52. Bölüm

Adavet| 48

mutlu sonsuz
mutlusonsuz222

 

🖇️Umarım severek okuduğunuz bir bölüm olur, keyifli okumalar dilerim...

 

🖇️Satır arası yorum yapmayı ve oy vermeyi unutmayın lütfen..

 

48. Bölüm

Zaman, arkasından biri kovalarmışçasına hızlı hızlı geçiyordu. CEO koltuğuna oturduğumda, saniyeler benim için sadece kâr-zarar tablolarındaki rakamlardan ibaretti. Bir yandan şirketin o devasa operasyonel çarklarını döndürüyor, diğer yandan bir psikolog olmanın verdiği o kaçınılmaz farkındalıkla insanların ruhlarındaki yorgunluğu okuyordum. Kendi kliniğimdeki hastalarıma 'durmayı öğrenmelisiniz' derken, ben kendi hayatımın maratonunda nefes nefese kalıyordum.

Yine de halimden memnundum. Boran ile o yoğunluğumuzda bile birbirimize vakit ayırmayı ihmal etmiyorduk. Birbirimizin kollarında soluklanıyorduk, birbirimizi hissediyorduk. Eve geldiğimizde her şey sakinleşiyordu. Küçük şakalaşmalar, birlikte yemek hazırladığımız anlar, sohbet eşliğinde yenen yemekler, izlediğimiz filmler… sanki o bir mafya masasında veya şirket sahibi olan bir adam değildi, bende hem kendi kliniği olan hem de şirket yönetmek zorunda kalan kadın değildim. Sadece İnci ve Boran’dık.

Evin ağır çelik kapısı arkamızdan kapandığında, dışarıdaki o gürültülü ve tehlikeli dünya sanki hiç var olmamış gibi sessizliğe gömülürdü. Boran ceketini bir kenara fırlatır, o masalarda racon kesen sert adamın maskesini koridorda bırakırdı. Ben ise zihnimdeki vaka analizlerini ve şirketin çeyrek raporlarını o kapının eşiğinde durdururdum.

Mutfak bizim kutsal alanımızdı. Ocağın üzerinde fokurdayan yemeğin buharı, günün tüm isini pasını ruhumuzdan silerdi. Boran, salata malzemelerini doğrarken yaptığı o küçük şakalarla beni güldürürken, aslında bir psikolog olarak en büyük terapimi onun yanında aldığımı fark ederdim. O an ne o binlerce kişiye hükmeden bir liderdi, ne de ben insanların ruhlarındaki düğümleri çözen o 'psikolog' hanımdım.

Yemekten sonra koltuğa yan yana devrildiğimizde, izlediğimiz filmin sesinden çok birbirimizin nefesini dinlerdik. Boran’ın nasırlı elleri saçlarımın arasında gezindiğinde, dışarıda kaç kişinin ondan korktuğu ya da kaç kişinin benden onay beklediği önemini yitirirdi. Biz o evin içinde, zamanın kovalamayı bıraktığı iki firariydik. Sadece İnci ve Boran... Kimliklerimizden arınmış, sadece birbirimize ait olmanın hafifliğiyle sarhoş.

Bir hafta geçmişti Boran’ın randevusunun üzerinden, bu sefer kendisi gitmişti. Daha doğrusu bende onunla gitmiştim ama içeri tek girmişti. İlk adımı beraber atmıştık ama o eşiği tek başına geçmesi gerekiyordu. Bir psikolog olarak, iyileşmenin ancak o kapı kapandığında ve kişi 'kendi' gerçeğiyle baş başa kaldığında başladığını biliyordum.

Boran dışarı çıktığında, yüzünde daha önce hiç görmediğim türden bir yorgunluk ama aynı zamanda tuhaf bir hafiflik vardı. Göz göze geldiğimizde, kelimelere dökemediği her şeyi anlamıştım ve her zaman olduğu gibi sadece koluna girmiştim. Sessizlik bizim aramızdaki en güzel, en özel anlaşma biçimiydi.

Bugün hafta sonuydu. İkimizde evdeydik. Kahvaltımızı yapmıştık güzelce. Sonra Boran, Fatih’in yanına gitmişti. Akşam yine masa toplantısı vardı, bir şey planlıyorlardı. Onlar konuşurlarken bende Londra’dan bir danışanımla görüntülü olarak seansımı yapmak üzere bilgisayarımla salona geçmiştim. Uzun zaman olmuştu konuşmayalı.

Elindeki kalemle not defterinin üzerine notlar alırken Londra’daki danışanının anlattıkları, onu bir anlığına kendi dünyasından koparmış, İngiliz aksanlı hüzün dolu bir hikâyenin içine çekmişti. Genç kadın, kariyerindeki hızlı yükselişin kişisel hayatında yarattığı boşluğu, sanki dev bir uçurum gibi tarif ediyordu.

​“...ve biliyor musunuz.” dedi, sesi kulaklığından hafif çatallı gelerek. “Bazen o kadar yorgun hissediyorum ki, bu başarının gerçekten benim istediğim şey olup olmadığını bile sorguluyorum. Sanki robotlaşmış gibiyim. Bir sonraki toplantı, bir sonraki hedef, bir sonraki uçuş... Sanki bir şey eksik.”

​Ben de bu esnada, onu can kulağıyla dinlerken bir yandan da defterime anahtar kelimeler yazıyordum: Başarı yorgunluğu, boşluk hissi, otomasyon.

​“Sizi anlıyorum.” dedim, sesimi sakin ve yatıştırıcı tutarak. “Dışarıdan bakıldığında parlayan bir kariyer ama içeride bir yankı... Bu durum, birçok ‘yüksek başarımlı’ insanın yaşadığı bir deneyim. Birlikte, bu ‘yankının’ nedenini ve bu robotlaşmış hissin ardındaki asıl ihtiyacınızı bulacağız. Şimdilik, sadece şunu düşünmenizi istiyorum. O eksik olan şey size hangi renkte görünüyor? Hangi sesi çıkarıyor?”

​Kısa bir sessizlik oldu. Ardından genç kadın "Sanırım mavi." diye fısıldadı. "Böyle, denizin derinliklerindeki soğuk bir mavi..."

​Bu 'mavi' metaforu üzerine biraz daha konuştuk. Seansın sonuna doğru, danışanımın sesindeki gerginliğin azaldığını hissettim. Ona, hafta boyunca bu 'mavi boşluk' ile ilgili küçük farkındalık anları yaratması için basit bir ödev verdim. “Önümüzdeki seansa kadar, bu mavinin size ne anlattığını dinleyin. Şimdi, seansımızı tamamlayalım. Kendinize iyi bakın.”

​Gülümsediğini hissettim. “Çok teşekkür ederim. Sizde.”

​Bağlantıyı kestikten sonra derin bir nefes aldım ve geriye yaslandım. Her seans, sanki benim de zihnimde yeni bir pencere açıyordu. Kendime gelmek için biraz zaman tanıdım, seansın ağırlığını üzerimden atmak adına pencereden dışarı bakıp iç çektim.

Ardından elime telefonu alarak Boranla olan mesajlaşmamıza girip parmaklarımı klavye üzerinde dolaştırdım.

"Kahvemi sensiz mi içmeliyim?"

 

Mesajı yazıp gönderdikten sonra telefonun başında beklemeye başladım. Daha bir dakika geçmeden mesaj geldiğinde gülümsedim.

"Biraz daha sabredecek gücün varsa bir saate sendeyim güzel karım."

 

"Kahvenin yanında sende olacaksın ya sabrederim;)"

";)"

Telefonu masanın üzerine bırakıp camdan dışarıya bakmayı sürdürdüm. Camdan dışarıya bakarken, ilkbaharın parlak güneşi pencere pervazına vuruyordu. Gözlerim karşıdaki binanın bahçesinde açmış olan bembeyaz manolya ağacının üzerindeki vızıldayan arıları takip etti.

Birden kapının çalması irkilmeme neden olurken içim heyecanla doldu. Koşar adımlarla kapıya ilerleyip açarken kapıdakinin Boran olduğundan emin olarak konuştum. "Hani bir saatlik işin vardı?"

Kapının önünde dikilen Boran’ı görmeyi beklerken Tuncay'ı görmek bana da sürpriz olmuştu. Şaşkınlıkla ona bakarken Tuncay konuştu. "Tünaydın yenge, Serap Hanım geldi. Seninle görüşmek istiyor. Boran abim tembihlemişti, sen istersen alacağız. İstemezsen göndereceğiz."

Boran’ın böyle bir tedbir alacağını biliyordum. O yüzden şaşırmamıştım ama beni asıl şaşırtan Serap hanımın gelmesiydi. İçim istemsizce öfkeyle doldu. İzlediğim görüntüler zihnimde canlanırken yutkunamadım. En başta bir nebze olsun hak vermiştim, hiçbir kadın aldatılmayı hak etmezdi. Bu çok korkunç bir şeydi ama hiçbir şey, hiçbir sebep birini öldürmeyi, birini öldürmek istemeyi meşrulaştırmazdı.

İçimdeki acı o kadar büyüktü ki bu acıya odaklanamamıştım bile. Daha doğrusu annemi hiç tanımadığım için belki de, kokusunu hiç duyamadığım, yüzünü hiç göremediğim için ölümünü kabullenmek kolaydı. Onu hiç tanımamış olmam, yasımı bir uçuruma değil, uçsuz bucaksız bir boşluğa dönüştürmüştü. Bir yabancının gidişine üzülür gibiydim en başta; içimde bir fotoğraf karesinden fazlası olmayan o kadın, aslında benim canımdı.

Mezardaki sessizliği, hayattaki bu gürültülü öfkeyle kıyaslayınca idrak ettim: Annemin yokluğu bir eksiklik değil, bir çalınmışlıktı. Kokusu burnumda tütmüyordu evet ama ellerinin sıcaklığına duyduğum o hayali ihtiyaç, Serap’ın varlığıyla zehirli bir sarmaşığa dönüşmüştü. Her şey farklı olabilirdi diyordum, her şey farklı olabilirdi. Ben annemle babamla güzel anlar geçirebilirdim.

Evet hayatı çalınmış bir kadın vardı ortada, onun mutsuzluğu ile mutlu olmazdık. Ama eğer annem hayatta olsaydı, babam beni bir düşman gibi değil, bir mucize gibi kucaklardı belki. Sevgiyle bakmayı öğrenirdi gözleri. Ama şimdi, Serap’ın sessiz zaferiyle örülü bu olayda, babamın bana yaklaşırken takındığı o korkunç tavır ruhumu kanatıyordu. Beni hiç öldürmeye çalışmazdı mesela... Kendi evimde, öz babamdan kaçmak zorunda kalmazdım.

İçimdeki çocuk, Serap’a bakarken aslında kendi kaybolmuş cennetine bakıyordu. Onun "aldatılmış kadın" bahanesi, benim hayat boyu sürecek "istenmeyen evlat" mahkûmiyetimin yanında ne kadar hafif kalıyordu? O, bir kadını yok etmişti; ama benden bir anneyi, bir babayı ve yaşanmamış koca bir hayatı çalmıştı.

"Gelsin." dedim kararlı bir biçimde. Ne söyleyecekti merak ediyordum ama bu sondu. Haftanın başında ilk işim Ömer'e harekete geçmelerini söylemek olacaktı. Tek korkum abimin tepkisiydi ve tabii Adnan Aral vardı bir de.

"Tuncay." Tuncay başıyla yanındakilere işaret verirken tekrar seslendiğimde bana baktı. "Buyur yenge?"

"Sen evde bekleyebilir misin biz konuşurken?" Onunla baş başa kalmayı istemiyordum. Bir katil vardı karşımda çünkü. Tuncay isteğimle kaşlarını çatarken bana doğru yaklaşıp fısıldadı. "Tehlikeli bir durum mu var? Boran abiyi çağırayım mı?" Başımı iki yana sallayarak reddettim. "Hayır, sen kal yeterli.” Birinin varlığı beni daha güvende hissettirecekti.

​"Nasıl istersen." Geri çekilip Tuncay'ın girmesi için işaret verdim. Tam o sırada kapıya yaklaşan Serap Hanım'ı gördüm.

​Serap Hanım... Her zamanki gibi şık, kusursuzdu ama o anki gerginliği elbisesindeki dikişler kadar belirgindi. Göz göze geldiğimizde yüzündeki o ifadesi bile ne kadar yapmacık olduğunu gösteriyordu.

"Buyurun." diye içeri davet ettiğimde hiç beklemeden girdi içeri. Salonu işaret ederken göz ucuyla Tuncay'a baktım. Buradayım dercesine gözleriyle güven verirken bende salona ilerledim.

Benim salona girişimle birlikte koltuklardan birine oturdu Serap Hanım. Bakışları evin içinde dolanırken beğenisini görebiliyordum ama bir rahatsızlık da vardı. Benim evine zorla kabul edilmiş bir 'artık' olmadığımı, şimdi kendime ait bir yerim olduğunu görmesi onu rahatsız etmiş olmalıydı.

Bakışları çerçevede duran Boranla nikâhımızda çekilmiş olan fotoğrafımıza takıldığında o an içimden bir şeylerin kasıldığını hissettim. O fotoğrafa bakışında, Boran gibi güçlü bir adamla evlenmiş olmama duyduğu, gizleyemediği bir kıskançlık vardı sanki.

​"Çok yakışıyorsunuz." dedi zoraki bir gülümsemeyle. Sesi, Boran'ı kabullenmek zorunda kalmanın getirdiği bir burukluk taşıyordu. "Boran... Adnan'ı bile şaşırtmıştı bu evlilik kararıyla. Sonuçta iki aile arasında husumet var sayılırdı. Ne kadar üzücü olaylar yaşansa da Boran'ın seni bu kadar koruyup kollaması çok hoş."

​Söylediği her kelime, bir yalanın üzerine inşa edilmişti. Koruma, kollama... O an tek istediğim, onun sahte rahatlamasını yüzüne çarpmaktı.

"Evliliğimizden ve Boran'ın korumasından çok, buraya asıl geliş sebebinize odaklanalım bence, Serap Hanım." Hala ayakta duruyordum, tepeden bakışım durumun ciddiyetini vurguluyordu.

Serap hanım birden afallasa da başını salladı. "Geçmiş olsun." Sesi kibardı ama nedense buz gibiydi. "Egemen’den duydum, tabii televizyondan da duymamak imkânsız. Çok üzüldüm. Ne kadar korkmuşsundur kim bilir? Abine sordum kimin yaptığıyla ilgili ama cevap alamadım. Sadece Bahadır'ın işin içinde olduğunu biliyorum. Nasıl bu duruma geldi anlamış değilim."

Cümleleriyle kaşlarım çatılırken konuştum. "O adam mı gönderdi yine sizi?” diye sorduğumda, Serap Hanım'ın yüzünde, 'Ben kimseye gönderilecek kadın değilim' der gibi bir ifade belirdi. Gözlerini Boran'ın fotoğrafından hızla çekip bana dikti. Sinirlenmişti, çünkü Adnan Aral'ın kontrolünde olmayı asla kabul etmezdi, hele ki benim yanımda.

​"Ne demek 'o adam mı gönderdi', İnci?" Sesi kibarlıktan tamamen sıyrılmıştı. "Ben Adnan'ın bir uşağı değilim. Buraya kendi isteğimle, nezaketimi göstermek için geldim. Senin bu olaylar yüzünden ne kadar yıprandığını düşündüm. Ne de olsa..." Cümlesini tamamlamadı ama ' üvey kızımsın' demeye çalıştığını biliyordum.

"Ne de olsa... babamın hatasının sonucuyum, değil mi?" deyip yüzüne bakarak gülümsedim. Dudaklarım gülümsüyordu ama gözlerim buz kesmişti. "Bu nezafetinizi küçüklüğümden beri pek göremedim, Serap Hanım. Hatırlıyorum da... benim varlığım size hep bir yük oldu. Sanki benimle aynı odada olmak bile size bir leke getirecekmiş gibi."

O an, o yıllardır gizlediği nefreti dışa vuran bir ifade geçti yüzünden. Bense cümlelerime devam ettim. "Geçmişi unutsam nezaketiniz gerçekten çok takdire şayan ama geçmişi unutamayız değil mi? Bence siz yaşadığımın haberini aldığınızda üzülmüşsünüzdür."

"Ne saçmalıyorsun?" Birden sesi sertleşirken yüzümdeki ifadesizliği bozmadım. "Ben ölseydim üzerimdeki hisselerin yarısı abimle babama geçecekti, bu her yönden karlı bir durum ama ne yazık ki yaşıyorum."

Bu sözlerim Serap Hanım'ın yüzündeki son maskeyi de indirdi. Şaşkınlık ve öfke arasında kaldı. Hiçbir zaman bu kadar açık konuşacağımı beklemiyordu. Benim de en az onun kadar hesapçı olabileceğimi gösteriyordum.

"Madem her şeyin farkındasın o zaman bir düzenleme yaparsın, baban umurunda bile değil biliyorum. Boran’ın da kendi şirketi var. En azından abin ve yeğenin için bir düzenleme yaparsın diye düşünüyorum. Malum kendi kanından olan bir tek onlar var, dahasının olma ihtimali de az."

Son cümlesi, bir söz değil, ruhuma saplanan zehirli bir hançerdi. Bir an için nefesim kesildi.

Serap Hanım, tam da en zayıf noktamı, en büyük travmamı hedef almıştı. Yüzümdeki soğuk ifade anlık bir acıyla yer değiştirdi. Gözlerimi ondan kaçırmamak için savaş verdim ama içimdeki boşluk, vücudumu titretmeye başlamıştı. O, o kadar alçak, o kadar kötü bir kadındı ki, benim yaşadığım o acıyı bile kendi çıkarı için kullanmaktan çekinmiyordu.

​Tuncay'ın hemen yanımda gerildiğini hissettim. Serap Hanım ise sözlerinin etkisini görmenin keyfiyle iğrenç bir zafer gülümsemesiyle bana bakıyordu.

​Tam o an, salonun girişinden gürleyen, öfkeden yanıp tutuşan bir ses duyuldu. "Evimden derhal çıkıp gidin!”

Boran'dı. Kapıda dikilmiş, üzerindeki eşofman ve tişörte rağmen bir fırtına gibi görünüyordu. Yüzündeki ifade, hayatım boyunca ondan gördüğüm en büyük öfkeydi. Belli ki konuşmamızın son kısmını, Serap Hanım'ın attığı o iğrenç lafı duymuştu.

​Serap Hanım, Boran'ın bu ani ve öfkeli çıkışıyla adeta dondu kaldı. Yüzündeki zafer ifadesi, anında silindi ve yerine Boran'ın gücünden duyduğu o saf korku yerleşti.

​Boran, gözlerini bir an bile Serap Hanım'dan ayırmadan salonun ortasına doğru yürüdü. Her adımı, zemini titreten bir tehdit gibiydi. Bana baktı, gözlerimde biriken acıyı ve şoku gördü ama tepkisini hemen Serap Hanım'a yöneltti.

​"Sana haddini aşma hakkını kim verdi? Benim karımın evine gelip ona ait en özel, en acı konuları dile getirmek ne demek oluyor?" Boran'ın sesi gürlemişti. "Bu evde, bu saatten sonra bir saniye bile duramazsın. Tuncay, bu kadını dışarı çıkar. Bir daha bu kapıya yaklaşmasına izin verme!"

​Tuncay anında Serap Hanım'a yöneldi. Serap Hanım, Boran'ın hışmından korkmuştu ama gururunu da kaybetmek istemiyordu. "Boran, sakin ol. Ben sadece... bir gerçeği söyledim. İnci ile konuşuyorduk," diye mırıldandı.

​"Sen kiminle konuştuğunun farkında değilsin." dedi Boran, sesindeki sakinlik bile tehdit doluydu. "Sen, bu evin hanımına, benim karıma saygısızlık edeceksin, sonra da konuşuyoruz diyeceksin öyle mi? Defol git evimizden.”

​Serap Hanım, Boran'ın bakışına daha fazla dayanamadı. Tuncay'ın eşliğinde hızla kapıya doğru yöneldi. Giderken Boran'a baktı, sonra bana... O bakışta nefret, korku ve yenilgi vardı. Kapı sertçe kapandığında, Boran'ın sesi tekrar duyuldu.

"Güzelim..." Yanıma doğru ilerlerken gözbebeklerinin titrediğini gördüm. Onun yüzünde, benim çektiğim acının yansıması vardı. Gülümsemeye çalışarak ona bakarken fısıldadım. "Her seferinde acıtamayacak diyorum... Bu sefer canımı yakamayacak diyorum ama her seferinde daha ağır vuruyor."

Sadece bir cümleydi ama o cümlenin ağırlığı, boğazımı düğümlemişti. Serap Hanım, annelik hayalimi elimden alan o korkunç gerçeği, bir silah gibi kullanmıştı.

​Boran hemen yanıma ulaştı. Ellerini yüzüme koydu, avuçlarının sıcaklığı yanaklarımdaki buz kesmiş hissi dağıtmaya çalışıyordu. Gözlerinde derin bir pişmanlık vardı, sanki beni yeterince koruyamadığı için kendine kızıyordu. İstemsizce yanağıma doğru süzülen gözyaşını temizledi hızlıca.

"Şşşt... Tamam." diye fısıldadı, sesi öfke ve şefkat arasında gidip geliyordu. Beni kendine çekti, başımı göğsüne yasladı. Kalp atışları düzensizdi, benim kadar sarsılmıştı. "Onu bir daha bu evin yakınına bile yaklaştırmayacağım. Ne Adnan’ı ne onu. Anladın mı? O pis ağzından çıkan hiçbir kelimeye değer verme. Onlar sadece çamur..."

​Geri çekilip yüzüne baktım. Gözlerim doluydu ama ağlamayacaktım. Serap Hanım'a göstereceğim tek şey, yıkılmadığımdı. "Çamur attı, Boran. Ama bu sefer attığı çamur, doğruydu." Yutkundum, o zor cümleyi söylemek için dudaklarımı araladım. "O haklı. Belki de bir daha..."

​Boran'ın yüzü bembeyaz oldu. O dehşet verici olasılığı arada konuşsak da bence ikimizde sindirebilmiş değildik. "Hayır, İnci. Doktor zor, dedi. İmkânsız demedi. Lütfen, onun söylediklerini kafana takma."

​"O bir katil, Boran." dedim, sesimdeki sakinlik ürkütücüydü. Artık histeriye yer yoktu, sadece soğuk bir kararlılık vardı. "Sadece benim annemden bahsetmiyorum. O katil ve artık elimizdeki her şeyle adaleti sağlamalıyız. Bekleyemeyiz." Gözlerimdeki kararlılık, onun tüm endişelerini silip süpürdü.

Telefonuma uzandım. "Hafta başını beklemeyeceğim. Ömer'i şimdi arayacağım." Boran gözlerime bakıp bir anlık duraksamadan sonra başını yavaşça salladı. O an, Serap Hanım'a karşı açtığım savaşta en büyük destekçimin, onun tereddütsüz sevgisi olduğunu anladım.

​"Ara." dedi, sesi kararlıydı. "Ne gerekiyorsa yap. Yanındayım. Ama sen sadece bana yaslan."

En büyük destekçimin o olduğunu hep biliyordum. O olmasa zaten baş edemezdim çoğu şeyle. O benim yaslandığım dağdı.

"Serap evinden gözaltına alınmadan önce abimle konuşmam gerekiyor." deyip Boran'a baktım. Ardından devam ettim. "Bir de Adnan Aral ile." Cümlemi bitirmemle kaşlarını çatması bir oldu. "Hayır." Yüzünde itiraz kabul etmeyen bir ifade vardı. "Adnan Aral'ın karşısına çıkmayacaksın, İnci. O adam tehlikeli. Serap'ın gözaltına alınması onu zaten çıldırtacak. O öfkeyle sana zarar vermesine izin veremem."

​"Boran..." diyerek elini tuttum. Gözlerinin içine baktım, sesimdeki kararlılık onun öfkesinden daha derindi. "Sana yalan söylemeyeceğim. Adnan'ın tehlikeli olduğunu biliyorum. Ama bu, benim yüzleşmem gereken bir şey."

Derin bir nefes aldım. "Bunca yıl beni suçladı, kendimi suçlamama neden oldu. Hep... annemin ölümünden benim sorumlu olduğumu hissettirdi. Sanki o merdivenlerdeki küçük kız bendim ve ben onu kurtaramamıştım. Hayatımın her döneminde, kendimi annemin katili gibi hissettim."

Gözlerim doldu ama ağlamadım. Bu, gözyaşı dökeceğim bir an değildi. "Asıl katilin kim olduğunu öğrendiğindeki yüz ifadesini görmek istiyorum, Boran. Evet, bu hiçbir şeyi değiştirmeyecek, annemi geri getirmeyecek. Ama... onun o kibirli, o beni suçlayan bakışının yerini pişmanlık alacak mı, bunu bilmek istiyorum. Bir nebze olsun omuzlarımdaki yükün kalkması için... ona bakıp gerçeği söylemek zorundayım."

Boran, gözlerimi inceledi. Benim intikam arayışı içinde olmadığımı, sadece yıllardır taşıdığım bu haksız yükten kurtulmak istediğimi anlamıştı. Yüzündeki öfke yerini derin bir endişeye bıraktı. "Tamam." dedi, sesi yumuşadı ama hala gergindi. "Ama tek başına gitmeyeceksin. Ne Adnan’ın ne de abinin karşısına tek başına çıkmayacaksın. Eğer Adnan'a gitmekte bu kadar kararlıysan, beni yanından bir saniye bile ayırmayacaksın. Kapısının önünde bile durmayacağım, tam yanında olacağım."

"Söz." diyerek elimi sıktım. "Sadece yanında olmanı istiyorum. Zaten sen olmazsan olmaz."

Boran biraz rahatlamış bir ifadeyle bana bakarken iç geçirdim ve telefonumdan abimin numarasını tuşladım. "İlk önce abime gidelim ama." Boran beni onaylarken telefonu kulağıma götürerek beklemeye koyuldum. Telefon birkaç çalışta açılırken abimin sesini duydum. "Efendim güzelim?"

"Nasılsınız abi?" Merakla konuşurken ondan cevap gecikmedi. "Ne yapalım abicim, evdeyiz. Hafta sonunun tadını çıkarıyoruz. Siz nasılsınız, ne yapıyorsunuz?"

"İyiyiz bizde. Aslında müsaitseniz size gelecektik." dediğimde abim onayladı hızla. "Gelin tabii, gelin bekliyoruz."

"Görüşürüz o zaman." deyip telefonu kapattıktan sonra ekrana baktım iç geçirerek. Öğrendiğinde yıkılacaktı. Boran düşüncemi anlamış gibi elini yanağıma yaslayıp yüzümü kendine doğru çevirdi. "Her şey güzel olacak, inan bana."

"Umarım..." dedim burukça. Umarım gerçekten güzel olurdu her şey. "Hadi çıkalım." dediğimde onayladı. Arkalı önlü olarak kapıya ilerledikten sonra anahtarı alarak evden çıktık.

Fatih her zamanki gibi arabanın yanında bizi beklerken adımlarımızı Boran’ın arabasına doğru yönlendirdik. "Fatih, Tuncayla arkamızdan gelin aslanım."

"Emredersin abi." Tuncay'ın yanına gitmeden önce benim kapımı açtığında küçük bir tebessüm ederek gözlerimi kırpıştırdım. Başını eğip kaldırıp selam verirken arabaya binmemle birlikte kapıyı kapattı ve diğer arabaya ilerledi. Boran şoför koltuğundaki yerini alıp arabayı çalıştırdıktan sonra araç bahçeden çıktı.

Sessizlik içerisinde yolculuğumuza devam ederken aklımda nasıl söyleyeceğim vardı. Yıkılacaktı. Babası beni öldürmek istemişti. Annesi annemi öldürmüştü. Üç bencil insanın hatalarının bedelini biz ödüyorduk. Bu hayattan göçüp gitseler de hapse girseler de hayatımızı mahvetmeye devam ediyorlardı.

Abimlerin evine ulaşıp bahçeye girdiğimizde direkt olarak araçtan indik. Güney bugün Bilge ile buluşacağı için yoktu. Bir an için dönüp Boran’a baktığımda her şey güzel olacak dercesine gözlerini kapatıp açtı ve elini bana uzattı. Hiç tereddüt etmeden tuttuğumda kapıya ilerledik.

Kapıyı çaldıktan kısa süre sonra kapı açılırken yengemi gördüm. Her zamanki gibi güler yüzlü bir biçimde bize bakarken konuştu. "Hoş geldiniz..." Direkt olarak içeri girerken yengemle sarıldım. "Hoş bulduk."

Boran da yengemle selamlaştı. "Hoş bulduk, nasılsın?"

“Nasıl olalım, uğraşıyoruz işte. Siz nasılsınız?” dedi yengem samimi bir biçimde. "Biz de iyiyiz çok şükür," dedi Boran. Tam o sırada koridorun ilerisinden abimin sesi duyuldu. "Kim gelmiş bakayım bize?"

Abim kucağında Göktuğ’la bize geliyordu. Göktuğ henüz konuşamasa ve yürüyemese de, Boran'ı tanımış olmalı ki, minik ellerini heyecanla havaya kaldırdı. O anki masum sevinci içimi ısıttı. Boran, Göktuğ'u kucağına alırken abim hoşuna gitmeyen bir tavırla konuştu.

“Şuna bak, sanki günlerce bu anı beklemiş sıpa.”

Abimin bu huysuz ama sevgi dolu takılması, ortamdaki atmosferi bir anlığına da olsa dağıtmıştı. Boran, Göktuğ’u kucağına alırken yüzündeki o sert ifade tamamen silindi; yerini daha önce kimsede görmediğim, sadece bir çocuğun masumiyetine sunulabilecek kadar yumuşak bir tebessüme bıraktı.

“Beklemiş tabii,” dedi Boran, Göktuğ’un minik burnuna parmağıyla dokunarak. “En azından kimin dost, kimin düşman olduğunu babasından daha iyi seçiyor bu yaşta.”

Abim gözlerini devirip Boran’ın omzuna dostça bir yumruk attı. Ardından bana doğru baktı. "Hoş geldiniz." dedi gülümseyerek. "Hoş bulduk abi," dedim. Benim için açtığı kollarının arasına girerek sıkıca sarıldım.

Birbirimizden ayrıldığımızda salona geçip oturduk. Boran ve abim karşılıklı, Doğa ve ben tekli koltuklara yerleştik. Doğa yengem çayı koymak için mutfağa yönelirken Boran, Göktuğ'u kucağına oturtmuş, onunla sessizce şakalaşıyordu. Göktuğ, Boran'ın sakalını çekiştirmeye çalışıyor, keyifle gülümsüyordu.

“Sen nasılsın güzelim?” Abim bakışlarını Boran’dan çekerken bana çevirdi ilgili bir şekilde. Omuz silktim sorusuna karşılık. “Bildiğin gibi. Şirket, ev, klinik arasında gidip geliyorum.” Dediğimde abim dudaklarını büzdü. “Çok çabuk başladın maratona, azıcık daha dinlenseydin ya.”

“İyi geliyor bana çalışmak, biliyorsun. Hem alışık değilim ki.” Dediğimde abim başını salladı. "Biliyorum bilmez miyim? Sen çocukken de böyleydin," dedi abim, yüzünde eski günlerin hatırasıyla ısınan bir gülümsemeyle. "Ödevin bitmeden bahçeye çıkmaz, oyun oynamazdın. Okulun en çalışkanı olacaksın diye hırs yapardın."

Boran, Göktuğ’un ellerini tutarken sohbetimize dahil oldu. "Hala aynı," dedi, bakışlarını bir anlığına Göktuğ’dan çekip bana çevirerek. "Klinikteki hastalarıyla ilgili notlarını incelerken dünyayla bağını koparıyor. Bazen yanına girip dakikalarca bekliyorum da ruhu duymuyor."

Doğa yengem elinde çay tepsisiyle içeri girip her birimize bardakları uzatırken, "İşine tutkuyla bağlı olmak güzel bir şey ama İnci, abin haklı," dedi şefkatle. "Ruhunu dinlendirmeyi de ihmal etme.”

“Ben ruhumu eve geçince dinlendiriyorum hiç merak etmeyin.” Diye göz ucuyla Boran’a baktığımda o da bana bakarak göz kırptı. O sırada abimin geniz temizleme sesini duydum.

Abimin o gürültülü geniz temizleme sesi, aramızdaki o küçücük romantik anı tam ortasından bölüverdi. Bakışlarımı hızla Boran’dan kaçırıp önümdeki çay tabağına kilitledim; yanaklarımın ısındığını hissedebiliyordum.

“Öhöm... Ne dedin İnci? Ben mi yanlış duydum yoksa ortam bir anda fazla mı yumuşadı?” dedi abim, yüzünde o muzip ama ‘kardeşini koruma’ içgüdüsüyle bezenmiş sorgulayıcı ifadeyle. Gözlerini kısarak bir bana, bir de hala istifini bozmadan Göktuğ’la ilgilenen Boran’a baktı.

Doğa yengem kıkırdayarak abimin koluna hafifçe vurdu. “Aman Egemen, bırak çocukları. Ne güzel işte, birbirlerine destek oluyorlar. Sen kendi yontulmamış hallerini hatırlatmak istiyorsun herhalde?”

Abim pes etmeyerek kaşlarını yukarı kaldırdı. “Yontulmamış mı? Aşk olsun Doğa! Ben sadece... Boran’ın bu ‘evde ruh dinlendirme’ meselesinde ne kadar payı olduğunu merak ettim. Malum, kendisi pek sakin bir tip değildir normalde.”

Boran, Göktuğ’un elini bırakmadan başını hafifçe kaldırdı. Dudaklarında o her zamanki yarım, güven veren gülümsemesi vardı. “Evin huzuru İnci’den geliyor Egemen.” dedi sesi tok ve emindi. “Ben sadece o huzuru korumaya çalışıyorum. Dinlenme kısmına gelince... İnci yanımdayken dünya dışarıda kalıyor, bu benim için de geçerli.”

Abim bu net cevap karşısında bir an duraksadı. Boran’ın ciddiyeti ve samimiyeti, onun her zamanki takılmalarını boğazına dizmişti. “Vay be.” diye mırıldandı abim, bu sefer gerçekten etkilenmiş bir sesle. “Boran Efendi’yi de böyle cümleler kurarken görecekmişiz demek. İnci, sen bu adama ne yaptın?”

“Ben bir şey yapmadım abi,” dedim gülümseyerek. “Sadece birbirimizi anlıyoruz.”

Fakat bu tatlı atışmanın ve sıcaklığın altında, zihnimin bir köşesinde hala Serap’ın varlığı bir gölge gibi bekliyordu. Yine de bunu umursamadan kollarımı açarak Göktuğ’a uzandım. “Halacım, gelsene kucağıma. Özlemedin mi beni?”

Kollarımı sevgiyle açıp ona doğru uzandım ama beklemediğim bir tepkiyle karşılaştım. Göktuğ, normalde kucağımdan inmek istemeyen o çocuk gitmiş, yerine Boran’ın gömleğine sıkı sıkıya tutunan küçük bir inatçı gelmişti. Minik elleriyle Boran’ın yakasını kavradı ve başını onun göğsüne iyice gömerek bana arkasını döndü.

“Hadi ama!” dedim, şaşkınlıkla karışık bir hayal kırıklığıyla. “Sattın mı halanı iki dakikada?”

Abim bu duruma benden daha çok şaşırmıştı. “Yok artık! İnci, senin pabucun dama atılmış. Boran, ne yaptın oğlum çocuğa? Büyü mü yaptın, ne bu hayranlık?”

Boran, Göktuğ’un bu sahiplenici tavrıyla iyice keyiflenmişti. Göğsündeki küçük başı hafifçe okşarken bana zafer kazanmış bir komutan edasıyla baktı. Göktuğ, Boran’ın sesiyle birlikte hafifçe kafasını kaldırıp bana baktı ama kucağıma gelmek yerine, sanki çok önemli bir işi varmış gibi tekrar Boran’ın gömlek düğmeleriyle oynamaya başladı.

Doğa yengem güldü. “Üzülme İnci, erkek dayanışması başlamış bunlarda. Boran’ın o sakin enerjisi Göktuğ’u büyüledi herhalde. Normalde babasından başkasına böyle yapmazdı.”

“Valla Boran, dikkat et,” dedi abim çayından bir yudum alırken. “Bu gidişle Göktuğ’u evden alıp götürürsün, biz de arkasından bakakalırız.”

Gülümsemeye çalışıyordum ama içimde bir yerlerde o ince sızı hala duruyordu. Boran’ın bir çocuğun sığınağı olabilecek kadar güven veren o göğsü, aslında benim de en büyük sığınağımdı. İç çekerek çayımdan içtim.

Sohbetimiz koyu bir şekilde devam ederken abimlerin çayının bitmesiyle ayağa kalktım. Yengem almak için hamle yaptığında ondan önce davranarak mutfağa geçtim. Çayı doldururken derin bir nefes aldım. Konuyu bir şekilde açmam gerekiyordu ama nasıl yapmam gerektiğini bilmiyordum, bilemiyordum. Abimin canını acıtmadan yapmak istiyordum bunu ama her türlü canı yanacaktı.

"Abicim..." Birden abimin sesini duyduğumda irkilerek geriye doğru döndüm. Abim bana doğru ilerlerken gözleri yüzümü taradı. "İnci, neyin var güzelim? Geldiğinden beridir yüzünden düşen bin parça, gülüyorsun ama içinden gelmediği belli."

Yanıma yaklaşıp eliyle yüzümü avuçlarının arasına alıp gözlerimin içine baktı. "Anlat bana canımın içi. Neyin var?" Şefkatle gözlerime bakarken yutkundum. Abim ise devam etti sözlerine. "Boranla mı kavga ettiniz, ondan mı moralin bozuk?"

Başımı iki yana salladım hızla. "Hayır, onunla alakalı değil. Bizimle alakalı." dediğimde kaşları çatıldı birden. "Bizimle mi?" Başımı olumlu anlamda sallarken iç çektim. "Salona dönelim, sana anlatmam gereken şeyler var abi."

"Tamam." dedi abim hiç sorgulamadan. Çay bardaklarını benim yerime alıp önden salona ilerlerken arkasından ilerledim gergince. Salona girdiğimizde ilk önce Boran’a baktım. Zira onun da gözleri kapıda olduğu için direkt göz göze gelmiştik. Abim elindeki bardağın tekini Boran’ın önündeki sehpaya, diğerini de kendi sehpasına bıraktı.

O sırada yengemin sesini duydum. "Göktuğ'da kucağında kaldı Boran, alayım ben." Yengem oturduğu yerden kalkacak gibi olurken Boran engelledi onu. "Biz halimizden memnunuz, değil mi Göktuğ Paşa?" Göktuğ cevap niteliğinde başını Boran’ın göğsüne yaslarken dişlerimi birbirine kenetleyerek gözlerimin doluşunu engellemeye çalıştım.

Sonra sanki hiçbir şey yokmuşçasına Boran'ın yanındaki yerimi aldım. Abimin gözleri benim üzerimdeyken yengem aramızda bir şey konuşulduğunu sezmişçesine bakışlarını bana çevirdi.

"Benim size bir şey anlatmam lazım." diye fısıldadığımda Boran uzanarak elimi tuttu yanındayım dercesine. Abimin bakışları bir an için elimize kayarken yerinde gergince kıpırdadı. "İnci, korkutuyorsun beni. Ne oldu?" Deyip duraksadıktan sonra bir an aklına gelen şey neyse dehşete düşmüş gibi bir ifade oluştu suratında. "Kontrollerin mi kötü geçiyor? Bir şey mi var?"

"Egemen bir sakin ol da anlatsın kız." Doğa yengem abim gibi meraklı ve endişeli bir biçimde bana bakarken başını iki yana salladım. "Hayır, kontrollerim gayet normal abi. Bir sıkıntı yok." dediğimde derin bir nefes verdi. "Çok şükür, o zaman sorun ne?"

"Sorun, Serap Hanım." dediğimde abim kaşlarını çattı. "Ne olmuş anneme? Yine yanına geldi değil mi? Ne söyledi?"

"O da ayrı bir sorun." dedi Boran sessizliğini bozarak. Benim içim ne kadar acıdıysa o da o kadar sinirlenmişti. Abim bir an Boran'a döndüğünde Boran devam etti. "İnsanların acılarını ağzına malzeme yapmayı seviyor kendisi."

O an abim gözlerini kapattı acıyla. Zaten bu yeterli bir cevaptı. Yengemin yüzünde alaylı bir gülüş oluştu ve başını iki yana salladı iflah olmaz dercesine.

"Özür dilerim, ben onun adına çok özür dilerim. Bitmedi, bitmiyor içindeki bu öfke. Çok özür dilerim." Abim acıyla fısıldarken başımı iki yana salladım. "Senin suçun değil, özür dileme." dedikten sonra ekledim. "Onun öfkesi hiç dinmeyecek abi, hele ki bugünden sonra hiç dinmeyecek."

"O ne demek?" Abim anlamaz gözlerle bana bakarken yutkundum. Bunu söylemek çok zordu. "Hani annemin kanaması olmuştu." diye söze başladığımda başını salladı. Benden daha iyi biliyordu bunu. "O gün, annemin kanaması bir kazadan dolayı olmuş abi." Gözlerimi ondan ayırmadım. Sesim, salondaki sessizliği bıçak gibi kesiyordu. Boran elimi daha sıkı tutarken yengen gözleri fal taşı gibi açılmıştı.

"Ne demek istiyorsun ne kazası?" Abimin sesi yükseldi. Kaşları çatılmıştı ama yüzündeki ifade, öfkeden çok derin bir kafa karışıklığıydı. "Annem, o gün merdivenlerden düştü ve kendi kendine olmadı bu. Onu merdivenlerden iten biri vardı, abi."

Abimin yüzü bembeyaz oldu. Kelimeler boğazında düğümlendi. Yengem elini ağzına kapamış, şaşkınlık ve dehşet içinde bize bakıyordu. Göktuğ Boran’ın kucağında sessizce oturuyordu, sanki salondaki gerilimi hissediyordu.

"Kim? Kim yapabilir böyle bir şeyi?” dedi abim, sesi güçlükle çıkıyordu. O da biliyordu aslında cevabı. "Serap Hanım, abi." Dedim. Gerçeği söylemek dudaklarımdan ağır bir yük gibi dökülmüştü. "Serap Hanım, annemi merdivenlerden itti. Annem o yüzden o kanamayı yaşadı. O günkü ölüm, bir kaza değil, cinayetti."

Abim donup kaldı. Yüzünde önce bir inanamama, sonra yavaş yavaş yerine yerleşen korkunç bir idrak belirdi. "Sen... sen bunu nereden çıkarıyorsun? O benim annem..."

Başımı salladım. Bunu duymak ne kadar zordu kim bilir. “O Adnan’ın hatası yüzünden intikam almak istedi. Kıskançlığı yüzünden. O gün hem annemi hem de beni öldürmek istedi."

Abim, gözleri boşluğa bakarak oturduğu yerde kalakaldı. Yıkılmıştı. Yıllarca annem dediği kadının bir katil olduğunu, babasının hatasının sebep olduğu o trajedinin asıl boyutunu yeni öğreniyordu.

"Gözaltı kararı bu akşam çıkacak, abi," dedim, son darbeyi vurarak. "Serap Hanım, evinden alınacak. Sana bunu herkesten önce benim söylemem gerekiyordu."

Abim nihayet bana döndü. Gözleri yaşlıydı ama inanamazdı. "Bu... bu olmaz. Bu olamaz. Benim annem... Katil... İnci..." Sesi titriyordu. "Bunca yıl... O bize bakarken..." Başını elleri arasına aldı. Yükü, artık benim omuzlarımdan onun omuzlarına geçmişti. Ve bu yük, çok daha ağırdı.

Abim, elleri arasında kalan başını kaldırdığında, gözlerindeki ifade sadece şok değildi; bu, bir adamın hayatının temel direklerinin aynı anda sökülüp alınmasının yarattığı mutlak bir yıkımdı. Dünya, saniyeler içinde altüst olmuştu.

"İnanmak istemezsen anlarım ama elimde görüntüler var." dedim fısıldayarak. Sehpanın üzerine bıraktığım telefonu elime alıp video görüntülerini açtım ve direkt olarak abime uzattım.

Abim, titreyen ellerle telefonu aldı. Ona uzatılan o küçük nesne, hayatının en korkunç gerçeğini taşıyordu. Derin, kesik bir nefes alıp ve videoyu başlattı. Yengem de hemen yanında videoyu izlerken Boran'a baktım. Anında bakışları bana dönerken elimi daha sıkı tuttu.

Video sessizdi çünkü dışarıdan, evin bahçesine bakan bir noktadan çekilmişti. Görüntüde, evin antresindeki merdivenler ve Serap Hanım ile annemin silüetleri görünüyordu. İki kadının hareketleri gergin bir tartışmayı işaret ediyordu. Sonra o an... Serap Hanım, annemi ani ve sert bir itişle merdiven boşluğuna doğru savuruşu, annemin dengesini kaybedişi, düşüşü ve ardından gelen o korkunç sarsıntı... Sessiz video bile dehşet vericiydi.

Video bittiğinde, salonda derin bir sessizlik oluştu. Abimin elindeki telefon, yavaşça kucağına düştü. Yüzündeki ifade, kelimelerle tarif edilemezdi. Bütün kasları gerilmişti, gözleri boşluğa sabitlenmişti. Gözleri yaşlıydı ama bu, sadece ağlamanın getirdiği bir rahatlama değildi; bu, ruhunun derinliklerinden gelen bir inanç sisteminin yıkılışıydı.

"Ben... ben bunca yıl onun gözlerine baktım," diye fısıldadı. Sesi, kırık bir cam parçası gibiydi. "Bana sarıldı, beni büyüttü. Ben... ben ona anne dedim. O ise bir katil..." Başını iki yana salladı, bu gerçeği reddetmek istiyordu. "Benim hayatım... koca bir yalanmış."

Yengem şoku atlatamadan elleri titreyerek fısıldadı. "İnanamıyorum... O kadın nasıl yapar bunu? Serap Hanım... Bu ne vicdansızlık? Anneni öylece bırakmış..."

Abim, bana döndü. Gözlerinde artık ne öfke ne inkar vardı. Sadece paramparça olmuş bir ruhun acısı vardı. "İnci... Annem... Benim annem..." Sesi boğuldu. "Bunca yıl ben bilememişim."

Gözlerinden yaşlar sessizce akıyordu. Yıllarca güvendiği, annesi sandığı kadının, en yakınındaki insanın canını alan bir katil olduğu gerçeği, onu tamamen parçalamıştı.

"Abi." diyerek oturduğum yerden kalktım ve hızla onun yanına ilerledim. "Senin suçun değil. Benim de suçum değil. Bu, onun hatası. Onun bencilliği ve öfkesi."

Abim, telefonun düştüğü yere bakarken yengem hemen kanepede dizlerinin üzerinde durarak abime sardı kollarını. Gözleri dolu doluydu ama kocasına destek olmak için tüm gücünü topluyordu.

Abim, bana kırık gözlerle baktı. O an, benim acımla kendi acısı birleşmişti. Benim intikam arayışım, şimdi onun gerçeği olmuştu. O artık yalnız değildi ama dünya onun için tamamen karanlıktı. "Bunca yıl seni suçladı. Küçük bir kız çocuğunun annesinin ölümünden sorumlu olduğuna inandı. O kadın... o kadar profesyoneldi ki..." diye hırladı, sesi güçlükle duyuluyordu. Derin bir iç çekti. "Şimdi ne olacak? Onu... onu hapse mi atacaklar?"

"Evet." Dedim, sesimi sakin tutmaya çalışarak. "Ömer'i arayacağım. Gözaltı kararı çıkacak." Abim, tekrar bana baktı. Gözleri Boran'a kaydı. Sonra kucağındaki oğluna. Sanki ondan güç almaya çalışıyordu.

"Peki... Adnan Aral? Ona söyleyecek misin?"

"Evet," dedim bu sefer tereddüt etmeden. "Ona da söyleyeceğim. Belki benim bunca yıl çektiğim acıyı, o gün kaybettiğim annemi geri getirmeyecek. Ama... asıl suçlunun kim olduğunu bilecek. Onun aldatmasının bedeli, bir kadının cinayeti olmuş. Bu gerçeği yüzüne vurmak zorundayım. Bütün bunlar, benim omuzlarımdan kalkmak zorunda."

"Göz göre göre hayatını mahvettiler senin. Hep engel olmaya çalıştım. Annemin sana olan nefretini anlamaya çalıştım, dayanılması zor dedim. Ama değmezmiş. Katil olduğunu bilseydim..." deyip duraksadı. Acıyla gözlerime bakarken gözleri doldu. "Her şey farklı olabilirdi. Sen annenle, babanla büyüyebilirdin. Mutlu olabilirdin."

O an, aramızdaki tüm duvarlar yıkıldı. Yıllardır üzerimde taşıdığım suçluluk duygusu, onun bu pişmanlığıyla yerle bir oldu. Ayağa kalkarak bana doğru baktığında gözlerindeki masum erkek çocuğunu sarıp sarmalama isteğiyle kollarımı sardım sıkıca bedenine.

Boran ve Doğa, sessizce geri çekilip bize o anı yaşama fırsatı verdiler. Abim beni sımsıkı kucakladı. Yılların acısı, kırgınlığı, anlaşılmamışlığı o sarılmada eridi. İkimiz de titriyorduk. Onun gözyaşları benim omzuma, benimkiler onun boynuna akıyordu. "Affet beni, İnci." diye mırıldandı. "Seni koruyamadığım için... Annemin yaptıklarına göz yumduğum için..."

"Affedilecek bir şey yok, abi," dedim boğukça. "Bunu ikimiz de yeni öğrendik. Artık birlikteyiz. Yüklerimiz de ortak."

O an, küçüklüğümden beri özlemini duyduğum abi-kardeş bağı, en acı gerçeklikle yeniden kurulmuştu. Biz, o bencil insanların hatalarının mağdurlarıydık. Şimdi ise, o hataların hesabını soracak iki yetişkindik. Birbirimizin acılarını paylaştıkça, sanki üzerimizdeki yük hafifliyordu.

Bir süre öylece kaldık. Sonra geri çekildik. Gözlerimiz kan çanağıydı ama bakışlarımız netti. Abim, elinin tersiyle yüzünü sildi.

"Tamam," dedi. Sesi artık titrek değil, kararlıydı. "Ne gerekiyorsa yapacağız.”

O sırada Boran’ın sesini duydum. "Ömer'i arayalım," dedi. "Artık beklemeye gerek yok."

Başımı salladım. Abimin yüzündeki yıkımın yerini, adalet arayışının getirdiği soğuk kararlılık almıştı. Artık bu yolda yalnız değildim. Yanımda Boran, arkamda ise abim ve Doğa vardı. Bu savaşı kazanacaktık.

​Hemen telefonu elime aldım ve Ömer'in numarasını tuşladım. Birkaç çalışın ardından sesi duyulduğunda, sesimdeki netlik beni bile şaşırttı. Kısa ve öz konuştum; elimizdeki görüntülerle artık harekete geçme zamanının geldiğini söyledim. Ömer'in sesi telefonda hızlandı, durumu anladığını ve talimatı hemen uygulamaya koyacağını söyledi. Serap Hanım'ın evden gözaltına alınması için süreç resmen başlamıştı.

​Telefonu kapattığımda derin bir nefes aldım. Abim ve yengem, hala şokun etkisindeydiler ama yanımda duruyorlardı. Boran, elimi sıkıca tuttu. "Bitti," diye fısıldadım. "Birinci aşama bitti."

​Onların yanımda olması, bana Boran'ın sevgisinden sonra ihtiyacım olan en büyük teselliydi. Yıllarca süren yalnızlık, yerini gerçek bir aile sıcaklığına bırakmıştı. Biz, birbirimize tutundukça güçlenen, acılarla sınanmış ama birbirine daha sıkı bağlanmış bir aileydik.

Abim, kalkıp Boran'a baktı. İki adamın bakışları kesiştiğinde, aralarında sözsüz bir anlaşma oldu. Boran, benim yanımda durarak abimin kardeşini koruma görevini üstlenmişti ve şimdi, ikisi de aynı amaç için birleşiyordu.

​Dışarıdaki dünya ne kadar karanlık olursa olsun, içimizde yaktığımız o adalet ateşi ve birbirimize olan sevgimiz, bizi ayakta tutacaktı. Bu, bir son değil, yeni bir başlangıçtı. Ve biz, artık yenilmez bir ekiptik.

*****

O an gelip çatmıştı. Belki de yıllardır, her gece başımı yastığa koyduğumda kurduğum o hayali mahkemenin gerçek saati gelmişti. Yıllarca üzerime yapışan, tenimi bir asit gibi yakan o "katil" etiketini söküp atma vaktiydi. Suçsuz olduğumu anlatmak için döktüğüm dillerin, ağladığım yaşların o adamın taş kalbinde tek bir çatlak bile oluşturmadığını biliyordum. Kelimeler ona yetmemişti; o ancak kanın ve görüntünün dilinden anlardı.

Şimdi ona kanıt sunacaktım. Bu sadece bir video kaydı değildi; bu benim yitip giden çocukluğumun, babasız geçen bayramlarımın, her bakışta uğradığım o sessiz infazların bedeliydi. İnanıp inanmaması artık bir önem arz etmiyordu; ruhumun onun onayına duyduğu o kölece ihtiyaç, Boran’ın elimi tuttuğu o ilk gün ölmüştü. Artık ondan sevgi değil, sadece adalet istiyordum. Ama asıl istediğim, o kaskatı kesilmiş suratının, sarsılmaz sandığı gerçekliğinin yerle bir oluşunu izlemekti.

“Bana nasıl izin vermezler, nasıl?” Boran volta atarak kendince konuşurken iç geçirdim. “Ulan tek bir izin.” Boran sinirli bir tonda konuşurken sakin olması için elimle koluna dokundum. Savcılık sadece bana izin vermişti görüş günü ve saati olmadığı için. Bende kızı olduğum içindi bu izin. Boran’a izin çıkmamıştı.

Boran’ın sesi, cezaevinin o dar, ruhsuz bekleme salonunun duvarlarında yankılanıyordu. Her adımı, zemindeki karolara öfke saçan bir balyoz gibi iniyordu. Onun bu hali, içimdeki o buz gibi kararlılığın tek sıcak noktasıydı; beni koruma arzusu, her şeyin önündeydi. Ama bu sefer, bu savaşı tek başıma vermem gerekiyordu.

“Boran, dur artık,” dedim kısık ama sarsılmaz bir sesle. Elim koluna değdiği an, sanki içindeki o elektrik akımı bir anlığına duruldu. Durdu, bana döndü. Gözlerindeki o ifadeyi tanıyordum; bu, birini kaybetme korkusuyla harmanlanmış bir çaresizlikti.

“İnci, o herif seni ne zaman görse zehrini akıtıyor. İçeride sana ne söyleyeceğini, seni nasıl yaralayacağını biliyorum. Yanında olmam lazım ama şu siktiğimin sistemi, prosedürleri tek bana uygulanıyor!”

Boran’ın sesi bekleme salonunun gri duvarlarında yankılandı; ağzından kaçan o sert küfür, aslında bana duyduğu öfkenin değil, beni koruyamamanın verdiği o muazzam çaresizliğin dışavurumuydu. Gözlerindeki o koyu hareler, sanki ben o kapıdan girdiğim an başıma gelecek her şeyi önceden engellemek istiyormuş gibi parlıyordu.

“Boran, bak bana.” dedim, ellerimle yüzünü kavrayarak. Bakışlarını benimkilere sabitlemesi için zorladım onu. “Bu sistem bugün benim lehime işliyor. O kapının ardında yirmi yedi yıldır bekleyen o küçük kızı tek başına bırakmayacağım. Bugün oraya yetişkin bir kadın olarak, elinde adaletin kanıtıyla giriyorum. Senin burada, kapının hemen ardında olduğunu bilmek benim en büyük zırhım.”

Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı, alnını alnıma dayadı. “Canını yakmasına izin verme,” diye fısıldadı sesi titreyerek. “Seni o zehirli cümleleriyle aşağı çekmesine izin verme İnci. Tek bir kelimesiyle bile seni yaralarsa, yemin ederim o görüşme kabinini başlarına yıkarım.”

“Veremez,” dedim kararlılıkla. “Ona o şansı tanımayacağım.”

Boran iç geçirdi. Beni bırakmaya mecburdu. Bu yüzden pes ederek elini yüzüme yasladı ve birkaç saniye sessizce yüzüme baktıktan sonra yaklaşıp alnımı öptü. Boran’ın dudakları alnıma değdiğinde, o sıcaklığın ruhuma bir mühür gibi kazındığını hissettim. Bu sadece bir veda ya da iyi şanslar öpücüğü değildi; bu, "Seninleyim, senin içindeki o güce inanıyorum," demenin sessiz yoluydu. Eli yüzümden yavaşça kayarken, gözlerindeki o karanlık endişenin yerini bir nebze de olsa takdire bıraktığını gördüm.

“Buyurun İnci Hanım.” Jandarma beni içeri doğru yönlendirirken son kez baktım Boran’a. Boran’ın bakışları, jandarmanın o buz gibi yönlendirmesiyle aramıza giren metal kapıya çivilenmişti. Gözlerindeki o koyu, koruyucu öfkenin yerini, bir anlığına beni o karanlık odaya tek başıma göndermenin verdiği amansız bir keder almıştı.

Kapı, ağır bir gıcırtıyla ve tok bir metal sesiyle kapandığında, Boran’ın varlığı artık sadece zihnimdeki bir dayanak noktasıydı.

Jandarmanın yönlendirmesiyle görüş odasına girdim. Camlı görüş odalarındandı. Özellikle bu seçilmişti. Görüş saati değildi, o yüzden yalnız olacaktık ve tedbir amaçlı bu sağlanmıştı. Ömer zaten telefon sokmama zoraki bir şekilde izin almıştı. Onda da telefon jandarmada olacaktı ve ben videoyu izleteceğim zaman alacaktım sadece. Zaten telefonda benim değildi, buraya aitti.

Yine yönlendirmeyle masaya geçip oturduğumda karşı tarafın demir kapısının açıldığını gördüm. Sonra da kolundan tutularak içeri sokulan adamı… Adnan Aral’ı. Zayıflamıştı. Saçlarına aklar düşmüştü. Onu asla böyle görmemiştim ben. Hep takım elbise giyerdi ama burada ilk defa bir tişörtle görüyordum ve eşofmanla.

Bakışları beni bulduğunda gözlerinden büyük bir şaşkınlık ifadesi geçti. Jandarma onu tam karşımdaki sandalyeye yönlendirirken bakışlarını benden bir saniye bile çekmedi. Bende ondan çekmedim. Bugün sondu. Onu son görüşüm olacaktı.

Masanın üzerindeki telefonu alıp kulağıma götürdüğümde Adnan Aral’da hiç beklemeden telefonu aldı. Benden önce davranarak konuştu. “Telefonla aradığımda bile sinirlenmişken geleceğini düşünmedim hiç.”

“İlk ve son gelişim olacak zaten.” Dedim anında. Gözlerinin içine bakarken devam ettim. “İlk ve son kez seni burada göreceğim ve hayatımdan tamamen çıkacaksın sonra.” Söylediklerim pek umurunda değilmiş gibi bana bakarken konuştu. “Nasılsın?” Duyduğum cümle ile güldüm. Öyle alaycı öyle samimiyetsiz bir gülüştü ki kendimi tanıyamadım birden. “Seni üzecek ama iyiyim.”

Cümlemle bir an yutkundu. Gözleri üzerimde dolaşırken konuyu uzatmamak adına tekrar konuştum. “Buraya seninle sohbet etmek için gelmedim. Sadece bir şey göstereceğim ve gideceğim. Sonra da seni vicdanınla bırakacağım.” Cümlemle kaşları hafiften çatılır gibi olsa da bir şey söylemedi, bense devam ettim. “Hani bana annemin evinin anahtarını vermiştin. Annem istediği için.”

“Gittin demek, o yüzden rüyalarıma girmiyor artık.” Diye cevap verdiğinde duraksadım. Bir an için gözlerine bakarken ilk defa onunla bu kadar uzun, göz göze konuştuğumuzu fark ederek yutkundum.

“Gittim.” Dedim cümlesine karşılık olarak. “Bana yazdığı ya da içini döktüğü o defteri buldum. Okudum defalarca. Ne gördüm biliyor musun?” deyip duraksadığımda Adnan Aral başını iki yana salladı. “Bir kızın olacağı için çok heyecanlandığını gördüm. Bana hediyeler aldığını, odamı ellerinle hazırladığını okudum. Sonra dedim ki bu bahsedilen kişi şu an ki kişi mi?”

Cümlemle yutkunup konuşmak için dudaklarını araladığında konuşmasına izin vermedim. “Aynı şeyleri konuşmak için gelmedim. Senin gözünde katil olduğum için bana olan sevgin bitti, beni hiç sevmedin, sahip çıkmadın, benden nefret ettin, beni öldürmek istedin. Bu cevabı biliyorum zaten. Ama sana bilmediğin bir şey getirdim ben bugün.”

Cümlemin bitişiyle birlikte geriye dönerek jandarmaya baktım. Bakışımla birlikte talimat aldığı için cebindeki telefonu çıkartıp bana verdi. Bense videoyu açarak cama doğru uzattım. An be an karşımdaki adamın suratını izlemeye başladım. İlk önce özlem oluştu sanki bakışlarında. Sonra bir şaşkınlık, acı…

“Merdivenlerden düştüğünü hiç öğrenmedin değil mi?” diye fısıldadım telefona doğru. Adnan, bakışlarını bana hiç çevirmeden videoyu izlemeye devam ederken kaşları çatıldı. O hep görmeye alışık olduğum sert, korkunç, suçlayıcı ifade vardı suratında. “Kanaması vardı, seni aradı. Sonra doğumda öldü. Hepsi bu. Sende en kolayını seçtin, suçu bana attın. Ama bak bunu sevdiğin kadına yapan kızın değil, soyadını verdiğin karın.”

Dişlerini sıkarak ekrana bakarken iyice yaklaştı cama doğru. Gözlerinin içindeki alevi görürken ben konuşmamı sürdürdüm. “Gidişini, umursamazlığını görüyorsun değil mi? Ne dersin belki senin yanında kala kala öğrenmiştir bunu.” Bakışları bir an için bana doğru döndüğünde videonun bittiğini anladım ve hiç beklemeden tekrar açtım. “Tekrar izle. Ben orada mıyım? O merdivenin başındaki İnci Demirhanlı mı yoksa Serap Aral mı? İyi bak!”

Sesimi yükseltmemle birlikte bakışlarını tekrar videoya çevirdiğinde gözlerini kapattı. Ne düşündüğünü, hissettiğini asla anlamıyordum. Anlamak da istemiyordum.

“Ben yokum değil mi orada? Annemi iten kim gördün mü kendi gözlerinle? Görmediysen ben söyleyeyim. Serap Aral, karın. Oğlunun annesi.” Dedim dişlerimin arasından. “Benim annemin katili, senin karın Adnan Aral. Algılayabildin mi? Ben değilim.”

“Sus.” Dişlerinin arasından fısıldarken gözlerini aralamadı. “Susmuyorum! Susmayacağım da!” dedim karşılık olarak. İçimde öyle büyük bir öfke vardı ki anlatamazdım. “Sen bu bahanenin arkasına saklanarak çocukluğumu cehenneme çevirdin. Sende, karında benim çocukluğumu yaşamama izin vermediniz, beni bir katil ilan ederek hayatımı kararttınız. Sen yaptın bunu Adnan Aral.”

Yanağıma doğru sızan gözyaşını silerek iğrenerek konuştum. “Nefret ediyorum senden. Senin kanını taşımaktan nefret ediyorum. Senin babam olmandan nefret ediyorum. Keşke annem değil de sen ödeseydin bu yaptıklarınızın bedelini.” İçimdeki acıyı yavaş yavaş ona boşaltırken ellerini başına yasladı çaresizlikle.

“Sen benim çocukluğumu çaldın, hayatımın 27 senesini hiç ettin. Seninle aynı kanı taşıyan yeğeninde benim bundan sonraki her anımda acı çekmeme neden oldu.” Dediğim anda usulca başını kaldırdı ve gözlerime baktı. Ne söylemek istediğimi anlamamışçasına bana bakarken yanağıma doğru süzülen yaşı umursamadan gülümsedim. “Sen beni öldürmek istedin ya hani, başaramadın. Ama o başardı. Çocuğumu öldürmeyi başardı, anne olma ihtimalimi elimden aldı. Gurur duyabilirsin onunla.”

Cümlemle dudakları aralanırken dudaklarının titrediğini gördüm. “İnci…” diye fısıldarken ilk defa bana bakarken gözbebeklerinin titreyerek yaşla dolduğunu gördüm. “Ne… ne demek?”

“Şu bakışın var ya, şunu görebilmek için ben yıllarımı feda ettim. Beni sev diye elimden gelen her şeyi yaptım. Sevmedin, sevme de zaten. El birliği ile hayatımı mahvettiniz sadece bunun keyfini çıkar, bugün senin bayramın olsun olur mu? Yeğenim kızımın pardon hiç kabul etmediğin o kadının hayatını kararttı diye bayram et onunla. Hatta yanına karını da göndereceğim onu da ekle o kutlamalara. Ama şunu unutma sizden etimle kemiğimle nefret ediyorum.”

Gözlerim, oturduğu sandalyeye yığılmış, çaresizliğin ve şokun heykeli gibi duran adama kilitliydi. Sanki yıllardır kurduğu yalan dünya şu an elimdeki telefonun ekranında paramparça olmuştu. Ellerini başının iki yanına kenetlerken gözleri masadaydı. Başını öne eğerken sanki kendi içinde bir şeyleri sorguluyordu. Sanki boynunda bir bağ vardı da onu yere doğru çekiyordu.

“Olamaz…” diye fısıldadı neredeyse duyulmayacak bir tonda. Haykırış değildi de sadece ciğerlerinden kaçan bir havanın sesiydi sanki. “Olamaz bu. Yapmazlar, bu kadarını yapmazlar.” Yüzünde büyük bir şok olsa da katıksız bir dehşet belirmesi uzun sürmedi. İnkâr etmeye çalışıyordu ama o inkarı ederken fısıldaması bile altının ne kadar çürük olduğunu gösteriyordu.

“Kendine yalan söyleme artık.” Dedim acı bir tebessümle. “Her şeyi gördün, her şeyi biliyorsun. Serap senin karındı, Bahadır’da senin yeğenin. Sen yetiştirdin onu.” Adnan duyduklarını sindirmeye çalışır gibi usulca başını kaldırdığında göz göze geldik. Gözlerinde ne bir öfke ne de bir savunma vardı; sadece koca bir boşluk vardı.

“Ben katil değilim…” diye fısıldadım son kez ama sesim netti. “Senin karın katil, senin yeğenin katil, sen katilsin. Şimdi beni öldürmek istediğin için hapis yatarken karının sana nasıl ihanet ettiğini ve hayatımı nasıl mahvettiğini düşün, olur mu?”

Cümlelerimle yüzü bembeyaz olurken dudakları titreyerek yarım yamalak bir şeyler söylemeye çalıştı. “Ben… ben bilemezdim. İnci bilemezdim ben…” Boğazını temizlemek istedi ama sesi bir hırıltıdan öteye geçemedi. Boğazından sessiz, boğuk bir hıçkırık tırmandığında omuzlarının titrediğine şahit oldum. Ellerini yüzüne kapatarak titremeye başladığında yutkundum.

İlk defa ağlıyordu. Dedem öldüğünde bile ağlamamıştı. Ağlayışını izlerken yüreğimde o beklediğim tatmin hissi, zafer sarhoşluğu yoktu. Sadece büyük, soğuk bir boşluk vardı. Gözümdeki yaş bile kurumuştu sanki. Bu adamın yaşları, 27 yıl boyunca bana yaşattığı cehennemin karşılığı değildi. Olamazdı da.

“Ağlama.” Dedim şaşırtıcı bir şekilde sakin bir sesle. “Bana yaşattığın acının yanında, senin bu halin sadece ucuz bir dram. Senin bu gözyaşların benim yirmi yedi yılımın bedeli olamaz.” Gözlerim yüzüne sabitlenmişken devam ettim sözlerime.

“Bana yirmi yedi yıl boyunca baba kelimesinin bir anlamının olmadığını gösterdin. Baba, güven demekti, sığınak demekti. Sen bana bu kelimenin sadece ihanet ve nefret demek olduğunu öğrettin. Benden hep nefret ettin, çünkü ben senin yasak aşkının kanıtıydım. Senin suçunun, sizin suçunuzun bedelini ben ödedim.”

Derin bir nefes alarak en büyük acımı, o acının kaynağının yüzüne fırlatacaktım. “Biliyor musun, beni hiç sevmesen de ben hep senin evladın olmak istedim. Abimle yaptığın gibi bana bir şeyler öğret, saçımı sev, sarıl, bir kere kızım de istedim. Ama olmadı.” Derken ona bakmayı sürdürdüm. O ise bana bakmıyordu, bakamıyordu.

“Sonra anne olmak istedim. Çocuğum olduğunda onun benden nefret etmemesini sağlayacaktım, bende ondan asla nefret etmeyecektim. Senin bana yaşattığın o boşluğu ona hissettirmeyecektim. Yemin ettim bu konuda. En büyük isteğim buydu. Onu kollarımda tutmak, o küçük yüreğe ait olduğu hissini vermek.” Sesim bir an titrese de hemen toparlayarak devam ettim. “Boran, asla senin gibi bir baba olmayacaktı. O daha şimdiden bebeğimize bir sığınaktı. Çok iyi bir baba olacaktı.”

Yüreğim sıkışmaya başlamıştı. Bunları söylemek çok ağırdı. Ama bir yandan da rahatlatıcıydı. “Ama bu şansı kaybetmek zorunda kaldı, kaldık. Senin ailen yüzünden. Senin yarattığın nefret çemberi yüzünden. Benim bebeğime kendi hissettiklerimi hissettirmemek en büyük amacımdı ama senin yeğenin onu aldı benden. Sen, bütün ailenle birlikte benim her ihtimalimi elimden aldınız. Sen çocukluğumu, karın annemi, yeğenin çocuğumu.”

Buz gibi gözlerle ona bakarken iç geçirdim. “Öyle zavallı bir adamsın ki, yaptıklarının faturasını küçücük bir bebeğe kestin. Zalimliğin, gaddarlığın, yaptığın tüm pislikler… ateşin bol olsun Adnan Aral. Şimdi seni vicdanınla baş başa bırakıyorum, eğer varsa tabi.”

Oturduğum yerden kalkıp arkamı dönerek kapıya doğru yürüdüm. Birden cama can havliyle vuran adamla birlikte adımlarım duraksarken istemsizce geriye doğru dönüp baktım. “İnci… gitme…kızım.” Diye boğuk seslenişini duysam da dudaklarını okusam da umursamadan tekrar arkamı döndüm.

Yirmi yedi yıl sonra nefretle büyüttüğü, öldürmeye çalıştığı, varlığından utandığı kızına ilk defa, yıkılmışlığın ve pişmanlığın en dibinde kızım diyordu. Sesi yalvarıyordu ama bu ses artık bana dokunmuyordu. Sadece bir dönemin bitişi gibiydi.

Sessizce odadan çıktığımda sesi kulağımda çınladı. Kapı kilitlendiğinde kollarım iki yana düştü. Yüreğimde ne intikamın zaferi ne de bir babaya duyulan merhamet vardı. Sadece büyük, sessiz, sonsuz bir boşluk vardı.

Koridorda birkaç adım attım. Ayak seslerim, beton zeminde yankılanan bir yabancı gibiydi. Dışarı yavaş yavaş çıkarken iç geçirdim. Adalet yerini bulmuştu. Serap’ta Bahadır’da kendi bedellerini ödeyeceklerdi. Adnan ise ömrünün sonuna kadar karısının ve yeğeninin katil, kendisinin de zavallı bir adam olduğunu bilerek yaşayacaktı.

Ama bu içimi ferahlatmaya yetmiyordu. Aklımda tek bir şey vardı. Neden şimdi?

Kızım… Tek kelime. Bütün duvarlarım, bütün zırhım o tek kelimeyle tuzla buz olmuştu. Yirmi yedi yıl boyunca beklediğim bu kelimeyi neden şimdi söylüyordu? Nefret ettiğim, hayatımı cehenneme çeviren kişinin yıkılırken söylemesi hak değildi.

Duvardan destek alarak duraksadım. Koridorun o soğuk, nemli kokusu burnuma doldu. Artık kendimi tutmama gerek yoktu. Boğazımdan kopan hıçkırığa engel olamadım bir anda. Zafer hıçkırığı, mutluluk gözyaşı değildi bu. Yirmi yedi yıllık terk edilmişliğin, sevilmeyişin ve sürekli reddedilişin hıçkırıklarıydı.

Kızım kelimesinin altında ezilen çocukluğum, annemin ölümü, bebeğimin kaybı… hepsi o koridorda üzerime yıkıldı sanki. Bu gözyaşları Adnan için dökülmüyordu. Bu gözyaşları o kızım kelimesini bir kez bile hak etmemiş bir adamdan bu kelimeyi duyduğu için ağlayan, yirmi yedi yaşında küçük İnci içindi.

Gözyaşları intikamın getirdiği yıkımı değil, sevgi arayışının getirdiği yıkımı temsil ediyordu. Ben kazanmıştım ama canım çok yanıyordu.

“İnci’m?” Boran’ın telaşlı sesi kulağıma gelirken gözlerimi aralayarak ona doğru baktım. Bana doğru yaklaşan bedene doğru birkaç hızlı adımda ilerleyerek kollarımı sardım ve başımı göğsüne yasladım. Boran anında bedenimi sarıp sarmalarken fısıldadım. “Bitti…”

“Evet, sen kazandın bir tanem.” Dedi Boran elleriyle saçlarımı severken. Ben kazanmıştım. Yirmi yedi yıllık yük uçup gitmişti. Ama bitmiş gibi hissetmiyordum. “Neden canım çok yanıyor o zaman?” diye fısıldadım başımı kaldırmadan. Sesim, kendi kulağıma bile yabancıydı. "Ben adaleti istiyordum. Şimdi onu buldum. Ama içimdeki boşluk büyüdü Boran, küçülmedi."

Boran yanağını başımın üzerine yaslarken daha sıkı sardı bedenimi. “Çünkü bazen savaşlar biterken galibiyetle birlikte acı da getirir. Ama o acı zamanla yerini mutluluğa bırakır, emin ol.”

Beni kendine biraz daha çekti ve çenemi nazikçe kavrayıp başımı kaldırdı. Gözleri, içinde fırtınalar kopan ruhumu sakinleştirecek kadar derin ve berraktı. “O boşluk dediğin yer, yıllardır o adamın sana yüklediği nefretin, reddedilişin ve haksızlığın kapladığı yerdi İnci’m. Bugün o pisliği temizledin. Boşluk var, çünkü o nefretin kökleri sökülüp atıldı. Şimdi orayı neyle dolduracağın sana kalmış.”

Gözlerimden yaşlar akmaya devam ederken, dudaklarım titredi. “Yirmi yedi yıl boyunca aradığım ama benden esirgenen tek şeyi yıkılırken söyledi, içtenlikle. O kadar çürümüş bir adamdan o kelimeyi duymak... intikamın kendisinden daha çok yaktı canımı. Ben onu sevmeyi bıraktım ama kabul edilişi arzulamayı bırakamamışım.”

Boran, gözyaşlarımı başparmağıyla sildi. Yüzü, tarifsiz bir şefkatle doluydu. “O kelimeyi hak ettiğin gibi duymadın belki ama hep gurur duyulacak bir kız oldun. Baban bunu kabul etmese de seni bugünlere getiren insanlar bunu kabul etti. Etmeye de devam ediyorlar. Senin değerin, onun ağzından çıkan bir kelimeye bağlı değil güzelim. Sen, o karanlıkta kendi ışığını yakmayı başardın. O adam, o kelimeyi söyleyerek kendi vicdanını rahatlatmaya çalıştı. Ama sen, onun bu son çırpınışını bile elinden aldın. Çünkü sen, onun pişmanlığına ihtiyacı olmayan bir kadınsın.”

Başımı usulca göğsüne yasladım. Boran'ın gömleği gözyaşlarımla ıslanırken, o, saçlarımı okşamaya devam etti. Kolları, benim sığınağımdı. “Biliyorum, o boşluk canını yakıyor.” diye fısıldadı kulağıma. “Ama o boşluk, artık bir yara değil, iyileşecek bir yer. Orayı, benim sevgimle, senin kendi gücünle ve bizim kuracağımız yeni hayatın umuduyla dolduracağız. Söz veriyorum.”

“Bende söz veriyorum. Onun için daha fazla gözyaşı dökmeyeceğim artık.” Dedim yemin eder gibi. Bu sadece bir söz değil, bir yemin, bir ilan-ı harp'ti. Kendi geleceğim için yaptığım bir savaştı.

Boran, başımı hafifçe kaldırıp gözlerime baktı. Dudaklarının kenarında hafif, acı dolu ama gururlu bir gülümseme belirdi. "İşte benim İnci'm." dedi. "İşte benim güçlü karım.” Deyip saçlarımın üzerini öptü. Ardından gözlerime tekrar bakarken fısıldadı. “Hadi bir şeyler yapalım, ne yapalım istersin? Ağva’ya kaçırmak isterim ama abinin yanında olman doğru olur, burada bir şeyler yaparız.”

Yüzümde yorgun bir tebessüm belirdi. “Kaçmak güzel olurdu. Ama haklısın, abim ve yengem... onlar da benim kadar yoruldu. Bu yükü onların omzundan da almalıyız.”

Boran elimi daha sıkı tuttu. “Sen ne istersen, ben hazırım.” Dediğinde bir an duraksadım düşünmek için. “Sahilde biraz yürümek bile yeter biliyor musun?” dediğimde Boran gülümsedi. “"Sahil olsun o zaman. Dalgalar bütün o pisliği alıp götürsün, ruhun deniz tuzuyla temizlensin."

El ele cezaevinden çıkıp Boran’ın arabasına bindiğimizde kısa bir yolculuğun ardından Boran aracı deniz kenarındaki uzun, taş döşeli yürüyüş yolunun hemen yanına park etti. Arabadan indiğimizde, iyot kokusu ve denizin uğultusu adeta bir terapi gibi zihnime doldu. Adliyeden kalan o nemli, kasvetli kokunun yerini taze, güçlü bir rüzgâr aldı.

Yürürken sessizdim. Boran da konuşmuyordu. Bu sessizlik, o kadar çok bağırmanın ve yüzleşmenin ardından ihtiyacım olan en büyük teselliydi. O an, Boran’ın eli, o zonklayan boşluğu yavaşlatan tek şeydi. Başımı kaldırıp usulca ona baktım. Düşünceliydi, ne düşünüyordu bilmiyordum ama ikimizde düşünceliydik.

Sonra denize döndüm. Kıyıya vuran her dalga, yirmi yedi yıllık nefretin getirdiği o ağır yükü benden çekip alıyor gibiydi. Koyu mavi suyun sonsuzluğu, babamın fısıltısının ne kadar küçük ne kadar önemsiz olduğunu yüzüme vuruyordu.

Gözlerim, yürüyüş yolunun hemen yanındaki küçük parka takıldı. Parkta birkaç çocuk sesi ve boş duran bir salıncak vardı. Aklıma istemsizce o geceye gitti. Defne ve Cihan’ın restoranından çıktıktan sonra yürüdüğümüz gece, Boran beni salıncakta sallamıştı. Aynı yerdeydik. O gece anlamıştım Boran’ın benim eksiklerimi tamamlamak için benim yanımda olduğunu.

Boran, parmaklarını elimde daha sıkı kenetledi. Bakışları, benimkinden ayrılıp salıncağa yöneldi. O da o geceyi hatırlıyordu. Sonra ne düşündüğümü hemen anlayarak beni elimden tutup salıncağa doğru yönlendirdi. “Hadi gel.” dedi, yüzünde derin bir şefkat vardı. “Saçmalama insanlar var.” Diye mırıldanırken Boran omuz silkti. “Hadi.”

Beni çekiştirerek parka götürürken utangaç bir şekilde baktım parktaki çocuklara. Boran umursamadan salıncağa binmemi beklerken fısıldadım. “Bir magazin muhabiri bizi burada görse ne olur biliyorsun değil mi?” dediğimde yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi. "Görsün," dedi, sesi meydan okuyordu. "Görsünler ve yazsınlar: 'İnci Demirhanlı, hayatının en zor gününden sonra, kocası Boran Demirhanlı’nın kollarında, kaybettiği çocukluğunu geri alıyor. Nefret değil, aşk kazanıyor.' Ne var bunda? Onların manşetlerinden değil, bizim hayatımızdan bahsediyoruz."

Boran, beni nazikçe salıncağa oturttu. Arkama geçti. O anda, parktaki diğer insanların ve muhabirlerin ne düşündüğü, gerçekten de önemini yitirdi. Sadece Boran ve ben vardık. Ellerini sırtıma koydu. "O gün ne kadar ihtiyacın vardı buna, biliyorum. Bugün daha çok ihtiyacın var. Kapat gözlerini."

Gözlerimi kapattım. Boran, yavaşça beni itmeye başladı. Salıncak yavaş ve sakin bir ritimle ileri geri gidiyordu. Boran’ın güçlü ve düzenli itişleri, yirmi yedi yıllık o yükü sırtımdan atma eylemiydi. Yüzüme çarpan rüzgâr, sanki zihnimdeki bütün o kötü sesleri süpürüyordu. Gözlerimden yaşlar akmıyordu; sadece içimdeki düğümler çözülüyordu.

"O kelimeyi unuttun mu?" diye sordu Boran, itmeye devam ederken. "Söz verdin. Daha fazla gözyaşı yok. Sadece gökyüzü var, sadece özgürlük var."

Salıncak biraz hızlanınca dudaklarıma küçük bir tebessüm yayıldı. Bu tebessüm, Boran'a aitti. Onun bana geri verdiği, kimsenin çalamadığı tebessümdü.

O an, salıncağın tepesinde, bütün o nefret ve acı anlamsızlaştı. Adnan'ın gözyaşları, "kızım" fısıltısı, Serap'ın merdivenlerdeki gölgesi... hepsi küçülmüş, silikleşmişti. Yirmi yedi yıl boyunca varlığımın tek nedeni, o adamın nefretini hissetmek, o boşluğu doldurmaya çalışmak olmuştu. Ben, onun suçunun bir uzantısıydım.

Şimdi ise, hayır. O salıncakta süzülürken ben Boran'ın karısı İnci'ydim. Ne birinin kanıtı ne de birinin pişmanlığıydım. Olanlar, beni tanımlamıyordu; sadece yaşadığım olaylardı.

Bedenim hafifliyordu. Sanki ruhum, uzun bir yolculuktan sonra ait olduğu yere geri dönüyordu. Çocukluğum çalındığında içimde oluşan o derin, soğuk boşluk, şimdi Boran'ın her itişiyle ısınıyordu. O boşluk, artık bir mezar değil, bir beşik gibiydi. Oraya nefret değil, Boran'ın sevgisi ve benim yeniden doğuşumun umudu yerleşecekti.

Kendi kendime fısıldadım. "Benim hayatım, onun hikayesi değil."

Boran'ın güçlü ve güven veren varlığı, benim kim olduğumu unutmama izin vermiyordu. Ben, dedemin, abimin ve Güney’in şefkatinden ve Boran'ın sarsılmaz sevgisinden yoğrulmuş bir kadındım. O çürümüş adamın soyundan değil, bu sevgiden geliyordum.

Salıncak biraz hızlanınca dudaklarıma küçük bir tebessüm yayıldı. Onun bana geri verdiği, kimsenin çalamadığı tebessümdü. Bu, hayatta kalmanın, affetmekten daha zor olan kendini kabul etme eyleminin tebessümüydü.

Salıncak yavaşlamaya geçerken birden gözlerimi araladım. Geriye doğru baktığımda bir an için Boran’ı görememek karnıma yumruk yememi sağlar gibi olduğunda yutkunamadım. Salıncakta tek başımaydım. Arkam boştu. Ruhumdaki o anki dinginlik, yerini hızla soğuk, keskin bir paniğe bıraktı. Yalnızlık. Yirmi yedi yıldır kemiklerime işlemiş olan o terk edilmişlik korkusu, bütün gücüyle geri dönmüştü. Gözlerim deli gibi Boran'ı aradı. Yoktu.

Hafifçe öne eğildim, salıncağın zincirlerine tutundum. Gözlerim, salıncağın hemen yanındaki bankları, yürüyüş yolunu taradı. Başım dönüyordu. Adnan'ın sesi, sanki hemen yanı başımdaydı. Kendimi salıncaktan aşağıya attım. Dengesizce birkaç adım attıktan sonra durdum. Gözlerim buğulanmıştı. Bir kâbusun ortasındaydım.

Tam o anda, parkın girişine yakın bir yerde, kalabalık bir çocuk grubunun yanında duran Boran'ı gördüm. Elinde pembe, koca bir pamuk şeker tutuyordu ve satıcıyla konuşuyordu. Boran'ı görmek, vücudumdaki bütün gerginliği bir anda çözdü. Dizlerimin bağı çözülür gibi oldu ama kendimi tuttum. Boran, oradaydı. Sadece bana, o masum tebessümüme yaraşır bir şey almaya gitmişti.

Satıcı sıraya giren tüm çocuklara pamuk şeker verirken aslında sadece bana değil tüm çocuklara pamuk şeker aldığını gördüm. Boran, pamuk şekeri alıp bana doğru dönmek üzereyken gözleri beni buldu. Yüzündeki gülümseme hemen silindi. Yüzümdeki korkuyu, paniklemeyi ve çaresizliği anında görmüştü.

Hızla pamuk şekeri tek eline alıp bana doğru hızlı adımlarla ilerlemeye başladı. "İnci, ne oldu?” Yanımda durduğunda nefes nefeseydi. Büyük, sıcak elleriyle yüzümü kavradı. Gözleri, korkuyla kocaman açılmıştı. "Ben... sen... yoktun." diye fısıldadım, sesim nefesimden zor ayrılıyordu. "Geriye baktım, yoktun. Yine yalnız kaldım sandım. Bir an için..."

Sanki bir rüyadan uyanmış gibiydim. Böyle olmaması gerekiyordu ama psikolojim kaldırmıyordu bazı şeyleri. Boran, beni kendine çekerken fısıldadı. "Şşşştt. Özür dilerim, güzelim. Ben buradayım. Hiçbir yere gitmedim. Sadece sana o çocukluğunu telafi etmek istedim. Çok yakındaydım, görmedin mi?"

Sıkıca kollarımı Boran’ın beline doladım. “Görmedim, göremedim sanki.”

“Tamam, bak geldim.” Dedi Boran saçlarımı öperken. Ardından elinde tuttuğu pamuk şekeri gözlerimin önüne getirdi. “Hem sana ne aldım, bak.” Pamuk şekerin rengi, az önce yaşadığım panikle tezat oluşturan, çocuksu bir neşeydi. Boran, sanki az önceki korkumu hiç yaşamamışız gibi, gülümsemeye çalışıyordu.

“Bu, o gün alamadığın ve hak ettiğin bütün pamuk şekerlerin temsili olsun.” diye fısıldadı. “Hayatımızda artık sadece böyle tatlı anlar olsun.”

Boran, pamuk şekerden bir parça koparıp usulca dudaklarıma yaklaştırdı. İstemsizce ağzımı açtım ve o tatlı, eriyen şekeri tattım. Hafif, bulut gibi bir tattı. Tıpkı o salıncakta hissettiğim hafiflik gibi. Güzeldi. Elbette ki daha önce yemiştim ama bunun tadı başkaydı. Hem Boran almıştı hem de kendi elleriyle yediriyordu.

Bu, sıradan bir tatlı değildi. Boran'ın bana olan sevgisinin somutlaşmış haliydi. Bu, 'Senin çocukluğun çalınmış olabilir, ama ben buradayım ve sana her şeyi yeniden yaşatacağım' demenin en masum yoluydu. Gözlerim doldu ama bu kez ne acıdan ne de korkudandı. Bu, minnettarlık ve saf sevinçten gelen bir doluluktu.

"Teşekkür ederim." diye fısıldadım. Pamuk şeker, yanaklarıma değen tatlı bir koku bırakmıştı. Boran gülümsedi. O gülümseme, karanlık bir yirmi yedi yılın ardından gelen en parlak ışıktı. “Etme, etme bir tanem. Yaşaman gereken bir şeyi yaşattığım için teşekkür etmene gerek yok. Sen benim canımsın. Asıl ben teşekkür ederim. Bana bu kadar güçlü bir kadının yanında olma onurunu verdiğin için."

“Çok seviyorum seni ama öyle böyle değil, biliyorsun değil mi?” dedim içim içime sığmayarak. Boran’ın yüzündeki tebessüm büyürken başını salladı. “Biliyorum, biliyorum da bazen bilmek yetmiyor. İcraat gerekiyor.” Dediğinde gözlerimi kırpıştırdım. O an, bu sözlerin ne anlama geldiğini düşünürken, yüzümde yorgun bir merak belirdi.

"İcraat mı?" diye sordum, kaşlarımı çatarak. "Ne gibi bir icraat?"

“Sen bence biliyorsun.” Deyip göz kırptığında fırsatçılığına karşılık güldüm. Anlamıştım. Bakışlarım etrafta dolaşırken mırıldandım. “Çok yanlış yerde, yanlış isteklerde bulunuyorsun.” Dediğimde Boran gözlerini araladı şaşkınlıkla, sanki masumiyetini incitmişim gibi. “Ufak bir yanak öpücüğünden bahsediyordum, sen ne anladın ki?” Muzip ve alaycı bir şekilde bana bakarken dudaklarını büzdü. "Senin o yorgun beynin hemen nereye gitti bakalım?"

“Ya of Boran.” Dedim kollarımı göğsümde bağlayarak. Yüzüm kızarmıştı ama bu, korkudan ya da üzüntüden değil, uzun süredir hissetmediğim bir flörtleşmenin yarattığı utangaçlıktandı. “Bana diyene bakın hele, aylar önce kardeşi odaya geldi diye küfreden kimdi?”

Aklıma gelen günle istemsizce gülerken bakışlarımı Boran’a değdirmedim trip atarcasına. Boran, bu yersiz sitemime karşılık gözlerini kısıp sahte bir ciddiyet takındı. "O günkü durum başkaydı. O bir 'icraat' anıydı. Kim gelse o küfrü yerdi kusura bakma.” dedi, sesinde ne pişmanlık ne de özür dileyen bir ton vardı. Aksine, yaptığı şeyden gurur duyuyordu.

Sözlerindeki rahatlığa sinirlenemedim. Aksine, dudaklarımın kenarında bir gülümseme belirdi. “Ne diyorsun sen ya?” dedim gülerek. “İcraatmış… Bir de utanmadan anlatıyor.”

“Anlatıyorum tabii.” dedi, gülümsemesini gizlemeye bile çalışmadan. Başını hafifçe yana eğmişti; o rahat, kendinden emin haliyle sanki her cümlesini bir şakaya dönüştürüyordu. “Gerçekten utanmazsın sen.” dedim, gözlerimi devirdim ama gülümsemem kaçamadı. “Utanmam.” dedi kısaca. “Sen gülüyorsun ya, o yeter.”

İçim istemsizce kıpır kıpır olurken gülüşümü engelleyemedim. Boran uzanarak elimi tutarken konuştu. “Hadi bakalım, biraz daha yürüyelim. Sonra abinlerin yanına gideriz. Malum.” Dediğinde onayladım. Serap Hanım akşam alınacaktı gözaltına.

Parktan çıkarken yol, sahil yoluna bağlanıyordu. Güneş artık iyice batmak üzereydi; gökyüzü turuncudan mora dönüyor, denizin üzerinde ince bir ışıltı dalgalanıyordu. Dalgaların sesi, şehir kalabalığının gürültüsünü bastırmıştı.

Ben elimdeki pamuk şekeri yavaşça koparıp ağzıma attım. Şeker, dilimde hemen eridi; çocukluğun kokusunu, masum bir tadı hatırlattı. Boran yanımda yürürken sessizdi ama gözleri üzerimdeydi; her lokmayı izliyordu sanki.

Gülerek pamuk şekerden küçük bir parça kopardım ve elimi uzattım. Boran, elimi tutmak yerine başını eğip pamuk şekeri doğrudan parmak ucumdan aldı. Dudaklarının sıcak nefesi parmağıma değdiği an, istemsiz bir ürperti geçti içimden. Kalbim, sanki bir anlığına dalgaların ritmine ayak uydurdu.

“Boran…” dedim, sesi bastırmaya çalışarak. “Ne var? Şekeri aldım işte,” dedi, yüzünde o umursamaz ama fazla iyi bildiğim gülümsemeyle. Yaptığı hareketin yarattığı etkiyi biliyor ve bundan keyif alıyordu. “Çok yakın." diye fısıldadım, yüzümün kızardığını hissederek. "Halkın içinde olduğumuzu unutuyorsun."

Boran, elindeki pamuk şeker parçasını tamamen bitirdi. Elini nazikçe belime doladı, beni kendisine daha çok yaklaştırdı. "Halkın içindeyiz, evet." dedi, sesini alçaltarak. "Ama şu an benim için sadece sen varsın.”

Gülerek başımı denize çevirdiğimde keyfime diyecek yoktu resmen. Boran'ın sözleri, sahilin huzuru ve pamuk şekerin tatlılığı birleşince, o kötü günün ağırlığı tamamen uçup gitmişti.

Hem şekeri yiyip hem de yürümeye devam ederken Boran, birden beni durdurdu. Bakışları, etrafta kimsenin olmadığından emin olmak istercesine yürüyüş yolunda hızla dolaştı. Sahil, gün batımından sonra iyice sakinleşmişti. Yürüme mesafemizde sadece birkaç loş ışık vardı.

"Dur bakalım." dedi, sesi hem muzip hem de aceleciydi. Anlamaz gözlerle ona bakarken birden yüzünü yüzüme yaklaştırarak dudaklarını dudaklarıma bastırdı. Şaşkınlıkla öylece kalakalırken geri çekildi. “Dudağına bulaşmıştı.”

Yüzüm anında kızardı. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Boran'ın gözleri, yaptığı şeyden duyduğu memnuniyetle parlıyordu. Yaptığı hareket, az önceki o tehlikeli 'icraat' flörtleşmemizin, masum bir sonuca bağlanmasıydı.

"Boran…" diye mırıldandım, sesimde bir sitemden çok, şaşkınlık ve hafif bir neşe vardı. Boran kıkırdadı. Elini nazikçe belime koydu. "Ne o? Pamuk şekeri dudaktan almanın yasak olduğu bir kural mı var? Ayrıca böyle çok hoşuma gitti, bir sonrakini bu şekilde yemeliyiz.” Dediğinde dayanamayarak koluna vurdum. “Ne biçim konuşuyorsun sen bugün?” Sesimde hem yorgun bir isyan hem de gizlenemeyen bir mutluluk vardı.

"Ne biçim mi konuşuyorum?" dedi Boran, beni kendine daha çok çekerek. "Sadece, hayatının geri kalanının ne kadar güzel ve ne kadar tatlı olacağını anlatıyorum. İntikam bitti, savaş bitti. Şimdi sıra, bizim mutluluğumuzda. Ve ben, bu mutluluğun her anını, her gramını sana hissettireceğim. Tatlı tatlı."

Yüzümdeki sıcaklık azalmak bilmiyordu ama bu, kesinlikle iyi bir histi. Bu flörtöz anlar, zihnime adeta bir panzehir gibi işliyordu. Boran, en doğru zamanda, en doğru şeyi yapıyordu.

Elindeki kalan pamuk şekeri bana uzattı. "Hadi, gitmeden bitirelim şunu. Yoksa yolda da seni öpmek zorunda kalacağım bulaşmasın diye." Gözlerimi devirdim ama gülümsedim. Pamuk şekerden son bir ısırık aldım. Yanında Boran'ın olması, bu sıradan anı bile dünyanın en anlamlı olayı yapıyordu.

O an, kordonda durup son bir kez denize baktım. Dalgalar, kıyıya vurup geri çekiliyordu. Artık o ses, bir tehdit değil, huzurlu bir ninni gibi geliyordu. Babamın fısıltısı, "kızım" deyişi, o ihanetler... hepsi o dalgalarla birlikte alınıp götürülmüş, denizin derinliklerinde kaybolmuştu.

İçimdeki o koca boşluk, artık korkutucu değildi. Orayı, nefretin kökleri dolduruyordu; şimdi ise o kökler sökülmüştü. Boran'ın şefkati, Boran'ın mizahı, Boran'ın sevgisi... onlar bu boşluğun etrafını sarıyordu. Artık içimde bir duvar değil, yeni bir bahçe için hazır bir zemin vardı.

Birlikte arabaya doğru yürüdük. Kordonun loş ışıkları, bize eşlik ediyordu. Arabanın kapısını açıp otururken, içimde tuhaf bir his vardı: Yorgunluk, büyük bir huzur ve yarın için sarsılmaz bir umut. Saatler sonra olacakları düşünmeden hissettiğim rahatlamanın tadını çıkartarak camdan dışarı bakmaya sürdürdüm.

Dışarıdaki dünya, hızlıca akıp giden ışıklarla doluydu. Artık o ışıklar, tehdit edici değil, sadece yaşamın hareketli birer işareti gibiydi. Boran, elini uzatıp elimin üzerine koydu. Bir an bugün o olmasa nasıl toparlanacağımı düşündüm, muhtemelen toparlanamazdım. Çünkü onun yokluğunda hep böyle olmuştu. Ama şimdi her şey farklıydı. O vardı ve ben şimdi tamamdım…

*****

Bir zamanlar yaşadığım ama asla evim gibi hissetmediğim o malikanenin bahçe kapısı, korumalar tarafından açılırken iç çektim. Boran ben senin yanındayım dercesine bacağımda duran elini kımıldatırken bakışlarım malikaneye kaydı. Sardun Aral’ın gidişiyle benim için ev olmaktan çıkmıştı, gerçi onun varlığında da kendimi hiç evimde hissetmemiştim. Koskoca malikanede kendini ait hissettiğim tek bir yer vardı. Orası da odamdı, en çok vakit geçirdiğim yer.

Abimlerim arabası garajın önündeydi. Güney hemen arabanın yanında korumalarla konuşuyordu. Bizim gelişimizi gördüğünde adımlarını arabaya doğru attı. Benim tarafıma yaklaşıp kapımı açarken bir şey söylemedi ama bakışları her şeyi anlatıyordu. Beklemeden arabadan inerken direkt olarak kollarımı sardım bedenine. O da anında beni sarıp sarmaladı önceden olduğu gibi.

“Hayatında seni kendin gibi hissettirmeyen, bir şeylerin cezasını sana çektiren insanlardan kurtuluyorsun kardeşim…” kulağıma doğru fısıldadığında gözlerimi kapattım ve kollarımı daha sıkı doladım ona. “Çok üzgünüm, çok şaşkınım. Ne diyeceğimi bilemiyorum ama bir yalanın er ya da geç ortaya çıkacağına bir kez daha inandım. Bundan sonra her şey çok güzel olacak.”

“Umarım…” dedim inançla.

Kollarımı belinden çekerken Güney benden ayrılarak hemen arkamızda dikilen kocama doğru ilerledi. “Hoş geldin.” Elini uzatırken Boran’da tuttu. Erkeklere özgü bir biçimde tokalaşırlarken onları izledim. “Hoş buldum. Naber?”

“İyidir, ne olsun. Siz naptınız?” Güney Boran’a doğru bakarken Boran aynı şekilde karşılık verdi. “Ne olsun, iyiyiz bizde şükür.”

Onlar birbirlerine bakarken kapıdan giren polis arabalarıyla nefesimi tuttum. Vakit gelmişti. Ömer arabadan inerken arkasından polis üniformalı birkaç polis daha indi. Ömer bize baş selamı verdikten sonra malikanenin dış kapısına doğru ilerledi. Korumalar hiçbir şekilde engel olmuyordu. Belli ki abim talimat vermişti.

Ömer kapıyı çaldığında kapı abim tarafından açıldı birkaç dakika içinde. İkisi arasında sessiz bir bakışma gerçekleşirken Ömer konuştu. “Serap Aral burada mı?” Abim başını sallarken kapıda Serap Hanım göründü. Ne olduğunu anlamak istercesine polis memurlarına bakarken konuştu. “Benim, bir şey mi vardı memur bey?”

Ömer başını salladı. “Elif Çetin’i kasten yaralama ve öldürme suçundan sizi gözaltına alıyoruz.” Ömer’in cümlesiyle birlikte Serap Hanım’ın yüzünde dehşet bir ifade oluştu. Korku, şaşkınlık, öfke… “Ne, ne öldürmesi? Ben bir şey yapmadım.” İtiraz ederken Ömer karşılık verdi. “İtirazınızı emniyette edersiniz hanımefendi. Alın.”

Serap Hanım’ın daha fazla konuşmasını engellemek amacıyla başıyla yanındaki polis memurlarına işaret verirken abim kapıdan çıktı. Bu anı görmek istemiyordu, annesini kelepçeli bir şekilde katil zanlısı olarak görmek istemiyordu. Bakışlarını kaldırdığı anda göz göze geldiğimizde gözlerinde çözemediğim bir ifade oluştu.

“Ben bir şey yapmadım, biri bir şey yapsın. Egemen, Doğa! Ben bir şey yapmadım.” Serap Hanım itiraz ederek polis memurlarının kelepçeyi takmasını engellerken polisler zorlukla kelepçeyi bileklerine geçirip kilitledi. O andan itibaren Serap Hanım artık polislerin himayesi altına girmişti.

Abim arkasını dönmezken gözlerini kapattı. Serap Hanım evden çıkartılırken ağlayarak konuştu. “Egemen, oğlum! Ben bir şey yapmadım. Egemen!” Sanki kendine inandırmak istercesine çırpınırken abim ona dönmedi. Serap Hanım’ın bakışları bir an için bana takıldığında duraksadı ama bu kısa sürdü. “Egemen! Yalvarırım sana annecim, bana dön bir kez. Ben yapmadım, ne olur.”

Abim, annesinin sesiyle olduğu yerde kalırken göz kapaklarının ardında, çocukluğundan kalma bir sahne belirdiğini tahmin edebiliyordum. Annesinin elinden tutup okula gittiği, yağmurlu bir sabah… O an, kalbinin derinliklerinde bir şeyin kırıldığını hissediyordum. Derin bir nefes aldı ama dönmedi. Dudakları kımıldadı ama kelimeler çıkmadı.

“Egemen…” Serap Hanım yalvarırken polislere yöneldi. “Ne olur, oğluma sarılayım bir kez. Ne olur.” Polis memurları Ömer’e bakarken Ömer başını salladı belli belirsiz. Serap adım hızlı adımlarla abime yaklaşıp önüne geçti ve başını göğsüne yasladı.

Serap Hanım’ın yüzü, o an gözlerimin önünden hiç gitmeyecek bir hâl aldı. Titreyen dudaklar, dolu gözler, bir şeyleri geri döndürmeye çalışan o çaresiz bakış… “Egemen…” dedi, sesi titriyordu. “Ne olur bir şey söyle. Ne olur oğlum…”

Ama abimin gözleri kapalıydı, kirpiklerinin ucunda biriken yaşlar düşmeye cesaret edemiyordu. Yumruk hâlindeki elleri, kollarının yanında sıkılı duruyordu. O kadar yakınlardı ki nefesleri birbirine karışıyordu ama aralarındaki mesafe dünyanın iki ucu gibiydi.

Serap Hanım onun göğsüne yaslanırken ben nefes bile alamadım. Abimin çenesinin kasıldığını gördüm. Yıllardır bastırdığı, söyleyemediği her şeyin yüzüne yansıdığını. Bir an için sanki kolunu kaldıracak sandım sanki o da annesine sarılacakmış gibi… ama yapmadı.

Polislerden biri sessizce yaklaşıp Ömer’e baktı. O an Ömer, dudaklarının arasından yalnızca şu kelimeyi fısıldadı “Yeter.”

Serap Hanım, abimin göğsünden başını kaldırırken yüzünde umutla karışık bir yıkım vardı. “Oğlum… bir şey söyle. Sen yapmadım biliyorum de, ne olursun.” Abim gözlerini araladığında sanki bakışları annesinin içini delip geçiyordu. “Keşke inanmak bu kadar kolay olsaydı, keşke gerçekten masum olsaydın.” dedi. Sesi neredeyse bir fısıltıydı ama evin içinde yankılandı.

O anda Serap Hanım’ın yüzündeki bütün renk çekildi, dizlerinin bağı çözüldü. Polisler onu tutup yavaşça uzaklaştırırken abim kıpırdamadı. Serap Hanım araca bindirilip götürülürken abim öylece beklemeye devam etti. Son kez dönüp bakmadı bile.

İçinin nasıl yandığını biliyordum. Bunca yıldır tanıdığı annesinin katil olduğunu öğrenmek nasıl bir yıkımdı tahmin edebiliyordum. Ben babam beni sevmediği halde bir katil olduğunu öğrendiğimde yıkılmıştım o annesinin, belki de dünyadan çok sevdiği kadının nasıl biri olduğunu öğrenmişti.

Abimin duruşu, içten gelen bir yıkımın dışavurumuydu. Omuzları sadece düşük değil, sanki vücudunun ağırlığını taşıyamıyormuşçasına çöküktü. Elleri, iki yanında, bir zamanlar hayat dolu olan o adamın artık hiçbir şeye tutunmak istemediğini haykırıyordu. Gözlerindeki donukluk, öfkeden çok daha beterdi; o, varoluşsal bir yorgunluktu. Ruhu, bir kum saati gibi boşalmıştı; öfkenin kumu bile kalmamıştı. Her şeyden, herkesten ve en çok da kendinden beklediği güçten yorulmuştu.

İşte tam o anda, dünyanın sesini yutan o sessizliğin ortasında, evin kapısı usulca, neredeyse korkarak aralandı.

Yengem çıktı. Üzerindeki hırka inceydi, aceleyle omuzlarına atılmıştı; sanki onu değil, kendi kırılganlığını örtmeye çalışıyordu. Yüzü solgundu, ancak gözlerinde bir an önce yaşanan fırtınanın enkazını anlamaya çalışan, saf, korunmasız bir şaşkınlık vardı. Etrafı süzdü, kalabalığı değil, havada asılı kalan o görünmez acıyı aradı. Sonra gözleri, bahçedeki heykele dönüşmüş kocasına kilitlendi.

“Egemen…”

O tek kelime, fısıltıdan biraz hallice, sanki camdan bir müzik kutusunun içinden gelmişti. Kasıtlı bir soru, bir sitem ya da acıma değildi; sadece bir varlığı teyit etme sesiydi. Ne yapacağını bilememenin çaresizliğiyle titriyordu. Ancak o kırılgandı ki, abimin etrafına özenle ördüğü bütün o görünmez, sert duvarlar o tek sesle çatladı ve yıkıldı.

Abim, omuzlarındaki ağırlığa rağmen, o sesi duyduğu an başını kaldırdı. Onu gördüğü an, vücudundaki her nefes alma mekanizması değişti. Birkaç saniye, aralarındaki birkaç metrelik mesafenin aşılamaz bir uçurum olduğunu düşünmüş olmalıydı. Sonra ilk adımı attı. Tereddütlü, zoraki. İkinci adımda, tutulan bir barajın kapakları gibi, her şey serbest kaldı. Mesafe eridi. Sonunda, abim kollarını eşinin etrafına doladı. Bu bir sarılma değil, bir sığınmaydı.

Yengem bir an neye uğradığını bilemedi, göğsüne çarpan kocasının ağırlığı karşısında afalladı. Ama içgüdüsü, bütün o şoku yendi. Kollarını kaldırdı, onun sırtına kenetledi. Abim başını omzuna gömdüğü an göğsünün kafesinde tuttuğu her şey, omuzunun kumaşına sızan sıcak bir nehir gibi birdenbire dışarı taştı.

Ağlaması gürültülü değildi; derindi, içtendi ve ruhun kemiklerinden sökülüp alınışı gibiydi. Omuzları sarsılıyor ama bu sarsıntı öfkenin değil, tükenmişliğin sarsıntısıydı. Nefesi kesik kesik çıkıyor, her nefes verişi, bir umudu daha bırakışı anlamına geliyordu.

Yengem tek kelime etmedi. Konuşmanın hiçbir anlamı yoktu. Konuşmak, bu ana basitleştirici bir etiket yapıştırmak olurdu. Sadece orada durdu, kocasının sırtını, omzunu okşadı. Elleri, sarsılan bir dünyayı nazikçe teskin eden birer çapa gibiydi.

Abim ağlarken, yengem başını hafifçe yana çevirdi ve gözlerini kapattı. Yüzü kocasının omzunda kaybolmuştu, ama yüzündeki ifade her şeyi anlatıyordu: Bu, sadece ağlayan bir adama sarılan bir kadın değildi. Bu, kendi içinde bin parçaya ayrılmış bir kadının, kendisinden çok daha paramparça bir adamı ayakta tutmaya çalışan haliydi. Onun acısı da sessizdi, kocasının omzuna gömülmek zorunda kalmıştı.

Ben, bu anın üçüncü ve aciz tanığıydım. Ne bir kelime ne de bir hareket yapabildim. Sanki nefes almam bile, onların acısının sesini bastıracak bir gürültüymüş gibi hissettim. İçim yanıyordu. Gözyaşlarım, onların görünmez yaralarını gören bir ayna gibi, istemsizce yanaklarımdan süzüldü. Bu sahnenin bir parçası olmak, acının ortak yükünü taşımak ağırdı. O an sadece seyirciydim ama kalbim, iki göğüs kafesinde atıyormuş gibi sızlıyordu.

Belimde Boran’ın elini hissettiğimde ona doğru baktım. Hiçbir şey söylemedi, çünkü kelimelerin burada tedavülden kalktığını biliyordu. Sadece beni kendine çekti. Başımı göğsüne yasladım. Onun sıcaklığı, dışarıdaki soğuk dünyaya karşı inşa edilmiş bir kale gibiydi. Sessizce, onun ritmik kalp atışlarının güvencesiyle, ağlamaya devam ettim.

Abim ağladıkça, ben de ağladım. Bizim sessiz gözyaşlarımız, onların sesli acısının bir yankısıydı. Sanki evin içindeki tüm nefesler, konuşmasalar bile, birbirlerinin acısını titreşimlerle iletiyordu. Hava ağırdı, gözle görülür bir ağırlıkla üzerimize çökmüştü. Sessizlik bile bastırıcıydı.

Bir süre sonra, abimin ağlaması tamamen kesildi. Sadece sarsıntılar azaldı, vücudu gevşemedi. Kıpırdamadı, eşinin omzuna yaslanmış halde, bütün gücünü o temastan alıyormuş gibi kaldı.

Yengem, elini onun ensesine koydu. Parmağını saçlarının arasında nazikçe gezdirdi. Bu hareket, binlerce kelimeden daha fazlasını söylüyordu. "Birlikteyiz. Buradayım. Sen ne kadar kırılırsan kırıl, seni tutacağım." Artık kelimelerin hiçbir faydası yoktu. Geriye sadece dokunuşun saf gücü ve paylaşılan sessizliğin dayanılmaz ağırlığı kalmıştı.

*****

Dün yaşanan o yerle bir edici fırtınaya rağmen, bugün güneş yine doğmaktan vazgeçmemişti. Bu, doğanın korkutucu bir kayıtsızlığı mıydı, yoksa bir inat çağrısı mı, anlamak zordu. Ama ışık vardı. Pencereden süzülen solgun, erkenci bir ışık.

Ne ben ne de Boran bu ışığı kucaklayacak gücü bulabilmiştik. Uyandığımda, göğsünde uyuyakalmıştım ve o beni hiç hareket etmeden tutmuştu. Bedensel yorgunluk, ruhsal yorgunluğun yanında önemsizdi.

Zor olsa da yataktan kalkıp mutfağa inmiş ve birlikte güzel bir kahvaltı hazırlamıştık. Ardından da keyifli olmaya çalışarak kahvaltımızı yapmıştık. Dün, Serap Hanım sorgusu yapıldıktan sonra nezarethaneye indirilmişti ve bugün duruşması vardı. Tabii ki gitmeyecektim. Murat Bey her zamanki gibi beni temsil edecekti. Abimde gitmeyecekti. Dün onun içinde çok zor bir gün olmuştu.

Öğlene doğru abimin de uyandığına emin olduğum bir saatte arayıp sesini duymuştum. Sesi iyiydi belki ama içi yanıyordu bunu biliyordum. Acısını göstermek istemiyordu, dün olduğu gibi sadece yengemin yanında gösterebiliyordu acısını bende o yüzden üzerine gitmiyordum. İnsan nerede rahatsa, nerede acısından arınabiliyorsa öyle olmalıydı.

Öğleden sonra Murat Bey’den Serap Hanım’ın tutuklandığı haberi gelmişti. 16 yıl verilmişti. Bir bebeğin annesiz kalmasının, bir kadının ölmesinin bedeli 16 yıl olmuştu. Adalet yerini bulmuş muydu? Yoksa yeni bir trajedi mi yaratmıştı? Bu ceza, benim içimdeki öfkeyi dindirmiş miydi? Hayır. Olanları geri getirmeyecek bir sayıdan ibaretti.

16 yıl. Ne kadar kısa ne kadar uzun bir sayı… İnsan hayatını böyle ölçebilmek, bir acıyı başka bir acıyla dengelemeye çalışmak… tuhaf bir yanılsamaydı. Kimi kandırıyorduk ki? Adalet bir teraziyse, onun kefesinde hep bir taraf eksik kalıyordu. O eksiklikse tam da insanın içindeydi.

İçimde sürekli aynı cümle dönüp duruyordu: “Bu kadar mı?” Bir hayat, bir ölüm, bir mahkeme salonu, birkaç cümle, bir karar…Ve geriye kalan sessizlik.

Camın önünde uzun süre oturdum. Gün ışığının çekilişini izledim. Gökyüzü, yavaş yavaş solarken, içimde de aynı renkler kayboluyordu. Ne öfke kalmıştı ne de umut. Sadece tükenmiş bir dinginlik. Bazen acı bile yoruluyordu, bunu fark ettim o an. İnsan bir noktadan sonra artık üzülmüyordu, sadece kabulleniyordu.

Belki de doğa bu yüzden bu kadar kayıtsız görünüyordu. Güneş her gün yeniden doğuyor, yağmur her seferinde yeniden yağıyordu. Çünkü hiçbir şey onun için kişisel değildi. Olan oluyordu. Ve biz, o olanların içinde, kendimize anlamlar uyduruyorduk. Belki de yaşamak buydu: Bir şeyin anlamını kaybettikten sonra bile ona anlam aramaya devam etmek.

Yavaşça yerimden kalktım. Dikmek için çiçek almıştım ve şimdi tam zamanıydı. Kafamı dağıtmam gerekiyordu. Boran şirketle ilgili bir konuşma yaptığından çalışma odasındaydı ve ben düşüncelerimde boğulmak üzereydim. Bu yüzden rahatlamam gerekiyordu.

Bahçeye çıktım. Hava serindi ama rahatsız etmeyecek kadar yumuşaktı. Toprak nemliydi; geceki çiğin ardından mis gibi kokuyordu. Elimdeki küçük küreği toprağa batırırken parmaklarımın arasından kayan o serinlik bana iyi geldi. Toprak her zaman dürüsttü. Ne verirsen onu kabul eder, zamanı gelince sana geri verirdi.

Aldığım çiçekler renk renkti, birbirine karışmıştı. Mor lavantalar, beyaz kasımpatılar, birkaç da menekşe… Her biri sanki başka bir duygunun sesi gibiydi. Toprağı açarken içimden geçenleri fark ettim: Belki de ben, her biriyle biraz umut ekiyordum kendime. Biraz huzur, biraz yeniden başlama isteği…

“Benim güzel karım ne yapıyormuş burada?” Birden duyduğum sesle irkilirken geriye doğru dönüp sitemle baktım kocama doğru. “Aklımı aldın, öyle gelinir mi?” Boran tepkimle gülerken bana doğru yaklaşmaya başladı. Bense elimdeki çiçeği dikerek toprakla kapatmaya koyuldum.

O sırada Boran tam arkama gelip usulca eğildi ve başımın tepesine dudaklarını yaslayarak öptü. “Ben senin aklını daha önce aldım diye biliyordum.” Muzip bir tonda konuşurken güldüm. “Tek aklımı mı? Kalbimi de aldın…” dedim göz ucuyla ona bakarken.

Boran’ın yüzünde beliren o gülümseme, sabah güneşinin bulutlar arasından süzülüp toprağa düşen ilk ışığı gibiydi; sıcak, sakin ve güven verici. Gözlerindeki kahverengi ton, ışıkla birlikte altın gibi parlıyordu. O an, dünyanın tüm sesleri bir anda sustu sanki; kuşların cıvıltısı bile bir adım geride kalmıştı. Yalnızca kalbimin ritmini ve onun nefesinin boynuma değdiğinde bıraktığı sıcaklığı hissedebiliyordum.

“Kalbini aldım, öyle mi?” diye mırıldandı Boran, sesi neredeyse fısıltı kadar yumuşaktı. Elleri, belimin hemen üzerindeyken konuştu. “Belki de geri vermeliyim.” dedi göz kırparak.

“Hayır.” dedim hafifçe gülerek. “Artık sende o, bende değil. Zaten geri istesem de vermezsin.”

“Doğru.” dedi, dudaklarının kenarıyla belli belirsiz bir gülümserken. “Senin kalbini kaybetmek, kendimi kaybetmek olurdu.”

Bu sözlerle içimde bir şey eridi; tıpkı sabahın nemiyle yumuşayan toprağın kalbinde saklanan o küçük umut gibi. Elimdeki çiçeği toprağa yerleştirip avuç içimle bastırdım. Boran yanıma diz çökerken kasanın içindeki diğer çiçeği aldı. Bana yardım etmek istercesine toprağı kazarken konuştu.

“Ne kadar güzel düşünmüşsün.” Dediğinde gülümsedim. “Artık burada yaşıyoruz, o yüzden gönlümüze göre bir şeyler yapalım istedim. Burası bizim yuvamız sonuçta.” Boran dikkatle beni dinlerken ekledim. “Hem bana iyi geliyor ilgilenmek. Londra’da da evimde saksılarda çiçek yetiştirirdim. Hatta domates falan yetiştirmeye çalıştım biliyor musun?”

Boran’ın kaşları hafifçe kalktı, gözlerinde hem şaşkın hem de keyifli bir parıltı belirdi. “Gerçekten mi?” dedi, gülümserken elindeki minik küreği toprağa batırdı. “Seni küçük bir şehir bahçecisi olarak hayal edemiyorum. Londra gibi bir yerde, gökdelenlerin arasında, sen domates yetiştiriyorsun öyle mi?”

Ben de gülmeye başladım, omuzlarım hafifçe sarsıldı. “Evet,” dedim savunur gibi, “Balkonum küçüktü ama inadına uğraştım. Küçük saksılarda filizler çıkarmıştım. Her sabah kalkar kalkmaz önce onlara bakardım.”

Boran başını yana eğdi, gözleriyle beni izliyordu; yüzümdeki ifadeyi, ellerimin toprağa dokunuşunu, kelimeleri söylerken sesimin yumuşayışını... “Senin o hâlini görmek isterdim.” dedi sonunda. “Uğraşırken yüzüne bulaşan toprağı bile tatlı bulurdum muhtemelen.”

“Elbette bulurdun,” dedim gülerek, “Çünkü bana toz kondurmuyorsun.”

“Doğru,” diye mırıldandı, sesi alçaldı, rüzgârla birlikte daha derinden geldi. “Ama toprak başka… toprağa kondururum seni. Çünkü o da tıpkı senin gibi, hayat veriyor.”

İçim eriyerek ona bakarken elimi elinin üzerine götürüp sıkıca tuttum. “Sende benim hayat vermemi sağlayan güneşsin.” Boran’ın bakışları o anda yumuşadı; gözlerindeki sıcaklık, içime işleyen bir huzura dönüştü. Dudaklarının kenarıyla hafif bir gülümseme belirdi, ardından o tanıdık derin sesiyle konuştu. “Güneş mi?” dedi, başını hafif yana eğerek. “O zaman sen benim toprağımsın. Ne kadar ısıtırsam ısıtayım, sen olmadan hiçbir şey yeşermez.”

Sözleri içime dolan bir melodi gibiydi. Kalbim göğsümde bir anlığına hızla çarptı, sonra sakinleşti. Elini sımsıkı tuttum, avuç içlerimiz toprağın sıcaklığından mı, yoksa birbirimizin dokunuşundan mı ısındı bilemedim.

Rüzgâr saçlarımı yüzüme doğru savurduğunda Boran, başparmağıyla yanağıma düşen bir tutamı usulca geriye itti. O kadar nazik bir hareketti ki, sanki parmaklarının ucunda bile sevgisini taşıyordu. Eli yanağıma doğru dokunduğunda yüzümü kırıştırdım. “Toprak oldu değil mi?”

Boran güldü tepkime karşılık. Bende gülerken hiç beklemeden elimi uzatıp onun yanağına dokundum. Hatta orta ve işaret parmağımı elmacık kemiğine sürerek sanki savaşa gidecekmiş bir asker gibi yüzünde iz bıraktım.

Boran bir an şaşırmış gibi baktı, sonra yüzünde o tanıdık, derinlerden gelen kahkaha yayıldı. Gülüşü öyle sıcaktı ki, bahçeyi bile aydınlatıyor gibiydi. “Demek savaş boyalarımı sürdün ha?” dedi alayla ama sesinin altında belli belirsiz bir şefkat vardı.

“Evet.” dedim, kahkahamı bastırmaya çalışarak. “Hazır ol Boran Bey, toprak krallığında büyük bir mücadele başlıyor. Kuralları ben koyarım.”

“Öyle mi?” diye sordu, kaşlarını hafifçe kaldırıp bana doğru bir adım attı. “Peki komutan hanım, ya ben teslim olursam?”

“Teslim olursan…” dedim, gözlerimi kısıp sanki gerçekten düşünür gibi yaparak. “Belki affederim. Belki.” Boran gülerek başını iki yana salladı. “Tehlikeli bir rakiple karşı karşıyayım.” Ardından, hiç beklemeden ellerini toprağa daldırdı. “Ama savaş iki taraflı olur, değil mi?”

“Boran, sakın—” dememe kalmadan, bir avuç toprağı parmaklarının arasından kaydırıp usulca koluma sürdü. Çığlık gibi bir kahkaha çıktı ağzımdan. “Yapma!”

“Sen başlattın,” dedi keyifle, sonra ellerini havaya kaldırdı. “Ben sadece savunmadayım.”

“Savunma ha?” dedim, elime geçirdiğim küçük bir avuç toprağı onun göğsüne doğru fırlatırken. Toprak gömleğine sıçradı, birkaç parça saçına bile bulaştı. İkimiz de durduk, ardından aynı anda gülmeye başladık. Kahkahalarımız bahçenin sessizliğinde yankılandı, lavantaların arasında dolaşıp rüzgâra karıştı.

Gülüşlerimiz yavaş yavaş yerini tatlı bir sessizliğe bıraktı. Rüzgâr hafifçe esti, lavantaların mor başları salındı, üzerimizdeki bulutlar yavaşça dağılırken güneş yeniden kendini gösterdi. Boran’ın gömleğinde, benim de ellerimde ve yanaklarımda toprağın küçük izleri kalmıştı ama bu da garip bir şekilde güzel görünüyordu, sanki doğanın bir parçası olmuştuk.

“Tamam,” dedim gülümseyerek. “Barış yapalım. Yoksa bahçede çiçek değil, toprak savaşı bitecek gibi.” Boran, başını eğip gülümserken elindeki küreği bana uzattı. “Barış anlaşması: sen kazandın, ben yardımcınım.”

“Elbette öylesin,” dedim gözlerimi devirmeden edemeyerek ama içim sıcacık olmuştu.

Birlikte yeniden toprağın başına döndük. Boran yanımda diz çöktü, ben yeni bir çukur açarken o toprağı dikkatle eşeliyor, arada bana bakıp sessizce gülümsüyordu. O gülümseme, bir teşekkür gibiydi; hiçbir kelimeye ihtiyaç bırakmayan, sessiz ama derin bir minnettarlık.

Toprağa yeni bir çiçek yerleştirdim bu sefer ki beyaz bir kasımpatıydı. Köklerini düzgünce yerleştirip üzerini toprakla örterken, parmak uçlarım toprağın yumuşaklığına karıştı. Her bastırışımda içimdeki gerginliğin azaldığını hissediyordum.

Derin bir nefes aldım. Hava, lavanta ve nemli toprak kokusuyla doluydu. Gözlerimi kapattım, aklımda dolaşan o karmaşık düşünceler — kaygılar, endişeler, geçmişten kalan tortular — birer birer eriyip dağılıyordu. Sadece rüzgârın sesi vardı, bir de Boran’ın yanımdaki varlığının güveni.

Bir süre birlikte toprağı düzeltip kenarına su döktük. Güneş batıya eğilmeye başlamıştı; ışığı çiçeklerin üzerinden süzülüyor, toprağa altın bir renk bırakıyordu. Rüzgâr, lavantaların arasında gezinirken bir an sessizlik oldu. Ama bu sessizlik, huzursuz değil; tam aksine, içimi saran bir dinginlikti.

Başımı gökyüzüne kaldırdım. Gökyüzü yavaşça turuncuya dönüyordu, günün tüm telaşını geride bırakmış gibiydi. O an, ben de aynısını yapabildim. Düşüncelerim sustu. Kalbim yalnızca huzuru duydu.

Boran elini omzuma koydu, parmaklarını nazikçe sıktı. “Bak.” dedi alçak sesle, “Ne kadar güzel oldu.”

Toprağın içinde, biraz önce ektiğimiz çiçekler sıra sıra uzanıyordu; mor, beyaz ve yeşilin en tatlı tonlarında. Rüzgârla dans ediyor, sanki bizden bir teşekkür fısıltısı duyuluyordu.

Derin bir nefes alıp kolumu Boran’ın beline sararken onayladım. “Evet, tam olması gerektiği gibi oldu.” Dedim gururla. Ardından usulca başımı kaldırıp Boran’a baktım. “Akşam yemeğinden sonra çayımızı demleyip bahçemizde içelim. Hem bu güzel çiçek kokuları hem ılık hava hem sen. Huzuru bulalım biraz.”

“İçeriz tabii.” Derken şakağımı öptü Boran.

Ardından birlikte içeri girdiğimizde Boran duşa ilerledi. Gerçek manada kirli olmaya hiç tahammülü yoktu. O hızlı adımlarla duşa ilerlerken arkasından bakıp istemsizce güldüm. Bende odamdan birkaç parça temiz kıyafet alarak diğer banyolardan birine ilerledim.

Banyoya girdiğimde aynada yüzüme baktım; yanaklarımda toprağın minik izleri, saç diplerimde birkaç kuru lavanta yaprağı kalmıştı. Hafifçe güldüm. Uzun zamandır kendimi böyle doğal, böyle sade hissetmemiştim. Duşun altına geçtiğimde, suyun sıcaklığı tenime değdiği anda bütün yorgunluğum çözülmeye başladı. Sanki toprak değil, içimdeki gerginlik de akıp gidiyordu.

Köpüklerin arasından saçlarımı tararken yüzümde hafif bir tebessüm vardı. Gözlerimi kapattım; kulaklarımda hâlâ Boran’ın kahkahası çınlıyordu. Bahçedeki o an… gülüşlerimiz, toprakla karışmış ellerimiz, rüzgârda dans eden çiçekler. Bütün karmaşanın içinden doğan o küçük mutluluk parçası.

Duştan çıktığımda saçlarımı havluyla sardım, aynaya bir kez daha baktım. Gözlerimin altındaki o yorgunluk çizgileri bile sanki biraz silinmiş gibiydi. Yavaşça nemlendiricimi sürdüm, ince bir parfüm sıktım; lavanta ve vanilya karışımı. Kokusuyla birlikte içim daha da hafifledi.

Temiz, sade açık krem tonlarında, yumuşak kumaşlı bir elbise giydim. Uzun zamandır bu kadar basit bir kıyafette bile kendimi bu kadar iyi hissetmemiştim. Ayaklarıma terliklerimi geçirip saçlarımı kuruturken hafif bir şarkı mırıldandım.

Tam o sırada pencereden dışarı baktım. Gün tamamen kararmış, gökyüzü lacivertin en derin tonuna bürünmüştü. Ama bahçede bir şey farklıydı… Işıklar. Küçük, sarı lambalar sırayla yanmıştı. Ardından masanın üzerindeki mumların titrek ışığı göründü. Kalbim bir an duracak gibi oldu.

Boran…

Hızla pencerenin perdesini araladım. Bahçenin ortasında, diktiğimiz çiçeklerin tam yanı başında küçük bir masa kurulmuştu. Üzerinde iki fincan, yanında demlikten yükselen buhar. Masayı çevreleyen lambalar toprağın üzerinde bir yıldız yolu gibi uzanıyordu. Rüzgârda mum alevleri hafifçe titriyor, sanki ortamın kendisi fısıldıyordu. “Hoş geldin, huzur.”

Elimi kalbime koydum, istemsizce gülümsedim. Boran’ın bu kadar kısa sürede böyle bir şey hazırlayabileceğini düşünmemiştim.

Yavaş adımlarla bahçeye çıktım. Çiçeklerin arasından geçerken lavantaların kokusu yeniden burnuma doldu. Boran, masa başında, gömleğinin kollarını dirseğine kadar sıvamış haldeydi. Çayı fincanlara doldururken beni fark etti.

Göz göze geldik. Gülümsemesi o kadar içtendi ki, kalbimin bir köşesi yumuşadı. “Hoş geldin, güzel bahçıvanım.” dedi şaka yollu, ama sesinde derin bir sevgi vardı. “Sen… bunu ne ara yaptın?” dedim şaşkınlıkla, gözlerim hâlâ masadaki detaylarda geziniyordu: küçük bir tabakta kurabiyeler, hazırlanmış sandviçler, yanına dizilmiş taze meyveler… üzüm, dilimlenmiş elma, birkaç tane çilek, ortada lavanta demeti, hatta peçetelerin bile düzenli yerleştirildiği bir masa.

Boran omuz silkti. “Sen duştayken…” Birkaç hızlı adımda masaya yaklaştığımda Boran sandalyesini çekip bana yer gösterdi. “Buyurun, hanımefendi. Bahçemizin ilk çayı, sizin onurunuza.”

O anda gülümsemem istemsizdi, kalbim doluydu. Sandalyeye otururken rüzgâr saçlarımı hafifçe savurdu; çaydan yükselen buhar, lavanta kokusuna karıştı. “Boran…” dedim, gözlerim hafif nemlenirken. “Bunu hiç unutmayacağım.”

O elini fincanına uzatarak gülümsedi. “Unutulacak bir şey yapmadım, İnci. Sadece seni hatırlatan bir akşam yarattım. Hadi, bak kendi ellerimle hazırladım sandviçleri. Bu akşamlık da bir değişiklik olsun dedim. Umarım güzel olmuştur.”

Gülümsedim. “Senin ellerinden çıkan bir şeyin güzel olmama ihtimali var mıydı zaten?” dedim, sandviçlerden birini alırken. Ekmeğin ızgarada hafifçe kızarmış kokusu, lavantayla karışınca bahçeye yepyeni bir sıcaklık doldu.

Boran fincanını kaldırıp çayından bir yudum aldı. “Ben sadece sandviçleri hazırladım.” dedi mütevazı bir ifadeyle. “Ama bu masayı, bu akşamı... senin gülüşün tamamladı.”

Bir an için sessiz kaldım. Çayın sıcaklığı dudaklarıma değdiğinde içimi saran his, huzurun ta kendisiydi. Düşüncelerim, günün karmaşası, kafamın içindeki o yorgun sesler… hepsi yavaş yavaş uzaklaştı. Rüzgâr saçlarımı yüzümden çekip nazikçe savurdu, lavantaların kokusu etrafımızda dönüyordu.

“Bu kadar basit bir şeyin insanı bu kadar iyi hissettirmesi garip,” dedim. “Bütün gün o kadar şey düşündüm, o kadar yoruldum ki… Şimdi sadece buradayım. Sadece bu an.”

Boran gülümsedi, fincanını bana doğru kaldırdı. “O zaman bu ana içelim. Geçmişe değil, geleceğe de değil... sadece şimdiye.” Ben de fincanımı kaldırdım, çaylarımızın kenarları usulca birbirine değdi. Hafif bir tını yayıldı, gece sessizliğine karışan bir melodi gibi.

İlk ısırığı aldığımda sandviçin sıcaklığıyla birlikte içimde garip bir huzur yayıldı. “Gerçekten çok güzel olmuş,” dedim ağzım doluyken, sonra utanıp gülmeye başladım. Boran kahkaha attı. “Afiyet olsun, gurur duydum. Belli ki savaş alanından mutfağa geçişim başarılı.”

“Kesinlikle öyle,” dedim gözlerimi kısarak. “Ama dikkat et, bu kadar güzel jestlerle beni şımartırsan bir daha normal akşam yemeği kabul etmem.”

“Tamam o zaman.” dedi yavaşça, bana biraz daha yaklaşarak. “O halde bundan sonra her akşam küçük sürprizler yaparım. Bazen sadece bir fincan çay, bazen bir dilim meyve... Ama yanında her zaman sen olursun.”

O an kalbim bir kez daha titredi. Rüzgâr hafifçe esti, mum alevi sallandı ama sönmedi. Gökyüzü lacivertin içinde parlayan birkaç yıldızla süslenmişti. Çiçeklerin yaprakları birbirine sürtünüyor, uzaktan cırcır böceklerinin sesi duyuluyordu.

O huzurlu akşamın ortasında, zaman sanki durup nefes almış gibiydi. Çaydan hâlâ ince bir buhar yükseliyor, mumların titrek ışığı yüzümüze narin gölgeler düşürüyordu. Boran fincanını parmaklarının arasında çevirirken bana bakıyor, ben ise sadece o anın dinginliğinde kalmak istiyordum. Her şey, uzun zamandır ilk kez bu kadar sakin, bu kadar doğru gelmişti.

Tam o sırada… Bahçenin sessizliğini delen sert bir kapı zili yankılandı. İkimiz de bir anda irkildik. O sıcak atmosferin üzerine, ansızın gelen bir soğukluk çökmüştü.

Boran kısa bir bakış attı bana; yüzündeki rahat ifade yerini bir şaşkınlığa bıraktı. “Bu saatte kim olabilir ki?” dedim fısıltıyla. Sesim, kalbimin hızla atan sesi arasında neredeyse kaybolmuştu. Boran sandalyesini itti, ayağa kalktı. “Ben bakarım,” dedi sakin ama dikkatli bir tonla.

Onun adımlarının uzaklaşışını izlerken içimde tarif edemediğim bir huzursuzluk büyümeye başladı. Az önceki sessizlik artık huzur değil, bir çeşit bekleyişti. Bende beklemeden ayağa kalkıp peşinden ilerledim. Genelde kimse habersiz gelmezdi.

Boran kapıyı açtığında kapının önündeki polis üniformalı kişileri gördüm. “Boran Demirhanlı?” Resmi bir biçimde hitap ederlerken Boran onayladı. “Benim.” O cevaplarken bende hızlı adımlarla yanına ilerleyip tam yanında durdum.

“Adnan Aral, cezaevinde öldürüldü. Boran Demirhanlı, Adnan Aral’ın öldürülmesini azmettirme suçundan sizi gözaltına alıyoruz.”

 

Bölüm Sonu

‣‣‣ Bölümü beğendiniz mi?

‣‣‣ İnci ve Boran sahneleri nasıldı?

‣‣‣ Serap tutuklandı, artık hayatımızdan çıktı şükürler olsun. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

‣‣‣ Adnan Aral ve İnci’nin konuşması nasıldı, bu yüzleşmenin olması gerekiyordu.

‣‣‣ Ve… son sahne. Sizce neler olacak?

Diğer bölümde görüşmek üzere yorumlarınızı bekliyorum…

 

Bölüm : 27.02.2026 19:55 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...