bu dizede sanki sadece bana ait bir sırrı fısıldar gibi yumuşadı. Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Evet, bendim o kadın. Hayatına girmeden önce, ruhunda müzik durmuştu sanki. Şimdi, onun sesinden dökülen her şarkı, benim ona yeniden verdiğim hayatın kanıtıydı.
“Baka baka doyamadım, hem kokladım da.”
Boran, şarkının bu anında, yüzüme yaklaştı. Burun burunaydık. Gözlerimi açtığımda okyanus gibi derin, huzur veren gözleri benimkilerle kilitlendi. Sonra, sanki şarkının gereğini yerine getirmek istercesine, burnunu boynuma gömdü ve derin bir nefes aldı. Onun bu jesti, beni benden aldı. Ona baka baka doyamamak… Bu, benim de Boran’a karşı hissettiğimdi. O, benden bir parçaydı.
“Sarhoşluğu geçmedi hala. İçimde sevdan…”
Evet, bu sevda bir sarhoşluktu. Ayılmak istemediğim, tatlı bir sersemlik. Boran’ın sesi, bu sarhoşluğun asla geçmeyeceğini, bu sevdanın bir ömür boyu onun içinde bir iz olarak kalacağını müjdeliyordu. Bu, bir sözdü. Sonsuzluğa dair, sadece ikimizin bildiği, Boran’ın sesiyle mühürlenmiş bir söz.
Şarkı, son dizelere yaklaştı. Boran, son sözleri söylerken, sesi en yumuşak, en içten tınısına büründü. “Hala hoş bir havan var… Ne güzel adın…”
Ve o son kelimeyi söylemedi. Ama o an, onun sesiyle tüm kâinatın bana “İnci” diye seslendiğini hissettim. Benim adım, onun en güzel melodisiydi. Benim adım en çok onun ağzına, onun sesine yakışıyordu belki de.
Boran gözlerimin içine bakarak şarkıyı bitirdiğinde sadece rüzgârın hafif sesini duydum. Yanağıma doğru süzülen yaşları umursamadan avuç içimi yüzüne yasladım. Gözlerinin en içine bakarken Boran hızlıca elini yanağıma getirip baş parmağıyla gözyaşımı temizledi. “Yeterince gözyaşı dökmüşken bir şarkı için ağlaman…” deyip duraksadı. “Biliyorum acıdan değil ama bizim için olsa bile ağlama.”
“Elimde değil…” diye fısıldadım. Dudaklarımda küçük bir tebessüm oluşurken devam ettim. “Duygusal bir karın var, en başından beridir biliyordun bunu.” Boran cümlemle birlikte benim gibi küçük bir tebessüm etti. “Biliyordum. Biliyordum ama yanımda sadece gülsün istiyorum.”
Bir an gözlerinden burukluk geçtiğinde yanağını sevmeye devam ettim. O burukluğun sebebini çok iyi biliyordum, kendini suçlamaya devam ediyordu. “Bu gözyaşları zaten gözlerimin içi güldüğünden süzülüyor. Boran sen bana babamın yapmadığını yaptın, abimin sırt döndüğü yerden sahip çıktın, ailem oldun. Senin yanında gülmemek mümkün mü sence?”
Gözleri buğulanırken gözlerinin içine bakmayı sürdürdüm. “Evet, şu aralar ikimizde iyi zamanlardan geçmiyoruz. Yaralarımız var. Ama toparlanacağız. Hep böyle kalmayacağız çünkü birbirimizin yanındayız, birbirimizin elinden tutuyoruz. Bu iyileşmek için yeterli bir sebep benim için.”
Cümlelerimle yutkunurken başını eğdi. Gözlerinin hafifçe sulandığını gördüm. Dikkatle ona bakmayı sürdürürken fısıldadım. “Biraz önce söylediğimde gülmüştün ama bak üzüm üzüme baka baka kararıyor gerçekten. Duygusallığım sana geçmiş.” Şakayla karışık söylediğim şeyle birlikte başını kaldırıp güldü.
“Sen ve…” deyip duraksadı bir an. Gözlerini kapatıp açtıktan sonra tekrar konuştu. “Senin yüzünden oldu sanırım.”
O duraksamadan önce gelecek olan şeyi anladığım an kalbimde oluşan kırıklara engel olamadım. Sen ve bebeğimiz diyecekti… Biliyordum. Çünkü Boran bir tek sevdikleri söz konusu olduğunda yıkılırdı. O gün ben gözlerimi açtığımda gördüğüm hali de bebeğimizle vedalaşmasından kalan izlerdi, bunu daha sonra anlamıştım.
Boran konuşmak için dudaklarını araladı ama sesi çıkmadı. Başını hafifçe eğdi ve çenesi saçlarımın arasına gömüldü. Bu sessizlik, binlerce kelimeden daha ağırdı. İkimiz de o an, o kaybın gölgesinde yeniden buluştuk.
“Boran…” diye fısıldadığımda “Sadece sarılalım olur mu?” dediğinde isteğini onaylayarak sessiz kaldım. Kollarını belime daha sıkı sararken sanki beni o anın acısından, o keşke kelimesinin ağırlığından korumak ister gibiydi. Kalbinin ritmi, artık bir şarkı değil, acıyla başa çıkmaya çalışan bir gümbürtüydü.
Ağlamıyordu ama omuzlarının gerginliği, çenesinin kasılışı, içinde tuttuğu fırtınanın en büyük göstergesiydi. İçine gömülmesine izin vermek istemiyordum. Elimi sırtından kaydırıp ensesindeki saçlarını okşadım. Bu temas onu yatıştırmak içindi.
“Konuşmak zorunda değiliz… Ama sadece o kelimenin ağırlığını tek başına yaşamana gönlüm razı değil.” Dediğim anda saçlarımın arasından derin bir nefes aldı. “Boran… bende o gün gözlerimi bir boşluğa açtım. Seninki daha ağırdı biliyorum. Benden haber almak isterken başka haberler aldın ve kendini suçluyorsun.”
Cümlemi bitirdiğim an çenesini saçlarımdan kaldırıp gözlerime doğru baktı. “Sen… suçlamıyor musun?”
“Asla.” Dedim anında. “Asla suçlamıyorum. Bir suçlu varsa o da şu an bu dünyada değil.” Onun omuzlarındaki tüm yükü alıp yere bırakmak istiyordum. “Olanlar bizim ortak acımız sadece. O boşluk ikimizin boşluğu. Ben onu ancak senin varlığında unutabiliyorum, o boşluk seninle doluyor. Olanların senin kontrolünde olmadığını biliyorsun ve belki sende benimle teselli bulursun.”
“Bilmek yetmiyor bazen be güzelim…” derken göğsü aldığı derin nefesle inip kalktı. Gözleri gözlerimle buluşurken devam etti. “Ayrıca birçok kez söylediğim gibi ve defalarca söylemek zorunda kalsam bile bıkmayacağım gibi ben zaten seninle teselli buluyorum. Sen varsan her şey tamam, sen varsan her şey tam, sen varsan ben varım. Sen olmadıktan sonra hiçbir şeyin anlamı olmaz benim için. Sende bunu bil ve aklından asla çıkarma.”
Ben onu teselli edeyim isterken yine önceliğine beni koyması kalbimde çiçekleri yeşertse de burukluk bırakmadan da geçmiyordu. “Ama sevgilim, olmuyor böyle. Ağız tadıyla teselli verdirmiyorsun.” Diye tatlı bir serzenişte bulunurken devam ettim. “Benden değil, senden bahsediyoruz. Bizden bahsediyoruz. Teselli bulan da o boşluğu dolduran da yeniden de var olan biziz. Senin içinde olup bitenler, kendin dahil suçladığın kişiler…”
“Evet bende bu konuya ne zaman geleceğiz diyordum.” Benim tatlı serzenişimin yanında onun ifadesi epey ciddileşmişti. “Ama sende biliyorsun…” diye sözlerime başladığımda sözlerimi kesti. “Biraz önce de söylemiştim bilmek yetmiyor diye. Özellikle de hazmetmeme hiçbir şey yetmeyecek. O ikisi hadlerini çok aştı.”
“İnsan üzüldüğünde sevdiği insana sarılmak, derdini onunla paylaşmak ister Boran.” Dediğimde başını salladı. “Evet ister. Ama görev başında değil İnci. Mert senin korumandı, Derin’de onun kim olduğunu bile bile bu işe girdi. Derin, senin korumanın görevini yapmasını engelledi. Mert’te görevini yerine getiremedi. Şimdi hiç kimse benim göz yummamı beklemesin. Bu zamana kadar göz yumdum zaten. Evde hiç görüşmüyorlar mıydı sanki? Arabada konuşmayacaklar mıydı? Şart değildi.”
Boran’ın sesindeki öfke ve hayal kırıklığı sadece Derin’e ve Mert’e değildi. O an ki çaresizliğine de yönelmişti. Onun için kontrol her şey demekti ve Derin ile Mert onun kontrolünü, koruma gücünü elinden almıştı. Boran için asıl mesele buydu. Ve tabii bunun sonucunda olanlar da herkesin malumuydu.
“Olayın olmaması için tek şart belki de o tetiğin çekilmemesiydi. O an Bahadır gelmese her şey bitmişti, biz kavuşmuştuk. Tetiği çeken oydu.” Dedim acıyla. Nefret ediyordum ondan. Tiksiniyordum, iğreniyordum, nefret ediyordum.
Boran yüzüme daha dikkatli bir biçimde baktı. “Sen… sen nasıl bu kadar sakin kalabiliyorsun? İçinde hiç mi öfke yok?”
Hüzünle gülümsedim sözlerine karşılık. “Var, tabii ki var. Sadece o öfke sadece o anın haksızlığına. Bahadır’a, babana, Rüzgar’a. Ne Derin ne Mert ne de en önemlisi sana değil. Bir tek onlara.” Dediğimde Boran başını salladı belli belirsiz. “Ben öyle düşünmüyorum ama. Bunu öyle kolay kabullenmem de kolay değil. Lütfen, bu meseleyi bir daha konuşmayalım. Sende karışma. Çünkü bunun benim içimde bitmesi gerekiyor. Sen ne dersen de değişmeyecek benim için.”
“Tek bir şartım var.” Dedim gözlerine derin derin bakarak. Kaşlarını hafifçe çattığında devam ettim. “Sen o ağırlığı tek başına taşımayacaksın. Ben yanında olacağım. Benim kollarım senin sığınağın olacak. Sen bana ne dedin biraz önce o şarkıda?”
Boran’ın yüz ifadesi o an söylediği o şarkının anısıyla yumuşarken ben devam ettim. “Sarhoşluğu geçmedi hala. İçimde sevdan… İşte benim de içinde bulunduğum o sevda hiç geçmeyecek. Senin omuzlarında ne yük olursa olsun ben o sevdayla o sarhoşlukla yanında olacağım. Çünkü bende yandım… Senin aşkınla, sevdanla, seninle.”
“Bu şart değil ancak ödül olur.” Diye fısıldarken yüzünü yüzüme doğru yaklaştırdı. “Dualarımın kabulü olur, iyikilerimden biri olur…” Dudaklarının sıcaklığı, nefesinin kesik ritmi dudaklarıma vururken o iyi ki kelimesinin içimde yarattığı huzuru anlatamazdım. O kelime bir şükürdü. Hem benim hem bizim hem o kaybın ardından tekrar nefes alabilmemize dair bir minnettarlıktı.
Gözlerimi kapatırken nefesi yüzümde dolaşmaya devam etti. Bu an bizim için tüm dünyaydı. Acılarımız, hüzünlerimiz, tüm keşkelerimiz hafifçe esen o rüzgarla savrulup gidiyordu sanki. Birden Boran’ın boynuma gömülen başını hissettim. Omuzları artık gergin değildi. Benim yanımda, o ağır yükü tek başına taşımayı seçse bile varlığımın ona ne kadar iyi geldiğini gösteriyordu bu.
Kaldı ki bende ondan farksızdım. Sığınabildiğim tek kişi oydu ve en çok teselliyi de ondan alıyordum ben. Ona ne zaman bu kadar kapılmıştım hiç anlamamıştım ama artık benim için dünyanın anlamı oydu.
“Seni çok seviyorum…” diye fısıldadığımda dudaklarını boynuma bastırdı. “Bende seni çok seviyorum.”
Bu sözler, bizi birbirimize mühürleyen en anlamlı üç kelimeydi. Her şeyi özetleyen üç kelimeydi bu ve biz var oldukça da birimizden biri eksilse de bu aşkı mühürlemeye devam edecekti. Çünkü bizim kalplerimiz mütemadiyen birbirine ait olmaya devam edecekti…
*****
Sabah ışığı perdelerin arasından süzülüp odaya dolarken, Boran’ın uykulu bakışlarıyla karşılaştığım an içimde tanımlaması güç bir sıcaklık yükselmişti. Sanki gece boyunca birbirimize mühürlediğimiz o sözler hâlâ tenimizin üzerinde, nefesimizin arasında dolaşıyordu. O üç kelimenin ağırlığı hâlâ omuzlarımdaydı; güzel bir yük, taşımaktan asla yorulmayacağım bir yük…
Kahvaltı masasında elleriyle hazırladığı çayı bana uzatırken yüzünde tarifsiz bir huzur vardı. Belki de uzun zamandır ilk kez böyle sakindi. Yine de ben, o sakinin ardında gizlenen küçük fırtınaları tanıyordum. Boran’ın gülüşü bile bazen gizlemeye yetmiyordu içindeki karanlık kıpırtıları. İşte bu yüzden, içimde günlerdir taşıdığım o kararı artık erteleyemezdim.
O yüzden kahvaltının ardından benimle gelmesini istemiştim ve Boran’da kabul etmişti. Arabaya bindiğimizde motorun sesi bile içimdeki heyecana karışamıyordu. Yol boyunca sadece onun ara ara bana attığı kısa bakışlarla, ellerimizin birbirine hafifçe değip yine uzaklaşmasıyla yetinmiştik. Gözlerimi yoldan alamıyordum çünkü ne diyeceğimi, nasıl söyleyeceğimi aklımda defalarca kurmama rağmen yine de hazır olduğumu sanmıyordum.
Sonunda, binanın önüne geldiğimizde arabayı yavaşça kenara çektim. Motoru susturduğum anda hissettim ki, asıl suskunluk şimdi başlayacaktı.
Boran önce etrafına baktı. Gözlerinde beliren hafif bir şaşkınlık vardı. Binanın modern mimarisi sabah güneşiyle parlarken sessiz bir ciddiyetle bizi karşıladı. Cam kapının hemen üzerindeki tabelaya takıldı bakışları. Harfleri tek tek okuduğunu yüzündeki değişimden anladım.
Psikiyatri Kliniği.
Omuzları neredeyse fark edilmeyecek kadar titredi. Çenesi sıkıldı, dudak kenarlarında beliren belli belirsiz gerginlik gözümden kaçmadı. O an bana baktı; tam olarak gözlerimin içine. Kendini ele veren, kelimesiz bir “Neden?” saklıydı o bakışta.
“Boran…” dedim usulca, sanki ismini söylediğimde kırılacakmış gibi. “Buna ihtiyacın var sevgilim.” diye devam ettim, sesim olabildiğince yumuşak tutarak. “Yalnız değilsin. Hiçbir zaman olmadın. Olmayacaksın da. Ama bazı kapıları birlikte açmamız gerekiyor. İçerisi… seni iyileştirebilecek bir yer. En azından denemeni istiyorum.”
Gözleri tekrar tabelaya kaydı. O an içimde yılların ağırlığı çöktü sanki; çünkü biliyordum, bu sadece bir binanın kapısına bakmak değildi. Bu, Boran’ın yıllardır içine gömdüğü her şeyle yüzleşme ihtimaliydi.
“Eğer girmek istemezsen,” dedim soluk bir cesaretle. “Şu an döneriz. Asla zorlamam. Sadece seni kaybetmekten korktuğum için değil… seni böylesine severken, içindeki acıya sessiz kalmayı daha fazla kaldıramadığım için buradayız.”
Sessizlik, bir süre ikimizin arasına yayıldı. Rüzgâr bile soluk almayı unutmuş gibiydi. Sonra ne oldu bilmiyorum ama Boran başını hafifçe eğdi, göz kapakları titredi. “Sende benimle gelecek misin?” Sorusuna karşılık başımı salladım. “Geleceğim tabii ki. Sen istersin de ben gelmez miyim?”
“Hep isterim, sonsuza kadar isterim.” Dedi gözlerini gözlerimden kaçırmadan. Uzanarak elini tuttum. “O zaman bende sonsuza kadar yanında olurum.”
Başka bir şey söylemeden arabadan indiğimizde kapıya doğru küçük adımlarla ilerlemeye başladık. Bazen sevgi, yüksek sesle haykırdığın kelimeler değil de işte böyle sessiz adımlarda saklı olurdu ve ben, onun yanımda attığı her adımı içimde bir dua gibi taşıyordum.
Klinik binasının otomatik kapıları, bizi tanıyormuş gibi sessizce açıldığında keskin olmayan, neredeyse sakinleştirici bir temizlik kokusu karşıladı bizi. Loş olmayan ama göz yakmayan bir aydınlık hâkimdi; koridorların genişliği, duvarlardaki yumuşak tonlar insanın içindeki sıkışmayı biraz olsun gevşetmek için özel olarak tasarlanmış gibiydi.
Boran’ın elini hâlâ tutuyordum ancak parmaklarının baskısı, dışarıdayken olduğundan daha gevşekti. Sanki bu kapıdan girince sadece içeridekilerle değil, kendi kendisiyle de baş başa kaldığının farkına varmıştı. Danışma masasındaki kadın başını kaldırıp bize gülümsediğinde, Boran’ın gözleri hızla etrafta gezindi. Onu izlerken bir kez daha anladım: bazen insanın güçlü tarafı kasları değil, yumuşak yanlarını saklama biçimiydi.
Onu bu halde görmek beni acıtıyordu ama aynı zamanda içimde bir koruma içgüdüsü kabarıyordu. Sanki dünyadaki hiçbir şey ona dokunmasın, kimse canını acıtmasın diye üzerine kendi gölgemi örtmek istiyordum. Yine de bu kapıdan girme kararının kendi adımı olması gerektiğini biliyordum; onu ben taşıyamazdım. Onu yalnızca yürürken tutabilirdim.
Görüşme ayarlanana kadar minik bir bekleme alanına geçtik. Duvara yakın iki koltuktan birine oturduğumuzda hafifçe öne eğilmiş ve yerdeki bir noktaya odaklanmıştı. Bu duruşu, bir fırtınanın ortasında ayakta durmaya çalışan bir ağacı andırıyordu. Sessizdi ama ben sesini duyar gibi oluyordum: “Ya başarmazsam? Ya içimdeki şeyleri anlatamazsam? Ya tekrar kırılırsam?”
Bir süre sonra görevli yanımıza gelip yumuşak bir tebessümle adını söyledi. “Boran Bey, doktorunuz hazır.”
Boran başını kaldırdı ve gözlerimiz buluştu. O an kalbim sanki göğsümden çıkacakmış gibi attı; çünkü karar anıydı. Onun için ne kadar endişelendiğimi göstermemek için yüzüme sakin bir ifade yerleştirmeye çalıştım ama içimdeki çalkantıyı gizleyemiyordum. Elini tutmak için uzandım. Bu kez o kendisi tuttu benimkini; hem de dışarıdaki o kararsız tutuşundan çok daha net bir şekilde. Sanki bir gemiden karaya ilk adımını atıyordu ve o kara benim elimdeydi.
Doktorun odasına doğru yürürken adımları yavaşladı ama durmadı. Bu bile benim için başlı başına bir zaferdi. Kapının önüne geldiğimizde, derin bir nefes aldı. Elini avuçlarımın arasına aldım, başımı hafifçe ona doğru eğdim. “Hazır değilsen girmeyiz.” dedim fısıltıyla. “Bu senin yolculuğun. Ben yanında yürürüm ama kapıyı sen açarsın.”
Boran daha bir şey söyleyemeden kapının açılmasıyla bakışlarımız kapıya kaldı. Benim de doktorum olan İrem Hanım gülümseyerek bize bakarken sıcak bir tonda konuştu. “Hoş geldiniz. Buyurun.” İrem Hanım eliyle odasını işaret ettiğinde Boran yutkundu. “İnci de gelebilir mi?”
Doktor hanım yüzündeki o yumuşak tebessümü hiç bozmadan başını salladı. “Tabii ki.”
Bu yöntemi kullanırdık çoğunlukla. Bazen kişiler tek başına girmek istemezdi, kendilerini güvende hissetmezlerdi. Boran bunu bana en başında söylemişti. Kendimi sana açmak benim için yeterli, yabancıya açacak gücüm yok demişti. Şimdi yanında olmam onun için işleri kolaylaştırırdı.
Odaya adımımızı attığımız an, içerideki dinginlik neredeyse görünmez bir el gibi omuzlarımıza dokundu. İrem Hanım’ın odası her zaman böyleydi; fazla eşya yoktu ama eksik de değildi. Koltukların bulunduğu alan hafifçe daireseldi, kimsenin kimseye tepeden bakmadığı bir düzen özenle kurulmuş gibiydi. Pencerenin kenarında, sabah ışığını süzen ince perdelerden içeri sızan yumuşak gün ışığı, duvardaki açık renk tabloların üzerine titrek bir huzur serpmişti.
Boran içeri girerken etrafına kısa bir bakış attı. Her hareketi, sanki görünmez bir yükün ağırlığıyla biraz daha yavaşlıyordu. Koltuğa oturduğunda ise omuzlarının hizası neredeyse fark edilmeyecek kadar çöktü ama bu bir teslimiyet değil, kabullenmenin sessiz bir başlangıcıydı.
Ben onun yanındaki koltuğa oturdum; aramızda birkaç karış mesafe vardı ama o mesafe bile kalbimde yankılandı. Parmaklarımın arasına sızan o boşluk, sanki ondan bir parça uzaklaşmışım gibi hissettirdi bana, ama biliyordum bu yolculukta onu kendimden ayırmam gereken anlar olacaktı.
İrem Hanım, masasına değil karşıdaki koltuğa oturdu; böylece ne bir doktor otoritesi ile ne de bir sorgulayan gözle bakıyordu bize. Bu, Boran’ın rahatlayabilmesi içindi, biliyordum. “Boran Bey,” dedi yumuşak bir sesle. “Hoş geldiniz. Gelmeniz başlı başına büyük bir adım.”
Aslında kendi gelmemişti ben zorunlu kılmıştım ama o da girmek için bir adım atmıştı. İstemeseydi onu buraya ben bile sokamazdım bunu adım kadar biliyordum. Boran birilerine göre hareket eden biri değildi; inat ettiği zaman dünyanın kapılarını bile üzerine kilitleyebilirdi. Ama bugün… bugün kilidin anahtarını kendi avucuna almıştı. Ben yalnızca kapının önünde bekleyen bir gölgeydim.
Boran, İrem Hanım’ın sözlerine karşılık bir şey söylemedi. Gözlerini, karşı duvarda duran tabloya çevirdi. Tablonun içinde dingin bir göl manzarası vardı; dalgası olmayan, boyasıyla bile ses çıkarmayan bir su. O suya bakarken sanki zihnindeki fırtınayı durdurmak istiyor gibiydi. Ben onun bu kaçışlarını bilirdim. Sessizliğe sığınırdı önce, sonra sessizliğin içinde kaybolurdu.
Omuzları hâlâ gergindi. Ellerini birbirine kenetlemişti; o kenetlenişin içinde korku, yabancılık ve biraz da bekleyiş vardı. Sanki az sonra konuşacak olmanın sancısını yaşıyordu ama konuşmamak da onu boğuyordu.
İrem Hanım nazikçe devam etti. “Burada olmak senin seçimin olmasa bile… burada duruyor olman senin cesaretin. Her adım, bir öncekine bağlıdır ve şu an buradasın.” İrem hanım durumları bildiği için rahat konuşurken Boran başını hafifçe eğdi, sanki mahcup olmuş gibi.
Bu hareketi görünce içimde bir yanım kırıldı. Çünkü Boran’ın mahcubiyeti, kendine duyduğu kızgınlıktan gelirdi çoğu zaman. Yetersiz hissettiği yerde, içinden bir yer ona acımasızca bağırırdı: ‘Niye böyle oldun?’
Onu bu savaşın içinde görmek, benim için kelimelerle taşınamayacak kadar ağırdı.
İrem Hanım hafifçe yerinde kıpırdandı, Boran’ın beden dilini izliyordu. “İstersen buraya gelişinizden başlarız. Ne hissettirdi? İnci’nin seni buraya getirme çabası sende nasıl bir duygu oluşturdu?”
Boran’ın omuzları bir an sertleşti. Bu soru ona ağır gelmişti, anlıyordum. Kendini anlatmakta zorlanması değildi mesele; bana dair hissettiklerinin onun içindeki düğümleri daha da sıkmasıydı. Başını hafifçe çevirdi ve bana baktı. O bakışın içinde bir teşekkür, bir suçluluk, bir kırgınlık, bir korku… hepsi üst üste binmişti. Göz bebeklerinde dolaşan o bulanık gölgeyi tanıyordum.
“Ben…” dedi Boran, sesi kesilir gibi oldu. Gözlerini kapattı, nefes aldı. “İnci için geldim.”
Kalbim bir an durdu. Bu cümle… bir yanımdan sıcak bir rüzgâr gibi geçti, diğer yanımı bıçak gibi çizdi. Çünkü onun için gelmiş olması beni onurlandırsa da kendi içindeki ihtiyaçları ikinci plana attığını biliyordum. Öyle bir adama âşıktım ki, en kırıldığı anda bile kendini değil, beni merkeze koyuyordu.
İrem Hanım dikkatle dinledi, yüzünde yargıdan eser yoktu. “İnci senin için ne ifade ediyor, Boran?” diye sordu sakince. Boran, sorudan kaçmadı ama cevaplamaya da hemen cesaret edemedi. Parmakları birbirine daha sıkı dolandı. Boğazının yutkunmak için bile zorlandığını gördüm.
Sonra… gözleri tekrar bana döndü. İçimdeki bütün duvarları eriten o düşük tonda ama bir o kadar gerçek bir sesle konuştu. “Her şey… O benim her şeyim. Evim, ailem, yuvam, güvendiğim tek yer, huzurum, aşkım.”
Sanki o anda odaya ağır bir sessizlik çöktü. Ama bu sessizlik bir boşluk değil, tam tersine, anlamla dolu bir sessizlikti. Kalbimin içi titredi. Kendime engel olamasaydım, gözlerim çoktan dolmuştu. Ama kendimi tuttum. Çünkü bu an Boran’ın anıydı. Onun ilk kez kendini bu kadar açık ettiği bir an. Onun inceliğini gölgelemek istemezdim.
Ama aynı anda içime ince bir ağrı saplandı. Boran’ın sesindeki bağlılık, minnet, tutunma… hepsi bir noktada beni onurlandırırken, bir başka noktada yüreğimi sıkıştırıyordu. Çünkü bir insanın “her şey” olması… ağır bir sorumluluktu. Ve Boran bunu bir ihtiyaçla söylüyordu, bir vaatle değil.
İrem Hanım o an hiç konuşmadı. İkimizin arasındaki o görünmez bağın, Boran’ın kelimelerle titreyen kırılganlığının, içimde yankılanan o acı- sevginin içinde bir şey oluşuyordu: yıllardır sakladığı duyguların ilk kez su yüzüne çıkışı.
Boran'ın o sözlerinden sonra İrem Hanım'ın yüzünde beliren ifade, ne şaşkınlık ne de bir onaylamaydı; sadece derin bir anlayıştı. Boran’a değil, sanki o an Boran’ın omuzlarındaki görünmez yüke bakıyordu.
“Bu çok değerli bir bağlılık Boran,” dedi İrem Hanım, sesinin tonunu biraz daha alçaltarak. “Ve İnci de senin için bu kadar değerli bir yerdeyken, onun için burada olmak istemen çok doğal. Peki, İnci’nin sana bu kadar yakın olması, bu kadar güvenilir bir sığınak olması… bu durum, seni zaman zaman nasıl hissettiriyor?”
Boran’ın yüzündeki kaslar bir an için kaskatı kesildi. Sorusunun nereye gittiğini anlamıştı. Parmakları kenetlendiği yerden biraz gevşedi, avuç içleri terlemiş olmalıydı. Gözleri duvardaki dingin göl manzarasına geri döndü, ancak bu kez o manzara bir sığınak değil, zorlu bir yansıma gibiydi.
“Korkutuyor.” Diye fısıldadı Boran. O kadar kısık bir sesti ki, eğer yan yana oturmasaydık duymam imkansızdı.
“Ne korkutuyor?” diye sordu İrem Hanım, acele etmeden, sabırla. Boran derin bir nefes aldı. Gözlerini kapalı tuttu, sanki o kelimeler dudaklarından çıkarken ruhundan bir parça kopacakmış gibi. “Bir gün her şeyimin benden gitmesi…”
Boran’ın o kelimeleri söyleyişi… sanki odanın içindeki havayı bile inceltmişti. Boğazımdaki düğüm bir anlığına nefes almamı zorlaştırdı ama kendimi hemen topladım; onun kırılganlığının üstüne kendi duygularımı bindirmek istemiyordum. Yanında gölge etmeden durmalıydım.
İrem Hanım’ın bakışları bir an bile Boran’dan ayrılmadı. Yargısız, acele etmeden, müdahale etmeden… sadece duyan bir bakıştı. “Her şeyinin gitmesi…” diye tekrarladı yumuşak bir tonda. “Seni o kadar korkutan bir şeyi, hayatının merkezine nasıl koyabildin?”
Bu cümleyle Boran farkındalık kazanmış gibi irkildi. Bakışları birden bana kaydığında ne düşündüğünü anlayamadım. “Farkında olmadım.” Diye fısıldadı. “Farkında olsaydım da yine koyardım.”
“Onu oraya koyduğunu yaşadığınız ayrılık mı fark ettirdi sana?” İrem Hanım meraklı bir şekilde Boran’a bakarken Boran’ın tüm bedeninin gerildiğini gördüm. Bir an konuşmakta zorlandı. Gözlerini kaçırdı, sanki o ayrılığın anısı bile canını yakıyordu. Oysa o sessizlik, benim yaşadığım travmanın bir sonucuydu ve o süreçte Boran sadece benimle ilgilenmiş, kendi çöküşünü rafa kaldırmıştı.
"Ayrılık değildi." dedi Boran, sesi çok derinden geliyordu ve o kadar alçaktı ki, İrem Hanım'ın duyup duymadığından emin olamadım. "On gün...on günlük sessizlik."
Sözleri, o dönemin ağırlığını odaya taşıdı. İnci olarak, o sessizliği ben yaratmıştım, çünkü kendi acımı Boran'ın taşıyamayacağını sanmıştım. Ama Boran için o sessizlik, en büyük korkusunun elle tutulur hale gelmesiydi: gitmek.
"İnci'nin sana o sessizliği uygulaması…" diye düzeltti İrem Hanım, sesi yine yargıdan uzaktı, sadece bir olguyu kaydediyordu. "O sessizlik, sana neyi fark ettirdi?"
Boran yutkundu. Gözleri bana döndü ve bu kez gözlerinde ne düşündüğümü anlamadığım bir ifade yoktu; sadece saf bir itiraf vardı. "Benden vazgeçebileceğini... Beni o çukurla yalnız bırakabileceğini fark ettim. Benimle konuşmaması... O sessizlik, beni o on beş günlük kayıptan daha fazla korkuttu. Çünkü o on beş gün, düşmanların işiydi. Ama o sessizlik... İnci'nin kendi seçimiydi."
Boran’ın bu cümleleri, kalbime ince bir sızı sapladı. Benim iyileşme sürecimin, onun için terk edilme korkusunun somutlaşmış hali olduğunu o an, tüm çıplaklığıyla anladım. Benim suskunluğum, onun için dünyanın kapılarının yüzüne kapanması demekti.
Boran'ın başını eğmesi, içimdeki dünyayı paramparça etti. O an anladım ki, benim onu korumak için aldığım her nefes, onun için görünmez bir tehditti. Ben ona yük olmamak için sessizliğe bürünürken, o benim sessizliğimi, benim onu sonsuza dek terk etme kararım olarak okumuştu. Yüreğimin içinde, kendi iyileşme çabamın, Boran'ın varoluşsal korkusunu nasıl beslediğini görmek tarifsiz bir acı yarattı.
Ben onu kendi çukurumdan korumaya çalışırken Boran kendi elleriyle kazdığı terk edilme çukurunun derinleştiğini hissetmişti. Gözlerim yanmaya başladı ama yine kendimi tuttum. Benim gözyaşlarımın burada bir anlamı yoktu; Boran’ın bu gerçeği ilk kez dile getirmesinin kutsal sessizliğini bozamazdım. Parmaklarımı onun avucunda daha sıkı kenetledim. Bu sessizlikle, ona o anki sessizliğimin bir terk etme olmadığını, sadece nefes alma çabası olduğunu fısıldıyordum.
İrem Hanım, Boran'ın omuzlarının hafifçe düştüğünü görünce, sesiyle odayı yeniden dengeledi.
“O zaman yolculuğumuza buradan başlayacağız, Boran,” dedi İrem Hanım, hafifçe öne eğilerek. “İnci’nin sana verdiği o yanımda olma gücünden. Unutma, buraya gelmen bile, o korkunun kontrolünü elinden almak için attığın bir adım. O kapıyı sen açtın, İnci için de olsa, sen açtın. Ve ben, o yanımda gücünü, kendi içinde bulana kadar sana eşlik edeceğim.”
"Bugünlük bu kadar yeterli sanırım," dedi Boran, sesi hala kısıktı ama en azından bir karar alabilmişti. İrem Hanım başını onaylayarak salladı. "Önümüzdeki hafta yine aynı gün ve saatte görüşelim.”
Ayağa kalktığımızda, Boran'ın eli elimdeydi ve bu kez tutuşu, kliniğin dışında hissettiği kadar sağlamdı. Kapıya doğru yürüdüğümüzde, kliniğin sakinleştirici temizlik kokusu bu sefer daha az yabancı geliyordu. Her ne kadar içerideki sıkışmayı tamamen çözememiş olsak da odayı terk eden Boran, arabadan inen Boran'dan farklıydı. Daha az kırılgan, biraz daha cesur.
Dışarıdaki sabah güneşi, şimdi öğleden sonra ışığıyla parlıyordu. Yıllardır karanlıkta sakladığı bir şeyin ilk defa bu ışığa maruz kalması gibiydi. Arabaya binerken ikimizde sessizdik. Sessizliğimizde, birbirimizin nefesini hissetmek yeterliydi. Kelimelere gerek yoktu; elimdeki parmakların, avuçlarındaki sıcaklığın sessiz bir sözleşmeye dönüştüğünü biliyorduk.
“Sessizliğimin seni bu denli düşündürdüğünü, korkuttuğunu bilememişim ben…” diye fısıldadığımda aslında gerçeklerle yüzleşmiştim.
Bu ilişkinin en başından beridir bir oyunun içinde olduğumu aklımdan çıkarmayıp bir gün gideceğime inandırmıştım kendimi ve Boran’a da bunu empoze etmiştim. Sonra Boran’ın duygularını öğrendiğim o havaalanında yine onu ardımda bırakıp gitmiştim. En azından o öyle sanmıştı. Sonra kaçırılmıştım, beni bir morgda teşhis etmek zorunda kalıp ebediyen ondan gittiğimi sanmıştı ve geçirdiğimiz bu süre zarfında kendi içime kapanıp onun babalığını elinden almamak için boşanmayı düşünürken mevzu yine gitmemdi. Tüm bunlar Boran için kelimelere dökülemeyecek bir yük olmuştu.
Her seferinde beni kaybetme ihtimali, onun kalbinde sarsılmaz bir boşluk açmıştı. Ben yanındayken bile, kendi varlığımın onun için bir tehdit unsuru olabileceğini fark etmek, içimi hem acıyla hem de suçlulukla dolduruyordu.
Boran’ın gözleri, bu sessizliğin ağırlığını ve benim geçmişteki tüm “gidişlerimi” fark ettiğinde taşıdığı korkuyu ortaya koyuyordu. O an anladım ki, onun için bu ilişki yalnızca sevgi değil, sürekli tetikte olma, kaybetme korkusu ve benim yokluğumla baş etme çabası anlamına gelmişti. Kaçırıldığım o süre, onun dünyasının tamamen alt üst olduğu bir boşluk yaratmış, bebeğimizi kaybetmek ve benim hayatta olduğum hâlde bir kez daha kaybetme ihtimali, onun tüm duygularını daha da yoğunlaştırmıştı.
"Bilmek imkansızdı." dedi, sesi boğuktu. "Senin yaşadığın cehennemi ben de yaşadım İnci. Ama sen iyileşmek için içindeki fırtınayı durdurdun, sessizliği seçtin. Ben ise... ben o sessizliği bitiş olarak okudum. Sanki bir oyunun son perdesiydi. Başından beri gideceğini düşündüğün için kendini korumuştun, biliyorum. Havaalanında bıraktığında da öyle sanmıştım. Ama sonra..."
Boran, elini arabanın vites kolunun üzerine koydu. Parmağı, o pürüzsüz yüzeyde yavaşça gezindi. "Sonra, morgda senin cansız bedenini teşhis etmem istendiğinde, o gün anladım ki, benim korkum sadece senin gitmen değilmiş. Benim korkum, sana veda bile edemeden, seni kaybetmekmiş."
Cümlesi bitince derin bir nefes aldı. İçimdeki tüm hava çekilmiş gibiydi. O boşluğun, o gidiş ihtimalinin sadece benim hayatımı değil, Boran'ın varoluşunu nasıl zehirlediğini dinlemek, suçluluk duygumu artırıyordu.
"Senin o sessizliğin..." diye devam etti, sesi şimdi daha güçlüydü, sanki bu kelimeleri kendi için söylüyordu. "Bebeğimizi kaybettiğimizde, sen hayatta kalmıştın. Ben sana sarılabiliyordum, nefesini duyabiliyordum. Ama sen benden uzak duruyordun. Beni babalığından mahrum bırakma fikriyle, yine gitmeyi düşünüyordun. O zaman anladım. Sen yanımda olsan bile, zihnen hep kapıdaydın. O on günlük suskunluk, bana dışarıdan gelen bir darbe değil, senin kendi isteğinle beni terk etme ihtimalin gibi geldi. İşte o sessizlik, benim en büyük travmamı onayladı."
Boran, konuşurken bana bakmıyordu. Sanki zihnindeki o karanlık odayı anlatıyor, benim yüzümde o korkunç anıların yansımasını görmek istemiyordu. Konuşması bittiğinde, sessizlik bir süre daha sürdü. Arabanın içindeki klima sesi bile ağır geliyordu.
Sonra, yavaşça elini uzattı ve benim elimi buldu. Parmaklarımızı kenetledi. "Şimdi, İrem Hanım'ın yanında... o korkuyu adlandırdım." dedi, gözlerini gözlerime dikerek. "O kadar korkutucu ki, seni bu kadar merkezime koyduğumu bile fark etmemişim. Çünkü sensizliğin ne demek olduğunu yaşayarak öğrendim. Bir daha yaşamak istemiyorum, İnci. Asla."
Gözlerindeki bu çıplak ifade, benden hiçbir şey saklamadığını gösteriyordu. Boran, ilk kez, omuzlarındaki yükü benimle paylaşıyordu. Onun bu dürüstlüğü karşısında, gözyaşlarımın gelmesini engelleyemedim.
"Sana söz veriyorum Boran." dedim, sesim titriyordu. "O kapıda durmayacağım bir daha. Hiçbir zaman gitmek istemeyeceğim. Ve o korkuyu yeneceğiz. Birlikte."
Boran, sözlerimi duyduğunda gözkapakları titredi; sanki içindeki bir düğüm çözülmüş, yıllardır taşımak zorunda kaldığı bir yük biraz olsun hafiflemişti. Parmaklarımı daha sıkı tuttu, ama bu kez o tutuş ne panik doluydu ne de kaybetme korkusuyla sertleşmişti. Tam tersine… ilk kez, sakin ve kararlıydı.
“Birlikte.” diye tekrarladı fısıltıyla. Kelimenin içinde bir güven vardı, bir dua, bir yemin… Belki de ikimizin de yıllardır aradığı o kırılgan ama gerçek bağın ta kendisiydi.
Araba yavaşça yola çıkarken, arkada bıraktığımız her şey bir anlığına dikiz aynasında göründü; geçmişin kırıkları, o gidişler, travmalar, sessizlikler… ama yol ilerledikçe dikiz aynasında gördüğümüz geçmiş, artık küçük bir nokta hâline gelmişti; o kırık anılar, kayıplar ve sessizlikler, ardımızda bırakılmış, biz ise onları geride bırakmanın hafifliğiyle yolumuza devam ediyorduk. İçimde, yıllardır biriken yüklerin yavaş yavaş eridiğini hissettim; Boran da aynı şekilde yanımda, kırılgan ama cesur bir şekilde ilerliyordu…
Bölüm Sonu
‣‣‣ Bölüm nasıldı, hoşunuza gitti mi?
‣‣‣ İnci ve Boran sahnelerini beğendiniz mi? Özlemişiz onları böyle görmeyi.
‣‣‣ Adnan Aral neden aradı sizce, tahmininiz var mı?
‣‣‣ Boran’ın psikiyatri ile olan sahnesinde onun duygularını daha iyi anladık bence, ne dersiniz?
Diğer bölümde görüşmek üzere, yorumlarınızı bekliyorum.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 51.74k Okunma |
6.13k Oy |
0 Takip |
52 Bölümlü Kitap |