
🖇️Umarım severek okuduğunuz bir bölüm olur, keyifli okumalar...
🖇️Satır arası yorum yapmayı ve oy vermeyi unutmayın lütfen.
🖇️Şimdiden sevdiklerinizle mutlu, huzurlu bir bayram geçirmeniz dileğiyle....
50. Bölüm
Bir Ay Sonra…
Üzerime geçirdiğim siyah, göğüs ve sırt dekoltesi olan geceliğe bakarak elimle saçlarımı düzelttim. Boran bugün mesaiye kalmıştı ve geç geleceğini söylemişti. Bende onu beklerken hazırlanmaya karar vermiştim. Aylardır çok kötü şeyler yaşamıştık. Kayıplarımız olmuştu ama hayatlarımıza devam etmeye çalışmıştık. Her daim birbirimizin yanında da olsak Boran’ın benden uzak durduğunun farkındaydım.
Ona ne kadar "İyiyim" desem de gözlerindeki o görünmez duvarı yıkamıyordum. Yanımdayken bile kilometrelerce uzaktaydı. Dokunmaya korkuyordu; sanki parmak uçları tenime değerse, o dikişler yeniden patlayacak, canım yeniden yanacakmış gibi bakıyordu bana. Oysa asıl canımı yakan, onun bu şefkat maskesi altındaki geri çekilişiydi.
Saçlarıma şekil vermeyi bırakıp dudaklarıma parlatıcı sürdükten sonra birkaç fıs parfüm sıkarak yatağa doğru ilerledim. Onu beklerken okumak için hazırladığım kitabı komodinden alarak sırtımı yatak başlığına yasladım. Odadaki ışık kapalıydı, ambiyans olması için gece lambalarını yakmıştım. Bu yüzden kitabı net bir şekilde görebiliyordum.
Paragrafları okuyarak kendimi kitaba verirken birden kapıdan gelen anahtar sesiyle birlikte içim istemsizce heyecanla doldu. Kitabımı okumaya devam ederken adım seslerinin odaya yaklaştığını duyarak küçük bir tebessüm ettim. Boran sessizce odaya girdiğinde bir an için şaşırdığını sezsem de sesimi çıkarmadım.
“Güzelim, sen uyumadın mı?” Hafif bir şaşkınlıkla konuşurken bakışlarımı kitaptan çekerek ona çevirdim. Göz göze gelmeyi beklerken onun bakışlarının ilk önce göğüs dekoltemde sonra da geceliğin hem yırtmacından hem de kısalığından dolayı açık bıraktığı bacaklarımda olduğunu gördüm. “Seni bekledim…” diye cevap verdiğimde bakışları gözlerime kaydı. Göz göze geldiğimizde âdem elmasının aşağı yukarı hareket ettiğini gördüm.
Elini gömleğinin yakasına götürürken isteğimi almış olmanın zevkiyle yüzümdeki gülümseme büyüdü. Boran bakışlarını benden çekip odaya tamamen girerek gardıroba ilerlerken bende kitabımı komodine bıraktım. Kendine pijama altı çıkartırken yataktan kalkıp yanına ilerledim. “Halledebildin mi işlerini?”
“Hallettim sayılır. En azından mesaiye kalmama gerek yok bundan sonrası için.” Diye cevap verdiğinde samimi bir biçimde karşılık verdim. “Sevindim, gün boyu özlemiyormuş gibi bir de mesai giriyor aramıza.” Diye fısıldadığımda tebessüm etti Boran. Eli gömleğinin düğmelerine gittiğinde onu engelleyerek direkt olarak önüne geçtim ve düğmeleri açmaya başladım.
Boran bana izin verirken parmak uçlarımı tenine değdirerek usul usul açmaya başladım düğmeleri. Bakışlarımı gömlekten ayırmazken onun bakışları benden, yüzümden, dudaklarımdan ayrılmıyordu. Odayı dolduran sessizlik sadece kumaşın düğmeden kurtulurken çıkardığı hafif tık sesiyle bozuluyordu.
Düğmeleri tamamen açıldığında uzanıp bileklerindeki kol düğmelerini de çözdükten sonra gömleğin omuzlarından yere düşmesine izin verdim. Boran hala heykel gibi duruyordu. Bakışlarım omzundaki yara izine kaydığında hiç beklemeden uzanarak dudaklarımı bastırdım. Bu hareketimle göğsü aldığı içten nefesle inip kalkarken dudaklarımı hafifçe geriye çekerek gözlerine baktım.
Kollarımı ensesine dolarken dudaklarına yaklaşarak fısıldadım. “Beni… özlemedin mi?” Bu sorunun cevabını biliyordum ama duymak istiyordum. Yine de cevabını beklemeden dudaklarımızı birleştirip küçük bir öpücük bıraktım ve geri çekildim. Boran gözlerini kapatmışken dudaklarına doğru fısıldadım. “Ben çok özledim…”
“Çok özledim…” dedi boğuk ve özlem dolu bir sesle. Gözlerim parıldarken uzanarak tekrar dudaklarımızı birleştirdim. Sertçe dudaklarını emerken aldığım karşılıkla birlikte elimi kontrolümün dışında pantolonunun kemerine doğru kaydırdım. Kemerin tokasını dokunup açmak için diğer elimi ensesinden çektiğim anda Boran’ın buz gibi parmaklarının bileğime kenetlendiğini hissettim.
Hareketlerim istemsizce duraksarken dudaklarımızı ayırdım onu anlamak için. Boran gözlerini aralayarak bakışlarını benimkilerle kilitlerken o tutkulu, özlem dolu bakışın yerini sanki açıklaması zor bir ifade almıştı. Yorgunluktan çok ikilem vardı sanki. “Olmaz.” Diye fısıldadığında hafifçe kaşlarımı çattım. “Neden?”
“Çok yorgunum.” Dediği an dudaklarım aralandı şaşkınlıkla. Boran bileğimi kaldırıp göğsünün üzerine yaslarken kalbinin hızla çarptığını hissettim. Ancak yüzündeki ifade kesin ve değişmezdi. Hayal kırıklığı, sıcak bir dalga gibi midemden başlayıp göğsüme yayılırken gözlerimdeki parıltının söndüğüne emindim. “Yorgun musun?” diye yineledim, bu söylediğine kendi bile inanmaz gibi bakıyordu gözlerime ve yine de geri adım atmıyordu.
Elimi göğsünden çekerek başımı eğdim. “Tamam.” Dediğim an içimdeki tüm hayal kırıkları dışa dökülmüştü sanki. Yine de umursamadan onayladım. “Sen uyu o zaman, dinlen güzelce. İyi geceler.” Diyerek odanın kapısına doğru ilerledim.
Boran’ın bir şey söylemesini beklemeden odadan çıktım. Direkt olarak mutfağa ilerledikten sonra buzdolabını açarak cam soğuk su şişesini çıkardım. Biraz önce olan şeyden sonra ancak üzerine soğuk su içilirdi zaten. Dolaptan bardak alıp suyu koyduktan sonra tek dikişte bitirdim. Sırtımı tezgâha yaslarken derin bir nefes aldım.
Yorgunluğuna inanmıyordum. Evet, mesai ağırdı belki ama bu denli tutkudan sonra yorgunluğu bahane etmezdi. Edemezdi. Boran asla böyle bir şey yapmamıştı hiçbir zaman. Yorgun olsa dahi bana karşı koyamazdı. Bana vakit ayırırdı ki gözlerinde gördüğüm şey yorgunluk değildi, bundan emindim.
Tamam, bir süre böyle şeylerden kaçınmak durumunda kalmıştık ama şimdi her şey düzelmişti. Evet, hastaneden çıktıktan sonra bile Boran bana cam bir eşyaymışım gibi davranmaya başlamıştı. Dokunmaktan, incitmekten çok korkmuştu belli bir süre ama sonra aşmıştı bunu. Aşmalıydı da.
Elim istemsizce karnıma doğru giderken soğuk bir titreme hissettim. İyileşmiştim ama kurşunun bıraktığı yara izi oracıkta durmaya devam ediyordu. Belki de o yara iziydi onu benden uzak tutan. Belki de tiksindirici geliyordu. Ya da koruyamadığım bebeğimiz aklına geliyordu. Hepsi olabilirdi.
Bir süre davlumbazın ışığının altında oturup kendimi sorgularken şişedeki suyu yarıladım. Ardından üzerini doldurup tekrar buzdolabına koyduktan sonra odaya ilerledim. Sessizce içeri girdiğimde benim tarafımdaki gece lambasının açık olduğunu gördüm. Boran gerçekten yatağa uzanmış ve kapıya sırtını dönmüştü. Belki de gerçekten yorgundu. Ama aklımdaki düşünceler bunu kabul etmiyordu.
Lambayı kapatıp yatağın diğer tarafına uzandım ve bende ona arkamı döndüm. Elimi yanağımın altına yerleştirip gözlerimi kapatsam da zihnimde düşünceler dolaşmaya devam etti.
Ne kadar zaman geçtiğini bilmezken gözlerimi uykunun eşiğine henüz teslim etmişken arkamda bir hareketlenme hissettim. Birden belime dolanan kolla birlikte geriye doğru çekilerek sırtım Boran’ın çıplak ve sıcacık göğsüne yaslandı. Bacakları beni kenetlercesine bacaklarıma dolanırken vücudumuz arasındaki boşluk eridi.
Kulağımın dibinde düzenli nefes alışverişlerini duyarken gözlerimi kapattım. Bunu sürekli yapardı zaten. Yanında olduğumu hissetmek istercesine bana sarılırdı, kokumu solurdu. Yine yapmıştı. Ama bu sefer ben huzura erişememiştim çünkü kafamda yerine oturmayan şeyler, olmaması gereken düşünceler vardı…
*****
Sabah gözlerimi yanımdaki boşlukla aralamıştım. Boran’ın tarafına dönük bir biçimde gözlerimi araladığımda onu yanımda bulamamıştım. Merak tüm bedenimi sarmışken burnuma dolan kokularla mutfakta olduğunu anlayıp banyoda işlerimi hallettikten sonra yanına inmiştim. Tam omletleri tabaklara koyacağı sırada benimle göz göze geldiğinde yüzünde içten bir gülümseme oluşmuştu. Hiçbir şey olmamış gibi yanıma gelip şakağımı öptükten sonra masaya geçmemi söylemişti.
Bir şey de olmamıştı zaten onun açısından baktığımızda, sadece ben kafamda büyütmüştüm elimde olmadan ve büyütmeye de devam ediyordum.
Sonra bende ona uyum sağlayarak masaya geçmiştim ve çaylarımızı da getirmesiyle kahvaltımıza başlamıştık. Onun aksine ben keyifsiz sayılırdım çünkü zihnim hala daha karışıktı. Ama o bunun farkında bile değildi, belki de farkında olsa da konuyu açmak istememişti bilmiyordum. Ufak tefek konuşmalar eşliğinde kahvaltımızı bitirdikten sonra masayı birlikte toplayıp bulaşıkları halletmiştik.
Sonra da Boran, Fatih ile konuşmaya gitmişti. Masayla ilgili bir şeyler vardı belli ki. Üzerinde düşmemiştim. Ne desem boştu, beni dinlemiyordu bu konularda. O yüzden bende umursamadan uzun zamandır yapmak istediğim şeyi yaparak havuza girmeye karar vermiştim.
Üzerime siyah bir mayo giyerek odamdan çıktım. Bilerek straplez, siyah bir mayo seçmiştim. Belki de kapalı olması ikimiz açısından da iyi olurdu. Siyah mayo benim de kendimi koruma şeklimdi. Nasıl Boran yorgunluk maskesi takıyorsa, ben de bu siyah kumaşla o yaranın görünürlüğünü azaltmaya çalışıyordum. Ama biliyordum; önemli olan kumaş değil, Boran’ın kalbinde ve zihninde o yaranın ne anlama geldiğiydi.
Havlumu arka bahçedeki havuzun kenarında bulunan şezlonga serdikten sonra direkt olarak merdivenlerden inerek havuza girdim ve yüzmeye başladım. Zihnim dün geceye tekrar kaydığında hızımı artırdım düşünmemek için. Ama nafileydi. Suyun soğukluğu tenime değdiği an hissettiğim boşluk ve hayal kırıklığı kendini hatırlatmıştı.
Düşünmekten kafayı yiyecek gibi hissediyordum ve bunu aşmak için Boran ile konuşmalıydım. Sadece doğru zaman ne zamandı onu bilmiyordum.
Havuza dalarak düşüncelerimden arınmak istedim ama suyun altı kendi zihnimin karanlığı kadar sessizdi. Yüzeye çıktığımda şiddetle nefes alma ihtiyacı hissederek derin bir nefes aldım. Havuzun içerisinde birkaç tur atıp kendimi sakinleştirmeye çalıştıktan sonra merdivenlere ilerleyerek çıktım havuzun içinden. Bir yandan elimle saçlarımı geriye doğru yatırırken bir yandan da şezlonga ilerledim.
O sırada Boran’ın ıslık sesi doldu kulağıma. Bakışlarım istemsizce ona kayarken elindeki kokteylleri gördüm. Bana uyum sağlamak istercesine altına bir şort giymiş, üzeri çıplaktı. Bana doğru yaklaşırken konuştu. “Yazın tadını çıkartıyorsun ha?”
“Ne yapayım, kocam evde olduğu hafta sonunda bile işleriyle uğraşınca bana da kendi kendine eğlenmek düşüyor.” Dedim sitem ve ima dolu bir sesle. Boran dudaklarını birbirine bastırıp sitemimi anlarcasına mırıldandı. “Kendimi nasıl affettirebilirim?” dedikten sonra tam önümde durarak elindeki kokteyli bana uzattı. Beklemeden elinden alırken karşılık verdim. “Affedecek bir şey yok, teşekkür ederim bu arada.”
Kokteyli alıp şezlongun yanındaki sehpaya bıraktıktan sonra konuştum. “Biraz güneşleneceğim.” Dedikten sonra bir şey söylemesini beklemeden şezlonga uzandım. “Güneş kremini sürdün mü? İstersen sürebilirim.” Boran’ın düşünceli sesiyle onaylar bir şekilde mırıldandım. “Sürdüm.”
Gözlerimi kapatarak güneşin tadını çıkartırken Boran’ın sesini duydum tekrardan. “Bronzlaşmak istiyorsan bikini tercih etsen güzel olmaz mıydı?”
“Göz zevkini bozmayayım dedim.” Bir an hiç düşünmeden verdiğim cevapla birlikte duraksadım. Bu sözcüklerin dudaklarımdan çıkmasını asla beklemediğimden yutkundum. İçimde kendimce biriktirdiklerim su yüzüne çıkıvermişti. Sözde kastettiğim asıl şeyin yara izi olduğunu anlamıştı mutlaka. Yara izimi görme, zevkin bozulmasın demek istemiştim. Ona kurduğum en acımasız ve en dürüst cümlem buydu sanırım.
“Ne?” diye kısık bir sesle fısıldadığında gözlerimi aralamadım. Ama afalladığını sesinin tonundan bile anlıyordum. “Senin her zerrene âşık olduğumu bilerken bunu nasıl dile getirdin, dahası bunu nasıl düşündün?” dediğinde cevap vermedim.
Kokteyl bardağını sehpaya bıraktığını sesinden anlarken birkaç adım sesi duydum. Sonra da şezlongun yanına çöktüğünü hissettim. “İnci, bana bak.” Derinden gelen sesini duyduğumda istemsizce gözlerimi araladım.
Gözlerinde acıma, üzüntü görmeyi beklerken kırgınlık görmek içime oturur gibi oldu. Yine de mırıldandım. “İnkâr etmene gerek yok, bunu anlayabiliyorum. Kim olsa görmek istemezdi, bende bazen rahatsız oluyorum o yara izinden. Yani sorun yok. Ben halimden memnunum.”
Cümlemle kaşları çatıldı anında. Yüzünden ne kadar incindiğini anlasam da öfkesini de hissediyordum. “Sen ne dediğini bilmiyorsun.” Dediğinde alayla gülümsedim. “Gayet iyi biliyorum. Rahatsız oluyorsun işte. Kim olsa olur. Bende aynaya baktığımda değiştiğimi görebiliyorum, o olaydan sonra bedenimin çöktüğünün farkındayım.”
Boran oturduğu yerden ayağa kalkarken ellerini saçlarından geçirdi. Gözleri alev alevdi. “Kes şunu artık.” Diye sesini yükselttiğinde yutkundum. “Tüm bunları tek bir geceden mi çıkardın. Sen benim sana duyduğum aşkı, sana olan sevgimi, bağlılığımı, tutkumu, arzumu, o basit lanet olası bedensel kusur ile mi sınırlıyorsun? Sen gerçekten benim bu kadar sığ biri olduğumu mu düşünüyorsun İnci?”
Boran’ın öfkeyle parlayan gözlerine baktım. İnciniyordu biliyordum. Ama bu acımasız dürüstlük gece aramızdaki görünmez duvarı yıkmanın tek yoluydu. Derin bir nefes aldım. “Hayır, sığ biri olduğunu düşünmüyorum Boran. Sen dünyanın en merhametli, en derin adamısın. Ama…” deyip duraksadım. İstemsizce sesim titredi. “Ama gerçek bu.”
Boran’ın kaşları da çatıldı. Sanki ona yumruk atmışım gibi yüzü kasıldı. “Gerçek öyle mi?” diye tıslarken başını salladı. “Gerçek. Ne kadar güzel kurmuşsun kafanda.” Bu alaycı ve acı dolu cümlesini söyledikten sonra öfkeyle gözlerini benden kaçırdı. Birkaç saniye sadece derin derin nefes alıp verdi sakinleşmek istercesine.
“Ben sana dün ne söyledim?” diye sordu. “Yorgunum dedim, sen ne anladın? Boran benden iğreniyor. Neden biliyor musun? Çünkü sen kendin yaralı tenini, benim sana duyduğum sonsuz sevginin önüne koyuyorsun. Sen kendini kusurla sayıp benim de aynı şeyi göreceğimi varsayıyorsun. Ama yanılıyorsun. Hem de çok yanılıyorsun. Ben senin kusurlarına bile aşığım.”
Son cümleyi söylerken sesi titredi. Öfkesinin yerini derin bir hüzün ve kırgınlık aldığında bu tartışmanın asıl yaralayanının ben olduğumu anladım. Benim güvensizliğim onun sevgisine yapılmış bir hakaretti. Boran gözlerimin içine bakarken aynı hüzünle baktım gözlerine.
Boran ise devam ettirdi cümlesini. “Korktum. Canını yakmaktan korktum sadece. Basit bir ameliyat geçirmedin. Yaran benimki kadar kolay atlatılacak bir yara değildi. Yoksa o yara benim iğreneceğim bir şey değil, öpmelere doyamayacağım bir yara. Kusur değil, senin fedakarlığının kanıtı.”
Cümleleri teker teker içime otururken hüzünle baktım gözlerine. Neler düşünmüştüm kendi içimde, neler yakıştırmıştım, neler kurmuştum kafamda. Hiçbirini hak etmemişti. Yattığım yerden doğrulurken Boran gözlerime bakmayı sürdürdü.
Güneşin tenimde bıraktığı sıcaklık, kalbimin içinde dolaşan o yakıcı suçlulukla karışıyordu. Saçlarımdan süzülen su damlaları omuzlarıma, oradan da havlunun üzerine düşüyordu, sanki her biri içimdeki pişmanlığın vücut bulmuş haliydi.
“Boran…” dedim, kelime boğazımda düğümlendi. Sesim titrek, neredeyse fısıltı kadar cılızdı. “Ben… korktum. Bilmiyorum, böyle düşünmem için sebep yok ama düşündüm işte. Belki yetersiz hissettim, acıma o kadar gömüldüm ki seni ihmal ettiğimi düşündüm. Yani…” deyip durdum. Kendimi açıklayamıyordum. “Ben, çok özür dilerim. Sana öyle yakıştırmalar yapmamalıydım.”
Oturduğum yerden kalkıp Boran’a doğru yaklaşırken gözlerimi gözlerinden ayırmadım. Aramızdaki hava, söylenememiş cümlelerle, bastırılmış duygularla doluydu. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki, göğsümdeki her vuruş yankılanıyordu. Adımlarımı attıkça aramızdaki mesafe azaldı ama içimdeki çekingenlik artıyordu.
Boran, gözlerimi hiç bırakmadan yerinde durdu. Ne bir adım attı, ne de geri çekildi. Sadece izliyordu beni.
Ona yaklaştıkça gözlerinin rengindeki fırtına daha da belirginleşti. Bir yanda öfke, bir yanda kırgınlık ama en çok da sevgi…
Tam karşısına geldiğimde, ellerim istemsizce yanlarımda titredi. Yutkundum. “Özür dilerim. Düşünmemem gereken şeyleri düşündüm. Yani sen daha önce böyle bir şey yapmayınca ve ben iyileştiğim halde bahane uydurunca…” Diye cümlelerimi yinelerken Boran başını iki yana salladı. “Anlayabiliyorum, benim de suçum var. Korktuğumu söylemek yerine kaçmak en doğrusu gibi gelmişti, senin böyle düşünmene sebep olacağını bilemedim. Beni de anla ne olursun, fiziksel yara alan sendin belki ama seninle kanadım bende, acıdım.”
O an kelimeleri içime işlerken boğazımda düğümlenen nefesi yutkunarak bastırmaya çalıştım. Boran’ın sesi, sanki kalbimin içinde yankılandı. “Seninle kanadım bende, acıdım…” dediği anda, aylardır kabuk bağladığını sandığım her yara bir anda yeniden sızladı. Çünkü o cümlenin içinde yalnızca suçluluk yoktu, sevgi de vardı, korku da çaresizlik de.
Gözlerim bulanıklaştı ama bakışlarımı ondan kaçırmadım. Gözlerinin içindeki pişmanlığı gördükçe, o geceyi hatırladım; karanlıkta yankılanan “yorgunum” kelimesini, benim içimde büyüyüp bir reddedilişe dönüşmesini… Meğer o kelime bir kaçış değil, bir haykırışmış. Ama ben duyamamıştım çünkü kendi kırılmışlığımın sesinden başka bir şeyi dinlememiştim.
Boran elini uzatıp yanaklarıma dokundu. Parmaklarının sıcaklığı, içimdeki soğukluğu kırar gibi oldu. O kadar uzun zamandır bu teması bekliyordum ki, o anda tüm bedenimle duraksadım. “Ben seni korumaya çalıştım.” dedi kısık bir sesle. “Sana dokunmadım çünkü incinmeni istemedim. Ama bilmiyordum ki, o mesafe seni benden daha çok uzaklaştıracak.”
Gözlerimi kapattım çünkü bakışlarındaki acıya dayanamıyordum. Her kelimesi bir bıçak gibi saplanıyordu içime ama bu defa o bıçak yaralamıyor, aramızdaki yanlış anlamayı kesip atıyordu. Kalbimin içinde sessizce büyüyen sızı, yerini bir anlayışa bırakmaya başlamıştı.
“Ben o an…” dedim titreyen bir nefesle, “Sadece bakışlarını bekledim. Yorgunluğunu değil, gözlerinde kendimi görmek istedim. Ama sen o bakışı bana vermeyince, aynadaki kadın bana yabancılaştı. Yanlış şeyler düşündüm.”
Sözlerimle birlikte gözlerimden bir damla yaş süzüldü. Boran, başını hafifçe eğip alnını alnıma yasladı. Teninin sıcaklığı, gözyaşlarımı sildiği anda içimde bir huzur kıpırdadı. “Ben seni hiç bırakmadım, İnci.” diye fısıldadı. “Sadece nasıl yaklaşacağımı bilemedim. Yorgundum, evet ama senden değil. O gece yaşadıklarımızın ağırlığından, seni kaybetme korkusundan yorgundum.”
Sesi o kadar içten, o kadar kırılmıştı ki, kalbim bir anlığına durdu sanki. Benim yarama bakarken kendi payına düşen acıyı susturmayı seçmişti. Gözlerimi açtığımda, yüzüne baktım. Yorgundu gerçekten ama o yorgunluğun ardında hâlâ aynı adam vardı; sevdiğim, sığındığım, en çok da özlediğim adam.
“Keşke o an konuşsaydık.” dedim, sesim bir fısıltı kadar kısıktı. “Keşke birbirimizi bu kadar yanlış anlamasaydık.” Boran başını iki yana salladı, parmaklarını saçlarımın arasına daldırdı. “Belki de konuşmamız gerekiyordu ama sustuk. Şimdi anlıyorum, bazen en büyük hatayı sessizce sevmeye çalışırken yapıyor insan.”
Bir süre hiçbirimiz konuşmadık. Alınlarımız birbirine yaslı kaldı; ne o geri çekildi, ne de ben uzaklaştım. Zaman, sanki o temasın içinde durdu. Nefeslerimiz birbirine karışırken kalp atışlarımız aynı ritme büründü. O anın içinde sözcüklere yer yoktu, çünkü ikimiz de kelimelerin yetmeyeceğini biliyorduk. Sessizliğin içinde, teninin sıcaklığı alnımdan kalbime kadar yayıldı. Onun nefesi saçlarımın arasından geçerken, içimdeki bütün gerginlik çözülüyordu.
“Boran…” dedim neredeyse bir fısıltıyla, nefesimin onun dudaklarına değdiğini hissettim. O da kımıldamadı, sadece “Hı?” diye mırıldandı, sesi derinden, kalbinden geliyordu. Gözlerimin içine baktığında, sanki onca kırgınlık hiç yaşanmamış gibi yumuşamıştı bakışları.
Dudaklarımı ıslattım, boğazımdaki düğümü yutkundum. “Ben…” dedim tereddütle, gözlerimi onunkilerden kaçırarak. “Doktorla konuştum.” Boran’ın kaşları hafifçe çatıldı, yüzünde bir endişe gölgesi belirdi. “Bir sorun mu var?” diye sordu hemen, sesi tedirgin ama yumuşaktı. Başımı iki yana salladım. “Hayır, hiçbir sorun yok.” dedim, cümlemi bitirirken sesim kısılmıştı. “Her şey yolunda… artık tamamen iyileşmişim. Zaten neredeyse üç ay oldu.”
Zaten bu yüzdendi dünkü hazırlığımda. O an yanaklarıma dolan sıcaklık, güneşin tenime vurduğu ışıktan değildi. Utanmıştım. Çünkü o cümleyle aslında ona “Artık korkmana gerek yok” demiştim. Bu kadar açık söyleyemesem de, gözlerimin içine baktığında anlamasını umduğum bir itiraftı bu. Ellerimi birbirine kenetleyip parmaklarımı sıktım.
Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme vardı; sevgiyle, rahatlamayla ve biraz da derin bir özlemle karışık bir gülümseme. “Onu dün anladım zaten.” Diye beni utandırırcasına mırıldanırken hafifçe kaşlarım çatıldı ama istemsizce gülümseyerek koluna vurdum. “Pislik yapma.”
“Ben bir şey yapmıyorum. Sen yaptın ama.” Dedi Boran keyifle. Bakışlarından muziplik akıyordu biraz öncekinin aksine. Kollarından çıkarak konuştum. “Güneşlenmem de yarım kaldı.” Deyip tekrar şezlonga ilerlediğimde Boran beni engelledi. “Yok öyle kaçmak İnci Hanım.”
Daha ben ne olduğunu anlamadan belimden tutup kaldırarak havuza doğru ilerledi ve bir anda suya düşmemize neden oldu. Belimden tutmaya devam ederken beni suyun yüzeyine doğru çıkardı kendisiyle birlikte.
Yüzeye çıktığımda nefes nefese kalmıştım, saçlarım yüzüme yapışmıştı. Gözlerimi kısarak ona baktım; yüzünde sanki biraz önce yaşadığımız o ağır konuşmadan eser yoktu. Gözleri ışıl ışıldı, dudaklarının kenarındaki gülümseme genişlemişti.
“Delirdin mi sen?” dedim nefes nefese hem öfkeli hem de gülerek. Boran omuz silkti. “Bu da düşüncelerinin karşılığı olsun.” Diyerek saçlarını alnından geriye doğru attı. Bense kaşlarımı çattım. “Hiç adil değil.”
“Bence çok adil.” Diye karşılık verdi anında. “Adil mi? Islak bir fareye döndüm Boran!” diyerek ellerimle yüzümdeki suları silmeye çalıştım ama o, halinden gayet memnun bir tavırla beni izlemeye devam ediyordu. “Fareden ziyade…” dedi, beni suyun içinde iyice kendine doğru çekip belimi kavrayarak. “Daha çok su perisine benziyorsun. Ama biraz öfkeli bir su perisi.”
“Öfkeli mi? Bekle sen!” diyerek avuçlarımı suyun yüzeyine sertçe vurdum ve suratına koca bir dalga gönderdim. Hiç beklemediği bir anda gelen bu hamleyle Boran sendeledi, gözlerini kırpıştırarak suyu yüzünden atmaya çalıştı. Kahkaham bahçede yankılanırken ondan uzaklaşmak için birkaç kulaç attım.
“Demek öyle.” dedi, sesinde o tanıdığım, oyunbaz meydan okuma vardı. “Savaş mı istiyorsun?”
“Savaşı sen başlattın!” diye bağırdım gülerek. Havuzun diğer ucuna doğru kaçarken Boran’ın arkamdan büyük bir hızla geldiğini biliyordum. Suyun içindeki o hantal ama güçlü hareketlerini hissedebiliyordum. Tam köşeye sıkıştığımı anladığımda arkamı döndüm ama Boran çoktan dibimde bitmişti.
Ellerini havuzun kenarına, iki yanıma yaslayarak beni hapsetti. Nefes nefeseydik ama bu seferki nefes darlığı az önceki ağır konulardan değil, aramızdaki bu taze ve çocuksu neşedendi. “Eee…” dedi yüzünü yüzüme yaklaştırıp burnunu burnuma sürterek. “Köşeye sıkıştın. Şimdi ne olacak? Barış antlaşması mı imzalayacağız yoksa teslim mi olacaksın?”
Gözlerinin içine bakarken ellerimi ıslak göğsüne koydum. Kalbi, tıpkı benimki gibi hızla çarpıyordu. “Teslim olmak benim kitabımda yazmaz.” dedim fısıltıyla, alt dudağımı ısırarak. “Ama belki makul bir barış teklifini değerlendirebilirim.”
Boran’ın bakışları bir anlığına dudaklarıma kaydı, o şakacı ifadesinin altına sakladığı derin arzunun parıltısı tekrar yüzeye çıktı. “Benim teklifim şu.” dedi sesi boğuklaşarak. “Bütün gün burada kalacağız. Sadece biz. Ne iş, ne telefon, ne de o saçma sapan düşünceler... Sadece sen ve ben.”
“Kabul.” dedim, parmak uçlarımla ensesindeki ıslak saçlarıyla oynarken. “Ama bir şartla.”
“Neymiş o?”
“Beni bir daha asla uyarmadan suya atmayacaksın.”
Boran hafifçe güldü ve alnını alnıma yasladı. “Söz veremem.” diye mırıldandı. Boran’ın bu cevabıyla tam bir şeyler söylemek için ağzımı açmıştım ki, elini hızla suyun yüzeyinde kaydırarak yüzümün tam ortasına koca bir su kütlesi fırlattı.
“Boran!” diye çığlık attım, gözlerime kaçan su yüzünden her yer kararmıştı. Öksürerek ve yüzümü silerek ondan uzaklaşmaya çalıştım. “İnanmıyorum sana! Gerçekten tam bir çocuksun!”
“Eee, uyarmayacağımı söylemiştim.” dedi kahkahalar atarak. Boran’ın o umursamaz, neşeli kahkahası havuzun duvarlarında yankılanırken ben hâlâ gözlerimi açmaya çalışıyordum. Yüzümden süzülen suları hırsla sildim. Neyse ki makyaj yapmamıştım, havuzun içinde akan maskaralarla uğraşmak zorunda kalmayacaktım ama bu, Boran’ın yaptığına olan sinirimi azaltmıyordu.
“Gerçekten bazen beş yaşında olduğuna yemin edebilirim ama kanıtlayamam!” dedim, saçlarımı arkaya doğru sertçe savurarak. Boran, suyun içinde sırtüstü uzanmış, zafer kazanmış bir komutan edasıyla bana bakıyordu. “Sanki sen benden farklısın, ayrıca ilk sen başlattın.” Dedi bilmiş bir şekilde. Sonra ekledi. “Ama kabul et, o yüzünün hali her şeye değerdi. Şaşkın bir kediye benzedin bir an.”
“Şaşkın kedi öyle mi?” diye soludum. Gözlerimi kısıp ona en sert bakışımı attım ama içimdeki o çocuksu intikam ateşi çoktan yanmıştı. “Senin o şaşkın kedi dediğin pençelerini çıkardığında neler oluyor, unuttun herhalde Boran Demirhanlı.”
Ona doğru yavaşça yürümeye başladım, suyun direnci adımlarımı yavaşlatsa da kararlılığım tamdı. Boran tehlikeyi sezmiş gibi doğruldu, ellerini ‘teslim oluyorum’ dercesine kaldırdı ama yüzündeki o çarpık gülümseme hala oradaydı. “Tamam, tamam. Barış ilan edelim. Bak, kokteyller ısınıyor, güneş de bizi bekliyor.”
“Barış yok!” dedim, sesimdeki sahte öfkeyi korumaya çalışarak. “Önce bu yaptığının bedelini ödeyeceksin.” Tam ona hamle yapacakken Boran hızla yana kaçtı. “Önce yakalaman lazım İnci Hanım!” diyerek havuzun derin tarafına doğru süzüldü.
Aramızdaki o ağır hava, yerini tamamen bir kovalamacaya bırakmıştı. Suyun içinde birbirimize su fırlatırken, attığım her çığlıkta ve onun her kahkahasında, kalbimdeki o son kasvetli köşelerin de aydınlandığını hissediyordum. Onu yakalamak için tüm gücümle yüzmeye başladığımda, aslında yakalamaya çalıştığımın sadece Boran değil, kaybettiğimiz o eski neşemiz olduğunu fark ettim.
Boran’ın derin tarafa doğru kaçması onu kurtaracak sanıyordu ama bu havuzu ondan daha iyi bildiğimi unutmuştu. O arkasına bakarak gülerken ben suyun altına daldım. Suyun sessizliğinde hızla ilerleyip onun olduğu yöne, ayaklarına doğru süzüldüm.
Boran bir an duraksayıp nerede olduğumu anlamaya çalışırken, aniden suyun altından çıkıp tam beline sarıldım. Beklemediği bu hamleyle dengesi bozuldu ve sırtı havuzun mermer duvarına çarptı. İşte şimdi kaçacak yeri kalmamıştı.
“Yakalandın!” dedim nefes nefese, ellerimi iki yanından duvara yaslayarak onu hapsettim.
Boran, sırtı soğuk mermere yaslı, kollarımın arasında kalmışken duruldu. Yüzündeki o şakacı ifade yavaşça silindi, yerini daha koyu, daha derin bir bakışa bıraktı. Islak saçları alnına düşmüş, su damlaları kirpiklerinden yanaklarına süzülüyordu.
“Demek sonunda köşeye sıkıştırdın beni.” diye fısıldadı. Sesi artık dalga geçer gibi değildi. “Kaçamazsın demiştim.” dedim, sesimdeki öfke çoktan gitmiş, yerini heyecanlı bir çarpıntıya bırakmıştı. Aramızdaki mesafe o kadar azdı ki, suyun altındaki dizlerinin dizlerime değdiğini hissediyordum. “Şimdi söyle bakalım, bu kadar kolay teslim olan bir adamı ne yapmalıyım?”
Boran ellerini sudan çıkarmadan belime koydu ve bedenlerimizin arasındaki mesafeyi kapattı beni kendine çekerek. Başını hafifçe eğip yüzünü yüzüme yaklaştırdı. “Bence bu adama ne istersen yapabilirsin.” diye mırıldandı dudaklarıma doğru. “Çünkü o adam zaten çoktan senin her şeyine teslim olmuş durumda.”
Gözlerindeki o yoğunluğu gördüğümde, oyunun bittiğini ve asıl anın başladığını anladım. Gözlerinin tam içine baktım. O an ne yaşadığımız kayıplar, ne vücudumdaki izler ne de bizi birbirimizden uzaklaştıran o sessiz aylar vardı. Sadece o ve ben vardık. Suyun içinde birbirine karışan nefeslerimiz, her saniye daha da hızlanan kalp atışlarımız...
"O zaman…" dedim, sesim hem kararlı hem de arzu doluydu. Dudaklarım, onun dudaklarının çok yakınında titrerken hafifçe gülümsedim. "Bu adamı öpeyim.”
Daha cümlem bitmeden aramızdaki o son milimetrelik mesafeyi de ben kapattım. Boran, bu hamlemi bekliyormuş gibi beni kendine daha da çekti. Dudaklarımız buluştuğu an, ruhumun aylardır beklediği o tamamlanma hissi tüm bedenime yayıldı. Bu öpücük sadece bir özlem giderme değil, aynı zamanda birbirimize verdiğimiz sessiz bir sözdü; acıların arasından sıyrılıp yeniden "biz" olma sözüydü.
Gözlerimi sıkıca kapattım. Dünyanın geri kalan tüm gürültüsünü dışarıda bırakıp sadece dudaklarının sıcaklığına tutundum. Suyun altındaki bacaklarımız birbirine dolanmışken, Boran bir an bile geri çekilmedi. Aksine, nefessiz kalana kadar devam etmek ister gibi beni kendine daha çok bastırdı.
Bir eli sırtımda, mayomun ıslak dokusu üzerinde yukarı aşağı titreyerek gezinirken; diğer eli ensemdeki saçlarımın arasına dolanmış, bu anın bitmesine izin vermeyen o sahiplenici tavrıyla beni kendisine hapsediyordu.
Öpüşü hem derin bir özür, hem büyük bir özlem, hem de bastırılmış tüm arzuların su yüzüne çıkışıydı. Dudaklarımızın her birleşmesinde, aylardır ruhumuzu donduran o soğuk sessizlik parça parça dağılıyordu. Suyun ritmik dalgalanması etrafımızda yankılanırken, Boran’ın dudakları benimkileri büyük bir açlıkla keşfediyor, sanki bu temasla ruhumdaki tüm o kırgınlıkları iyileştirmek istiyordu. Nefeslerimiz birbirine karışıp kesikleşirken kalplerimizin göğüs kafesimize vuran o şiddetli ritmi suyun altında bir bütün olmuştu.
Gözlerimi açmaya gücüm yoktu; sadece hissetmek istiyordum. Onun sert ama titreyen soluklarını, dudaklarımın üzerinde gezinen o sahiplenici baskıyı ve belimi kavrayan ellerinin güven veren ağırlığını...
Ellerim çıplak omuzlarında, ıslak teni üzerinde tırnaklarımı hafifçe batırarak ona karşılık verirken aramızdaki o görünmez engel tamamen tuzla buz olmuştu. Her bir dokunuşunda, karnımdaki o sızıyı değil, kalbimdeki o büyük boşluğun dolduğunu hissediyordum.
Güneş, ufuk çizgisinin altına inerken nihayet dudakları yavaşça dudaklarımdan ayrıldığında, alnını alnıma dayadı. Göğsü, benimkiyle aynı tempoda hızla inip kalkıyordu. Gözlerini açmadan, sadece o anın sıcaklığını içine çekerek bekledi. Suyun damlaları kirpiklerinden yanaklarıma düşerken sessizlik artık bizi korkutan bir canavar değil, aramıza giren bir barış elçisiydi…
*****
Gökyüzü, kışın o kasvetli ve buz gibi rengini aylar önce bırakmış, ilkbaharın taze umudu Cihan’ın restoranının camlarına tatlı bir güneş süzüyordu. Aslında Göktuğ’un birinci yaş gününün üzerinden iki ay geçmişti ama o tarihlerde, Adnan Aral'ı kaybetmemiz doğum gününün ertelenmesine neden olmuştu. Ben böyle olmasını istemiyordum. Bu yüzden kollarımı sıvayıp bir doğum günü organize etmiştim.
Etraf ona uygun olacak şekilde süslenmişti. Mavi balonlar, mavi süsler... Sağ olsun Defne, Derin ve Gamze'de bu organizasyonda bana yardım etmişti ve el birliği ile her şeyi hazırlamıştık. Yemek işi Cihan'daydı. Pastayı ben seçip hazırlatmıştım. Sonra da tüm ailemizi organize etmiştim. Yani her şey hazırdı, tek eksik abimlerin gelmesiydi. Onlar da gelmek üzereydi.
Masadaki tuzlu tabağını düzeltirken belime dolanan kollarla irkilir gibi oldum. Fakat burnuma dolan tanıdık kokuyla içten bir şekilde gülümsedim. Bakışlarım istemsizce masanın başında oturan Zümra babaanneye kaydığında onun bize bakmadığını görüp rahatlarken elimi Boran'ın elinin üzerine yasladım.
Boran’ın nefesi tenimde gezinirken omuzumun bir noktasında sıcak bir ürperti bıraktı. Parmakları belimdeki kavrayışını sıkılaştırdı, sanki kalabalığın ortasında değilmişiz de ikimizin bildiği bir dünyanın kıyısında duruyormuşuz gibi.
“Ne yapıyorsun?” diye fısıldadığımda, dudaklarının kıpırdayışı omzumda yeniden hissedildi. “Seni izliyordum.” dedi alçak bir sesle. “Düşüncelere dalmışsın. Bir de… çok güzelsin.”
Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum ama dudaklarım istemsizce kıvrıldı. “Boran, herkes burada. Biraz…”
“Biraz ne?” Omzuma dayanmış halde başını azıcık kaldırıp kulağıma yaklaştı. “Biraz seni özledim diyeceksin herhalde. Çünkü ben özledim." Yüreğim bir anlığına yerinden fırlayacak gibi oldu. Bu adamın en tehlikeli yanı buydu; en beklenmedik anda en yumuşak yerimden yakalardı. Belimdeki elini hafifçe okşadım. “Ben de seni özledim ama şimdi…”
“Sadece iki saniye.” diye üfledi sıcak bir nefesle. “Sonra söz, örnek aile bireyi moduna geçeceğim.” Kıkırdamamı engelleyemedim. “İki saniye doldu bile.”
Boran başını omzumdan çekip beni görebilmek için yanağıma hafifçe dokundu. Gözlerindeki o küçük muzırlık kıvılcımı, bütün hazırlık stresimi kısa bir an için silip süpürdü.
Tam o sırada restoranın kapısı açıldı ve içeriye tanıdık sesler gelmeye başladı. Abimler gelmişti. Boran parmaklarını belimden yavaşça çekip kulağıma eğildi. “Bak, tam zamanında kurtuldun.”
“Elini çek artık.” dedim ama sesim olması gerekenden daha yumuşak, daha teslimiyetkar çıkmıştı. Boran hafifçe güldü. “Tamam.” dedi ve parmaklarını nazikçe geri çekti. “Birazdan dans pistinde bu konuşmanın devamını isterim ama.”
Başımı iki yana sallarken bedenim bir mekanizma gibi, masanın yanında bekleyen, büyük, karton kutuya yöneldi. Kutunun kapağını usulca araladım ve içindeki ağırlığı hissettim. Pastayı, bir hazine taşır gibi, iki elimle, parmak uçlarımın titrememesine dikkat ederek kavrayıp kaldırdım. Sağ olsun Defne yakmıştı mumu.
Pastanın kendisi, bir nisan sabahı rüyasıydı. Mavi ve beyaz krema dalgaları, Göktuğ’un bir yaşını simgeleyen yumuşak, pastel tonlarda yapılmış minik bulut figürleriyle süslenmişti. Kremaların arasına gizlenmiş, ince bir altın tozu ışıltısı vardı. En tepede ise, sade, renkli, küçük bir rakamı olan bir mum vardı.
Derin bir nefes aldım. Bu sürpriz, aylar önce yaşanan o hüzünlü günlerin bende bıraktığı o ince sızıyı şimdi baharın ilk sıcak dokunuşuyla hafifletmek içindi. Bu, sadece Göktuğ’a değil, kalbi yorgun düşmüş aileme ve en çok da kendime verilmiş bir sözdü.
Bugün iyi bir gün olacaktı. Olmalıydı.
Kapının eşiğinden abimin sesini duydum. "Biz geldik..." Cümlesiyle birlikte kapıdan göründüklerinde gülümsedim. Tereddüt etmeden pastayı, o bir yaş mumunun ışıltısını öne çıkaracak şekilde, biraz daha yukarı kaldırdım ve eşiğe doğru bir adım attım.
Arkamdaki kalabalık, sanki tek bir kişiymiş gibi, aynı anda konuştu. “İYİ Kİ DOĞDUN GÖKTUUUUĞ!”
Şarkı, bir patlama gibi restoranın havasını yarıp geçti. Derin müziği sonuna kadar açtı; o neşeli, boğuk ses, hoparlörlerden taşarak tüm restoranı sıcak, katıksız bir coşkuyla doldurdu.
Abim, kapının ortasında bir heykeltıraşın anlık eseri gibi durdu. Gözleri bir saniyeliğine pastadaki mavi bulutlara, sonra o pastayı tutan bana, en son da kucağındaki, durumdan hiçbir şey anlamayan oğluna kaydı. Şaşkınlık, yüzüne aniden yerleşti. O bildiğim, her şeye rağmen hâlâ çocukluğu taşıyan, ağzı hafifçe aralanmış, kaşları yukarı kalkmış, dünyayı unutturan o saf ifade oluştu yüzünde.
Yengemin eli, içgüdüsel bir hareketle ağzına gitti. Gözleri dolmuş, kristal bir parlaklığa bürünmüştü.
Gülümseyerek pastayı Göktuğ'un o küçük, meraklı bakışlarına biraz daha yaklaştırdım. Pastayı tutan ellerim sabit, yüzümdeki gülümseme ise tüm o stresi ve yorgunluğu silip atan bir zafer anının ifadesiydi. Abim, kucağındaki oğluna baktı.
Göktuğ, etrafındaki bu gürültü ve neşeden şaşkın ama mutlu, kocaman açılmış gözleriyle pastanın üzerindeki o minik “1” mumuna odaklanmıştı. O anda, abimin gözlerindeki hüzün perdesi, yerini hızla akan, saf bir sevgi seline bıraktı.
"Halasının balı üfle bakalım mumu." Elimdeki pastayı Göktuğ’un hizasına getirerek gülümsedim.
Abim, Göktuğ'u sıkıca kucaklayarak başını pastaya doğru eğdi ve bir an duraksadı. "Hadi üfle babacım." Göktuğ meraklı meraklı muma bakarken eğildi. Yengem Göktuğ’un minik elini tutarken fısıldadı. "Annem bak halan sana pasta hazırlamış, üf yapalım hadi." Göktuğ anlamaya çalışırcasına bakarken abim güldü. "Üfleme işi bize kaldı Doğa'm."
Bir eliyle Göktuğ'u tutarken diğer eliyle yengemin elini tuttu. İkisi aynı anda muma üflediğinde mumun alevi söndü. O anda gelen alkış ve tezahürat tufanı, restoranı bir kez daha neşe ve kahkaha ile doldurdu. Pastayı hemen yakınımızda olan garsona uzattıktan sonra Göktuğ'a kollarımı açtım. Göktuğ hızlıca kollarımın arasına girdiğinde sıkıca sardım. Yanağını öperken kokusunu içime çektim. "Halam benim."
"Ha!" Göktuğ beni taklit etmeye çalışırken güldüm. "Halam..." Benden sonra Boran’ın kucağına giderken mırıldandı. "Bo..." İstemsizce gülerken Boran bana manidar bir şekilde baktı. Ardından Göktuğ’a sarıldı.
Bende o sırada abimle sarıldım. Abim sıkı sıkı sarılırken konuştu. "Nereden aklına geldi?" Bu soruyu sorması bile, sürprizin amacına ulaştığını gösteriyordu. Usulca ayrılarak cevap verdim. “Sadece… telafi ettim abi. Aylar önce ertelediğimiz o kutlamayı yapmalıydık.” diye fısıldadım.
Abim bana minnettarca bakarken bu sefer yengeme döndüm. "Tebrik ederim yengecim, oğlunuz bir yaşına bastı." Hevesle konuşurken yengem sıkıca sarıldı bana. "Sayende çok güzel bir yaş kutlaması yaşadı, harika bir insansın sen."
Geri çekildiğimizde, gözlerinde hala yaşların izi vardı ama yüzünde içten bir gülümseme yerleşmişti. "Senin de emeğin çok yenge." dedim, "Sen olmasan, biz olmasak bu aile ne yapar?"
Boran, Göktuğla kucağında bize yaklaştı. Göktuğ, hala Boran'a 'Bo' diye seslenmeye çalışıyor, bu da herkesin gülümsemesine neden oluyordu.
Restoranın ortasındaki pastanın başına geçtik. Cihan, hemen yanımızda, pastayı kesmek için hazırladığı gümüş bıçağı nazikçe uzattı. O bıçağın krema katmanlarında ilerleyişi, sadece bir pastanın kesilişi değil, aynı zamanda geçmişin üzüntüsünü geride bırakıp yeni bir başlangıca adım atışımızın simgesiydi.
İlk dilimi Göktuğ’a ayırdık. İkinci dilimi ise, masada oturan ve bizi izleyen Zümra babaanneye götürdüm. "Afiyet olsun." dedim, tabağı önüne bırakırken.
Zümra babaanne, pastadan bir parça alıp tattı. Gözlerini kısıp başını salladı. "Sağ ol güzel kızım, ne güzel hazırlık yapmışsın. Çok uğraşmışsın belli. Ama artık otur da biraz dinlen. Bütün gün ayaktasın." Bu onun sevgi gösterme biçimiydi ve beni her zaman gülümsetirdi.
Boran da tabağıyla yanıma geldi. Sandalyemi çekip yanına oturduğumda, bacağıma elini uzatıp tuttu. O küçük temas, aramızdaki o özel dünyanın sinyaliydi.
"Bizim oğlana baksanıza, gözleri nasıl parıldıyor pastaya bakarken." Cihan keyifle oğlunu işaret ederek konuşurken Defne kucağında oturan oğlunun başını öptü. "Yedirin o zaman azıcık." diyen Derin ile abimle Cihan aynı anda konuştu. "Olmaz!"
Gülerek onlara dönerken hayranlıkla baktım. İkisi de belli ki araştırma yapmışlardı çocuklarına en güzel şekilde bakmak için. O an içim sızladı. Bakışlarım abimle Cihan'a bakan Boran’a kaydı. Belki de hiçbir zaman böyle olmayacaktı.
O an içimde bir yer hafifçe burkuldu. Boran’ın bakışlarında yakaladığım o belli belirsiz burukluk, kalabalığın arasında yalnızca ikimizin görebildiği bir çizgi gibi aramızdan geçti. Abimle Cihan’ın birbirine bakışı, Defne’nin oğlunun saçlarını okşayışı… Hepsi bir bütünün parçalarıydı; sıcak, tamamlanmış ve huzurlu bir bütünün.
Bizimse sanki o bütünün dışında, kapının önünde durmuş, içeri davet edilmeyi bekler gibiydik.
Ben gülümser gibi yaptım ama hissettiğim gülümsemeye hiç benzemiyordu. İçimdeki sızı, masadaki neşeyle ters düşen bir tondaydı. Kalabalığın gürültüsü arasında Boran’ın nefesi kulağımın yanında belirdi. “Bir şey mi var?” diye sordu, sesini yalnızca ikimizin duyabileceği kadar alçaltarak.
Başımı iki yana salladım. “Yok.” dedim ama kelime fazlasıyla hafif, fazlasıyla boş kaldı içimde.
Boran bakışlarını önümdeki pastaya çevirdi ama dikkati orada değildi. Parmakları hafifçe masanın kenarını tıklattı. Bir şey söylemek istediğini ama masadaki herkesin varlığını düşünerek sustuğunu anladım.
O anda Defne’nin kahkahası yükseldi. “Cihan, oğlan neredeyse pastaya atlayacak, sen hâlâ bekletiyorsun!”
Defne’nin abartılı telaşı masada yeni bir kahkaha dalgası yarattı. Cihan’da gülerek Defne’ye bir şey fısıldadı. Gözlerinde o kendine özgü gururlu parıltı vardı… Hayatındaki her şey tam sırasındaymış gibi bir rahatlık vardı.
Boran sessizce bana döndü, düşüncelerimin nereye gittiğini tahmin etmiş gibi. “Bakma öyle.” Dedi yüzündeki hafif, yarım bir gülümsemeyle. “Sanki bizden hiçbir şey olmazmış gibi.”
“Bilmiyorum." dedim. “Bazen… bazen çok uzakmış gibi geliyor.”
Boran’ın kaşları bir an için çatıldı. Üzgün değildi, kızgın da… Daha çok beni anladığını gösteren o sabırlı bakışlarından biriydi. Elini masanın altında benim elime doğru uzattı; kimse görmesin diye, kimse fark etmesin diye. Parmağı parmağıma dokunduğunda kalbim bir anlığına ritmini unuttu. “Uzak değil.” dedi yavaşça. “Sadece zor. Ama zor olan şeyleri yapmaktan hiç kaçmadık, değil mi?”
O an gözlerimin dolmasına ramak vardı. Masadaki herkes kendi neşesine dalmışken bizimkisi başka bir dünyanın sessiz konuşmasıydı. Bir ihtimalin, bir geleceğin, bir korkunun ve bir umudun arasında sıkışmış bir an.
"O zaman Göktuğ beyin hediyelerini verelim mi?" Zümra babaanne sanki düşüncelerimizi anlamış gibi konuyu değiştirirken minnettarlıkla baktım.
"Zaten sürpriz hazırlamışsınız bir de hediye mi aldınız?" Yengem mahcup bir şekilde konuşurken oturduğum yerden hediye kutusunu alıp kalktım. "Hediyesiz doğum günü mü olurmuş?"
Direkt olarak Göktuğ’un önüne hediye kutusunu bıraktığımda eli hediye paketinin üzerindeki kurdeleye gitti. Göktuğ’un minik elleri kurdeleyi yakalayıp çektiğinde çıkardığı o şaşkın ses, içimde tuhaf bir sıcaklık bıraktı. Henüz bir yaşında olduğu için ne yaptığını tam biliyor sayılmazdı ama hediye paketinin renkleri bile onu heyecanlandırmaya yetiyordu. Kurdele yere düşünce gözleri bir büyüdü ve tam bir kararlılıkla yere eğilip onu almaya çalıştı.
Ben hemen eğildim. “Dur bakalım minik bey.” dedim yumuşakça, kurdeleyi alıp eline geri vererek. “Al bakalım, senin o.” Göktuğ kurdeleyi ağzına götürmeye yeltendiğinde abim atıldı. “Hop! Orası yasak.”
Göktuğ, ona karşılık verir gibi gıgıldadığında masadaki herkes gülmeye başladı. Güney hemen yanı başımıza gelip dizlerinin üstüne çöktü. “Ayy benim paşama bak, hediyesini kendi açacakmış!” diye sevgi dolu bir sesle konuştu.
Ben de kutunun kapağını hafifçe araladım. Ne de olsa ondan bu eforu beklemek fazla olurdu. “Tamam, gel birlikte açalım.” dedim.
Göktuğ, kapağın açılmasıyla bir anda iki elini uzattı. İçerideki ahşap hayvanları görünce gözleri parladı. Ele geçirdiği zürafayı önce tamamen kavradı, sonra doğrudan ağzına götürdü. “Hayır, ısırma!” diye uyardı Derin gülerek.
“Isırıyor tabii, tek iletişim biçimi o şimdilik.” dedim ben de kahkahamı tutamayarak. Göktuğ anlamıyordu elbette ama figürü ağzına götürürken bana dönüp kıkırdaması içimi eritiyordu. O an bir kez daha hissettim: Onun halası olmak, dünyadaki en tuhaf, en tatlı sorumluluklardan biriydi. Ne annesi kadar yorucu, ne de tamamen uzak… tam arası bir yerde, çok özel bir noktada duruyordu.
Kutudaki hayvanların sayısını görünce abim gözlerini büyüttü. “Bu kadarını alman şart mıydı?” diye söylendi. “Çocuğun ilk doğum günü.” dedim omuz silkerek. “Halası abartmayacak da kim abartacak? Ayrıca çok oyuncağı var diye bir şey almadım, aslında akülü araba alacaktım ama almışsınız. Hem daha neler alacağım ben ona, bir büyüsün."
Göktuğ o sırada fili eline alıp coşkuyla salladı. Sallarken de bana bakıp anlamsız ama tatlı bir çığlık attı sanki teşekkür ediyormuş gibi. Kalbim bir anlığına yumuşayıp büküldü. Ne olursa olsun, bu küçücük çocuğun hayatında bir iz bırakabildiğimi bilmek… tarifsizdi.
Masadaki herkes Göktuğ’un hangi hayvanı ağzına sokmaya çalışacağını tahmin ederken bir anda kendi içime döndüm. Belki de hayat böyle anlarla tamamlanıyordu. Bir bebeğin kahkahası, bir hediyenin sevinci, bir annenin gözlerindeki yorgun gurur… Ve yanımda sessizce duran Boran’ın, fark edilmeyen varlığı.
Ben kendime gelmeye çalışırken Göktuğ birden fili bana doğru uzattı. Sanki, sen oyna, sonra bana geri ver, der gibi. Gülümsedim. “Tamam bebeğim.” dedim, fili nazikçe alarak. “Birlikte oynarız.”
Göktuğ hâlâ elindeki zürafayı sallayıp kıkırdarken Zümra babaanne ellerini birbirine vurdu. “Hadi bakalım, sıradaki hediyeler gelsin!”
Cihan hemen öne atıldı. “Benimki küçük ama işlevsel.” dedi, Göktuğ’un önüne minicik bir kutu bırakarak. Göktuğ kutuya bakıp bir “baaa!” sesi çıkardı, sonra eliyle kutuyu itemedi bile. Abim dayanamayarak kutuyu açtı ve içinden küçük bir deri tabanlı, yumuşacık yürümeye başlayan bebek ayakkabıları çıktı.
Derin hemen gülmeye başladı. “Bu çocuğu yürütmeye kararlısın sanırım abi?” Cihan'dan önce abim gururla omuz silkti. “Yürüsün artık. Bir yaşına geldi."
Göktuğ ayakkabıları anlamasa da kutunun içindeki kâğıt sesini sevmişti ki onu çekiştirmeye başlayıp bir parça kopardı. Yengem hızla müdahale etti. “Yok yok, onları yemiyoruz!”
Herkes gülerken Derin kendi hediyesini çıkardı. “Benimki biraz… sesli.” Bu cümleyi duyar duymaz abim yüzünü buruşturdu. “Lütfen elektronik bir şey olmasın.”
Derin kahkaha attı ve renkli bir ışıklı, müzikli dönen top çıkardı. Göktuğ topun ışıkları yanınca o kadar şaşırdı ki gözleri büyüdü, dudaklarını büzüp bir çığlık attı. Sonra kahkaha. Sonra bir çığlık daha. Salonun sesi bir anda iki katına çıktı. “Harika…” dedi abim, alnını ovuşturarak.
“Bir şey değil.” dedi Derin sırıtarak.
Sıra Zümra babaannede olduğu için hemen oturduğu yerden kalktı. “Benimkini beğeneceksiniz çünkü geleneksel bir şey.” Kocaman bir paketi Göktuğ’un yanına bıraktı. Kutunun içindense el emeğiyle örülmüş, yumuşacık bir battaniye çıktı. "Ellerimle ördüm torunuma." diye hevesle bakarken yengem içtenlikle gülümsedi. Aslında bu söz herkesin içine dokunmuştu. "Ellerinize sağlık."
O battaniyedeki emek o kadar belliydi ki içim ısındı. Göktuğ ise battaniyenin yumuşak yüzeyine dokununca keyiften bir mırıldandı, sonra yine ağzına götürmeye yeltendi.
Ve sıra… Boran’a geldi. Bir an içimde tuhaf bir beklenti oluştu, sanki onun hediyesinde bambaşka bir anlam gizliymiş gibi. O da zaten sessizce ayağa kalkıp elindeki kutuyu masaya bıraktı. Gösterişsiz ama şık bir kutuydu. “Benim hediyem biraz… ilerisi için.” dedi.
Abim kaşlarını kaldırdı. “Bir yaşındaki bebeğe ilerisi için ne almış olabilirsin?”
Boran sadece gülümsedi. Kutuyu açtığında içinden küçük, metalik gri bir isim yazılı albüm çıktı. Ben bir an nefesimi tuttum. Hediyenin sadeliği, anlamı, inceliği… Göktuğ için ama aynı zamanda aileye dair bir bağ gibiydi.
Abim, fark etmese de yüzünde hafif bir yumuşama belirdi. “Güzelmiş.” dedi kısaca. Ama asıl şaşkınlık yaratacak şey albümün içindeydi. “İçi boş değil.” dedi Boran, bakışlarını bir anlığına bana çevirerek. “Sadece ilk sayfasını ben doldurdum.”
Albüm açılır açılmaz yengem şaşkınlıkla elini ağzına götürdü. Fotoğraf Göktuğ’u kucağıma aldığım ilk anın fotoğrafıydı. Ben de nefesimi tuttum. O fotoğrafı görünce dünyam bir anlığına durdu.
Hastane odasında, henüz doğumun üzerinden saatler geçmeden Göktuğ’u ilk defa kucağıma aldığım an… O tarifsiz heyecanım burada bile belliydi. Sonra Doğa, abim ve Göktuğ’un doğumdan hemen sonra çekilmiş fotoğrafı vardı. Onu muhtemelen Güney’den almıştı.
Abim şaşkınlıkla benim fotoğrafıma bakarken mırıldandı. “Bu fotoğraf nereden çıktı?” Boran rahatça gülümsedi. “Ben çekmiştim. O anı kaybetmeyeyim diye saklamıştım. Göktuğ’un ilk anılarından biri bence kaydedilmeli.”
Göktuğ bu sırada elini albümün sayfasına sürüp heyecanla gülmeye başladı. Ona göre hediye oyuncağa falan benzemezdi ama sayfaya vurmak çok eğlenceliydi. Abim albümü inceledi, bu sefer sesindeki ton daha yumuşaktı. “Kaliteliymiş de… iyi düşünmüşsün.”
Ben ise hâlâ ilk fotoğrafın üzerinde takılı kalmıştım. O anı yalnızca ben ve Göktuğ yaşamıştık. Ve şimdi… Boran da o anı saklayan kişi olmuştu. Kalbimde hafif bir sızıyla karışan sıcak bir titreşim hissettim. İlk gördüğümde de bunu hissetmiştim.
Tam o sırada Güney neşeyle araya girdi. “Hadi topluca bir fotoğraf çekinelim! Albümün yeni sayfaları için en güzel anlarımızı yakalayalım.”
Sesinin enerjisi bir anda salonu sardı. Masadaki herkes bir an duraksadı, sonra yavaş yavaş yerlerini almaya başladılar. Abim kollarını yengeme ve oğluna sararken gözlerinde istemsiz bir gülümseme belirdi. Yengem Göktuğ’u kucağında tutarak eşine sığındı. Göktuğ ise minik elleri havada sallanırken, başını hafifçe yana eğip kendi küçük dünyasında kahkaha atıyordu.
Zümra babaannenin bir yanına Derin diğer yanına Gamze geçtiğinde bizde Boran ile abimlerin yanındaki yerimizi aldık. Bizim yanımıza da Cihanlar geçerken Defne ve kucağındaki Ata'nın yanına da Bilge geçti. O sırada Güney fotoğrafımızı çekti.
O an bir anlığına dünya daraldı. Göktuğ’un parmaklarının sallanışı, saçlarımın dağılmış ama gülümseyen hali, Zümra babaannenin gözlerindeki o sıcak ışık, abimin istemsiz gülümseyişi… Hepsi tek bir karede birleşmişti. Fotoğraf bir anlık bir yansıma değildi, geçmişin, şimdinin ve geleceğin hafifçe birbirine geçtiği bir duraktı.
“Bir daha çekelim!” dedi yengem, sesi hem neşeli hem hafifçe heyecanlıydı. "Güney sende gel."
"Yasin bizim fotoğrafımızı çek oğlum!" Cihan garsonlardan birine seslendiğinde Güney elindeki telefonu ona teslim ederek Bilge’nin yanındaki yerini aldı.
Her kare, masadaki herkesin enerjisini, sevgiyi ve karmaşayı yakalıyordu. Göktuğ bir an fotoğraf karesinin dışında küçük bir karışıklık yaratsa da, o küçük kaos bile sahneyi daha canlı, daha gerçek kılıyordu. Herkesin gülüşü, birbiriyle çarpışan bakışları, kucaklaşmalar… hepsi bir hikâye anlatıyordu.
Fotoğraflar ve masadaki karmaşa bir araya gelerek bir dünya yaratmıştı. Sıcak, dokunaklı ve kırılgan bir dünya ve içimde bir şey fark ettim: bizim ailemiz, bu tür anlarla büyüyordu. Sessizce ama kesin bir şekilde, birbirimize yer açarak… ve belki de bu, en değerli şeydi.
Fotoğraf çekiminin ardından herkes koltuklara dağılmıştı; kahkahalar hâlâ havada asılıymış gibi sıcaklık taşıyordu. Göktuğ avuçlarında albümün kapağına defalarca vuruyor, her vuruşta kendi kendine gülüyor, salonda yankılanan küçük sesi ortamın enerjisini daha da yumuşatıyordu.
Tam o sırada Zümra babaanne ellerini dizlerine dayayıp hafifçe doğruldu. “Çocuklar…” dedi sesini hafifçe yükselterek. “Biliyorsunuz Adana’da bir düğün var. Bizim eski aile dostlarımızın kızı evleniyor. Çok sevdiğimiz bir çocuktur, annesinin de çok hatırı vardır.”
Derin hemen konuştu. "Biz tanıyor muyuz?" Zümra babaanne başını salladı. "Sen tanımıyor olabilirsin ama abilerin tanıyor." deyip Boran'a ve Cihan'a baktı. Ardından ekledi. “Mehmetoğulları’nın kızı evleniyor. Aysun’un kızı. Sen de bilirsin Boran.”
Boran başını hafifçe eğdi, yüzünde çok şey söylemeyen o tanıdık sakin ifade belirdi. “Bilirim.” dedi kısaca.
Zümra babaanne hemen fırsatı değerlendirir gibi ekledi. “Ben diyorum ki… hep birlikte gidelim. Hem hatır için hem de şöyle bir aile olarak görünsün boyumuz, posumuz. Aysun da çok sevinir. Adana’da düğün ayrı kalabalık olur, ayrı güzel olur. Sizde gelin Egemen oğlum, Güney."
Abim hafifçe kıpırdandı, sanki rahatsız olmuş gibi değil ama zor bir konuyu çeviriyormuş gibi. "Ne zamandı düğün, bu hafta mı?" Zümra babaanne başını sallayarak onayladığında abim dudak büzdü. "Doğa’nın ailesine gidecektik bu hafta için."
Zümra babaanne başını sallarken başı beklentiyle Güney'e döndü. Güney ise konuştu. "İnci'de Egemen abi de burada değilse şirket bana emanet."
Bakışlarım istemsizce Boran’a doğru kaydı. Düğünden henüz haberim oluyordu. Onun haberi var mıydı bilmiyordum. Bakışları bana doğru döndüğünde sanki ne demek istediğimi anlamış gibi konuştu. "Sen gitmek istersen gideriz."
Adana'ya gitmek, orada vakit geçirmek güzel olabilirdi. Hem Boran’ın memleketiydi. Orayı gezmek, görmek isterdim. Daha önce teklif ettiğinde gidememiştim.
"Gidelim." dedim küçük bir tebessümle. Zümra babaanne memnun olarak büyükçe gülümserken Boran başını salladı. Güney ise eliyle kendini gösterdi. "Gördüğünüz üzere Güney Bey buralarda kalıyor."
"Gitmek istersen ayarlarız." diyerek ona baktığımda başını iki yana salladı. "Yok güzelim, siz gidip eğlenin. Bende burada eğlenirim." deyip karşısında oturan Bilge'ye göz kırptı. Bilge utanarak başını eğerken Cihan konuştu. "Bizde geliyoruz, çok uzun zaman olmuştu. Abim gitti geçenlerde özlemini giderdi. Şimdi de biz giderelim."
"Sanki özlem gidermeye gittim, işim vardı adam akıllı bir şey yapamadım bile." Boran Cihan’a hitaben konuşurken Cihan bir şey söylemedi.
“Kızlar, siz de birkaç gün okula gitmezsiniz, gelmek isterseniz.” dedi Zümra babaanne, Gamze ile Derin’e bakarak. Sesinde onların kararını merak eden bir tını değil, sanki “gelin de kalabalık olalım” diyen sıcak bir davet vardı.
Gamze hemen yutkundu, gözleri ışıltıyla açıldı. “Ben gelirim.” dedi, hiç düşünmeden. “Hem Adana’da hiç düğüne gitmedim. Çok merak ediyorum.” Derin’de aynı şekilde karşılık verdi. “Bende gelirim tabii.” dedi, omuzlarını hafifçe kaldırarak. “Okulda istesem de uyum sağlayamıyorum zaten bu aralar. Birkaç gün kaçsam kimse fark etmez.”
Zümra babaanne memnuniyetle başını salladı. Gamze tekrar konuştu. “Ben elbiseye bakacağım! Derin sende gelirsin değil mi?" Derin zoraki ağırdan satıyormuş gibi yaptı ama Gamze’ye ayak uydurmadan da edemedi. "Olur."
Cihan onlara bakıp güldü. “Allah’ım… daha düğün üç gün sonra, sanki yarın gideceğiz.”
Güney sandalyesine yaslandı, keyifle esnerken “Ben gelmiyorum, o yüzden en rahatı benim.” dedi. “Sıkıntısız program, sıkıntısız hazırlık.”
Masadaki herkes Güney’e gülerken sohbet aynı sıcaklığıyla sürdü; konu bir oraya bir buraya savruldu, kimse kalkmadı, kimse acele etmedi. Kahkahalar masanın üzerinde dolanıyor, tabakların, bardakların arasında geziniyordu.
Ben ise bir anlığına başımı arkama yaslayıp etrafa baktım; aile, kalabalık, ses… Hepsi bir aradaydı. İçimde beliren hafif sızıya rağmen, yüzümde huzurla karışık bir tebessüm vardı. Boran yanımdaydı. Herkes gülerken gözüm ona kaydı, o da bana baktı sanki aynı anda, aynı şeyi düşünmüşüz gibi.
Ve gün, küçük küçük mutluluklarla masanın üzerinde usulca tamamlandı…
◔◔◔
Birkaç gün sonra…
Özel uçağımız dün gece Adana’ya iniş yapmıştı. Zümra babaannenin söylediği düğün günü gelip çatmış, bizde uyum sağlayarak topluca buraya gelmiştik. Adana’da da İstanbul’da olduğu gibi bir konakları vardı Demirhanlıların. Asıl o konak onların tarihiydi çünkü dedeleri bile burada kalmıştı. Şirketin temelleri atıldıktan sonra o konağa geçiş yapılmıştı ve belki de şu an ki günlerin tohumları o konakta ekilmişti.
Ancak biz oteldeydik. Aile dostlarının düğünü olması nedeniyle Gülsüm Hanım’da katılacaktı. Aile içi soruna kimseyi dahil etmek istemedikleri için hiçbir şey olmamış gibi davranılacaktı fakat Boran keskin bir dille o kadınla aynı evde olmayacağını belirtmişti. Bu sefer bende ikna etmeye çalışmamıştım çünkü ona karşı hiç tahammülüm yoktu.
Boynumda hissettiğim dudaklar ve tenime batan sakallarla huylanarak başımı omzuma eğip düşüncelerimden sıyrıldım. “Boran… yapmasana.” Diye mırıldanıp aynadaki halimize bakarken Boran başını kaldırmayıp boğukça konuştu. “Ne yapmayayım, bunu mu?” deyip tekrardan sakallarını tenime sürtüp derin bir iç çekerek öptü boynumu.
“Tahriş olup kızarıyor sonra, askılı elbise giyeceğim hoş gözükmez.” Diye yakındığımda beni hiç umursamadı. “Kızarırsa öperek iyileştiririm.” Kollarını bedenime daha çok sarıp bedenlerimizi birleştirirken ofladım. “Senin yüzünden makyajımı bile tamamlayamadım. Geç kalacağız.”
“Kalalım.” Dedi anında. O kadar rahat, o kadar umursamaz söylemişti ki sanki dışarıdaki dünya kendiliğinden durur, beklerdi bizim için. Başımı iki yana salladım. “Kalamayız. Hadi sevgilim, izin ver makyajımı bitireyim.”
Boran sonunda başını kaldırdı ama bu sefer de çenesini saç diplerime yaslayıp nefesini oraya bıraktı. Aynadaki bakışlarımız birbirine değdiğinde, gözlerinin kenarında beliren o tembel gülümseyiş içimi daha çok karıştırdı. “Makyajını bitirmene izin vereceğim.” dedi, sanki büyük bir lütuf veriyormuş gibi. “Ama yanında durmadan edemem. Sen hazırlanmaya çalışırken benim başka bir yerde olmam… olmuyor.”
“Abartıyorsun.” dedim, ama yüzümdeki gülümseyişi gizleyemedim.
“Hiç bile.” Ellerinden biri, geceliğin ince kumaşı üzerinden belime daha da yayıldı. “Sabah sen uyanmadan önce bile kendimi seni özlerken buluyorum. Bu normal değil. Sen söyle normal mi psikolog hanım?”
Bir an gözlerimi kapadım. Çünkü o soruyu bu hâlde, bu kadar yakınken sorması hiç adil değildi. “Pek sayılmaz.” dedim, gözlerimi açıp aynadaki yansımamı izleyerek. “Bu kadar bağlılık… bağımlılığa yakın bir şey. Sağlıklı olmayan tarafları olabilir.”
Boran’ın kaşları hafifçe kalktı. “Öyle mi?”
“Evet.” dedim, profesyonelliğimi korumaya çalışarak. “Kontrol edilemeyen yoğunluklar… tutku iyi olabilir ama fazlası yorucu olur.” Boran başını biraz yana eğdi, çenesinin saç diplerime oturuşu değişti. Gözleri aynadan gözlerime kilitlenmişti. “Ben yorulmam.” dedi, hiçbir tereddüt olmadan. “Konu sensen hele asla yorulmam.”
İçim ürperdi. Bu sözleri söylerken sesi ne yükseldi ne de abartıya kaçtı. Aksine… tehlikeli bir sakinlik vardı tonunda. “Boran…” diyecek olduğumda sözümü kesti. “Seninle ilgili hiçbir şeyi ‘az’ yaşayamıyorum, İnci. Ne merakımı ne kızgınlığımı ne de… seni özlememi.”
Nefesi saç diplerimdeki tenimi okşadı. “Elimi senden çekeyim, o an aklım bulanıyor. Normal değilse de olmasın.” Parmak uçları belimde hafifçe sıkıldı. “Ama seninle ilgili hiçbir şeyin normal olmasını istemiyorum zaten.”
Sözleri içimde bir yerlere dokundu. Tebessüm ederken aynadan ona baktım. Göz göze geldiğimizde sırtımı bedenine daha da yaslayarak fısıldadım. “Duygularımızın karşılıklı olmasına sevindim.”
Cümlemden sonra Boran’ın tek kaşı havalandı. Suratındaki ifade, tam anlamıyla “bunu duymayı bekliyordum” der gibiydi. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı; fazla değil, sadece kendini ele verecek kadar. Yüzüne yayılan o memnuniyet, içimde istemeden bir kıpırtı bıraktı.
Ama o tepkiyi verdikten birkaç saniye sonra, Boran sanki kendini toparlaması gerektiğini hatırlamış gibi derin bir iç çekti. Gözlerini üzerimden ayırmadan, dokunuşlarını bir anda kesti. Ellerini belimden çektiğinde vücuduma serin bir hava doldu. Aramızdaki sıcaklık bir anda uzaklaştı. Sırtımı dayadığım gövdesinin ağırlığı çekilince büsbütün boşluğa düşmüş gibi hissettim.
Birkaç adım geri çekilip lavabonun bulunduğu yere gidip, kalçasını tezgâha yasladı. Kollarını göğsünde çaprazladı. Bakışlarım istemsizce üzerinde dolaşırken yutkundum. Beyaz bir gömlek ve siyak kumaş pantolon giymişti. Her zaman böyle giyiniyordu ve bu ona çok yakışıyordu.

Bakışlarımı çekip biraz önce lavabo tezgahına bıraktığım far fırçasını tekrar elime alıp makyajımı tamamlamaya koyulsam da Boran’ın bakışlarını hissetmek işimi yapmamı zorlaştırıyordu.
Fırçayı göz kapaklarıma yaklaştırdım ama elim titriyordu. Aynadaki yansımamda, gözlerim sürekli Boran’a kayıyordu. Kaşları hafifçe çatılmıştı, alt dudağı belli belirsiz içe kıvrılmıştı ve gözlerinin içi sanki gizli bir ateşle yanıyordu.
Elimdeki fırçayı lavabo kenarına bıraktım. Artık makyaj yapmaya çalışmak, elimde titrek bir mumla fırtınada yürümeye çalışmak gibiydi.
“Böyle bakma.” diye mırıldandım, sesim kendi kulağıma bile zorlukla ulaştı. Bakışlarımı aynadaki yansımasından ayırıp doğrudan ona çevirdim. “Nasıl bakıyorum?” dediğinde dudaklarının kenarı kıvrıldı. “Aşkla mı…” dediğinde cıkladım. “Aklından başka bir şey geçiyormuş gibi bakıyorsun.”
Cümlemle birlikte güldü gamzesini göstererek. “En az senin aklındaki şey gibi.”
İstemsizce yutkunurken gözlerine bakakaldım. Daha günler önce bana yaklaşmaktan korkan adam bugün başka konuşuyordu. İstemsizce sırıtırken bakışlarımı ondan çekerek aynaya çevirdim. Farımı keyifle sürdükten sonra maskarayı alarak işlemime devam ettim.
“Hoşuna gitti anlaşılan.” Boran muzipçe gülerken göz ucuyla baktım gözlerine. “Bilmem, öyle mi olmuş?” dedim kaçamak bir şekilde. Ardından maskaramı kapatıp tezgâha bıraktım. Elime çantadan kırmızı rujumu aldığımda Boran’ın bakışları ruja doğru kaydı. “Onu süreceğim deme.”
Hafifçe kaşlarımı çatıp ona döndüm. “Tabii ki de onu süreceğim.” Boran gözlerini kapatıp başını geriye doğru atarken merakla konuştum. “Neden?”
“Çünkü bulaşıyor her yere, öpemiyorum seni.” Çocuk gibi yakındığında sırıttım ve birkaç adım atarak tam önünde durdum.
Elimi ensesine doğru atıp onu kendime çekerken dudaklarımızı birleştirdim. Boran'ın itirazı, bir anda en tutkulu cevabımı almıştı. Başlangıçta şaşırsa da bir an bile tereddüt etmeden öpüşüme karşılık verdi. Çaprazladığı kollarını çözdü, elleri hızla belime kaydı ve bedenlerimizi birbirine kenetledi.
Öpüşü, az önceki çocuksu yakınmasından eser taşımıyordu. Şimdi, bu bir meydan okumaydı; beni ne kadar çok istediğini kanıtlama isteğiydi. Dudaklarımız arasındaki o gerilim, nefes almayı unutturacak kadar kuvvetliydi. Alt dudağımı sert ama şehvetli bir şekilde yakalayıp kendine çekti. Bu hareket, içimden derine işleyen bir inilti koparmama neden oldu.
Parmaklarım, ensesindeki yumuşak saçlara daha da dolandı; onu kendime daha çok bastırırken, ona ait olma arzumun ne kadar kontrolsüz olduğunu fark ettim. Bu sadece bir öpücük değildi; bu, Adana'da, otel odasında, dışarıdaki bütün sorumluluklara ve gerginliklere rağmen sadece birbirine ait olmanın ispatıydı.
Boran, mırıldanarak öpüşün ortasında geri çekildi. Alnını benimkine dayadı. Gözleri kapalıydı. Gömleği hızla inip kalkan göğsünden, ne kadar etkilendiğini anlıyordum.
“Sür o ruju.” diye hırladı, boğuk ve arzu dolu bir sesle. “Sür ki, bütün gece seni öpemediğim için delireyim. Ama bil ki, o ruj dağılacak. O düğünden döner dönmez, seni o kırmızı dudaklarla öpeceğim. Ve o an, hiçbir yere bulaşmaması umurumda bile olmayacak.”
Gözlerimi açtım. Yüzlerimizin yakınlığından, gözlerindeki karanlık, yoğun parıltıyı görebiliyordum. Bir saniye içinde yeniden o 'tehlikeli Boran' olmuştu.
Elimi ensesinden çektim kalbimin ritmini dengelemeye çalışarak. “O zaman makyajımı bitirmeme izin verin, Boran Bey.” dedim, sesim kontrol altında tutmaya çalıştığım bir titreşimle çıktı. “Yoksa o dağılmış rujla düğüne gitmek zorunda kalacağız.”
Boran’ın dudaklarının kenarını kıvrıldı. Bu kez gamzesi derindi. “İzin veriyorum. Ama hızlı ol.” dedi. Elleri belimden ayrılmadan, bu kez beni tezgâhtan uzaklaştırdı ve sırtımı aynaya çevirerek tekrar arkamda durdu.
Boran’ın elleri belimden yavaşça çekilirken aramızdaki sıcaklık hâlâ tenimde dolaşıyordu. Nefesi boynumun arkasına çarpmaya devam ettiği için kendimi toparlamam sandığımdan zor oluyordu. Yine de az önceki karışıklığın ardından derin bir nefes alıp aynaya döndüm.
Tezgâhın üzerinde bıraktığım rujumu elime aldım. Kapak “klik” diye açıldığında, arkamdaki Boran’ın nefes alışının belirgin şekilde değiştiğini duydum. Hiçbir şey söylemedi ama bakışlarını omzumun üzerinden hissediyordum; sanki ne yapacağımı dakikası dakikasına takip ediyordu.
Ruju sürüp kapağı kapattıktan sonra ona doğru döndüğümde bakışları dudaklarıma doğru kaydı. Âdem elması hareket ederken gülümseyerek elimi yanağına uzatıp makas aldım. “İzin verirsen elbisemi giyeceğim ama fermuarını senin çekmen gerek.”
“Büyük bir zevkle.” diye fısıldadığında sesindeki vurgu, bunun sadece bir fermuar çekme işi olmadığını haykırıyordu.
Usulca yanından ayrılıp odada askıya asılmış halde duran elbisemi kılıfından çıkartarak yatağın üzerine bıraktım. Ardından üzerimdeki geceliğin askılarından tutup yere düşmesini sağladıktan sonra uzanarak elbiseyi elime aldım ve üzerime geçirdim.
Geriye doğru dönerek banyoya baktığımda Boran’ın kapının sövesine omzunu yaslamış beni izlediğini gördüm. Beyaz gömleği ve siyah pantolonuyla, bir heykel gibi duruyordu; bakışları ise, üzerimdeki siyah, ip askılı, derin sırt dekolteli elbiseyle mücadele ediyormuş gibiydi. Gözlerinde, az önceki tutkuyla karışık, şimdi daha da derinleşmiş bir açlık vardı.
Elbisenin fermuarı kalçamın üzerinde duruyordu. Ona yaklaştım. Aramızdaki mesafeyi kapatırken Boran’ın bakışlarının dudaklarımdan sırt dekoltesine, oradan da yeniden gözlerime döndüğünü hissettim. Hafifçe gülümsedim ve omzumun üzerinden ona dönerek sırtımı verdim. Zaten askılı olan elbisem, fermuarı kalçama kadar açık durduğu için vücudumdan kolayca sıyrılabilirdi.
“Hadi bakalım.” diye mırıldandım, bu hem ona hem de kendime bir uyarıydı. Çünkü onun bu yakınlıkta ne kadar tehlikeli olabileceğini biliyordum.
Boran, bir an bile beklemedi. Elleri, elbisenin sırtındaki fermuara ulaştı. Parmakları, fermuarın metalini kavrayıp yavaşça yukarı doğru çekmeye başladığında, soğuk metalin tenime değen hissi, az önceki tutkulu sıcağın ardından ürpertti beni.
Ancak Boran, sadece fermuarı çekmekle kalmadı. İşini yavaşlattı. Fermuar, sırtımdaki omurga çizgisini takip ederek ilerlerken, parmaklarının dışı da kumaşın kenarından tenimi sıyırıyordu. Bu dokunuş, öpüşten bile daha kışkırtıcıydı; görünmeyen ama hissedilen bir vaat taşıyordu.
Fermuar, kürek kemiğimin hemen altına ulaştığında durdu. Ellerini çekmedi. Aksine, bir eli belimin üst kısmında, diğer eli ise ense kökümde durdu. Vücudu, tam arkamda, bir gölge gibiydi. Nefesi, kulak mememe o kadar yakındı ki, her nefes alıp verişi, bir fısıltı gibiydi.
Başını eğdi, dudakları boynumun kıvrımına usulca değdi. Bir öpücük değildi bu; daha çok, içindeki bastırılmış arzuyu tenime aktaran, saniyelik, yakıcı bir temastı. “Muhteşem oldun. Bu elbise…” dedi, sesinde boğuk bir hayranlık vardı. “Sanki senin için dikilmiş. O kırmızı ruju hak ediyor.” Deyip parmaklarını ince ip askının üzerinde gezdirdi.
“Senin yakışıklılığının yanına yakışmaya çalışıyorum.” Dedim karşılık olarak hayranlıkla. Bir anlığına o koruyucu, sahiplenici Boran’dan, karşılık görmekten hoşlanan bir adama dönüştü. Elbisenin ince askısı üzerindeki parmakları duraksadı, ardından avucunun sıcaklığını enseme taşıdı.
“Bana zaten her hâlinle yakışıyorsun, güzelim.” diye düzeltti, sesi az önceki yoğunluğundan sıyrılıp daha yumuşak ama daha derin bir şefkat taşıyordu.
“O zaman şimdi gitme zamanı.” diye fısıldadım, sıcaklığı ve güveni tenimde hissederken.
Boran, bir an sessiz kaldı. Sanki dışarıdaki dünyayı, bu anı bozmaya cesaret ettiği için cezalandırmak ister gibiydi. Sonra yavaşça geri çekildi ama bu kez elleri, kollarımı kavradı ve beni aynaya doğru çevirdi. Gözleri, tepeden tırnağa beni süzdü. Kırmızı ruj, siyah elbise, ince askılar ve omuzlarımdan dökülen saçlar... Her detay, onun bakışlarında takılı kalıyordu.
“Gidelim.” Dedi mecburiyetten. Elini uzattı, kolunu kavramam için. Artık odayı terk etme anı gelmişti. Boran’ın koluna girdiğimde, kapı kolunu tutup kapıyı açtı ve Adana'daki Demirhanlıların konuk olduğu düğün salonunun ışıklarına doğru ilk adımı attık...
*****
Fatih kapımı açtığında ona küçük bir tebessüm ederek arabadan indim. Boran'da arkamdan inerken bakışlarım hemen arkamızdaki Zümra babaannelere takıldı. Sonra da Defne ile Cihan’a. Üç araba gelmiştik. Boran parmaklarını parmaklarımdan geçirdikten sonra beni salona doğru götürürken ona uyum sağlayarak ilerledim. Hava o kadar sıcaktı ki avuç içlerim terlemeye başlamıştı çoktan.
Düğün salonuna girdiğimizde ilk önce gelin ve damadın ailesi bizi karşıladı. "Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz." Orta yaşlı bir adam güler yüzle bizi karşılarken hemen Boran ile el sıkıştı. "Çok memnun olduk gelmenize, ayaklarınıza sağlık."
Boran onunla tokalaşırken bende bizi karşılayan adamın eşi olduğunu düşündüğüm kişiyle tokalaştım. "Hoş geldin gelin hanım, ne iyi ettin gelmekle." Elimi avuçlarının arasına alıp sıkarken gülümsedim. "Hoş buldum. Allah mesut etsin."
Boran'ın işi bittiğinde bizim için ayrılan masaya gitmek için salona döndüğümde bir kalabalık ordusunun bizi beklediğini görerek şaşırdım. Herkes hızlı adımlarla Boran'a geliyordu. Bunlar aile akrabaları değil, Boran'ın iş ve cemiyet hayatındaki ağırlığından dolayı, Adana eşrafından saygın kişilerdi muhtemelen. Tabii bahsettikleri o aşiretten birileri de vardı muhtemelen.
Boran, bu kalabalık karşısında sanki bir podyumda yürüyormuş gibi son derece havalı ve kendinden emin görünüyordu. Siyah takım elbisesi, kusursuz duruşu ve omuzlarının genişliği, onu salondaki herkesin bir buçuk katı gibi gösteriyordu. Yüzünde, bu ilginin doğal sonucu olduğunu belli eden, ne kibirli ne de mütevazı olan o ideal Demirhanlı ifadesi vardı; kayıtsız bir asalet.
Omuzlarından yayılan ağırlık, sadece duruşundan ya da kıyafetinden gelmiyordu; bu, nesiller boyu süregelen bir gücün, kararlılığın ve kontrolün görünmez ama elle tutulur bir yansımasıydı. Adana eşrafından oluşan kalabalık, etrafımızı bir mühür gibi sarmıştı. Göz göze geldiği her bir kişi, Boran'a sadece saygı değil, aynı zamanda bağlılık ve beklenti sunuyordu.
Kalabalığın içinde, Boran'a yaklaşırken tereddüt eden, hatta hafifçe titreyen yaşlı adamlar gördüm. Onlar, Boran'ın tek bir sözünün kendi işlerinin, geleceklerinin seyrini değiştirebileceğini bilenlerdi. Bu, Boran'ın cebinden çıkan parayla değil, Demirhanlı soyadının getirdiği tarihi otoriteyle ilgiliydi.
"Hoş geldiniz." Yaşlı bir adam bize doğru gelip direkt olarak Boran’ın elini sıkarken Boran içtenlikle elini sıktı. Adam bu sefer Zümra babaanneye döndü. "Hoş geldiniz Zümra Hanım."
"Nasılsın İsmail?" Zümra babaanne onunla iletişim kurarken genç bir çocuk yaklaştı yanımıza, yirmi yaşında ya vardı ya yoktu.
Boran’ın elini tutar tutmaz öpmek için kendine çekerken Boran elini nazikçe geri çekerek çocuğun uzanışını durdurdu. "Ne yapıyorsun oğlum?"
"Ağa’nın eli öpülürmüş." Çocuk saygıyla konuşurken Boran elini onun omzuna atıp sıktı. "Estağfurullah ne ağayım ne eli öpülecek biriyim. Benim elimi değil, sen büyüklerinin ellerini öpeceksin. Bizim ancak yanımızda durulur."
Bu sözler, sadece o çocuğa değil, masamızın etrafında duran, bu anı dinleyen herkese bir mesajdı: Demirhanlı soyadı güçtür ama biat kültürü değildir.
Çocuk, Boran'ın omzuna attığı elin ağırlığı ve bu beklenmedik ders karşısında gözlerindeki saygıyla başını eğdi. "Baş üstüne Boran Ağabey."
Boran, elini omzundan çekip çocuğun sırtını sıvazladı ve bana doğru döndü. Hayranlıkla ona bakarken uzanıp elimi tuttu.
Etraftaki kalabalık, bu küçük dramanın sona ermesiyle masamıza doğru hücum etmeye hazırlanıyordu. Ancak Boran, buna izin vermedi. Ayağa kalkan ve tokalaşmak için hamle yapan insanlara doğru ciddi bir ifadeyle baktı. Herkesle tek tek tokalaşamayacağını belli eden, kısa ama net bir hareketle, eliyle göğsüne doğru vurdu, teşekkür ederim dercesine, ama aynı zamanda mesafe koyar gibi. Bu jest "Saygınızı aldım, şimdi yerlerinize dönün." demekti.
Otoritesi tartışılmazdı. Kalabalık, tek bir itiraz etmeden yavaşça geri çekildi.
Birlikte masamıza doğru ilerlediğimizde, o yoğun bakışların hala üzerimizde olduğunu hissediyordum. Masaya ulaştığımızda, Boran her zamanki centilmenliğiyle benim için sandalyemi çekip oturmamı sağladı, ardından da yanımdaki yerini aldı. Zümra Babaanne bize sevgiyle bakıyordu o sırada.
Fakat Boran oturduğu anda rahatlamadı. Vücudumuz arasındaki, o an için bana doğal gelen mesafeye takıldı. Aramızda belki bir karışlık boşluk vardı.
Bakışları bir an için aramızdaki mesafeye kayarken hafifçe kaşlarını çattı ve tek kelime etmeden, sağ elini sandalyemin arkasındaki bacağa uzattı. Güçlü bir hareketle, beni oturduğum sandalyeyle birlikte bir çırpıda kendine doğru çekti. Artık sandalyelerimiz neredeyse birbirine değiyordu, omuzlarımız bitişikti. Aramızdaki tüm mesafe anında sıfırlanmıştı.
"Ne yapıyorsun?" diye mırıldandım, bu ani ve aleni hareket karşısında şaşkınlıkla. Sesim, masadaki diğerlerinin duymayacağı kadar alçaktı.
Boran, gözlerini salonda tutmaya devam ederken, bana doğru hafifçe eğildi. Nefesi kulağıma değecek kadar yakındı. "Aramızdan tır geçerdi, senden o kadar uzak kalmaya gönlüm razı değil." dediğinde ona doğru döndüm. Bu hareketimle aramızdaki mesafe iyice kapanıp burunlarımız birbirine değecek kadar yaklaştığımızda fısıldadım. Gözlerim muzipçe parlıyordu. "Biraz önceki ağaya ne oldu?"
Boran cümlemle yüzünü buruşturdu. Otokratik bir lider olmasına rağmen 'Ağa' kelimesinden hoşlanmıyordu; bu, ona fazla geleneksel, fazla yerel geliyordu.
"Ağa falan değilim ben." dedikten sonra, beni iyice şaşırtan bir hareketle, uzanarak dudaklarını yanağıma değdirdi. Dudaklarının sıcaklığı ve o anki ortamın gerginliği birleşince içimde kelebekler uçuştu. Bu, kalabalık bir ortamda yaptığı en pervasız ve en mahrem eylemdi.
Dudakları yanağımdan ayrılır ayrılmaz masadaki herkese kısa bir bakış attı, sanki "Ne var?" der gibiydi. Sonra bana döndü, gözlerinde yoğun bir ciddiyet vardı. "İnci Demirhanlı’nın kocasıyım.”
Bu söz, yüzümdeki muzip ifadeyi derin, içten bir gülümsemeye çevirdi. Başımı onun omuz hizasına yasladım, Boran'ın kokusu burnuma doldu. Onun dışarıdaki unvanları, omuzlarındaki ağırlığı bir yana; onun için önemli olanın benim yanındaki rolü olduğunu bilmek, salonun kalabalığını unutturdu.
Hemen yanımızda oturan Zümra Babaanne, bu anımızı gördü ve hafifçe öksürdü. Bu, neşeli bir uyarıydı. Defne ve Cihan'ın ise aralarında bir şeyler fısıldayarak sırıttıklarını fark ettim.
Boran, bana baktıktan sonra toparlandı, elini usulca sandalyemin arkasına yerleştirerek beni koruma altına aldı. Gözleri, gelin ve damadın dans pistindeki ilk süzülüşüne kaydı. İlk danslarından sonra hemen pistin yanına kurulan nikâh masasına doğru ilerlediler.
Boran'ın eli hâlâ sandalyemin sırtındaydı, bedenlerimizi birbirine yakın tutuyordu. Nikâh memuru, o klasik, tok ses tonuyla seremoniye başladığında, salondaki tüm o uğultu bir anda kesildi. Herkesin gözü, hayatlarının en önemli 'evet'ini söylemek üzere olan genç çiftti.
Dirseğimi masaya yaslayıp avucumu çenemin altına koydum. Gözlerim, o anki mutluluk tablosuna takılıydı; beyazlar içindeki gelin, heyecanla damadın elini tutuyordu.
Bir yılı aşkın süredir Boran'la evliydik. Mutluyduk, huzurluyduk ve artık evliliğimiz sağlam bir zemindeydi. Ama o nikâh masasına bakmak, içimde bastırdığım bir özlemi yeniden canlandırdı. O tantanalı, kalabalık kutlama bize hiç nasip olmamıştı.
Boran, benim dikkatimin tamamen nikâh masasına kaydığını fark etmişti. Bana doğru, bu sefer daha belirgin bir şekilde eğildi, sesi kulağımın hemen dibindeydi.
"Bizimkini ne zaman yapıyoruz?" diye sordu, gelin ve damadı süzerek. Bu soru, beni hazırlıksız yakaladı. 'Bizimki' dediği elbette bizim düğünümüzdü. Ona döndüm, yüzlerimiz arasındaki mesafe Boran'ın biraz önceki çekme hareketi sayesinde zaten yok denecek kadar azdı. Gayet ciddi duruyordu.
İçimdeki burukluğu ona belli etmek istemedim. Gözlerimi kaçırmadan, dudaklarıma zoraki bir gülümseme yerleştirdim. "Hiçbir zaman." diye cevapladım, sesimdeki kesinliği korumaya çalışarak.
Boran’ın yüzündeki ifade anında değişti. O keskin hatları, soran bir ifadeyle hafifçe kaslarını çattı. "Ne demek hiçbir zaman?" diye sordu, sesi ciddileşmişti.
Hızla durumu toparlamam gerekiyordu. Tekrar nikâh masasına döndüm, sanki nikâhı dikkatle dinliyormuş gibi yaptım. "Düğüne falan gerek yok. Bak, bir yılı geçti, mutluyuz, huzurluyuz çok şükür. Her şey yolunda. Bir sürü işimiz var, bir de bununla uğraşmayalım. Zaten evliyiz."
Başını yavaşça geri çekti, ama gözleri hala benim yüzümdeydi. Anlamaya çalışır gibi gözlerime bakarken gelin ve damadın "Evet" sesleri salonda yankılandı, alkış tufanı koptu. Boran, bu gürültünün arasında, konuyu şimdilik kapattığını belli eden, kısa ve ağır bir nefes verdi.
"Konu kapanmadı." dedi sadece.
"Kapandı, kapandı." diye fısıldadım ısrarla. "Baksana, ne kadar mutluyuz. Zaten gelinlik, damatlık olmasa da olur. Birlikteyiz ya, önemli olan bu."
Boran, elini sandalyemin arkasından çekip yanağıma uzandı, başparmağıyla çenemi hafifçe okşadı. Yüzünde, benim ne kadar inatçı olduğumu bilen bir ifade vardı, ama bu sefer sorgulayıcıydı. "İstiyordun ama ne değişti?" Boran’ın sesi alçalmış ama otoritesi kaybolmamıştı. Sadece bir cevap bekliyordu. Benim kaçamak cevaplarım, onu daha da meraklandırıyordu.
Kendi içimde cevapladım onu; Çok şey değişti, Boran. Bir yıl içinde hem hayatım hem de senin hayatın o kadar çok farklı boyuta taşındı ki. Dışarıdan bakıldığında gülümsüyordum, ama Boran'a sadece gözlerimle karşılık verebildim. "Hevesim kalmadı." dedim, sesim neredeyse duyulmuyordu.
Boran, kaşlarını daha da çattı. Elini çenemden çekip yanağıma koydu. Gözleri, tam olarak neden bahsettiğimi anlamaya çalışarak gözlerimi deliyordu. O, benim için her şeyi yapardı ama benim mutsuzluğumun kaynağını bulamamak onu rahatsız ediyordu.
"Peki." dedi, sözlerimi şimdilik kabul ettiğini belirten, boğuk bir sesle. "Şimdilik kapansın. Ama bu konuyu evde tekrar konuşacağız."
Boran, benim bu isteksizliğimi bir kenara not etmişti. Benim için önemli olan her şey, onun için de önemliydi; görmezden gelmeyecekti.
Nikâh memurunun sesi yeniden yükseldi: "Sizleri karı koca ilan ediyorum!" O sırada alkışlar salonda çınladı. Boran’ın yüzü ciddiyetle kasılmıştı ama nikâhın kıyılmasıyla patlayan alkış sesleri, aramızdaki gerginliği anlık olarak dağıttı.
"Aklıma sizin düğününüz geldi Defne yenge, çok eğlenmiştik." Gamze tebessümle konuşurken Defne, kucağında uyumaya çalışan Ata'yı pışpışlayarak araya girdi. "Gel bir de bize sor, çok heyecanlıydık."
"E olacak o kadar heyecan, hayatını birileriyle birleştiriyorsun sonuçta." dedi Derin gülümseyerek. Bakışları Cihan abisindeyken usulca Boran’a doğru baktı. Bir şey söyleyecek gibi olduğunda Defne’nin cümlesiyle konuşamadı.
"Babanlar düğüne gelmişlerdi, sen yoktun." dedi Defne bana bakarak, yüzünde tatlı bir anı vardı. Cihan'la olan kendi düğünlerinden bahsediyordu.
Hafifçe tebessüm ettim. Türkiye'deki hayatıma, Boran'la tanışmadan önceki o mesafeli döneme geri dönmüştüm. "Evet." dedim. "Genelde hiçbir organizasyona katılmıyordum Türkiye'de. Sadece abimlerin düğününe gelmiştim."
"Bir de bizim davete değil mi yenge?" Derin bana doğru baktığında başımı salladım. Bakışlarım Boran'a döndü istemsizce. Tanıştığımız gündü. Daha doğrusu benim onu tanıdığım ilk gündü, o zaten beni daha önceden tanıyordu. Benim gibi onun da yüzünde gülümseme oluşurken aklına tartışmalı sözde tanışmamızın geldiğine emindim.
"Bir zahmet gelsin, değil mi? Abi senin haberin var mıydı geleceğinden yoksa sürpriz mi oldu?" Cihan merakla bize bakarken bakışlarım Zümra babaanne ile kesişti. Aramızdakilerin anlaşma olduğunu bu masada sadece o biliyordu. Herkes daha önce tanıştığımızı düşünüyordu.
"Sürpriz yaptı." dedi Boran, Cihan'ın sorusuna karşılık. "Sizde birbirinizi hiç tanımıyormuşsunuz gibi yaptınız, nasıl dayandınız?" Derin çekimser bir biçimde ilk önce abisine baktı sonra da bana. Abisiyle iletişim kurmaya çalışıyordu ama Boran pek oralı değil gibiydi.
"Dayanamadık." dedi kısaca, detay vermeden. Bana anlattıklarına göre o dayanamamıştı, çok heyecanlanmıştı, inanmamıştı. Ama kader bizi bir araya getirmişti işte.
Gamze elini çenesine yaslamış bizi izlerken Boran birden oturduğu yerden kalktı. Ne olduğunu anlamak istercesine ona bakarken konuştu. "Bu dansı bana lütfeder misiniz hanımefendi?"
Bana uzattığı eline elimi yaslayarak oturduğum yerden kalktım. Ne ara dans şarkısı çalmaya başlamıştı duymamıştım bile. Ama Boran sohbetten sıkılmış olacak ki duymuştu.
"Boran abiden az ders al, Cihan." Defne sitemli bir şekilde konuşurken Cihan mırıldandı. "Adam bir yıl önce soğuk nevalenin tekiydi şimdi romantikliğe terfi etmiş." dediğinde savunma içgüdüsü ile konuştum. "Demek ki evlilik yaramış."
Boran buna gülerken Defne’de güldü. Başka bir şey söylemeden sahneye ilerledikten sonra pistin ortasında durduk. Boran, sol elini belimin en ince yerine yerleştirdi, güçlü parmakları kumaşı hafifçe kavradı. Sonra tereddütsüz bir hareketle beni kendine doğru çekti.
Vücutlarımız anında birbirine yapıştı. Aramızda hava boşluğu kalmamıştı; sadece Boran’ın gövdesinden yayılan sıcaklık, takım elbisesinin kokusu ve sert kaslarının güvencesi vardı. Başımı onun omuz hizasına yasladım, ellerim boynunda kenetlendi.
Dans, yavaş ve tutkulu bir akışla başladı. Boran'ın adımları, bir iş anlaşmasındaki kadar kararlıydı ama beni yönlendirme şekli bir o kadar da sahipleniciydi. Gözleri, salondaki kalabalıkta geziniyor ama vücudu tamamen benim ritmimdeydi.
Boran, beni kendine daha da bastırırken çenesini saçlarıma değdirdi. Sesi, kulak zarıma işleyen bir mırıltıydı. "Şu an, bu kalabalığın ortasında seni öpmemek için kendimi zor tutuyorum. Beni çok zorluyorsun."
Başımı hafifçe kaldırıp ona baktım. Kırmızı rujumun rengi, Boran’ın gözlerindeki arzuyu daha da artırmış gibiydi. Gözlerimiz buluştuğunda, bakışındaki yoğunluk beni nefessiz bıraktı. Nefesi, yüzüme çarpıyordu. O kadar yakındık ki, bir hareketle dudaklarımız birleşebilirdi
Bu itirafı, dansın tutkusunu bir anda on kat artırdı. O an anladım ki, onun için ne Demirhanlı soyadının ağırlığı ne de Adana eşrafının saygısı önemliydi. Önemli olan tek şey, dudaklarımın arasındaki o ince kırmızı çizgiyi silme arzusuydu. Ben, onun kucağındaki bir sır, omuzlarındaki tüm yükü unutturan bir zaaftım.
Gülümsedim. "Sadece dans et, Boran."
Boran, o güçlü elleriyle belimi bir kez daha sıktı, sanki bu onu kontrol etme şeklimden hoşlanmış gibiydi. Gözleri salonu izliyormuş gibi görünse de, tüm dikkati, benim boynumda ve dudaklarımdaydı.
"Zaten öyle yapıyorum. " diye mırıldandı, sesi tutkunun boğukluğuyla doluydu. "Kontrol bende olsa, şu an seni buradaki herkesin gözü önünde öperdim."
Bu pervasız sözler, kalbimin hızını katladı. Boran'ın kontrolü her zaman güçlüydü; ama onun bu kontrolü ne kadar büyük bir arzuyla zorladığını bilmek, beni daha da heyecanlandırıyordu. "Çok açık sözlüsün, aylardır tek kelime etmeyen adama ne oldu?" diye fısıldadığımda, yüzünde beliren o tehlikeli ifadeyle gözlerini kıstı. Bakışları, beni cezalandırmak ister gibiydi. "Sabrı taştı."
Boran, bu tek kelimeyle hem beni susturdu hem de tüm gerginliği üzerime yıktı. Şarkı, final notalarını çalarken Boran beni yavaşça durdurdu. Geri çekilmedi. Gözleri, salonda hızla bir tur attıktan sonra, sanki kimsenin dikkatini çekmediğimizden emin olmuş gibi, tekrar bana odaklandı. "Şimdi masaya dönelim."
"Dönelim." dedikten sonra el ele tutuşup dans pistinden ayrılırken, salondaki tüm o saygın eşrafın hâlâ bize hayranlıkla baktığını hissediyordum.
Biz yerlerimize oturduktan birkaç dakika sonra, salonda müziğin ritmi birdenbire değişti. Sazlar coştu, davul zurna sesleri yükseldi. Adana yöresine ait, hızlı ve ayakları yere vuran bir ezgi başladı. Misafirler arasında anında bir hareketlilik oldu.
Derin ve Gamze aynı anda birbirlerine baktılar, gözlerinde çocuksu bir heyecan parladı. "Halay!" diye fısıldadı Gamze. "Gel Derin!"
İkisi de sandalyelerinden fırlayarak, pistin kenarında oluşmaya başlayan kalabalık halay zincirine doğru koşmaya başladılar. Cihan, onlara bakıp güldü. "İşte benim kız kardeşlerim. Enerjileri hiç bitmez."
Masadaki bu ani coşkuya bakarken Boran'a doğru eğildim. "Sen çekmeyi biliyor musun?" diye fısıldadım, gözlerim halayı izliyordu. Bu kadar resmi bir adamın, o ritmik ve samimi dansı yapabileceğini hayal etmek zordu.
Boran, başını hafifçe yana eğdi, yüzünde kendinden emin, alaycı bir ifade vardı. "Adanalıyım ben." dedi sadece. Bu, "elbet biliyorum" demenin Boran Demirhanlı versiyonuydu.
Masum bir merakla gözlerimi ona çevirdim, sesimi daha da alçalttım. "O zaman bana göstermeye ne dersin?"
Boran'ın kaşları hafifçe çatıldı. Gözleri, halaydaki kalabalığı değil, benim yüzümü taradı. O kadar kısa bir süre baktı ki aramızdaki elektriklenme bile havada keskin bir tat bıraktı. "Hayır." Cevabı tok ve kesindi. Onun o kalabalığa bir daha karışmak, bir daha o ağırlığı sergilemek istemediğini biliyordum.
Ama ben de vazgeçmeye niyetli değildim. Boran'ın neye dayanamadığını biliyordum. Gözlerimi kocaman açtım, kirpiklerimi yavaşça kırpıştırdım. Bakışım, masumiyetle karışık bir yalvarıştı; sanki dünyadaki en büyük dileğim o halaya katılmakmış gibi.
Boran'ın çenesi gerildi. Derin bir nefes aldı. "Bana öyle bakma, İnci." dedi, sesi mırıltıdan farksızdı ama tehditkârdı.
Gözlerimi ondan ayırmadım. Kahverengi gözlerindeki direniş, bakışlarımın altında yavaş yavaş eriyordu. Saniyeler süren o bakışmanın sonunda Boran pes etti. Bedenindeki tüm sertlik gevşedi. "Kahretsin." diye söylendi. Elini uzattı. "Pekala. Ama başı çekeceksin. Gözler benim üzerimde değil, senin üzerinde olacak."
"Hayır." diyerek elini tutmadım. "Ben bilmiyorum ki!" Boran'ın yüzünde, halay ritmiyle birleşen güçlü bir sabırsızlık belirdi. Gözleriyle beni süzdü. "Öğrenirsin güzelim." dedi. Bu, bir davetten çok, itiraz kabul etmeyen bir buyruktu. "Benim eşimsin. Bunca zaman birçok şeyi başaran kadınsın, bunu mu başaramayacaksın. Sadece beni takip et."
İtiraz etmeme fırsat vermeden, güçlü eliyle bileğimi kavradı ve beni oturduğum yerden nazikçe ama kararlılıkla ayağa kaldırdı. Zaten o kadar yakındık ki, kalkışımız tamamen senkronize oldu. Cihan ve Defne, bize gülerek bakıyordu. Cihan dalga geçercesine konuştu. “İşte şimdi tam Adana düğünü oldu!"
Boran, bu yoruma aldırış etmeden beni halay zincirinin kurulduğu yere doğru sürükledi. Halay, zaten Gamze ve Derin'in bulunduğu, kalabalık bir çember olmuştu. Boran, zincire doğru ilerlerken durdu. Bir anlığına etrafı taradı ve halaydaki herkesin pozisyonunu zihnine kaydetti. Sonra beni Derin ve kendi arasında olarak şekilde halaya doğru yönlendirdi.
Bir eliyle benim elimi sıkıca tutarken diğeriyle de yanındaki adamın elini tuttu. "Beni izle." diye fısıldadı kulağıma. "Hata yaparsan da gül. Boş ver."
Müzik coşkuyla yükseldi. Ayaklar, yere ritimle vurmaya başladı. Boran'ın adımları, omuzlarının ve belinin hareketleri o kadar doğal ve güçlüydü ki, sanki halay onun için nefes almak gibiydi. Ben, ilk başta utangaçtım. Hata yapmaktan çekiniyordum ama Boran’ın eli, arkadan bana destek veriyor, adeta vücuduma ritmi fısıldıyordu. Birkaç denemeden sonra, Boran'ın her adım atışında, onunla hareket etmeyi başardım. Ayaklarım, Boran'ın gücü sayesinde, ritmi yakalamaya başlamıştı.
Onun rehberliğinde, yavaş yavaş adımları yakalamaya başladım. Bir, iki, üç... geriye bir adım. Sonra hızlı ayak vuruşları. Boran'a baktım. Yüzünde, bu basit danstan bile inanılmaz bir keyif aldığı belliydi.
Gülmeye başladım. Bu kadar resmiyetin, bu kadar ağırbaşlılığın ortasında, Boran’la halay çekmek; hem pervasızca hem de inanılmaz keyifliydi. Boran bana baktı. O soğuk, kararlı bakışlarında, şimdi derin bir neşe pırıltısı vardı.
O an anladım ki, Boran Demirhanlı, sadece toplantı masasında değil, bu coşkulu Adana halayında bile kendi kurallarını koyuyordu. O, hem lider hem de dansçıydı; ve şimdi, bu ritme beni de dahil etmişti.
Kulağıma doğru eğilerek, müziğin sesini bastıracak kadar güçlü bir mırıltıyla konuştu. "Bak gördün mü sadece ne yapman gerektiğini bilmen gerekiyordu. Benden iyi çekiyorsun." dediğinde ona cevap vermedim, sadece gülümsedim. O anda, Boran’ın yanımdaki duruşu, Demirhanlıların lideri değil, sadece benim eşim gibiydi. O, hem kocam hem de benim koruyucumdu; tüm o saygınlık, sadece benim güvencem için kullanılıyordu.
Halay zinciri hızlanıp coşarken, Boran beni kendine daha da yaklaştırdı. Dışarıdaki dünya; işler, düşmanlar, Adana eşrafının beklentileri... hepsi o an için kapının dışında kalmıştı. O an, sadece müziğin ritmi, Boran'ın güçlü eli ve benim huzurlu kahkaham vardı…
*****
(UYARI, Bu sahne rahatsız edici unsurlar barındırabilir.)
Saatler sonra düğünün sonuna geldiğimizde Boran ile kaldığımız otele gelmiştik. Odaya girişimiz, saatler önce bıraktığımız tutkunun kaldığı yerden devam ettiğini haykırıyordu. Düğünden ayrılırken Boran'ın kolunu sıkan gerginlik, otel koridorunu geçerken adımlarımızın hızına karışmıştı. Odadan içeri girdiğimizde derin bir nefes alarak topuklu ayakkabılarımı çıkardım.
O sırada Boran’da üzerindeki ceketi bir hamlede çıkartarak odanın köşesindeki koltuğun üzerine doğru fırlattı. Ardından ona hediye ettiğim kol düğmelerini de sırayla çıkartarak kutusuna koydu.
“Çok uzun bir geceydi…” diye fısıldadım, sesimde yorgunluktan çok bekleyişin tatlı gerilimi vardı. “Ayaklarım ağrıyor yemin ederim.”
Boran, gömleğinin en üst iki düğmesini tek hamlede çözüp bana doğru ağır adımlarla yaklaştığında, odadaki loş ışık omuzlarının genişliğini ve yüzündeki o dinmek bilmeyen yoğunluğu daha da belirginleştiriyordu.
“Çok normal, saatlerce halay çektin.” Eğilip yüzünü yüzüme yaklaştırdı, nefesi tenimi yakıyordu. Göz kırparak ekledi: "Ama hakkını verdin... Bakışlarınla, adımlarınla, o dik duruşunla tam bir Adana gelini oldun İnci Demirhanlı. Meydandaki herkesin gözü üzerindeydi ama sen sadece benim elimi tutuyordun."
Kıkırdayarak elimi göğsüne koydum, kalbinin o güçlü atışını avcumun içinde hissetmek tüm yorgunluğumu alıp götürdü. "Adana gelini olmak zormuş Boran Bey." dedim nefes nefese. "Hele senin gibi bir liderin yanında o tempoya yetişmek... Ama sanırım testi geçtim?"
Boran belimi kavrayıp beni kendine mühürlediğinde, dudaklarıma doğru fısıldadı. "Testi geçmek mi? Sen o meydanı fethettin hiç merak etme.”
Kıkırdayarak parmaklarımı gömleğinin açık bıraktığı yakasından içeri daldırdım. "Ben fethettim mi bilmem ama…" dedim, sesime biraz hayranlık biraz da oyunbaz bir ton katarak. "Senin o halaydaki hallerin... İtiraf etmeliyim ki o sert iş adamı maskesinin altında gizli bir halk dansçısı yatıyormuş. Omuzlarını sallayışın, yere vuruşun... Bir an gerçekten Adana’nın o eski toprak ağalarından biri canlandı karşımda sandım. Üstelik o kadar doğal, o kadar güçlüydün ki, ritmi kaçırmama imkan yoktu."
Boran, bu övgüm üzerine başını hafifçe geriye atıp o erkeksi, içten kahkahalarından birini patlattı. Beni belimden tutup kendine biraz daha çektiğinde, aramızda bir kağıt parçası kadar bile mesafe kalmamıştı.
“Kanımda var, ne yapayım?” dedi egolu bir şekilde. Onun bu bitmek bilmeyen özgüvenine dayanamayıp neşeyle bir kahkaha attım. Başımı hafifçe geriye atarak gözlerinin içine baktım. “Çokta mütevaziyiz.” Dediğimde onayladı. “Öyleyimdir.” Dedikten sonra gözlerimin içine baktı derince. “Ama asıl çok sabırlı bir adamım.”
Elini yavaşça kaldırdı; parmak boğumlarıyla, elinin tersini yanağıma yasladı. Dokunuşu, o sert adamın içindeki en hassas noktadan geliyordu. Elini yanağımdan aşağıya, çene hizama doğru ağır ağır kaydırdı. Her santimde, tenimin yandığını hissedebiliyordum.
Durmadı... Parmak uçları çenemin altından süzülüp boynumun o hassas çukuruna ulaştı. Orada, şah damarımın onun dokunuşuyla nasıl delice attığını bizzat hissetti. Bakışları, elinin izlediği yolu takip ediyor, her dokunuşuyla beni biraz daha kendi çekim alanına hapsediyordu.
“Bu gece hayatımın en uzun işkencesiydi. Seni o elbisenin içinde, o kırmızı rujla izlemek… ve sana dokunamamak. Söz vermiştim ama şimdi, o sözün süresi doldu.”
Tahammülsüzlüğüne karşılık istemsizce gülerken ona doğru bir adım attım ve aramızdaki mesafenin kapanmasına neden oldum. Ellerim gömleğinin yakalarına tutundu. “O zaman…” dedim, rujumun bulaşma riskini umursamadan dudaklarımı Boran’ınkine değdirdim. “Sözünün bedelini ödeme zamanı.”
Uzanarak dudaklarımızı birleştirdim. Boran, bu daveti anında kabul etti. Kolları, beni belimden kavrayıp duvara doğru itti. Sırtım sert ahşaba çarptığında, Boran’ın gücü ve tutkusu bedenimi tamamen sarmıştı. Dudakları, benimkini sertçe öperken elleri elbisenin sırtındaki fermuarı buldu ve yavaşça aşağı doğru çekti. Fermuarın sesi, odadaki tek sesti.
Dudaklarımdan ayrılmadan ellerini omuzlarımdaki ince askılara kaydırdı. Askılar, omuzlarımdan usulca kayıp düşerken siyah kumaş, sırtımdaki dekolteden başlayarak vücudumdan aşağı doğru kaymaya başladı. Boran hafifçe dudaklarımızı ayırırken gözleri, elbisenin ayaklarımın dibine yığılmasını izledi. Az önce uğruna bütün gece sabrettiği o muhteşem siyah elbise, şimdi bir yığın kumaştı.
Sonra hiç beklemeden tekrar dudaklarımızı birleştirdi. Bu öpücük, az önce yaşadığımız o keskin arzu dolu temastan daha farklıydı; daha doymak bilmez, daha açgözlüydü. Sanki Boran, o siyah elbiseyi ayaklarının dibinde görmenin verdiği zafer hissiyle, bütün gece bastırdığı açlığını tek bir nefeste gidermek ister gibiydi. Dudakları, benimkini sert ve talepkâr bir şekilde kavrarken o kırmızı rujun kalıntıları, şimdi ikimizin de tenine ve dudak çevresine karışıyordu.
Eli belimden çıplak bacağıma doğru kaydığında uyluğumun iç kısmını kavrayarak havaya kaldırdı. Bedenim ona uyum sağlayarak havalanırken bacaklarımı beline doğru sarıp kollarımı boynuna doladım ve öpüşümüzü derinleştirdim. Kucağında, dudaklarımız bir an bile ayrılmıyorken odayı saran tek ses, birbirimizin nefesini tüketircesine aldığımız soluklardı. Uyluğumdaki eli, kalçamı kavrayarak beni kendine daha da bastırırken bir yandan da yatağa doğru ilerlemeye başladı.
Bedenimi usulca yatağa bıraktığında üzerime eğildi. Dudaklarımdaki ruj tamamen dağılmış, o kırmızı Boran’ın tenine ve dudaklarına bulaşmıştı. Dudaklarımız birleşmeden önce ellerim gömleğinin yakasına uzandı. Bütün gece o kusursuz beyaz gömleğin içinde onu izlemek zorunda kalmıştım.
“Sadece benim kıyafetlerim mi çıkacak sanıyorsun?” diye sordum, nefes nefese. Gömleğinin düğmeleri, benim için bir engeldi. Boran, bu isteğime karşılık olarak gülümsedi. “Neyi bekliyorsun?” diye meydan okuyup üzerimde doğrulduğunda bu sefer hiç beklemeden yerimde doğrulan ben oldum.
Parmaklarım, düğmeyi çözmek için yakasına ulaştı. O düğmeler hem Boran’ın toplumsal konumunu hem de bütün gece bastırdığı soğuk maskesini temsil ediyordu. Hızla, tek tek düğmeleri çözmeye başladım. Her düğme çözüldüğünde, Boran’ın göğüs kaslarının sertliği, tenimin sıcaklığına yaklaşıyordu.
Son düğmeyi de çözdüğümde, ellerimi gömleğin içine daldırdım. Boran’ın sıcak tenine dokunmak, gece boyunca hissettiğim tüm gerginliği yok etti. Gömleği omuzlarından aşağı doğru çektim. O bembeyaz kumaş, vücudundan sıyrılırken, kaslı ve kusursuz vücudu tamamen ortaya çıktı.
Ellerim, bu kez kemerine gitti. Tokasını çözdüm. Boran, bu defa bana yardımcı oldu; kendisi de hızla pantolonunu ve geri kalan her şeyi üzerinden attı.
Sonra tekrar uzanarak dudaklarımı kavradı sertçe. Bu kez, öpüşümüz daha az aceleci, daha çok keşif dolu ve uzun solukluydu. Dilinin teması, hislerimizi adeta bir şelale gibi serbest bırakıyordu.
Dudakları, bir an bile yerinde durmayıp önce boynumu, ardından omzumu, en sonunda da göğsümün üzerindeki hassas noktaları buldu. Her teması, sadece fiziksel bir eylem değil, bütün gece hatta aylardır bastırılmış olan duygusal yoğunluğun patlamasıydı. Onun bu sahiplenici, keskin arzusu, benim içimde uzun süredir uykuda olan bir heyecanı uyandırıyordu.
Dudakları göğsümden karnıma doğru kaydığında boğukça fısıldadı. “Bu yara yüzünden seni istemediğimi düşündün…” deyip dudaklarını yara izinin üzerine bastırdığında karnım içeri doğru çöktü.
O an, bütün vücudumdaki kanın çekildiğini hissettim. Karnımın o hassas, o hep sakladığım ve kusur olarak gördüğüm bölgesinde, Boran’ın sıcak nefesini ve yumuşak ama kararlı dudaklarını hissetmek... Bu, tarifsiz bir şoktu. Bedenim istemsizce içeri doğru büzülürken ruhum aynı anda büyük bir teslimiyetle çözülüyordu.
Boran, bu tepkimi hissetmişti. Dudakları, yara izimin uzun ve pürüzlü çizgisini takip etti. Bu, bir öpücükten çok, bütün utancımı ve acımı silip süpüren, bir tür kutsama ritüeliydi. “Seni her saniye isterken uzak durmamın sebebinin bu olduğunu sandın. O günleri unutturacağım sana…” diye hırladı, sesi en derinden geliyordu. “O yara yüzünden sana dokunamadığım her saniyeyi, bu gece silip atacağım.”
Dudakları, yeniden o yara izine doğru indi. Ancak bu defa duraksamadı. Tenimi öpüşü, bir öncekinden daha derin, daha ıslak ve daha uzun solukluydu. O bölgeye, sadece kabul değil, adeta bir iyileşme vaadi taşıyan öpücükler bırakıyordu. Boran'ın her teması, benim o izle ilgili içimde biriktirdiğim utanç ve kusur hislerini söküp atıyordu.
Boran, vücudunu tekrar yukarı çekti. Gözleri, benimkine kilitlenmişti; şimdi aramızda bir yara izi, bir korku ya da bir mesafe yoktu. Sadece iki ruhun, aylarca süren ayrılığın ardından nihayet kavuşmasının verdiği coşku vardı. Dudakları tekrar benimkini bulduğunda elleri üzerimdeki iç çamaşırına doğru kaydı ve bir çırpıda üzerimden çıkardı.
Artık üzerimizde, birbirimizden saklayacak hiçbir şey, hiçbir engel kalmamıştı. Vücutlarımızın birleşmesi, bu gecenin, bu odanın ve aylardır süren yanlış anlaşılmanın doğal ve kaçınılmaz sonucuydu. Boran’ın hareketleri aceleci değildi; aksine her anın, her dokunuşun tadını çıkarmak istercesine talepkâr ve derindi.
Beni koruma içgüdüsünü, o incitme korkusunu bir kenara bırakmıştı. Artık karşısında kırılacak bir cam bebek değil, onun aşkıyla ve arzusuyla bütünleşmek isteyen kararlı bir kadın olduğunu anlamıştı. Tutkunun kontrolünü tamamen ele aldığında, gözlerindeki o hırçın ama bir o kadar da şefkat dolu ifade her şeyin özeti gibiydi.
Bedenlerimiz tek bir ritimde buluştuğunda, Boran’ın göğsünden kopup gelen o derin inleme odanın sessizliğini parçaladı. Bu ses, ruhunun derinliklerinde zincire vurduğu tüm o arzuların serbest kalışıydı. O an, zihnimdeki son düşünce kırıntıları da uçup gitti; sadece hissetmek vardı.
Kollarımı boynuna bir sarmaşık gibi doladım, tırnaklarımın onun ıslak tenine gömülmesine izin verdim. Dudaklarım; omuzlarını, boynundaki o belirgin damarı ve terlemiş saç diplerini bir ibadet edercesine öpüyordu. Bu, iki yaralı ruhun birbirinde şifa bulması, iki kontrol manyağının birbirinin içinde eriyerek yok olmasıydı.
Boran, beni ipek çarşafların arasına daha da derinlemesine bastırdı; sanki tenimdeki her bir hücreye kendi imzasını atmak istiyordu. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, sıcak nefesi kulağımın dibinde bir fırtına gibi esiyordu. “Seni istemediğim tek bir an bile olmadı.” diye hırladı, sesi en derinden, ruhunun en karanlık ve en samimi kuytusundan geliyordu. “Öyle özledim ki… Seni sensiz yaşamaktan nefret ettim.”
Boran’ın bu hırıltılı itirafı, ruhumun en ücra köşelerinde yankılanırken, içimde bir yerlerin kopup ona doğru aktığını hissettim. Sadece tenimiz değil, sanki kemiklerimiz bile birbirine karışmak istiyordu. Onun bu yakıcı özlemi karşısında, aylardır içimde biriktirdiğim o sessiz çığlıklar birer birer özgürlüğüne kavuştu.
Gözlerimi sıkıca yumduğumda, zihnimde sadece Boran’ın varlığı ve bizi çevreleyen o yoğun arzu dalgası vardı. Ben de onu özlemiştim. "Boran..." diye inledim, sesim hem bir teslimiyet hem de bir isyandı. "Şimdi o nefreti dindirme vakti.” dediğim an, içimdeki o aylardır biriken suskunluk, bir barajın kapaklarının patlaması gibi yerle bir oldu. Bu kez sadece bekleyen değil, o yangını başlatan taraf olmayı seçtim.
Boran’ın hırıltılı nefesi dudaklarımın üzerinde asılı kalmışken kollarımı boynuna daha da sıkı, bir sarmaşık gibi doladım ve onu kendime doğru çektim. Hiç beklemediği bir atakla, dudaklarımı onun o sabırsız dudaklarına mühürledim. Bu sıradan bir öpücük değildi; içinde yaşadığımız tüm o ayrılıkların, o sessiz kavgaların ve birbirimize duyduğumuz o vahşi açlığın tüm hıncı vardı.
Ellerimi ensesindeki saçlarına daldırıp onu daha derin, daha yakıcı bir tutkuyla öpmeye devam ettiğimde, boğazından kopan o derin ve erkeksi inleme odanın sessizliğini paramparça etti. Tırnaklarımı omuzlarına geçirdim, teninin sıcaklığını ve o tanıdık, baş döndüren kokusunu ciğerlerime hapsetmek ister gibi soludun onu.
Elleri sırtımdan aşağıya, kalçalarıma doğru kayarken beni kendine daha sert, daha sıkı çekti. Aramızda hiçbir boşluk bırakmak istemezcesine, bedenimi kendi bedenine hapsetti. Beni kendisine daha derin bir tutkuyla mühürlerken dudakları, şah damarımın tam üzerinde geziniyor; sıcak nefesi tenimi yakıp geçerken her öpücüğü içimde yeni bir yangın başlatıyordu.
“Beni bırakma.” diye inledim, kollarımı onun boynuna daha da sıkı dolarken. Bu, bir talep değil, kendimi tamamen ona bırakma itirafıydı. “Asla. Artık sana dokunmaya cesaret ettiğime göre, seni bir daha asla bırakmayacağım. Öyle özledim ki… yemin ederim, İnci, o kadar özledim ki… bu gece, o özlemin sadece ilk anıydı. Ben seni her nefes alışımda yeniden özlemeye başlayacağım. Bu hiç bitmeyecek.”
Boran’ın bu fısıltısı, odanın içindeki o yoğun, elektriklenmiş havayı bir anda daha da ağırlaştırdı. Söylediği her kelime, tenimin her hücresine işleyen birer mühür gibiydi. Dudakları şah damarımdan yavaşça yukarı süzülüp kulağımın hemen altına ulaştığında, o sıcak ve hırıltılı nefesi tüm bedenimi yeniden titretti.
“Asla…” diye tekrarladı, sesi şimdi daha karanlık ve daha emindi. “Ölüm bile aramıza girdiğinde seni bırakmamışken, şimdi şu yaranın gölgesinden mi korkacaktım? Hata ettim İnci... Senden kaçtığım her saniye kendime ihanet ettim.”
Elleri kalçalarımdan yukarı, sırtımın kavislerine doğru tırmanırken beni yatağın çarşaflarına daha sertçe sabitledi. Hareketleri artık sadece tutkulu değil, aynı zamanda açgözlüydü; sanki ayların açlığını tek bir gecede, tek bir bedende dindirmek istiyordu. Bacaklarımı beline daha sıkı doladım, tırnaklarımı omuzlarındaki o gergin kaslara geçirdim. O an hissettiğim şey sadece haz değildi; ruhumun en derinlerinde yankılanan o 'tamamlanma' hissiydi.
Boran üzerimde bir fırtına gibi eserken her bir hamlesiyle yaşadığımız o sarsıcı acıyı ve bizi bizden eden o mesafeyi paramparça ediyordu. Başını boynumdan kaldırıp gözlerimin içine baktı; o koyu kahvelerdeki alev, içimdeki tüm korkuları yakıp kül edecek kadar güçlüydü. Alnını alnıma yasladı, terlemiş saçlarımız birbirine karışırken kesik kesik soluyorduk. Hareketleri artık daha sert, daha kararlı ve tamamen dizginlerinden boşalmış bir haldeydi. Her bir hamlesinde ruhumun en derinlerine kadar sarsıldığımı hissediyor, kontrolümü tamamen onun ellerine bırakıyordum.
Ellerimi başımın üzerinde çarşaflara sabitledi ve parmaklarını parmaklarıma kenetledi. Aramızdaki o elektrikli gerilim, odanın havasını solunmaz hale getirecek kadar yoğunlaşmıştı. Vücudumun her hücresi onun ritmine ayak uydururken, zihnim sadece onun sıcaklığıyla ve tenimin üzerinde bıraktığı o yakıcı hisle doluydu. Artık sözcüklere yer kalmamıştı; sadece birbirine kenetlenen bedenler, kesik nefesler ve o kaçınılmaz sona doğru hızlanan bir tempo vardı.
O an, tutkunun en zirve noktasında, her şey bir anlığına durdu sanki. Zaman asılı kaldı, dünya etrafımızda bir toz bulutu gibi dağıldı. İkimizin göğsünden kopup gelen o hırıltılı, derin inleme ikimizin de aynı anda o sarsıcı doruk noktasına ulaşmamıza neden oldu. Bütün bedenim titrerken, Boran’ın kollarındaki o sonsuz aidiyet hissiyle kendimi tamamen kaybettim.
Gücünün tükendiği o son saniyelerde Boran, tüm ağırlığıyla üzerime uzandı. Bedenlerimiz terden sırılsıklam olmuş bir halde birbirine yapışırken göğüs kafeslerimiz aynı hızla inip kalkıyordu. Başını boynumun çukuruna gömdü, sıcak ve ağır nefeslerini tenime bırakırken kollarını belime dolayarak beni hala kendine mühürlemeye devam ediyordu.
Nefes nefeseydik. Odanın sessizliğinde yankılanan tek şey, bir maraton koşmuşuz gibi ciğerlerimize çektiğimiz o düzensiz soluklardı. Boran’ın kalbi, tam benim kalbimin üzerinde, hala o vahşi ritmiyle çarpıyordu. Bir süre ne o hareket edebildi ne de ben. Sadece birbirimizin sıcaklığında, o muazzam sessizliğin ve nihayet birbirimize tamamen kavuşmuş olmanın huzuruyla öylece kaldık.
Boran, güçlükle başını kaldırıp alnımdan uzunca öptü. Gözleri hâlâ yarı baygın, dudaklarında ise aylardır ilk kez gördüğüm o mutlak huzurun izi vardı. Bir süre hiç konuşmadık; sadece odanın loş sessizliğinde birbirine karışan ağır, yorgun ama huzurlu nefeslerimizi dinledik. Göğsü göğsüme değerken, kalbinin her vuruşunu kendi tenimde hissediyordum. Bu sessizlik, aylardır aramızda olan o soğuk boşluktan çok farklıydı; bu kez sessizliğimiz bile birbirimize aitti.
Boran, başını boynumun çukuruna biraz daha gömüp derin bir nefes aldıktan sonra, sesi uykunun eşiğinde, boğuk bir fısıltıyla sessizliği bozdu. “İnci…” dedi, kelimeleri yavaş ama netti. “Şimdi anladın mı seni ne kadar özlediğimi? Kendimi tutmak için aylardır nasıl zor dayandığımı?”
Bu soruyu duymak içimde muzip bir kıvılcımı ateşledi. Onun az önceki yoğunluktan sonra gevşeyen, kendini tamamen huzura teslim eden o savunmasız halini fark ettim. Gözlerimi yavaşça açıp tavana baktım, elimi darmadağın olmuş saçlarına götürüp parmaklarımı aralarında gezdirdim.
“Hayır…” diye fısıldadım, sesime bilerek hafif bir hayal kırıklığı ekleyerek. “Hiç anlamadım.”
Boran bu cevabı beklemiyormuş gibi bir an duraksadı, tam başını kaldırıp yüzüme bakacakken, onun bu hazırlıksız anından faydalandım. Ellerimi güçlü omuzlarına dayayıp tüm gücümle onu üzerimden ittim. Boran, az önceki mayışmış halinin etkisiyle dengesini kuramadı ve bir anlık şaşkınlıkla yan tarafa doğru sendeledi.
Fırsatı kaçırmadan, çevik bir hareketle yatağın üzerinde doğruldum ve bu kez ben onun üzerine çıktım. Dizlerimi iki yanına sabitleyip ellerimi göğsüne yasladığımda, Boran’ın şaşkınlıktan büyümüş gözleriyle karşılaştım. Bir an önce yaşadığımız o ağır, duygusal hava yerini flörtöz bir meydan okumaya bırakmıştı.
“Anlamadım Boran Bey.” dedim, hafifçe üzerine eğilip saçlarımı bir pelerin gibi yüzünün iki yanına dökerken. “Öyle tek bir seferde anlatamazsın ayların özlemini. Hissettiremedin. Çünkü bu daha sadece başlangıçtı.”
Boran’ın şaşkınlığı saniyeler içinde yerini hayranlık dolu bir gülümsemeye bıraktı. Ellerini belime yerleştirip beni kendine daha sıkı bastırırken gözlerindeki o hırslı alev yeniden parladı. “Demek öyle.” dedi muzip bir tonda, meydan okumamı kabul ederek. “Demek hissettiremedim… O zaman bu geceyi o boşluğu doldurmak için kullanacağız demektir.”
Boran’ın elleri belimde sabitlendiğinde, parmak uçlarının tenimi hafifçe kavrayışı içimdeki tüm cesareti daha da körükledi. Üzerinde, dizlerimin üzerinde yükselirken saçlarım omuzlarımdan dökülüp onun göğsüne değiyordu. Gözlerindeki o uykulu mahmurluk tamamen dağılmış, yerini o meşhur, zifiri karanlık arzuya bırakmıştı.
“Kullanalım.” dedim fısıltıyla, meydan okuyan bir gülümsemeyle gözlerinin tam içine bakarak. “Ama bu kez kuralları ben koyuyorum. Aylardır benden uzak durmanın, beni o sessizliğe mahkûm etmenin bedelini ödetmeden bırakmam seni.”
Boran, bu cüretkâr halim karşısında derin bir nefes aldı. Bakışları dudaklarımdan aşağıya, çıplak omuzlarıma ve oradan karnımdaki o yara izine kaydı. Ama bu kez bakışlarında acıma ya da korku yoktu; sadece saf bir hayranlık vardı. Elini belimden yukarıya doğru kaydırıp o izin üzerinde durdurdu.
“Bedelini ödemeye dünden razıyım.” dedi, sesi o kadar boğuk ve derinden geliyordu ki tenim ürperdi. “Yeter ki sen benden bir daha saklanma. Yeter ki o duvarları bir daha araya sokma.”
“Sokmam.” diye fısıldadım, sesimdeki kararlılık aramızdaki o son tereddüt kırıntılarını da yakıp kül etti. Artık ne bir kaçış vardı ne de saklanacak bir gölge. Gözlerinin içine, o en derinindeki yangına bakarak öne doğru eğildim ve dudaklarımızı bu kez ben birleştirdim. Bu öpücük, az önceki oyunbazlığın aksine, tüm ruhumu ona teslim ettiğimin sessiz ama en güçlü kanıtıydı.
Dudaklarım dudaklarından yavaşça ayrıldığında, onu tamamen kendi ritmime hapsetmek ister gibi kontrolü elimde tutmaya devam ettim. Başımı hafifçe yana eğip dudaklarımı boynundaki o erkeksi ve sert hatta, âdem elmasının tam üzerine bastırdım. Onun her yutkunuşunda teninin altında hareket eden o sertliği hissetmek içimdeki arzuyu daha da tetikliyordu.
Dudaklarım durmadı; birer tüy hafifliğinde ama yakıcı bir iz bırakarak aşağıya, köprücük kemiklerine doğru süzüldü. O keskin kemik hattını öperken, ellerimle de omuzlarındaki o gergin kasları kavradım. Boran’ın vücudu her dokunuşumda bir yay gibi geriliyor, elleri belimde sabırsızca sıkılaşıyordu. Köprücük kemiğinden göğsündeki o sert ve belirgin kaslara geçtiğimde, teninin altındaki kalbinin bir maraton koşuyormuşçasına hızlı çarptığını hissettim.
“İnci…” diye inledi Boran, sesi sanki yerin yedi kat altından geliyormuş gibi hırıltılıydı. “Beni delirtmeye mi çalışıyorsun?”
Cevap vermedim. Sadece dudaklarımla ve dilimle onun her bir kasını, her bir santimini tek tek ezberlemeye devam ettim. Parmak uçlarım göğüs kafesinde gezinirken, dudaklarım teninde yangınlar çıkarıyordu. Artık saklanacak bir yara izi, konuşulacak bir mesafe kalmamıştı; sadece Boran’ın tenine kazınan benim nefesim ve benim üzerime mühürlenen onun tutkusu vardı.
Boran artık daha fazla dayanamayacağını belli edercesine, belimi kavrayan elleriyle beni aniden altına alıp yatağa sabitlediğinde, gözlerindeki o hırçın alevin artık geri dönülmez bir noktada olduğunu gördüm. O saniyeden sonra zamanın ve mekânın hükmü tamamen yitti. Aramızdaki her dokunuş, aylarca biriken o sessiz çığlıkların birer cevabına dönüştü.
Bedenlerimiz, birbirini yıllardır tanıyormuşçasına bir uyumla, tutkunun o en yüksek ve en hırçın ritmine kapıldı. Boran, her hareketinde sanki tenime kendi ruhunu ilmek ilmek işliyordu. Kollarım boynuna sıkıca dolanmış, tırnaklarım omuzlarındaki kaslara tutunmuşken sadece onun varlığıyla dolup taşıyordum. Artık ne yara izi ne geçmişin gölgesi ne de söylenememiş sözler vardı; sadece tenin tene, kalbin kalbe en dürüst ve en derin itirafı vardı.
Aramızdaki o yoğun elektrik odadaki havayı iyice ağırlaştırırken her nefesimiz bir diğerinin ismini sayıkladı. Nihayet, o kaçınılmaz ve sarsıcı doruk noktasına ulaştığımızda, dünya etrafımızda bir toz bulutu gibi dağıldı. İkimiz de aynı anda, ruhlarımızı birbirine mühürleyen o muazzam tatminin kollarına kendimizi bıraktık.
Fırtına dindiğinde, Boran tüm ağırlığıyla ama bir o kadar da nazikçe üzerime uzandı. İkimiz de nefes nefeseydik. Başını boynumun çukuruna gömüp sıcak ve düzensiz soluklarını tenime bırakırken kollarını belime daha da sıkı doladı. O an, havuzdaki o oyunbazlıktan, mutfaktaki sitemlerden ve hastanedeki o soğuk mesafeden eser kalmamıştı. Sadece iki insanın, birbirinin kollarında nihayet "evini" bulmuş olmasının verdiği o mutlak sessizlik vardı.
Boran, güçlükle toparlanıp kendini yan tarafa bıraktı ve beni hemen göğsüne çekti. Başım onun güçlü, hâlâ hızlı çarpan kalbinin üzerindeydi. Eli saçlarımın arasında, şefkatli ve huzurlu bir ritimle gezinmeye başladı. Bu, az önceki o vahşi tutkunun ardından gelen en kıymetli ödüldü; sarsılmaz bir aidiyetin huzuru.
“Seni çok seviyorum…” diye fısıldadı. Sesi; az önceki fırtınanın yorgunluğunu, ayların özlemini ve ruhunun tüm samimiyetini taşıyordu. Bu basit cümle, o gece yatak odamızın duvarlarında yankılanan en güçlü yemin gibiydi.
Gözlerimi kapatıp onun teninin sıcaklığına, kalbinin o güven veren ritmine iyice sığındım. Bütün bedenim tatlı bir bitkinlikle sarmalanmıştı ama içimdeki o huzur her şeyin üzerindeydi. “Ben de seni seviyorum, hem de çok.” diye mırıldandım yorgunca. Sesim uykunun eşiğinde, kısık bir fısıltı halindeydi ama kalbimdeki yerini bulduğundan emindim.
Boran, bu cevabımla beni kollarıyla daha sıkı sarmaladı, başımın üzerine derin ve huzurlu bir öpücük bıraktı. Artık ne karnımdaki o izin sızısı kalmıştı ne de aramızdaki o soğuk mesafenin ağırlığı. Boran’ın kokusuyla sarmalanmış halde, uzun zaman sonra ilk defa gerçekten güvende olduğumu bilerek hayatımın en huzurlu uykusuna daldım. Artık her şey yolundaydı…
Bölüm Sonu
‣‣‣ Bölümü nasıl buldunuz? Umarım hoşunuza gitmiştir.
‣‣‣ İnci ve Boran sahneleri nasıldı, hoşunuza gitti mi?
‣‣‣ Göktuğ’un doğum günü sahnesi nasıldı?
‣‣‣ Adana’ya geldik bu bölüm, umarım düğün sahnesini beğenmişsinizdir…
Diğer bölümde görüşmek üzere, yorumlarınızı bekliyorum…
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 51.74k Okunma |
6.13k Oy |
0 Takip |
52 Bölümlü Kitap |