55. Bölüm

Adavet| 51

mutlu sonsuz
mutlusonsuz222

 

🖇️Umarım severek okuduğunuz bir bölüm olur, keyifli okumalar...

 

🖇️Satır arası yorum yapmayı ve oy vermeyi unutmayın lütfen...

 

51. Bölüm

Kirpiklerim, odanın içine sızan Adana güneşinin sıcak, altın sarısı ışıklarıyla hafifçe aralandığında bilincim henüz tam olarak yerine gelmemişti. Bedenim hala dünün o tatlı yorgunluğunu ve gecenin o yakıcı vuslatının izlerini taşıyordu. Ama uyanmamın asıl sebebi güneş değil, tenimde hissettiğim o yumuşak, tanıdık ve huzurlu dokunuştu.

Yanağımda hissettiğim sıcacık dudaklarla gülümsedim istemsizce. Dudakların hedefi, yanağımdan yavaşça kayarak boynuma indi. Dudaklarının izlediği o yakıcı yol, boynumun en hassas çukurunda duraksadığında içimdeki tüm uykulu hisler yerini tatlı bir ürpertiye bıraktı. Sabah mahmurluğuyla birleşen o boğuk nefesi, tenimde adeta çiçek açtırıyordu. Gözlerimi tam olarak açmadan, elimi yastığın üzerinde gezdirip onun gür saçlarının arasına daldırdım.

"Günaydın..." diye mırıldandım, sesim uykunun derinliklerinden gelen çatallı bir fısıltı gibiydi.

Boran, boynumdaki dudaklarını ayırmadan hafifçe güldü; o titreşimi doğrudan tenimde hissetmek, kalbimin ritmini bir anda hızlandırdı. Başını biraz kaldırıp uykudan yeni uyandığı için iyice koyulaşmış, darmadağın ama bir o kadar da yakışıklı görünen gözleriyle bana baktı.

“Günaydın güzel karım…” derken bakışlarındaki o yoğun şefkat, az önceki tutkulu fırtınanın yerini sarsılmaz bir aidiyete bıraktığını kanıtlıyordu. Eli, yastığın üzerinden kayıp yanağımı avcunun içine aldı; baş parmağıyla elmacık kemiğimi, sanki dünyanın en nadide mücevherine dokunur gibi usulca okşadı.

“Günaydın, uykucu…” dedi tekrar, sesi şimdi daha netti. Gözlerimi tamamen aralayıp onun o darmadağın saçlarına, uykunun mahmurluğuna rağmen parlayan gözlerine baktım. Yüzüme yaklaşıp beni uzun, sevgi dolu bir öpücükle mühürledi. “Hadi kalk artık..."

Kıkırdayarak başımı yastığa biraz daha gömdüm, gitmesine izin vermek istemez gibi kollarımı boynuna daha sıkı doladım. "Biraz daha..." diye mırıldandım uykulu bir nazla. “Çok mu yoruldun?” diye sordu alaycı ama şefkatli bir tonda. Gözlerinde, dün gece yaşanan her anın izini görüyordum. “Seni çok mu yordum, güzelim?”

Gülümsedim ve başımı hafifçe göğsüne yaslayıp, teninin o tanıdık sıcaklığını içime çektim. Sorusundaki o alaycı tınıya rağmen sesindeki o saf şefkat, içimi bir kez daha eritmeye yetti. "Yormak mı?" diye mırıldandım, parmaklarımı ensesindeki kısa saçlarının arasında gezdirirken. “Yormak ne kelime. Birbirimizi tükettik sevgilim. Şu an ruhumun bile yerinde olup olmadığından emin değilim.”

Boran, bu dürüst itirafım üzerine göğsünden kopan o derin, erkeksi kahkahasıyla odayı bir kez daha ısıttı. Beni kendine daha sıkı çekip saçlarımın arasına uzun, huzurlu bir öpücük bıraktı.

"Tükettik..." diye mırıldandı, sesi hala o gecenin yakıcı izlerini taşıyan bir boğukluktaydı. "Ama güzel tükettik. Eğer ruhun yerinde değilse, bil ki benimkinin yanına, en güvenli yere taşınmıştır. Orada kalmasında bir sakınca yok, ben ona kendi ruhumdan daha iyi bakarım."

“Biliyorum…” dedim gözlerimi huzurla kapayarak. Kollarında hiç uyanmamış gibi dinlenmeye devam ederken Boran’ın sesini duydum. “Babaannem aradı. Kahvaltıyı birlikte yapalım dedi. Ben de ona…” Duraksadığında kaşlarımı çattım. “Ne dedin?”

“İnci hala uyuyor, biraz yorgun dedim.” Diyerek omuz silkti umursamazca. Sanki hava durumundan bahsediyordu. “Ne diyebilirim ki? Saat öğlen iki oldu. Uyanmamız bile bir mucize.” Yerimde doğrulup çarşafı üzerime çektim. Gözlerim şokla açılmıştı. “Öğlen iki mi?”

Boran, benim bu telaşlı halime karşılık hiç istifini bozmadan yatağa iyice yayıldı, ellerini başının arkasında birleştirip o sinir bozucu derecede yakışıklı ve rahat tavrıyla sırıttı. "Evet, iki. Hatta iki buçuğa geliyor. Adana sıcağı bile pes etti, biz hala uykudaydık.”

"Boran!" diye inledim, yüzümün alev alev yandığını hissederek yastığı suratına doğru fırlattım. "Kadına resmen malzeme vermişsin! Kim bilir ne düşündü? Ayrıca saat iki ne demek? Ben hayatımda bu kadar geç uyanmadım!"

Boran, attığım yastığı havada ustalıkla yakalayıp yanına bıraktı ve çevik bir hareketle yerinden doğrulup bana yaklaştı. Çarşafın üzerinden belime sarılarak beni tekrar kendine doğru çekti. “Ne düşünürse düşünsün, boş versene. Tatile geldik.”

“Hemen duş almalıyım, sonra da yanlarına gitmeliyiz.” Diyerek yataktan kalktım hızlıca. “Rezil oldum resmen.” Diye söylenirken Boran güldü. "Bugün gezeceğimizi söyledim, bizi beklemiyorlar. Yani acele etmene gerek yok."

“Sağ ol ya.” Derken Boran, benim bu telaşlı halime karşılık yataktan kalkmak yerine yastığa biraz daha yayılıp ellerini başının arkasında birleştirerek o sinir bozucu derecede rahat tavrıyla beni izlemeye devam etti. Bakışlarında muziplik kalıntısı hala duruyordu. "Rica ederim güzelim." dedi keyifle.

Banyoya doğru ilerlerken Boran’ın şakacı tondan sıyrılıp ciddileşen sesini duydum. “İnci?” Yavaşça geriye doğru dönüp gözlerine baktığımda bakışlarındaki merakı yakaladım. “Herhangi bir ağrın falan var mı?”

Sorusundaki o samimi endişe, içimdeki tüm telaşı bir anda dindirdi. "Ağrım mı?" diye mırıldandım, elim gayriihtiyari karnıma gitti. "Hayır sevgilim, iyiyim. Sadece... biraz yorgunum o kadar.”

Boran, bu cevabımla tatmin olmayarak üsteledi. "Emin misin?"

Gülümseyerek ona doğru yürüdüm. Aramızdaki mesafeyi kapatıp yatağa otururken uzanıp elimi yanağına yasladım. "Sen benim canımı yakabilir misin ki?” diye fısıldadım. Yüzüne, o tanıdık, karmaşık ifade yerleşti. Kolları belimi kavrarken gözleri derinleşti.

“Teorik olarak senin ne kadar güçlü olduğunu, acıya ne kadar dayanıklı olduğunu biliyoruz. Doktor da öyle söylüyor zaten. Ama pratikte…” Duraksadı. Endişeyle karışık bir ilgiyle beni süzdü. “Pratik başka bir şey ve seni incitme düşüncesi bile beni mahvediyor." diye tamamladı cümlesini, sesi o kadar kısıktı ki sanki bu itirafı kendine bile yapmakta zorlanıyordu.

Ellerinin belimdeki tutuşu bir anda daha korumacı, daha titiz bir hal aldı; sanki dokunsa kırılacak bir camdan bibloymuşum gibi davranıyordu.

Gözlerimi onun o karanlık ama bu anın şefkatiyle yumuşamış gözlerine diktim. "Boran…" dedim, parmaklarımı sakallarının arasında gezdirerek. "Senin kolların benim için dünyadaki en güvenli yer. Orada bana acı değil, sadece huzur var. Lütfen, o 'incitme' korkusunu bir kenara bırak. Çünkü sen beni iyileştiren tek şeysin."

Boran, bu sözlerim üzerine derin bir nefes alıp dudaklarını alnıma yasladı ve küçük bir öpücük bıraktı. Bense aynı öpücüğü çenesine bırakarak sıcaklığını tenimde hissettim. Sonra hiç beklemeden yataktan kalktım ve tekrar banyoya yöneldim.

Banyoya girdiğimde, kapıyı kapatmadan önce son bir kez Boran’a baktım. Yatakta uzanmış beni izliyordu. Yüzündeki ifade, saatler önceki tutkulu yoğunluğun ardından gelen huzuru ve aynı zamanda beni kaybetme korkusunun hafifçe dağılmış halini taşıyordu.

Banyoda sıcak suyu açtım. Duşun altındaki buhar, aynayı hızla kapladı. Gözlerimi kapattım. Ilık su, bütün geceki yorgunluğumu alıp götürüyordu. O yara izinin üzerinden su akarken Boran’ın öpücüğünün şefkatini yeniden hissettim. Artık o iz, bir utanç kaynağı değil bir sevgi mührüydü.

​Kendime gelmek için biraz daha soğuk su açtım. Duşun altından çıktığımda, bedenim dinlenmiş ve zihnim açıktı. Hızla havluya sarındım ve aynanın buharını sildim. Yansımamdaki kadın, sadece fiziksel olarak değil, ruhsal olarak da iyileşmişti.

Banyodan çıktığımda Boran hâlâ yatağın kenarında, telefonunda bir şeyler okuyordu. Sesimi duyar duymaz başını kaldırdı. Gözleri, üzerimdeki büyük havluya rağmen çıplak bacağıma ve ıslak saçlarıma kaydı.

“Bu kadar hızlı olacağını düşünmemiştim.” dedi, telefonunu yanına bırakarak. Sesi, hayranlık doluydu. Havluya daha sıkı sarıldım. “Saat nerdeyse üç oldu. ” diye hatırlattım ama sesimdeki mutluluk gizlenemiyordu. “Hemen giyinmeliyim.”

​Boran yavaşça yataktan kalktı ve bana doğru yürüdü. Kaslı vücudu, sabah ışığında daha da belirgindi. “Acele etme, güzelim.” deyip bana yaklaştı ve ıslak saçlarımdan yayılan buhar kokusunu içine çekti. “Bütün gün bize ait. Yani, aceleye gerek yok.”

“Olsun, tüm günümü odada harcamak istemiyorum. Hem de Adana’ya gelmişken.” Derken bavuluma ilerledim. Yazlık askılı bir elbise çıkardıktan sonra hazırlanmaya başladım. Boran'da o sırada üzerine buz mavisi polo yaka bir tişört ve kot pantolon giydi her zamankinin aksine.

Saçlarımı tarayıp açık bırakırken yüzüme güneş kremini sürüp doğal haline bırakarak sadece dudaklarıma parlatıcı sürdükten sonra Boran'a döndüm. "Hazırım."

"O zaman çıkabiliriz." diyerek elini bana uzattı. Birlikte odadan çıktık. Asansörde, Boran aynadan yansıyan görüntümüze baktı ve gülümsedi. “Bütün gün bize ait.” diye fısıldadı. Gülümsedim. "Bunu ne kadar özlediğimi bilemezsin."

“Benim de.” Diyerek uzanıp şakağımı öperken huzurla iç çektim. Böyle olmak ne kadar güzeldi.

Asansörden inip restorana doğru ilerledik hızlı adımlarla. Otel restoranı, öğleden sonra iki olduğu için nispeten sakindi. Havuzu gören, gölge bir masaya oturduğumuzda garsonlar etrafımızda pervane olmaya başladı. Sanırım bir otele sahip olmanın en güzel yani bu olabilirdi.

Kahvaltılıklar yavaş yavaş masaya gelirken sıcak simit kokusu ve taze demlenmiş çayın buharı, sabahı daha da güzelleştiriyordu.

“Peki şimdi plan ne?” diye sordum, bir zeytin alırken. “Adana’yı gezeceğiz değil mi?”

Boran, sıcak simitten bir parça koparırken gülümsedi. “Tabii ki. Adana’ya hiç gitmedim demiştin.” diye hatırlattı, sesi tatlı bir neşe taşıyordu. “Seni benim için özel olan birkaç yere götüreceğim, istersen.” Dediğinde başımı omzuma doğru eğdim. “İstemek mi? Çok mutlu olurum.”

Boran, cevabım üzerine taze demlenmiş çayından bir yudum alıp bardağı masaya bıraktı. “Tamam, o zaman kahvaltıdan sonra çıkarız.”

Onu onaylarken bende tabağımdaki kahvaltılıkları yemeye koyuldum hızlı hızlı. Bir an önce gitmek istiyordum.

Kısa süren kahvaltıdan sonra otelden çıkıp kapıda bekleyen arabamıza bindiğimizde Boran konuştu. "O zaman, ilk durağımız Adana’nın o meşhur köprüsü Taş Köprü olacak.” Fatih, Boran’dan aldığı emirle Adana sokaklarında ilerlemeye başlarken başımı Boran’ın omzuna yasladım.

Uzun sayılabilecek bir süre zarfında arabayla ilerledikten sonra Fatih arabayı park ettiğinde camdan dışarı baktım. Karşımızda, Taş Köprü heybetiyle Seyhan Nehri'nin üzerinde uzanıyordu. Kalın, düzgün kesilmiş kireç taşı bloklarından inşa edilmiş görkemli yapı, suyun üzerinde sıralanan kemerleriyle adeta asırlara meydan okuyordu. Köprünün eski ama sağlam duruşu, ortasından geçen yolun genişliği ve nehrin iki yakasını asırlardır birleştiren o kararlılığı, beni anında etkisi altına aldı.

Boran ile aynı anda arabadan indiğimizde Boran elini bana doğru uzatıp gülümsedi. “Hoş geldin Adana’ya gelin hanım.” dedi, sesi sakindi. Elini tutarken istemsizce gülümsesem de aklıma gelen şeyle yüzümü buruşturdum. “Gelin Hanım deme lütfen, Gülsüm Hanım geliyor aklıma.”

Boran’da cümlemle yüzünü buruştururken yüzündeki o ekşimeyle elini ensesine götürüp hafifçe ovuşturdu. “Haklısın. O sıfat şu an ikimizin de duymak isteyeceği son şey olabilir.” Dedikten sonra beni köprüye doğru yönlendirdi.

Köprünün eski taşları, öğle güneşinde parlıyordu. Seyhan Nehri’nin geniş suları, aşağıda sakin sakin akıyordu. Köprünün üzerinde yürürken bakışlarımı nehirden çekip Boran’a çevirdim. “Buranın tarihini de biliyor musun?” dedim imalı bir şekilde. İtalya’da bilgisiyle beni çok etkilemişti. O yüzden merak ediyordum. “Sence?” dedi bana göz kırparak. Tabii ki biliyordu. “Madem merak ediyorsun, anlatayım.”

Adımları duraksadığında beni köprünün korkuluklarına doğru yönlendirdi. Seyhan Nehri’ne baktı ilk önce. Sonra da anlatmaya başladı. “Bu köprü, tahmin edilenin çok ötesinde bir geçmişe sahip aslında. Bizans İmparatoru Justinianus döneminde, 6. yüzyılda büyük ölçüde restore edilmiş olsa da ilk temelleri çok daha eskiye, Roma dönemine dayanıyor. Düşünsene, on beş asırdan fazla bir süredir burada duruyor. Seyhan'ın iki yakasını birleştiriyor. Tarihte İpek Yolu üzerinde önemli bir geçiş noktası olmuş. Her gelen, buradan geçmiş.”

Gözleri, anlattığı tarihin heyecanıyla parlıyordu. Gülümseyerek onu dinlerken fısıldadım. “O çalışma odasındaki tüm tarih kitaplarını okuduğunu düşünmüyordum biliyor musun? Tarihle bu kadar ilgili olman şaşırtıcı. Babaannen doktor olmak istiyor deyince sayısal zekanın daha iyi olduğunu düşünmüştüm.”

“Güzelim şöyle bir gerçek var ki her sayısalcı Tarih’i sever.” Cümlesiyle kaşlarımı çattım. “Öyle bir kural mı var?” Sorumla birlikte başını salladı Boran. “Benim çevremde çoğu kişi öyleydi.”

Göz kırparak devam etti. "Tarih de bir nevi matematik değil mi aslında? Sebep-sonuç ilişkileri, stratejik hamleler, imparatorlukların yükseliş ve çöküş grafiklerindeki o kaçınılmaz döngü... Hepsi birer denklem gibi.”

Sözlerinin doğruluğu ile belli belirsiz başımı sallarken devam etti. "Bak, bu köprü sadece iki yakayı birleştirmiyor." dedi eliyle geniş yolu işaret ederek. "Zamanı da birleştiriyor. Biz şu an 21. yüzyılın telaşıyla buradayız ama bastığımız bu taşlar Bizanslı bir tüccarın, Osmanlı bir askerin ya da İpek Yolu’ndan geçen bir kervancının adımlarını da tanıyor.”

“Vay be, hiç böyle düşünmemiştim.” Dedim etkilenerek. Boran’ın bir şeylere bakış açısı her zaman beni şaşırtıyordu zaten. Bakışları Seyhan’ın serin sularından kopup doğrudan benim gözlerime kilitlendiğinde gülümsedi. “Doktor olmak, insanları yaşatmak, onların sorunlarını çözmek istesem de neyi neden kurtardığını anlamamak bence hoş değil. Tarih de bu yönüyle bağlantılı aslında.”

Boran’ın bu felsefi derinliği karşısında, bakışlarımı bir an bile ondan ayıramadım. "Neyi, neden kurtardığını anlamak..." diye tekrar ettim fısıltıyla. "Yani sen, sadece bir bedeni iyileştirmekle yetinmez, o bedenin hangi geçmişten geldiğini, hangi hikayeyi taşıdığını da bilmek isterdin."

Boran, bu tespitimle birlikte köprünün taş korkuluğuna yaslandı, gözlerini hafifçe kısarak rüzgârın yüzünü yalamasına izin verdi. "Aynen öyle bir tanem.”

Etkilenmiş bir biçimde ona bakmayı sürdürürken bana doğru hafifçe yaklaşıp muzip bir ifadeyle devam etti cümlelerine. "Ayrıca, sayısalcı olmamın bir avantajı daha var: Seninle geçireceğim saniyelerin, dakikaların hesabını çok iyi tutabiliyorum. Mesela şu an, Adana'ya ayak bastığımızdan beri yüzünde oluşan o şaşkın ifadenin kaç saniye sürdüğünü tam olarak biliyorum."

Gülerek omzuna hafifçe vurdum. "Tam bir mühendis kafasıyla romantizm yapıyorsun Boran, inanılmazsın."

"Romantizm değil, gerçekler." diyerek kolunu omzuma attı. “Ayrıca ben ne mühendisim ne doktorum biliyorsun. Öyle alelade bir iş adamıyım.”

“Ve bir de Oxford’da okumuş mafya.” Dedim kulağına doğru fısıldayarak. İstemsizce güldüm. “Kulağa çok garip geliyor.” Boran mafya kelimesini duyduğunda bir an duraksadı. “Tabii garip gelir, ismimle o kelimeyi bir arada kullanmak bana hakaret.” Dedi neredeyse trip atarcasına.

Boran’ın o sahte ama bir o kadar da gururlu "trip" hali karşısında kahkahamı zor tuttum. Kolunun altından sıyrılıp tam karşısına geçtim ve geri geri yürümeye başladım. Gözlerimi kısarak, sanki onu ilk kez görüyormuşum gibi süzdüm.

"Hakaret mi?" dedim, kaşlarımı muzipçe kaldırarak. “Oxford’da dirsek çürütüp makroekonomi derslerinde ter döküp sonra burada 'mafya' diye anılmak... Kaderin cilvesi dedikleri bu olsa gerek.” Diye karşılık verdi bana.

Gururla gözlerine bakarken devam ettim. "Oxford mezunu, aristokrat tavırlı, tarih profesörü edasıyla köprü anlatan ama aynı zamanda İstanbul’un tozunu attıran o sert adamdan bahsediyoruz... Kabul et Boran, sen dünyanın en 'kafa karıştıran' karışımısın. Mafya demeyelim de, 'geleneksel yöntemlerle modern çözüm üreten stratejist' mi diyelim?"

Boran duraksadı, ellerini kumaş pantolonunun ceplerine sokup o kendine has, ağırbaşlı ama bir o kadar da yakıcı bakışıyla beni izledi. "Stratejist..." diye mırıldandı, kelimeyi ağzında yuvarlayarak. "Bak bu kulağa daha klas geliyor. Ama neyse ki gerçeği biliyorsun.” Deyip göz kırptı. Biliyordum ve bildiğim şeyden memnundum. Onun gerçek bir mafya olmaması içimi hem rahatlatıp hem de beni korkutuyordu.

“Ne olursa olsun sen sadece Boran’sın benim için.” Dedim kafamdaki düşünceleri atmak için gözlerinin içine bakarak. Cümlemle sanki sırtındaki o görünmez yükü bir anlığına Taş Köprü’nün kadim gövdesine bırakmış gibi derin bir nefes aldı.

“Sadece Boran...” diye fısıldadı, kelimenin tadını çıkarır gibi. “Bunu duymaya, sadece bu olmaya o kadar ihtiyacım var ki. Başkalarının beklentileri, soyadımın ağırlığı veya o meşhur 'gelenekler' olmadan... Sadece senin yanındaki o adam olmak, Oxford’daki tüm o derecelerden daha kıymetli.”

“Utandırıyorsunuz beni Boran Bey.” Dedim gözlerimin içi gülerek. Elimi yanağına yaslayıp sakallarını severken yüzümü yüzüne yaklaştırdım. Gözlerinin içine bakarken "O zaman…" dedim kısık bir sesle, dudaklarım onun dudaklarına belli belirsiz değerken. "Sadece Boran kalmaya devam et. Ben o adamı, tüm o Oxford diplomalarından ya da Demirhanlı heybetinden çok daha fazla seviyorum."

“Bende seni çok seviyorum.” Deyip dudaklarıma doğru eğildiğinde çok küçük bir buse kondurarak geri çekildim ve elini tuttum. Boran bir an için kalakaldığında güldüm. “Adana halkına, Boran Ağa hakkında dedikodu vermeyelim değil mi?”

Havada asılı kalan o vuslatın yarım kalmışlığıyla gözlerini kırpıştırırken cümlemle yüzü anında ekşidi. Sanki ağzına çok ekşi bir limon almış gibi suratını buruşturdu. "Ağa değilim ben.”

Tepkisi istemsizce gülmeme neden olurken ellerimi kaldırdım teslim olur gibi. “Tamam, değilsin.” Gülüşüm, Taş Köprü’nün rüzgarıyla birleşip havaya karışırken Boran hala o memnuniyetsiz yüz ifadesini korumaya çalışıyordu. "Gerçekten değilsin." diye ekledim muzipçe, sanki bir çocuğu ikna eder gibi. "Sadece birazcık... Heybetlisin, sözün geçiyor, herkes önünde düğme ilikliyor ve tesadüfen bir malikanede yaşıyorsun. Ama ağa değilsin, asla!"

Boran, bu dalga geçen tavrıma karşılık gözlerini devirdi ve beni kolunun altına çekip saçıma bir öpücük bıraktı. "Dalga geçme İnci." dedi sesi tekrar o güven veren tınıya dönerken. "O kelimenin altında yatan o eski kafa zihniyeti kırmak için Oxford'da dirsek çürüttüm ben. Ama gel gör ki Adana'nın sıcağı gibi, bu etiket de insanın üzerine yapışıp kalıyor."

“Sende bir yenilik getirdin işte, Oxfordlu ağa.” Dediğimde "Oxfordlu ağa..." diye tekrar etti Boran, sanki kelimeler ağzında kötü bir tat bırakmış gibi yüzünü buruşturmaya devam ederek. "Kulağa tam bir trajikomik roman başlığı gibi geliyor, farkındasın değil mi? Bir elimde Shakespeare, diğer elimde tespih... Adana sıcağında kışlık ceketle gezen o tuhaf tipler gibi hissettirme bana kendimi."

O hali gözlerimde canlanırken istemsizce sesli bir kahkaha attım. Kahkaham sokağın yankısıyla birleşirken Boran duraksayıp elini beline koyarak otoriteyle ama gözlerindeki o engelleyemediği parıltıyla bana baktı. "Gülme İnci, ciddiyim... Dalga geçme benimle!"

“Tamam, geçmiyorum.” Dedim kendimi durdurarak. Koluna girerken ekledim. “Ama ne yapayım yüz ifaden çok hoşuma gidiyor.” Boran "hoşuna gidiyor demek?" diyerek tek kaşını muzipçe kaldırdı. Az önceki o sahte otoriter tavrı, yerini tamamen bana teslim olmuş, yumuşacık bir bakışa bıraktı. “Sizi güldürebildiysek ne mutlu İnci Hanım.”

“Beni hep güldürüyorsunuz zaten Boran Bey.” Dedim bende flörtöz bir şekilde. Boran cümlemle elini omzuma yaslayıp beni göğsüne çekerken bende kolumu beline sardım.

Yürümeye devam ederken aramızda bir süre sessizlik oldu. Akan nehrin o huzur veren sesi, Adana’nın damarlarında dolaşan o kadim uğultu, adımlarımıza eşlik ederken içimi tarif edilemez bir dinginlik kapladı. Boran’ın göğsüne yaslanmış, kolum beline sıkıca sarılı bir halde yürürken dünyanın geri kalan tüm gürültüsü zihnimde sessize alınmış gibiydi.

Sadece rüzgârın tenimizi yalaması, nehrin kıyıya vuran o hafif tıpırtısı ve en çok da Boran’ın o her zamanki güven veren kalp atışları vardı.

Düşünüyordum da... Çok değil, birkaç ay önce bu anın hayali bile bana imkansız bir masal gibi gelirdi. Hayat bizi öyle fırtınaların ortasına atmıştı ki, durup nefes alacak bir liman bulabileceğimize dair umudum yavaş yavaş solmuştu. Ama şimdi, o limanın tam kalbindeydim. Boran’ın o sert, zaman zaman ürkütücü olan omuzları, benim için yeryüzündeki en huzurlu sığınak haline gelmişti.

Onun varlığını, tenime değen sıcaklığını hissettikçe ruhumdaki o eski, kırılgan parçaların birer birer onarıldığını hissediyordum. Artık sadece "İnci" değildim; sevilen, korunan ve her şeyden önemlisi anlaşılan bir kadındım. Bu sessizliğin içinde bile Boran’ın beni duyduğunu, ruhumun en derinindeki o huzur çığlıklarına eşlik ettiğini biliyordum.

Başımı omzuna biraz daha yaslayıp burnumu o tanıdık, erkeksi kokusuna gömdüm. Bu koku; güvenin, aidiyetin ve artık asla yalnız kalmayacağımın en somut kanıtıydı.

Boran düşüncelerime daldığımı fark etmiş gibi konuştu. “Aslında anlattığım tarihten daha öte bir anlamı var buranın benim için. Başka bir hikayesi var.”

“Neymiş o hikâye?” dedim meraklı bir tonda. Düşüncelerimden anında sıyrılmıştım cümlesiyle. Boran küçük bir tebessüm etti ama o kadar içtendi ki gamzeleri bile ortaya çıkmıştı. Bu durum beni daha da heyecanlandırırken cümlelerine devam etti. “Annem, babamı…” deyip duraksayarak gözlerini kapadı birkaç saniye. Sonra devam etti. “Yani Yavuz Bey’i burada görmüş ilk defa, tabii Yavuz Bey’de onu.”

Hikaye güzeldi, anlamlıydı belki ama benim asıl dikkatimi çeken şey babasına hitabıydı. Onun hakkında öğrendiği gerçeklerden sonra özellikle bu hitaptan kaçınıyordu. Çok acı verici bir şeydi bir evladın babasına bu şekilde hitap etmekten kaçınması ama benim babamda dahil olmak üzere o ikisi kendi elleriyle yaratmıştı bu sonu.

Boran sanki normalmiş gibi devam etti sözlerine. “Yavuz Bey, annemi görebilme umuduyla buraya gelirmiş annemi gördüğü saatte ve öyle birkaç kere daha karşılaşmışlar. En sonunda da konuşmuşlar, tanışmışlar. Sonra burada evlenme teklifi etmiş Yavuz Bey. Annem için burası, Demirhanlı ailesinin başlangıcının, aşkın ve sadakatin mührünün atıldığı yer olmuş. Bu yüzden benim içinde kıymetli bir yer.”

Duyduğum hikaye etkilemişti beni ama asıl etkileyen şey Boran’ın her daim annesine olan saygısı ve bu hatıraya verdiği değerdi. Babasından bahsederken ördüğü o buzdan duvarlar, annesinin adı geçtiğinde birer birer eriyor; yerini şefkat dolu, neredeyse kutsal bir saygıya bırakıyordu. Bu çok güzel bir şeydi.

“Onunla bir kez gelmiştik buraya. Daha hastalığı ilerlememişti o zaman. İnsan en sevdiklerini en değerli hatıralarının olduğu yere götürür demişti bana. Yavuz Bey her ne kadar kötü bir adam olsa da annemin en değer verdiği insandı, gerçi o zamanlar o da böyle değildi.” Dedi düşünceli bir tonda.

Her hareketini itinayla izleyip onu dinlerken Boran nehre doğru baktı. Her zaman güçlü duran o adam konu annesi olduğunda küçük bir çocuk oluyordu ve biliyordum ki bir aralar Yavuz Bey’in iyi olup sonradan bu kötülüklere girmesi onu hala daha çok hırpalıyordu.

"Annem burayı anlatırken gözleri hep parlardı." dedi, bakışlarını tekrar bana çevirerek. "Yavuz Bey’in bu köprünün tam ortasında diz çöktüğünü, Seyhan’ın şahitliğinde söz verdiğini söylerdi. O zamanlar her şey daha saftı belki de. Güç, hırs, para sevdası Yavuz Bey’i henüz bu kadar katılaştırmamıştı."

Ne diyeceğimi bilemeyerek ona bakarken gülümseyerek ekledi. “İşte şimdi biz buradayız. Annemle geçirdiğim en güzel anılardan birinin yaşandığı bu yerdeyiz.”

Birden içime hoş bir sıcaklık yayıldı. Boran’ın annesine olan sevgisi her zaman kalbimi ısıtır, ona hayranlık duymamı sağlardı. Annesiyle yaşadığı tüm güzel anıların ev sahipliği yaptığı yerlere beni götürmeye özen gösterirdi belki de bu içindeki eksikliğe iyi geliyordu bilmiyordum. Bildiğim tek şey o böyle yaptıkça parmağımdaki yüzük daha da anlam kazanıyordu. Ona olan sevgim daha da artıyordu.

“Bu köprü, onlara şahitlik etti ve şimdi de bize şahitlik ediyor. Annemin aşkına tanıklık eden bu köprü şimdi de benim aşkıma şahitlik etsin istedim.” Diye sözlerini sürdürdüğünde gözlerim doldu. Çok zarifti, harika bir adamdı.

Boran dolan gözlerimi fark ettiğinde duraksadı ve başparmağıyla yanağımı usulca okşadı. Bakışlarındaki o derin şefkat, az önce anlattığı asırlık taşlardan daha sağlam bir güven veriyordu bana. “Şşşt, doldurma o güzel gözleri hemen.” diye fısıldadı. “Burada sadece huzur ve mutluluk olmalı. Annem de böyle isterdi. Oğluyla kızı mutlu olsun, buradaki anları mutlulukla hatırlasın isterdi.”

Boran’ın parmak uçları yanağımda süzülürken sesindeki o kadifemsi ton içimdeki tüm fırtınaları dindirmeye yetmişti. "Kızı..." kelimesi dudaklarından döküldüğünde kalbimde bir yerlerin eridiğini hissettim. Beni, annesinin o hiç solmayan hatırasına ve bu kadim köprünün hikayesine dahil etmesi çok güzel bir duyguydu.

“Öyle de olacak…” dedim kendimden emin bir şekilde. “Onu hayal kırıklığına uğratmayacağız, bu köprünün taşıdığı hatıralara biz de en güzelini ekleyeceğiz." Dedim bir yemin gibi. Gözlerinin içine bakarken devam ettim sözlerime. “Onların aşkına şahit olmuş bu yerde bende bir şeyler söylemek istiyorum…”

“Ne istersen.” Dedi Boran beklentiyle. Boran’ın gözlerinin derinliklerine, o her zaman sarsılmaz duran ama şu an karşımda çocuksu bir merakla parlayan bakışlarına odaklandım. Ellerini ellerimin arasına aldım; bu an, bu köprü ve altımızdan akıp giden Seyhan, bizim sonsuzluk yeminimiz olsun istedim.

“Annen, Yavuz Bey’in o saflığına aşık olmuştu belki ama ben sadece o saflığına değil... Her şeye rağmen dik duran o mağrur başını, adaleti kendi vicdanında tartan o sarsılmaz dürüstlüğünü seviyorum. Bazen koca bir şehri sırtında taşıyan o devasa dağ olmanı, bazen de sadece dizlerimde huzur arayan o savunmasız küçük erkek çocuğunu seviyorum. Başkalarına karşı ördün o aşılmaz duvarların ardında, sadece benim görebildiğim o yumuşacık kalbi; en sert fırtınalarda bile kırılmayan ama bir haksızlık gördüğünde titreyen o merhametini seviyorum."

Sesim biraz daha kısaldı, kalbimin atışları Taş Köprü’nün bin yıllık taşlarına yankılandı. "Çok güçlüsün, evet... Ama o gücün içinde, yeri geldiğinde bir hatıra için sessizce ağlamayı bilen, duygularından kaçmayan o cesaretini seviyorum. Oxford’daki o ağırbaşlı profesör edanı da, Adana’nın tozuna toprağına karışmış o delikanlı ruhunu da... Ben, tüm bu zıtlıkların içinde kendini var eden, her parçasıyla bütünleşmiş o adama aşık oldum. Sadece kahramanım olduğun için değil, zaaflarınla da 'benim' olduğun için."

Boran, bu dürüst ve çıplak itirafım karşısında adeta nefes almayı unuttu. Gözlerindeki o yoğun parlaklık, bir adamın sevdiği kadının dilinden kendi ruhunu duymasının verdiği o muazzam tatminle harmanlandı. Yüzünde, az önceki hüzünden eser kalmayan, yerini tamamen hayranlık ve derin bir aidiyete bırakan o eşsiz gülümseme yayıldı.

"Ve Nergis anneye..." dedim, adını ilk kez bu kadar sahiplenerek telaffuz ederken. "Ona ne kadar teşekkür etsem az. Dünyanın en zor coğrafyasında, en katı kuralların arasında bu kadar güzel, bu kadar incelikli ve sevgi dolu bir evlat yetiştirdiği için ona minnettarım. Seni bana hazırladığı için... Onun mirası sadece bu anılar değil Boran, onun en büyük mirası sensin ve ben o mirasa ömrüm boyunca sahip çıkacağım, söz veriyorum."

Boran "Nergis anne" deyişimle birlikte bir anlığına nefesini tuttu. Sanki bu iki kelime, yıllardır göğsünde taşıdığı o ağır taşı bir anda tüy gibi hafifletmişti. Gözleri doldu ama bu seferki hüzünden değil, ruhunun en ücra köşelerine kadar hissedilen o muazzam anlaşılma duygusundandı.

"Onu hiç tanımamış olsan da, ruhunu bu kadar iyi anlaman... Beni onun mirası olarak görüp bağrına basman...Annem şu an bizi bir yerlerden izliyorsa 'İyi ki' diyordur. İyi ki böyle bir kızım var.” Eğilip alnımı uzunca öptüğünde gözlerimi kapattım.

Boran geri çekildiğinde, gözlerinde az önceki o hüzünlü pus tamamen dağılmış, yerine gururlu ve sımsıcak bakışları ve gülümsemesi gelmişti. "Hadi." dedi, bu sefer sesi tamamen o neşeli, Adanalı Boran’a bürünerek. "Bu kadar duygu seli yeter.”

Başka bir şey söylemeden el ele tutuşup Taş Köprü'nün tarihi taşları üzerinde yavaşça yürümeye devam ettiğimizde Seyhan Nehri’nin geniş suları, aşağıda sakin sakin akıyordu. Nehrin üzerindeki hafif rüzgar, saçlarımızı nazikçe okşuyor, ikindi güneşi ise binlerce yıllık kireç taşı bloklarını ısıtıyordu.

“Çok güzel bir yermiş burası, keşke o zaman beni çağırdığında gelseydim.” Diye konuyu değiştirdiğimde Boran onayladı. “Keşke, şimdi epey sıcak. Biraz bunaltıcı oluyor. O zaman daha rahat gezerdik.” Dediğinde şakacı bir şekilde ona döndüm. “Sanki o zaman başını işten kaldırıp benimle gezecektin.”

Cümlemle birlikte Boran’ın kaşları havalandı. “O ne demekmiş öyle?” Cümlesine karşılık omuz silktim. “Yalan mı, iş söz konusu olunca biraz unutuluyoruz.” Dediğimde Boran iç çekti. Haklı olduğumu biliyordu. Bundan şikayetçi olabilirdim belki ama bunun için ona kızacak değildim. Ben onun hayatına girdiğim andan itibaren ve hatta girmeden bile durum buydu.

“Bundan sonra iş ikinci planda olacak.” Dediğinde kaşlarımı çattım ve trip atarcasına konuştum. “Yani bundan önce birinci sıradaydı. Bari açık açık söyleme.”

“Öyle değil sanıyordum ama öyleymiş, bunu ayrı geçirdiğimiz günlerde daha net anladım.” Buruk, hüzünlü bir tonda söylediği cümle ile nehrin sularına baktı. “Ben, hayatımın büyük bir kısmını, her şeyin kontrol altında olması gerektiğine inanarak geçirdim. İş, güç, aile baskısı… Bunlar benim kalkanlarımdı. Sonra sen geldin, böyle olmadığını anladım ama değiştiremedim kendimi.”

Adımlarımı durdurarak direkt ona doğru döndüm. Yaptığım şaka onun kendini sorgulamasına neden olmuştu ve ben asla bunu istemiyordum. “Değiştirme de zaten.” Dedim hızla. “Ben senden kendini değiştirmeni hiçbir zaman istemedim, istemem de. Ben sana böyle âşık oldum. Sadece şaka yapıyordum.”

Boran gözlerini nehirden çekip bana baktığında elimi yanağına doğru uzatıp sakallarını sevdim. “Sakın kendini bir şeyler için zorlama, neden böyle söylediğini de biliyorum. Hala daha içinde keşkeler var ama hayır Boran, senin içinden geçirdiğin şey yüzünden bunlar başımıza gelmedi. O yüzden hayatımıza kaldığımız gibi, aynı şekilde devam edeceğiz.”

Elimi yanağından alıp dudaklarına götürdü ve avuç içimi minnettar bir öpücükle mühürledi. “Psikolog Hanım yine formunda.” Dediğinde güldüm içten bir şekilde. “Her zaman.”

"Psikolog bir eşin olmasının en büyük dezavantajı bu…" dedi Boran, yüzünde o çok sevdiğim muzip ifadeyle. "Tek bir cümlenle bütün savunma mekanizmalarımı çökertiyorsun. Karşında ne Oxford diploması kalıyor ne de Demirhanlı sertliği."

Gülüşüme eşlik ederken beni kolunun altına aldı ve Taş Köprü’nün sonuna doğru yürümeye başladık. Onun yandan profiline bakarken keyifle güldüm. “Biraz da öyle olmalı zaten, kişinin mesleğiyle değil kendisiyle ilgileniyoruz sonuçta.”

Boran muzip bir gülümsemeyle bana baktı. “Kendimle ilgilenilmesinden hiç şikayetçi değilim. Hatta mümkünse bu ‘ilgi’ seanslarını Adana’da biraz sıklaştıralım Psikolog Hanım. Malum, buranın havası sert, suyumuz sert... Benim de biraz rehabilite edilmeye ihtiyacım olabilir.”

“Emrinize amadeyim Boran Bey, ne zaman isterseniz.” Dedim gülerek. Boran tek kaşını kaldırdı. “Böyle açık çek vermemeliydin. Her zaman isterim.” Boran’ın bu cevabıyla birlikte Taş Köprü’nün o vakur havası, yerini ikimizin arasında uçuşan muzip bir enerjiye bıraktı. Gözlerindeki o haylaz parıltı, az önceki sohbeti tamamen dağıtmıştı.

“Bak sen…Bu kadar talepkar olduğunuzu bilmiyordum Boran Bey. Yoğun bir randevu defterim var, araya sıkıştırabilir miyiz bakmam lazım.”

Boran, bu şakama karşılık kolunu omzuma attı ve beni kendine iyice çekerek saçlarımın arasına kısa bir öpücük kondurdu. “Benim için her zaman bir boşluk vardır bence. Sonuçta en sadık ve en ‘özel’ danışanınız benim.”

Gülerek baktım yüzüne. “Öylesin.” Verdiğim cevapla öyle bir gülümsedi ki yanağındaki gamzeler belirginleşti anında. Çok seviyordum onu böyle gülümsetebilmeyi. Elimi gamzesinin üzerine yaslayıp uzanarak gülüşünden öptüm.

Gülüşüne kondurduğum o küçük ve masum öpücüğün ardından tam geri çekilecekken Boran’ın eli ensemdeki yerini sabitledi. Parmakları saçlarımın arasına sızarken o az önceki muzip hali bir anda yerini koyu bir yoğunluğa bıraktı. Gitmeme izin vermek yerine beni kendine daha çok çekti ve dudaklarını dudaklarıma çok daha derin, çok daha sahiplenici bir şekilde bastırdı.

Nefes nefese geri çekildiğinde, alnını alnıma yasladı. Gözleri kapalıydı ama yüzünde, az önceki şakacı tavrından çok daha gerçek, çok daha huzurlu bir gülümseme asılı kalmıştı. “Öyle hemen kaçmak yok, kaçış bir kere olur.” diye fısıldadı, sesi dudaklarımın üzerinde titreyerek. “Burada, bu köprünün şahitliğinde alınan her öpücüğün bir bedeli vardır. O da daha fazlasına razı gelmektir.”

Gözlerimi açtığımda, o her zamanki sert ve otoriter Boran’ın tamamen silindiğini, yerini sadece bana ait olan o adamın aldığını gördüm. Elini hala gamzesinin üzerinde tutuyordum ve şimdi orası, az önceki öpücüğün sıcaklığıyla daha da belirginleşmişti.

“Her ne kadar bu bahane gibi gelse de bedelini ödemeye razıyım o zaman.” dedim, sesim benim bile beklemediğim kadar yumuşak ve kararlı çıkmıştı.

Boran bu cevabımla birlikte tekrar gülümsedi ve elimi gamzesinden alıp sıkıca kavradı. Hiçbir şey söylemeden, sanki dünyanın en kıymetli hazinesini taşıyormuş gibi büyük bir gururla köprünün sonuna doğru yürütmeye başladı beni.

Huzurla suyun akışını dinlerken aramızdaki sessizliği Boran bozdu tekrardan. “Dün düğün konusunda neden öyle söyledin, gerçekten istemiyor musun?” Başımı salladım onaylamak adına. “İstemiyorum.” Boran bana doğru bakarken sorgulamaktan vazgeçmedi. “Neden peki, istiyordun. Öyle konuşmuştuk. Gülsüm Hanım mı mesele?”

Boran, sorunu tek bir kaynağa indirmeye çalışıyordu ama bu kadar basit değildi. İç çekerek ona doğru baktım. Aslında tam bir mesele yoktu, cevap yoktu. İçimde birikmiş şeyler vardı hevesimi kaçıran ve bu benim için yeterli bir cevaptı aslında. Ama bunu onun da bilmesi gerekiyordu.

"Gülsüm Hanım, yaşadıklarımız, düğün yapacak olsak katılacak kimsemin olmaması abimler dışında… Bence zorlamaya gerek yok." dedim tane tane konuşarak. Dudaklarımdan dökülen her kelime, içimdeki o burukluğu açığa vuruyordu. "Hayatın bize bir anda sunduğu o nikahı kabullenmek çok daha doğru. Benim fazlasında gözüm yok. Hem bak isteme yaptık gönlümüzce. Düğün benim için önemli değil."

Ardından onun gururunu ve ailesini düşündüğümü belli ederek ekledim. "Biliyorum sen istiyorsun. Babaannen de isterdi. Belki soyadınız bunu gerektirirdi. Ama yapılması zorunlu olsaydı ilk evlendiğimizde yapılırdı diye düşünüyorum, yanlış mı düşünüyorum bilmiyorum.”

Boran, sözlerimi sindirir gibi bir süre sessiz kaldı. Elini uzatıp yanağımı okşadı. “Babaannem veya soyadın getirdikleri umurumda değil. Senin isteklerin daha öncelikli benim için. Düğünler zaten çok severek katıldığım organizasyonlar değil. Sadece cümlen aklımda duruyor. Gelinlikle ilgili.”

Dün gibi hatırlıyordum sözlerimi. Anlaşmalı olarak evlendiğimiz için gelinlik giymemiştim ve Boran istersem aldırtabileceğini söylemişti, hatta nikahı ertelemeyi teklif etmişti. Bende sevdiğim adam için giyeceğimi söylemiştim. O zamanlar karşımdaki adamı canımdan çok seveceğimi bilmiyordum tabii.

“Her şey rayına oturduğunda giymek istersin diye düşündüm, sevdiğin adam olarak bana giyersin diye hayal ettim hep.” Dediğinde burukça baktım ona doğru sonra da tebessüm ettim. “Bir tek sana giyerdim zaten o gelinliği.”

Cümlemle birlikte gözlerini kıstı. “Bir zahmet yani, başka kime giyeceksin.” Boran’ın o her zamanki sahiplenici, hafif kıskanç ama bir o kadar da muzip tavrı, az önceki duygusal atmosferi bir anda dağıtmaya yetmişti. Gülerek mırıldandım. “Hayır sana sevdiğim adam diyorum, takıldığın şey başka biri mi?”

“Beni sevdiğini zaten biliyorum, başka neye takılayım.” Dedi Boran kaşlarını çatarak. “Beyazlar içinde başkasının gelini olmuşsun, benim için önemli olan bu.” Deyip gözlerini kapattı. Sonra aklına olmayacak düşünceler gelmiş olacak ki yüzünü buruşturdu.

Gözlerini tekrar açtığında, o derin kahvelerde hem komik hem de son derece ciddi bir sahiplenme vardı. "Hayır, düşüncesi bile asabımı bozuyor." diye mırıldandı, sesi hafifçe pürüzleşmişti. "Beyazlar içindesin, gülümsüyorsun ama yanında ben yokum. O düğünü daha başlamadan dağıtırdım herhalde.”

“Hadi ama dürüst olalım, asla böyle bir şey yapmazsın.” Dedim anında. Boran tek kaşını kaldırdı. “Beni tanımamışsın hiç.” Sitemle söylediği cümleyle başımı iki yana salladım. “Hayır çok iyi tanıyorum, evlendiğim adamı seviyorsam hiçbir şey yapmazsın, yapmadın.”

Ona eski günleri hatırlattığımda duraksadı. Tam dediğim gibi yapmıştı. Başka birini sevdiğimi düşündüğü için kalbine gömmüştü içindeki duyguları. Sonra sabırla bana anlatmayı beklemişti, saygı duymuştu benim duygularıma.

“Ya biz bu konuya nereden geldik Allah aşkına, başka birini sevdiğini düşünmek bile istemiyorum. Kapatalım bu konuyu.” Sabır çekercesine eliyle yüzünü sıvazladı. “Hiç açmamak üzere kapatalım hem de.”

Eliyle yüzünü sıvazlayıp o düşünceyi zihninden kovmaya çalışırken ben muzip bir tavırla önüne geçip adımlarını durdurdum. “Tamam, kapattık gitti.” dedim ellerini yüzünden çekip avuçlarımın arasına alarak. “Hem bak, buradayım. Yanındayım. On beş asırlık Taş Köprü’nün üzerinde, elin elimde... Başka bir ihtimalin gölgesi bile düşemez artık aramıza.”

“Aynen öyle.” Dedi beni onaylayarak. Köprünün çıkışına doğru yürümeye devam ederken Boran’ın omuzları nihayet rahatlamıştı. Tam arabaya yaklaştığımız sırada konuştu tekrar. “O zaman şimdiki istikametimiz Adana’nın en iyi bici bicici’si.”

“Bici bici ne ki?” diye sordum merakla. Adını hiç duymamıştım. Boran bana doğru bakarak gözlerini kıstı. “Koskoca Adana gelinisin, nasıl bilmezsin?”

“Sen anlatmazsan nasıl bileceğim ki?” dedim sitemle. Boran haklısın dercesine bana bakarken soruma cevap verdi. “Adana sıcaklarının kurtarıcısıdır kendisi. Rendelenmiş buz, nişasta muhallebisi, şerbet ve üzerine mutlaka gül suyu… Tadı biraz tuhaf ama bu şehirle bütünleşmiş bir lezzet.”

"Tadı biraz tuhaf mı?" diyerek kaşlarımı kaldırdım. "Pek iştah açıcı bir tarif gibi gelmedi kulağa. Buz ve muhallebi…" deyip dudak büzdüm.

Boran, bu şüpheci tavrıma karşılık keyifle güldü ve elini omzuma atıp beni kendine doğru çekti. "Öyle deme, o ilk kaşığı alıp gül suyunun kokusu genzine dolduğunda, Adana sıcağının neden bu kadar sevildiğini anlayacaksın. Bu sadece bir tatlı değil İnci, bu bir hayatta kalma stratejisi."

“İyi madem, bizde deneyelim bakalım bu hayatta kalma stratejisini.” Dedim gülerek.

Köprünün çıkışına yaklaştığımızda, Boran önümüzdeki sokak arasına işaret etti. “Fatih bizi biraz ileride bekliyor. Ama yürüyelim biraz. Bu şehrin sokaklarında kaybolmak istiyorum seninle. Bütün o lüks maskeleri çıkarıp bu gerçekliğin içinde sadece İnci ve Boran olmak istiyorum.”

"Ben zaten o maskeleri hiç sevmiyorum." dedim, elimi onun sıcak avucunun içine daha güvenle yerleştirirken. "Sadece biz olalım.” Boran elimi daha sıkı tutarken göz kırptı onaylarcasına.

Taş Köprü’nün o devasa bloklarından çıkıp şehrin dar sokağına saptığımızda, Adana bizi tüm canlılığıyla sarmaladı. Eski evlerin cumbalarından sarkan çiçekler, balkonlarda oturan insanların birbirine seslenişi ve hafifçe genzimizi yakan o kebap dumanı kokusu... Boran, sanki yıllardır bu anı bekliyormuş gibi derin bir nefes çekti içine.

"Bak şuraya." dedi duvarları sarmaşıklarla kaplı, eski ama ruhu olan bir evin önünden geçerken. "Küçükken bu sokaklarda top koştururken, bir gün buraya sevdiğim kadını getireceğimi hayal edemezdim hiç. Şimdi o kadınla el ele bu sokakta yürüyorum.”

Muzip bir gülümsemeyle ona bakarken aklıma takılan soruyla konuştum. “Adana’ya sık sık geliyordunuz sanırım.”

Boran başını salladı. “Ailenin kökleri de şirketin kökleri de burada. Dedem sürekli gelirdi, tabii Yavuz Bey’de. Annem de çok severdi. O yüzden gelirdik. Zaten biliyorsun dedem o zamandan hevesliydi şirketi bana bırakmaya. Yani bende gelirdim. Sonra annemin hastalığı çıkınca buraya gelmedik pek. Dedem gelirdi, Yavuz Bey annemi yalnız bırakmak istemezdi.”

Boran’ın sesi, annesinden bahsettiği o anlarda hep yaptığı gibi biraz daha derinden, biraz daha korumacı bir tonda çıkmaya başlamıştı. Anıların içinde gezinirken bakışları karşıdaki eski bir taş binanın pencerelerine daldı. Sanki o pencerelerden birinde küçük Boran’ı, dedesinin elini tutarken ya da annesinin neşeli bir kahkahasına şahit olurken görüyordu.

"Annem buranın havasının ona iyi geldiğini söylerdi hep." dedi, dudaklarında buruk ama sevgi dolu bir tebessümle. "Deniz havası değil de, bu toprağın, bu sıcağın onda başka bir yeri vardı. Belki de bu yüzden, Adana benim için sadece bir iş merkezi ya da aile yurdu değil; annemin son mutlu anlarının sığınağı."

Elini elimin üzerinde sıkılaştırdı. "Yavuz Bey o zamanlar anneme gerçekten aşıktı. Şirket, güç, o bitmek bilmeyen Demirhanlı hırsları annemin varlığıyla dengeleniyordu. O gidince, Yavuz Bey’in içindeki o denge de bozuldu. Sadece işine ve o soğuk otoritesine tutundu."

“Belki de…” dedim onaylayarak. Ardından ekledim. “Ama bu çocuklarının hayatını çalmasını gerektirmiyordu.” Boran’ın parmakları elimin üzerinde anlık bir kasılmayla dondu. Bakışları Seyhan’ın bulanık sularına çakılı kaldı; sanki orada akıp giden sadece su değil, Yavuz Bey’in o soğuk otoritesi altında ezilen çocukluğu, çalınan gençliği ve söndürülen hayalleriydi.

"Gerektirmiyordu…" diye fısıldadı, sesi rüzgarın uğultusunda kaybolacak kadar kısıktı. "Ama onun dünyasında sevgi de bir güç gösterisiydi İnci. Annemi kaybettiğinde o gücü elinden kaçırdığını hissetti. Sonra bizi, yani kendi kanını, o kaybettiği kontrolün birer parçası haline getirdi. Bizi sevmek yerine, bizi 'yönetmeyi' seçti. Yani beni."

Derin bir nefes alıp omuzlarını dikleştirdi, omuzlarındaki o görünmez yükü sarsmak ister gibi bir hali vardı. "Oxford'a gönderirken bile 'en iyisi olman için' demedi, 'Demirhanlı adını en tepede tutman için' dedi. Her başarımı bir baba gururuyla değil, bir yatırımın geri dönüşü gibi izledi. Haklısın, hayatlarımızı çalmak onun hakkı değildi ama o bunu bir borç tahsilatı gibi gördü."

Bakışlarını tekrar bana çevirdiğinde, o derin kahvelerdeki buzun yerini benim varlığımla ısınan o tanıdık şefkat almıştı. "Neyse ki…" dedi, elimi dudaklarına götürüp parmak boğumlarımı usulca öperek. "O borç defterini kapattım ben. Artık çalınacak bir hayatım yok, çünkü hayatımı seninle yeniden inşa ediyorum."

Hafifçe gülümsedi, bu kez gülümsemesi tamamen gerçekti.

Bir süre sessizce yürüdük. Sokağın gürültüsü aramızdaki bu derin paylaşıma saygı duyarmışçasına biraz geri çekilmiş gibiydi. Boran durup tekrar bana baktı. "Şimdi seninle buradayım ya... Sanki o eski günlerdeki o huzur, o eksik parçalar yavaş yavaş yerine oturuyor. Annemin sevdiği bu sokaklarda seninle yürümek, bana sanki ona verdiğim bir sözü tutuyormuşum gibi hissettiriyor. 'Onun bıraktığı yerden, ben kendi mutluluğumu inşa edeceğim' diyorum içimden."

Boran’ın bu itirafı, içimdeki o Yavuz Bey’e karşı beslediğim öfkeyi bir anlığına bastırıp yerini Boran için duyduğum derin bir şefkate bıraktı. Onca karanlığın ve karmaşanın içinde, annesinin hatırasına tutunarak kendine bembeyaz bir yol açmaya çalışması o kadar kıymetliydi ki...

Gülümseyerek durdum ve ben de ona döndüm. Elini iki elimin arasına alıp parmak boğumlarını usulca okşadım. "Annen, şu an burada seninle bu sokaklarda yürüdüğümüzü görseydi, eminim en çok o 'eksik parçaların' tamamlanmasına sevinirdi." dedim, sesimdeki samimiyeti hissetmesini isteyerek. "Ve inanıyorum ki, biz sadece o huzuru geri getirmekle kalmayacağız; bu şehre, bu sokaklara senin hiç tatmadığın kadar yeni ve güzel hatıralar bırakacağız."

Boran, gözlerimin içine bakarken derin bir nefes aldı; sanki içindeki son kasvet kırıntılarını da o nefesle beraber Adana’nın sıcak havasına savurmuştu. Eğilip alnımı alnına yasladı. "Sen benim en güzel 'yeni hatıram'sın can içim." diye fısıldadı. "Bazen diyorum ki, bunca fırtınanın içinden geçmemin sebebi, sonunda senin gibi durgun ve huzurlu bir limana varmakmış."

“Ve o limanı daha huzurlu yapmak, ona huzur vermekmiş…” diye tamamladım kendi duygularımı gün yüzüne çıkartarak. Boran cümlemle gülümserken hafifçe geri çekilip tekrar o muzip ve canlı haline bürünmeye çalışarak göz kırptı. “Şimdi bu romantik anı bici bici ile taçlandıralım.”

“Taçlandıralım bakalım.” Diyerek güldüm. Bakışlarım önünde durduğumuz dükkana çevrildiğinde etrafı inceledim. Tabelası eskimiş, önünde tahta masa ve sandalyelerin olduğu bir mekan gördüm. İnsanlar, büyük cam kaselerden parlak kırmızı ve beyaz karışımlı bir şeyler yiyorlardı.

İçeri adımımızı attığımız anda sanki zaman bir saniyeliğine dondu ve sonra büyük bir gürültüyle yeniden akmaya başladı. Ocağın başındaki yaşlıca adam, elindeki buz kıracağını tahtaya öyle bir vurdu ki sesi tüm dükkanda yankılandı. “Boran Ağam! Şeref vermişsen, sefalar getirmişsen!" diye gürledi usta. Sesi o kadar gürdü ki, masalarda oturan herkes bir anda bize döndü.

Dükkan sahibi, beyaz önlüğünü aceleyle düzelterek yanımıza koştu. Elleriyle etraftakilere işaret çakarken sesi tüm dükkanı inletiyordu. "Kalkın hele kalkın! Boran Ağam gelmiş!”

Bir anda dükkandaki tahta sandalyelerin zeminde çıkardığı gıcırtılar birbirine karıştı. Masalarda oturan esnaf, genç, hatta yaşlı amcalar bile hürmetle ayağa kalktı. Kimi ceketinin önünü ilikliyor, kimi "Hoş gelmişsen Ağam" diye baş selamı veriyordu. Adana'nın o samimi ama bir o kadar da ağırbaşlı saygısı bir anda üzerimize boşalmıştı.

Boran, bu manzara karşısında hafifçe yutkunurken yüzünde, az önceki o "Ağa değilim" savunmasını çoktan kaybetmiş ama bu ilgiye alışık, vakur bir gülümseme belirdi. “Hoş bulduk.”

“Sende hoş gelmişsen gelin hanım, sefalar getirmişsen.” Dükkan sahibinin o gür ve samimi sesiyle tüm bakışlar bir kez daha üzerimde toplandığında, yüzümdeki kızarıklığın boynuma kadar indiğini hissettim. Adana’nın bu misafirperver ama bir o kadar da "Ağa" kültürüne sadık havası, insanı hem kucaklıyor hem de tatlı bir mahcubiyetin içine itiyordu.

"Hoş bulduk, sağ olun..." diyebildim sadece, sesim kalabalığın uğultusunda biraz cılız kalsa da gülümsememle telafi etmeye çalıştım. Boran, benim bu utangaç halimi fark etmiş olacak ki, elini sahiplenici bir tavırla belime yerleştirip beni hafifçe kendine çekti. “Gelin Hanım’a bici bici yedirmeye geldik ustam.”

"Gelin Hanım’ın canı ne isterse başımızın üstünde yeri var Ağam!" dedi usta, elindeki buz kalıbını neredeyse bir sanat eseri gibi havaya kaldırarak. "En kırmızısından, en güllüsünden, buzunu da pamuk gibi edeceğim ki hanımım yorulmasın!"

Boran, ustanın bu aşırı hevesli haline hafifçe gülerek beni o meşhur ahşap masalardan birine buyur etti. Sonra da ona bakan kişilere doğru döndü. "Afiyet olsun, rahatınıza bakın lütfen," diyerek ortamı sakinleştirmeye çalıştı ama nafileydi; artık tüm dükkanın gizli öznesi biz olmuştuk.

"Bakma sen onlara…" dedi karşıma otururken, masanın üzerindeki küçük kağıt peçeteliğe uzanıp bir tane çıkararak önüme bıraktı. "Burada herkes birbirinin sülalesini bilir. Ben beş yaşındayken bu masada oturup suratımı boydan boya kırmızı şerbete buladığımda da aynı usta buradaydı. Şimdi yanımda seni görünce, o günü dün gibi hatırladığına eminim."

Gülümseyerek etrafı süzdüm. Duvarlarda asılı duran eski fotoğraflar, tavan vantilatörünün yavaş devri ve dışarıdan gelen Seyhan Nehri'nin serinliği...

Tam o sırada usta, elinde iki koca kaseyle masaya adeta bir tören edasıyla yaklaştı. Kaselerin içindeki buzlar güneş ışığında parlıyor, gül şerbetinin o canlı kırmızısı beyaz pudra şekeriyle harika bir kontrast oluşturuyordu.

"Buyur Ağam, buyur Gelin Hanım... Afiyet şifa olsun!"

Usta uzaklaşırken Boran kaşığını eline alıp bana göz kırptı. “Bu, resmi olarak sana yedirdiğim ilk Adana tatlımız olacak.”

"O kadar iddialı konuştun ki, beklentim şu an Taş Köprü’nün boyunu aştı." dedim masadaki tahta dokuyu parmaklarımla hissederek.

Boran, muzip bir ifadeyle öne doğru eğildi. "Beklentini yüksek tutabilirsin, çünkü burada yiyeceğin sadece bir tatlı değil; bu şehrin çocukluğuna, yaz akşamlarına ve o bitmek bilmeyen enerjisine atılan bir imza. Bak, şimdiden söylüyorum: O pembe şerbetin buzla buluştuğu ilk an, senin o analitik psikolog zihninde 'bu ne tuhaf bir karışım' dedirtecek ama damağında 'bir kaşık daha' fısıltısı başlayacak."

Kaşığımı daldırdım. Bici bici’nin buz gibi ferahlatıcı soğukluğu, boğazımdan akıp sıcak günün ortasında ruhumu canlandırdı. Gül suyunun hafif, nostaljik aroması, tatlı ve egzotik bir tat katıyordu. “Bu… gerçekten çok farklı.” dedim, şaşkınlıkla. “Hiçbir şeye benzemiyor. Aynı anda hem çok sade, hem de çok karmaşık.”

Boran, verdiğim tepkiyle birlikte öyle rahatlamış ve gururlu bir ifadeye büründü ki, sanki az önce çok önemli bir iş ihalesini kazanmış gibiydi. Geriye yaslanıp kendi kasesinden büyük bir kaşık aldı. “Teşhis tam isabet.” dedi gülümseyerek. “Adana gibidir işte. Dışarıdan bakınca karmaşık, gürültülü ve yakıcı görünür ama içine girdiğinde o buz gibi ferahlığı ve gül suyunun o naif ruhunu bulursun. Bu şehir, zıtlıkların uyumudur İnci.”

Gözlerindeki o parıltı, tatlıyı yedikçe daha da derinleşiyordu. Bir an durdu, kaşığını kâsenin kenarına bırakıp beni izlemeye başladı. O salaş dükkânın tahta masasında, üzerimizden geçen vantilatörün çıkardığı ritmik sesin altında sanki sadece ikimiz vardık.

“Biliyor musun…” diye devam etti sesi hafifçe alçalarak. “Annemle buraya geldiğimizde, o her zaman ‘Bu tatlı insanın içindeki ateşi söndürür Boran’ım’ derdi. O zamanlar ne demek istediğini tam anlamazdım. Ama şimdi sana bakarken anlıyorum... Bazı şeyler sadece tadıyla değil, yanında olduğun kişinin ruhuyla ferahlatırmış insanı.”

Elimi masanın üzerinden uzatıp elinin üzerine koydum. Kâsenin soğukluğu parmaklarıma sinmişti ama Boran’ın teni her zamanki gibi sıcacıktı. “Senin içindeki ateşi söndürebildim mi bari?” diye sordum muzip bir tonda.

Boran, elimi sıkıca kavrayıp dudaklarına götürdü. “Sen benim hem ateşimsin hem de o ateşi dindiren tek serinliğimsin.” Dedi göz kırparak. Yüzümdeki gülüş büyürken bakışlarımı tekrar kâseye indirdim. O sırada Boran tekrar konuştu. “Baksana azıcık bize de benziyor sanki.”

“Nasıl yani?” Anlamaya çalışırcasına ona bakarken sırıttı. “Farklı ama uyumlu. Bu tatlı, dışarıdan sert bir buz tabakası gibi görünüyor, değil mi? Ama altında yumuşak muhallebi var. Tıpkı benim gibi. Benim buz gibi dışımın altında, seninle eriyen o yumuşak parça var.”

Elini, masanın üzerinde uzanmış elime kenetlediğinde güldüm. Onun bu derin, metafor dolu analizleri beni her zaman şaşırtıyordu. “Öyle bir konuşuyorsun ki bazen karşımda kim var bilemiyorum. Başarılı bir iş adamı mı edebiyatçı mı yoksa felsefeci mi?”

Boran bu yoruma karşılık o kendine has, gururlu gülümsemeyi takındı. “Aşk olsun, benim her şeyi başarabildiğimi unutmuşsun.” Diye kendini överken gözlerimi kısıp alayla baktım yüzüne. “Egoist.”

“Egoist mi?” derken sesinde sahte bir şok vardı. “Hayır, güzelim. Gerçekçilik denir buna. Ben, Demirhanlı Holding’i yönetirken en karmaşık finansal raporlarda bile seninle ilgili bir metafor bulabilen adamım. Bu yetenek egoizm değil, aşkın sanata dönüşmüş hali ve sen, benim en büyük ilham kaynağımsın.”

Boran’ın bu son derece süslü ve bir o kadar da içten savunması karşısında pes ederek geriye yaslandım. "Aşkın sanata dönüşmüş hali ha?" dedim, başımı hafifçe iki yana sallayarak. "Seninle tartışmaya girmek, silahsız bir şekilde savaşa girmek gibi. Kelimelerle insanı öyle bir sarıp sarmalıyorsun ki, egoist olduğuna dair tüm kanıtlarım bir anda buharlaşıp uçuyor."

Boran, bu galibiyetin tadını çıkarırcasına kasesindeki son buz parçalarından birini ağzına attı. "Psikolog Hanım'ın silahlarını elinden almak da benim hobim olsun o zaman," dedi göz kırparak. "Ama itiraf et; bu 'buz ve muhallebi' benzetmesi, senin o kalın analiz kitaplarındaki birçok teoriden daha net anlatıyor bizi."

“İtiraf ediyorum, etkilendim.” Dedim onun gibi bir ses tonunda. Ona doğru eğilerek gözlerine baktım. “Gerçi senden etkilenmemek de mümkün değil.”

Boran, bu beklenmedik ve cesur itirafımla birlikte elindeki kaşığı kâsenin kenarına usulca bıraktı. Az önceki o galip ve şakacı edası, yerini bir anda gözlerindeki o koyu, hapseden yoğunluğa bıraktı. Bu kez o, aramızdaki o birkaç santimlik mesafeyi tamamen yok ederek bana doğru eğildi.

"Herkesin içinde beni böyle silahsız bırakmaya devam edersen…" diye fısıldadı, sesi bu kez sadece benim kalbimin ritmini değiştirecek kadar alçaktı. “Buradan sonra gideceğimiz yer kebapçı olmaz.”

Bu son derece açık ve davetkar fısıltısı, dükkânın içindeki tüm gürültüyü bir anda sağır edici bir sessizliğe dönüştürdü benim için. Gözlerindeki o koyu kahverengi rengi, az önceki buzlu tatlının serinliğini tamamen yok edip yerine tanıdık bir ateşi bırakmıştı.

Hafifçe yutkundum, dudaklarımda hala o gül suyunun tadı varken muzip bir cesaretle karşılık verdim. “O zaman rotayı değiştirmemek için uslu durmam gerekecek herhalde çünkü bu bici bici beni idare etmeyecek, muhtemelen seni de.” Diyerek elimdeki kaşığı bici biciye daldırdım ve ona uzattım.

Boran, gözlerini bir an bile gözlerimden ayırmadan uzattığım kaşığı dudaklarının arasına aldı. Buzun keskin soğuğuyla o an aramızda yükselen sıcaklık çarpışırken kaşığı dudaklarının arasından yavaşça çektiğimde boğazından çıkan o düşük frekanslı, hırıltılı gülüşü kalbimin tam ortasında hissettim. Buzun soğuğu dudaklarını mühürlemiş olmalıydı ama bakışları hala Adana sıcağından daha yakıcı bir kor taşıyordu.

"Uslu durmak mı?" diye fısıldadı, kelimeyi sanki yabancı bir dildeymiş gibi tartarak. "İnci, sen benim yanımdayken 'uslu durmak' kavramı sözlüğümden silindi, haberin yok mu? Hele ki bana böyle meydan okuyan bakışlarla o kaşığı uzatırken."

Gözlerinin içine bakarak gülümserken Boran geriye yaslanıp kollarını göğsünde kavuşturdu ama o hapseden yoğunluk hala üzerimdeydi. Dükkanın tavanındaki vantilatör ağır ağır dönerken, etraftaki çatal kaşık sesleri ve esnafın uğultusu bizim yarattığımız o görünmez koza dışında kalıyordu.

"Kebapçıya gitme şansını şimdilik kaybetmedin…" dedi, sesindeki o muzip ama tehlikeli tınıyı koruyarak. “Şimdilik Adana’nın meşhur misafirperverliğine ve o dillere destan sofrasına ihanet etmeyelim. Şimdi seni öyle bir kebapçıya götüreceğim ki parmaklarını yiyeceksin.”

“O kadar iddialısın yani.” Dedim tek kaşımı kaldırarak. Başını salladı. “O kadar iddialıyım. Ama ondan önce bir Adana turu yapmaya ne dersin?”

“Çok mutlu olurum.” Dedim anında onaylayarak. Boran’ın memleketini daha da merak etmeye başlamıştım artık ve her detayını görmek, onun anılarını dinlemek istiyordum.

Boran, elindeki peçeteyi masaya bırakıp doğrulurken dükkandaki o kendine has "Demirhanlı havası" bir kez daha odayı kapladı. Kaselerimiz boşalmış, yerini o tatlı buz serinliği ve aramızdaki o elektrikli çekim bırakmıştı.

Dükkân sahibine doğru dönüp elini vakur bir hareketle göğsünün üzerine, kalbinin tam üstüne vurdu. Bu, bu toprakların en samimi, en derin teşekkür biçimiydi. "Eline, koluna sağlık ustam. Buzun tadı, şerbetin kokusu tam da çocukluğumdaki gibiydi. Eksik olma." dedi gür ama yumuşak bir sesle.

Usta, ellerini önlüğüne silerek mahcup bir gururla başını eğdi. "Afiyet şifa olsun. Gelin Hanım’ın ağzı tatlanmışsa bizden mutlusun yoktur. Her zaman bekleriz, başımızın üstünde yeriniz var!"

Biz ayağa kalktığımızda, masalarda oturan esnaf ve mahalleli sanki sözleşmiş gibi bir kez daha sandalyelerini geriye çekip ayağa dikildi. O meşhur Adana saygısı, dükkânın o dar alanında adeta somut bir hal almıştı. Boran, her birine tek tek başıyla ve o hafif tebessümüyle selam vererek çıkışa yöneldi. Bir yandan da elini belime yerleştirip beni nazikçe kalabalığın arasından süzerek dışarı çıkardı.

Dükkânın o loş serinliğinden çıkıp Adana’nın o sarı, sıcak güneşine ve Seyhan’ın esintisine geri döndüğümüzde Fatih’in bizi beklediği noktaya kadar, parmaklarımız birbirine kenetlenmiş, şehrin ritmini adımlarımızla ölçerek yürüdük. Arabaya yerleştiğimizde Boran, Fatih’e kısa bir talimat vererek bizi bu kadim şehrin ruhuna doğru bir yolculuğa çıkardı.

İlk durağımız, şehrin her yerinden bir mühür gibi görünen Sabancı Merkez Camii oldu. Seyhan’ın kıyısında yükselen bu devasa yapı, sadece bir ibadethane değil, taşın ve zarafetin gökyüzüyle buluştuğu eşsiz bir eserdi. İncecik bir işçilikle semaya uzanan o altı minare, gökyüzünü delmek istercesine mağrur ve dik duruyordu. Caminin beyaz mermerleri, günün son ışıklarıyla sedefli bir renge bürünürken; o heybetli kubbenin altındaki ihtişam, insanın kendi küçüklüğünü kalbinin derinliklerinde hissetmesine neden olan o mistik fısıltıyı kulaklarımıza bırakıyordu.

Ardından, şehrin kalbinde yemyeşil bir vaha gibi uzanan Merkez Park’a geçmiştik. Seyhan Nehri’nin gümüş bir şerit gibi yanı başımızda aktığı bu devasa bahçede, Boran’ın eli her zamanki gibi elimi sıkıca kavramıştı. Asırlık çam ağaçlarının iğne yapraklı gölgeleri, Adana’nın yakıcı sıcağına karşı bize serin bir siper oluyordu. Suyun huzur veren şırıltısı, ağaçların arasından süzülen hafif esintiyle birleşince şehrin kaosu bir anda çok uzaklarda kalmış gibi hissettiriyordu.

Araba, şehrin derin hafızasını saklayan Adana Arkeoloji Müzesi’nin önünden süzülürken Boran, o etkileyici binayı işaret ederek gözlerimin içine bakmış ve "Burayı daha sonra, vaktin durduğu bir günde, her bir taşı tek tek incelemek üzere gezeceğiz." demişti. Müzenin modern ama tarihi dokuyu selamlayan cephesi, Hititlerden Romalılara kadar bu topraklardan gelip geçmiş binlerce yıllık yaşanmışlıkların, o sessiz ve vakur hikâyelerini fısıldıyordu dışarıya.

Turumuzu, şehrin zamana meydan okuyan noktası olan Büyük Saat Kulesinde sonlandırmıştık. Büyük Saat Kulesi’nin gölgesi, asırlık taşların üzerine uzanırken çarşının o kendine has, yaşayan ritmine adımlarımızı uydurduk. Burası Adana’nın kalbiydi; bakır döven ustaların ritmik sesleri, taze çekilmiş kahve kokusuna karışıyor, zaman burada sanki daha ağır ama daha dolu akıyordu.

Boran, çarşının dar sokaklarına girdiğimiz an sanki bir kralın kendi topraklarına dönmesi gibi, etrafıyla görünmez ama çok güçlü bir bağ kurmuştu. Adımları daha vakur, bakışları daha sahipleniciydi. Attığı her adımda, geçtiğimiz her dükkânın önünde bir hareketlenme başlıyordu.

"Kolay gelsin hayırlı işler, usta." diye seslendi Boran, önünden geçtiğimiz eski bir bakırcı dükkanına doğru.

Ocağın başındaki ak sakallı amca, elindeki çekici bırakıp gözlüklerinin üstünden baktı. Boran’ı gördüğü an yüzünde güller açtı, yerinden doğrulmaya çalışarak "Vay! Boran Ağam! Hoş gelmişsen, kadem getirmişsen!" diye seslendi. Boran duraksayıp elini kalbinin üzerine koydu, o meşhur baş selamını verirken sesi tüm sokağa yayılan bir güven taşıyordu.

Yürümeye devam ettikçe bu manzara her dükkan önünde tekerrür etti. Baharatçıların önünden geçerken, çuval çuval duran o meşhur isotların ve pul biberlerin kokusu genzimizi yakarken, dükkan sahibi hemen dışarı fırlayıp Boran’ın elini sıkmak için can atıyordu.

Ayakkabıcıların, kumaşçıların arasından geçerken Boran’ın o her zamanki mesafeli "Oxfordlu" duruşu tamamen erimiş, yerine bu toprakların diliyle konuşan, her selamı alan, her hatırı soran o gerçek "Ağa" gelmişti. Ama bu ağalık, emir veren değil, kucaklayan cinstendi. Bir dükkandan diğerine geçerken, esnafın ona olan bakışlarındaki o samimi hürmeti görmek içimi garip bir gururla doldurdu.

"Herkes seni bu kadar çok mu seviyor?" diye sordum, bir manifaturacının önünde durup Boran’ın yaşlı bir teyzenin elini öpüp alnına koyuşunu izledikten sonra.

Boran, teyzeye gülümsedikten sonra tekrar elimi kavradı. "Mesele sevgi değil sadece güzelim. Mesele burada bir iz bırakmış olmak. Bizim soyadımız burada sadece güç değil, aynı zamanda bir 'söz' demek. Onlar o söze selam veriyorlar aslında."

Başımı belli belirsiz sallarken sessiz kaldım. Bu anlar bana yabancı geliyordu daha önce yaşamadığım için ama alışabilirdim çünkü güzel bir şeydi.

Dükkanların vitrinlerine bakarken aklıma hemen İstanbul’daki ailem geldi. Onlara Adana’dan, bu özel gezimizden bir hatıra götürme fikriyle Boran’a doğru döndüm.

“Sevgilim, dur bir dakika.” dedim, onu kolundan çekerek küçük bir hediyelik eşya dükkanının önünde durdurdum. “Abimlere bir şeyler almalıyız. Adana’yı anlatan küçük bir hatıra.” Boran’ın yüzünde, bu düşünceli hareketimden dolayı oluşan bir gurur belirdi. “Tabii alalım.”

İlk önce girdiğimiz takı dükkanında Boran sahibiyle konuşurken ben yengem ve Bilge için bir şeyler aldım. Bilge’nin sevdiği taşlara özel, yengemin de günlük takabileceği ama Adana’yı hatırlatan birkaç parça aldıktan sonra Göktuğ için Adana’nın yöresel el sanatlarını yansıtan, rengarenk iplerden örülmüş küçük bir el yapımı at figürü buldum.

Yumuşak dokusu ve canlı renkleri, Göktuğ'un seveceği türdendi. O sırada Boran aynı tarzda bir oyuncağı bana uzattı. “Bence sever.”

“Bence de.” Boran, elindeki oyuncağı paketlenmesi için tezgâhın üzerine bıraktığında, dükkan sahibi yaşlı amca ellerini iki yana açarak itiraz dolu bir yüz ifadesiyle öne atıldı. "Aman Boran Ağam, ne parası! Allah aşkına lafı mı olur? Gelin hanım ilk kez gelmiş ayağının tozuyla, bu da bizim küçük beye çam sakızı çoban armağanı olsun. Almam, vallah almam!"

Dükkan sahibinin o içten, Adana usulü ısrarı karşısında Boran hafifçe gülümsedi ama bakışlarındaki o net, tavizsiz ifade değişmedi. Cüzdanına uzanırken başını hafifçe iki yana salladı. "Olmaz öyle şey ustam, sağ ol var ol. Senin emeğin, göz nurun bu. Biz hediyemizi aldık zaten, senin bu güzel karşılaman yettiç" dedi Boran, sesi hem saygılı hem de tartışmaya kapalı bir tondaydı.

Usta hala "Ağam etme, eyleme..." diye diretmeye çalışırken Boran parayı tezgâhın üzerine, ustanın itiraz edemeyeceği bir hızla bıraktı. "Bereketini gör. Hadi, hayırlı işler." diyerek son noktayı koydu.

Dükkandan çıktığımızda, Boran paketi elime tutuştururken muzipçe bana göz kırptı. "Burada kural böyledir. Eğer parayı vermezsen, bir sonraki gelişinde sana dükkanı hediye etmeye kalkarlar.”

Koluna girdim, paketi göğsüme bastırırken gülümsedim. Gerçekten çok cana yakın ve güzel kalpli insanlardı. Dükkanların önünden ilerlemeye devam ederken dışarıya taşan çuvallarıyla sokağı burcu burcu kokutan eski bir baharatçı dükkanının önünde durduk. Dükkânın sahibi, beyaz sakalları göğsüne inen ve gözlüklerinin üzerinden bizi süzen yaşlı bir adamdı.

Boran’ı gördüğü an yerinden öyle bir fırladı ki, sanki yıllardır bu anı bekliyordu.“Ooo, Boran Bey oğlum!” dedi adam, ellerini önlüğüne silerek. “Hangi rüzgar attı seni bu çarşıya? Hem de yanında böyle bir ay parçasıyla!”

Boran, adamın elini samimiyetle sıkarken beni yanına çekti. “Hoş bulduk Hüseyin Amca. Rüzgar değil, asıl sebep yanımda.” dedi ve göz kırptı. “Eşim İnci. Onu senin o meşhur dükkanına getirmesem Adana turu eksik kalırdı.”

Hüseyin Amca "Gelin Hanım, hoş gelmiş sefalar getirmiş!" diyerek bizi içeri buyur etti. İçerisi pul biberin yakıcı kokusuyla, tarçının ve sumağın aromasıyla baş döndürücüydü. Tam o sırada abim için düşündüğüm o "acı" planımı devreye soktum.

“Abim acı sever, ona en sertinden bir biber mi alsak?” dedim, muzipçe Boran’a bakarak. Boran güldü. Hüseyin Amca ise elindeki küreği en koyu renkli pul biber çuvalına daldırırken konuştu. “Bak kızım, bu biber adamı sadece yakmaz, hayatı sorgulatır! Boran bilir, bunun bir kaşığıyla kaç kişi masadan kaçtı.”

“Abin bu acıyla bir hafta boyunca Adana rüyaları görür.” Dedi Boran gülerek. “Sonra da bana söver.”

“Hiç de bile.” dedim sahte bir inatla. Boran tek kaşını kaldırıp o 'hadi oradan' der gibi bakan bakışını attı. “Bu söylediğine kendin bile inanmadın.”

Gülerek bu konuyu es geçerken Hüseyin Amca’nın taze paketlediği o yakıcı kokulu paketi alıp Boran’a uzattım. “Bizim eve de alalım.” Boran, şaşkınlıkla duraksadı. “İyi de güzelim sen acıyı sevmezsin ki, ne yapacaksın bunu?”

Gözlerimi kısıp dükkandaki baharat kokuları arasında ona en derin bakışımı attım. “Ben sevmem, evet. Ama sen seviyorsun ve benim evimde, Boran Demirhanlı’nın sevdiği her şeye yer var. Özellikle de onu mutlu eden o acı biberlere.”

Hüseyin Amca, tezgâhın arkasından “Maşallah…” diye fısıldarken Boran’ın yüzündeki gülümseme görülmeye değerdi. Elini belime dolayarak beni kendine çekerken sanki ne diyeceğini bilemedi de bunu hareketleriyle göstermeye çalıştı. “Sen var ya sen…” dedi fısıldayarak. “Adama konuşacak bir şey bile bırakmazsın.”

"Konuşacak bir şey bırakmadım mı?" dedim kıkırdayarak ve başımı hafifçe omzuna yasladım. "O zaman bu da benim psikolojik taktiğim olsun Boran Bey. Sizi böyle hazırlıksız yakalamak, en sevdiğim hobim haline geldi."

Cümlemle birlikte derin bir iç çekti sanki içi gidermiş gibi. Sonra başını hafifçe eğip saçlarımın arasına uzun, sarsılmaz bir öpücük bıraktı. Ciğerlerine çektiği o nefes, sanki sadece havayı değil, benim ona olan bu teslimiyetimi ve ince düşüncemi de ruhuna hapsediyordu.

Hüseyin Amca’nın tezgahın üzerinden bize attığı o babacan ve "İşte Adana’nın gelini böyle olur" der gibi duran bakışlarına karşılık gururla gülümsedi. Parayı tezgahın üzerine, hiçbir itiraza yer bırakmayacak bir netlikle bırakıp paketleri aldı.

"Sağ ol Hüseyin Amca, eline, gönlüne bereket." dedi sesi tekrar o güven veren tınısına kavuşurken. Beni dükkanın o loş ve kokulu serinliğinden Büyük Saat’in güneşli meydanına doğru çıkardı. Hediyelik eşya satan birkaç dükkana daha girip birkaç parça eşya alarak çıktıktan sonra arabamıza ilerlemeye koyulduk.

“Yeterince gezdik, kültürlendik. Sırada yemek var.” Dedi Boran keyifle. “Acıktım bende zaten, hadi bakalım o öve öve bitiremediğin kebabı yiyelim bakalım.” Diye karşılık verdim.

Araca binip yola koyulduğumuzda Adana’nın hareketli ana caddelerinden ayrılarak daha eski ve dar sokaklara girdik. Hava artık sadece baharat değil yoğun bir pişmiş et, kömür dumanı ve taze domates kokusuyla dolmaya başlamıştı.

Kısa bir süre sonra Fatih, dar bir sokak üzerindeki önünde uzun bir kuyruk olan ve dışarıya bolca duman atan küçük bir kebapçının önünde durdu. Dükkânın adı, parlak neon tabelalarla değil tahtaya kazınmış eski harflerle yazılmıştı. İçerideki loş ışık ve dışarıdaki dumanın kontrastı, buranın otantik ve tartışmasız lezzet merkezi olduğunu gösteriyordu.

Boranla arabadan indikten sonra el ele tutuşarak mekâna doğru ilerledik. Çevre, lüks olmaktan çok uzaktı; masalar, sandalyeler basit ahşaptandı. Ama herkesin yüzünde, yiyeceği yemeğin beklentisiyle oluşan bir mutluluk vardı. İçeri ilerlemeden önce kapıdaki garson karşıladı bizi.

“Hoş geldiniz, iki kişi misiniz?” Boran onu onaylarken garson eliyle masalardan birini işaret etti. O sırada tanımadığım başka bir adamın sesini duydum. “Vay, Boran’ım. Hoş geldin.” Orta yaşlı, kır saçlı bir adam bize doğru gelirken Boran’a gelip sarıldı sıkı sıkı.

İkisini izlerken Boran’ın küçük bir tebessüm ettiğini gördüm. Sevdiği biriydi belli ki. “Hoş bulduk abi.” Cevap verip adamdan ayrılırken adam tekrar konuştu. “Zümra Hanım yok mu?” deyip bakışlarını bana doğru çevirdiğinde gözleri büyüdü. “Gelin kızımızla gelmişsin, benimki de soru. Hoş geldin kızım.”

“Hoş buldum.” Küçük bir tebessümle karşılık verirken Boran elini belime yaslayarak bana baktı. “Namık abi bu restoranın sahibi güzelim.” Dediğinde Namık Bey kaşlarını çattı. “Şunun tanıtışına bak hele, dayısı sayılırım ben dayısı.”

Şaşkınlıkla Boran’a baktığımda Namık Bey tekrar konuştu. “Kerata hiç bahsetmemiş belli ki. Gücendim ama buraya kadar gelmişsiniz küslük olmaz şimdi.” Dedikten sonra bizi karşılayan garsona döndü. “Oğlum Boran abinle yengeni şöyle güzel bir yere al, donat sofrayı.”

Garson bizi masaya doğru götürürken Namık Bey arkamızdan seslendi. “Geliyorum bende az sonra yanınıza.”

İnsanlardan biraz uzakta, köşede bir yere ilerlerken Boran olur mu manasında baktı bana doğru. Olur manasında başımı salladığımda masaya varmamızla karşılıklı olarak oturduk.

Garson bizi yalnız bırakırken masada Boran’a doğru eğildim. “Cidden dayın mı?” Boran belli belirsiz başını salladı. “Annemin kuzeni Namık abi.” Duyduğum cümle şaşırmama neden olurken bozuk bir tonda karşılık verdim. “Hiç söylemedin bir dayın olduğunu. Aşk olsun.”

Bozulmuştum gerçekten. Neredeyse iki yıla yaklaşacaktı evliliğimiz. Benim haberim dahi yoktu. Gerçi ben onun akrabalarının çoğunu da tanımıyordum ki.

“Namık abi benim için önemli biriydi. Yüz yüze söylemek, tanıştırmak istedim. Geçen sefer sende gelirsin diye düşünmüştüm, o zaman niyetlenmiştim. Kısmet olmadı, araya bir şeyler girdi.” Diye açıklama yaparken ters bir biçimde baktım yüzüne. “Seni biriyle tanıştıracağım deseydin gelirdim.”

Boran’ın bu kadar önemli bir detayı, yani annesinin emaneti olan birini bunca zaman saklamış olması içimdeki o "dışlanmışlık" hissini tetiklemişti. Bakışlarımdaki o sitem dolu ifadeyi gördüğünde, elindeki peçeteyi masaya bırakıp omuzlarını hafifçe düşürdü.

"Haklısın." dedi, sesi o her zamanki otoritesinden sıyrılmış, yumuşacık bir tona bürünmüştü. Elini masanın üzerinden uzatıp parmaklarımı kavradı. "Söylemeliydim. Ama Namık abi... O benim için sadece bir akraba değil. O, annemin bu dünyadaki en canlı hatırası. Onu seninle tanıştırmak, seni en mahrem sığınağıma davet etmek gibiydi benim için. Belki de bu yüzden doğru anı, doğru huzuru bekledim."

Ters bakışlarımı yumuşatmadan devam ettim. "Doğru an bugün müydü yani? Bir kebapçı dükkanının ortasında mı?"

Boran hafifçe gülümsedi, gözlerindeki o hınzır pırıltı geri gelmişti. "Aslında evet. Çünkü Namık abi burayı, bu kokuyu, bu samimiyeti temsil ediyor. Seni şatafatlı bir salonda değil, annemin en sevdiği, en gerçek olduğu bu yerde onunla tanıştırmak istedim. Geçen sefer o malum olaylar çıkmasaydı, seni buraya getirecektim zaten."

Parmaklarımı hafifçe sıktı, gözlerimin en derinine bakarak ekledi. "Seni kırmak en son isteyeceğim şey. Sadece... Bazı hazineleri paylaşmak için insanın kendini tam anlamıyla 'evinde' hissetmesi gerekiyormuş. Ben bugün, seninle bu köprüde yürüdüğümden beri ilk kez bu kadar evimdeyim."

Bu itirafı kalbimi yumuşatsa da, hala biraz naz yapmaya niyetliydim. "Yine de bir 'dayın' olduğunu bilmek hakkımdı Boran Bey." dedim sesimi biraz daha normale çekerek. "Neyse ki Namık abi senden daha misafirperver çıktı da, hemen 'gelin hanım' diyerek bağrına bastı bizi."

Boran rahatlamış bir nefes alıp arkasına yaslandı. "Öyledir. Namık abi seni sevdi mi, artık Demirhanlı sülalesinden çok onun koruması altındasın demektir.” Dudaklarımı büzerek ona bakarken Boran’ın bakışları dudaklarıma doğru kaydı. Gözlerinde tehlikeli bir ışıltı belirdiğinde fısıldadı. “Büzme dudaklarını şöyle. Öpesim geliyor ve biliyorsun, bu ortamda bunu yapamam.”

“Ciddi bir şey söylüyorum.” Diye çıkışırken sesimi alçak tutmaya çalıştım ama bakışlarımdaki ciddiyet, onun ertelediği o açıklamayı yapmasını bekliyordu. Boran, elini masanın üzerinden uzattı ve parmaklarımı okşadı. “Biliyorum, ciddiyim bende. Annemle bağı olan tek kişi Namık abi. Onun dışında kimse kalmadı. Benim için kıymetli biri, sana söylemeyecek olsam buraya getirir miyim?”

“Bilemiyorum artık.” Dedim tripli bir tonda.

Tam o anda Namık abinin gür sesi üzerimizdeki atmosferi bozdu. Elinde bir şişe şalgam ve küçük bir tabak meze ile masamıza yaklaştı. “Keratalar.” dedi, bize sıcak bir gülümsemeyle bakarak. “Siz burada fısır fısır ne konuşuyorsunuz öyle? Bırakın şimdi duygusallığı, karın doyurma zamanı.”

Boran’ın yanındaki sandalyeyi çekip oturdu. Şalgamı bardağımıza doldururken devam etti. “Bu güzel gelinimizi daha yakından tanımak isterim. Gerçekten de söylediğin gibi tam bir melek.” Boran’a göz kırparken utanarak başımı eğdim. “Boran’ıma da tam senin gibi biri yakışırdı zaten güzel kızım, birbirinizi bulmuşsunuz.”

Başımı hafifçe kaldırıp Namık abiye baktığımda yüzündeki o muzip ifade daha da belirginleşmişti. Sanki bizi tartıyor, ölçüyor ama bunu yaparken bilerek ciddiyeti elinin tersiyle itiyordu. “Geçen geldiğinde anlatmıştı seni, ondan öyle söyledim. Tabii ben biraz trip atınca abi ne yapayım öyle güzeldi ki düğün falan umurumda olmadı yıldırım nikahı kıydım dedi.”

Sözleri masanın üzerine bırakılmış bir taş gibi yankılandı. Yıldırım nikâhı… Kalbim, bu iki kelimenin arasına sıkışıp bir an duraksadı sanki. Boran’a doğru istemsizce döndüm. O ise Namık abinin bu beklenmedik ifşasına yakalanmış bir çocuk gibi önce gözlerini kaçırdı sonra da dudaklarının kenarında suçlu bir tebessüm belirdi.

“Abi…” dedi uyarır bir tonla ama sesi kararlılıktan uzaktı. “Her şeyi anlatmasak mı?”

Namık abi “Ne var bunda?” dedi rahatça. “Kız bilsin. Hem ben o gün dedim ki buna ‘Oğlum bu ne hız?’ Bana dediği laf...” Tekrar bana döndü, sesini taklit eder gibi kalınlaştırdı. “‘Abi…öyle bir baktı ki bana… beklemek ayıp olurdu.’”

Yüzümdeki sıcaklık boynuma kadar yayıldı. Utançla gülümserken bakışlarımı masaya indirdim. Parmaklarım bardağın kenarında dolaşıyordu ama zihnim Boran’ın o sözlerine takılı kalmıştı.

“Abartıyorsun.” dedi Boran ama sesi yumuşaktı artık. Ona doğru gülerek baktığımda Namık abi tekrar konuştu. “Bu inatçıdır, gözü hiçbir şey görmez bir şeye karar verdiğinde. Belli ki seni de aklına koymuş.”

Bilmez miydim? Çok iyi bilirdim bunu. Dile kolay iki yıl karşılıksız sevmişti beni. Bu gerçeği düşünmek, içimde ince bir sızıyla birlikte derin bir minnet uyandırdı. Onun sabrı, kimseye anlatmadığı ama her adımında hissettirdiği bir bağlılıktı. Başımı hafifçe kaldırıp Boran’a baktım. Gözlerinde geçmişten bugüne taşınan o tanıdık kararlılık vardı; vazgeçmeyen, yorulmayan, sadece bekleyen bir adamın bakışı…

“Tamam artık.” Boran müdahale etmek için araya girdiğinde Namık abi başını salladı. “Kızdırmayalım daha fazla.” Dedikten sonra ekledi. “Sen anlat güzel kızım. Nasılsın? İşlerin nasıl? Hem psikologluk yapıyorsun hem de şirket yönetiyorsun diye duymuştuk.”

Başımı salladım. Namık abinin ses tonunda meraktan çok samimi bir ilgi vardı; sorgular gibi değil, gerçekten tanımak ister gibi soruyordu. Omuzlarımı gevşetip sırtımı sandalyeye yasladım. “Yoğun.” dedim dürüstçe. “Bazen fazlasıyla. Ama seviyorum.”

Boran’a kısa bir bakış attım. Gözlerindeki destek, cümlelerimin arasına görünmez bir güç katıyordu. “Psikologluk beni insanlara yaklaştırıyor.” diye devam ettim. “Şirket tarafıysa daha çok ayakta kalmayı öğretiyor. İkisi de farklı yorgunluklar ama… dengeliyorlar birbirini. Şirketle çok uğraşmıyorum artık, kendi mesleğimi yapıyorum ama.”

Namık abi dudaklarını büzüp onaylarcasına başını salladı. “Bak sen…” dedi. “Hem insanın derdini dinle hem işin yükünü sırtla. Kolay iş değil.” Sonra Boran’a döndü. “Oğlum senin dengeni de bu kız sağlamış belli.”

Boran hafifçe güldü. “Sağlamaktan öte.” dedi. “Beni toparladı.”

Bu cümle içimde yumuşak bir yankı bıraktı. Gözlerimi tekrar Namık abiye çevirdim. “Kolay olmadı.” dedim açıkça. “Ama öğreniyorsun hem insanlara hem kendine karşı daha sabırlı olmayı.” Namık abi masaya doğru biraz daha eğildi. “Peki…” dedi bu kez daha alçak bir sesle. “Bu kadar yükün içinde Boran’a yer kalıyor mu?”

Soru beklenmedik değildi ama şaşırmadan da edememiştim. Boran’ın elini masanın üzerinde buldum. “Kalıyor elbette.” dedim net bir ifadeyle. “Çünkü bazı insanlar yük değil… dinlenme alanı oluyor.”

Boran’ın parmakları hafifçe kıpırdadı, elimi daha sıkı kavradı. Namık abi bir an sustu, sonra yüzünde o tanıdık memnun gülümseme belirdi. “Heh,” dedi. “Ben de bunu duymak istiyordum. Nergis de bunu duymak isterdi.” İsmi masaya düştüğü an, ortamın tonu fark edilir biçimde değişti. Boran’ın elindeki sıcaklık bir anlığına sabitleşti ne çekildi ne de gevşedi. Sadece… durdu. Sanki o isimle birlikte geçmiş, usulca yanımıza oturmuştu.

Namık abinin yüzündeki memnun gülümseme silinmedi ama derinleşti. Bu kez muziplikten çok hüzünle karışık bir şefkat vardı bakışlarında. “Babanın sana direttiklerinden sonra mutluluğu bulmana çok sevinirdi. İnci’yi de bağrına basardı, çok severdi.”

Sözleri ağır ağır, dikkatle seçilmiş gibiydi. Her hecesi masanın üzerine konuyor, oradan da kalbimize doğru yayılıyordu. Boran’ın başı hafifçe öne eğildi; bakışları masanın bir noktasına kilitlendi ama yüzünde bir kırılma yoktu. Daha çok, uzun zamandır taşınan bir ağırlığın sessizce kabulü vardı.

“Elinden geleni yaptı. Zaten olanlar o gittikten sonra oldu.” dedi Boran sonunda. Sesi sakindi ama altında bastırılmış bir çocukluk yankılanıyordu. “Ama bazı şeyler olmayınca olmuyor.” Namık abi başını salladı. “Biliyorum oğlum.” dedi yumuşakça. “O yüzden söylüyorum ya. Nergis yaşasaydı, senin bugün geldiğin yeri görünce içi rahat ederdi.” Sonra bakışlarını bana çevirdi. “Ve senin gibi birini yanında gördüğünde.”

Boğazımda bir düğüm oluştu. Bu kez başımı eğmedim. “Keşke tanıyabilseydim…” dedim içtenlikle. “Ama Boran’ın kalbinde bir yerim olduğu sürece, onun sayesinde tanımış gibi hissediyorum.” Boran bana döndü. Gözleri hâlâ derindi ama bu kez içinde bir ciddiyet vardı. “Yerim olduğu sürece mi?” dedi net bir şekilde. “Orası hep senin, tek senin.”

Gözlerimi Boran’ın gözlerinden çekemedim. Bildiğim şeyi tekrar duymak sevgisini tekrar ve tekrar ruhuma kadar işlediğini hissettirdi. "Hep benim..." diye fısıldadım, sesimdeki titremeyi gizleme gereği duymadan. "Ve hep senin. Bu köprünün taşları nasıl yerinden oynamıyorsa, bizim yerimizde kalplerimiz.”

Namık abi, aramızdaki bu yoğun elektrikten etkilenmiş olacak ki elindeki salata tabağını masaya bırakırken hafifçe boğazını temizledi. Göz ucuyla Boran’a baktı, yüzünde o her şeyi bilen, görmüş geçirmiş insanların o bilge gülümsemesi vardı.

"Bak hele bak..." dedi Namık abi, sesindeki o babacan tınıyla ortamın havasını yumuşatarak. "Boran Efendi, Oxford'da bu kadar güzel cümle kurmayı öğretiyorlar mı insana? Yoksa bu gelin hanımın marifeti mi?"

Boran, bakışlarını benden güçlükle ayırıp Namık abiye döndü. Gözlerindeki o derinlik yerini hafif bir mahcubiyete ama daha çok büyük bir gurura bıraktı. "Öğretmediler Namık abi." dedi sesi tekrar o güven veren tınısına kavuşurken. "O dersi hayat, en zor sınavıyla verdi bana.”

Namık abi sanki olanları biliyormuşçasına gülümserken masaya sessizlik çöktü ama bu sessizlik ne acıtıcıydı ne de ürkütücüydü. Aksine, geçmişle barışmış bir dinginlik vardı içinde. Boran’ın elini biraz daha sıktım..

O an anladım ki, bu masa sadece bir tanışma sofrası değildi. Bu masa; eksik büyüyen bir çocuğun, bekleyen bir adamın ve ona duracağı yeri sunan bir kadının hikâyesinin kesiştiği yerdi. Ben, o hikâyede geçici bir misafir değil, kalıcı bir sayfa olmayı seçmiştim ve bundan da çok mutluydum.

Namık abi arkasına yaslanıp etrafa kısa bir bakış attı. “Tamam…” diye ekledi. “Artık resmi tanışma tamamlandı sayılır. Bundan sonrası sofraya, muhabbete. Ben sizi yalnız bırakayım çocuklar, keyfini çıkartın. Ama gelin kızım baştan söyleyeyim acıdır kebaplarımız.”

Namık abinin sözleriyle masadaki ağır ama anlamlı atmosfer yumuşadı. Araya giren o tanıdık Adana şakacılığı, duyguların üstüne ince bir örtü çekti. Gülümseyerek başımı salladım. “Acıya alışığım, pek sevmesem de Boran’dan. O seviyor.” dedim. “Hem bazı şeyler acı olmadan da akılda kalmıyor.”

Namık abi kahkahayı bastı. “Bak hele.” dedi, parmağıyla beni işaret ederek. “Söze bak. Tam bizim oğlanın kafası.” Boran’a döndü. “Ulan oğlum, gerçekten iyi seçmişsin.” Boran da gülümsedi. Bu kez o gülümsemede ne mahcubiyet vardı ne savunma. Sadece huzur vardı. “O beni seçti.”

Gözlerimin içi gülerek baktım Boran’a. Her bir cümlesi, her bir kelimesi beni hayran bırakıyordu kendine. Bir kez daha âşık olmama neden oluyordu.

Namık abi sandalyesini geri çekip ayağa kalktı. Omzuna hafifçe vurarak Boran’a yaklaştı, sonra bana dönüp göz kırptı. “Siz yiyin.” dedi. “Ben birazdan uğrarım. Bir ihtiyacınız olursa söyleyin, bu mekân bizim sonuçta.”

Masadan uzaklaşırken arkasından baktım. Ardında bıraktığı şey sadece bir sandalye boşluğu değildi; onaylanmış, kabul edilmişlik hissiydi. Sanki bu ilişki, ilk kez bir başkasının gözünde de yerini bulmuştu.

Boran bana döndüğünde bende ona baktım. Parmak uçları elimin üzerinde yavaşça gezindi. "Hâlâ biraz bozuksun, değil mi?" dedi, sesi bir itiraf kadar dürüsttü. "Namık Abi’yi, yani hayatımdaki bu 'dayı' figürünü bunca zaman sana söylememiş olmama..."

Derin bir nefes alıp masaya doğru biraz daha eğildim. Az önceki o duygusal bulutlar dağılmış, yerini o haklı sitemime bırakmıştı. "Dürüst olmamı istersen, evet Boran. İki yıla yaklaşıyoruz... Senin için bu kadar kıymetli olan, annenin emaneti dediğin birini bugün, bir kebapçı dükkanında tesadüfen öğrenmiş gibi hissetmek... yani sadece bir akraba meselesi değil benim için. Demek ki hala daha açamadığım kapılar var.”

Burukça tebessüm ederken masamıza gelen garsonlarla konuşmamız yarım kaldı. Masamız çeşit çeşit mezelerle, salatalarla, közlenmiş biber, domates, soğan gibi sebzelerle, yeşilliklerle donatılırken kebapların da gelmesiyle birlikte yutkundum. Acıkmıştım ve kokusu davetiye çıkartır gibiydi.

Garsonlar çekilip bizi o muazzam sofrayla baş başa bıraktığında, Boran bir parça sıcak lavaşı eline alıp dumanı tüten zırh kebabından en sulu kısmını seçerek içine közlenmiş domates ve soğan eklemeye başladı. O dürümü hazırlarken bende şalgamdan bir yudum içtim. Gözlerindeki o mahcup ama telafi etmek isteyen pırıltıyı görebiliyordum.

Hazırladığı dürümü bir barış nişanı gibi bana doğru uzatırken, parmakları lavaşın sıcaklığıyla hafifçe kızarmıştı. Gözlerindeki o mahcup pırıltı, az önceki sitemimin kalbine ne kadar dokunduğunun kanıtıydı. "Hadi." dedi, sesi tamamen bana teslim olmuş bir yumuşaklıkla.

Uzatılan dürümü elinden aldığımda, teninin sıcaklığı tenime değdi. İlk lokmayı aldığım an, damağımda patlayan o acı, köz ve etin muazzam uyumu bir anlığına tüm sitemlerimi unutturdu. Gerçekten de Boran’ın dediği kadar vardı; bu sadece yemek değil, bu toprakların ruhuydu. Ama aynı zamanda acıydı da.

"Nasıl?" diye sordu Boran, nefesini tutmuş bir çocuk gibi tepkimi bekleyerek. Sonra “Bakışına bakılırsa Namık abi uyarmakta haklıymış.” Dedi çıkarım yaparak. Bir yudum su aldım sonra dudaklarımı yalayıp başımı salladım. “Acı.” dedim dürüstçe. “Ama güzel bir acı. İnsanı vazgeçirmiyor.”

Boran gülümsedi. “Öyledir, buna alışan bir daha başka kebap beğenmez.” Dese de içi rahat etmemiş olacak ki masaya doğru biraz daha eğildi. “İstersen daha az acılısından aldırayım. Daha rahat yersin.”

Başımı iki yana salladım. “Yok.” dedim. “Buna katlanırım. Dedim ya güzel bir acı.” Dedikten sonra masadaki mezeden aldım. İştahım kabarmıştı. Dürümden tekrar ısırırken Boran’a baktım. Yüzündeki gülümsemeyle beni izlediğini gördüğümde başımı iki yana salladım ne oldu manasında.

Boran elini uzatıp başparmağıyla dudak kenarıma değdi. “Meze bulaşmış.” dedi alçak bir sesle. Geri çekilmeyerek gözlerine bakmayı sürdürdüm. “Temizle o zaman.” dedim.

Boran’ın parmağı dudak kenarımda duraksadı. Beklemediği bu cüretkâr davet karşısında, az önce benimle uğraşan o muzip adam bir anda yerini koyu bir ciddiyete bıraktı. Namık Abi’nin dükkânındaki o gürültülü konuşmalar, cızırdayan ocak ve yan masalardan gelen kahkahalar bir anda uğultuya dönüştü; aramızdaki o birkaç santimlik mesafe, dükkândaki ateşten daha yakıcı bir hal aldı.

Boran, başparmağını yavaşça sanki her milimetresini hissetmek ister gibi dudağımın kenarında gezdirdi. Bakışları dudaklarımdan gözlerime tırmandığında, o "buz ve muhallebi" benzetmesini neden yaptığını bir kez daha anladım. Şu an karşımda, dışarıdaki o sert kabuğunu tamamen eritmiş, sadece bana bakan bir adam vardı.

“Seninle oyun oynanmıyor.” diye fısıldadı, sesi az önceki acı biberden daha fazla yakmıştı içimi. “Sen böyle meydan okudukça, benim o her şeyi kontrol eden yanım bir bir iflas ediyor.”

“Benim yanımda hiçbir şeyi kontrol etmeye çalışma zaten…” Dedim küçük bir tebessümle. Ardından bir yudum şalgam içerek ona bakmayı sürdürdüm. Boran’ın dudaklarının kenarında, sadece bana özel olan o teslimiyet dolu gülümseme belirdi. “Edemiyorum zaten.”

Tebessümle onu bakmayı sürdürürken bakışlarımla tabağını işaret ettim. “Soğutmadan ye sende.”

“İlk önce senin beğendiğine emin olayım da.” Dürümü biraz havaya kaldırıp ona gösterirken cevap verdim. “Gayet de yiyorum ben, sende ye.” dedim. Boran tamam manasında bakıp önündeki tabağa uzanarak kendi dürümünü hazırlarken bakışlarını tabağından ayırıp kısa bir an bana dikti. O "teslim olmuş" gülümsemesi hâlâ yüzündeydi ama az önceki o flörtöz hava, yerini tekrar aramızdaki o çözülmemiş meseleye, o dumanı üstünde tüten kırgınlığa bıraktı.

"Yiyorsun, evet..." dedi sesi ciddileşerek. "Ama o her lokmada bana 'Hâlâ eksik parçalar var' diyen bakışını da görüyorum. Cümlen içimde boşluk yarattı sanki.”

Dudaklarımı birbirine bastırıp şalgam bardağımı masaya bıraktım. "Çünkü öyle Boran," dedim, sesimdeki o yumuşak ama net tınıyla. "Bana bu kadar yakınken, kalbinin atışını bu kadar net duyarken; hayatının böylesine büyük bir parçasına tesadüfen çarpınca, insan ister istemez 'Daha neleri bilmiyorum?' diye soruyor.”

Boran derin bir nefes aldı. "Haklısın." dedi. “Onu senden saklamadım, seni hazırlamak için belki de çok fazla bekledim.”

Boran’ın omuzlarındaki o gerginliğin, "acaba eksik mi kalıyoruz?" endişesinin gözlerine yansıdığını görmek içimi sızlattı. Haklıydım, sitemimde dürüsttüm ama onun bu kadar içten bir mahcubiyetle karşıma dikilmesi, o koca zırhının altındaki o kırılgan çocuğu bir kez daha bana göstermişti.

Elimi masanın üzerinden uzatıp kenetli duran ellerinin üzerine şefkatle koydum. Bakışlarımdaki o sorgulayıcı ifadeyi tamamen silip yüzüme sadece ona ait olan o en sıcak, en içten tebessümümü yerleştirdim. "Tamam." dedim, sesimi yumuşatarak. "Önemi yok artık Boran. Gerçekten... Belki de haklısın, bazı hazineleri paylaşmak için insanın kendini tam anlamıyla hazır hissetmesi gerekiyordur. Seni suçlamak için değil, seni daha iyi tanımak istediğim içindi sitemim."

Boran, dokunuşumla birlikte sanki üzerinden tonlarca yük kalkmış gibi derin bir nefes verdi. Bakışları yumuşadı. "Gerçekten mi?" diye sordu, sesinde hala hafif bir çekinceyle. "Kırgın kalmanı istemiyorum İnci. Senin bu sofrada, bu şehirde kendini yabancı hissetmen benim en büyük başarısızlığım olur."

"Yabancı değilim." dedim gözlerinin içine daha bir derin bakarak. "Namık Abi’nin o babacan gelin hanım deyişiyle o kapı zaten sonuna kadar açıldı bana. Önemli olan sakladığın zaman değil, şu an beni o kapıdan içeri buyur etmiş olman. Bak, Namık Abi bile bizi izliyor; eğer daha fazla bu konuyu uzatırsak gelip kulağını çekecek senin."

Boran, bu lafımla birlikte kısa ama ferahlamış bir kahkaha attı. Elimi çevirip avucumun içini öptü. "Sen varken Namık Abi’ye gerek yok, sen beni bakışlarınla zaten terbiye ediyorsun Psikolog Hanım." dedi muzipçe.

“En sevdiğim.” Dedim bende ona uyum sağlayarak. Ardından ekledim. “Hadi daha fazla soğutma.”

Boran beni onaylayıp kendi dürümünden yerken dayanamayarak tekrar konuştum. “Sana bir şey söyleyeyim mi, ben bunu çok beğendim. Hazır falan satıyorlar mı acaba?” Sözlerimle birlikte Boran’ın eli bir an durdu, sonra dudaklarının kenarı yavaşça yukarı kıvrıldı. “Şaşırmadım.” dedi. “İlk ısırıktan sonra ya bırakılır ya da âşık olunur. Sen ikinci gruptasın belli.”

“Abartma.” dedim gülerek ama dürümden bir ısırık daha aldım. “Gerçekten güzel. İstanbul’da bunun yarısını verip üstüne bir de Adana usulü diye yazıyorlar.” Dediğimde kahkaha attı. “Yazarlar yazarlar da ruhu olmaz. Acısı olur belki ama hikâyesi eksik kalır.”

“Yani paketlenmiyor diyorsun.” Diye sorduğumda Boran başını iki yana salladı. “Paketlenir. Namık abi bazen vakumlayıp gönderiyor.” dedi göz kırparak. “Ama burada yenmeli ruhu için.” Dedikten sonra biraz daha ciddileşip ekledi. “Sana söz, bir daha geldiğimizde mutfağa sokarım. Nasıl yapıldığını görürsün.”

Gözlerim parladı. “Ciddi misin?”

“Ciddiyim.” dedi net bir sesle. “Bir şeyi seviyorsan kaynağını da bilmen gerekir. Canın ne zaman isterse gelir yeriz. Hem sende Adanalı sayılırsın artık.”

Bu sözle Boran’a baktım. İçimdeki muzip ruh hemen harekete geçti. Dürümden bir ısırık alıp gözlerimi kısarak Adana şivesini taklit etmeye çalıştım. Sesimi kalınlaştırdım ve yüzümdeki ciddiyetle havaya işaret ettim. “Adanalıyık, Allah’ın adamıyık.”

Boran, bu beklenmedik taklit karşısında masada öyle bir kahkaha attı ki, başını geriye doğru atıp güçlü sesiyle bütün kebapçıyı inletti resmen. Namık sbi bile uzaktan merakla bize baktı o an. Boran eliyle ağzını kapatıp gülüşünü engellerken konuştu. “Bunu beklemiyordum bak.”

“Oldu mu ama?” diye sordum masum bir ifadeyle. “Fena değildi bence.”

“Fena değil mi?” diye tekrar güldü. “Gayet tehlikeli. Bir daha yaparsan bütün mahalle seni bağrına basar.”

“Ya dalga geçme ama.” Dedim masum bir şekilde. Boran tekrar gülmeye başlarken gülüşüne tebessümle baktım. Onu güldürmek istemiştim ve bunu başarmıştım.

Boran’ın kahkahası kolay kolay ortaya çıkmazdı; çıktığında ise ortamın havasını değiştirirdi. Şimdi de öyle olmuştu. Gülüşü yavaş yavaş dinerken bile dudaklarının kenarında kalan o iz, yaptığım şeyin ne kadar yerini bulduğunu gösteriyordu.

“Dalga geçmiyorum.” dedi sonunda, hâlâ gülümserken. “Ciddiyim. Bu şiveyle bir gün sokağa çıkarsan seni benden önce sahiplenirler.”

“Demek bu kadar iddialı.” dedim kaşlarımı kaldırarak. “Bunu bildiğim iyi oldu.”

Gülüşü yavaş yavaş dinerken bakışlarımı ondan ayıramadım. Az önceki kahkahanın bıraktığı iz, yüzünde hâlâ duruyordu; dudaklarının kenarında tembel bir kıvrım, gözlerinde çocukça bir aydınlık vardı… Boran’ı çoğu zaman güçlü, kontrollü, ne yaptığını bilen bir adam olarak görmüştüm. Ama böyle güldüğünde, sanki bütün ağırlıklarını bir kenara bırakıyordu. O an bunu fark etmek, içimde beklenmedik bir yerden dokundu.

“Boran…” dedim usulca. Sesim, kalabalığın arasında sadece ona ait bir çizgi çekti. “Sana gülmek çok yakışıyor biliyor musun?”

Sözlerimle birlikte yüzündeki ifade değişti. Gülüşü donmadı ama yavaşladı; derinleşti. Sanki söylediğim şey, sadece bir iltifat değil de uzun zamandır bir yerlerde bekleyen bir gerçeğin adıydı. Bana baktı. O bakışta ne şaşkınlık vardı ne de alay. Daha çok… yakalanmışlık.

“Öyle mi?” dedi alçak bir sesle. Başımı salladım. “Öyle.” dedim net bir şekilde. “Şu yanağında gamze oluşuyor ya hani, onu görmek beni o kadar mutlu ediyor ki. Dokunmak istiyorum sürekli. O gamze, senin ciddi maskenin arkasındaki benim âşık olduğum çocuk ruhunu gösteriyor.”

Boran’ın yüzünde bu samimi itirafımın yarattığı etkiyle birlikte o nadir görülen gamze daha da derinleşti. Bakışları, bir an için şaşkınlık ve hayranlık arasında gidip geldi. Elini uzattı ve masadaki elimi kendine doğru çekti. “O gamze sadece sana ait, bir tanem. Sadece senin yanında ve senin yüzünden ortaya çıkıyor. Ve sen, onu görmeyi hak eden tek kişisin.”

Gözlerindeki o yoğunluk, o kebapçının dumanlı ve gürültülü atmosferinde, kendimizi dünyanın geri kalanından soyutlanmış hissetmemize neden oldu sanki.

"Sadece benim yüzümden mi?" diye fısıldadım, sesimdeki o hayranlık dolu tınıyı gizleyemeyerek. Gözlerimi o derin gamzesinden ayırmadan devam ettim. "Bu çok büyük bir sorumluluk Boran Demirhanlı. Seni her an böyle güldürmek için elimden geleni yapmam gerekecek desene."

Boran, elimi dudaklarına götürüp avucumun tam ortasına derin, yakıcı bir öpücük bıraktı. Gözlerini bir an bile gözlerimden ayırmıyordu. "Sen sadece varlığınla…" dedi sesi boğuklaşarak. "Benim en büyük zaferim, senin bu gamzeyi her gördüğünde gözlerinin içinin gülmesi."

O an, Namık Abi’nin dükkanındaki o dumanlı hava, Adana’nın en lüks restoranından daha kıymetli gelmişti gözüme. Çünkü burada bu ahşap masada, Boran’ın o stratejik zihninin değil, sadece çocuk ruhunun ve bana olan o saf aşkının hükmü sürüyordu.

"O zaman bu anlaşma tescillendi." dedim gülümseyerek. "Ben seni her gün biraz daha güldüreceğim, sen de bana o dünyalara bedel gamzeni göstereceksin.”

“Anlaştık.” Dedi Boran göz kırparak. Ardından ekledi. “Hadi yemeğimizi bitirelim. Bu kadar mutluluk, bu kadar duygu, açık havada Seyhan Nehri’nin kıyısında, gün batımında demlenmeli.”

Geri kalan dakikalar, tatlı bir sohbet eşliğinde geçmişti. Boran, dürümünden büyük bir ısırık alırken bana Adana’daki çocukluk maceralarından bahsetmiş, annesinin onu sık sık buraya, Namık abinin kebapçısına getirdiğini, onunla Seyhan Nehri kıyısında dondurma yediğini anlatmıştı. Annesine dair her anlattığı hikâye, Boran’ın o ciddi maskesinin ardındaki çocuksu ve hassas ruhu ortaya çıkarıyordu.

Yemekler bittiğinde Boran, Namık abiye seslenmiş ve ona teşekkür etmişti ve tabii bende. Namık abi, Boran’ı ve beni kucakladıktan sonra "Bir dahaki sefere daha uzun kalın." diye sıkı sıkı tembihlemişti.

Kebapçıdan ayrıldıktan sonra el ele tutuşarak, nehrin kıyısındaki yürüyüş yoluna doğru yürümeye başladık. Adana’nın meşhur parkları ve yeşillikleri, alçalmakta olan güneşin altında turuncu ve kırmızı tonlara bürünmüştü. Nehrin üzerindeki su, gün batımının yansımalarıyla parlıyordu.

Yürüyüş yolunda kimse yoktu. Nehre yakın bir banka yan yana oturduğumuzda başımı direkt olarak Boran’ın omzuna yasladım.

Nehrin karşı kıyısındaki ışıklar, henüz tam kararmayan lacivert gökyüzünün altında titrek yansımalar oluşturuyordu. Alçalan güneşin son sıcak turuncu tonları, nehrin yüzeyinde bir yol çiziyordu. Hava, kebap ve sıcak günün keskin kokusundan arınmış, temiz ve serindi.

Boran’ın parmakları omzumdan koluma doğru yavaşça inip çıktı. Bu basit, ritmik hareket bile, bana bütün günün huzurunu taşıyordu. “Sessizlik ne kadar güzelmiş burada…” diye fısıldadım. “Seninle olan her an güzel.” diye yanıtladı Boran. Ardından ekledi. “Ama haklısın. Bu şehir, bu kadar gürültünün ve kalabalığın ortasında bile, huzur bulabileceğin sığınaklar sunuyor.”

Başını hafifçe eğip saçlarıma, şakaklarıma küçük bir öpücük kondurdu. Elimle elini tutarken fısıldadım. “Benim sığınağım şehir değil de sensin, senin varlığın, senin yanımda olman. Çünkü sen varsan her şey tamam. Çünkü sen olursan ben tamamım. Mekânın önemi yok.”

“Birinin sığınağı olmak…” diye fısıldadı Boran, sesi nehrin üzerindeki rüzgarla hafifçe titredi. Omuzlarımı daha sıkı sardı. “Hayatım boyunca yaptığım buydu. Demirhanlı Holding’i büyüttüm, ailemin sorumluluğunu aldım; birileri bana sığındı, güvendi.”

Başını benden ayırıp gözlerini nehrin karanlık sularına dikti. “Sen beni sığınak olarak adlandırıyorsun ama aslında kendinin farkında değilsin. Sen, her şeyle başa çıkmaya çalışan bir adamın sığınağı değil, limanısın.”

Eliyle çenemden tuttu ve yüzümü kendine çevirdi. “Sığınak, geçici bir korunma yeridir. Liman ise, fırtınalar dindikten sonra geminin demir attığı son duraktır. Benim fırtınalarım dindi, İnci. Benim eksikliğim, senin varlığınla doldu. Sen, benim tamamlanmışlığımsın.”

Boran’ın sesi bu sözlerle derinleşirken gözlerindeki ışık, nehrin üzerindeki şehir ışıklarını yansıtıyordu. “O yüzden artık bana sığınmayı değil, bana bütünüyle sahip olmayı seç. Benim o her şeyi yöneten, kontrolü elinde tutan yanımı sen devral; çünkü ben tüm varlığımla, kayıtsız şartsız sadece sana aitim.”

Kelimeleri nehrin akışına karışırken, gözlerindeki o mutlak teslimiyet içimi titretti. Boran sadece kalbini değil, tüm o güçlü iradesini de avuçlarımın arasına bırakıyordu.

“Sana sahip olmak değil de seni özgürce sevmek diyelim buna.” dedim, sesimdeki hayranlığı gizleyemeyerek. “Çünkü ben senin o güçlü yanına değil, o gücün içindeki bu samimiyetine aşığım.”

Boran hafifçe gülümsedi, bu kez gülüşü her zamankinden daha derin ve huzurluydu. Elini yanağıma koyup beni kendine biraz daha yaklaştırdı. “Adına ne dersen de…”

Gözlerime bakmaya devam ederken uzanarak dudaklarını benimkilere kenetledi. Elimi ensesine, saçlarının arasına yerleştirdiğimde nefesinin hızlandığını hissettim. Beni kendine biraz daha çekti; öyle ki aramızdan rüzgârın bile geçmesine izin vermiyordu.

Geri çekildiğinde alnını alnımdan ayırmadı. Gözleri kapalıydı, sanki bu anın yarattığı o yoğun huzuru zihnine kazımak istiyordu. "Adına ne dersen de demiştim ya..." diye fısıldadı, sesi pürüzlü ve derindi. "Bunun adı benim için 'hayat' demek. Seninle yeniden nefes almayı öğrenmek demek."

Gözlerini açıp doğrudan gözlerimin içine baktığında, o kahverengi derinliklerde az önce söylediği her şeyin ne kadar gerçek olduğunu bir kez daha okudum. Elini yanağımdan çekmedi, başparmağıyla alt dudağımı usulca okşadı.

Tam gözlerinin içine bakarken gözlerindeki ifadenin biraz önce söylediği sözlerden bile daha çıplak olduğunu gördüm. Orada güç yoktu, yönetme arzusu yoktu. Sadece teslimiyet ve güven vardı. Parmakları hâlâ çenemdeydi ama bu kez tutan değil, tutunandı.

“Ben hep güçlü durdum.” dedi alçak bir sesle. “Hep ayakta. Hep bir şeyleri taşıyarak. Ama senin yanındayken… bırakabiliyorum.”

Cevap vermedim. Çünkü bu an, kelime kaldıracak bir an değildi. Onun yerine parmaklarımı ensesine doladım. Bu kez ben yaklaştım. Öpücüğüm daha cesurdu ama hâlâ yumuşaktı. Dudaklarına değdiğimde Boran’ın nefesi titredi. Sanki kontrol etmeyi çok iyi bildiği her şey, bu temasla birlikte yavaşça çözülüyordu.

“Hep bırak.” diye fısıldadım dudaklarına doğru, sesim nehrin esintisine karışıp kaybolurken. “Yorulunca, taşıyamayacağını hissettiğinde ya da sadece nefes almak istediğinde... Hep benim kucağıma, benim omuzlarıma bırak o yükü. Ben senin sadece sevdiğin kadın değil, o koca dünyanın yükünden kaçıp saklandığın en kuytu köşenim. Ben hiçbir yere gitmem, kaçmam hep burada, yanında olurum.”

Boran, bu sözlerimle birlikte sanki hayatı boyunca tuttuğu o son nefesi de vermiş gibi omuzlarını serbest bıraktı. Ensesine doladığım parmaklarımın sıcaklığına teslim olurken, dudaklarımdaki cesur dokunuşuna aynı yoğunlukla ama tarifi imkânsız bir şefkatle karşılık verdi.

Geri çekildiğinde, alnını alnıma yasladı. “İşte bu.” dedi kısık bir sesle. “Benim bütün hikâyem bu cümleyle başlıyor.” Deyip derin bir nefes aldı. “Yıllarca bir şeyler inşa ettim. Güçlü durmayı, ayakta kalmayı, kimseye yük olmamayı öğrendim. Herkes benden bir şey bekledi, ben de verdim. Hep verdim.”

Parmakları saçlarımın arasında hafifçe dolaştı, sanki kelimeleri oradan topluyordu. “Bana ‘buradayım’ diyen çok oldu ama…” dedi kısık bir sesle. “Hiçbiri kaçmam demedi. İnsanlar gider… sorumluluklar değişir, şartlar zorlaşır, yük ağırlaşır. Ben de buna alıştım.”

Gözlerini açtı, bu kez doğrudan bana baktı. Bakışları saklanmıyordu. Gözbebeklerinin derinliğinde, yılların yorgunluğu ve bu anın mucizesi iç içeydi. “Sen o cümleyi söylediğinde ilk kez biri beni güçlü olduğum için değil, olduğum hâlimle seçti. Taşıdığım şeyler için değil, taşıyamadıklarım için de.”

Elimi göğsüne bastırdı. “Burada…” dedi. “İşte burası hep doluydu ama eksikti. Çünkü kimse kalmayı seçmediğinde, insan ne kadar güçlü olursa olsun yarım kalıyor.” Başımı hafifçe salladım, kelimeler boğazımda düğümlendi. Boran devam etti. “Benim hikâyem başarıyla, sorumlulukla, mücadeleyle yazıldı. Ama tamamlanması için o tek cümle eksikti. ‘Buradayım, kaçmıyorum.’ Sen onu söyledin ve her şey yerine oturdu.”

Sesindeki titreşim, nehrin üstünden geçen rüzgâra karıştı. “Bu yüzden…” dedi daha sakin bir tonla. “Benim limanım, sensin.”

Beni kendine doğru çekti. Bu kez sarılışı sessizdi ama çok derindi. Kolları, benim etrafımda sadece koruma değil, bir yemin halkası gibi kapanmıştı. Göğsüne yaslanırken kalbi avucumun içinde bir marş gibi atıyordu: güçlü, düzenli ve artık ait olduğu yerde huzurlu. Başımı omzuna gömdüm. Nehrin akışı, günün bitişi ve Boran’ın omuzlarında bulduğum dinginlik... Hepsi tek bir hisse dönüşüyordu: tamamlanmışlık.

Rüzgâr, nehrin üzerinden usulca geçip saçlarımızın arasına karıştı. Şehrin sesi buraya kadar geliyordu ama boğuktu; sanki uzak bir hayatın hatırlatmasıydı yalnızca. Boran’ın göğsü, nefes aldıkça hafifçe yükselip alçalıyor, ben o ritme kendimi bıraktıkça dünya yavaşlıyordu. Zaman, acele etmeyi bırakmıştı sanki.

Bir süre hiç konuşmadık. Konuşmaya gerekte yoktu. Bazı anlar vardı; kelime eklediğinde bozulan... Şu anda onlardan biriydi. Boran’ın çenesini başımın tepesine yasladığını hissettim. Eli sırtımda, aynı noktada duruyordu, okşamak için değil de orada olduğumu unutmamak ister gibi. Sanki beni tutmuyordu da ben onunla yer çekimine teslim oluyordum.

“Hep kal…” dedi sonunda, tek bir kelimeyle. Emir değildi. Rica da değildi. Daha çok doğal bir sonuçtu sanki. “Zaten buradayım.” diye fısıldadım. Bu kez gülümsediğini hissettim. Göğsünde küçük bir titreşim oldu sessiz bir kahkaha gibi. “Biliyorum. Sadece… söylemeni seviyorum.”

Başımı biraz kaldırıp nehre baktım. Işıklar çoğalmıştı; suyun üzerinde uzayan yansımalar, sanki iki yakayı değil, iki hayatı birbirine bağlıyordu. Gün tamamen bitmişti ama karanlık ürkütmüyordu. Aksine, her şeyi sadeleştiriyordu.

“Seninle birçok yere gittik ama buranın hissettirdikleri bende hep ayrı olacak.” Diye fısıldadığımda Boran’ın kolu omuzlarımda biraz daha sıkılaştı ve saçlarımın üzerini öptü bir cevap verirmiş gibi.

Gözlerimi kapattım. O bank, o nehir, o akşam, bir yerden çok bir hâl olmuştu artık. Birlikte durabilmenin, kaçmamanın, sessizce kalabilmenin hâli…

Kalkmadık hemen. Acelemiz yoktu. Şehir bekleyebilirdi çünkü o an, nehrin kıyısında, akşamın tam ortasında, iki insan birbirine yaslanmıştı.

Bir hikâye vardı…
Bir masada başlayan, bir bakışta yön değiştiren, bir sarılışta yuva bulan. Sonra bir aşkla derinleşen sessizlikte bile konuşabilen iki kalbin kelimelere ihtiyaç duymadan anlaşabildiği….

Bir hikâye vardı… İki kalbin birbirine sığındığı, liman olduğu, mutluluğu bulduğu… Bu hikâyenin ne başıydı ne sonuydu. Sadece gerçek aşkın sonsuzluğuydu…

 

 

Bölüm Sonu

‣‣‣ Bölümü nasıl buldunuz?

‣‣‣ Bu bölümde İnci ve Boran’ı okuduk sadece, umarım beğenmişsinizdir sahneleri (Gezmeleri, bici bici yemeleri, sohbetleri, şakalaşmaları…)

Diğer bölümde görüşmek üzere, yorumlarınızı bekliyorum...

Bölüm : 29.03.2026 14:09 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...