
🖇️Umarım severek okuduğunuz bir bölüm olur, keyifli okumalar...
🖇️Lütfen satır arası yorum yapmayı ve oy vermeyi unutmayın.
🖇️Bölüm uzun iki bölümmüş gibi düşünebilirsiniz, belki iki part şeklinde okursunuz. Oy ve yorumları da ona göre bekliyorum. Emeğe saygı lütfen!!! Ben bu kadar emek verirken tek saniyenizi alacak şeylerden kaçınmayın rica ediyorum.
49. Bölüm
İnsanların bilinç altında yatan birçok inanç vardır. İnsan çok gülerse çok ağlar, çok güldük başımıza bir şey gelecek gibi… Benim içimde de bunlara çok benzer bir inanç vardı. Huzurla geçen günlerin ardından geleceğine inandığım kötü günler… ve sanki dünya bu düşüncemi biliyormuş gibi, bunu kanıtlarcasına her huzurluyum dediğimde beni ağlatacak, belki de dünyamı başıma yıkacak olayları yaşamama neden oluyordu.
Ve işte o an gelmişti.
Boran’ın yanında duran polis memurlarının sesi kulaklarımda çınladı: “Boran Demirhanlı, Adnan Aral’ı öldürmeye azmettirme suçundan gözaltına alınıyorsunuz.”
Adnan Aral… babam olan ama aslında olmayan adam… ölmüştü.
Bir saniyeliğine nefes alamadım. Dünya dönüyordu ama ben sanki yerimde donup kalmıştım. Gözlerim önündekileri seçemiyor, kalbim göğsümde tuhaf bir ağırlıkla sıkışıyordu. Bahçe, mum ışığı, çay fincanı… hepsi bir anlığına anlamsız, uzak bir film sahnesi gibi gelmişti ve o anda fark ettim ki, benim en derin inancım doğru çıkmıştı: huzurun ardından gelen, yıkıcı bir gerçek vardı.
O an içimde bir boşluk açıldı; nefesim düzensizleşti, ellerim titremeye başladı. Boran’a bakmak istedim ama gözlerim bulanık, aklım karmakarışıktı.
“Bir yanlışlık olmalı, olamaz öyle bir şey.” Dedim itiraz ederek. Polis memuru kısaca bana bakarken tekrar Boran’a baktı. “Orasını emniyete gittiğimizde görürüz. Lütfen zorluk çıkarmayın.” Polis memuru kelepçeyi takmak için Boran’a bakarken kalbim hızla atmaya başladı.
Boran polis memuruna bakarken gözleri bana değdi; içinde bir suçsuzluk, bir çaresizlik ama aynı zamanda bana güven vermeye çalışan bir kararlılık vardı. “Ben yapmadım, kimseyi azmettirmedim. Hangi hakla kapıma gelip gözaltına almaya çalışıyorsunuz? Evrakı görebilir miyim?”
Polis memuru dosyayı gösterirken Boran gözlerini hafifçe kısarak bakışlarını çevirdi. “Fatih, hemen avukatı ara. Evrakları kontrol etmesini sağla, gerekirse itiraz et. Anladın mı?” dedi, sesi kararlı ve aceleyle doluydu.
Ardından gözlerini bana çevirdi, ellerini hâlâ tutarken hafifçe eğildi. “İnci… burada kal. Sakin ol. Ben gidip halledeceğim. Her şeyi anlayacağız. Tamam mı güzelim?” Gözlerimi ona dikmiş endişeyle atan kalbimi umursamayarak titrek bir nefes verdim dudaklarımın arasından. “Hayır, burada kalamam.”
“İnci…” diyerek itiraz istemiyorum dercesine gözlerime bakarken polis memuru tekrar konuştu. “Daha fazla bekleyemeyiz, alın Boran Bey’i.” Polis memurunun arkasındaki polisler harekete geçerken koşar adımlarla bahçeye ilerleyerek telefonumu aldım masanın üzerinden.
Ardından aynı hızlı adımlarla kapıya ulaştığımda Boran’ın iki koluna da polis memurunun girdiğini gördüm. Gözlerim istemsizce dolarken kendimi tutmaya çalıştım. Portmantoda asılı duran çantamı alarak kapıyı çekerken Boran’ın polisler eşliğinde polis arabasına bindirildiğini gördüm.
Araba kapısının kapanışı, sanki içimdeki son umudu da mühürlemişti. Siren sesi gecenin sessizliğini yırtarken, ben olduğum yerde donup kaldım. Soğuk hava ciğerlerime işlerken kalbimin ritmi hızlanıyor, gözlerim bulanıklaşıyordu.
Polis arabasının arka koltuğunda oturan Boran’ı gördüm. Ellerinde parlayan metal kelepçeler, sanki bir yanılgının, bir haksızlığın simgesiydi. O bu muameleyi hak etmiyordu. Ne olursa olsun, Boran suçlu olamazdı. Onun gözlerine aylardır bakmıştım; orada kötülük değil, sadece yaralar görmüştüm. Onun karanlığı bile dürüsttü, onun suskunluğu bile güven verirdi.
Polislerden biri kapıyı kapatmadan önce başını çevirip bana baktı. Gözlerindeki soğuk ifade, kurallara bağlı bir mekanikliğin yansımasıydı. Onlar için bu sadece bir görevdi; ama benim için hayatımın darmadağın oluşuydu.
Boran’ın yüzünü görebilmek için bir adım attım ama dizlerim titredi. Sanki ayaklarım beni taşımıyordu. Arabadan yansıyan mavi-kırmızı ışıklar, yüzüme vurdukça her şey bir kabusa dönüşüyordu. Bahçedeki mumlar hâlâ yanıyordu, az önce huzurla içtiğimiz çayın buharı bile hâlâ havada asılı gibiydi. Bir saat önce o masa, sessiz bir mutluluğun tanığıydı. Şimdi ise ardında kalan sadece yarım kalmış bir kahkaha, soğumuş bir fincan ve içimde büyüyen bir boşluktu.
“Yenge sen ev-“diye konuşan Fatih ile bakışlarım ona doğru döndü ve hızla itiraz ettim. “Hayır, bende geleceğim.” Fatih inadımdan vazgeçmeyeceğimi bildiği için beni onaylarken hızlıca arabama doğru ilerledim. Fatih arabaya binmeden kapıdakilere hitaben konuştu. “Evin etrafında kuş uçmasın. Dikkatli olun.” Korumalar onu onaylarken Fatih’te benimle arabaya bindi.
Tuncay arabayı çalıştırırken gergince yerimde kıpırdandım. “Boran yapmamıştır.” Dedim kararlılıkla. “Yapmaz böyle bir şey, bir insanı öldürmez. Her kim olursa olsun.” Yapmazdı. Yapacak olsa Bahadır’a yapardı bunu. Ayrıca asla öyle bir insan değildi. “Abim yapmadı ama belli ki suç ona kalmış.”
“Nasıl ispatlanacak peki?” dedim korkuyla. Fatih usulca bana dönüp bakarken konuştu. “Şimdi avukata haber vereceğim, bir şekilde ispatlanacak yenge. Sen sakin ol.” Dediğinde dudaklarımı birbirine bastırdım. Sakin falan olamazdım.
Fatih bir an aklına yeni gelmiş gibi göz ucuyla bana baktı. “Yenge… Başın sağ olsun.” Bir an cümlesiyle irkilir gibi oldum. Babam ölmüştü… Benim babam. Ama içimde acı yoktu, üzüntü yoktu. Boşluk vardı. Bir de Boran’a ne olacağını bilmediğimden endişe ve korku. Bana babalık yapmayan bir adamın gidişi beni üzmezdi.
“Adnan’ın ölümüyle nasıl ilişkilendirdiler Boran Abi’yi? Asıl mesele bu bence.” Dedi Tuncay yoldan gözlerini ayırmadan. Haklıydı. Birden nasıl böyle bir sonuca varmışlardı. Nasıl karar vermişlerdi buna? “Emniyete gidince detayları öğreneceğiz mutlaka.” Dedi Fatih.
Ardından hızlıca avukatı aradı. Telefon açıldığında ise tane tane konuşmaya başladı. Cümleleri kısa, net, ama gergindi. “Evet, azmettirme suçlaması... Evet, evrakta adı geçiyor. Biz şimdi emniyete geçiyoruz, sen de oraya yönel.” Kısa bir sessizlik oldu. Karşı taraftan gelen sesin tonundan, işin ciddiyetini anlıyordum. Fatih konuşmasını bitirince derin bir nefes aldı, telefonu dizine bıraktı.
“Avukat yola çıktı. Birazdan orada olur.” dedi ama sesi teselli etmekten uzaktı.
Bense susuyordum. Kelime bulamıyordum. Her şeyin bu kadar hızlı olması, nefes alamadan ardı ardına gelen haberler… Zihnimde bir uğultu vardı. Sanki arabanın motor sesiyle karışıyor, her şeyi bastırıyordu.
Boran’ı nasıl bu kadar kolay suçlayabilirlerdi? Bir insanın hayatını birkaç kelimeyle, birkaç imzayla mahvedebilirler miydi? Oysa o, yıllardır ailesini, şirketini, hatta beni korumak için kendi karanlığını bile dizginlemiş bir adamdı. Onun en büyük suçu belki fazla sessiz kalmaktı ama asla birini öldürmeye azmettirmek değildi.
Tuncay aynadan bana baktı, yüzü ciddiydi. “Emniyette kalabalık olabilir. Basın da oraya yönelmiştir eğer haberi aldılarsa.” Dediğinde onayladım. “Tamam, hiçbir açıklama yapmadan direkt geçerim. Sonra gerekli açıklama yapılır.” Dediğimde Fatih gergin bir tonda karşılık verdi. “Abimin o şekilde görüntülenmesi bile hakaret.” Fatih’in yumruğu dizine indi, sinirle. “Boran Demirhanlı’yı sanki sokaktan geçen biriymiş gibi alıyorlar. Bu insanlar ne yaptıklarının farkında değil.”
Sözleri içimi acıttı. Gözlerimi cama diktim; dışarıda gece, bir film şeridi gibi akıyordu. Sokak lambalarının ışıkları yüzüme vurdukça Boran’ın yüzü gözümde canlanıyordu. Ona yapılan haksızlığı düşündükçe kalbim sızlıyordu.
“Bir açıklama yapamayız şu anda,” dedim kısık sesle. “Her şey çok taze. Basına bir kelime verirsek büyür, çarpıtılır.” Fatih başını iki yana salladı. “Biliyorum ama sessizlik bazen daha fazla kanatır. Bu şehir dedikoduya doymuyor. Abim sabah olmadan suçlu ilan edilecek.”
Kelimeleri bir bıçak gibi içime saplandı. Haklıydı. Boran sustukça, herkes konuşacaktı.
Camdan dışarı bakmaya devam ederken çalan telefonumla irkildim. Çantamdan telefonu çıkartıp ekrana baktığımda abimin aradığını gördüm. Haberi almıştı büyük ihtimalle. Adnan benim babam değildi belki ama abimin babasıydı, onunla anıları vardı. Kim bilir nasıl hissetmişti.
Derin bir nefes alarak telefonu açıp kulağıma götürdüm. “Abi…” Hattın diğer ucunda derin bir nefes sesi duyuldu, ardından gelen ses gerginlikten titriyordu. "İnci… haberi aldın değil mi?” dediğinde dudaklarımı ısırdım. Abim ise ekledi. “Polisler Boran’ı almışlar. Emniyette misiniz siz?”
Abimin sesi, telefonda bile kolaylıkla hissedilen bir şok ve gerginlik taşıyordu. Adnan Aral'ın ölümü, tüm karmaşık geçmişine rağmen, onun için bir kayıptı. Ancak abimin ilk endişesinin babasının vefatı değil de, Boran'ın tutuklanması olması, bana hayatımızdaki önceliklerin ne kadar çarpık bir hale geldiğini gösteriyordu. Gözlerim istemsizce doldu, bu durum Boran'a ne kadar güvendiğini de gösteriyordu ama aynı zamanda babası için yeterince üzülmemesi de beni içten içe acıtıyordu.
"Yoldayız, gidiyoruz," dedim. Sesim, tüm çabama rağmen hâlâ titrek ve kısıktı.
Abim iç çekti, sanki boğazında bir yumru varmış gibi yutkunmaya çalıştı. "Bende geleceğim ama ondan önce teşhis için adli tıpa gitmem gerekiyormuş. Yanına geleceğim mutlaka." Güçlü bir şekilde konuşmaya çalışsa da sesinin titremesi içime işliyordu.
"Tamam abi. Kendine mukayyet ol." dedim, onun hem babasının ölümü hem de Boran'ın durumu yüzünden yaşadığı ikilemi hissederek. "Boran'ın hiçbir suçu yok, inan bana. Bu bir yanlışlık."
"Biliyorum, İnci. Biliyorum. Boran öyle bir şey yapmaz. Ama bu olanlar... bu çok büyük bir olay. Babamın ölmesi... ve Boran'ın gözaltına alınması..." Cümlesini tamamlayamadı, bir an duraksadı. İşte şimdi gerçek acı ortaya çıkıyordu. Boran'ın şoku geçince, babasının gidişinin acısı vurmuştu doğal olarak.
"Abi…” diye fısıldayıp yanında olduğumu hissettirmeye çalışırken kendini toparlayıp cevap verdi. "Hemen geliyorum İnci. Sadece şu teşhis işini halledeyim. Fatih yanında mı?" diye sordu, kontrolü tekrar ele almaya çalışarak.
"Evet, Fatih ve Tuncay yanımda. Avukat da emniyete geçti şimdi."
"Güzel. Bende hemen geleceğim." Abimin sesi, endişeli bir koruma içgüdüsüyle doluydu. "Tamam abi. Bekliyorum seni.”
Telefonu kapattıktan sonra çantamı kucağıma koydum ve başımı camdan dışarı çevirdim. Gecenin karanlığı, dışarıdaki sokak lambalarıyla yırtılıyordu ama benim içimdeki karanlık, o ışıklarla dağıtılamayacak kadar yoğundu.
O an aklıma Boran'ın polis arabasına binerken bana verdiği o son bakış geldi; suçsuzluk, çaresizlik ve kararlılık. O bakış, onun bana güven verdiğini fısıldıyordu. Boran yıkılmazdı. Ama ben, onun yüzünden yıkılmaktan korkuyordum.
Birkaç dakika sonra arabanın hızı azaldı. Emniyet binasının önü, beklediğim gibi, ışıl ışıldı. Birkaç yayın aracının tepesindeki lambalar, geceyi gündüze çevirmişti. Gazeteciler, ellerinde kameralarla kapının önünde toplanmış, telefonda birileriyle konuşuyorlardı. Tuncay’ın haklılığı, yüzüme çarpan flaş ışıklarıyla tescillenmişti.
"Yenge, biz arka kapıdan gireceğiz. Tuncay, sen dikkat et," dedi Fatih, kapıyı açmaya hazırlanırken. Elimi tutarak bana destek oldu. Emniyetin içine girdiğimizde, dışarıdaki dünyanın tüm gürültüsü ve karmaşası geride kalmıştı. Şimdi sadece, Boran'ı oradan çıkarma savaşı vardı
İçeri girdiğimizde dışarıdaki keşmekeşin aksine, koridorlar soğuk ve boştu. Ancak her şeyin merkezinde olmak, tüm bu sessizliği daha da gerginleştiriyordu. Bir polis memuru bizi bir bekleme odasına yönlendirdi.
Oturma odasına girdiğimde, Boran'ın avukatı olan genç ve kararlı görünümlü adamı Ercan Bey’i gördüm. Elinde bir dosya tutuyor, telefonda hararetli bir şekilde konuşuyordu. "Ercan Bey, durum nedir?" Fatih hemen yanına gitti.
Ercan, telefonu kapatıp gözlüklerini düzeltti. Yüzü asıktı. "Çok kötü. Azmettirme suçlamasının kanıtı olarak, Adnan Aral'ın ailesinden birinin verdiği ifade var. Bahadır Aral.”
Ercan'ın dudaklarından dökülen 'Bahadır Aral' ismi, bekleme odasının soğuk havasını anında dondurdu. Bir an için nefes almayı unuttum. O isim, benim için sadece bir akraba adı değil, bir travmanın, kaybedilen bir bebeğin ve yarım kalmış bir geleceğin simgesiydi.
"Bahadır mı?" dedim, sesim çatlamıştı. Yüzümün bembeyaz kesildiğini hissedebiliyordum. “Bahadır…” Bitmiyordu, bizimle derdi hiçbir şekilde bitmiyordu. “Allah’ın belası, hala daha bizimle uğraşıyor. İçeriden nasıl böyle bir suçlama yapılabiliyor? Haberi nasıl aldı da Boran’ı suçladı ifadesinde?” Sinirle bir şeyleri anlamaya çalışırken Ercan Bey cevap verdi.
“Dediğiniz gibi Boran Bey’i zor durumda bırakmak için her şeyi yapabilir. Bildiğim kadarıyla Adnan Aral ile karşılıklı koğuşlarda kalıyorlar. Adnan Bey yaralandığında onu görmüş olup cezaevi savcısına ifade vermiş olabilir.” Yaptığı açıklama kaşlarımı çatmama neden olurken birden duraksadım.
Nasıl ölmüştü o adam?
“Nasıl ölmüş?” diye fısıldadığımda Ercan Bey bir an için duraksadı. Fatih’e bakarken ben üsteledim. “Söyleyin lütfen, nasıl ölmüş?” Merak ediyordum nasıl öldüğünü. Bana çektirmek istediği kadar acı çekmiş miydi mesela?
“Şişlenmiş İnci Hanım.” Diye cevap verdi Ercan Bey.
Gözlerim irileşirken, içimde bir yerlerde bir şeylerin donduğunu hissettim. Bu, bir babanın ölümüydü. Benim babam olan, ama hiçbir zaman babalık yapmayan bir adamın ölümü. Ancak hissetmem gereken o derin acı, o üzüntü bir türlü gelmedi.
Bunun yerine, aklıma bir anlık bir görüntü hücum etti: Yıllar önce, babamın bana yaşattığı hayal kırıklıkları zihnimden bir film şeridi gibi geçti. "Şişlenmiş..." diye fısıldadım tekrar. Kelimenin dehşeti vardı ama benim sesimde dehşet yoktu, sadece soğuk bir boşluk vardı.
"Yani Boran’ı içeriden birini azmettirmekle suçluyorlar,” dedim, zihnimi toparlayarak. Mantık, duygularımın önüne geçmişti. "Kim yapmış peki? O söylememiş mi Boran’ın yaptırmadığını. Cinayeti işleyen adam nerede?"
Sorum, odadaki havayı daha da ağırlaştırdı. Ercan Bey, dosyadaki notlarını çevirirken yüzü gerildi. "İşte sorun da tam olarak bu, İnci Hanım. Adnan Aral'ı bıçaklayan ya da şişleyen mahkûm... henüz bulunamadı."
Gözlerim kocaman açıldı. "Ne demek bulunamadı? Cezaevi içinde bir cinayet işleniyor ve faili yok mu?" Ercan Bey hemen cevap verdi. "Cezaevi karışık yer yenge. Olay koğuşlar arasında çıkmış. Güvenlik kameraları, tanık ifadeleri... bütün bunlar şu an inceleniyor. Ama bu durum, Bahadır'ın ifadesini daha da kritik hale getiriyor."
Ercan Bey başını salladı. "Aynen öyle. Cinayetin faili meçhul olduğu için, Boran Bey'in azmettirme suçlaması daha da güçleniyor. Cinayeti işleyen kişi bulunsa ve Boran Bey'den talimat almadığını söylese, suçlama çöker. Ama ortada fail yokken, savcılık Bahadır Aral'ın ifadesini ve Boran Demirhanlı'yı suçlamak için kullanıyor."
Dizlerimin bağı çözülür gibi oldu. Bir babanın ölümü karşısındaki duygusal boşluğum, şimdi yerini dehşet verici bir gerçeğe bırakmıştı: Boran, görünmez bir düşmanın kurduğu mükemmel bir tuzağın içine düşmüştü.
Zaman, bekleme odasının soğuk duvarları arasında sanki yavaşlamış, hatta tamamen durmuştu. Her geçen saniye, Boran'ın o buz gibi sorgu odasında, kanıtlanması imkânsız bir suçu savunmak zorunda olduğu gerçeğini yüzüme çarpıyordu.
Fatih, Ercan Bey'le hızlıca plan yaparken, ben hâlâ Boran'ın sorgu odasında yaşadığı haksızlığı düşünüyordum. Varlığı bile bir komplo Boran’ın masumiyetine gölge düşürmeye yetmişti. Boran'ı içeride tutan tek şey, bir yalandı.
“Birazdan sorguya alacaklar, bende yanında olacağım. Çıkalım.” Ercan Bey bize hitaben konuşurken onayladım. Bekleme odasından çıkıp koridorda beklemeye başladığımızda koridorun diğer ucunda, iki polis memurunun kolları arasında, Boran duruyordu. Kelepçeli elleri önünde, başı dikti ama yüzündeki yorgunluk ve gerginlik, yaşadığı zorlu saati gösteriyordu. Memurlar onu sorgu odasına doğru itiyorlardı.
Boran'ın gözleri, benimkilerle buluştuğu an, içindeki tüm fırtına dinmiş gibiydi. Ancak o sakinliğin arkasında, yoğun bir ifade gizliydi: uyarı ve azarlama. Gözleriyle bana, "Sana gelme demedim mi?" der gibi baktı. Bu bakışta, benim burada, tehlikenin bu kadar yakınında olmamdan duyduğu derin endişe vardı.
Hızla ona doğru birkaç adım attım. "Boran…" diye fısıldadım. Boran, polis memurunun kolunun arasından bana doğru bakıp konuştu. “Eve git.” Ciddi ses tonu itiraz kabul etmeyeceğini söylüyordu ama beni tanıyordu, inadım inattı. Hele ki söz konusu o olduğunda kimse bana söz geçiremezdi.
Onun söz konusu olduğu her durumda, mantık ve itaat benim için ikinci planda kalırdı. Başımı iki yana salladım, gözlerimdeki kararlılıkla ona cevap verdim. "Gidemem."
Polis memuru, aramızdaki bu sessiz, inatçı savaştan rahatsız olmuş gibi Boran'ı daha sıkı tuttu. Boran'ın yüzündeki ifade acıyla karışık bir öfkeye dönüştü. Beni dinlemeyişim onu endişelendiriyordu. “Fatih, eve götür İnci’yi.” Boran'ın sesi, emniyet koridorunda yankılandı. Bu bir ricadan çok, mutlak bir emirdi.
Ancak ben, başımı olumsuz anlamda sallayarak direncimi sürdürdüm. Benim inatçılığım, Boran'ın kontrol etmeyi başaramadığı tek şeydi. Hele ki hayatımızın en karanlık anında, onun yanında durmaktan vazgeçmeyecektim.
Polis memurları, daha fazla tartışmaya izin vermeden Boran'ı kollarından daha sert bir şekilde tutup hızla koridorda ilerlettiler. Boran, son bir kez omzunun üzerinden bana baktı. Gözlerindeki çaresizlik, beni bir anlık dondurdu.
Sanki kalbimde onunla sökülüp götürülüyordu.
Kapı, Boran'ı gözden kaybederken arkasından kapandı. Geriye sadece boş bir koridor ve içimde büyüyen sessiz bir feryat kaldı.
Fatih hemen yanıma geldi, kolumu tuttu. "Yenge, gitmeliyiz. Boran Abi'nin emri netti."
"Boran'ın emri, benim güvende olmam," dedim, sesim boğuktu ama kararlıydı. "Ama benim güvende olmamın tek yolu, onun o kapıdan özgür çıkması. Ve o da ancak biz o yalanı çürütürsek olacak. Fatih, Boran'ı endişelendirmek umurumda değil. Eğer burada durmak, onun özgürlüğü için savaşmak anlamına geliyorsa, burada duracağım."
Fatih, gözlerimdeki sarsılmaz kararlılığı gördü. Boran'ın emrini çiğnemek zordu ama Boran'ın hayatını kurtarmak daha önemliydi. Bakışlarımı Fatih’ten çekip Boran’ın götürüldüğü odanın kapısına bakmayı sürdürürken dikkatimi çeken bir hareket oldu.
Beyaz gömlek ve siyah kumaş pantolon giymiş, saçlarını sıkı bir topuz yapmış, resmi ve keskin hatlara sahip bir kadın, hızla koridorun ilerisinden, Boran'ın götürüldüğü yöne doğru ilerliyordu. Elinde bir dosya vardı. Yürüyüşü bile, yetkili ve kararlı bir duruş sergiliyordu.
Gözlerim istemsizce ona kaydı. O, bu davanın merkezinde yer alan, Boran'ın kaderini elinde tutan kişi olmalıydı: Savcı.
(Burada, Devrim savcımıza selam çakmadan olmaz değil mi :))
Kadın, yanımdan geçerken anlık olarak bakışları bana değdi. Hızla gözlerini kıstı. O kısa anda, bakışlarında ne bir acıma, ne bir merak, ne de herhangi bir insani duygu vardı. Sadece mekanik bir ciddiyet ve kurallara bağlı bir soğukluk hissettim. Benim orada olmamı not eden, mesafeli bir bakıştı bu.
İşte o an anladım ki, Boran sadece Bahadır'ın yalanıyla değil, aynı zamanda bu olaya tamamen yasal bir çerçeveden yaklaşan, duygusallıktan uzak bir hukuk sistemiyle de mücadele ediyordu. Bahadır, Boran'ı düşürmek için elini kirletirken, bu savcı, soğuk kanlı bir şekilde yalan üzerine inşa edilmiş delilleri kullanıyordu.
Kadın, Boran'ın götürüldüğü kapıdan içeri girdi ve kapı arkasından kapandı. O kapının arkasında sadece Boran ve avukat değil, şimdi davanın en kritik figürü de vardı.
“Otur şöyle yenge.” Fatih'in itmesiyle sandalyeye oturdum ama vücudum oturmuş olsa da ruhum ve zihnim hâlâ o kapının önündeydi.
Boran, şimdi o soğuk sorgu odasında, hayatımızın en büyük yalanıyla yüzleşiyordu. Az önce içeri giren o resmi giyimli kadının, yani savcının soğuk ve mekanik bakışı, içime bir hançer gibi saplanmıştı. O kadın, sadece elindeki kağıtlara bakacak, Boran'ın gözlerindeki masumiyeti asla görmeyecekti.
İç çektim. Bu sessizlik, siren sesinden, Boran'ın sert emrinden bile daha ağırdı.
Gözlerimi kapattım. Ne kadar güçlü görünmeye çalışsam da içimdeki endişe her nefesimde büyüyordu. Bir an, zihnim hızla uzaklaştı. Olayların başlangıcına, Adnan Aral'ın ölüm haberine kaydı. "Şişlenmiş." Ercan Bey'in sesi kulaklarımda yankılandı.
Ve yine, o garip boşluk hissi... Babam. Ama hiçbir zaman hissettirmediği bir acı. Çocukluğumdaki hayal kırıklıklarının, gençliğimdeki travmaların mimarı... Ölmüştü. Ve ölüm şekli vahşiydi.
Bir anlık çok kısa bir sızı hissettim; bu, bir insanın bu şekilde ölmesine duyulan genel bir üzüntüydü, yoksa babama duyduğum bir kayıp acısı mıydı? Hayır. O sızı, hemen Boran'a olan korkumun devasa gölgesinde kayboldu. Babamın ölümü, benim için sadece Boran'ı hapse sürükleyen bir olay zincirinin başlangıcıydı. Benim kalbim, şu an Boran'ın kelepçeli elleri için atıyordu, hayatımı mahveden bir adam için değil.
Gözlerimi açtım. Fatih'e baktım. O, kapıya odaklanmış, Tuncay'dan haber bekliyordu.
"Fatih," dedim, sesim çatlak çıktı. "Boran'ın güvende olacağını söyle bana. O yalanın ortaya çıkacağını söyle."
Fatih hemen bana döndü. "Sana söz veriyorum yenge. Boran Abi bunu atlatacak. O kadar güçlü ki, o yalan onu tutamaz. Biz bu gece buradayız, Boran Abi de o kapıdan özgürce çıkana kadar gitmeyeceğiz."
*****
Yazarın anlatımından- Sorgu Odası
Sorgu odası, soğuk grinin ve rahatsız edici bir sarı ışığın hüküm sürdüğü bir mekandı. Kare masa, etrafındaki metal sandalyeler ve köşedeki tek kamera, ortamın tüm duygusallıktan arındırılmış, mekanik ciddiyetini vurguluyordu. Boran Demirhanlı, kelepçeli elleri önünde, o metal sandalyelerden birinde oturuyordu.
Karşısında ise, az önce koridorda İnci’nin gördüğü soğuk yüzlü savcı vardı. Saçları sıkı bir topuz yapılmıştı ve masanın üzerindeki dosyayı incelemeden önce, Boran’a adeta bir nesneye bakar gibi, duygusuz bir bakış attı. Yanında bir komiser yardımcısı not alıyordu.
Avukatı Ercan Bey, Boran’ın hemen yanında oturuyordu, yüzü gergindi.
Savcı, sesi net ve tonlamasız bir şekilde başladı. "Boran Demirhanlı. Hakkınızda Adnan Aral'ı öldürmeye azmettirme suçundan gözaltı kararı bulunmaktadır. Cinayet, Adnan Aral'ın cezaevinde şişlenmesi sonucu gerçekleşmiştir."
Boran, sırtını dikleştirdi. Gözleri ne bir korku ne de bir şaşkınlık belirtisi taşıyordu, sadece yorgun bir kararlılık vardı. "İddiaları reddediyorum, sayın savcım." dedi Boran. Sesi, alçak ama emrediciydi. "Ben kimseyi azmettirmedim, kimseye talimat vermedim."
Savcı, parmaklarını masaya vurdu. Tıkırtı, odadaki gerilimi artırdı. "Elinizde somut deliller var, Boran Bey. Öncelikle, maktul Adnan Aral ile aranızdaki husumet herkesçe bilinmektedir. Maktulün ailesinden gelen ve olayla ilgili kritik bilgiler içeren ifadeye göre..." Savcı, gözlerini dosyadan ayırmadan devam etti: "Maktulün kuzeni, hükümlü Bahadır Aral bu cinayeti organize ettiğinizi iddia ediyor."
Boran'ın yüzünde anlık bir tiksinti belirdi. "Bahadır Aral, benim ve eşimin hayatını mahvetmeye çalışmış, cinayete teşebbüsten hüküm giymiş bir adamdır. Onun ifadesinin zerre kadar değeri olamaz. O, bana ve aileme saplantılı bir düşmanlık besliyor."
“Adnan Aral, eşinizi yani kendi kızını öldürmek istedi değil mi?” Savcı Hanım, dosyaya göz atıp bakışlarını Boran’a çevirdiğinde Boran değişen konuyla kaşlarını çattı. “Bu yüzden cezaevinde kendisi. İnci Aral Demirhanlı’nın ifadesi ve suçüstüyle. Bu onu öldürtmeniz için yeterli bir sebep.”
Savcının bu beklenmedik hamlesi, Boran'ı hazırlıksız yakaladı. Adnan Aral'ın cinayetini sorgularken, Boran'ın geçmişteki husumetini ve haklı öfkesini delil olarak kullanıyordu. Dosyanın kişisel sayfalarını açmış, Boran ve İnci'nin en derin yaralarına dokunuyordu.
Boran'ın kaşları çatıldı, sesi tehlikeli bir şekilde alçaldı. "Adnan Aral, eşimi değil, kızını öldürmeye kalkıştı, sayın savcım. Bu fark önemlidir. Ve evet, ben o adamdan nefret ediyorum. Benim eşime yaşattığı acı, benim için bir nefret sebebidir."
Savcı Hanım, yüzündeki o donuk ifadeyle geri adım atmadı. "Nefret, cinayet için güçlü bir motivasyondur, Boran Bey. Sizin o adamın ölmesini istemeniz, insani bir tepki olabilir. Ancak hukuken, bu durum sizi cinayeti azmettirmeye yönlendirmiş olabilir."
Boran, sinirle kelepçeli ellerini sıktı. Sandalyenin metal sesi duyuldu. "Siz, benim haklı nefretimi bir suç delili olarak mı kullanıyorsunuz? Adnan Aral'ın yaptıklarını biliyorsunuz. O adam, benim eşimi öldürmeye çalıştı, hayatını tehlikeye attı. Benim onu öldürmek için birine para vermeme gerek yoktu. Eğer intikam isteseydim, bunu kanuni yollarla yapardım."
Ercan Bey hemen araya girdi. "Sayın savcım, müvekkilimin Adnan Aral ile yaşadığı husumet, azmettirici olduğu anlamına gelmez. Bu, sadece Bahadır Aral'ın ifadesine zemin hazırlamak için kullanılan bir argümandır. Cinayet faili meçhulken ve tek delil kin dolu bir hükümlünün ifadesiyken, bu durumu motivasyon olarak kullanmanız haksızlıktır."
Savcı, Ercan Bey'i duymazdan geldi, gözlerini Boran'a dikti. "Yapabileceğinizi bildiğiniz halde yapmadınız o halde. Bu cümle potansiyel bir itiraf aslında Boran Bey, farkında mısınız?”
Savcının buz gibi sesi, Boran'ın sözlerini keskin bir kılıç gibi alıp ona geri savurdu. Boran'ın haklı öfkesiyle söylediği cümleler, soğuk kanlı bir hukukçu tarafından tehlikeli bir yoruma dönüştürülmüştü.
Boran'ın gözleri tehlikeli bir şekilde kısıldı. Savcının bu psikolojik baskısı, onu tuzağa çekmeye çalıştığını gösteriyordu. Bu kadın, sadece elindeki zayıf delillerle değil, Boran'ın karakteri ve geçmişiyle oynuyordu.
"Bu bir itiraf değil, sayın savcım." dedi Boran, sesi taş gibi sertti. "Bu, benim gücümü ve kontrolümü gösteren bir ifadedir. Ben, intikamımı kanunları hiçe sayarak alacak bir adam değilim. Eğer Adnan Aral'ın ölmesini isteseydim, bunu kanunsuz, kirli bir işe bulaşarak yapmazdım. Ben, bir cinayet azmettirecek kadar çaresiz ya da ahlaksız değilim. Bu ifade, Bahadır Aral'ın yalanına inanmamanız gerektiğini kanıtlar."
Boran, sandalyede öne doğru eğildi, bakışları savcının soğuk yüzüne kilitlendi. "Benim motivasyonum, eşimi korumaktır. Ona zarar veren bir adamın ölmesi değil, ona zarar veren bir adamın adil bir şekilde cezalandırılmasıydı. Ben hukuka güvendim. Siz ise, benim bu güvenimi, bir mahkûmun iftirasına kurban ediyorsunuz."
Ercan Bey, müdahale etme gereği duydu. "Sayın savcım, müvekkilimin bu ifadeleri, onun kişisel dürüstlüğünü vurgulamaktadır. Bunları bir 'potansiyel itiraf' olarak yorumlamak, davanın tarafsızlığını zedeler. Tekrar ediyorum, elimizde sadece kin güden bir kişinin ifadesi var."
Savcı, dosyadaki notlarını bitirdi ve kalemini masaya bıraktı. Boran'ın itirazları, onun için sadece kayda değer birer savunma notuydu.
"Savunmanız not edilmiştir, Boran Bey. Ancak davanın başlangıcı için elimizdeki tek somut kanıt, Bahadır Aral'ın ifadesidir. Bu cinayet dosyası ciddi ve kapsamlı bir soruşturma gerektirmektedir. Gözaltı süreniz, gerekli işlemler için uzatılacaktır."
Savcının buz gibi kararı, sorgu odasında bir demir parmaklık sesi gibi yankılandı. Boran'ın tüm mantıklı itirazları ve haklı öfkesi, sadece bir hükümlünün kin dolu yalanının gölgesinde kalmıştı.
Boran, gözlerini kapattı. Mücadele bitmemişti. Bu, sadece bir başlangıçtı. Polis memuru kapıyı açıp Boran'ı ayağa kalkmaya zorladı. Ercan Bey, son bir kez Boran'a baktı. "Hemen itiraz edeceğim, Boran Bey. Dışarıdaki ekibimiz hemen harekete geçti."
Boran, başını hafifçe salladı. Zira güvenmekten başka yapabileceği bir şey yoktu…
*****
İnci Aral Demirhanlı’nın anlatımından,
Boran'ın sorgu odasına götürülmesinin ardından koridorun sessizliği, bir boşluk uğultusuna dönüşmüştü. Fatih ve Tuncay başımda dikilmeye devam ediyordu. Ben ise koridorda sert, naylon kaplı koltukta oturmuş, soğuktan ve korkudan titriyordum. İçimdeki boşluk, Adnan Aral'ın ölümünden değil, Boran'ın yokluğundan kaynaklanıyordu.
Başımı yere eğmiş otururken birden ismimin seslenilmesiyle irkildim. “İnci…” Abimin sesi, odanın soğukluğuna rağmen derinden ve sarsılarak çıktı. Yürüyüşü bile, omuzlarına binen ağırlık yüzünden eğilmiş gibiydi.
Üzerindeki gömlek kırışıktı, saçları dağınık, yüzü ise gri bir tona bürünmüştü. Gözleri uykusuzluktan, şoktan ve az önce babasını teşhis etmenin getirdiği dehşetten kızarmış, yaşlarla parlıyordu. O, az önce bir morga girip onu dünyaya getiren adamın cansız bedenine bakıp gelmişti.
Hemen ayağa fırladım. O an, bütün komplolar, bütün yalanlar ve savcının soğuk yüzü zihnimden silindi. Karşımda, benden daha çok canı yanmış, gerçek bir keder yaşayan kardeşim duruyordu. “Abi…” diye fısıldadım ona doğru koşarak.
Kollarımı ona doladığım an, abim kaskatı kesildi, sonra bir anda gevşeyerek beni sıkıca sardı. Sanki beni bırakırsa tamamen dağılacakmış gibiydi. Vücudu titriyordu, omuzları kasılmıştı. Benden daha uzundu ama o an, küçücük bir çocuk gibi korunmaya muhtaç görünüyordu. Hem annesi hem babası… Bugün onun ailesini kaybettiği gündü.
"Bitti... bitti artık." diye fısıldadı kulağıma. Sesi boğuktu, kelimeler boğazında düğümleniyordu. "Gördüm onu.” Geri çekilerek ellerimi onun ıslak yüzüne koydum. Parmağımın ucuyla yanağındaki gözyaşını sildim. Benim gözlerim de dolmuştu ama bu kez Boran için değil, abimin acısı içindi. O babanın yaptığı tüm kötülüklere rağmen, abimin zihninde babasıyla ilgili güzel anılar da vardı ve şimdi o anılar, böyle vahşi bir sonla mühürlenmişti.
"Çok üzgünüm, abi. Bu şekilde olmamalıydı," dedim. Sesim, kendi kontrolüm dışında şefkatle doluydu. “Hiç ölmeyecek gibiydi, hiç ölmeyecekmişçesine yaşadı, bir şeyler yaptı.” Sesi titrerken tekrar kollarını dolayıp başını omzuma yasladı ve fısıldadı. “Nasıl can aldıysa birisi de öyle aldı onun canını…” Bunu sadece benim duyabileceğim şekilde söylemişti.
Yanağıma doğru akan yaşla dudaklarımı birbirine bastırdım ve elimle ensesindeki saçlarını okşadım. O anda kapıdan giren Güney’i gördüm. Arabayı park edip gelmişti büyük ihtimalle. Üzerinde kalın, siyah bir ceket vardı ve yüzü, endişe ve yorgunluktan taşlaşmıştı. Bizi, birbirine sarılmış iki kardeşi gördüğünde yüzünde anlık bir keder ve ciddiyet belirdi, hemen ardından o tanıdık, sakin ifadeye geri döndü. Güney, kriz anlarında duygularını gizlemekte ustaydı.
"Güney..." diye fısıldadım, abimi yavaşça kendimden ayırırken. Onun varlığı, bana fiziksel bir güç ve sığınak hissi veriyordu. Güney abimden ayrıldığım gibi kollarını bana sararken bende ona sarıldım sıkıca. “Başın sağ olsun…” diye fısıldarken zorlukla karşılık verdim. “Sen sağ ol…”
Abim kendini toparlamak için genzini temizlerken konuştu. "Boran... Boran nasıl?” Kederli gözlerinde, babasının acısı yerini Boran için duyduğu korkuya bıraktı. "O yapmaz, kesinlikle inanmıyorum.” Kararlılıkla bana bakarken onayladım. “Boran iyi, güçlü duruyor. Ama Bahadır'ın yalanı yüzünden alındı. Onu öldürtecek kadar ileri gittiğini iddia ediyor.”
“Bahadır mı?” Abim kaşlarını çatarken dişlerini sıktı. “Orospu çocuğu içeride ama hala bizimle uğraşıyor.” Dediğinde Güney araya girdi. “Yetmiyor abi, yetmiyor piç kurusuna yediği dayaklar, edilen küfürler. Psikopat.” Güney'in sesi, abiminki kadar yüksek değildi ama barındırdığı nefret daha keskindi.
İkisi sinirlerine hakim olmaya çalışırken ben iç çektim. Tam o sırada sorgu odasından çıkan savcıyı gördüm. Savcı yanındaki polis memuruna bir şeyler söylerken bakışları bir an için beni buldu tekrardan. Sonra gözlerini benden ayırmadan yanındaki polise bir şeyler daha söyledi.
Saniyeler sonra, kapı tekrar açıldığında Boran kelepçeli bir şekilde dışarı çıkarıldı. Yüzü yorgun ama ifadesi hâlâ mağrurdu. Polis memuru hala kollarından tutuyordu. Boran'ı tekrar kelepçeli görmek, içimdeki tüm sabır kırıntılarını yok etti. Koşar adım ona doğru ilerledim. Abim ve Güney de hemen peşimden geldi.
"Boran!" diye seslendim. Boran, beni gördüğünde gözlerinde bir anlık kırılma yaşandı ama hemen kendini toparladı. "İnci, gelme!"
Umursamadım. Polis memuru aramıza girmeden hemen önce yanına ulaştım. Gözlerim, kelepçeli bileklerine takıldı. Neden hâlâ kelepçeliydi? Sorgu bitmişti, eğer serbest kalacaksa kelepçelerin çıkarılması gerekmez miydi?
"Neden hâlâ kelepçeli?" diye sorarken istemsizce sesim yüksek ve titrek çıktı. "Ne kararı verdiniz? Boran'ın hiçbir suçu yok!" Tam o sırada, Ercan Bey de sorgu odasından çıktı, yüzü asıktı. "Ercan Bey, ne oldu?" diye sordum, dehşetle.
Ercan Bey, boynundaki kravatı gevşetti. Yüzü düşmüştü. "Gözaltı süresi uzatıldı, İnci Hanım. Savcılık, eldeki tek delil olan Bahadır Aral'ın ifadesini yeterli görerek detaylı soruşturma gerektiğini belirtti. Boran Bey şimdi nezarethaneye götürülüyor."
"Nezarethaneye mi?" diye sordum şokla. Kelime, mideme bir yumruk gibi indi. "O yalan söylüyor! Bu haksızlık! Hangi delile dayanarak Boran'ı içeride tutuyorsunuz?" Abim ve Güney hemen yanıma ulaşırken abim, kolumu tuttu ama ben Boran'dan gözümü ayırmıyordum.
Boran bir an için abime baktı. O bakış, sorgudan, üzerine atılan iğrenç iftiradan daha ağırdı. Boran, sanki abimin gözlerinde kendi masumiyetinin bir yansımasını arıyordu. Adnan Aral, abimin babasıydı ve Boran'ın nefret ettiği bir adamdı. Boran bu husumetten dolayı, Bahadır'ın yalanına inanıp inanmadığını sessizce sorguluyordu.
Abim, Boran'ın bakışını yakaladığında, yüzündeki tüm keder ve yorgunluk bir anlığına silindi. Gözlerinde ne bir şüphe ne de bir tereddüt vardı. Sadece sarsılmaz bir inanç vardı. Boran'a bakarken başını kuvvetle aşağı yukarı salladı. O an, sözlere gerek kalmadan Boran'a şu mesajı verdi: "Sana inanıyorum. Sen yapmadın."
Bu sessiz onay, Boran'ın yüzündeki gerginliği bir nebze olsun yumuşatırken bakışları tekrar bana döndü. Polis memurları onu götürmek için çekiştirirken Boran konuştu. “İzin verin, bir saniye izin verin karımla konuşayım.”
Polis memurları, ne yapacaklarını bilemeyerek savcıya baktılar. Savcı Hanım, koridorun ortasında, yanındaki komiser yardımcısıyla konuşuyordu. Gözleri, Boran'ın talebi üzerine bize döndü. O soğuk, analiz eden bakışları üzerimde dolaştı. Belki de Boran'ın eşine olan bağlılığını, davanın sosyolojik bir parçası olarak değerlendirmek istedi, ya da sadece bu direnişi uzatmak istemedi. Kısa bir tereddütten sonra başını hafifçe, isteksizce onayladı.
Memurlar, Boran'ın kolunu gevşetti ama hâlâ onu tutmaya devam ediyorlardı. Boran, bu kısacık anı hemen değerlendirdi. Hızla bana doğru eğildi. Kelepçelerine rağmen elini uzatarak yüzümü avuçlarının arasına aldı. O anda gözlerimden birkaç damla düştü yanağıma. Yaşları incitmekten korkarcasına temizlerken yüzündeki güçlü ifade çatlar gibi oldu.
“İnci’m…” dedi güçlü ama çatlayan bir sesle. Dudaklarımı birbirine bastırdım, hıçkırıklarımı geri yutmaya çalıştım. Bu vedanın, bu haksız ayrılığın beni ne kadar yıktığını göstermemeliydim. Boran, benim kendimi tutmaya çalıştığımı gördü ve hızla devam etti sözlerine. "Durma burada, eve git. Her şey eninde sonunda ortaya çıkacak."
Bu, hem bir teselli hem de bir talimattı. "Eve git," çünkü tehlikedesin; "eve git," çünkü senin güvenliğin benim tek huzurum.
Memurların sabrı tükenmişçesine Boran'ın kollarını tekrar sertçe çekmeye başladılar. Kelepçeli elleri yüzümden ayrılmak zorunda kaldı. Bu hareket canımı daha çok yakarken Boran sert bir sesle konuştu. “Daha konuşmam bitmedi, izin verin!” diye gürledi. Sesi, koridorun duvarlarında yankılandı. Kelepçeli olmasına rağmen memurlara direndi, adeta bir kaya gibi yerinden kıpırdamadı.
Polis memurlarından biri, sinirle karşılık verdi. "Yeter bu kadar, Boran Bey! Nezarethaneye gitme emri var!"
“Savcınız izin verdi!” Boran’ın sesi, bu kez bir kükremeye dönüştü. "Bir yalancının sözüyle beni hapse atıyorsunuz! Karımla konuşma hakkım var, buna izin vermek zorundasınız!"
Yüzündeki öfke ve çaresizlik, Boran Demirhanlı'yı kontrol edilemez bir güce dönüştürmüştü. Memurlar, onun bu beklenmedik direnişi karşısında bocaladılar. “Buradan çıktığım an emin olun hakkınızda gerekli şikayetleri edeceğim, suçu kanıtlanmamış kimse suçlu değildir. Bu davranışınızın karşılığını alacaksınız.”
Boran’ın bu sözleri, memurları bir an durdurdu. Boran Demirhanlı'nın gücünü ve nüfuzunu biliyorlardı. Buna rağmen, savcı izin verdiği halde bunu yapıyorlardı.
Bu anlık duraksamayı fırsat bilen memurlar, Boran'ın bu öfkesine rağmen kollarını daha sertçe kavradılar. Boran, son bir kez benim ağladığımı gördü ve öfkesi bir anda sönerek yerini çaresiz bir kabullenişe bıraktı. Benim güvenliğim, onun her şeyden önce geliyordu.
Boran, direnmeyi bıraktı ve memurların onu sürüklemesine izin verdi. Son kez bana baktı. O bakışta binlerce kelime vardı. Derin bir özür vardı mesela; bu zor anı bana yaşattığı için. Sarsılmaz bir talimat vardı; güvende kalmam, kendi için savaşmam için. Ve her şeyden önemlisi, sonsuz bir aşk vardı. Bir daha ne zaman göreceğimi bilmediğim o bakış, ruhuma bir yemin gibi kazındı.
Gözlerimden yaşlar sicim gibi akıyordu. Hıçkırıklarım boğazımda düğümlenmişti, sesim çıkmıyordu ama ağlamam, odadaki sessizliği yırtıyordu. Elimle ağzımı kapattım, bu haksızlığa karşı çaresizliğimin tek ifadesiydi bu gözyaşları.
Abim ve Güney, kollarımı sıkıca tutmuşlardı ama ben sadece Boran'ı görüyordum. Onun bana fırlattığı son bakış, 'Merak etme, geri geleceğim.’ diye bağırıyordu.
Boran, koridorun ucundaki demir kapıdan içeri sokuldu. O kapı, gürültüyle kapanırken, sanki sadece Boran'ı değil, benim de huzurumu ve umutlarımı kilitlemişti. Gözyaşlarım, artık kontrol edilemez bir sele dönüşmüştü. Başımı abimin göğsüne yasladım ve hıçkırarak ağladım.
"Çıkaracağız onu, İnci'm. Söz veriyorum," diye fısıldadı abim, sırtımı okşarken. Güney ise sessizce yanımızda duruyordu, yüzü Boran'a yapılan haksızlığın öfkesiyle kasılmıştı.
Boran artık nezarethanedeydi.
“Gerekirse gidip konuşurum Bahadır’la. İfadesini çektirtirim paşa paşa.” Abim saçlarımı okşayıp bir yandan konuşurken Fatih karşılık verdi. “Bu işleri çıkmaza sürükleyebilir, Ercan Bey itiraz etsin. Ona göre konuşuruz. Bende seninle gelirim abi o zaman.”
Hepimiz, çözüm yolları ve öfkenin getirdiği aceleci kararlar arasında bocalarken, koridorda yürüyen ayak sesleri duyuldu ve savcı hanım, yanındaki komiser yardımcısıyla birlikte bekleme odasının kapısında durdu. Sonra bize doğru bir adım attı. Yüzünde ne bir acıma ne de bir nezaket vardı; sadece yasal bir prosedürü yerine getiren resmiyet.
Doğrudan bana doğru bakarken sesini duydum. "İnci Aral Demirhanlı. Sizinle özel olarak konuşmak istiyorum."
Sesi, odadaki tüm tartışmayı bıçak gibi kesti. Abim, beni korurcasına hemen öne çıktı. "Ne konuşacaksınız? Avukatımız burada değil, ben kardeşiyim. Benimle konuşun."
Savcı, abimi görmezden geldi, bakışları sadece bendeydi. "Bu, müşteki kızı ve zanlının eşi olarak sizinle alakalı bir durum. Avukat Bey'i bekleyebiliriz ama bu görüşme önemli. Ayrıca Adnan Aral’ın ziyaretçi kayıtlarında sizin isminiz var. Dün görüşmüşsünüz onunla.”
Belli belirsiz başımı sallarken derin bir nefes aldım, gözyaşlarımı sildim ve savcıya baktım. “Konuşalım.” Abim ve Güney engellemek istercesine bana bakarken onlara her şeyin yolunda olduğuna dair bir bakış attım. Savcının yönlendirmesiyle biraz önce Boran’ın çıkartıldığı yere ilerlerken gergince yutkundum.
Yanındaki komiser yardımcısı, bir kapıyı açarak beni savcının ofisine benzer, daha küçük ve daha özel bir odaya yönlendirdi. Kapı arkamızdan kapandığında, odada sadece savcı hanım ve ben kaldık. Savcı hanım, masasının arkasındaki yerine geçti, oturmamı işaret etti.
"Teşekkür ederim, İnci Hanım," dedi tamamen profesyonel bir tonda. "Size açık konuşacağım. Dosyanız şu an çok zayıf. Boran Demirhanlı'nın aleyhindeki tek somut delil, hükümlü Bahadır Aral'ın ifadesidir. Ancak, Adnan Aral'ın ölümünden hemen önce onunla görüşmüş olmanız, durumu sizin açınızdan kritik hale getiriyor."
Durdu, gözlerini masadaki dosyadan bana kaldırdı. "Dün babanızla ne konuştunuz? Bu görüşme Boran Demirhanlı'nın azmettirme eylemiyle alakalı olabilir mi?"
"Hayır, kesinlikle olamaz." diye cevap verdim hemen. "O görüşme Boran'la ilgili değildi. Babamla olan kişisel, uzun süredir çözemediğimiz bir meseleydi."
Savcı, dudaklarını büktü. "Bahadır Aral, ifadesinde Boran Demirhanlı'nın bu cinayeti 'çok kişisel bir sebepten' dolayı istediğini belirtti. Bu sebep, büyük ihtimalle sizsiniz. Ve Adnan Aral'ın size geçmişte yaptığı kötülükler ortadayken, sizin de intikam motivasyonunuz olabilir."
"Boran asla böyle bir şey yapmaz," dedim kararlı bir tonda. Bu sadece bir inanç değildi, Boran'ın karakterine dair kesin bir bilgiydi.
Savcı tek kaşını kaldırdı. O soğuk, analiz eden bakışı, beni tartıyordu. "Kocanıza çok güveniyorsunuz. Belki de siz de bu işin içindesiniz." Suçlayıcı bir tonda konuşurken, içimdeki öfke Boran'a duyduğum acıyı bile bastırdı. Kaşlarımı çattım. "Beni böyle bir şey için ne hakla suçluyorsunuz?" Sesim titremese de, damarlarımdaki kanın kaynadığını hissediyordum.
Savcı, masanın üzerine dayadığı ellerini hafifçe birleştirdi. Yüzündeki ifade, seni okuyorum der gibiydi.
“Babanıza değil de, kocanıza üzülmenizden belki de bu hakkı buluyorumdur.”
O söz, kalbime bir hançer gibi saplandı. Boran'ın kelepçeli elleri, kapı arkasından kapanan demir kapı, benim için babamın ölümünden çok daha gerçek, çok daha yakıcı bir acıydı. Savcı, benim insani tepkimi, Boran'a duyduğum tarifsiz aşkı, bir suç delili olarak kullanıyordu.
Gözlerimi ondan kaçırmadım. "Babama karşı duyduğum hisler, bu davanın bir parçası olamaz. Onun ölümü beni üzmediyse, bu onun bana yaşattığı hayatın sonucudur. Ama Boran'a atılan bu iftira, benim hayatımı ve geleceğimi yok ediyor. Elbette Boran için üzüleceğim. O benim eşim!"
Savcı Hanım, omuz silkti. Benim savunmamı bir çaresizlik gösterisi olarak kayda alıyordu. "Sizin duygusal tepkileriniz, Bahadır Aral'ın ifadesini destekliyor. Husumet, intikam ve eşinizi koruma güdüsü... Hepsi bir araya geldiğinde şüphemiz derinleşiyor.”
Resmen inanmıştı ve sadece Boran'ı değil, beni de suçluyordu. Boran'ın üzerine kurulan yalanın ne kadar derinlere işlediğini şimdi anlıyordum. İnanılacak gibi değildi. Bir insanın kaderi, bu kadar kolayca bir düşmanın kinine teslim edilebilirdi.
Dudaklarımı birbirine kenetledim. Bu kadına, Boran'ın masumiyetini kanıtlamak için dil dökmek boşunaydı. Onun istediği somut bir delildi; Bahadır'ın yalanını çürütecek, fiziksel bir kanıt.
Masadaki sandalyede öne doğru eğildim, gözlerimi savcı hanımın buz gibi gözlerine kilitledim. Sesim alçaktı ama her kelime bir darbe gibiydi.
“Babanız annenizin ölümünü sizin üzerinize yıkıp tüm çocukluğunuzu zindan ettikten sonra sizi öldürmek için arabanızın frenlerini kesip bu durumdan elini kolunu sallaya sallaya sıyrılıp sizi dağın başına çağırıp silah çektiğinde siz babanızın ölümüne üzülün olur mu, benim yaptığımı yapmayın.”
Sözlerim, odadaki havayı keskin bir buz tabakasıyla kapladı. O ana kadar tamamen duygusuz kalan savcının yüzünde, ilk kez şok ve tiksinti karışımı bir ifade belirdi. Gözleri, anlatılan dehşetin ağırlığı altında bir an için kırılır gibi oldu. Benim acım, nihayet ona ulaşmıştı.
Geri çekildim, nefes nefese kalmıştım. Şimdi konuşma sırası ondaydı.
Savcı, boğazını temizledi. "Sizin yaşadıklarınız..." diye başladı, sesi şaşırtıcı derecede alçaktı. "Bunlar maalesef Boran Demirhanlı'yı azmettirme suçlamasından kurtarmıyor, hatta artırıyor ne yazık ki.” Savcı, bu kadar güçlü bir nefret motivasyonunun Boran'ı eyleme itmiş olabileceğini ima ediyordu. Sonra ekledi. “Yani o görüşte babanızla bu konu hakkında konuşmadınız.”
Alaylı bir şekilde gülerek ona baktım. Savcı, benim intikam motivasyonumu sorgularken, Boran'ı cinayetle suçlamasının ne kadar boş olduğunu göstermek istedim. “Başımızda bir jandarma vardı, ne konuştuğumuz ona sorup öğrenebilirsiniz sayın savcım. Boranla ilgili olmadığını eminim teyit edeceklerdir.”
Bu cevap, savcının yüzündeki ifadeyi bir kez daha değiştirdi. Ziyaretçi kurallarının ciddiyetini hatırlatmıştım ona. Babamla aramızdaki hassas ve kişisel konuyu, bir jandarma eşliğinde, Boran'ı azmettirme niyetiyle konuşmamız imkânsızdı.
Savcı, parmağını masanın üzerinde ritmik bir şekilde hareket ettirdi. Benim meydan okumamı kabul etmişti. Boran'ın intikam için beni kullanmadığını değil, bu konunun görüşmede konuşulmasının imkânsız olduğunu anlamıştı.
"Tamam o halde, şimdi çıkabilirsiniz." Emriyle ayağa kalktım ama kapıya yönelmedim. Son bir umutla ona baktım. "Boran'ı... Boran'ı son bir kez görebilir miyim? Sadece birkaç dakika.” Savcı, başını kesin bir şekilde iki yana salladı. "Hayır, bu mümkün değil. Gözaltına alınan hiçbir şüpheliye, hukuki süreç tamamlanmadan ziyaretçi izni verilmez. Özellikle de eşine."
Boran'ı göremeyeceğimi anladığım an, içime derin bir acı oturdu. Onun o soğuk, beton zeminde, bir iftiranın yükü altında tek başına olduğunu bilmek beni kahrediyordu. "Lütfen..." diye fısıldadım, sesim yalvarır gibiydi. Savcı hanım ciddi bir şekilde baktı bana. “Hayır, çıkabilirsiniz.”
Derin bir nefes alarak, başım dik bir şekilde odadan çıktım.
Bekleme odasına döndüğümde abim, Fatih ve Güney anında etrafımı sardılar. Bir de Ömer. Yeni almış olmalıydı haberi. Yüzümdeki ciddiyet ve kararlılık, onlara içerideki görüşmenin tehlikeli olduğunu anlatmaya yetiyordu.
“Ne dedi?” Abim merakla bana bakarken omuz silktim. “Babamla neden görüştüğümü, görüşmede ne konuştuğumuzu falan. Boran’ın yaptığına inanmış resmen.”
“İnanmak zorunda.” Dedi Ömer. “Eldeki tek delil, cinayete azmettirme ve ortada bir motivasyon var. Bahadır'ın yalanı bile olsa, savcı şu an elindeki tek somut kağıt parçasına sarılmak zorunda. Yoksa Boran'ı serbest bırakırsa ve katil Boran çıkarsa, kendisi sorumlu olur. Dürüst olmak gerekirse, Boran'ı içeride tutmak, onun için en güvenli yol."
Canım yanıyordu benim. Ömer'in söylediği her şey doğruydu, ama bu gerçeği duymak, Boran'a yapılan haksızlığın ne kadar soğuk ve yasal bir zemine oturduğunu anlamamı sağlıyordu. Gözlerimi kapattım. Boran'ın masumiyetine dair kalbimde sarsılmaz bir inanç vardı ama bu yasal süreçte hiçbir işe yaramıyordu. Güçlü durmak zorundaydım. Ağlamak, üzülmek lüksü değildi bu. Eğer ben çökersem, Boran'ın dışarıdaki tek dayanağı da çökerdi…
◔◔◔
Saatler, florasan lambanın aydınlattığı koridorda kağnı hızında ilerliyordu. Her dakika ağırlaşıp bedenime çöken bir taş gibi hissediliyordu; saatlerin yavaşlığı, içimdeki telaşı büyütüyor, her saniye Boran'dan biraz daha uzaklaşıyor gibi geliyordu. Bekleme odasının koltukları, sesler, insanların ara sıra çıkıp içeri girmesi—hepsi bir ritüel gibi tekrarlanıyordu. Zaman akmıyor, evirip çeviriyordu; biz de onun etrafında savruluyorduk.
Saatler önce Giray ve Korkut’ta gelmişti. Haberi saatler sonra aldıkları için biraz sitem etmişlerdi ama şimdi kardeşlerinin yanında olmak için susuyorlardı. Ömer ile Ercan Bey’in etrafını sarmış ne yapabileceklerini konuşuyorlardı.
“İçeri adam sokalım o iti evire çevire dövsün çektirsin ifadesini.” Giray kendince fikrini ortaya atarken Korkut göz ucuyla bana baktı. Göz göze geldiğimizde bakışlarını çekerek Giray’a baktı uyarırcasına. Aralarında ne döndüğünü anlamak isterken Giray’da bana doğru baktı.
“Olmaz öyle, bu işleri çıkmaza sokar, kafanıza göre iş yapmayın sakın.” Ercan Bey onları engellemeye çalışırken iç geçirdim. Hepimiz saatlerdir bir şeyler için uğraşıyorduk ama sonuç yoktu. Sabredecek gücüm kalmamıştı. Saat çoktan gece yarısını geçmişti ve ben Boransızlığa daha fazla dayanacağımı düşünmüyordum.
Aklıma gelen fikirle oturduğum yerden ayağa kalktım. Saatin gece yarısını çoktan geçmiş olmasını aklıma soktum ve yine de telefonu çevirdim. Bu saatte rahatsız etmek doğru muydu bilmiyordum ama Boran'ın hücresindeki yalnızlık, uykusuzluğun ve usulün önüne geçmişti.
Günler önce akşam düzenlenen o yerel toplantıyı hatırladım; milletvekilinin konuştuğu, salonun sonunda kısa da olsa tanıştığımız anı. Kadın, konuşmasında adalete ve insan haklarına vurgu yapmış, beni de ayağa kaldırıp söz vermişti. "Böyle haksızlıklara sessiz kalmayacağız." İşte şimdi o sözleri kulağımda çınlıyordu.
Numarayı çevirdim. Telefon uzadı, üç, dört çalım... Sonunda bir tıkla açıldı. "İnci Hanım?" diye başlayan sıcak ama yorgun bir ses duyduğumda derin bir nefes aldım. "Evet, benim Sedef Hanım." dedim, sesimi titretmeden. "Size gece vakti rahatsızlık verdiğim için özür dilerim ama acil ve insani bir durum var."
Kısa bir anlatımla Boran'ın gözaltına alındığını, savcının elindeki tek delilin Bahadır'ın ifadesi olduğunu, nezarethaneye götürüldüğünü söyledim. Saatin geç olduğunu ama eşimi kısacık da olsa görmek için bir yol aradığımızı anlattım. Sedef Hanım, "Hemen ilgili birimlerle konuşacağım" diye ekledi. Ben dosya numarasını, Adnan Aral'ın adını, nezarethanenin ismini ve savcının adını verdim. Vermem gereken kısa bilgiler peşi sıra döküldü; o, not alırken benim içimde bir güven filizlendi.
Telefonu kapatmadan önce "Ben az önce bakanlıkta ofisteydim, bazı arkadaşlar kalmıştı. Şimdi onları arayacağım. İnsanî açıdan değerlendirilsin diye ısrar edeceğim. Ancak siz de savcıyla nezaketle tekrar görüşün; üst makamın talimatı gelse bile resmî süreç savcılıktan geçecek." Ben de "Hemen şimdi savcının odasına gideceğim" dedim. Milletvekili onayladı ve "Haber verin" diye ekledi.
“Sen Sedef Keskin’i mi aradın?” Ömer şaşkınlıkla bana bakarken başımı salladım. “Sen nereden tanıyorsun?” diye sorduğunda omuz silktim. “Bir toplantıda tanışmıştık.” Ömer hayranlıkla bana baktı, ardından düşük bir ıslık çaldı. “Vay anasına…” diye mırıldandı. “Milletvekiliyle toplantıya katılan gelin... Senin damarlarında gerçekten Demirhanlı kanı varmış, İnci.”
“Ne sandın, aslanın dişisi de aslandır.” Giray gururla bana bakarken abim kolunu omzuma attı. “O bir Aral, tabii ki öyle olacak.” Bende beline sarılırken küçük bir tebessüm ettim. Ardından tekrar konuştum. “Benim savcının yanına gitmem lazım.” Dedikten sonra abimden ayrılıp kapıya ilerledim.
Adımlarım koridorda yankılanırken her nefesim biraz daha ağırlaşıyordu. Savcının kapısına vardığımda bir an durdum, avuç içlerim terlemişti. Derin bir nefes aldım, başımı kaldırdım. Bu kez içeriye giren kişi korkmuş bir kadın değil, hakkını aramaya gelen bir eş olacaktı. Kapıyı tıklattım ve içeriden gelen komutu duyduğumda içeri girdim.
Savcı Hanım soğuk bir şekilde bana bakarken iç geçirdi. “Buyurun İnci Hanım?” Bıkkınlıkla bana bakarken ciddi bir şekilde konuştum. “Boran’ı görmek istiyorum.” Önündeki dosyayı kapatarak bana baktı. “Mümkün olmayacağını biliyorsunuz, bence burada daha fazla kalmayın. Evinize gidin. Boran Bey gözaltı süresi bittiğinde mahkemeye sevk edilecek.”
Sözleri bir duvar gibi önüme çekilirken sakinliğimi korumaya çalışarak bir adım ileri çıktım. “Biliyorum,” dedim, sesimi olabildiğince dengede tutmaya çalışarak. “Ama ortada özel bir durum var. Ben, Boran’ın eşi olarak sadece birkaç dakika görüş izni istiyorum.”
Savcı, kalemini eline alıp masaya vurmaya başladı, bu hareketi sabırsızlığının ifadesiydi. “İnci Hanım,” dedi sert bir tonda. “Bu bir ziyaret değil. Eşiniz şu an resmi olarak gözaltında. Yasal süreç bitmeden kimseyle görüştürülmesi mümkün değil.”
Sözlerindeki keskinlik, içimde bir şeyleri kırdı. Ama geri adım atmadım. “Bunu anlayabiliyorum,” dedim, gözlerimi onunkilere dikerek. “Fakat bu mesele sadece bir yasal süreç değil, bir insanlık meselesi. Boran suçlu değil, bunu siz de biliyorsunuz. En azından bir karı koca, birbirine bir cümleyle veda edebilmeli. Onu burada tek başına bırakmamı beklemeyin.”
Savcı, alnındaki çizgileri derinleştirerek bana baktı. “Duygusal davranıyorsunuz,” dedi. “Evet,” dedim anında. “Çünkü ben sadece bir tanık değilim, onun hayat ortağıyım. Sizin gibi soğukkanlı yaklaşamam bu meseleye. Siz insanları dosya olarak görüyorsunuz, ben onu hayat arkadaşım olarak görüyorum.”
Savcı, kısa bir sessizlikle bakışlarını kaçırdı; sonra yeniden sertleşti. “Bu şekilde konuşarak bir şey kazanamazsınız. Lütfen...” Cümlesini tamamlayamadan masadaki telefon çaldı. Odaya bir anda ağır bir sessizlik çökerken savcı hanım bakışlarını benden ayırmadan ahizeyi kaldırdı.
“Evet?... Evet, ben... Sedef Keskin mi?” dediğinde kalbim hızla çarpmaya başladı. İçimde, az önce sönmeye yüz tutmuş bir umut kıvılcımı yeniden alevlendi. Savcının yüz ifadesi konuşma ilerledikçe değişti; kaşları hafifçe kalktı, sesi resmî bir ciddiyetten ölçülü bir dikkat tonuna dönüştü. “Anlıyorum efendim... Evet, elbette. İnsanî gerekçeyle... Tabii ki, hemen ilgileneceğim.”
Ahizeyi yavaşça yerine bıraktı. Bir an sessizce bana baktı; sonra dudaklarının kenarında belli belirsiz alay olan bir gülümseme belirdi. “Demek Sedef Keskin…” dedi, kalemini eline alıp masaya hafifçe vururken. “Neden bu kadar ısrarcı olduğunuz şimdi daha iyi anlaşıldı, İnci Hanım.” Sözleri ince ama iğneleyiciydi.
“İnsanın soyadı ‘Aral’ ve ‘Demirhanlı’ olunca,” diye devam etti, gözlerini dosyaya indirip sahte bir tebessümle, “Bazı kapılar biraz daha hızlı açılıyor tabii.”
Sözleri içime bir buz parçası gibi saplandı. Ama gururla başımı kaldırdım, sesim titremedi. “Ben o kapıyı soyadımla değil, kararlılığımla açtım, Savcı Hanım,” dedim sessiz ama keskin bir tonda. “Ve bu izin, bir ayrıcalık değil; sadece bir eşin, sevdiğini görme hakkı.”
Savcı gözlerini kısarak bana baktı, bir an hiçbir şey demedi. Sonra dosyayı kapatıp kenara itti. “Görüş izni verildi,” dedi kısa ve soğuk bir şekilde. “Beş dakika. Polis nezaretinde.”
Ben sadece başımı salladım. Kapıya yönelirken arkamdan gelen sesi duydum. “Yine de şanslısınız, İnci Hanım. Herkesin arkasında Sedef Keskin olmaz.” Bir an durdum ama dönmedim. Kapıyı açarken başka hiçbir şey söylemedim. Sonra da beklemeden çıktım.
Kapıyı arkamdan kapatırken, derin bir nefes aldım. Koridorun soğuk havası yüzüme çarptı; içeride yaşanan gerilim, üzerimde hâlâ titreşim gibi duruyordu. Ama bu kez içimde bir güç vardı. Sonunda o duvarların ardına geçecektim.
Kapının önünde abimle Ömer bekliyordu. Gözlerimi görünce ikisi de hemen doğruldu. Abim endişeyle sordu. “Ne oldu?” Yüzümde yorgun ama kararlı bir gülümseme oluştu. “İzin çıktı.” dedim. “Boran’ı görebileceğim.”
Ömer’in yüzünde şaşkınlıkla karışık bir sevinç belirdi. “Nasıl yani, gerçekten mi?”
“Evet,” dedim kısa bir nefesle. “Sedef Hanım aramış. Savcı pek memnun olmadı ama… sonuç önemli.” Abim, derin bir nefes aldı sonra elini omzuma koydu.
Tam o sırada bir polis memuru yaklaştı. “İnci Demirhanlı?” diye sordu. “Benim,” dedim hızla. “Savcılık izni geldi. Lütfen benimle gelin.” Dedi polis memuru nezarethaneyi işaret ederek.
Abime döndüm. “Ben gidiyorum,” dedim yavaşça. “Beş dakika… sadece beş dakika.” Abim başını salladı, gözlerindeki gururu saklamaya çalışarak. “Ne olursa olsun, güçlü kal,” dedi. “O seni öyle görmek ister.”
Bir şey diyemedim. Sadece elini tuttum, sonra bıraktım. Polisle birlikte dar ve uzun koridorlardan geçerken her adımda kalbim biraz daha hızlanıyor, içimdeki nefes düğüm düğüm oluyordu. Ayaklarımın altında ezilen soğuk beton, içimde büyüyen korkunun fiziksel karşılığıydı.
Soğuk, rutubetli koridorun sonundaki demir parmaklıklar, Boran'ı benden ayıran lanetli sınırdı. Memur, o demir kapının önünde durdu.
Boran, hücrenin içinde beton zemininin üzerindeki bankta sırtını duvara dayamış oturuyordu. Üzerindeki lacivert polo yaka bir tişört ve pantolonu vardı. Ne yazık ki hapishanenin soğukluğunu ve kirini emmişti. Gözleri kapalıydı, sanki etrafındaki iğrenç gerçeklikten kaçmaya çalışıyordu.
Memur, kapıya vurdu. Sesi yankılandı. "Demirhanlı! Ziyaretçin var!"
Boran, yavaşça gözlerini açtı. Bakışları, parmaklıkların arasından beni bulduğunda dondu. O anki şaşkınlığı, yüzündeki tüm yorgunluğu ve öfkeyi sildi. Gözlerinde beliren dehşet, beni burada görmekten duyduğu korku ve kızgınlıktı. Hızla ayağa fırladı.
"İnci!" Sesi boğuktu ama öfkesi hissedilebiliyordu. Hızla parmaklıklara yürüdü. "Sen nasıl geldin? Ben sana git demiştim. Ne işin var burada?" Ellerini parmaklıkların arasına uzattı, beni tutmak ister gibiydi.
Boran'ın bu çaresiz haline daha fazla bakmaya dayanamıyordum. Gözlerimin yandığını, dolduğunu hissettim ama onu üzmemek düşüncesi, bana çelik bir irade vermişti. O gözyaşlarını zorla geriye ittim. Boran'ın karşısında zayıflayamazdım.
"Geldim işte." dedim, sesim inanılmayacak kadar sakindi. "Hemen eve mi gidecektim sanıyordun? Sen buradayken, ben hangi evde huzur bulurum? Hiçbir yere gitmedim ve gitmeyeceğim." Onun bu haksızlığa karşı dimdik duruşu içimi acıtıyordu ama aynı zamanda kalbimi güçle dolduruyordu. Benim kararlılığım ona güç verse de, deli gibi korkuyordu.
Parmaklıkların arasından uzanan ellerime yaklaştım. Yüzümü, soğuk demir çubuklara değdirdim. Aramızdaki mesafe, o parmaklıkların kalınlığından ibaretti.
"Burası senin yerin değil," diye fısıldadı Boran, sesi kalbindeki acıyı yansıtırcasına derindi. "Burada olmamalıydın, bunu yaşamamalıydın." Kendini suçluyordu, bunu yaşadığımız için.
Parmakları, yanaklarıma değdi. O soğuk demirlerin arasından gelen bu kısacık dokunuş bile, ruhuma iyi gelen tek sıcaklıktı. Tüm o kâbusun, tüm o yalanların ortasında, onun tenini hissetmek, yaşadığımın tek kanıtıydı.
Gözlerimi kapattım, o dokunuşu içime çektim. Gözyaşlarımın tekrar akmasını engellemek için dudaklarımı sıktım. "Sen merak etme." dedim, sesimi daha da alçalttım. Bu kez duygusal değil, sakin ve güçlüydüm. Elimi parmaklıkların arasından uzatarak Boran'ın elini yakaladım ve ellerimizi birleştirdim.
"Benim tek evim sensin, Boran." dedim, sözlerim bir yemindi. "Ve abimler dahil herkes burada, ben güvendeyim. Hepimiz senin yanındayız. Çıkartacağız seni buradan, Ercan Bey bir şeyler düşündü."
Boran gözlerimin içine bakarken, sözlerimin samimiyetini tarttı. Birkaç saniye bir şey söylemedi. Benim onun için endişelendiğimden daha fazla, onun benim için endişelendiğini biliyordum. Ardından merakla konuştu. "Nasıl izin verdiler sana?" Gözleri, savcı hanımın katı kurallarını bildiği için şaşkındı.
Bu sorusu karşısında, istem dışı bir gülümseme yayıldı yüzüme. “Bizde deriniz Boran Bey." Diyerek göz kırptım. Bu, her şeyin yolunda olduğu, dışarıda kontrolü kaybetmediğimiz mesajıydı. Boran'ın yüzündeki endişe, bu cevabımla yerini kısacık bir rahatlamaya bıraktı. O da biliyordu, İnci Aral Demirhanlı pes etmezdi.
Parmaklıkların arasından yaklaşarak yüzünü bana doğru uzattığında yapacağı şeyi anlayarak bende ona yaklaştım. O soğuk demirler aramızdaki son engeldi. Eğilerek dudaklarını alnıma bastırırken derin bir iç çekti sanki soluklanırcasına.
O öpücük, dudaklarının sıcaklığıyla alnımda mühürlenirken içimdeki tüm korkular eridi. Bu, sadece bir veda değil, bir gizli yemindi. O yemin, ne pahasına olursa olsun geri döneceğine dairdi; benim yeminim ise onu geri getireceğime dair.
Memur sert bir sesle araya girdi. "Süreniz doldu, İnci Hanım."
Boran, alnımdan çekildi ama gözleri hâlâ benimkine kilitliydi. Bu kez itiraz etmedi. Bende etmedim, edemezdim.
“Ben buradayım, merak etme çok yakında sende geleceksin yanımıza.” Elini sıkarak cümlelerimi söylerken Boran başını salladı. “Geleceğim. Dikkatli ol, abinlerin yanından asla ayrılma ve kendi başına bir şey yapma.” Endişeyle bana bakarken başımı salladım onu rahatlatmak için.
Sonra kapıya doğru ilerledim mecburen. Son kez dönüp Boran’a bakarken gülümsemeye çalıştım. Elimi kaldırdığımda başını eğip kaldırdı selam verircesine.
Kapı arkamdan ağır bir gıcırtıyla kapandığında, içeride kalan sessizlik kulaklarımda uğuldadı. Boran’ın son bakışı hâlâ gözlerimin önündeydi, o çaresiz ama kararlı ifade, sanki içimde yankılanan bir yemin gibiydi. Bir an, oracıkta, o metal kokusuna sinmiş anıyı içime çekip öylece durdum. Sonra yavaşça yürümeye başladım. Koridor, ayak seslerimle doldu.
Her adımda, parmaklıkların ardında kalan o dokunuşun sıcaklığı biraz daha uzaklaşıyor gibiydi. Ama içimde, Boran’ın sesi yankılanıyordu. “Burada olmamalıydın.” Belki de haklıydı. Ben oraya ait değildim, o da değildi. Biz birbirimizden uzak bir yere ait değildik.
Koridorun sonunda, o donuk floresan ışığın altında iki siluet belirdi. Abim ve Ömer… İkisi de beni görünce yerlerinden doğruldular. Yüzlerinde aynı karışık ifade vardı: bir yanları sevinçli, çünkü hâlâ dimdik yürüyordum; bir yanları üzgün, çünkü gözlerimdeki acıyı okuyorlardı.
Abim bir şey söylemeden yanıma geldi, ellerini omuzlarıma koydu. “Gördün mü?” diye sordu sessizce. Başımı salladım. “Gördüm.” dedim, sesim neredeyse fısıldayarak. “İyiydi. Yorgun ama… güçlüydü.”
Abim gözlerimi inceledi, sonra yavaşça kolunu omzuma attı. O sıcaklıkla birden içimdeki buz çözülmeye başladı. Ona daha fazla dayanamadım; başımı omzuna yasladım. Kardeşinin omzuna yaslanmak, bazen yılların yükünü bir anda hafifletirdi ya… öyle bir andı bu.
“Elimizden geleni yapıyoruz, şimdi bekleyeceğiz. Ama yalnız değilsin, İnci. Ne olursa olsun, biz buradayız.” Cümlesi içimde yankılandı, sonra orada kök saldı. Bir duvar gibi örüldü içimde. Sağlam, ağır ama güvenliydi. Dayanabileceğim bir duvar… İyi ki vardı, iyi ki oradaydı.
Abimin omzuna yaslanmış halde, dışarıda karanlığa bakan pencerenin önünde sessizce durduk. Ne konuşuyorduk ne susuyorduk. Sadece aynı acının içinde, birbirimize nefes oluyorduk. Karanlık ne kadar yoğun olursa olsun, içimde bir ışık sızıyordu artık, kardeşliğin, umudun ve vazgeçmemişliğin ışığı…
◔◔◔
Saatler, bekleme salonunun penceresinden sızan lacivert ışığa rağmen karanlık ve umutsuzdu. Gecenin karanlığı duvarlara sinmiş endişenin rengini bile açamıyordu. Metal sandalyelerin soğuğu, bedenimden çok ruhuma işlemişti. Ne zamandır oturuyordum bilmiyordum; zaman, burada akmayı reddediyordu. Sadece koridordan gelen her ayak sesiyle içimde bir kıvılcım yanıyor, sonra tekrar sönüyordu.
Ama ruhum… ruhum hâlâ Boran’ın nezarethanesinin önünde bekliyordu. Demir kapının ardında kalan o sessizliğe kulak veriyor, her an o kapının açılacağına inanmakla inanmamak arasında asılı kalıyordum.
Yanımda abim sessizdi. Parmaklarını birbirine kenetlemiş, sanki o parmakların arasında bir dua sıkıştırmaya çalışır gibi duruyordu. Karşımızda duran duvar saati, her tik takında kalbimi dürtüyor, sabrımı parçalara ayırıyordu.
Tam o sırada, koridorun sonundan panik ve acele karışımı koşar adımlar duyuldu. Ses, o sessizliği bıçak gibi kesti. Avukat Ercan Bey, nefes nefese kapıdan içeri daldığında gözlerinde, yorgunluğun ve endişenin yerini almış, parlak bir ifade vardı. Elindeki buruşuk dosya, elimizdeki tek umut gibi görünüyordu.
"İnci Hanım! Egemen Bey! Durum değişti! Hemen kalkın!" diye bağırdı, sesi heyecandan titriyordu. Bir sarsıntıyla ayağa fırladım. Kalbim, göğsümü parçalayacak gibi atıyordu. Korku ve umut, keskin bir karışımla boğazımda düğümlendi. "Ne oldu Ercan Bey? Boran mı...?" Sesim, zorlukla bir fısıltıdan ibaretti.
Ercan Bey, derin bir nefes aldı. Gözleri yaşlı gözlerimi buldu. "Boran'ın... suçsuzluğu kanıtlandı! Cinayet suçlaması düştü!"
Oda, bu inanılmaz haberle buz kesti. Beynim, kelimeleri algılamakta zorlanıyordu. "Nasıl düştü?" diye fısıldadım, abimin şaşkın sesini bile duymuyordum.
Ercan Bey, elindeki dosyayı masaya vurdu. "Adnan Aral'ın, ölmeden hemen önce yazdığı bir mektup çıktı ortaya. Savcılık mektubu okudu ve öğrendi. Adnan Aral intihar etmiş! Bu bir cinayet değil!"
Bir uğultu daha… ama bu kez dışarıdan değil, içimden yükseldi. Sanki dünyam altüst olmuştu ama bu defa yıkıntının altında ezilmiyordum. İçimde bir şey çözülüyor, geriliyordu. “İntihar…” diye fısıldadım. Dizlerimin bağı çözüldü. Babam, son hamlesiyle bile Boran'ı mahvetmeyi başarmıştı resmen. Bu, Bahadır'ın yalanının ötesinde, tüyler ürpertici bir senaryoydu.
"Evet! Adnan Aral, bir gardiyana rüşvet vermiş. Gardiyan, onu şişlemiş ve sonra ortalıktan kaybolmuş ama mektupta o isimden bahsedilince gardiyan bulunmuş ve mecburen itiraf etmiş. Bahadır'ın yalan ifadesi çöktü.”
Bir an, dizlerimin bağı çözüldüğünde abim kolumdan yakalayıp tuttu. Gözlerim yanmaya başladı; artık tutamıyordum. O kadar uzun süredir ağlamıyordum ki, gözyaşlarım yanaklarıma inerken bile yabancı hissettirdi. “Yani… Boran serbest mi?” derken sesim titredi, çocuk gibi.
Ercan Bey’in dudakları aralandı, yüzünde gülümsemeye benzeyen bir rahatlama vardı. “Henüz değil. Prosedürler var, savcı imzayı atmıştır muhtemelen. Yarım saate çıkar.”
“İşte bu be!” Korkut ve Giray birbirlerine sarılırlarken güldüm. İçim rahatlamıştı.
Yarım saat… Sadece yarım saat daha. Kabuslar kadar uzun geçen bekleyişin sonunda, artık bir saat dayanacaktım. Sandalyeye yeniden oturdum ama bu kez aynı İnci değildim. Ellerim titriyordu ama kalbimde bir sıcaklık yayılıyordu. Ercan Bey konuşmaya devam ederken ben onu zor duyuyordum. Kafamda sadece Boran’ın yüzü… o gözleri, o karanlıkta bile inançla bakan gözleri vardı. Onun haksızlığa uğradığını bilmek, ama hiçbir şey yapamamak… beni içten içe kemirmişti. Şimdi, o zincir kırılıyordu.
Abim sessizce elimi tuttu. “Bak,” dedi alçak bir sesle, “Söylemiştim sana. Boran dayanır. Biz de dayanacağız.” Gözyaşlarımın arasından gülümsedim. Evet, Boran dayanmıştı.
Dakikalar geçtikçe salonun havası bile değişmişti. Artık o soğuk gece ışığı bile umut rengine bürünüyordu. Ancak bana o dakikalar geçmiyor gibi geliyordu. Sanki zaman, karakolun duvarlarında yankılanan bir uğultuya dönüşmüş, ilerlemekten vazgeçmişti. Her kapı gıcırtısında başımı kaldırıyor, sonra hayal kırıklığıyla tekrar indiriyordum. Koridorun ucundan geçen her polis, içimde bir çarpıntı başlatıyor, sonra o çarpıntı boşluğa düşüyordu. Kalbim, bir umutla bir korku arasında çırpınıyordu.
Ercan Bey bir anda bana dönerken gülümsedi. “Birazdan gelirler.”
Birazdan… Bu kelime bile içimi titretmeye yetiyordu. Sanki o birazdanın içinde bütün bir hayat saklıydı.
O birazdanın geldiği anda nezarethanenin bulunduğu koridordan polis eşliğinde çıkartılan kocamı gördüğümde içimde yeni filizler yeşermeye başladı. Gözyaşlarımın arasından, o yorgun ama özgür duruşunu seçebiliyordum. Sadece saatler olmuştu ama o kadar çok özlemiştim ki, sanki aradan aylar geçmiş gibiydi.
Boran, koridorun ucundan bana doğru yürüyordu. Üzerindeki her zaman ütülü olan tişört buruşuk, yorgunluğu yüzüne çökmüştü ama gözlerinde, beni görmenin verdiği o sarsılmaz aşkın ışıltısı vardı. Polis memurları, suçsuzluğu kanıtlanmış bir adamın yanında yürümenin verdiği garip bir saygıyla onu serbest bırakmışlardı.
Kelepçeler bileğinde değildi artık. O demir zincirler çözülmüştü.
Hiçbir şey söylemeden ona doğru koşmaya başladığımda onun da adımları hızlandı. Aramızdaki son mesafeler, bir anda eridi. Kollarımı onun boynuna doladığım an, Boran beni sıkıca sardı. O an, dünyanın tüm gürültüsü, tüm yalanları sustu. Sadece onun güçlü kollarının beni sardığını ve kalbimin, onun kalbinin ritmiyle tekrar atmaya başladığını hissettim.
Sırtımı okşarken, kulağıma fısıldadı. "Bitti, güzelim. Sen bana inandın ve bitti." Sözlerinin sıcaklığı, ruhumdaki tüm yaraları sarıyordu. Kollarımı daha sıkı sararken karşılık verdim. "İnanmasam ölürdüm." Bu, sadece bir laf değildi; Boran'ın masumiyetine olan inancım, beni hayatta tutan tek şeydi. Onu kaybetme düşüncesi, nefesimi kesiyordu.
Boran, beni kollarından ayırırken elleri, yüzümü avuçlarının arasına aldı. Gözleri, hala o çirkin nezarethane görüntüsüyle doluydu ama şimdi derin bir huzur yansıtıyordu. Alnıma uzun bir öpücük kondurdu, sonra dudaklarıma. O öpücük, aramızdaki tüm kâbusu silip süpürdü.
Tam o an arkamızdan gelen tok ve rahatsız edici bir geniz temizleme sesiyle irkildik. Birbirimizden ayrılırken sesin sahibine döndük.
Abim arkamızda dikiliyordu. Yüzündeki ifade, biraz yorgunluk, biraz rahatlama ama en çok da Boran'la aramızdaki o yoğun anı bölmekten duyduğu bariz bir kıskançlıktı. "Yeter bu kadar duygusallık." dedi yüzünde yarım bir gülümsemeyle. Boran, gülerek başını salladı. Abim ise ekledi. "Geçmiş olsun Boran."
Bir an bile bir an bile tereddüt etmeden kocamın yanına yürüdü ve Boran'a sıkıca sarıldı. Onların kucaklaşması, sadece iki adamın değil, birbirlerine desteklerini her daim belli eden adamın sarılmasıydı. Boran, Egemen'in kulağına eğildi ve usulca fısıldadı. Bu fısıltı, benim de duymam gereken ama Boran'ın yalnızca ona özel sunduğu bir taziye idi. "Başın sağ olsun."
Abim, kollarını daha sıkı sardı. Bu zorunlu ama beklenmedik taziye karşısında, sadece başını hafifçe sallayarak karşılık verdi. O an, ikisi arasındaki tüm eski tartışmalar, bu ölüm ve haksızlık karşısında yok olmuştu.
Boran, abimden ayrıldıktan sonra, hemen arkasında bekleyen Korkut ve Giray’a döndü. Üç dost aynı anda uzun ve anlamlı bir şekilde kucaklaştılar. "Geçmiş olsun kardeşim..." Korkut, Boran’ın omzuna vururken Boran karşılık verdi. “Sağ olun.”
Onların ardından Ömer ile birbirlerine baktılar. Boran artık ona karşı eskisi gibi değildi. “Geçmiş olsun.” Ömer tebessümle konuşurken Boran başını salladı. “Teşekkür ederim.”
Ardından Güney'de sıkıca kucaklaştı. "Bu kadarla geçmiş olsun enişte, korkuttun bizi." Güney'in tebessümüne karşılık aynı samimiyetle karşılık verdi Boran. "Sağ ol Güney."
Güney’den ayrıldıktan sonra Fatih ve Tuncay sırayla Boran'a sarıldılar. Fatih'in yüzünde her zamanki gibi gurur vardı. Tuncay ise Boran'ın elini sıktı ve başını saygıyla eğdi. Boran, bu sarılmalarla herkesin emeğini ve sadakatini kabul etmişti. Odada artık sadece bizim yorgun ama huzurlu nefeslerimiz vardı. Herkes, görevini tamamlamış bir sessizlikle bekliyordu.
Boran, yeniden bana döndü. "Hadi o zaman gidelim" dedi. Elini bana uzattığında anında elini tuttum ve merdivenlere doğru ilerlemeye başladık. Tüm o kâbusu geride bırakıyorduk.
O sırada koridorun sonundaki kapıdan savcı hanım çıktı. Yüzü, saatler önceki kararlı ve soğuk ifadesini koruyordu; ancak bu kez, o soğukluğun altında hafif bir yenilmişlik ya da en azından, yanılmış olmanın kabulü vardı. Tek başına, dosyasız ve korumasızdı.
Boran durduğunda ben de onunla durdum. Savcı, direkt Boran'a baktı. "Geçmiş olsun Boran Bey, bir daha böyle yanlış anlaşılmalarla karşılaşmamanız dileğiyle." Bu, savcının kurallarının izin verdiği en yüksek nezaket seviyesiydi. Bir özür değildi, sadece hukuki sürecin sonunda bir temenniydi.
Boran, savcının yüzüne dik dik baktı. Savcının bu soğuk veda ile olayın üstünü örtme çabasını fark etmişti. Boran, kibirli ya da öfkeli değildi; sadece galip gelmiş bir adamın sakinliğiyle doluydu. Başını hafifçe eğip kaldırdı. Bu ne bir saygı gösterisi ne de bir teşekkürdü; sadece "seninle işim bitti" anlamına gelen kısa ve kararlı bir hareketti.
Gözleri bir anda bize yani abimle bana döndüğünde ikimizde sessizce söyleyeceklerini bekledik. Elindeki dosyanın içinden iki tane zarf çıkartarak derin bir nefes aldı. “Bunlar” dedi, kelimelerini dikkatle seçerek. “Merhum babanız Adnan Aral’ın mektupları. Ölümünden hemen önce kaleme alınmışlar. Biri Egemen Bey’e diğeri ise size İnci Hanım.”
Babamın mektup bıraktığını öğrendiğimde abime olduğunu düşünüp umursamamıştım. Ama görüyordum ki bana da bir mektup bırakmıştı. İçinde yazan şeyleri tahmin etmek zor değildi. Beni suçlardı mutlaka, kendini aklamak için bir şeyler bulurdu.
Zarfı elime alırken savcı hanımın dudaklarının kenarında belli belirsiz bir kıvrım belirdi. “Babaları ölmüşken… onun ölümüyle anılan bir adamı, yani Boran’ı beklemeleri… doğrusu, insanın içinde garip bir yankı bırakıyor.”
Sözler bir iğne gibi bize saplanırken kaşlarımı çattım. Bu kadın fazla oluyordu artık. Abim bakışlarını savcının üzerinde tutarken mırıldandı. “Boran’ı beklemek adaleti beklemekti. Aradaki farkı anlayamayacak kadar dosya arasında kalmışsınız belli ki…”
Koridordaki hava bir an ağırlaştığında bir memur başını kaldırıp baktı, sonra hemen önüne döndü. Savcı gözlüğünü düzeltip dudaklarını sıktı; içinden bir şey söylemek istiyor ama etmiyordu. Sonra dosyayı kapatıp bakışlarıyla dosyayı işaret etti. “Umarım içindekiler, beklediğiniz kadar rahatlatıcıdır.” Sesinde ince bir alay vardı ama ikimizde cevap vermedik.
Savcı başka bir şey söylemeden yanımızdan ayrılırken abim mırıldandı. “Bazı insanlar, adaletin kâğıtla değil, insanla ilgili olduğunu asla öğrenemiyor.” Dedikten sonra bakışlarıyla bize işaret verdi. “Hadi çıkalım.”
Boran belimden tutarak beni yönlendirirken henüz günün ağarmadığını gördüm. Sokaklar uykusundan yeni uyanıyordu belki de. Gökyüzü puslu, bulutlar alçak, şehir yorgundu.
Ercan Bey bizimle gelip kapının önünde dururken konuştu. “Her şey artık resmî olarak kapandı,” dedi. Sesi yorgun ama rahattı. “Gerisi size kalmış.” Abim kısa bir baş hareketiyle teşekkür ederken Boran ona doğru bakıp elini uzattı. “Sağ olun Ercan Bey.”
“Ne demek Boran Bey, görevimiz. İyi istirahatler.” Ercan Bey başka bir şey söylemeden ilerlerken arkasından baktık bir süre.
Ardından birbirimize bakarken Fatih’in çoktan arabamızı getirdiğini fark ettim. Ancak arabaya gitmek yerine abime doğru baktım. Boran kurtulmuştu ama o gerçeği değiştirmiyordu. Adnan Aral bu dünyadan göçüp gitmişti.
Abimin yüzü kederliydi; sevinç, kaybın gölgesinde kalmıştı. Gözlerinde Adnan ne yaparsa yapsın bir evlat olarak hissettiği o karmaşık acı vardı. Ama benim için öyle değildi. Sadece soyadımdan ibaretti, bana vermek istemediği soyadından… Bir baba figüründen çok hayatımın boşluklarından biriydi. Çocukluğum boyunca bana ait olmayan bir sevgiyi bekleyip durduğum o uzun yıllar bugünle tamamen son bulmuştu.
Gün doğarken toprağın üzerine düşen ilk ışıkla birlikte babamın adı bir mezar taşına kazınmıştı. Adnan Aral. Baba olarak hatırlanmayacaktı ama düşman olarak hatırlanacaktı…
◔◔◔
(2. Part)
Ölüm.
Bu kelimeyi duyduğumda insanların yüzünde gördüğüm o yıkılmış, paramparça olmuş ifade... Ben de aynısını takınmalıydım, değil mi? Cenaze evindeki herkes, o soğuk ve anlamsız "başınız sağ olsun" fısıltılarıyla etrafımda dönerken, benden beklenen tek şey buydu: keder.
Ama içimde... içimde ne bir acı ne bir boşluk ne de bir ağıt vardı. Sadece sessizlik vardı. Ve bu sessizlik, benim için huzurun en yüksek sesiydi.
Onu... babam olarak adlandırmam gereken adamı kaybettiğimi söylediler. Ben ise birini kaybettiğimi düşünmedim. Aksine, hayatımdan bir tehdidi, çocukluğumun en karanlık gölgesini söküp attığımı hissettim.
O benim babam değildi.
Babalar sevgi verir, korur, yol gösterirdi. O ise bana sadece korku vermişti. Büyüdüğüm her an, içimde taşıdığım o küçük yara izi gibiydi. Onu hatırladığımda aklıma gelen ilk şey; bir elin şefkati değil, beni o uçurumdan aşağı itmek isteyen bir iradeydi. Kendi kanından olan birini silmek isteyen, varlığıyla zehirleyen bir irade. Şimdi o irade susmuş, toprakla örtülmüştü.
Toprağın altına konulduğu an dahil, gömüldüğü, taziyeleri kabul ettiğimiz o saatlerde bile gözümden tek yaş damla akmamıştı. Çünkü ben bana babalık yapan dedemi bir yıl önce toprağın altına gömmüştüm. Gözyaşlarımın, içimdeki o gerçek, sahici acının tümü o gün tükenmişti. Dedemle birlikte, sevginin, güvenin ve aile olmanın ne demek olduğunu anlatan adamlardan birini kaybetmiştim.
Şimdiki... sadece bir formaliteydi belki de benim için. Bir zorunluluk, bir ritüeldi.
Okunan Kur'anlar, edilen dualar onun yaptıklarını hafifletir miydi bilmiyordum. Bu artık onunla Allah arasında bir meseleydi ama ben biliyordum ki, onun ellerinde ben dahil birçok masumun kanı vardı. Ne kadar tövbe etmişti ne kadar pişmandı bunu bilemeyecektim. Ama dünyadaki hesaplaşmanın bittiği yerde, ilahi hesaplaşmanın başladığını biliyordum.
Bir yanımda Doğa yengem vardı, bir yanımda Defne. Onun karşısında Zümra babaanne, Gamze, Derin. Boran’ın ailesi bu zor günümüzde bizi yalnız bırakmamışlardı. Emniyetten geldiğimiz andan beridir Aral malikanesinde bizimlelerdi. Abim, Boran, Cihan, Güney, Korkut, Giray hepsi bahçedelerdi. Babalarını yeni kaybetmişken abimi en iyi onlar anlardı.
Manşetlerde bizimle ilgili haber başlıkları vardı. "Arallara çifte acı. Daha dün sabah Elif Çetin'i öldürme suçundan tutuklanan Serap Aral'ın ardından bugün Adnan Aral'ın ölüm haberiyle sarsıldı Aral Ailesi. Adnan Aral’ı öldürme şüphesiyle kızı İnci Aral Demirhanlı’nın eşi, iş insanı Boran Demirhanlı gözaltına alındı. Sonradan olayın intihar olduğu belirlense de cinayet şüphesiyle gözaltı Aral Ailesi’ndeki gerilimi gözler önüne serdi. Manşetlerin odak noktası ise, merhumun kızı İnci Aral Demirhanlı’nın cenazedeki haliydi; kızının, babasının tabutu başında tek bir gözyaşı bile dökmemesi dikkat çekti, gözler ailenin üzerine çevrildi."
Düşündükçe içim daralıyordu. Yaptığımız her hareket, söylediğimiz tüm sözler direkt medyaya düşüyordu ve bu hiç hoş değildi.
Oturduğum yerden ayaklanırken yengemin bakışları bana doğru döndü. Geleceğim dercesine gözlerine baktıktan sonra mutfağa ilerledim. İçeride misafirlere hizmet etmek için çalışanlar girip çıkıyordu. Her şeye rağmen çok fazla kişi gelmişti.
Mutfağa girdikten sonra çalışanlara kısaca selam verdikten sonra ağrı kesici aramak için ecza dolabına ilerledim. İlaçların yeri aynıydı muhtemelen. Dolabı karıştırarak ağrı kesici bulduğumda tezgahtaki sürahiden su doldurdum.
Tam o anda Boran’ın sesini duymak irkilmeme neden oldu. "Açı açına ilaç içmeyi düşünmüyorsun umarım."
Bakışlarım istemsizce ona kayarken, mutfak kapısından içeri girip bana doğru ilerledi. Üzerindeki siyah takım elbise, taziye evindeki ciddiyetini koruyordu. Yüzündeki yorgunluk, sadece benim yüzümden manşetlere çıkan gözaltı meselesinden kaynaklanmıyordu; babamın ardında bıraktığı karmaşa, onu da yormuştu.
"Sabah bir şey yemedin." dedi, aramızdaki mesafeyi kapatırken. Sesi fısıltı gibiydi ama otoritesini koruyordu. "Eminim şu an da yememişsindir."
Elimdeki su bardağını tezgâha bıraktım. Ağrı kesici tableti avucumda sıktım. "Açlık hissetmiyorum, Boran," diye yanıtladım, sesimin titrememesi için çaba göstererek. "Sadece... başım ağrıyor."
Gözleri anlık olarak yüzüme odaklandı. Bir saniyelik o bakışta, o keskin Demirhanlı bakışında, sadece yorgunluğu değil, gözyaşı dökmediğim için beni yargılayan manşetleri de görmüş olmalıydı. Ama yine de o, başkalarının değil, benim yanımda duran adamdı.
Tezgâha yaslandı, elini uzatıp avucumdaki tableti aldı ve tekrar kutusuna koydu. "Önce otur ve bir kâse çorba iç." dedi. Bu bir ricadan çok, emirdi. "Sonra baş ağrın için ne gerekiyorsa yaparız."
"Canım istemiyor, Boran," dedim, sesim ince bir çizgi gibi çıktı. Başımın zonklaması, vücudumdaki gerginlikle birleşmişti. "Lütfen zorlama." Boran, kaşlarını hafifçe çattı. Gözleri, hayır kelimesini kabul etmediğini belli ediyordu ama yine de direncime saygı gösterdi. Başını hafifçe eğdi, tavrı emirden daha çok uzlaşmaya döndü.
"Tamam," dedi. "Çorba istemiyorsan, başka bir şey hazırlarım." Sözlerine karşılık beklemeden tezgâhın arkasından dolaştı ve buzdolabına ilerledi. Bir an sonra elinde birkaç malzeme vardı; domates, peynir ve bir paket tost ekmeği.
"Bir sandviç," dedi, kapalı kapının sesi gibi tok bir sesle. "Hızlı, pratik ve zorlamayacak. Yemeye ihtiyacın var, İnci."
Tam o anda, mutfakta çalışan iki kadın, telaşla yanımıza yaklaştılar. Kadınlardan biri hemen atıldı. "Boran Bey, lütfen siz zahmet etmeyin. Biz hemen İnci Hanım'a ne isterse hazırlarız. Lütfen dinlenin siz." Diğeri onu onayladı. "Evet Boran Bey, sizin el sürmeniz olmaz. Buyurun siz oturun, biz bir dakikada hallederiz."
Çalışanların yüzünde, evin reisi olarak bilinen Boran Demirhanlı'yı tost makinesinin başında görmenin getirdiği açık bir şaşkınlık vardı. Bu evde, o tezgâhta bir şeyler hazırlamak onların göreviydi.
Boran, elindeki peynir paketini tezgâha koymadan, sadece kısa bir an durdu. Onlara döndü, yüzünde ne kibir ne de sinir vardı, sadece sarsılmaz bir kararlılık vardı. "Teşekkür ederim," dedi, nazik ama net bir ses tonuyla. "Ama ben hazırlarım. Siz diğer misafirlerle ilgilenmeye devam edin."
Bu net reddediş karşısında çalışanlar duraksadı, birbirlerine baktılar ama daha fazla ısrarcı olamadılar. Sessizce geri çekildiler. Boran, çalışanları gönderdikten sonra tekrar bana döndü. O, tezgâhta sandviç malzemelerini düzenlemeye başlarken etrafımızdaki her şey normal, düzenliydi.
Pratik bir biçimde sandviçi hazırlarken elimdeki bardağı tezgâha koydum ve Boran'ın gösterdiği sandalyeye yorgunlukla oturdum. Oturur oturmaz, Boran'ın hemen yanıma geldiğini hissettim. Elini, omzumun hemen yanındaki sandalyenin arkasına koydu.
Eğildi. Alnıma, saçlarıma değil, sanki tüm o kargaşayı, tüm o gazete manşetlerini ve içinde tuttuğum tüm acıyı mühürlemek ister gibi saçlarımın en tepesine, derin bir öpücük kondurdu. O anlık temas, tüm vücudumdaki elektriği boşaltmıştı.
Ardından, o güçlü parmakları yavaşça başıma kaydı. Şakaklarıma masaj yapmaya başladı. Parmaklarının hafifçe baskı uygulaması, kafamın içindeki zonklamayı, o öfke uğultusunu anında yatıştırdı.
"Birazdan bitecek." diye fısıldadı. Sesi artık ne emir veren ne de sorgulayan bir tondaydı. Sadece şefkat vardı. "Hadi sandviçini ye." diye tekrar konuştuğunda elime alarak bir parça ısırdım.
Sözüne uydum. Tabağı elime alarak bir parça ısırdım. Peynir, domates ve ekmeğin sıcaklığı, mideme inen ilk sıcak şeydi. Gerçekten aç olduğumu o an fark ettim. Ağzımdaki lokmayı bitirince, bakışlarımı Boran'a çevirdim. Tabağı ona doğru uzattım. "Sen de al." dedim, sesimde yumuşak bir zorlama vardı. "Bütün gün sen de hiçbir şey yemedin."
"Sen ye, bir tanem." dediğinde dudaklarımı büzdüm. "Ama senin de yemen gerekiyor." Boran bakışlarıma karşılık gülümserken uzattığım sandviçi eline alarak ısırdı.
Bir süre sessizce sandviçimizi yerken Boran elini yanağıma uzatarak sevdi. "Şimdi daha iyi görünüyorsun. Bir tane daha hazırlayayım mı?" Başımı iki yana salladığımda Boran da başını salladı. "Buna şükür."
Tabağın kalanını ve elimdeki bardağı tezgâha bıraktım. Artık mutfakta kalmak için bir bahanem yoktu. "Hadi." dedi Boran, nazikçe kolumu tutarak. "Seni yukarı çıkarayım. Dinlenmen gerek."
"Yok aşağıda oturayım biraz daha." dedim onu reddederek. Boran kararsızca bana bakarken belli belirsiz başını salladı. "O zaman nasıl istersen."
Kapıya doğru ilerlediğimiz sırada kolundan tutarak durdurdum. "Ama geçmeden önce yapmak istediğim bir şey var." Boran meraklı gözlerle bana bakarken hiç beklemeden başımı göğsüne yaslayarak sıkıca sarıldım bedenine. Boran'ın kolları anında beni sardı. Vücudunu saran gerginlik azaldı ve beni sıkıca kucakladı. Yüzünü saçlarıma gömdü, kokumu içine çekti.
"Güzelim benim..." kollarının arasına daha da sığınırken bu o kadar iyi gelmişti ki anlatamazdım. Boran, saçlarımı okşarken, yavaşça geri çekildim. Yüzü, bu kısacık duygusal moladan sonra daha yumuşak, daha rahatlamış görünüyordu.
Usulca kollarından ayrılırken konuştum. "Şimdi gidebiliriz." Boran elini belimde tutmaya devam ederken onayladı. "Gidelim."
Birlikte salona doğru ilerlerken ben yengemin yanına doğru ilerledim. Boran'da ben kanepeye oturduktan sonra bahçeye çıktı…
◔◔◔
Adımlarımı koridor boyunca ilerletirken bakışlarım Adnan Aral ile Serap Aral'ın odasına takıldı. Biri mezara girmişti, diğeri hapse ve ortada acı içinde bıraktıkları iki çocuk kalmıştı. Bundan sonra hayat bir şekilde devam edecekti. Zaten bende bir hükümleri yoktu ama abim zorlanacaktı her bakımdan. En azından annesi açısından. Bende her daim onun yanında olacaktım.
Onların odasını es geçerek direkt olarak dedemin odasına ilerledim. Kapının kulpunu açıp içeri baktığımda bir an için onu orada görecekmişim gibi hissettim ama bu mümkün değildi. O gideli bir yıl geçmişti. Mezarına sık sık gidemesem de kalbimde onu yaşatıp dualarımı ediyordum. İçeri girip kapıyı arkamdan kapattıktan sonra hiç bozulmamış olan eşyalara baktım.
Yatak, kullandığı eşyalar, çerçeveler, okuduğu kitaplar her şey yerli yerindeydi. Bir tek kıyafetleri verilmişti. Yatağa ilerleyerek oturduktan sonra yatağın hemen yanındaki komodinin üzerindeki çerçevelere doğru baktım. Birinde ben, abim ve adını ağzıma dahi almak istemediğim kuzenim vardı, bir de dedem. Torunlarını severdi. Diğer çerçevede ise benimle olan fotoğrafı vardı.
Uzanarak elime aldıktan sonra iç geçirdim. Ne dedem kalmıştı ne de küçük kız çocuğu İnci. Elimle dedemin yüzünü severken mırıldandım. “Keşke burada olsaydın…”
Çerçeveyi yerine bırakarak oturduğum yerden ayağa kalktım. Adımlarımı kitaplığa doğru atıp önünde durduğumda raflardan birine uzandım. Dedemin en sevdiği, İnsan Kalmak romanını elime alıp üzerindeki tozu sildim. Sonra hiç beklemeden kitabın sayfalarını çevirirken karşıma çıkan fotoğrafla duraksadım. Fotoğrafta dedem vardı ve yanında da Boran. Birliktelerdi.
Şaşırarak fotoğrafa bakarken istemsizce gülümsedim. Bu hayatta en sevdiğim insanlardan ikisi tek fotoğraftaydı. Boran şu anki haline göre biraz daha genç duruyordu. Belki de üniversiteden yeni geldiği zamanlardı bilemiyordum. Hep çok sevmişti onu. İlk geldiğim günlerde bile övmüştü. Keşke bu günleri görebilseydi. Birbirimize aşık olduğumuz, evlendiğimiz anlara şahitlik edebilseydi.
Kapının tıklanmasıyla birlikte yanağıma süzülen gözyaşını temizlerken konuştum. “Gel.” Kapı aralandığında Boran başını uzattı içeri doğru. Gözlerimiz anında buluştuğunda içeri girdi ve kapıyı ardından kapattı. “Salonda göremeyince merak ettim seni. Odana baktım ilk ama abin burada olabileceğini söyledi.” Diyerek benim yanıma yaklaşırken karşılık verdim. “Bu evdeki tek yasımın sahibinin odasına gelmem kadar doğal bir şey yoktur sanırım…”
Boran cümleme karşılık vermezken elimdeki fotoğrafı uzatarak konuştum. “Bak ne buldum.” Boran elimden fotoğrafı aldığında ekledim. “Ne kadar gençmişsin.” Cümlemle birlikte Boran tek kaşını kaldırıp gözlerime baktı. “Şimdi yaşlı mıyım yani?” diye sordu, sesi alaycı ve sevecen bir tondaydı.
Gülümseyerek omzuna vurdum. "Saçmalama. Ama itiraf et, o zamanlar daha... iyiymişsin. Şimdi biraz yorgunluk çizgileri var. Sonuçta hayat bizi biraz hırpaladı." Dediğimde Boran kaşlarını çattı. “Sağ ol ya, beğenmediğini da anlamış olduk.” dedi, ama gözlerinin içi gülüyordu. “Hayır tabii ki, şu an çok karizmatiksin. Evlilik yaramış.” dedim, bu sefer daha içten bir gülümsemeyle.
Boran'ın kaşları gevşedi ve yüzüne o derin, huzurlu gülümseme yayıldı. Beni belimden tutup kendine çekti ve alnıma kısa bir öpücük kondurdu. “Kendine de pay çıkarmasan olmaz, güzel karım benim.” Cümlesiyle omuz silkerken karşılık verdim. “Olmaz tabii.”
Boran bir yandan fotoğrafa bakıp bir yandan da belimdeki ellerini kımıldatarak belimi okşarken fısıldadı. “Üniversiteden döndükten sonra bu. Dedemin vefatından sonra olması lazım. Şirketin başına tamamen geçtiğimde ilk toplantı sonrası.” O günleri hatırlamışçasına derinden konuşurken karşılık verdim. “Vay be, ilk toplantı ha.”
Boran, fotoğraftan gözlerini ayırarak bana baktı. "Evet. Dedemin benden beklentisi büyüktü. Kimsenin gölgesinde kalmayacağımı biliyordu. O gün, masadaki herkesin gözü bendeydi. Ve Sardun dedem, sanki benimle gurur duyarcasına, o gün bana yolun açık, evlat. Sen bu ailenin geleceğisin,' demişti.” Dedi iç çekerek.
Gözlerim doldu. "Sardun dedem..." diye fısıldadım, o ismin dudaklarımdan dökülüşünün verdiği huzurla. "Bana bıraktığı en büyük miras, sana olan güveniydi." Cümlemle gözlerime içi gidercesine baktı Boran. “Benim için de sendin.” Dediğinde tebessüm ettim. Başımı göğsüne yaslarken Boran saçlarımı öpüp sıkıca sardı bedenimi.
Bir süre öyle sessizce sarılırken fısıldadım. “Yazılanları gördün değil mi? Ağlamamam dikkatlerini çekmiş.” Derken başını kaldırarak gözlerine baktım. “İnsan babası öldüğünde ağlar, canı acır değil mi? Ama benim içimde en ufak bir acı yok, sence bu beni kötü bir evlat mı yapar?”
Boran'ın yüzündeki şefkatli ifade, anlık bir acıyla gölgelendi. Elini yanağıma koydu, baş parmağıyla gözümün altındaki çizgiyi okşadı. “Hayır, asla. O senin baban olabilseydi, bir kez olsun sana bunu hissettirseydi sen kalbinde onun acısını, yokluğunu hissederdin dedende olduğu gibi. Sen ona evlat oldun ama o sana baba olmadı bir tanem. Arada çok fark var. Kimse de bunun için senin hakkında bir şey diyemez.”
"Boşluktayım ben." dedim, sesim titriyordu. "Keder değil, sadece büyük, soğuk bir boşluk. Ölüm haberi geldiğinde, içimde oluşan tek his, rahatlamaydı. Bu korkunç."
Boran beni tekrar göğsüne çekti, bu sefer daha koruyucu bir şekilde. "Korkunç olan bu değil, İnci. Korkunç olan, bir çocuğun, babasının ölümünü bir kurtuluş olarak görmesidir. Sen kötü değilsin. Sen, hayatı boyunca sevgisiz bırakılmış, sürekli incitilmiş ve sonunda hak ettiği huzuru bulmuş bir kadınsın."
Bir süre sessiz kaldığımızda "Yazılanları umursama," diye fısıldadı kulağıma. "Senin gözyaşların, Sardun dedemin mezarında döküldü. Sen, sevdiğin insan için yas tutmayı çok iyi biliyorsun. O yası tutman gereken kişi, baban değildi." Boran'ın bu sözleri, kalbimdeki o suçluluk duygusu düğümünü çözüyordu. Onunla, bu acı gerçeği kabullenmek daha kolaydı.
“Teşekkür ederim… İyi ki yanımdasın.” Diye fısıldarken kollarımı daha da doladım beline. Boran’ın göğsü aldığı derin nefesle inip kalkarken saçlarımı sevdi. “Sende iyi ki benim yanımdasın, kollarımdasın, kalbimdesin.” Kalbim cümleleriyle yerinde çırpınırken gözlerimi kapadım.
Kısa süre sonra gözlerimi aralarken elinden tutarak fısıldadım. “İnelim hadi, ayıp olmasın.”
Boran’ın parmakları elime kenetlendiğinde, odayı saran hüzünlü ama huzurlu hava bir nebze olsun dağılmıştı. Kapıya yönelmeden önce son bir kez dedemin yatağına, o hiç bozulmamış hatıralara baktım. Burası benim için bir sığınaktı; dışarıdaki tüm o sahte acıların ve meraklı gözlerin ulaşamadığı tek kale.
"Haklısın," dedi Boran, sesiyle beni düşüncelerimden çekip alarak. "Kalabalık artmıştır şimdi. Abin de tek başına göğüslemek zorunda kalmasın hepsini."
Odadan çıkıp koridora adım attığımızda, alt kattan gelen uğultular yukarıya kadar ulaşıyordu. Merdivenlerin başına geldiğimizde Boran duraksadı ve elimi biraz daha sıkı kavradı. Gözlerindeki o sarsılmaz güven, benim zırhımdı. Adımlarımızı ağır ağır aşağı indirdik. Salona girdiğimizde siyahlar içindeki kalabalık, fısıltılar eşliğinde birbirine bakıyordu. Bazı bakışların üzerimde toplandığını, o "ağlamayan evlat" etiketinin havada asılı kaldığını hissedebiliyordum.
Boran, üzerimdeki o yargılayıcı bakışları fark etmiş gibi duruşunu dikleştirdi ve beni biraz daha kendine yaklaştırdı. Salona yayılan ağır yas kokusuna ve insanların maskeler ardındaki meraklı fısıltılarına inat, başımı dik tuttum. Abimin yanına ulaştığımızda, onun yorgun gözlerindeki kardeşlik tesellisiyle bir an için sakinleştim. Kimin ne düşündüğünün, hangi vicdan terazisinde beni tarttığının artık bir önemi yoktu.
Benim yasım da, vedam da yukarıdaki o sessiz odada, gerçek sevginin kucağında son bulmuştu. Bu evdeki yabancı bakışların arasında, elimi sımsıkı tutan adamın varlığıyla kendimi ilk kez tamamen güvende ve özgür hissettim. Adnan Aral’ın ölümüyle bir devir kapanırken, ben o ağır kapıyı arkamdan huzurla çekmeye hazırdım…
◔◔◔
Saat gece yarısına doğru ilerledikçe kalabalık dağılmıştı. Taziye için gelenler birer birer ayrılmış, evin içi uzun süredir aynı olan sessizliğe bürünmüştü. Oysa bir cenaze evinde sessizlik bazen en ağır gürültüydü. Ama benim için… bu gece farklıydı. İçimde yıpratıcı bir yas yoktu ne iç burkan bir özlem ne de boğazıma oturan bir acı. Sadece… boşluk. Ve o boşluğun içinde hafif bir serinlik.
Babam denilen adam bugün toprağa verilmişti. Ama benim için “baba” kelimesi hiçbir zaman ona ait olmamıştı zaten. O beni kızı olarak görmemişti; ben de hiçbir zaman ona baba diyememiştim. Aramızda bağ kuracak tek bir anımız bile yoktu. Ne bir gülümseme ne bir gurur bakışı ne de “kızım” hitabı… Hiçbiri yoktu. O yüzden içimde ne bir yıkım vardı ne de suçluluk. Sadece bitmiş bir defterin sessizce kapanışı.
Ama abim… onun yüzünde başka bir şey vardı. Kaybolmuş bir çocuk gibi bakıyordu zaman zaman. Yanaklarında kederin izi yoktu belki, fakat gözlerinde yıllar boyunca biriktirdiği kavga, kırgınlık ve affedememenin bıraktığı gölgeler gezinip duruyordu. O, gerçek bir baba sevgiyle büyütülmüştü. Evet Adnan Aral sevmeyi bilmiyor gibi gözükse de biliyordu ve abimle de bağları vardı.
Boran’ın ailesi tam da böyle bir gecede yanımızda olmuştu. Taziye evi gibi değil de bir aile sofrası gibi duran bu masada, sessizce bizimle oturuyor, varlıklarıyla destek oluyorlardı. Bu gece ilk kez fark etmiştim ki kan bağının önemini fazla büyütmüştük yıllarca. Çünkü şimdi, gerçek bir aile sıcaklığı, yıllar sonra bizi bulmuştu.
Boran içimi okurcasına omzuma dokundu. Kolu oturduğum kanepenin sırtında olduğu için sırtım göğsüne yaslanıyordu. “İstersen odana çıkalım.” dedi ama sesinde “yalnız değilsin” anlamı gizliydi. “Yok, iyiyim."
Abim fincanı masaya bıraktı, dudaklarının kıyısında acı bir tebessüm vardı. Gözleri kızarmıştı ama ağlamamıştı. O, kaybettiği bir baba için değil, hiç sahip olamadığı bir baba için yas tutuyordu. Bunu anlamak içimi hafifçe sızlattı.
"Abim, git dinlen biraz." Endişeli bir şekilde bana bakarken aslında düşüncelerimi okuyordu. Ne kadar yıprandığımı bildiği için beni korumaya çalışıyordu. İçini rahatlatmak istercesine gözlerine bakıp karşılık verdim. "Yorgun değilim. Gerçekten."
Abim ikna olmasa da başını salladı belli belirsiz. Bakışları yengemin kucağındaki oğluna takıldığında derin bir iç çekti.
"Bir devrin sonu." diye fısıldadı, sesi hem yorgun hem de kabullenişle çatlamıştı. Yengem başını kaldırıp ona baktı ve kucağındaki bebeği sanki kötü bir rüzgârdan korur gibi kavradı. Ardından devam etti. "Bazı adamlar yaşarken biter,” dedi. “Baba olmazlar. Son nefesleri de sadece… bir nokta koyar cümleye.”
Bizim için en doğru cümle buydu ne yazık ki. Bunu söylerken sesimi çıkarmadım, sadece içimden geçirdim. Söylenemeyen, söylenince de hiçbir şeyi değiştirmeyen bir gerçekti çünkü kelimelere dökünce daha da ağırlaşan cinsten.
Abim o sırada gözlerini yere indirdi. Bir süre konuşmadı, konuşamadı belki de.
“Ben yıllarca,” dedi sonunda. “Belki bir gün… bir şey olur sandım. Bir bakış, bir kelime, bir pişmanlık… Ama yok. İnsan kendi yarasını kendi büyütüyor bazen.”
Bu sözlerde, çocukluğunda içi oyulmuş bir çocuğun kırgınlığı vardı ama öfkesi çoktan sönmüş, küle dönmüş gibiydi. İçimde bir ses daha yükseldi, kendi kendime fısıldar gibi. Özlemek için önce sahip olmak gerekiyordu. Biz hiç sahip olmadık.
Yengem bebeği biraz daha kendine çekti, sanki abimin yıllar önce korunmamış çocukluğunu şimdi kucağındaki minik bedende kolluyordu.
“Artık bitti.” dedim, dışımdan çıkan bu kez buydu. Sesim sakin, hatta biraz fazla sakindi. “Hem onun için hem bizim için.” Abim başını kaldırdı, bana baktı. “Bitti, evet. Ama biterken yanında çok şey götürdü. Annemi katil yaptı mesela, senin çocukluğunu çaldı."
Bu cümle odayı ortadan ikiye bölen görünmez bir çizgi gibi düştü. Bir yanımızda yaşadıklarımız, diğer yanımızda hiçbir zaman yaşayamadıklarımız duruyordu.
İçimden bir şey kıpırdadı. O çocukluğumun köşesine kilitlenmiş, yıllardır konuşmayan o küçük kız kimsenin duymadığı bir sesle hıçkırır gibi oldu. Ama dışımdan nefesim bile değişmedi. Ben o çocuğu susturmayı çok küçük yaşta öğrenmiştim zaten.
“Onu o hâle getiren o adamdı. Onu hepimizi o uçuruma iten… oydu.” Abimin gözleri biraz büyüdü, belki kendine bile itiraf edemediği bir gerçeği duymaktan irkildi. “Biliyorum.” dedi. “Biliyorum da… bazen bilmek yetmiyor.”
Bunu söylerken sanki kendi elleriyle kendi geçmişine şekil vermeye çalışan biri gibiydi. Ne kadar eğip bükse de düzelmeyen bir demiri düzeltmeye çalışmak gibi…
Boran’ın omzumdaki eli o an biraz daha güçlendi. Yanımda durduğunu söylemesine gerek yoktu; ben zaten sessizliğinden biliyordum.
“Sen çocukluğunu hiç yaşayamadın İnci." dedi abim, sesinde yorgun bir pişmanlık vardı. “Ben seni korumaya çalıştım ama… yetmedi. Hiçbir şey yetmedi.” Gözlerine baktım. Yıllardır ilk kez bu kadar açık, bu kadar savunmasızdı. “Suçun değildi.” dedim. “Hiçbir zaman olmadı.”
“Yine de,” diye mırıldandı. “Her şeyin ortasında hep sen vardın. Küçüktün. Kırılgandın. Ama onun en çok seni çiğnemesi gerekiyormuş gibi davrandı.” İçimde bir yer hafifçe sızladı. O eski, pas tutmuş bir çivi gibi… çıkardığında bile izi kalan türdendi.
“Ben zaten onun için var olmadım.” dedim, bu kez sesim biraz daha alçaldı. “O yüzden yokluğunda da kaybedecek bir şeyim olmadı.”
Yengem başını kaldırdı, gözleri doluydu ama taşmamıştı. “İnsan bazen sahip olmadığının yasını tutar.” dedi sessizce. “Ama sizin tutacağınız bir baba yoktu ki.”
Bu söz, o ağır odanın içindeki en hafif şey oldu belki de. Doğruydu. Ne abim ne ben, hiç sahip olmadığımız bir adamın yasını tutmuyorduk. Biz sadece bir devrin çürük kapısını kapatıyorduk.
Korkut ve Giray sessizce başlarını öne eğdiler; onlar bile söyleyecek söz bulamamıştı. Güney, Bilge’nin elini tutuyordu, bakışları bana kaydı üzülmemi istemeyen ama acımı fark eden bir kardeş bakışıyla.
Zümra babaanne hafifçe iç çekti. “İnsan kendine aile olur en sonunda.” dedi. “Kan bağı değil, yürek bağı tutar insanı hayatta.”
Bu sözü duyunca içimde bir şey yumuşadı. Belki de ilk kez… gerçekten.
Abim gözlerini bebeğe çevirdi. Minik çocuk, yaşanan hiçbir kötülüğün farkında olmadan uyuyordu. “Ben onun için farklı bir baba olmak istiyorum.” dedi abim. “Bizim yaşayamadığımız her şeyi ona yaşatmak istiyorum.”
Yengem abimin elini tuttu, parmaklarını onun parmaklarının arasına geçirdi. “Öylesin zaten,” dedi daha kararlı, daha güçlü bir şekilde. “Sen mükemmel bir babasın.”
Yengemin o sözleri bitince, abimin yüzünde yıllardır görmediğim bir yumuşama belirdi. Öyle kırık bir tebessümdü ki, sanki içindeki onlarca yılın yükü o anda omuzlarından serbest kalmış gibi… azıcık, ufacık bir rahatlama.
Sonra Zümra babaanne konuştu. Odayı dolduran sessizliğe, duvardan duvara yayılan o ağır havaya en çok yakışan ses onunkiydi. Hem tok hem şefkatli hem de insanın iliklerine işleyen o yaşanmışlıkla dolu tını…
“Yavrularım.” dedi, ellerini dizlerine koyup biraz öne eğilerek. “Biliyorum acı. Biliyorum kolay değil. Ama hayatın gerçeği bu ne yazık ki. Ölüm, Allah’ın emri.”
İçimden bir şey kıpırdadı. Bu söz… ne kadar çok duysam da hiçbir zaman bu kadar gerçek gelmemişti.
“Sadece şunu bilin,” diye devam etti Zümra babaanne. “Yalnız değilsiniz.” Abime baktı önce, gözleri sanki onun çocukluğuna kadar uzanıp oradaki yaraları tek tek okşadı. “Egemen oğlum… İnci, Boran’la evlendiği günden beri bizim kızımız. Sen de bizim oğlumuzsun. O yüzden ‘kimsesiz kaldım’ diye düşünüyorsan… vazgeç bu düşünceden.”
Abimin nefesi hafifçe titredi. Bu titremeyi ben duydum, hatta yengem bile fark etmedi belki ama ben…yıllardır abimin tüm kırıklarını avucumda taşımaya çalıştığım için tanıyordum o sesi.
Birden gözlerim doldu. Tutmaya çalıştım, yutkundum, gözlerimi kırptım ama olmadı o ince yanma boğazıma kadar çıktı. Çünkü yıllardır güçlü durmaya çalışırken içimde bir yerlere itip gömdüğüm o çocuk, Zümra babaannenin sözleriyle yeniden nefes aldı.
Ben de kimsesiz hissetmiştim… Ben de yalnız kalacağımı sanmıştım. Biz ikimiz—abimle ben—hep kendi kendimize büyümüştük aslında ve şimdi, karşımda bana “kızımızsın” diyen bir kadın vardı. Bir kadın ki, kaybettiği bunca şeye rağmen hâlâ başkalarına yuva olabiliyordu. Ne garipti… İnsan bazen hiç beklemediği yerden aile buluyordu.
Abim başını eğdi, dudakları titredi. Onu böyle görmek, içimdeki son sağlam taşı da yerinden oynattı. Hep güçlü sandığım, hep dimdik duran abim… Meğer ne kadar kırıkmış diye geçirdim içimden.
"Sağ olsun bizi bugün de yalnız bırakmadınız." Yengem bizim adımıza konuşurken Zümra babaanne kaşlarını çattı. "O ne demek öyle? Biz aile değil miyiz? Böyle günde yalnız bırakmak olur mu?"
“Olmaz tabii ki,” dedi Cihan, babaannesini onaylayarak. Sonra abimin yanına yürüdü, kolunu abimin omzuna atıp sıkıca kavradı. Bu kavrayış öyle bir abi sıcaklığı taşıyordu ki, abimin yüzündeki o donuk ifade bile yumuşadı.
“Geçmiş olsun Egemen Bey.” dedi Cihan, dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrılırken. “Nur topu gibi üç kardeşin daha oldu.”
O anda içimde bir tebessüm kıpırdadı. Cihan’ın abimle bu kadar samimi konuşması hem komikti hem de tuhaftı; yıllardır eksik kalan bir parçayı yerine koyar gibiydi. Ama Cihan durmadı. Bakışlarını hafifçe kısıp Boran’a çevirdi, başını yana eğerek sanki en ciddi konuyu açıklıyormuş gibi devam etti. “Pardon Boran abim…” dedi, sahne yapar gibi. “Senin eniştendi.”
Boran başını kaldırıp Cihan’a öyle bir bakış attı ki hem tehdit hem kahkaha gizliydi. O anda masanın etrafındaki herkesin yüzüne aynı anda bir gülümseme yayıldı.
Korkut kıkırdadı, Güney başını iki yana sallayıp “Allah akıl fikir versin,” diye mırıldandı. Abim ise bir an durdu, sonra nefesinden çıkan o tuhaf, bastırılmış kahkaha bütün odayı doldurdu.
Hafifti… suçluluk taşımıyordu… sadece içten bir rahatlama gibiydi. Ben de istemsizce güldüm. Belki de insan böylesi günlerde biraz gülmeye daha çok ihtiyaç duyuyordu.
Zümra babaanne eliyle Cihan’ın bacağını dürttü. “Yeter şimdi, oğlanın acısı daha taze.” dedi ama yüzündeki gülümseme saklanamayacak kadar genişti.
Abim başını sallayıp Cihan’ın omzuna vurdu. “Ben kardeş falan istemiyordum ama…” dedi alaycı bir ciddiyetle. “Galiba sizden kaçış da yok.”
“Kaçış yok,” dedi Cihan gülerek. “İptal süren dün doldu.” Defne iç çekti. “Cihan ne diyorsun… iptal süresi ne ya?” Cihan ciddi ciddi başını salladı. “Aile sözleşmesi. Üç gün içinde kaçmazsan iptal hakkın yanıyor.”
Korkut lafa atladı. “Ben kaçamadım, hâlâ cebelleşiyorum bunlarla.”
“Ben de vallahi.” diye onayladı Giray.
İstemsizce yüzümüzde bir tebessüm belirirken Boran başını iki yana salladı, iflah olmazsınız dercesine. O kadar tanıdık bir hareketti ki… içimden bir sıcaklık dalgası geçti.
“Ben de süt kardeşlikten yandım.” diye atıldı Güney, kendine has o muzır tonuyla.
Ona doğru baktığımda yüzündeki gülümsemeyi görünce istemeden kaşlarımı kaldırdım. “Yoksa,” dedi gülüşünü büyüterek. “Bir kız kardeş ister miydim emin değilim.”
“O ne demekmiş öyle?” dedim kaşlarımı çatarak. Sesim ciddiydi ama içimde küçük bir kahkaha da kıpırdıyordu. Güney’in bu hali, evin kasvetini dağıtan nadir şeylerden biriydi.
Abim göz ucuyla Güney’e baktı, sonra yine önüme döndü. Ama söylediği söz, o ağır gecenin içinden sıyrılıp gelen en beklenmedik sıcaklıktı. “İnci gibi biri olacaksa isterdin, emin ol.”
Bir an nefesim durdu. Göğsümün tam ortasına dokunan, ince ama güçlü bir sıcaklık yayıldı. Abim bunu kolay kolay söylemezdi. Hele ki böyle bir gecede… hiç söylemezdi. Güney, abimin cümlesiyle anında toparlandı. “Hah!” dedi, başını abime çevirip. “Bak, bunu duydum. Resmen onay verdi adam. Benim artık resmî kız kardeşim var.”
“Sen bir sus.” dedim ona doğru hafifçe gülerek. “Daha beş dakika önce ‘ister miydim emin değilim’ diyordun.” Güney kaşlarını kaldırıp omuz silkti. “Ben o lafı geri aldım. Anında. Hemen. Egemen abinin torpili kuvvetli.”
"Kız kardeşin nesi varmış, asıl insanın abisinin olması zor." diye fısıldadı Derin. Bir anda bakışlarımız ona kaydı. Cihan’ın gülüşü yarım kaldı, Güney gözlerini kırpıştırdı, benim içimden ‘eyvah’ diye bir ses yükseldi.
Ama en sert tepki… Boran’dan geldi. Yüzü bir anda kasıldı. Sanki o küçücük cümle geçmişte sakladıkları bir kapıyı aralamış gibiydi. Bana değil, Derin’e baktı o sessiz, sert ve hiçbir şey söylemeden bin şey anlatan bakışla.
Derin bakışı görünce, gözlerini kaçırdı. Sesi biraz titrek ama söylediklerini geri almaya da niyetsiz bir tonda devam etti. “Yani… şey… genel konuşuyorum.”
“Genel konuşma o zaman.” dedi Boran, sesi epey soğuktu. Sanki aralarında görünmeyen bir çizgi vardı ve Derin az önce yanlışlıkla o çizginin üzerine basmıştı. Derin’in kaşları çatıldı, gözlerinde hem öfke hem suçluluk vardı. “Egemen abi söylesene.” dedi. “Sen abimle İnci yengemin evlendiğini duyduğunda ne yaptın? Onu kardeşlikten sildin mi?”
Abim şaşırdı, bir anlığına cevap bile veremedi. Ama asıl ağırlık Boran’ın duruşunda hissediliyordu. Boran gözlerini kısarak Derin’e baktı. “Derin.” dedi, kelimeleri öyle bir tuttu ki, sanki kontrol etmek için çabalıyordu. “Konuyu nereye getirmeye çalışıyorsun?”
“Bir yere getirmiyorum.” dedi Derin, sesi çatladı. “Ben sadece… bazen insan hata yapar. Bazen… istemeden olur. Her şey… herkesin elinde değildir.”
O an içimin çekildiğini hissettim. Bu konu… kimsenin dile getirmek istemediği o acı… tam karşımızdaydı. Boran’ın yüzündeki ifade değişti. Kızgınlıktan çok… gölgesi olan bir acı vardı. O günün acısı. Kaçırıldığım, vurulduğum günün. Kaybettiğimiz bebeğin acısı.
Boran gülümsedi ama bu gülümseme acıdan yapılmıştı. “Hiç kimsenin elinde değildi… öyle mi?” Sesi kırılgan ama sertti. “Sen hâlâ bunu mu diyorsun?”
Derin nefes aldı ama cevap veremedi. Gözleri doldu ama yaş akmadı; o yaşlar yıllardır akacak bir yer bulamamış gibiydi.
Benim kalbim sıkıştı. O günü düşündüm, Mert’le baş başa kalmalarını ben istemiştim. Derin için iyi olur demiştim. Onları yalnız bırakmak için uzaklaşmıştım ve o birkaç dakikanın bedeli… hepimizin canına değmişti.
Boran yeniden konuştu ama bu kez sesi daha derinden geldi; kırılmış, hırpalanmış, kabullenmiş bir yerden. “Ayrıca,” dedi, gözlerini Derin’e dikmeden ama yanındaki boşluğa bakarak. “Ben İnci’nin abisi değildim. Koruması değildim.” Sesi titredi ama öfkeyle değil, kırgınlıkla. “Bizi kimse abi kardeş olarak görmedi…” Yutkundu. “Ama ben Mert’i yanımıza sokarken böyle düşündüm. Bu niyetle güvendim, bunun bedelini de ödüyorum. Ödüyoruz."
Tam o sırada Zümra babaanne sertçe konuştu. Sesi öyle net, öyle otoriterdi ki herkes irkildi. “Yeter artık.” Odanın içindeki tüm gerilimi tek cümleyle kesti. “Burası hesap günü değil,” dedi. “Bugün yaraları kaşımak için doğru gün değil.”
Boran nefesini tuttu, Derin gözlerini kapattı. Zümra Babaanne devam etti. “Acı çeken bir tek siz değilsiniz. O gün hepimiz bir şey kaybettik. Ama şimdi… bugün… birbirinizi incitme günü değil.”
Derin’in boğazı düğümlendi. “Babaanne, ben—”
“Sus güzel kızım.” dedi Zümra babaanne, yumuşak ama kararlı bir tonda. “Bazı kelimeler insanın kendi içinde kalmalı. Bugün gönül yarası büyütme günü değil.”
Boran başını çevirdi, nefesini sakinleştirmeye çalıştı. Ben de onların yanında sessizce durdum, kalbimde tuhaf bir karışıklık vardı. Boran başını çevirmişti, gözleri hâlâ bir yerlerde takılıydı; nefesini derinleştiriyor, kendi fırtınasını bastırmaya çalışıyordu. O anda içimde bir şey daha fark ettim: Boran’ın öfkesi, kırgınlığı… sadece Derin’e değildi. Kendine de öfkeliydi. Gözlerindeki yük, sadece geçmişin değil, aynı zamanda kendi güvenini yitirdiği anların ağırlığıydı.
Abim sessizce Derin’e bakıyordu, arada kalmış bir ağabey gibi. Ne söylemeli ne yapmalı bilemiyordu. Ellerini dizlerinin üzerinde sıkıştırmış, dudaklarını ısırıyordu. Yıllardır izlediğim o güçlü, hep dimdik duran adam… o an sadece bir çocuk gibi kırılgandı.
Derin başını daha da eğmiş, ellerini dizlerinin üzerinde kenetlemişti. Hala suçluluk ve pişmanlık içinde kıvranıyor, kendi hatasının ağırlığını tek başına taşıyordu. Ama Zümra babaanne onu koruduğu kadar, Boran’ı da koruyordu.
İçimden bir ses fısıldadı: Bazen aile, en kırgın anında bile birbirini susturabilmektir. Konuşmamak da, sahiplenmektir. Boran’ın omuzlarından yavaşça düşen o ağırlığı hissettiğimde yanındayım dercesine başımı göğsüne yasladım.
Ve fark ettim ki… bugün kaybettiklerimiz kadar, kazandıklarımız da vardı. Birbirimizi anlamak, susturmak, yanında olmak… belki de gerçek aile, tam olarak buydu. Gözlerimi kapattım, derin bir nefes aldım ve içimden sessizce geçirdim: Her yaraya rağmen… hâlâ buradayız.
Saatler sonra Zümra babaanneler bizi yalnız bırakmak için müsaade istemişlerdi. Boran ile ikimiz burada kalacaktık bugün. Abimi yalnız bırakmak istemiyordum. Bir zamanlar annesiyle babasıyla yaşadığı bu evde artık tek başına kalmıştı. Zaten burada yaşamıyordu ama bir zamanlar Aralların evi olan bu malikane bugün kimsesizdi ve bizimle son kez hayat bulup sonra kapatılacaktı.
“İyi geceler.” Abime iyi geceler dileyerek Boran’a baktığımda abim karşılık verdi. “İyi geceler güzelim.” Boran’ın elini tutarak merdivenlere yöneldiğimizde onu odama doğru götürmeye koyuldum. İlk defa benim odamı görecekti. Evim gibi hissetmediğim bu evde çocukluğumun geçtiği odada uyuyacaktık bugün.
Odamın önüne geldiğimizde iç çekerek kapıyı araladım. Direkt olarak ışığı yaktıktan sonra bakışlarım ister istemez odada gezinirken iç geçirdim. Boran arkamızdan kapıyı kapatırken mırıldandım. “İnci Aral’ın odasına hoş geldin Boran Demirhanlı.”
“Hoş buldum…” dedi Boran sımsıcak bir sesle. Bakışları odanın içindeyken sadeliğine karşılık güldü. “Sanırım en başından beridir sadelikten yana benim karım.” Dediğinde ona doğru dönerek güldüm. “Ergenliğimde görecektin. Duvarlarda Jason Priestley, Ryan Philippe posterleri falan vardı. Hatta Türklerden Kıvanç Tatlıtuğ, Mehmet Günsür, Mehmet Akif Alakurt…”
Boran’ın isimleri duydukça kaşları çatılırken alayla konuştu. “Maşallah hepsi de erkek.” Omuz silkerken cevap verdim. “Ne yapayım? Ergenlik işte. Şimdiye bakmak lazım.” Derken Fatih’in getirdiği küçük çantaya doğru ilerledim.
Boran’ın bakışlarının odamın her köşesinde dolaştığını hissedebiliyordum. Sanki yıllardır saklı kalmış bir anıyı arar gibi, her eşyanın üzerinde kısa bir süre oyalanıyor sonra diğerine geçiyordu. Yatağın kenarındaki eski ahşap komodine, pencerenin yanındaki perdelerin solmuş desenlerine, çocukluğumdan kalma küçücük biblolara… Ne bulduğunu bilmiyordum ama bir şeyler bulduğu belliydi.
Ben pijamalarımı çıkarırken hafifçe ensemi kaşıyıp mırıldandım. “Biraz dağınık olabilir… Çocukluğumdan beri öyle çok eşyam var ki, hepsini ayıklayamadım.” Boran başını kaldırdı, dudaklarının kenarı hafif bir tebessümle kıvrıldı. “Dağınık değil,” dedi. “Sanki… yaşanmış. Bir odaya en çok yakışan şey de bu zaten.”
Bir an için adımlarım durdu. Odanın ortasında pijamalarımı tutarken bakışlarım Boran’ınkilerle buluştu. Onun o sakin, güven veren bakışı içimi yumuşattı. Bu evde yıllardır hissetmediğim bir şeydi bu: huzur.
“Boran…” dedim hafif bir nefesle. “Efendim güzelim?”
“Burada kalmak garip hissettiriyor.”
“Biliyorum.” Adımları yavaşça bana doğru yaklaştı. “Bu ev… senin geçmişin. İnsanın kendi geçmişine dönmesi her zaman kolay değildir.” Başımı eğdim. Pijamalarımı yatağa bırakıp derin bir nefes aldım. “Abimi bırakmak istemiyorum. Onun için buradayım. Ama aynı zamanda… bu evin kapanacak olması da içimi burkuyor. Sanki dedeme tamamen veda ediyorum gibi.”
Boran tam karşımda durdu şimdi. Elini uzatıp iki parmağıyla çenemi hafifçe kaldırdı. “Ev kapanmıyor, İnci.” dedi sakin, kararlı bir sesle. “Sadece yeni bir döneme giriyor. Tıpkı senin gibi. İstediğimiz zaman geliriz, sonuçta burası sizin eviniz.”
Gözlerim bir anlığına doldu ama gülümseyerek toparladım kendimi. “Felsefi konuşmaların hiç bitmiyor, değil mi?”
“Sen bana duvarlarına astığın adamları sayarsan,” dedi kaşlarını hafifçe kaldırarak. “Ben de felsefi konuşurum tabii.” Kahkaha attım. O an gerginlik dağıldı, odanın üzerindeki o ağır hava biraz olsun hafifledi. “Peki.” dedim eski bir alışkanlıkla yatağı düzeltirken.
“Demek küçük İnci bu odada uyurdu.” Diyerek etrafa bakarken başımı salladım. “Evet burası benim sığınağımdı.” Boran yavaşça yanıma yaklaşıp elimi tuttu. “Artık yeni bir sığınağın var.” dedi fısıltıya yakın bir sesle. “Ben.”
Kalbim bir anlığına hızlandı. Elimi sıktım. “Biliyorum…” dedim usulca. “Ve hiçbir sığınağı bu kadar sevmemiştim.” Deyip başımı göğsüne yasladım. Boran anında belimi kavrayıp kollarını vücuduma sararken saçlarımın üzerini öptü.
Yavaşça kollarından çıktıktan sonra konuştum. “Duşa falan girmek istersen banyo emrine amade. Sende çok yoruldun bugün.” Dediğimde Boran başını hafifçe geriye çekip banyoya doğru baktı. “Kısa bir duş iyi gelir gibi.”
Boran’ın banyoya doğru çevirdiği bakışında hafif bir tereddüt, bir o kadar da rahatlama isteği vardı. O an yüzüne bakan biri, adamın bütün gün boyunca taşıdığı yükü, yorgunluğu, sessizce sırtında biriktirdiğini anlayabilirdi. “Gir tabii.” dedim gülümseyerek. “Sıcak su iyi gelir.”
Boran başıyla hafifçe onaylayıp ayağa kalktı. Üzerindeki ceketi çıkardı, sandalyenin arkasına bıraktı. Ardından gömleğinin düğmelerine uzanırken bir an durdu, bana baktı. “Odanın banyosunu bana açıyorsun ha?”
“Burası benim odam, evet,” dedim alayla. “Ama artık sen de yabancı değilsin. Evin damadısın ne de olsa.” Bu cümle dudaklarında ufak bir gülümseme yarattı. “Güzel.”
Gömleğini çıkarmasıyla beraber hareketleri yavaşladı. Işığın altındaki gölgesi duvara vurdu; ben de fark etmeden bir süre onu izledim. Boran bunu sezerek başını yana eğdi. “Hayırdır?” Tek gözünü kapatıp göz kırparken omuz silktim aceleyle. “Hiç… dalmışım.”
“Bana mı?” diye çapkınca konuşurken sırıttım. “Belki.” Gülümsemesi biraz daha belirginleşti. “Sen böyle bakınca duş almadan bile gevşiyorum.”
“Boran!”
“Tamam tamam.” dedi kahkahayla, banyoya doğru yönelirken. “Geliyorum birazdan.”
Kapıyı yarım bırakarak içeri girdi. Işığın açılma sesi, ardından suyun musluktan akışı geldi. Bende o sırada hiç beklemeden üzerimi değiştirdim ve yatağa oturdum. Yatakta otururken kollarımı dizlerime sararak çenemi dizime yasladım. Bakışlarım makyaj masamın üzerinde duran mektuba kaydı. Üzerinde ismimin yazılı olduğu, içinde babamın el yazısının bulunduğu mektup. Kararsızdım. Bir yanım açmak istiyordu, diğer yanım merak ediyordu.
Meraklı tarafımı dinleyerek oturduğum yerden doğrulup masaya ilerledim. Mektubu elime alarak tekrar yatağıma ilerledim. Zarfı açarak katlanmış olan kâğıdı içinden çıkarıp kaşlarını açtım. Derin bir nefes alarak yazılara bakarken daha gördüğüm ilk kelimeler yüreğimi dağlamaya, gözlerimi doldurmaya yetmişti.
"İnci, kızım..."
Kızım... bir kere bile içten söylemediği o kelimeyi bu aralar defalarca söylüyordu.
"Bu mektubu aldığına göre ben bu hayata gözlerimi yummuşum demektir. Sen gittikten sonra karar verdim buna, bu hayatı sana zindan etmişken gerçekler taşıyamayacağım kadar ağır geldi. Bir kere bile doyasıya sarılamadım, öpemedim, koklayamadım seni. Annenin katili olduğunu savundum, senin sebep olmadığını bile bile yaptım her şeyi. Şimdi senden af dileyemem, helallik isteyemem. Çünkü hak etmiyorum.
Ama sonunda her şey ortaya çıktı. Gerçeği öğrendim ya o an içimdeki her şey yıkıldı. Yıllardır taşıdığım nefretin, suçlamaların, soğukluğumun, sessizliğimin hepsi bir anda yerle bir oldu. Seni suçladım, çünkü inanmak kolaydı... çünkü asıl gerçekle yüzleşmeye cesaretim yoktu.
Senden çaldığım her gülüş, her sarılma, her “kızım” deme hakkım birer birer boğazıma düğümlendi. Oysa sen o zamanlar küçüktün, suçsuzdun, sadece annesiz kalmış bir çocuktun. Ve ben, seni en çok korumam gereken zamanda, seni en çok yaralayan oldum. Bu mektubu, belki bir affı hak etmeden yazıyorum. Belki beni affetmeni istemeye bile yüzüm yok. Ama bilmeni istiyorum ki, seni her zaman sevdim. O sevgiyi bastırdım, sakladım, inkâr ettim... çünkü her baktığımda Serap'a olan ihanetimi, annene olan aşkımı ve sana yaptığım kötülüğü gördüm.
Anahtarını verdiğim evde annenin defterini buldun, okudun. Artık biliyorsun. Belki sana hiç hissettirmedim ama bir kızım olmasını çok istedim, senin varlığını öğrendikten sonra dünyalar benim oldu. Evet annenin riskli durumuyla seni aldırmasını istedim ama riskin geçtiği anda seninle hayaller kurdum. Kucağıma almayı iple çektim. Olmadı.
Bu satırları yazarken kalem elimde titriyor. Kâğıt, her kelimemle yanıyor sanki. Çünkü ne kadar yazarsam yazayım, kelimeler içimdeki ağırlığı hafifletmiyor. Ne kadar pişman olsam da hiçbir pişmanlık seni eski haline getiremiyor. Ben bir baba olarak değil, bir günahkâr olarak yazıyorum sana. Her kelimemde suç, her nefesimde utanç var. Hayatında yaşadığın bütün acıların bir ucunda ben vardım. Ve şimdi, belki de ilk kez, hiçbir bahanenin arkasına saklanmadan itiraf ediyorum: Seni korumam gereken her anda, ben seni yıkan tarafta oldum.
Bahadır…
Sana bakarken o yanlış duyguların büyüdüğünü biliyordum. Gözlerindeki hastalıklı ışıltıyı, dilinin altındaki kıskançlığı, senin gülüşüne duyduğu o karanlık arzuyu fark etmiştim. Ama sustum. Çünkü o sustuğum her saniyede içimdeki başka bir kötülük fısıldıyordu: “Bırak,” diyordu. Benim içimdeki bu çürümüş düşünce, bir babadan çok bir cellat yaptı beni. Sana “mutlu ol” diyemedim. Çünkü kendi mutluluğuna kıskandım seni.
Annenin yüzünü her hatırladığımda seni gördüm, her defasında o eski yangın yeniden başladı içimde. Ve ben o yangını söndürmek yerine, körüklemeyi seçtim. Bahadır’ın gözünün dönmeye başladığını gördüm. Sana saplantılı hale geldiğini, Boran’a kin duyduğunu biliyordum. Ama ne yaptım sadece sustum. Belki de bir yanımda gizli bir intikam duygusu vardı, Boran’dan, senden, senden bana hatırlattıklarından… Bilmiyorum. Ama biliyorum ki o sustuğum an, senin hayatını kararttığım andı.
Sana saplantılı olan birinin seni yaralaması bir trajediydi, ama o saplantıya göz yuman bir babanın suskunluğu… bu dünyadaki hiçbir kelimeyle tarif edilemez. O sözleri duyduğumda içimde bir şeyler tamamen koptu, İnci. Senin anneni kaybettiğim gün içimde ölen vicdanım, bu kez tamamen sessizliğe gömüldü. O an anladım ki, ben sadece seni değil, senden doğacak her hayatı da öldürdüm.
Senin içinde büyüyen bir canı susturan o kurşun aslında benim sessizliğimdi.
Bahadır şimdi pişman. Ağlıyor. Ama en büyük suçlu o değil, biliyorum. En büyük suçlu benim. Çünkü o karanlığın içinde Bahadır’ı yalnız bırakmadım, onu cesaretlendirdim. “Haklısın” demesem de, o suskunluğumla aynı anlama gelen bir onay verdim. Seni koruyacak tek kişi ben olmalıydım ama ben orada yoktum. Bir baba kızını değil, kızının düşmanını değil, kızının felaketini korudu.
İnci…
Ben sana “kızım” demeye bile layık değilim.
O kelimeyi her düşündüğümde dilim yanıyor. Senin hayatını mahvettim. Annenin ölümünde, senin acında, bebeğini kaybetmende hepsinde bir parçam var. Bir günahın bedeli olur derler ama ben bin kez ödemeye razıyım, yine de bir kez bile o eski gülüşünü görmeye değmez. Keşke zamanı geri alabilsem. Keşke Bahadır’ın eline silah geçmeden önce onun önüne geçebilseydim. Keşke seni annene yaklaştıracak kadar doğru, sana yakışacak kadar temiz bir baba olabilseydim.
Ama olmadım.
Ve şimdi, bu mektup, o “keşkelerin mezar taşı gibi önümde duruyor. Senden af dilemeye bile yüzüm yok, İnci. Ama bil ki, bu dünyadan her gidişimde bir tek dileğim olacak: Tanrı beni affetmesin.
Bunca olan şeyden sonra artık yaşamak bir ceza benim için. Kendimle, geçmişimle, yaptıklarımla yüzleşmeye gücüm kalmadı. Ben gidiyorum, İnci. Belki bu son vedadır ama inan bana, gittiğim yerde ilk isteğim annenin yüzüne bakabilmek olacak... sonra da senden af dilemek.
Biliyorum, annen affetmeyecek beni. “Kızımıza nasıl kıydın?” diyecek. “Ben sana en değerli emaneti bıraktım, sen o emaneti koruyacağına, yaraladın,” diyecek. “Onu sevmen gerekiyordu Adnan, neden sustun, neden göz yumdun?” diyecek. Ve ben susacağım yine. Tıpkı o yıllarda sustuğum gibi. Tıpkı her şey olurken dilimi ısırdığım, bakışlarımı kaçırdığım, kalbimin çürüdüğünü bile bile hiçbir şey demediğim gibi.
Ne söylesem, hangi kelimeyle savunmaya kalksam, annenin gözlerindeki o hayal kırıklığı suskunluğumu bastıracak bilmiyorum. O bana baktığında sadece senin yüzünü göreceğim. Senin kanayan kalbini, yanan bedenini, kaybolan gülüşünü göreceğim.
Ben artık kendi sesime bile tahammül edemiyorum, İnci. Her nefesim, bir itiraf gibi yakıyor içimi.
Yatağa uzandığımda gözlerimi kapatamıyorum; kapatsam bile seni görüyorum, gözlerinde hâlâ “baba” arayan bir umutla bana bakıyorsun.
O bakış...
O bakıştan kaçacak hiçbir yer yok. Keşke diyebildiğim her “keşke” seni geri getirseydi. Keşke bir kez olsun zamanı geri sarabilsem; seni alıp o evden uzaklaştırsam, Bahadır’ı durdursam, o karanlığa hiç bulaşmasam.
Ama hayat böyle işlemiyor, değil mi kızım?
Bazı hatalar bir kere yapılır ve bir ömür boyu yaşanır. Benim cezam yaşamak oldu, şimdi onu bile sona erdiriyorum.
Bu mektubu okursan... Benden nefret et, İnci. Haklısın.
Ama ne olur, nefretinin altında bir yerlerde beni hatırla, seni gerçekten seven ama sevgisini kirleten, babalık yapamayan, her şeyi berbat etmiş bir adam olarak hatırla.
Ben seni hep sevdim. Yanlış, eksik, kirli bir sevgiyle belki… ama o sevgiyle yaşadım, o sevgiyle ölüyorum. Annenin yanında olduğumda, ona senden bahsedeceğim.
Ona “Senin kızın güçlüydü,” diyeceğim. “Benim bıraktığım enkazdan bile ayağa kalktı,” diyeceğim. “Senin gülüşünü taşıyor hâlâ,” diyeceğim. Ve sonra ondan da af dileyeceğim. Ama biliyorum… o da senin gibi susacak.
Ve o sessizlik, benim için cehennemin ta kendisi olacak. Eğer Tanrı bana bir tek şans daha verseydi, seni ilk kez kucağıma alacağım günü seçerdim, ve o anda bütün bu felaketlerin önüne geçmek için ömrümün geri kalanını verirdim. Ama artık çok geç. Benim ellerim seni koruyamadı, şimdi de bu dünyadan sen beni affedemeden gidiyor.
İnci, kızım…
Bu kelimeyi son kez söylüyorum.
Belki bu kez gerçekten hissederek, yüreğimdeki bütün kırıklıkla. Özür dilerim. Binlerce kez özür dilerim. Yetmeyeceğini biliyorum, zamanı geriye almayacak, seni öldürmeye çalıştığımı unutturmayacak. Şimdi susuyorum, İnci. Kağıt doluyor, mürekkep bitiyor; benim nefesim de öyle. Elimden gelen son dürüstlük bu. Belki gitmemle beraber senden de bir parça kopar; belki de senin öfken biraz azalır. Hiçbir beklentim yok. Sadece içimdeki sesi susturmak istiyorum.
Hoşça kal.
Baban, Adnan
Gözlerim o imzaya takılı kaldı. Birkaç saniye hiçbir şey duymadım. Ne kalp atışımı ne nefesimi ne dışarıdaki rüzgârın sesini. Sanki dünya birden susmuştu. Yalnızca kâğıdın üzerindeki mürekkep, gözyaşlarımın ağırlığıyla yavaşça dağılırken çıkardığı o sessiz, yakıcı iz kalmıştı geriye. Boğazımda bir şey düğümlendi.
Nefes almak istedim ama hava, ciğerlerime sığmadı. Gözlerimi kapattım, başımın içi uğulduyordu. O kadar çok kelime dönüp dolaştı ki zihnimde, hiçbirine tutunamadım. Babamın sesi sanki odanın duvarlarından yankılanıyordu. “Kızım…”
Bir zamanlar duymak için ömrümü vereceğim bir kelimeydi bu. Ama şimdi… o kelime içimde bir bıçak gibi dönüyordu.
Kızım demişti. Sonunda… Ama artık hiçbir anlamı kalmamıştı. Artık o kelime sadece kaybettiklerimin yankısıydı. Yavaşça mektubu dizlerimin üzerine bıraktım. Gözyaşlarımın sıcaklığı parmak uçlarımdan kâğıda akıyordu; sanki içimdeki bütün suç, bütün acı, bütün nefret o kâğıdın liflerine işliyordu.
Sonra birden içimde bir şey koptu. Bir inilti gibi, boğazımın derininden çıkan hıçkırıklar peş peşe geldi. Kendimi tutamadım. Ağlamadım… hayır, ağlamak değildi bu. Bu bir çöküştü. Bir insanın içindeki bütün direncin bir anda çözüldüğü, bütün duvarlarının yıkıldığı bir andı. Kollarımı karnıma doladım. Orası hâlâ bomboştu.
Her nefes alışımda içimden bir şey eksiliyordu.
“Beni öldürmeye çalıştığını unutturmayacak…” O cümle zihnimde yankılandı. Babam… Benim canımdan olan, kanımdan olan… Beni öldürmek istemişti.
Ama şimdi satırlarında o kadar pişmandı ki… o pişmanlık bile nefesimi kesiyordu. Ya da ben öyle sanmak istiyordum. Bir yandan nefret ediyordum ondan. Ona bağırmak, onu mezarından kaldırıp sarsmak istiyordum: “Neden?” diye. “Neden sustun, neden durdurmadın, neden beni hiç sevmedin?”
Başımı dizlerimin arasına gömüp ellerimle kulaklarımı kapattım. Ama içimdeki sesleri susturamadım. Bana söylediği tüm cümleler, iğrenen bakışları... Bir anda her şeyin sesi karıştı birbirine. Hayatımın en güzel anlarıyla en karanlık anları aynı anda hücum etti zihnime. Elimden sadece ağlamak geldi.
Sanki içimde yıllardır bekleyen o çocuk, annesiz kalan, babasız büyüyen, sevgisizliğe alışmış o küçük kız sonunda dışarı çıkmıştı. Ve artık susturulamıyordu.
Babamın mektubu yerdeydi. Kâğıt buruşmuş, gözyaşlarım mürekkebi dağıtmıştı. Elimi uzattım, bir süre parmak uçlarımla o harfleri okşadım. İçimden bir ses "yak” diyordu, diğeri “sakla”. Ne yapacağımı bilemedim. Yüreğim ikiye bölünmüştü. Bir yanım “artık bitti” diyordu, diğer yanım “hiçbir şey bitmedi.”
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. İçimdeki yangının külleri savruldu sanki. “Affetmeyeceğim,” diye fısıldadım sessizce. Ama o kelimenin ardından bir cümle daha döküldü dudaklarımdan, istemsizce. “Keşke…” Sadece o kadar. Keşke.
Keşke o beni öldürmeye çalışmadan önce sarılsaydı. Keşke “kızım” demeyi bu kadar geciktirmeseydi. Keşke beni biraz olsun sevebilseydi…
Sanki bütün kelimeler babamın o mektubuna hapsolmuştu. “Kızım… seni öldürmeye çalıştığımı unutturmayacak.” Bu cümle beynimde dönüp duruyordu.
Her nefesimde, her yutkunmamda, her göz kırpışımda yeniden yankılanıyordu. Bu süreçte o kadar çok ağlamıştım ki artık gözyaşım bile tükenmişti, sadece titriyordum. Sanki içimdeki tüm ağırlık kemiklerime işlemişti.
Tam o sırada banyo kapısının kolu yavaşça döndü. Boran, ıslak saçları alnına düşmüş, yüzünde hâlâ buharın sıcaklığıyla çıktı.
Üzerini giyinmişti. Bakışları bir anda benim üzerime kilitlendi. “İnci…” dedi yumuşak ama titrek bir sesle. Sadece başımı kaldırdım, gözlerimle onu buldum. Boran bir an durdu, sonra o bakışlarındaki endişe yerini korkuya bıraktı.
Yavaşça yaklaşıp yanıma otururken bakışları bir an için mektuba kaydı. Sonra yüzüme baktı ve anında anladı. O kadar hızlı anladı ki, sanki ben hiçbir şey söylemeden mektubun her kelimesi ona geçmişti.
Başımı eğdim, bir kelime bile söyleyemedim. Sadece mektubu uzattım ona. Yavaşça eline alıp gözlerini gezdirdi. Mürekkebin dağılmış yerlerinden bazı kelimeler okunmaz olmuştu ama yine de okudu. Okudukça nefesi değişti. Bir anda nefesini tuttu, sonra derin bir iç çekti. Başını iki yana salladı. O anda yüzünde öyle bir ifade vardı ki, öfke, acı, şaşkınlık ve çaresizlik birbirine karışmıştı. Ama bana baktığında sadece bir şey vardı ki, o da şefkatti.
Mektubu yavaşça dizinin üstüne bırakıp beni kendine doğru çekti. Başımı göğsüne yaslayarak sıcaklığını hissederken dayanamadım. Hıçkırıklarım yeniden yükseldi, başımı göğsüne iyice gömdüm.
“Tamam…” dedi saçlarımı severken. “Tamam, buradayım.”
Saçlarımdaki eli, sırtımda gezdirdi; ritmik, sakin, güven veren bir şekilde. Her nefesimde onun teninin kokusu, suyun buharıyla karışıp içime doldu. Titremem azaldı. Ama kalbimde hâlâ o sızı vardı.
“Affetmeyeceğim.” dedim sesimin titremesini umursamadan. Boğazıma bir düğüm oturdu. “Onu asla affetmeyeceğim. Bana yaşattığı acıları tek kelimeye sığdırmış sanki… sanki yaptığı şey bir baba–kız kavgasıymış gibi. Oysa ben onun ellerinden ölümün eşiğine itildim, Boran.”
Sözler dudaklarımdan döküldükçe, içimde biriken o paslı öfke dışarı taşmaya başladı.
Yıllardır bastırdığım her şey, o anda kelimelere dönüşüp odanın havasına karışıyordu. “Bir kelimeyle bunca şeyi silip geçebileceğini sanıyor." dedim. “Bir mektubun her şeyi onarabileceğini… Oysa o mektup, yaşattıklarının yankısı sadece. Ne kadar yazarsa yazsın, hiçbir harf geçmişi geri getiremez.”
Boran’ın parmakları sırtımda yavaşça geziniyordu. Sanki her dokunuşuyla içimdeki fırtınayı yatıştırmaya çalışıyordu.
Kısık ama yumuşak bir tonda fısıldadı. “Affetmek zorunda değilsin.” Başımı kaldırmadım. Yine de onun kalp atışlarını dinledim her biri düzenli, sabırlı, varlığını hatırlatan küçük bir yankı gibiydi. Ama benim içim öyle değildi; kalbim bir bataklık gibiydi, her nefesimde biraz daha içine çekiyordu beni.
“Yıllarca onun sevgisizliğine alıştım.” dedim. “Bir bakışına muhtaç yaşadım. Sonra anladım ki, o bakışın içinde beni sevmek diye bir şey yoktu. Sadece suç vardı. Ben onun vicdanındaki lekeydim, Boran. Annemi kaybettiren bir leke…” Sözler boğazımda takıldı, hıçkırıkla karıştı. “Ve şimdi diyor ki ‘kızım…’”
Gözlerimden yaşlar süzülürken dişlerimi sıktım. “Sanki o kelime her şeyi düzeltirmiş gibi. Sanki o kelime, yıllarca yok sayıldığım geceleri, küçüklüğümde dizlerim kanarken sessizce ağladığım anları silebilirmiş gibi.”
Boran’ın eli, omzumdan aşağı kaydı, parmak uçları bileklerimi buldu. “İnci.” dedi, adımı öyle bir tonda söyledi ki… sanki o ses, içimdeki parçaları bir arada tutmaya çalışıyordu. “Bazen affetmemek de bir haklılıktır. Ama kendini cezalandırma.”
Kendimi geri çektim, yüzümü kaldırdım ve ona baktım. Gözlerimin kenarlarında kurumuş tuz izleri vardı ama onun bakışı hâlâ aynıydı, sabırlı, anlayışlı, kararlı. “Nasıl cezalandırmam, Boran?” dedim. “Beni yaralayan bir adamın kanı hâlâ damarlarımda. Ne kadar uzağa gitsem, nereye kaçsam, içimde onun bir parçası var. Onun nefesi, sesi, yüzü… hepsi bende kaldı.”
Bir süre sessizlik oldu. Boran sessizce elimi tuttu, parmaklarımız birbirine geçti.
O dokunuşta bir kararlılık vardı. Ben kırılmıştım, o ise benim parçalarımı toplamaya çalışıyordu. “Sen onun hatası değilsin.” dedi sonunda. “Sen ondan geriye kalan kötülüğün değil, direnişin simgesisin. O seni karanlığa çekti ama sen hâlâ buradasın. Nefes alıyorsun."
Boran’ın sesi odanın içinde yankılandıktan sonra sessizlik yeniden çöktü. Ama bu kez o sessizlik boğucu değildi; aksine içimi saran bir huzur gibiydi. Elimi hâlâ bırakmamıştı. O parmakların arasındaki sıcaklık, kalbimin ritmini yavaş yavaş normale döndürüyordu. Gözlerinde hiçbir soru yoktu, hiçbir beklenti… sadece “buradayım” diyen bir sessizlik. O anda içimdeki bütün duvarlar birer birer yıkılmaya başladı.
Ne kadar direnirsem dirineyim, o duvarların ardında kalmak istemediğimi fark ettim. Boran bir an için elimi bıraktı. Ne yapmak istediğini anlamaya çalışırken yatağın diğer ucuna geçip yavaşça pike örtüsünü tuttu ve usulca açtı. Bana doğru bakarken başıyla işaret etti. "Gel bir tanem, çok yoruldun bugün."
İtiraz etmeden yatağa girerken "sende gel..." dedim, sesim neredeyse bir fısıltı gibi çıkarken. Küçük bir tebessüm etti. "Geldim güzelim." diyerek yavaşça yanıma, pikenin altına girdi.
Hiç beklemeden uzanıp göğsüne başımı yaslayıp kalp atışlarını dinledim. Her vuruşunda içimdeki karmaşa biraz daha dindi. Gözlerimi kapattım, nefesim onun göğsünde ısındı. O an düşündüm. Bu yatakta yıllar önce çocukluğumun sessizliği vardı. Korkularımın, yalnızlığımın yankısı dolanırdı bu duvarlarda.
Ama şimdi…
Şimdi aynı yerde hayatımın aşkı vardı. Kocam vardı. Ve ben ilk kez, o çocukluğun acısını yavaş yavaş arkamda bırakabiliyordum.
“Biliyor musun…” dedim kısık bir sesle, gözlerim hâlâ kapalıyken. “Bu yatakta eskiden hep ağlardım. Kimse duymasın diye yorganın altına saklanırdım. Ama şimdi… şimdi aynı yatakta ağlasam bile korkmuyorum. Çünkü sen varsın.” Boran’ın eli saçlarımın arasına karıştı, parmak uçlarıyla başımı okşadı. “Artık hiçbir şeyden korkma,” dedi fısıldayarak. “Ne geçmişten, ne hatıralardan. Ben buradayım.” Bir damla yaş süzüldü yanaklarımdan. Ama bu kez o yaş acıdan değil, huzurdandı.
"Ben hep buradayım, seninleyim." saçlarımın üzerine bir öpücük bırakırken iç geçirdim. Sanki kalbimdeki fırtına, onun göğsünde yer bulmuş, sonunda dinmişti.
Ve o an anladım… Bazı yaralar zamanla değil, doğru insanla iyileşiyormuş…
*****
Kulağımda bir ses yankılanırken ne olduğunu anlayamadım. Rüzgâr, çığlık... Rahatsız edici bir sesti. Soğuk bir koridorda yürüyordum. Duvarlar gri, hava ağırdı. Adımlarımın sesi yankılanıyor, her yankıda kalbim biraz daha hızlanıyordu.
Bir anda bir ses duydum. O ses… babamın sesiydi. “İnci.” Donup kaldım. Ses sanki tam arkamdan gelmişti. Yavaşça döndüğümde karşımda olduğunu gördüm. Üzerinde o eski siyah gömleği, yüzünde o tanıdık ama korkunç ifade vardı. Gözleri her zamanki gibi buz gibiydi. “Yine kaçıyorsun,” dedi.
“Baba?” diye mırıldandım ama sesim sanki boğazımda sıkıştı. Bir anda elinde bir silah belirdi. Soğuk parlayan bir metal. Geriye doğru adım attım ama arkamda duvar vardı. “O silahı indir!” dedim korkuyla. O ise sadece başını yana eğdi, yüzünde tuhaf bir acı karışımı vardı. “Beni affetmeyeceğini biliyorum,” dedi. “Ama artık bitmeli.”
“Hayır!” dedim, gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken. “Yapma, baba! Hayır.” Silahı bana doğrulttuğu an nefesim kesildi. Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi.
Tam tetiğe bastığı anda bir gölge araya girdi. Boran!
“Baba, hayır!” diye çığlık attım. Boran beni korumaya çalışırken babamın eli titredi, silah patladı. Bir patlama sesi, bir ışık, bir uğultu… her şey aynı anda oldu. Boran yere düşmüştü. “Boran!” dedim dizlerimin üzerine kapanarak. Kan var mıydı bilmiyorum ama ellerim titriyordu.
Sonra bir ses daha duydum. Arkamdan gelen bir adım sesi… Bahadır’dı. Elinde bir silah vardı onda da. Yüzü solgundu, gözlerinde o tanıdık delilik. “Onu benden çaldın!” diye bağırdı Boran’a.
“Bahadır, yapma!” dedim, ayağa kalkmaya çalıştım ama dizlerim tutmadı. O anda Boran’ın gözleri benimkilerle buluştu, bana yaklaşma der gibi. Ama ben dinlemedim.
Bahadır tetiğe bastığında, kendimi önüne attım. Bir patlama sesi, midemde bir sıcaklık, nefesimin yarıda kesilişi.
Yere düşerken Boran’ın sesinden adımı duydum, karanlık içinde yankılandı. “İnci!”
Sonra sessizlik.
Karanlık, sonsuz bir karanlık. Bir çocuk ağlaması duydum, belki kendi sesimdi. Belki de kaybettiğimiz bebek…
“Anne…” diye fısıldadım. Birden her şey dondu.
Gözlerimi açtığımda nefes nefeseydim.
Tüm vücudum titriyordu. Yastığım ıslaktı, alnımdan soğuk ter akıyordu. Etraf karanlıktı ama gerçekti, rüyada değildim artık. Direkt olarak yana döndüğümde Boran'ın huzurlu bir biçimde uyuduğunu görerek derin bir nefes aldım. Kalbim hâlâ kâbusun içinde atıyordu. Onu yandırmak istemeyerek yavaşça yerimden kalktım, nefesimi tutarak pikenin kenarını kaldırdım.
Ayaklarımı yere bastım, parkeler soğuktu. Her adımı sessizce atarak kapıya doğru ilerledim.
O an bile rüyanın yankısı içimdeydi. Babamın sesi, Bahadır’ın sesi, Boran’ın düşüşü… hepsi kulağımda dönüyordu. Koridora çıktım, karanlıkta bir an durdum. Ellerimi göğsüme bastım. Kalbim hâlâ deli gibi atıyordu. “Geçti,” dedim kendi kendime fısıldayarak. “Bu sadece bir rüya. Geçti.”
Adımlarımı mutfağa doğru atarken derin derin nefesler aldım. Sakinleşmek çok zordu. Yavaş adımlarla mutfağa ilerleyip girdiğimde ocağın davlumbazının ışığının altında mutfaktaki masada oturan abimi gördüm. Bakışlarımız buluştuğunda hafifçe kaşlarını çattı. "İnci?"
"Abi?" dedim aynı şaşkınlıkla. Onu burada görmeyi hiç beklemiyordum. "Niye kalktın güzelim?" Abim bana bakarken yanına doğru ilerledim. "Kâbus gördüm." Cümlemle birlikte dudaklarının kenarı iki yana kıvrıldı. "Çocukken olduğu gibi bana mı geldin?"
Omuzlarının üzerinden ona doğru sarılarak gözlerimi kapattım. Abimde eliyle kollarımı tutarak sıkı sıkı sardı beni. Kısa süre sonra ondan ayrılarak yanındaki sandalyeye oturduğumda konuştum. "Sen neden uyumadın?"
"Uyku tutmadı." Gözlerinin altı çökmüştü. İki gündür uyumuyordu. Elimi masanın üzerindeki eline yaslayarak gözlerine baktım. "Adnan'ı mı düşünüyorsun?" Abim omuz silkti sorumla. "Onu da, annemi de, senin anneni de, yaşadığımız hayatı da. Her şeyi düşünüyorum."
O an, bakışlarının altında yatan yorgunluk, sadece uykusuzluktan değil, taşıdığı yükün ağırlığındandı. Abimin avucunu, kendi avcumla sıkıca kavradım. "Çok ağır geliyor değil mi?" diye fısıldadım. Sesimdeki şefkat, onun yükünü bir nebze hafifletme isteği taşıyordu. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Açtığında, o tanıdık koruyucu sertlik geri gelmişti.
"Hem de çok ama bu acıları senin daha çok çektiğini bilmek canımı çok daha yakıyor." Abimin bu sözleri, yüreğime bir bıçak gibi saplandı. Benim acımın onun için bir yük olduğunu bilmek... zordu.
"Öyle konuşma." dedim, sesim biraz daha kararlı çıkmıştı. Elini daha sıkı tuttum. "Benim acım bitti artık. Ama senin içinde biriken öfkeyi, bu intikam ateşini görüyorum. O gitti, gitmesi gereken yere gitti."
Abim gözlerini kaçırdı. Benimle göz göze gelmek istemiyordu, sanki söylediklerim doğruydu ve bunu kabul etmek istemiyordu.
"O adam... bizim bütün geçmişimizi çaldı. Öylece, hiçbir şey olmamış gibi, yaptıkları bir özürle geçebilecek gibi tek bir mektupla hayatımızdan çıktı. Acı çekmekten korktuğundan, vicdan azabıyla yaşamak istemediği için canına kıydı. Vicdanı onu bitirdi." Dedim sakince.
Abim bana baktı. Gözlerinde derin bir acı vardı. Bu acı, nefreti besliyordu. "Vicdan mı?" diye tısladı. "Vicdan olsaydı, o mektubu yazıp intihar etmeden önce bize gelip diz çökerdi. Bize yaşattıklarının hesabını verirdi. Bu, bir ceza değil, İnci. Bu bir kaçış. Ve o kaçarken, arkasında seni ve beni bıraktı."
Abimin sesi çatallandığında, kelimeler boğazında bir yerlere düğümlenmiş gibiydi. Öfkenin ardında gizlenen çaresizliği görebiliyordum, yıllardır içinde biriken tüm o kırılmışlığın yüzeye çıkışını… Sandalyeme biraz daha yaslandım, derin bir nefes alarak onu izledim. “Biliyorum.” dedim, fısıltımdaki sakinlik, içimdeki fırtınayı saklıyordu. “Ama onun kaçışı, bizim hayatımızı durdurmak zorunda değil.”
Abim başını sertçe iki yana salladı. “Ben durmadım zaten.” dedi ama sesi inandırıcılıktan uzaktı. “Sadece düşünmeden duramıyorum. Eğer o gün… o tek gün farklı olsaydı, annen yaşa-”
O cümleyi bitirmesine izin vermedim. “Abi…” dedim ve elimi tekrar onun elinin üzerine koydum. Bu sefer kaçmadı. Aksine, parmakları benimkilerin etrafında yavaşça kilitlendi. Parmaklarının titrediğini hissettim. “Sana bir şey söyleyeyim mi?” dedim gözlerimi onunkilerden ayırmadan. “Ben Adnan’ın yaptıklarının beni bitirmesine izin vermeyeceğim. Sen de vermemelisin. Yoksa o yaptıklarıyla iki kere kazanmış olur.”
Gözlerindeki öfke bir anlığına çatlayıp yerini boş bir ifadeye bıraktı. Sanki duvarlarında ince bir yarık açılmıştı. Abimin nefesi titredi. Çenesini sıkarak başını önüne eğdi. O an anladım: ağlamamak için direniyordu. Yavaşça sandalyemden kalkıp onun yanına gittim. Elimi omzuna koyduğumda başını bana doğru çevirdi. Gözlerinde parlayan o kırılganlık, çocukken kâbus gördüğümde beni kollarına alan o aynı abime aitti.
“Bitti.” dedim, usulca. “O adam öldü. Geçmiş de onunla gömülsün artık. Biz hâlâ buradayız. Yaşamaya devam ediyoruz.” Abim, sanki yıllardır ilk kez derin ve serbest bir nefes aldı. Parmaklarını saçlarının arasından geçirip gözlerini kapadı. “Keşke bu kadar kolay olsaydı.” dedi yorgun bir sesle. Ben gülümsedim. “Kolay değil. Ama imkânsız da değil.”
Abim küçük bir tebessüm ederken mırıldandı. "Psikolog olduğunu unutuyorum bazen biliyor musun, rahatlatıyorsun beni."
Gözlerimi devirdim ama yüzümdeki gülümseme genişlemişti. "Mesleğimi evde kullanmayı pek sevmiyorum aslında." dedim, ayağa kalkıp masanın etrafından yanına ulaşarak. Elimi omzuna koydum. "Ama seninle konuşurken, rol yapamıyorum. Omuz silkmeyi bırakıp ağlamanı söyleyen terapist yanım değil, senin küçük kardeşinim."
Hafifçe gülümsedi. "İyi ki varsın." dedi, samimiyetle. "Sen de," diye karşılık verdim.
Sözlerim üzerine abim, yorgunluğuna rağmen sandalyesinden hızla kalktı. Ben ne olduğunu anlamadan, hızla bana doğru eğildi ve sıkı sıkı sarıldı. Öyle sıkı sarıldı ki, sanki beni bir daha asla bırakmayacakmış gibi, ya da beni dünyadaki bütün kötülüklerden korumak istiyormuş gibiydi.
Ben de kollarımı onun beline doladım. Bu sarılma, bir veda veya teşekkürden çok, paylaşılan acının ve yeniden bulunan gücün bir ilanı gibiydi. Kulağıma doğru fısıldadı. "Beni ayakta tutan tek şey sen, Doğa ve Göktuğ, İnci. Unutma bunu."
"Biliyorum Abi." diye fısıldadım karşılık olarak. "Sende benim için öylesin." Kollarımı daha sıkı sarıp gözlerimi kapatırken kâbusu unutmuştum bile.
Abim yavaşça geri çekilmeye hazırlanırken, koridor kapısı aniden aralandı. Kapı eşiğinde Doğa yengem uykulu ama yüzünde muzip bir ifadeyle göründü. Hemen arkasında ise, üzerindeki tişörtü ve eşofman altıyla Boran duruyordu. Yengem bizi bir arada görünce güldü. "Kaçaklar buradaymış."
Boran, başını hafifçe yana eğip alaycı bir gülümsemeyle kapı pervazına yaslandı. "Ben demiştim."
"Siz nereden çıktınız? Boran sen ne zaman uyandın?" Şaşkınlıkla Boran'a bakarken Boran, omuz silkti. "Senin yokluğunu hissedince. Buradaki kargaşayı duymak için başka bir şeye gerek yok. Senin boşluğun, alarmdan daha yüksek ses çıkarıyor." dedi, sesi hem rahat hem de sahipleniciydi.
İstemsizce gülümserken ona doğru ilerledim. Aramızdaki mesafe kapanmaya başladıkça, Boran’ın bakışları daha da yumuşadı ama o alaycı kıvrım dudaklarının kenarında hâlâ duruyordu. Bir şey söyleyecektim ki abim araya girdi.
"Şuna bak şuna, gece gece nereden aklına geliyor oğlum?" Hafif kıskanç bir tınıda konuşup bize bakarken abimin kaşları istemsizce birleşti. Sözde şaka yapıyordu ama bakışlarının ciddiyeti, söylediklerinin pek de şaka olmadığını ele veriyordu.
Boran hiç geri adım atmadı. Abimin bakışlarını soğukkanlı bir rahatlıkla karşılayıp dudaklarının kenarındaki gülümsemeyi biraz daha belirginleştirdi. "Her zamanki halim kayınço."
Boran'ın cümlesiyle abim gözlerini devirirken yengemle ben kıkırdadık. Yengem abimin yanına gidip koluna girerken konuştu. "Sohbetiniz bittiyse odaya çıkalım mı?"
Abim, yengemin koluna girmesiyle istemsizce yumuşadı ama yine de Boran’a son bir uyarı bakışı atmayı ihmal etmedi. “Bitmedi ama mecburen burada keseceğiz galiba,” diye homurdandı.
Yengem onu hafifçe dürttü. “Hadi ama, sabah erken kalkacaksın. Üstelik çocuklar da yorulmuş belli ki. Gece gece drama istemiyorum.”
Abim bu kez iç çekti. “Tamam, tamam… gidiyoruz.” Sonra bana döndü. “Bir sorun olursa bağır onu değil, beni çağır.” Boran dudaklarıyla sessizce tabii tabii der gibi yaptı, ben de gözlerimi devirdim.
Yengem abimi koridorun ilerisine doğru sürüklerken, arkasını dönüp bize kaşlarını kaldırarak imalı bir bakış attı. “İyi geceler siz ikinize de.” dedi, sesi uykulu ama belli belirsiz bir şakacılıkla.
“İyi geceler,” diye karşılık verdim.
Onlar merdivenlere doğru uzaklaşırken koridorda sadece Boran’la ben kaldık. Sessizlik ikimizin arasında ağır ama tuhaf bir şekilde rahatlatıcıydı. Boran yavaşça bana döndü, yüzünde hafif bir tebessüm vardı. "Abin beni bu kadar ciddiye aldıkça daha çok eğleniyorum.” Kollarımı çaprazlayıp göğsümde bağlarken ona baktım. “Sen de onu kışkırtmaktan hiç sıkılmıyorsun.”
“Hayır.” dedi, adımımı takip ederek bana yaklaşırken. “Çünkü sen arada kalınca… daha tatlı oluyorsun.”
Kalbim hızlanırken yüzüme vuran gülümsemeyi engelleyemedim. O sırada Boran kolunu omzuma atarak beni kendine doğru çekti. "Sen neden uyandın?"
Başım göğsüne yaslanırken kolumu beline sardım. "Kâbus gördüm." diye mırıldanırken daha çok sindim göğsüne. Korkunç bir kabustu.
Kelimenin ağırlığı nefesime yansımış olmalı ki, Boran’ın kolu omzumda biraz daha sıktı ve beni göğsüne iyice bastırdı. "Anlatmak ister misin?" Başımı iki yana salladım. "Hayır." Onu kaybettiğimi dillendirmek istemiyordum. Tekrar tekrar hatırlamak istemiyordum.
Boran, çenesini sakince saçlarımın tepesine yasladı. Sanki o anda, nefesimi düzeltene kadar hareketsiz kalacağını ifade eden bir sabırla bedenimi sardı. “Keşke beni uyandırsaydın.” dedi alçak bir sesle. Bu sefer tonu daha derindi, daha sahiplenen bir ağırlık taşıyordu. “Yalnız uyanmanı sevmiyorum.”
“Yorgundun, uyandırmak istemedim.” dedim, sesim hâlâ göğsüne yaslanmış halde biraz boğuk çıkarken. Boran buna kısa ama belirgin bir nefes verdi, gülme ile homurdanma arası, hafif bir memnuniyetsizlik... Kolunu omzumdan çekmedi, aksine beni biraz daha kendine doğru çekti. “Ben yorgun olsam da." dedi, başını hafifçe yana eğip saçlarımı okşarken. “Sen kötü bir şey yaşadıysan uyanmam sorun olmaz. Uykumdan çok daha önemli şeyler var benim için.”
Dudaklarım hafifçe kıpırdadı hem utanmıştım hem de sesi içime işliyordu. Onun için önemli olduğumu bu kadar açık duymak… bir anlığına nefesimi kesmişti. “Abartma.” diye mırıldandım, yüzümü saklamak ister gibi biraz daha göğsüne sokularak.
Boran parmaklarını saç diplerime usulca bastırdı, hafif bir masaj gibi. “Hiçbir şey abartı değil.” dedi yumuşak ama kararlı bir tonda. “Sen korkmuşsan, uykum umurumda olmaz. Hatta beni uyandırmadığın için kızıyorum bile.”
Başımı kaldırıp şaşkınlıkla baktım ona. “Kızıyor musun?” Gözlerinde hafif bir kızgınlık kıpırtısı ama daha çok endişe vardı. Kaşları çok hafif çatılmıştı; sahiplenici bir ifadeydi bu. “Çünkü sen kötü bir şey yaşarken ben uyuyordum. Sen tek başınaydın. Buna kızmamak mümkün mü?”
Yutkundum. “Sadece… rahatsız etmek istemedim.”
Boran hafifçe gülümsedi ama bu gülüşte alay yoktu, tamamen yumuşak, derinden gelen bir gülüştü. “Elini omzuna koyup uyandırdığında rahatsız olmuyorum,” dedi. “Sadece… gelip bana sarılsan bile yeter. Ben uyanmasam bile fark ederim zaten.”
Gözlerimin içine daha da yaklaştı, sesi iyice alçaldı. “Sen kötü bir rüyayla değil… benimle uyanmalısın.”
Bu cümle göğsümün tam ortasına çarptı. Nefesim düzensizleşti, kalbim kaburgalarımı yumrukluyordu. “Boran…” dedim fısıltıyla, ne diyeceğimi bilemeden.
O ise başımı avuçlarının arasına alıp hafifçe eğildi. “Bir dahaki kabusta beni uyandıracaksın. Anlaştık mı?” Karşı koyacak hâlim yoktu. Yutkundum, başımı hafifçe salladım. “Anlaştık…”
"O zaman şimdi odamıza çıkabiliriz." Boran beni kapıya doğru yönlendirirken itiraz etmedim ve parmaklarımız birbirine dolandı, adımlarım onun adımlarına uydu. Koridorun sessizliği, merdivenlerin hafif gıcırtısı, gecenin sakinliği… hepsi, yanımda onun varlığıyla daha güvenli geliyordu.
Odaya girer girmez Boran kapıyı sessizce kapattı. Loş ışık duvarlara yumuşak bir gölge bıraktı. Elimi bırakmadı; aksine beni kendine doğru çekip yatağa yönlendirdi. Sanki kâbusun kalıntılarını üzerimden tamamen silmek ister gibiydi.
Yatağın kenarına oturduğumuz anda beni kucağına doğru çekti. Kolunun sıcaklığı belime sarıldı, beni göğsüne yatırdı. Başım onun kalp atışlarının olduğu yere denk geldi ritmik, güçlü, sakin… benim kaosuma karşılık tam bir sığınak. “Bak.” dedi parmakları saçlarıma dokunurken, “Böyle daha iyi, değil mi?”
Gözlerimi kapadım. “Evet…” diye fısıldadım. Sesim kendi kulağıma bile yumuşak ve rahatlamış geldi.
Boran parmaklarını saçlarımın arasından usulca geçirdi; bazen ensemde oyalanıyor, bazen saç diplerime hafif baskılar uyguluyordu. Dokunuşları hem sakinleştiriyor hem de içimde bir yerlere işliyordu.
“Şimdi kâbusun ne olduğunu bile hatırlamayacaksın,” dedi, kısık bir tonla. “Ben buradayım.” Göğsüne daha çok yaslandım. O da omzuma, sırtıma, saçlarıma aynı anda koruyucu bir sıcaklıkla dokunmaya devam etti.
Odada sadece nefeslerimizin sesi vardı. Boran’ın parmakları usul usul saçlarımın uçlarına indi, sonra tekrar yukarı çıktı yavaş, sabırlı ve özenli bir biçimde. Kelimelere gerek yoktu. Onun kollarında, sanki kabusun karanlığı en yakınımıza bile yaklaşamıyordu.
Ve o an, gözlerim kapanmaya başlarken son duyduğum şey, Boran’ın alnıma bıraktığı hafif bir öpücüğün sıcaklığı oldu. Gece, ancak onun göğsüne yaslanınca gerçekten bitmişti…
Bölüm Sonu
‣‣‣ Bölümü nasıl buldunuz? Epey uzundu, umarım sıkılmamışsınızdır.
‣‣‣ Boran’ın suçsuzluğu kanıtlandı. Adnan Aral intihar etmiş, bekliyor muydunuz?
‣‣‣ İnci ve Boran sahneleri nasıldı?
‣‣‣ Adnan Aral’ın mektubu hakkında ne düşünüyorsunuz?
‣‣‣ Adnan Aral’a veda ettik artık. Her şeyin, her acının başlangıcıydı ve artık son buldu…
Diğer bölümde görüşmek üzere, yorumlarınızı bekliyorum…
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 51.74k Okunma |
6.13k Oy |
0 Takip |
52 Bölümlü Kitap |