
🖇️Herkese selamlar, nasılsınız görüşmeyeli?
🖇️Umarım keyifle okuduğunuz bir bölüm olur...
🖇️Satır arası yorum yapmayı ve oy vermeyi unutmayın lütfen...
Özel Bölüm.3
Bir insan dikenli yollardan geçtikten sonra rahata erer derlerdi hep. Bunun en güzel örneği Pamir ve benim hikayem olmuştu. O kafeden çıkarken ben uykusuz çıkmıştım, Pamir telefonuna bakarak girmek istemişti ve notlarıma dökülen kahve o an şer gibi görünse de aslında bizim için en hayırlısıydı, bizim başlangıcımızdı. Tabii sonra da kahve ısmarlama teklifini geri çevirmiştim Pamir’in. Ama kader bizi bir düğünde tekrar karşılaştırmış ve bugünlerimizin başlangıcını atmıştı.
Sonra buluşmalarımız, şakalaşmalarımız, konuşmalarımız… her şey bizi birbirimize daha çok bağlamıştı. En son Pamir’in piknik sürpriziyle duygularını bana açması ilişkimizin ilk adımı olmuştu. Açıkçası o itiraf etmese ben cesaret edemezdim ama o başlangıcın adımını atmıştı ve her şey mükemmel denecek şekilde başlamıştı. Öyle de devam etmişti.
Ta ki o güne kadar… Hem gurur duyduğum hem de perişan olduğum haberle her şey bitti demiştim. Ben hayatımın anlamını kaybettim, bir daha âşık olamam, sevemem, Pamir’i asla unutamam… ki öyle de olmuştu. Gelen hiçbir teklif umurumda olmamıştı. Okulu bitirdiğimde gelmek isteyen görücüler anneme teklif ettikleri an cevaplarını almıştı.
Sonra annem gitmişti. Bu sefer toparlanamam demiştim ama insan oğlu acıkıyordu, susuyordu, bir şekilde alışıyordu bu acılara. Alışmıştım, mesleğime tutunmuştum, babama, abime tutunmuştum ve atlatmıştım.
Her şeyi yoluna koymuşken kader bizi karşılaştırmaya karar vererek yolumu Hakkari’ye düşürmüştü. Gerçi Pamir, ilk döndüğünde taburdaki işleri bittiğinde Ankara’ya gelecekti ama kader ondan hızlı davranıp beni götürmüştü onun yanına. Onu ilk gördüğüm an hala daha zihnimde taptazeydi. Kabullenemeyişim, halüsinasyon gördüğümü sanışım, ona çıkışlarım, kırgınlığım, kızgınlığım…
İlk an ve uzun bir süreçte onu kabul edemesem de sonradan kalbim galip gelmişti ve her şey yoluna girmişti. Halide Hanım, babamın tavırları, bizim anlaşmazlıklarımız… bazı zorlu süreçlerimiz olmuştu ama hepsinden başarıyla çıkmıştık.
Sonra yine bir diken batmıştı ayağımıza ama bu belki de Pamir için en zoru olmuştu. Beni ve oğlumuzu şehit verdiğini düşündüğü günler cehennemi yaşamıştı. Belki benim yaşadıklarımı anlamıştı ama benden daha çok acı çekmişti. Çünkü o evladını da kaybettiğini sanmıştı.
Neyse ki bu zorlu günler sona ermişti ve biz oğlumuzu, Poyrazımızı kucağımıza almıştık. Şimdi ise diğer bebeğimizi bekliyorduk…
Pencereden süzülen akşam güneşinin kızıllığı, salonun ortasına yumuşak bir halı gibi serilirken elim gayriihtiyari karnımın üzerinde geziniyordu. Poyraz içeride oyuncaklarıyla boğuşurken içimde kıpır kıpır atan bu yeni can, bana hayatın ne kadar mucizevi olduğunu bir kez daha fısıldıyordu. Dikenli yollar geride kalmış, o keskin acılar yerini huzurlu bir bekleyişe bırakmıştı.
Kapının kilidinin dönme sesini duyduğumda kalbim her zamanki gibi o ilk günkü heyecanla ritmini değiştirdi. Pamir, yorgun ama eve gelmiş olmanın verdiği o tarifsiz rahatlamayla içeri girdi. Üniformasının ağırlığını kapıda bırakmış gibi, doğrudan yanıma yöneldi. Gözlerindeki o derin, sahiplenici bakış hâlâ aynıydı; sanki her seferinde beni yeniden keşfediyordu.
"Yine dalmışsın uzaklara.” dedi, sesi o tanıdık, güven veren tınısıyla. Yanıma oturduğunda ilk önce uzanıp şakağımı öptü. Sonra da elini tereddüt etmeden karnımın üzerine yerleştirdi.
Avucunun sıcaklığı tenime geçer geçmez, içimdeki küçük yaramaz sanki babasının geldiğini anlamış gibi güçlü bir tekme savurdu. Pamir’in kaşları şaşkınlıkla yukarı kalktı, dudaklarında ise hayranlık dolu bir gülümseme yayıldı.
“Şuna bak, içeride antrenman yapıyor resmen.” Diye fısıldayıp avucunu tekmenin geldiği yere daha sıkı bastırdı. “Babam, ben geldim.” Tekrar konuşurken bu sefer başını hafifçe eğip kulağını karnıma yasladı. İçerideki miniğimiz bu sefer daha sert tekmeler savururken güldüm.
“Bu çocuk kime çekti böyle? Poyraz bile bu kadar hareketli değildi sanki. Bu bitmek bilmeyen enerji, bu dik kafalı vuruşlar... Tanıdık geliyor ama çıkaramadım." Pamir’in muzip sesiyle gülüşüm daha da büyürken parmaklarımı saçlarının arasına geçirdim. O sert mizaçlı askerin, çocuklarının karşısında nasıl eridiğini izlemek dünyanın en güzel manzarasıydı.
"Bilmem ki..." dedim sahte bir düşünceli tavırla. "Kime çekti acaba? Mesela, notlarıma kahve döküp sonra da o hatayı telafi etmek için peşimden ayrılmayan o inatçı adama çekmiş olabilir mi? Ya da Hakkari’nin o sert rüzgarında bile geri adım atmayan o kaya gibi sert komutana?"
Pamir başını kaldırıp gözlerimin içine baktı, muzip bir pırıltı vardı bakışlarında. "Yani diyorsun ki, bütün suç benim genlerimde? Belki de o asıl inadını, 'seni asla affetmeyeceğim' deyip de kalbimin tam ortasına yeniden kurulan o güzel kadından almıştır, ne dersin?"
Eğilip karnıma küçük, şefkatli bir öpücük kondurdu. "Cinsiyetin henüz belli değil ufaklık ama şimdiden belli ki yerinde duramıyorsun. Annen gibi olacaksın sanırım, hiç yerinde oturmayacaksın.”
Elimle koluna doğru vurdum sitemle. “Diyene bak, sanki sen her gün odandaki masandan kalkmıyorsun, dağ bayır gezmiyorsun.”
Pamir, vurduğum yere sanki canı gerçekten acımış gibi hafifçe yüzünü buruşturup sonra o meşhur, insanın içini eriten gülüşlerinden birini sundu bana. "Haklısın," dedi, kolunu omzuma atıp beni kendine iyice çekerken. "Benimki de laf işte. Dağ bayır gezmek bizim mesleğin fıtratı ama senin o peşinden koşturmaların... İşte o, meslekten öte bir tutku."
"Görüyorsun değil mi?" dedim karnıma doğru fısıldayarak. "Baban daha doğmadan suçu yine bize attı."
“Yok yok, size bir şey demiyorum ben.” Dedi Pamir teslim olur gibi. Sözlerine hafifçe kıkırdayarak başımı omzuna yasladım. Elini elimin üzerine kenetledi, ikimizin avucu da o küçük kıpırtıların merkezindeydi. “Ne olursa olsun dünyamızı güzelleştirmeye geldiği kesin, abisi gibi."
Pamir, bakışlarını bir an bile ayırmadan alnıma uzun bir öpücük kondurdu. "Poyraz’ın pabucunu dama atacak kadar yaramaz olacak sanki," diye mırıldandı. "Şu vuruşlara baksana, kesinlikle 'buradayım' diyor. Belki de kızdır ha Devrim? Senin gibi inatçı, senin gibi güzel, bakışıyla adamı hizaya getiren bir küçük hanım..."
"Küçük bir Devrim mi?" diye sordum, hayali bile içimi titretmişti. "Senin onun karşısında nasıl eriyeceğini düşünemiyorum bile Pamir. Poyraz’a kıyamıyorsun, bir de kızın olduğunu düşün."
"Erimem mi..." dedi derin bir iç çekerek. "Siz benim en zayıf noktam, aynı zamanda en güçlü kalemizsiniz. Hele bir de sana benzeyecekse…” dedi Pamir, sesindeki o derin tınıyla. "O zaman vay halime. Ben şimdiden mağlubiyetimi kabul etmişim demektir. Senin o tek bir bakışınla beni nasıl silahsız bıraktığını düşünürsek, o minik kopyanın karşısında herhalde esas duruşta beklerim."
Gülümseyerek başımı göğsüne iyice gömdüm. Kalbinin ritmi kulağımın altındaydı; hızlı, güçlü ve sadece bizim için atan o ritim. "Abartma istersen sevgilim." dedim muzipçe. "Daha cinsiyetini bile bilmiyoruz. Belki de tıpkı senin gibi bakışlarıyla dağı taşı titreten bir aslan parçası daha geliyordur. Poyraz’ın yanına bir küçük Pamir daha... O zaman asıl benim halim harabe olur. Evde üç tane emir veren adamla ne yaparım ben?"
Pamir, parmaklarını saçlarımın arasından geçirip başımı hafifçe kaldırdı ve gözlerimin içine o kadar derin baktı ki, bir an zaman durdu. "Erkek ya da kız..." diye fısıldadı. "Hiç fark etmez Devrim. İkisi de bizim açanımızdan parça. Ama itiraf edeyim, senin gibi saçları olan, senin gibi bakan o küçük hanım düşüncesi... Kalbimi daha doğmadan rehin alıyor."
Karnımdaki o küçük kıpırtı bu sözleri onaylarcasına bir kez daha kendini hatırlattı. Pamir bu sefer gülmek yerine iyice eğilip, dudaklarını karnıma usulca bastırdı. "Duyuyor musun ufaklık?" dedi, fısıltısı tenime yayılan bir sıcaklık gibiydi. "Anneni şimdiden paylaşılamayan biri yaptın. Eğer kızsan, bilesin ki bu dünyadaki en büyük aşkın rakibi olacaksın. Eğer erkeksen, abinle bu kadını el üstünde tutma görevine hazır ol."
Gözlerim doldu Pamir’in cümleleriyle. Bir zamanlar "hayat bitti" dediğim, her şeyi geride bıraktığımı sandığım o Ankara günlerini düşündüm. Şimdi ise Hakkari’de, bu huzurlu sessizliğin içinde, bir sonraki günün randevusunu ve hayatımızın yeni rengini bekliyorduk.
"Yarın.” dedim fısıltıyla. "Yarın öğreneceğiz değil mi? Kimin genleri galip gelmiş, kimin inadı tutmuş."
Pamir beni kollarının arasına daha sıkı alıp koltuğa iyice yerleşmemi sağladı. "Yarın öğreneceğiz güzelim. Ama ne olursa olsun, bizim en güzel masalımız olduğu değişmeyecek.” Dedikten sonra, “Neyse." diyerek doğruldu ve beni de nazikçe yerimden kaldırdı. "Hadi bakalım, içerideki küçüğün karnı acıkmış olmalı. Abisi de oyuncağıyla yeterince vakit geçirdi. Üzerimi değiştirip geliyorum."
Onu onaylarken konuştum. “Sen üzerini değiştir, bende Poyraz’a bakayım. Sesi çıkmıyor.” Diyerek Poyraz’ın odasına doğru ilerledim.
Poyraz’ın odasının kapısına yaklaştığımda, içeriden gelen o kendine has, düşük desibelli "vın vın" seslerini duyunca gülümsedim. Kapıyı hafifçe araladığımda, oğlumun halının tam ortasına kurulmuş, itfaiye kamyonuyla büyük bir titizlikle manevra yaptığını gördüm. Kendi dünyasına o kadar dalmıştı ki, geldiğimi bile fark etmedi.
"Küçük itfaiyeci." dedim kapıya yaslanarak. "Yangın söndürme çalışmaları nasıl gidiyor?"
Poyraz hemen başını kaldırdı, o kocaman kahverengi gözleri parladı. "Anne! Bak, ayıcığın yatağı yanıyormuş, ben kurtardım!"
"Aferin benim oğluma." diyerek yanına çömeldim. Karnımdaki ağırlık biraz zorlasa da onun hizasına inmek her şeye değerdi. "Peki bu kahraman itfaiyeci acıktı mı? Baban mutfağa geçti bile."
Poyraz’ın yüzünde bir anlık bir düşünme ifadesi oluştu, sonra elindeki kamyonu bırakıp karnıma baktı. "Bebek de acıktı mı anne? O kamyon sürerken çok ses çıkarıyor mu içeride?" Kıkırdayarak elini tutup karnımın üzerine koydum. "O kamyon sürmüyor ama galiba takla atıyor tatlım. Hadi gel, babana yardım edelim."
Poyraz neşeyle ayağa fırlayıp mutfağa doğru koşarken, ben de arkasından ağır adımlarla ilerledim. Mutfağa girdiğimizde Pamir üzerindeki üniformayı çıkarmış, gri tişörtü ve rahat pantolonuyla çoktan tezgâhın başına geçmişti bile. Kolları sıvalı, domatesleri doğrarken bir yandan da ıslıkla bir şeyler mırıldanıyordu. O sert komutan gitmiş, yerine evin huzur dolu babası gelmişti.
"Yardım lazım mı aşçım?" dedim masaya yaslanarak. Pamir arkasını dönüp bana göz kırptı. "Sen sadece dinleniyorsun güzelim. Mutfak bana emanet.”
Kısa süren yemek hazırlama macerasından sonra ailecek yemeğimizi yemeye koyulduk. Akşam yemeği masası, bir zamanlar hayalini bile kurmaya korktuğumuz o huzurun tam kalbiydi. Poyraz bir yandan yemeğini yemeye çalışıyor, bir yandan da heyecanla kreşteki arkadaşlarını anlatıyordu. Pamir, bir oğluna bir bana bakarken gözlerindeki o 'başardık' ifadesini hiç kaybetmiyordu.
"Baba, biliyor musun bugün Ali'yle bahçeye çıktık." dedi, gözlerini kocaman açarak. "Ali dedi ki 'ben kurdum', ben de dedim ki 'hayır ben aslanım!'. Sonra o beni yakalamaya çalıştı ama ben senin gibi hızlı koştum. Fırtına gibi! Öğretmenimiz bile 'Poyraz, yavaşla yoksa uçacaksın' dedi."
Pamir, tabağındaki yemeği bir kenara bırakıp tüm dikkatini oğluna vermişti. "Eee, sonra? Yakalayabildi mi bari o kurt seni?" diye sordu, ciddiyetini bozmadan.
Poyraz, sanki imkânsız bir şeyden bahsediliyormuş gibi başını iki yana salladı. "Yakalayamaz ki! Ben taktik yaptım. Kaydırağın arkasına saklandım, o öbür tarafa bakarken korkuttum, Ali korkup kaçtı. kaçtı." Eliyle büyük bir kavis çizerek ekledi: "Ama sonra beraber kum havuzunda kale yaptık. Dev gibi bir kale! İçine de askerlerimizi koyduk. Senin askerlerin gibi tüfekleri yoktu ama hepsi çok güçlüydü."
Bir an duraksadı, sanki çok önemli bir ayrıntıyı unutmuş gibi kaşlarını çattı. "Ha, bir de Elif var ya... O bugün ağladı. Bebeği evde kalmış, çok üzüldü. Ben de ona itfaiye arabamı verdim. 'Ağlama, bak bu yangın söndürür' dedim. O da sustu."
Pamir’le göz göze geldik. Pamir’in gözlerindeki o gurur dolu parıltıyı görmemek imkansızdı. "Benim oğlum tam bir beyefendi olmuş," dedi Pamir, uzanıp Poyraz’ın yanağından makas alarak. "Arkadaşını teselli etmen çok doğru bir davranış aslanım. Aferin sana."
Poyraz gülümseyerek yemeğini yerken birden aklına bir şey takılmış olacak ki bana baktı. “Anne bebek de doyuyor mu? Doymadıysa ben ona yediririm.” Deyip çatalını karnıma doğru uzattığında şefkatle gülümsedim.
Bu an, zihnimde bir kapıyı araladı. Gülümsemem yüzümde asılı kalırken, birkaç ay öncesine, bu haberi ona ilk verdiğimiz o akşamüstüne gittim.
Daha dün gibiydi... Pamir’le beraber karşımıza almıştık onu. Poyraz dört yaşının verdiği o dünyayı kendisinin sanan özgüveniyle koltukta bağdaş kurmuş, en sevdiği çizgi filmi izliyordu. "Poyraz, sana bir sürprizimiz var." demişti Pamir, sesindeki heyecanı bastırmaya çalışarak. "Evimize yeni bir misafir gelecek, sana bir oyun arkadaşı, kardeş. Annenin karnında.”
O an Poyraz’ın yüzündeki o oyuncu ifade bir anda donmuştu. Gözlerini kocaman açıp bir bana, bir babasına, sonra da sanki suçluymuş gibi benim karnıma bakmıştı. "Hayır," demişti net bir sesle. "Gelmesin. Benim oyuncaklarım var zaten."
Pamir’le birbirimize bakakalmıştık o an. Hiç böyle bir tepki beklemiyorduk. "Ama oğlum, beraber oyun oynarsınız, küçücük, senin sevgine ihtiyacı olan bir kardeş…" diye açıklamaya çalışmıştım ama Poyraz ikna olmamıştı.
O gece ağlayarak "Siz artık beni sevmeyeceksiniz, sadece o küçük bebeği seveceksiniz!" diye feryat etmiş, kendi odasına kapanmıştı. Bir hafta boyunca karnıma ters ters bakmıştı.
Pamir, operasyonlardan döndüğünde kapıda onu heyecanla karşılayan oğlunu bulamıyordu. Poyraz, babasının kucağına atlamak yerine odasına gidiyor, kapısını "Burası yasaklı bölge!" diyerek kapatıyordu. Hatta bir gün, ben salonda bebek kıyafetlerine bakarken yanıma gelmiş, o minik zıbınlardan birini alıp kanepenin en uzak köşesine fırlatmıştı. "Benim kıyafetlerim daha güzel, o çok küçük, çirkin bu!" diyerek ağlamaya başlamıştı.
En zoru da o "yastık barikatlarıydı." Ben ne zaman Pamir’le yan yana otursam ya da bir akşam filmi izlemek istesek, Poyraz kucağında devasa bir kırlentle gelip aramıza giriyordu. "Burası benim kalem, bebek buraya geçemez," diyerek aramıza aşılmaz duvarlar örüyordu. Pamir’in "Aslan oğlum, o senin kardeşin, o da bizi sevecek." demelerine, "O sevmesin, siz beni sevin sadece!" diye karşılık veriyordu.
O günleri hatırladıkça hâlâ içimde hem bir sızı hem de bir tebessüm uyanıyordu. Poyraz’ın o sert direnişi, aslında bize olan düşkünlüğünün en saf, en çocuksu dışavurumuymuş; ama o zaman bunu anlamak, o minik kalbi ikna etmek hiç de kolay olmamıştı.
Peki, bu inatçı küçük adamın kalbi nasıl yumuşamıştı?
Kırılma noktası, ilk ultrason fotoğrafını eve getirdiğimiz gün olmuştu. Pamir, fotoğrafı masaya koyup Poyraz’ı yanına çağırmıştı. "Bak Poyraz." dedi, sesindeki o askeri disiplini bir kenara bırakıp tam bir baba şefkatiyle. "Bu fotoğraftaki şu küçücük karaltı var ya... O şu an içeride çok yalnız. Ve biliyor musun, senin sesini duyduğunda heyecanlanıyor. O buraya geldiğinde ona abilik yapacak, onu koruyacak kimsesi yok senden başka. Ben görevlere gittiğimde, annenle bu küçük ufaklık kime emanet olacak?”
Poyraz o siyah beyaz, pek bir şeye benzemeyen fotoğrafa uzun uzun bakmıştı. "Korkuyor mu orada?" diye sormuştu fısıltıyla. "Korkmuyor ama seni bekliyor." demişti Pamir.
O akşam, Poyraz ilk kez o yastık barikatını kaldırmış, yanıma sokulmuştu. Minik elini çekinerek karnıma koymuş ve karnıma doğru eğilip "Korkma, ben buradayım. Ama kırmızı arabamı istersen vermem, ona göre." diye fısıldamıştı. O an Pamir’le göz göze gelmiştik; ikimizin de gözleri dolu doluydu. O sert, "istemem" diyen çocuk gitmiş, yerine korumacı abi ruhu gelmişti.
Şimdi masada köfte uzatışını izlerken Pamir kulağıma eğilip o günleri hatırlatır gibi, "Bak sen şu 'istemem' diyen abiye." dedi muzipçe. "Şimdiden nasıl koruyor kardeşini."
Gözlerim, Poyraz’ın o küçücük elindeki çatalıyla karnıma doğru yaptığı hamlede takılı kaldı. "Doyar annem, o senin ona olan sevgini hissettikçe dünyanın en mutlu bebeği oluyor zaten," dedim, sesimdeki titremeyi gizleyemeyerek. Poyraz tatmin olmuş bir edayla köftesini ağzına atarken güldü.
Sonra babasının ona baktığını görünce hemen göğsünü kabarttı. "Baba, yarın doktor amca bebeğin saçlarını da görecek mi? Benimki gibi mi olacak?"
Pamir güldü, uzanıp oğlunun saçlarını karıştırdı. "Henüz belli olmayabilir ama ne olursa olsun, senin kadar cesur olacağı kesin." Poyraz kabullenerek yemeğini yerken tebessümle izledim onu.
Yemekten sonra sofrayı toplarken Poyraz peşimden ayrılmadı. Eskiden mutfaktan kaçan çocuk, şimdi "bebek yorulmasın" diyerek tabakları taşımaya çalışıyordu. Pamir ise mutfak kapısına yaslanmış, bizi izliyordu. Üzerindeki o yorgunluk, yerini paha biçilemez bir huzura bırakmıştı.
İşimiz bittiğinde salona geçip oturduğumuzda Poyraz yanımdaki yerini almış ve başını karnıma yaslamıştı. “Baba…” diyerek Pamir’e baktığında devam etti. “Bebek içeride çok zıplıyor. Galiba o da asker olacak. Senin gibi 'rahat-hazırol' yapacak."
Pamir kahkaha atarak baktı Poyraz’a. Bende istemsizce gülerken Poyraz anlamaz biçimde bakıyordu bize. Pamir, Poyraz’ın bu ciddi ama bir o kadar da sevimli çıkarımına daha fazla dayanamayıp koltukta bize doğru kaydı. Uzun kollarını ikimizi de saracak şekilde etrafımıza doladı ve Poyraz’ın burnuna hafifçe dokundu.
"Demek öyle düşünüyorsun ha?" dedi Pamir, sesi hala kahkahasının kalıntılarını taşıyordu. "Rahat-hazırol yapacak kadar disiplinli diyorsun yani. Ama aslanım, içeride bu kadar zıplıyorsa, o 'hazırol'da durmaktan pek hoşlanmıyor demektir. Belki de senin gibi ele avuca sığmayan bir harekatçı olur, ne dersin?"
Poyraz büyük bir ciddiyetle kafa salladı. "Olsun, ben ona öğretirim. Ben komutan olurum, o benim yardımcım olur. Birlikte senin yanına geliriz baba, sen bize selam verirsin."
Pamir’in gözlerinin içi parladı. Bir yandan Poyraz’ın bu hayallerine ortak olurken, diğer yandan elini karnımın üzerindeki o hareketli noktaya sabitledi. Tam o an, içerideki küçük yaramaz babasının elini selamlar gibi sert bir darbe daha indirdi. Pamir’in parmakları o vuruşla hafifçe sarsılınca, bakışları anında benimkilerle kenetlendi. O sert, taviz vermeyen bordo bereli gitmiş; yerine şaşkınlık ve hayranlık içinde bir baba gelmişti.
"Şuna bak..." diye fısıldadı Pamir, sesi bu sefer her zamankinden daha kısık ve derindi. "Gerçekten de yerinde duramıyor Devrim. Şimdiden 'ben buradayım' diye bağırıyor resmen. Kime çektiği konusunda hala şüphen var mı?"
Gülümseyerek başımı omzuna yasladım. "İnadı ben, enerjisi sen diyelim mi? Ortaya çıkan bu küçük mucize ikimizin de en zorlu sınavı olacak gibi görünüyor."
Pamir derin bir iç çekti, bakışları karnımdaki hareketten bir an bile ayrılmıyordu. "Sınavımız böyle olsun be güzelim... Biz ne fırtınalar atlattık. Bir küçük yaramazın zıplaması, bizim için dünyanın en huzurlu melodisi olur."
Gece ilerlerken, salondaki loş ışıkta üçümüzün gölgesi birbirine karışmıştı. Poyraz mayışmışken Pamir’in sesini duydum.
"Biliyor musun," diye söze başladı Pamir, yanıma oturup kolunu omzuma attığında. "Hakkari’de o ilk karşılaştığımız günü düşünüyorum bazen. Senin o öfkeli, beni asla affetmeyecekmiş gibi duran bakışlarını... O gün bir gün gelip de Hakkari’de, karnında ikinci çocuğumuzla, kucağımızda oğlumuzla böyle oturacağımızı söyleseler..."
"İnanmazdın, değil mi?" diye tamamladım cümlesini.
"İnanmazdım belki ama hayal ediyordum," dedi sesi kısıklaşarak. Bakışları Poyraz’ın saçlarına kaydı. "Senin ve onun öldüğünü sandığım o günler... O karanlık benim cehennemimdi Devrim. Şimdi bu ışık, bu ses..." Eğilip şakağımdan öptü. "Dünya üzerinde bundan daha büyük bir rütbe, daha büyük bir zafer yok benim için."
“Benim için de öyle.” Dedim huzurla. O sırada Poyraz’ın elindeki kitap yavaşça yere düştü. Tamamen uykuya dalmıştı. Pamir onu usulca kucağına aldı. "Ben bu aslanı yatağına bırakayım, sonra gelip seninle yeni üyeye ne isim vereceğimizi konuşalım."
O odadan arkasından baktım. Bir zamanlar "bitti" dediğim yerden, kader beni tutup çekmiş ve hayatımın en güzel manzarasının tam ortasına bırakmıştı. Gerçekten de, dikenli yollardan geçtikten sonra rahata eriliyordu. Bizim yolumuz çok dikenliydi ama ulaştığımız bahçe, çektiğimiz her acıya değmişti.
Pamir geri döndüğünde, gözlerinde sadece bana ait olan o yumuşak ifadeyle yanıma oturdu. "Evet." dedi elimi tutup dudaklarına götürürken. "Poyraz'ı ikna ettik, barikatları kaldırdık. Peki, yeni yaramazın adı ne olacak? Devrim kadar sarsıcı bir şey mi koymalıyız, kız olursa?”
Pamir’in sorusuyla birlikte bakışlarım oturma odasındaki kitaplığın üzerinde duran ultrason fotoğrafına kaydı. O siyah-beyaz, belirsiz küçük nokta aslında tüm dünyamızdı.
"Devrim kadar sarsıcı olması zor." dedim gülümseyerek, başımı onun omzuna daha sıkı yaslarken. "Ama belki onun kadar kararlı bir isim bulabiliriz. Hem yarın büyük gün... Artık cinsiyetini öğreniriz diye umuyorum.”
Bebeğimiz beş aylık olmuştu ama hala öğrenememiştik, inatçı çıkmıştı.
Pamir, parmaklarını elimin üzerinde gezdirirken derin bir nefes aldı. "Yarın..." dedi, sesinde hem bir askerin vakurluğu hem de bir babanın heyecanı vardı. "Cinsiyetini öğrenirsek işimiz kolaylaşır mı yoksa daha mı zorlaşır bilmiyorum. Poyraz’ın ismiyle müsemma oldu, fırtına gibi.”
"Eğer bir kızımız olursa." diye söze başladım, hayali bile içimi ısıtıyordu. "Adı sanki hem zarif hem de çok güçlü olmalı. Bizim gibi... O kadar engeli aşıp buraya geldiğine göre, o da en az abisi kadar savaşçı."
Pamir muzip bir tavırla gülümsedi. "Savaşçı dedin de... Eğer bir oğlumuz daha olursa adını 'Pusat' mı koysak? Poyraz ve Pusat... Timi tamamlamış oluruz." Hafifçe omzuna vurdum. "Pamir! Çocuğu doğar doğmaz kışlaya göndereceksin neredeyse. Şöyle daha sakin, daha huzurlu bir isim mi baksak acaba? Bizim hayatımız yeterince hareketli zaten."
Pamir elimi dudaklarına götürüp uzun bir öpücük kondurdu. "Haklısın. Belki de adı 'Barış' olur, ya da 'Umut'... Senin bana verdiğin o bitmeyen umut gibi. Ama kız olursa..." Duraksadı, gözlerinin içi parladı. "Kız olursa, adını senin seçmeni istiyorum Devrim. Çünkü onun senin gibi bakmasını, senin gibi gülmesini hayal etmek bile benim için en büyük mükafat."
"Yarın doktor o kapıdan çıktığında 'gözünüz aydın' dediği an kalbim yerinden çıkacak gibi olacak." dedim heyecanla. "Poyraz’da da aynı heyecanı yaşamıştık ama bu sefer sanki daha farklı. Belki de her şeyi yoluna koymuş olmanın verdiği o huzurdan dolayı."
Pamir ayağa kalkıp beni de yavaşça kaldırdı. "Hadi bakalım, yarınki büyük randevu için dinlenmen lazım. Uyuyalım biraz.” Ona uyum sağlayarak gülüp yatak odasına doğru yöneldik. Dikenli yollar bitmişti; şimdi tek derdimiz, yarın ekranda göreceğimiz o küçük mucizenin kime benzeyeceği ve hangi ismi ömrü boyunca onurla taşıyacağıydı.
*****
Ertesi sabah, içimizi ısıtan bir heyecanla uyandık. Pamir, her zamanki gibi erkenden kalkmış, kahvaltıyı hazırlamış ve Poyraz’ı "Bugün kardeşini göreceğiz aslanım" diyerek motive edip hazırlamıştı. Hastane koridorları her zamankinden daha uzun geliyordu bana; her adımda kalbimin ritmi biraz daha hızlanıyordu.
Doktorun kapısına geldiğimizde Pamir elimi öyle bir sıktı ki, o koskoca komutanın avuçlarının hafifçe terlediğini fark ettim. "Heyecanlı mısın?" diye fısıldadım muzipçe. "Sınır ötesi operasyona girmekten daha zor şu bekleyiş." dedi gülerek.
İsmim okunduğunda üçümüz arkalı önlü odaya girdik. İçeri girdiğimizde, o tanıdık muayene odası bu kez daha bir aydınlık göründü gözüme. Doktor hanım gülümseyerek bizi karşıladı. Ben sedyeye uzanırken, Pamir hemen yanımda, Poyraz ise babasının bacağına sıkıca sarılmış, dev ekrana merakla bakıyordu.
"Hadi bakalım." dedi doktor hanım gülümseyerek. O soğuk jel tenime değer değmez vücudum ürperdi ama gözüm çoktan ekrandaki o karaltıyı aramaya başlamıştı bile. "Bakalım bizim küçük misafirimiz bugün bize neler gösterecek."
Cihaz karnımın üzerinde gezmeye başladığında, odadaki sessizliği sadece bebeğin o hızlı, güçlü kalp atışları doldurdu. Güm-güm, güm-güm... Pamir’in elinin omzumda hafifçe titrediğini hissettim. O dev adam, binlerce askere komuta eden o sert komutan, şu an o küçük ritmin karşısında dize gelmişti.
O ritmik ses, odanın duvarlarında yankılanırken benim dünyam o küçük "güm güm" seslerinin içine hapsoldu. Bir kadının, içinde bir başka kalbin daha attığını duyması; sadece biyolojik bir mucize değil, ruhun en derin köşelerinin sarsılmasıydı. Gözlerim ekrandaki o ufacık kıpırtıya odaklanırken, içimi tarifsiz bir şefkat dalgası kapladı.
"Şuna bakın." dedi doktor hanım ekranı sabitleyerek. "Maşallah, gelişimi çok güzel. Oldukça hareketli.” Ekranda hareket eden o minik elleri ve ayakları gördüğümde gözlerim doldu. Poyraz parmağıyla ekranı işaret ederek bağırdı o anda. "Baba bak! Hareket ediyor! Bana el sallıyor!"
Doktor Hanım, Poyraz’ın tepkisine gülerken bende güldüm istemsizce. Onun kardeşiyle olan bağı beni her zaman duygulandırıyordu.
Doktor Hanım ultrason başlığını hafifçe yana kaydırıp görüntüyü netleştirdiğinde odadaki hava bir anda elektriklenmiş gibi oldu. Pamir’in elimi tutan parmaklarının biraz daha sıkılaştığını hissettim.
"Evet..." dedi doktor hanım, yüzünde muzip bir gülümsemeyle. "Poyraz’ın tahmini doğru galiba, bebek gerçekten de abisine bir selam gönderiyor. Hazır mısınız? Gösterdi bu sefer cinsiyetini."
Pamir "Hazırız hocam," derken sesi her zamanki otoriter tonundan uzak, tamamen bir babanın heyecanıyla kısıktı.
"Gözünüz aydın," dedi doktor hanım ekranı dondurarak. "Poyraz’a çok güzel, zarif bir kız kardeş geliyor. Bir küçük hanımefendi yolda."
O an dünyam sanki bir saniyeliğine durdu ve sonra her şey pırıl pırıl bir renk cümbüşüne dönüştü. Pamir’in yüzündeki o ifade... Sert hatlarının nasıl yumuşadığını, gözlerindeki o çelik bakışın yerini nasıl duru bir yaşa bıraktığını izlemek, hayatım boyunca gördüğüm en dokunaklı manzaraydı.
“Kızımız oluyor.” Dedim fısıltıyla. Sanki kelimeler dudaklarımdan döküldükçe gerçeklikleri daha da sağlamlaşıyordu. Kalbim göğüs kafesime dar geliyordu o an. Pamir, elimi dudaklarına götürüp parmak uçlarımı uzun uzun öptü. Gözlerindeki o duru yaş nihayet yanağına süzüldüğünde, bir bordo berelinin değil, bir babanın en savunmasız ve en muazzam zaferine şahitlik ediyordum.
"Kızımız..." dedi Pamir, sesi sanki bir kutsalı zikreder gibi titreyerek. "Devrim, senin gibi bakacak, senin gibi gülecek bir küçük can..."
Poyraz, aramızdaki bu yoğun duyguyu hissetmiş gibi hemen yanımıza sokuldu. Pamir hemen eğilip Poyraz’ı kucağına aldı, onu göğsüne bastırırken bir koluyla da beni sardı. Yerimde doğrulup karnımdaki jeli temizlerken gözlerimin önünden Poyraz’ın cinsiyetini öğrendiğimiz sahne geldi. Aynı heyecan, aynı mutluluktu.
"Anne, neden gülüyorsun?" diye sordu Poyraz, merakla yüzümü incelerken. "Eskileri düşündüm bir tanem." dedim, jeli tamamen silip üzerimi düzelterek. "Senin de böyle küçücük olduğun, bize ilk 'merhaba' dediğin günü..."
Pamir, bir koluyla beni göğsüne daha sert ama bir o kadar şefkatle çekerken saçlarımı öptü. Sedyeden indiğimde dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim. Bu sadece fiziksel bir yorgunluk değil, ruhumun üzerinden kalkan o koca bekleyişin ağırlığıydı. Pamir, bir an bile bırakmadığı elimi avucunun içinde sıkıca hapsetti.
"Hadi." dedi, gözlerindeki o pırıl pırıl yaşları artık gizlemeye gerek duymadan. "Gidip bu küçük hanımefendiye ilk hediyesini alalım. Poyraz, ne dersin? Kardeşine en güzel elbiseyi seçmeye hazır mısın?"
Poyraz, "Ben en güzelini seçerim! Pembe ve çiçekli olsun!" diyerek kapıya doğru koşarken, Pamir’le odadan çıkan son kişiler olduk.
Hastaneden çıktığımızda, Hakkari’nin o keskin, temiz havası yüzümüze vurdu. Etrafımızı saran heybetli dağlar, sanki güzel bir haber aldığımızı biliyormuşçasına daha bir vakur duruyordu. Pamir, bir kolunu belime dolamış, adımlarını benimkilerle eşitlemişti. Poyraz ise önümüzde, "Ben abi oldum!” diyerek adeta zıplaya zıplaya ilerliyordu.
Hakkâri’nin o küçük ama her köşesinde bir anımızın olduğu AVM’de bebek mağazasının kapısından içeri girdiğimiz an, kendimi bir pamuk şeker bulutunun içine düşmüş gibi hissettim. İçerisi dışarıdaki sert coğrafyaya inat öyle renkli, öyle yumuşaktı ki...
"Devrim..." dedi Pamir, sesi hayret doluydu. "Şuna baksana, bu gerçekten birinin ayağına olacak kadar küçük mü? Benim başparmağım kadar bile değil."
Gülerek yanına gittim. "Olacak Pamir, bebeğimizin o minicik ayaklarına tam olacak. Poyraz’da öyleydi." Pamir başını omzuna eğip gülümsemeyle baktı çoraplara. İkimizi de bir duygusallık vurmuştu.
Poyraz çoktan reyonların arasında kaybolmuştu. Birkaç dakika sonra elinde, üzerinde kocaman bir çiçek olan, kat kat tüllü, alabildiğine pembe bir elbiseyle yanımıza koştu. "Baba bak! Bu çok güzel! Kardeşim bunu giyince prenses olacak, ben de onu koruyacağım!"
Pamir, elbiseyi Poyraz’ın elinden alıp incelemeye başladı. O devasa ellerinin arasında küçücük kalan tül elbiseyi tutuşu o kadar komik ve bir o kadar da duygusaldı ki... "Bu çok fırfırlı değil mi aslanım? Yani... İçinde rahat edebilir mi dersin?" diye sordu, kaşlarını ciddi bir operasyon planlıyormuş gibi çatarak. "Belki daha... ne bileyim, daha sade bir şey mi baksak?"
"Hayır!" dedi Poyraz kararlılıkla. "Kızlar süslü olur baba, annem gibi!"
Pamir bana dönüp teslim olmuş bir edayla gülümsedi. "Gördün mü? Şimdiden ikiye bir kaldım. Biri senin hayranın, diğeri yolda olanın avukatı."
Pamir’in cümlesine güldüm. Elimle saçlarımı geriye atarak konuştum. “E savcı annenin oğlu. Avukatta olur, hayranda olur.”
Pamir, vurguma karşılık kaşlarını hafifçe kaldırıp o çok sevdiğim hayranlık dolu bakışıyla beni süzdü. "Haklısın." dedi, kolunu omzuma atıp beni kendine iyice çekerek. "Karşımda koca bir hukuk ordusu var desene. Biri adaleti temsil ediyor, diğeri şimdiden savunma makamına geçti. Ben de ancak bu ordunun emrindeki bir nefer olurum."
Mağazanın içinde hepimiz ayrı noktalara dağılmışken arada Poyraz’ı gözleyerek bebek kıyafetlerine bakmayı sürdürdüm. Bir ara bakışlarım Pamir’e kaydı. Üzerinde "Babamın Küçük Prensesi" yazan bir zıbını incelerken yakaladım. Kumaşın yumuşaklığını parmaklarıyla kontrol ediyor, sanki bir mühimmatı muayene eder gibi titizlikle bakıyordu.
"Bunu alalım," dedi, sesindeki o tartışmaya kapalı tınıyla. "Bu tam ona göre."
Pamir’in o zıbını tutuşundaki ciddiyet, operasyon haritası inceliyormuş gibi takındığı o odaklanmış ifade... Kalbimin bir kez daha ona doğru çekildiğini hissettim. Yanına usulca sokulup elimi koluna yasladım. Sert kaslarının altında atan o yumuşacık kalbi biliyordum; şimdi o kalp, elindeki minicik penye parçasıyla ritmini değiştiriyordu.
"Kesinlikle alalım," dedim başımı omzuna yaslayarak. "Yazısı da tam isabet olmuş. Şimdiden prensesliğini ilan ettin bile." Pamir, zıbını sepete bırakırken yüzünde o nadir görülen, sadece bize özel olan çocuksu gülümseme yayıldı. “Tabii ki, benim prensesim o.”
Poyraz, reyonların arasından adeta bir füze gibi fırlayıp yanımızda bittiğinde elinde tuttuğu şeye bakıp ikimiz de aynı anda gülümsedik. Küçük elleriyle sıkı sıkı kavradığı, kocaman gözleri olan örgü bir tavşanı bize doğru uzatıyordu.
"Baba! Anne! Bak, Kardeşimin ilk oyuncağını buldum!" dedi, nefes nefese. Tavşanın uzun, sarkık kulaklarını sallayarak devam etti. "Bunun kulakları çok yumuşak. Bebek ağlarsa kulaklarını tutar, sonra hemen susar. Hem rengi de elbiseler gibi pembe!"
Pamir, eğilip Poyraz’ın elindeki oyuncağı büyük bir ciddiyetle inceledi. Sanki envantere yeni bir teçhizat alıyormuş gibi tavşanın dokusuna baktı, sonra Poyraz’ın saçlarını karıştırdı.
"Güzel seçim oğlum." dedi Pamir, sesi gurur doluydu. “Bunu da ekleyelim.”
Poyraz, babasından aldığı onayla tavşanı sepetin tam ortasına, o meşhur "Babamın Küçük Prensesi" zıbınının yanına yerleştirdi. O an sepetin içindeki görüntü, bizim hayatımızın özeti gibiydi; bir yanda Pamir’in korumacı sevdası, diğer yanda Poyraz’ın masum sahiplenişi.
Alışverişi tamamlayıp mağazadan çıktığımızda, Hakkari’nin o sert rüzgârı üzerimize doğru esti. Pamir, paketleri bagaja yerleştirirken Poyraz hala elindeki tavşanın kulaklarıyla oynuyordu. "Anne, bebek ne zaman gelecek? Tavşanı bekletmeyelim çok.” diye sordu arabanın arka koltuğuna geçerken.
"Az kaldı birtanem," dedim, emniyet kemerini bağlamasına yardım ederken. "O da en az bizim kadar sabırsızdır seninle tanışmak için."
Pamir sürücü koltuğuna oturduğunda, dikiz aynasından bize bakıp gülümsedi. "Hadi bakalım." dedi kontağı çevirirken. “Nereye gidiyoruz şimdi?”
Pamir’in sorusuyla birlikte, bir anda burnuma ekşi ve tuzlu bir koku çalındı sanki. O an, sadece birkaç saniye önce aklımda olmayan bir şey, tüm hücrelerimi ele geçirdi. Pamir’e dikiz aynasından bakıp muzip ama oldukça ciddi bir ifadeyle dudaklarımı büktüm.
"Pamir..." dedim, sesimdeki o imalı tınıyı anında yakaladı. "Lojmana gitmeden önce çok küçük, ufacık bir durağımız daha olabilir mi?" Pamir kaşlarını kaldırıp merakla bana döndü. "Hayırdır? Bir şey mi unuttuk mağazada?"
"Mağazada değil de..." dedim, yutkunarak. "Şu an dünyadaki her şeyi bir kenara bırakabilirim ama o ekşi, kütür kütür yeşil eriklerden ve yanında bol tuzdan vazgeçemem. Canım öyle bir çekti ki, sanki onları yemezsem kızımız içeride isyan çıkaracak."
Pamir bir an duraksadı, sonra yüzüne o alışık olduğum 'yine başladık' der gibi ama sonsuz bir şefkat içeren gülümsemesi yayıldı. "Erik mi? Devrim, mevsimi değil güzelim, Hakkari’nin bu kışında nereden bulacağız yeşil eriği?"
"Baba!" diye araya girdi Poyraz arkadan, heyecanla koltuğunda dikleşerek. "Annem ve bebek istiyorsa bulmalıyız! Onlar acıkmış!"
Pamir başını hafifçe iki yana sallayıp direksiyonu çarşı merkezine doğru kırdı. "Emir büyük yerden... Bir yanda Savcı, bir yanda Tim Komutanı, bir yanda da yolda olan prenses. Hakkari’yi alt üst eder yine buluruz o eriği. Merak etme, baban halleder aslanım."
Çarşıdaki manavların önünde durduğumuzda Pamir, "Siz bekleyin, ben bir operasyon yapıp geleceğim." diyerek araçtan indi. Onu dükkan dükkan gezerken izledim; o dev cüssesiyle manavlara bir şeyler anlatıyor, elleriyle küçük bir yuvarlak tarif ediyordu.
Pamir, yaklaşık on dakika sonra ilk girdiği dükkândan çıktı ama yüzünde o beklediğim "buldum" ifadesi yoktu. Aksine, elleri boş bir şekilde yanındaki diğer manava yöneldi. Birkaç dakika sonra oradan da çıkıp karşı kaldırımdaki dükkâna geçtiğinde, Poyraz burnunu cama dayamış, babasını bir kahramanı izler merceğinden takip ediyordu.
"Anne, babam bulamadı mı yoksa?" diye sordu Poyraz, sesi biraz endişeli geliyordu. "Bulur oğlum, senin baban neleri bulmadı ki..." desem de, Hakkari’nin bu mevsiminde buzhanede bile erik kalmış olması mucize gibiydi.
Çok geçmeden Pamir, adımlarını hızlandırarak arabaya doğru geldi. Kapıyı açıp sürücü koltuğuna oturduğunda hafifçe soluklanıyordu. Yüzünde, bir çatışmadan galip çıkamamış ama pes de etmemiş o inatçı komutan bakışı vardı.
"Sanırım yok?" dedim, beklentiyle gözlerinin içine bakarak.
"Valla güzelim, çarşının altını üstüne getirdim ama herkes 'ağabey bu mevsimde ne eriği?' diye yüzüme bakıyor." dedi, elini direksiyona vurarak. "Bir tanesi 'Belki haldeki eski bir buzhanede kalmıştır' dedi ama emin değil. Diğeri portakal ikram etmeye kalktı, 'Yemez' dedim, 'O illa o ekşiyi istiyor'."
Poyraz arkadan "Baba, bebek ağlar ama!" diye sızlanınca Pamir dikiz aynasından ona bakıp göz kırptı.
"Ağlatmayacağız aslanım, sadece biraz vakit alacak. Pes etmek bizim kitabımızda yazar mı?" Bana döndü, bakışları yumuşadı. "Devrim, iki yer daha varmış eski manavlardan. Onlara da bir bakayım. Eğer orada da yoksa, taburdan çocuklara haber salacağım, gerekirse Van’dan getirteceğim o paketi buraya. Sen bekle, bir on dakika daha ver bana."
Tam tekrar inmeye yelteniyordu ki kolunu tuttum. "Pamir, zorlama istersen. Çok zahmetli olacaksa..."
"Zahmet mi?" dedi, elimi tutup hızlıca öperek. "Senin tek bir aşermene tabur feda be güzelim. Kızımız şimdiden babasını koşturmaya başladıysa, ben bu nöbete gönüllüyüm."
Tekrar indi ve bu sefer köşedeki ara sokağa daldı. O dışarıda koştururken içimdeki o ekşi isteği bastırmaya çalışıyordum ama Pamir’in o kararlı hali, o her şeyi halleden duruşu içimi eriği yemiş kadar ferahlatıyordu.
On dakika, yirmi dakika derken zaman geçmek bilmedi. Poyraz artık iyice sabırsızlanıp camda buğu yapmaya başlamıştı ki, sokağın başından o tanıdık, heybetli silüet göründü. Pamir bu sefer koşmuyor, aksine adımlarını zafer kazanmış bir edayla, vakur bir şekilde atıyordu. Elinde sıkı sıkı tuttuğu küçük, beyaz bir kağıt kese kağıdı vardı.
Arabaya bindiğinde soğuk hava onunla birlikte içeri doldu ama yüzündeki o gururlu ifade ortamı bir anda ısıtıverdi. Kese kağıdını sanki dünyanın en kıymetli mücevheriymiş gibi dizlerime bıraktı.
"Operasyon tamamlandı Savcı Hanım." dedi, nefes nefese ama gülümseyerek. "Şehrin en eski manavının, deposundaki o derin dondurucunun en dibinden, son bir paket kalmış. 'Ağabey bu buz tutmuştur' dedi, 'Olsun' dedim, 'O buzu eritir de yer'."
Ellerim titreyerek paketi açtım. İçinden çıkan, dondurucudan çıktığı için üzerleri hafif beyazlamış ama o yemyeşil rengini koruyan yedi-sekiz tane erikti. O an hissettiğim mutluluğu tarif edemezdim. Paketin yanına küçük bir de kağıtta tuz iliştirmişti.
"Pamir..." dedim, gözlerim dolarak. "İnanmıyorum, gerçekten bulmuşsun."
"Bizde imkânsız yoktur, sadece biraz zaman alır." diyerek göz kırptı. Dayanamayarak uzanıp yanağına uzun bir öpücük kondurdum. O sırada Poyraz ellerini birbirine vurdu. “Aslan babam benim.”
Hemen bir tanesini alıp tuza bandım ve o ilk ısırığı aldım. Buz gibi, ekşi ve kütür kütür... İçimdeki o fırtına bir anda duruldu, yerini tarifi imkansız bir huzura bıraktı. Pamir beni izlerken öyle bir gülümsüyordu ki, sanki eriği yiyen o değil de benmişim gibi zevk alıyordu.
"Nasıl?" diye sordu, merakla.
"Dünyanın en güzel şeyi..." dedim, ikinciyi ağzıma atarken. Poyraz arkadan kafasını aramıza uzatıp merakla bakınca, bir tanesini de ona uzattım. O da ısırınca yüzünü ekşitip "Ooo! Çok ekşi bu anne! Bebek bunu nasıl seviyor?" deyince Pamir’le aynı anda kahkaha attık.
“Sende de kebap aşermiştim.” Dedim arkaya hafifçe dönüp Poyraz’a bakarak. Ardından ekledim. “Köfteyi seveceğin o zamandan belliymiş, belli ki hanımefendi de ekşi şeyleri sevecek.” Diyerek karnımı okşadım.
O sırada Pamir çoktan aracı sürmeye başlamıştı. Lojman yoluna dönmeden önce tekrar baktı bana. “Var mı başka isteğiniz?” dediğinde dudaklarının kenarında o hiç silinmeyen, sadece bize özel olan korumacı gülümseme vardı.
Direksiyonu lojman yoluna doğru ağır ağır kırarken, gözleri bir anlığına dikiz aynasına kaydı. Orada kendi kopyası gibi duran, ağzındaki eriğin ekşiliğiyle hala yüzünü buruşturan oğlunu süzdü.
“Aslanım, senin var mı bir isteğin?” diye sordu Pamir, sesindeki o babacan tınıyla. “Annen ve küçük hanım mühimmatlarını aldı. Senin harekât merkezine dönmeden önce son bir talebin var mı? Çikolata, meyve suyu, ne istersen?”
Poyraz, elindeki oyuncak kamyonun tekerleğiyle oynarken başını kaldırıp babasına baktı. Bir an düşündü, sonra omuz silkti. “Yok baba.”
Pamir bu cevapla birlikte hafifçe başını salladı, gözlerindeki gurur bir kat daha arttı. “O zaman istikamet lojman.”
Hakkari’nin sarp kayalıkları arasından lojmana doğru tırmanırken, Pamir boşta kalan elini uzatıp benim elimin üzerine kenetledi. Bir yandan eriğimi tuza bandırıp yerken, diğer yandan Pamir’in parmak boğumlarındaki o sert ama güven veren dokuyu hissettim. Dışarıda dondurucu bir ayaz, sipsivri dağlar ve zorlu bir hayat vardı; ama arabanın içi buram buram huzur, ekşi erik kokusu ve yeni bir hayatın müjdesiyle doluydu.
Lojmanın kapısına vardığımızda, Pamir aracı durdurup önce gelip benim kapımı açtı. “Hadi bakalım.” dedi, elimden tutup beni nazikçe aşağı indirirken.
Poyraz arabadan fırlayıp elindeki pembe paketle merdivenlere yönelirken Pamir diğer paketleri yüklendi ve boşta kalan kolunu belime doladı. Lojmanın merdivenlerini çıkarken Poyraz’ın heyecanlı sesi beton duvarlarda yankılanıyordu. Kapının önüne geldiğimizde Pamir, bir kolunda paketler, diğer kolunda ben varken büyük bir maharetle anahtarı çevirdi. İçeri girdiğimiz an, evin o tanıdık ve sıcak kokusu bizi karşıladı; ama bu kez o kokuya yeni alınmış bebek kıyafetlerinin o tertemiz, pamuksu kokusu karışmıştı.
Poyraz elindeki paketi koridorun ortasına bırakıp ayakkabılarını fırlatarak içeri dalarken, Pamir kapıyı arkamızdan usulca kapattı. Paketleri hemen portmantonun yanına bıraktı ve daha ben çantamı bile asmaya fırsat bulamadan beni belimden kavradı.
"Doğruca salona," dedi, sesi o itiraz kabul etmeyen ama içi şefkat dolu bir tondaydı. "Pamir, daha paketleri..." diyecek oldum ama beni dinlemedi bile. Hafifçe yönlendirerek salona soktu ve en rahat koltuğumuza, yumuşak yastıkların arasına nazikçe oturttu.
"Paketler bir yere kaçmıyor Devrim. Sabahtan beri hastane koridorları, çarşı pazar derken çok yoruldun," dedi, önümde diz çökerek. Sonra da ayaklarımı pufa doğru uzattı. "Sen ve küçük hanım şimdi burada iyice bir dinleniyorsunuz. Emir tekrarı yapmama gerek var mı Sayın Savcım?"
Gülümseyerek arkama yaslandım. "Gerek yok yüzbaşım, mesaj alındı."
Pamir ayağa kalkıp başıma bir öpücük kondurdu, sonra mutfağa doğru yöneldi. "Poyraz! Aslanım, gel buraya. Anneni yormuyoruz, paketleri ben içeri taşıyacağım, sen de yardım edeceksin ama gürültü yok. Anlaştık mı?"
Poyraz yanıma gelip koltuğun kenarına ilişti, elindeki o örgü tavşanı dizime bıraktı. "Anlaştık baba. Annem uyusun mu?"
"Uyumasa da dinlensin." dedi Pamir mutfaktan elinde bir bardak suyla dönerken. Suyu bana uzatıp yanıma koltuğun kenarına oturdu. Eli yine her zamanki yerini, karnımı buldu. "Bugün çok koşturduk seni ufaklık. Ama bak, baban en sevdiğin ekşiyi de buldu, abin oyuncağını da aldı. Şimdi dinlenme vakti."
Tekrardan şakağımı öptükten sonra yanımdan ayrıldığında Poyraz kanepeye tırmanarak bana doğru uzandı ve yanağımı öptü. Hayatımdaki en değerli erkeklerden aldığım öpücükle yüzüm gülerken elimle oğlumun saçlarını sevdim.
Poyraz, başını dizime yaslayıp o kocaman, meraklı gözleriyle bana baktı. "Anne, bebek içeride uyuyor mudur şimdi? Çok mu yoruldu o da?" diye sordu fısıldayarak.
"Uyuyordur herhalde bir tanem." dedim, yumuşacık saçlarını parmaklarımın arasında gezdirirken. "Abisinin sesini duyunca huzurla dalmıştır uykusuna."
O sırada mutfaktan tıkırtılar ve Pamir’in o kendine has, ritmik hareketlerinin sesi geliyordu. Bir yandan bardakları diziyor, bir yandan da bize çaktırmamaya çalışarak kısık sesle bir şeyler mırıldanıyordu. Çok geçmeden, elinde benim için hazırladığı o meşhur bitki çayı ve Poyraz için bir bardak sütle odaya geri döndü.
Pamir, tepsiyi sehpaya bırakıp karşımızdaki tekli koltuğa oturdu. Kollarını dizlerine dayayıp bizi, yani dünyasını öylece izledi. Gözlerinde, Hakkari’nin en sert kışını bile eritecek kadar sıcak bir ifade vardı. "Şu manzaraya bak…" dedi sesi titreyerek. "Bir yanda adalet timsali eşim, bir yanda aslan oğlum, bir yanda da yolda olan prensesim... Ben bu hayatta başka ne isterim ki?"
Poyraz, babasının bu duygusal haline karşılık muzipçe güldü. "Baba, kardeşim gelince sen bizi yine böyle izleyecek misin? Yoksa hep onunla mı oynayacaksın?"
Pamir kahkaha atarak ayağa kalktı ve gelip ikimizi birden kollarının arasına aldı. "Sizi izlemeye ömrüm yetmez benim aslanım. Ama o gelince ekip tamamlanacak. O zaman asıl oyun o zaman başlayacak."
Poyraz, babasının bu sözleri üzerine sütünü büyük bir ciddiyetle, sanki bir görev yerine getiriyormuş gibi son damlasına kadar içti. Bardağı sehpaya bırakırken dudaklarının üzerinde bembeyaz bir süt bıyığı kalmıştı.
"Ekip tamamlanınca ben kaptan olacağım!" dedi neşeyle. Ardından yanağıma bir öpücük daha kondurup babasına asker selamı çaktı ve "Ben gidip itfaiye merkezini hazırlayayım." diyerek odasına doğru koşturdu. Onun bu bitmek bilmeyen enerjisi ve kardeşini her oyununa dahil etme çabası, salonun içindeki o sıcaklığı daha da artırmıştı.
Poyraz’ın gidişiyle oda bir anda o huzurlu sessizliğe büründü. Pamir, Poyraz'ın boşalttığı yere, hemen yanıma oturdu. Kolunu omzuma atıp beni göğsüne çekerken, diğer elini yine karnımın üzerine, o en güvenli limanına yerleştirdi.
"Gitti bizimki." dedi Pamir, sesi şimdi daha alçak ve derindi. "Kaptanlık görevini şimdiden devraldı. Biliyor musun Devrim, bazen kendimi bu odanın, bu evin içinde değil de bir rüyanın tam ortasında gibi hissediyorum. Hakkâri’nin bu dağlarında, şu küçük lojman dairesinde dünyanın en zengin adamıymışım gibi..."
Başımı omzuna yaslayıp elinin üzerindeki parmaklarımı kenetledim. "Çünkü öylesin Pamir. Biz en büyük serveti birbirimizde bulduk. Dikenleri beraber ayıkladık, şimdi çiçekleri toplama vakti."
Pamir, başını saçlarımın arasına gömüp uzun bir nefes çekti. "Yorgunluğun biraz geçti mi? Yoksa seni kucağıma alıp yatağa kadar taşımamı mı istersin? Malum, ekip kaptanı içeride meşgulken, benim de görevim senin rahatını sağlamak."
“Yorgun değilim.” Dedim gözlerinin içine bakarak. Pamir’in gözlerinde o çok iyi bildiğim, içi titreyen ama aynı zamanda meydan okuyan o bakış belirdi. "Öyle mi Savcı Hanım?" dedi, sesini biraz daha kısarak. "Sabahtan beri o kadar yolu, o kadar dükkanı yorulmadan mı aştınız? Yoksa bu sadece karşı tarafı savunmasız bırakmak için bir taktik mi?"
Gözlerimi bir an olsun onunkilerden ayırmadan hafifçe doğruldum. Parmaklarımı ensesindeki kısa saçlarına doladım ve onu kendime doğru çektim. Aramızdaki mesafe sadece nefeslerimiz kadar kalmışken "Belki de taktik değildir." diye fısıldadım dudaklarına doğru. "Belki de sadece kocamın beni kucağına alması için yorulmama gerek yoktur, ne dersin?"
Pamir’in nefesi teklemiş gibi oldu. Gözleri dudaklarıma kayarken elini belime daha sıkı sarıp beni kendine iyice yapıştırdı. Dokunuşumla dize gelmiş bir aşığa dönüşmüştü. Beklemesine izin vermeden uzanıp dudaklarını dudaklarımla mühürledim.
Öpücüğüm önce yumuşak ve şefkatliydi ama Pamir’in buna cevabı, sanki aylardır bu anı bekliyormuş gibi derin ve tutkulu oldu. Kalbim göğüs kafesime sığmıyor, Hakkari’nin o dondurucu soğuğuna inat, içeride mevsimler birbirine karışıyordu. Pamir geri çekildiğinde alnını alnıma yasladı, bakışları dumanlıydı.
"Devrim..." diye inledi fısıltıyla. "Beni böyle silahsız bırakman adil değil.”
Gülümseyerek parmağımı dudaklarının üzerinde gezdirdim. "Ne yapayım, sanırım seni öpmeyi aşerdim bu sefer.” Dediğimde Pamir güldü. “Bak bu bulabileceğim en kolay şey.”
Pamir’in bu sözüyle birlikte yüzündeki o hayranlık dolu ifade derinleşti. Bakışları, bir operasyonun en kritik anındaki kadar odaklanmış ama bir o kadar da yakıcıydı. "Bulması en kolay, vermesi en keyifli mühimmat bu olsa gerek." diye mırıldandı tekrar, sesi adeta içimi titretirken.
Elleri yüzümü bir çerçeve gibi kavradı; baş parmakları elmacık kemiklerimin üzerinde usulca gezindi. "Bu sefer mühimmatı bol tutmak lazım o zaman." dedi ve bu sefer o hamlesini yaptı. Dudakları dudaklarıma tekrar kenetlendiğinde, Hakkari’nin o dondurucu sessizliği evin dış kapısında kalmış gibiydi.
Onun o sert, hafif kirli sakallarının tenime değen yakıcılığı ile dudaklarının yumuşaklığı arasındaki o zıtlık, her seferinde beni başka bir dünyaya götürüyordu. Pamir, beni kucağına daha çok çekmek ister gibi kolunu sırtıma doladı. Öpücüğü derinleşirken, elimi gömleğinin altından o sıcak tenine hapsettim.
Geri çekildiğinde, nefes nefese kalmıştık. Alnını tekrar alnıma yasladı, gözleri hala kapalıydı. "Bak bu aşerme işi çok tehlikeli bir yere gidiyor Devrim." dedi, nefesi yüzüme çarparken.
“Gitsin…” dedim kendimden emin bir şekilde. Pamir, "Gitsin..." deyişimle birlikte derin bir iç çekti; bu ses hem bir teslimiyet hem de bana olan o bitmek bilmeyen açlığının dışavurumu gibiydi. Gözlerini yavaşça açtı, bakışları koyulaşmış, o her zamanki disiplinli asker imajı tamamen buharlaşmıştı.
Sonra yüzünü boynuma doğru eğip nabzımın attığı kısma dudaklarını bastırıp kısacık bir öpücük kondurdu. "Yorgun değilsen, o zaman bu geceyi biraz daha uzatabiliriz demektir, değil mi?"
“Poyraz uyuduktan sonra neden olmasın?” dedim muzip bir tınıda. Pamir, boynumdaki o yakıcı dokunuşunu çekip gözlerimin içine bakarken yüzünde muzaffer bir komutanın gülümsemesi vardı. "Anlaştık." dedi sesi iyice pesleşerek. "O zaman Kaptan Poyraz’ın harekâtı bitip uyku moduna geçene kadar ateşkes ilan ediyoruz. Ama bu sadece bir ön hazırlık, bilesin."
Beni koltuğa geri bırakırken yanıma iyice sokulup başımı göğsüne yasladı. Bir eli her zamanki gibi karnımın üzerindeki yerini aldı. Ortam bir anda o flörtöz havadan, hayatımızın en derin ve en tatlı huzuruna evrildi.
“Peki bu hanımefendinin ismi ne olacak şimdi?” dedi düşünceli bir şekilde. Omuz silktim. “Bilmiyorum ki.”
“Ben hala inanamıyorum, kızımız oluyor.” dedi tekrar, kelimeleri tadını çıkararak telaffuz ediyordu. "Devrim, ben hayatım boyunca pek çok zafer kazandım, pek çok zorluğun üstesinden geldim ama şu an hissettiğim bu savunmasızlık... Bu bambaşka bir şeymiş."
Gözlerinin içine baktım. O çelik gibi duran adamın bakışlarında, daha önce hiç görmediğim bir şefkat denizi dalgalanıyordu. "Neden savunmasız hissediyorsun?" diye sordum, elini tutup kalbimin üzerine yaslayarak.
"Çünkü ona şimdiden âşık oldum." diye itiraf ettiğinde hafifçe kaşlarım çatıldı. "Sana benzediğini düşünsene... Senin gibi inatçı baktığını, senin gibi gülümsediğini. Ben onun tek bir gözyaşı için dünyayı yakarım Devrim. Onu her şeyden, herkesten koruma isteği şimdiden göğüs kafesimi daraltıyor."
Gözlerim dolmuştu. Başımı omzuna yasladım. "O çok şanslı bir bebek tıpkı abisi gibi." dedim fısıltıyla. "Çünkü dünyanın en güçlü ve en yürekli babasına sahip. Biz ne yollardan geçtik Pamir... O kafedeki kahve lekesinden, Hakkari’nin soğuk dağlarına, o ayrılık acısından bugüne... Hepsi bu an içindi sanki."
Pamir eğilip şakağımı öptü, dudaklarını orada uzun süre bekletti. "İsmi…" dedi sonra, "İsmi 'Masal' olsun mu? Bizimki gibi... Sonu güzel biten, içinde devlerin olduğu ama kahramanların kazandığı bir masal gibi. Poyrazların olduğu hikâyenin masalı."
"Masal..." diye tekrarladım. İsmin tınısı evin içine bir huzur melodisi gibi yayıldı. "Pamir ve Devrim’in poyrazlarının ardından gelen en güzel masal."
Pamir’in göğsündeki o güçlü ritmi, adeta Masal isminin yankısıyla birleşti. Elimi karnımda, Masal’ın üzerine daha sıkı bastırdım. "Poyraz’ın hırçınlığına, senin o kaya gibi duruşuna ve benim bitmek bilmeyen davalarıma bir Masal gerekirdi zaten," dedim gülümseyerek. "O poyrazlar dindiğinde, sığınacağımız en huzurlu hikâye olacak."
Pamir çenemi tutup yüzümü kendine çevirdi. Gözlerinde sadece bana ait olan o özel, korumacı ama bir o kadar da hayranlık dolu pırıltıyla baktı. "Poyraz bizi ayakta tutan rüzgârdı Devrim, Masal ise bizi tamamlayan o son eksik sayfa. Artık hikâyemiz yarım değil. Düşünsene, yıllar sonra bu dağlara baktığında sadece pusuya yattığımız yerleri değil, kızımızın ilk hediyelerini aldığımız bu çarşıyı hatırlayacağız."
Dudaklarıma ufacık, mühürleyen bir öpücük daha bıraktı. "Poyraz uyuyana kadar sabretmem lazım, değil mi?" diye sordu, az önceki flörtöz havayı hatırlatır gibi göz kırparak. "Çünkü Masal ismine bu kadar kolay karar verdiysek, kutlamayı hak ettik demektir."
Gülerek omzuna vurdum. “Ne oldu o aylarca dağda gezen sabırlı adama?”
Pamir, vurduğum omzunu sanki dünyanın en tatlı darbesini almış gibi hafifçe sarsarak güldü. Odayı dolduran o erkeksi ve huzur veren kahkahası, az önce konuştuğumuz duygusal atmosferin üzerine çöken tatlı bir sis gibiydi. Tekrar yanıma sokuldu, yüzünü yüzüme yaklaştırıp o yakıcı bakışlarını gözlerime kenetledi.
"Haklısın." dedi, sesi o derin ve etkileyici tonuna bürünürken. "Ben aylarca dağda, bayırda, en sarp kayalıklarda tek bir nefes sesi duymadan beklerim. Karın altında, pusuda, aç susuz günlerce sabrederim... Ama işin içine sensizlik girince, o bordo bereli sabrımdan eser kalmıyor Devrim."
Elini yüzüme yaslayıp baş parmağıyla alt dudağımı usulca okşadı. Bakışları o kadar yoğundu ki, bir an için zamanın durduğunu sandım. "Dağda beklemek kolay, çünkü sonunda vatan var. Ama burada beklemek zor, çünkü sonunda sen varsın. Ve söz konusu karımsa, bir saniye bile bana asır gibi geliyor."
Hayran hayran gözlerine bakarken birden karnımda hissettiğim tekmeyle güldüm. “Birileri kıskandı.” Pamir’de tekmeyi hissettiği için büyükçe gülümserken karnıma doğru eğildi. “Kıskanmayın Masal Hanım.” Deyip karnımı öptü.
"Hoş geliyorsun küçük hanım," diye mırıldandı sonra. "Seni bekleyen bir abin, seni canından çok seven bir annen ve senin için her şeyi göze alacak bir baban var. Bizim masalımızın en güzel sayfası sen olacaksın."
Huzur, o an evimizin her köşesine sindi. Dikenler artık sadece geçmişin birer anısıydı; önümüzde ise Masal’la birlikte büyüyecek uçsuz bucaksız bir çiçek bahçesi uzanıyordu.
Masal isminin içimizde bıraktığı o eşsiz huzurla koltukta yayılırken aklıma gelen kişiyle hemen telefona sarıldım. Abim... Bizim yollarımız hep paralel ilerlemişti; o da en az benim kadar zorlu sınavlar vermiş, en az benim kadar keskin dikenlerin üzerinden geçmişti.
Telefon çalarken bir an bir ay öncesine, Doruk’u ilk kucağıma aldığım o ana gittim. Halalık... Ne kadar tuhaf ne kadar derin bir duyguymuş meğer…Doruk’un o minicik, süt kokan bedenini göğsüme bastırdığımda içimde bir yerler cız etmişti. O an sadece abimin oğlunu değil, sanki geçmişimizin tüm acılarını iyileştirecek bir parçayı tutuyorum gibi hissetmiştim.
Doruk gelmişti ve abimin o fırtınalı ruhuna liman olmuştu. Bir ay boyunca her fırsatta onlara koşmuş, Doruk’un her mıkırtısında kendi anneliğimin ilk günlerini, Poyraz’ı hatırlamıştım. Şimdi benim de bir kızım olacaktı; Doruk’un koruyup kollayacağı, beraber büyüyecekleri bir yol arkadaşı.
"Efendim güzelim?" diye açtı abim telefonu. Sesi her zamanki gibi korumacı ve sıcaktı. Arka fondan Doruk’un minik bir mıkırtısı geliyordu.
"Abi, müsait misin?" dedim, sesimdeki heyecanı gizleyemeyerek.
"Müsaidim, Doruk efendiyle bakışıyoruz yine. Bir şey mi oldu, sesin bir hoş geliyor?"
Pamir yanıma iyice sokulup elini omzuma attı, telefonun sesini duyabiliyordu. "Abi…" dedim, derin bir nefes alarak. "Bugün doktordaydık. Bir kızımız olacakmış!"
Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu. Sonra abimin o içten, gür kahkahasını duydum. "Hadi canım! Ciddi misin Devrim? Kız ha! Vay be... Pamir, yandın oğlum sen! Şimdiden geçmiş olsun."
Pamir gülerek telefona doğru seslendi: "Sorma… Şimdiden ne yapacağımı şaşırdım. Ama Doruk’u hazırla, Poyraz’ın kız kardeşini koruma görevinde en büyük yardımcısı o olacak." Abim bu cümleye gülerken sesi daha da yumuşadı. “Çok yakışacak benim güzelime kız annesi olmak.”
Abimin o güven veren sesiyle telefonun yakınından, Işık’ın o neşeli ve hayat dolu sesi duyuldu. Belli ki o da Doruk’u uyutmaya çalışırken bir yandan konuşmamıza kulak misafiri olmuştu.
"Bora, ver şu telefonu bana!" dediğini duydum gülerek. Ardından telefon el değiştirmiş olmalı ki, Işık’ın sesi netleşti. "Devrim! Canım benim, hayırlı uğurlu olsun. Ay inanmıyorum, şimdiden elbiseler, tokalar, minik ayakkabılar hayal etmeye başladım bile!"
Işık’ın o bitmek bilmeyen enerjisi, telefonun ahizesinden taşıp bizim salona dolmuştu. Onunla olan dostluğumuz da en az abimle olan bağım kadar kıymetliydi. O da bu ailenin içine, tüm o fırtınaların ortasında bir güneş gibi doğmuştu.
"Poyrazla Doruk’un yanına bir küçük prenses geliyor. Pamir şimdiden 'eyvah' moduna girdi ama ben çok mutluyum."
"Pamir hiç boşuna eyvah demesin," dedi Işık, sesindeki muzip tonla. "O kız parmağında oynatacak onu, haberi yok. Bora’yı görmüyor musun? Doruk bir gülümsüyor, koca adamın yelkenleri suya iniyor. Hele bir de kız olsaydı, herhalde kapıda nöbet tutardı."
Pamir, Işık’ın bu sözlerine karşı pes edercesine ellerini havaya kaldırdı. "Işık, zaten korkularım var, üstüme gelme!" diye seslendi arkadan.
Işık gülerek devam etti: "Neyse neyse, şaka bir yana Devrim... Çok sevindim. Doruk’un bir kız kuzeni olması harika olacak. Doruk aslan gibi korur onu, abisiyle beraber Masal’ı el üstünde tutarlar.”
"İnşallah Işık," dedim içtenlikle. Telefonu kapattığımda, yüzümde engelleyemediğim kocaman bir gülümseme vardı. Işık’ın neşesi, abimin vakur sevgisi, Pamir’in korumacı duruşu ve canımız Poyraz... Bir zamanlar kimsesiz ve yorgun hissettiğim o yollardan sonra, şimdi etrafım koca bir orduyla çevriliydi…
*****
3 ay sonra…
Aradan geçen üç ay, Hakkari’nin sert coğrafyasına baharın o ürkek ama dirençli renklerini getirmişti. Ancak bu üç ay, benim için sadece Masal’ın büyümesini beklemekle değil, adaletin o keskin ve soğuk kılıcını Hakkâri dağlarının her bir karışında hissettirmekle geçmişti. Hamileliğimin son evrelerine yaklaşmama rağmen, içimdeki o meslek aşkı, karnımdaki mucizeyle birlikte daha da büyümüştü.
Hakkari Adliyesi’ndeki odam, artık sadece bir çalışma alanı değil; benim kalemdi. Masamın üzerindeki hukuk kitapları, ifade tutanakları ve o tozlu dosyalar, hayatımın en büyük tutkusunun sessiz şahitleriydi. Bazen Pamir "Biraz dinlenmen gerekmiyor mu?" diye takılırdı ama o da bilirdi ki; ben o cübbeyi üzerime geçirdiğim an, sadece Devrim değil, haksızlığa uğrayan her bir mağdurun sesi oluyordum. Dağ köylerinden gelen bir çocuğun hakkını savunurken ya da sınır hattındaki o karmaşık kaçakçılık ağlarını deşifre ederken yorgunluğumu unutuyordum. Adaleti tecelli ettirmek, benim için bir işten öte, bu vatana olan borcumdu.
Özellikle son dönemde üzerinde çalıştığım yolsuzluk ve sınır kaçakçılığı dosyası, beni uykusuz gecelere mahkûm etmişti. Pamir bazen gece yarısı mutfakta beni dosyaların başında yakalar, hiçbir şey söylemeden bir bardak süt bırakıp saçlarımı öperdi. O, dağda mermi sıkarak vatanı koruyordu; ben ise kalemimle, o dosyaların içindeki kirli elleri tek tek ayıklayarak.
Ancak o sabah, güneş Hakkâri dağlarının üzerinden her zamankinden daha gri yükselmişti. Odamda, bir sonraki günün duruşma listesini kontrol ederken telefonum acı acı çaldı. Arayan Cenk’ti.
“Efendim?” merakla telefonu açtığımda Cenk karşılık verdi. “Savcım bir ihbar aldık, yol kenarında bir araçta ceset bulunmuş.” Dediğinde onayladım. “Geliyorum.”
Odamdan çıkıp Tuna Bey’i bilgilendirdikten sonra kapıda her zaman beni hazır olarak bekleyen korumalarımla birlikte bildirilen konuma doğru ilerlemeye başladık.
Olay yerine geldiğimde, arabanın etrafını şeritlerle kapattıklarını, insanların uzaklaştırıldığını gördüm. Araçtan inerek adımlarımı olay yerine doğru atmaya başladım. Cenk beni karşılarken sarı şeridi kaldırıp geçmem için yol verdi.
Her şey yerli yerinde duruyordu, araba bile sanki olması gereken yerde gibiydi. İnsan öldüğünde etraf biraz dağılır sanırdım eskiden; oysa bazı ölümler, yaşarken kurulan düzeni bozmamaya yemin etmiş gibiydi.
Arabaya yaklaştığımda ilk dikkatimi çeken şey, arabanın camlarının yerli yerinde olmasıydı. Olay yeri ekibinden eldiven isteyip elime geçirdikten sonra maktule yaklaştım. Gözleri kapalıydı. Vücudunda herhangi bir kan lekesi yoktu. Başını sağa ve sola çevirerek boynunun herhangi bir noktasında kesik, delik var mı diye baktıktan sonra bakışlarımı arabada gezdirdim.
Emniyet kemeri takılıydı. Her şey olası görünüyordu. Her şey o kadar nizamiydi ki, bu durumun kendisi başlı başına bir anormallik teşkil ediyordu. Hakkari’nin bu ıssız yol kenarında, direksiyon başında uyuyakalmış bir adam görüntüsü veriyordu; tabii tenindeki o grileşmiş solgunluğu ve durmuş kalbinin sessizliğini saymazsak.
Eğilip maktulün ellerine baktım. Direksiyonu tutar gibi duran parmaklarında ne bir savunma izi ne de bir zorlama vardı.
"Dışarıda tek bir mermi kovanı yok, camlar sapasağlam." dedim Cenk’e doğru, sesimdeki profesyonel tınıyı koruyarak. "Eğer ateşli silahla vurulsaydı, bu camlardan biri mutlaka patlardı ya da içeride bir kan gölü olurdu. Ama adam tertemiz."
“Öyle savcım, telefonu vardı. Direkt incelemeye gönderdik. Kimliği de üzerindeydi. Merkez hastanede doktorluk yapıyormuş kendisi.” Dediğinde duraksadım. Belki de Işık’ın mesai arkadaşlarından biriydi.
“Siz delil aramaya devam edin.” Deyip eldivenlerimi çıkardım. Ardından adli tıp ekibinden Derya Hanım’a doğru baktım. “Kalp krizi olma ihtimali var mı sizce?” sorduğum soruyla beni onayladı Derya Hanım. “İhtimal çok yüksek savcım.”
Başımı sallayarak onayladım. “Ya gerçekten kalp krizi geçirdi ya da herhangi bir ölümcül atak ya da onu böyle titizlikle öldürecek birini arabasına aldı ki hiç iz kalmasın.” Dedikten sonra ekledim. “Etraftaki kamera kayıtlarını alın, izleyin. Maktulün HTS’sine baktırın. Arabayı da çekin, güzelce incelesinler. Görgü tanığı var mı araştırın.”
(HTS kayıtları, bir kişinin: Kimlerle, hangi zaman aralığında, hangi telefon numarası üzerinden ve hangi baz istasyonundan iletişim kurduğuna dair teknik verileri içerir. İçerik bilgisi (konuşma kaydı) içermez, sadece iletişim trafiğine yönelik logları kapsar.)
"Derya Hanım." dedim, sesimdeki otoriteyi koruyarak. "Otopsi raporunu bizzat bekliyorum. Özellikle kanda herhangi bir yabancı madde, potasyum dengesizliği ya da iz bırakmayan bir toksin olup olmadığına iyice bakın. Bu adam bir doktor; vücudunu ve zayıf noktalarını herkesten iyi bilir."
“Emredersiniz savcım.” Dedi Derya Hanım beni onaylayarak.
Cenk’e döndüğümde, elindeki tablete bir şeyler not alıyordu. Gözlerim bir an için ufuktaki karlı zirvelere kaydı. Işık’ın hastanesinden birinin böyle bir dosyanın öznesi olması içimi huzursuz etmişti.
"Cenk." dedim ciddiyetle. "Maktulün hastanedeki çalışma arkadaşlarını, son bir haftadaki nöbet çizelgesini ve girdiği ameliyatları da inceleyin. Kimlerle husumeti varmış, kimlerle yakınmış öğrenmek istiyorum." Cenk başıyla onayladı. "Hemen hallediyoruz savcım. Siz kendinizi çok yormayın, isterseniz sizi adliyeye geri bıraktırayım."
"Ben kendim giderim," dedim, elimi korumacı bir tavırla karnıma götürerek. "Olay yeri güvenliğini sağlamlaştırın. Hiçbir detayı atlamayın."
“Hiç merak etmeyin.” Aldığım cevapla birlikte tekrar arabama ilerledim.
Arabaya geçtiğimde korumalarım kapıyı nezaketle kapattı. Arka koltuğa yerleşip başımı koltuğa yasladım. Araç hareket ederken camdan dışarıdaki o sarı şeritlerin ve olay yerinin yavaş yavaş uzaklaşmasını izledim.
Öndeki korumam dikiz aynasından kısa bir an bana bakıp "Adliye mi Savcı Hanım?" diye sordu.
"Adliye." dedim, sesimdeki yorgunluğu gizleyemeyerek.
Araç Hakkari’nin virajlı yollarında ilerlerken ellerimi karnımın üzerinde birleştirdim. Masal bugün her zamankinden daha aktifti. Belki de dışarıdaki bu gerginliği, nabzımın hızlanışını hissediyordu. Zihnimde o doktorun cansız bedenini çevirip duruyordum. Kusursuz bir ölüm, iz bırakmayan bir son... Bu bir cinayetse, katil kurbanın vücudunu bir laboratuvar gibi kullanmıştı.
Adliye binasına girdiğimde, koridorlardaki tanıdık uğultu bir anlığına zihnimdeki o sessiz ölüm sahnesini bastırdı. Korumalarım odamın kapısına kadar bana eşlik edip dışarıda yerlerini aldığında bende masama geçtim. Odanın kapısını kapattığımda dış dünyayla bağımı kesmek ister gibi derin bir nefes aldım.
Masamın üzerinde bekleyen dosyalar, Hakkari’nin gündelik karmaşasını fısıldıyordu: küçük hırsızlıklar, arazi kavgaları, çözülmeyi bekleyen basit kamu davaları... Birkaç saat boyunca kendimi bu dosyaların arasına gömdüm. Kanun maddeleri arasında kaybolmak, o arabanın içindeki o steril ve ürkütücü düzeni düşünmekten daha güvenli geliyordu. Kalemimi her oynattığımda, hukukun o soğuk ama kararlı gücüne sığındım. Adalet, sadece büyük fırtınalarda değil, bu tozlu sayfaların arasındaki sessiz satırlarda da aranmalıydı.
Hava yavaş yavaş kararmaya başladığında, odamın penceresinden Hakkari dağlarının üzerine çöken o gri karanlığı izledim. Masal, günün yorgunluğunu hissetmiş gibi sonunda sakinleşmişti. Dosyaları kapatıp ayağa kalktım.
Odamdan çıkıp korumalarımın eşliğinde dışarı çıkıp arabama bindim. Arabanın camından dışarıyı, Hakkari’nin üzerine bir yorgan gibi serilen o gri karanlığı izlerken zihnimdeki sorular da bu sisli havaya karışıyordu. Yol boyunca korumalarımın dikkati, telsizden gelen kısık sesler ve sokağın uğultusu sanki benden çok uzaktaydı.
Lojmanın önüne geldiğimizde korumalarım her zamanki titizliğiyle çevre kontrolü yapıp kapımı açtılar. Apartmanın merdivenlerini çıkarken her basamakta adliyenin soğuk nefesini dışarıda bırakmaya çalıştım. Kapının önüne geldiğimde içeriden gelen o tanıdık sesler—Pamir’in kısık sesli televizyon izleyişi, Poyraz’ın oyuncaklarının çıkardığı tıkırtılar—içimdeki o gergin yayı yavaşça gevşetti.
Anahtarı kilide yerleştirip çevirdim. İçeriden yayılan o taze yemek kokusu ve evin sıcaklığı, az önce incelediğim o cansız bedenin soğukluğunu bir anlığına sildi. Çantamı askıya asarken, dışarıdaki o karanlık dağlarda neyin saklandığını, o doktorun neden öldüğünü ve bu yeni davanın bizi nereye sürükleyeceğini şimdilik kapının ardında bıraktım.
Burası benim kalemdi. Pamir’in sarsılmaz gücü, Poyraz’ın masumiyeti ve Masal’ın henüz başlamamış masalıyla örülü, dünyanın en güvenli yeri...
*****
Ertesi sabah, Hakkari’nin üzerine çöken o gri bulutlar dağılmış, yerini odayı boyarken hayal ettiğimiz o berrak gökyüzüne bırakmıştı. Akşamki o sessiz ve soğuk ölüm sahnesi, adliyenin gri koridorları ve zihnimi kurcalayan "doktor" dosyası, lojman dairesinin kapısının ardında kalmıştı. Bugün hafta sonuydu; savcı cübbesi askıda, bordo bere ise vestiyerdeydi.
Dün akşam eve geldiğimde Pamir’in gözlerindeki o sorgulayan bakışları, "İyiyim, sadece yorgunum," diyerek geçiştirmiştim. Şimdi ise Masal’ın odasının kapısında ellerimi ağırlaşan karnımın üzerine koyarak manzarayı izliyordum.
Pamir, üzerinde lekeli eski bir tişört, elinde rulo fırçayla duvarın son köşesini toz pembe bir hayale boyuyordu. O, dağlarda devleşen, tek bir emriyle yeri göğü inleten Bordo Bereli komutan gitmiş; yerine kızının odasının rengi "tam istediğimiz ton" olsun diye titizlikle çalışan bir adam gelmişti.
"Baba, burayı unuttun! Bak, şurada küçük bir beyazlık kalmış!"
Poyraz, elindeki minicik fırçayı boya kutusuna daldırıp babasının işaret ettiği yere büyük bir ciddiyetle müdahale ediyordu. Yüzünün yarısı pembe boya olmuştu ama keyfine diyecek yoktu. Pamir eğilip oğlunun boyadığı yere baktı, sonra Poyraz’ın burnuna parmağıyla bir damla boya kondurdu.
"Gördüm aslanım. Sen orayı hallet, ben üst tarafa geçiyorum." dedi Pamir, sesi o her zamanki vakur ama sevgi dolu tınısındaydı.
"Çok yorulmadınız mı?" dedim kapıya yaslanarak. "Bakın, Masal Hanım içeride kıpır kıpır, babasıyla abisinin çalışmasını izliyor galiba."
Pamir fırçayı kenara bırakıp bana döndü. Alnındaki teri koluyla silerken gözlerindeki o hayranlık dolu bakış yine oradaydı. Yanıma gelip, boyalı ellerine dikkat ederek alnımdan öptü. "Yorulmak ne kelime Devrim... Bu odayı boyamak, hayatımda katıldığım en huzurlu operasyon. Hem baksana, yardımcım çok sıkı çalışıyor."
Poyraz, "Anne, Masal gelince bu duvarlara bakıp çok mutlu olacak değil mi?" diye sordu, elindeki fırçayı havaya kaldırarak. "Çok mutlu olacak bebeğim. Abisinin ve babasının onun için bu kadar uğraştığını bilince kendini çok şanslı hissedecek." dedim, içimdeki o tarifi imkânsız huzurla.
Ardından odadan çıkarak mutfağa ilerledim. Hazırladığım sandviç ve meyve sularını koyduğum tepsiyi alarak tekrardan yanlarına ilerledim. Odaya girdiğimde konuştum. “Hadi bakalım beyler, biraz enerji depolamanız lazım.”
Onlara seslenmemle Pamir bana doğru dönerken, alnından süzülen bir damla teri silmek için elinin tersini kullandı ama bu hamlesi yanağında ince, pembe bir çizgi bırakmaktan başka işe yaramadı. Gözlerinde, o yorgunluğun ardına gizlenmiş ama her bakışında taşan o sarsılmaz sevgi vardı.
"İşte bu ses, en sevdiğim operasyonun başlama düdüğü gibi." dedi Pamir, yüzündeki o çarpık ve çekici gülümsemeyle. Fırçayı dikkatle kutunun kenarına bıraktı ve sanki üzerinden büyük bir yük kalkmış gibi derin bir nefes aldı. "Yine zamanlamayı tam on ikiden vurdun. Aslanım, duydun mu? Enerji depolamamız gerekiyormuş."
Poyraz, elindeki fırçayı bırakıp "Sandviç!" diye bağırarak bana doğru koşturduğunda Pamir onu havada yakaladı. "Dur bakalım küçük ressam! Önce eller temizlenecek, sonra sandviç yenecek. Kardeşinin odasını pembeye boyadık ama sandviçleri de boyamaya niyetimiz yok, değil mi?"
Poyraz kıkırdayarak babasının kucağında çırpınırken Pamir onu banyoya götürüp ellerini bir güzel temizledi. Geri geldiklerinde, Pamir tepsiyi şifonyerin üzerine bıraktığım yere yaklaştı. Poyraz hemen meyve suyuna uzanırken, Pamir yanıma gelip ellerini belime, karnımın iki yanına yerleştirdi. Boyalı oldukları için bana dokunmamaya özen gösteriyordu ama sıcaklığını hissetmek yetiyordu.
"Çok yorulmuşsun Pamir." dedim, yüzündeki pembe boya lekesine parmağımın ucuyla dokunarak. "Ama değmiş. Oda şimdiden ışıldıyor."
"Değmez mi Devrim?" dedi, sesini sadece benim duyabileceğim o derinden gelen tınıya çekerek. "Onun büyüyeceği duvarları kendi ellerimle hazırlamak, şu hayatta aldığım en onurlu görevlerden biri. Bak, şu köşe onun beşiği için... Geceleri ağladığında kapıdan ilk girdiğimde göreceğim yer orası olacak."
Poyraz sandviçinden kocaman bir ısırık alıp bağdaş kurarak yere oturduğunda, biz de onun yanına iliştik. Hakkari’nin o sert kayalıklarının ortasındaki bu küçük lojman odasında, henüz doğmamış bir bebeğin hayaliyle birleşen kahkahalarımız, odanın taze boya kokusuna karışıyordu.
Poyraz, sandviçini büyük bir iştahla bitirip meyve suyundan son yudumunu çekerken, ağzının kenarında kalan kırıntıları elinin tersiyle sildi. "Tamamdır! Ben hazırım, devam edebiliriz baba!" diyerek yerinden fırladı. Enerjisi o kadar yüksekti ki, Hakkari’nin tüm yorgunluğunu tek başına sırtlanabilir gibi duruyordu.
Pamir, elindeki son lokmayı yutup bardağını tepsiye bıraktı. Bana dönüp göz kırparak, “Enerji takviyesi işe yaradı, artık son aşamasına geçiyoruz." dedi. Ardından rulo fırçayı tekrar eline alıp Poyraz’a talimatlarını vermeye başladı. "Oğlum, sen şu alt kısımdaki süpürgeliklerin hizasını bitir, ben de tavan köşelerini döneceğim. Dikkat et, taşırmak yok.”
Poyraz büyük bir ciddiyetle fırçasını boyaya daldırırken Pamir de merdivenin üzerine çıkıp omuzlarını dikleştirdi. Onları izlemek, her fırça darbesinde odanın biraz daha canlandığını görmek içimdeki o tarifi imkânsız huzuru katlıyordu. Pamir, normalde bir harekatı yönetir gibi disiplinli ama bir o kadar da nazikti; boyanın duvara yayılışını, rengin odayı kaplamasını büyük bir keyifle izliyordu.
"Bitti!" diye bağırdı Poyraz yaklaşık bir saat sonra, fırçasını zafer kazanmış bir asker gibi havaya kaldırarak.
Pamir merdivenden indi, elindeki ruloyu kutuya bıraktı ve ellerini beline koyup odayı süzdü. Oda artık tamamen toz pembe bir hayale dönüşmüştü. Camdan süzülen Hakkari’nin ikindi güneşi, yeni boyanmış duvarlarda parlıyor, içeriyi sıcacık bir atmosfere boğuyordu. Pamir yanıma gelip kolunu omzuma attı, boyalı ellerini benden uzak tutmaya çalışarak başını başıma yasladı.
"İşte bu kadar." dedi, sesi gurur ve şefkat doluydu. "Masal’ın ilk kalesi hazır. Şimdi kurumaya bırakalım, yarın da o hayalindeki beyaz mobilyaları yerleştiririz."
Poyraz, boyalı yüzü ve kıyafetleriyle odanın ortasında zıplarken Pamir onu kucağına alarak yanağını öptü. "Aferin sana küçük adam." diyerek oğlunu onurlandırdı.
“O zaman artık dinlenme vakti, çok yoruldunuz.” Diyerek karşımdaki ikiliye bakarken Poyraz omuz silkti. “Hiç yorulmadım ki ben.”
Poyraz’ın bu bitmek bilmeyen enerjisi, Pamir’in yorgunluktan hafifçe kısılan gözlerine bir tebessüm olarak yansıdı. Pamir, kucağındaki küçük adamı yere indirip sırtını sıvazladı. "Ama bir savaşçının en önemli kuralı, bir sonraki göreve kadar dinlenmektir. Şimdi doğru banyoya; o pembe savaş boyalarından kurtulma vakti."
Poyraz neşeyle banyoya doğru koştururken odada Pamir ve ben baş başa kaldık. Pamir, kurumaya başlayan duvarlara son bir kez bakıp derin bir nefes aldı. Gözlerindeki o dinginlikle yanıma gelip, boyalı ellerine dikkat ederek dirsekleriyle beni kendine çekti.
"Şaka bir yana Devrim... Çok güzel oldu." dedi fısıltıyla. Ellerimi beline koyarak onayladım. “Ellerinize sağlık, müthiş bir iş çıkardınız.” Dedikten sonra uzanarak dudaklarını öptüm. “Bu da teşekkürüm olsun.”
Pamir, beklemediği bu küçük hamlemle hafifçe irkilse de anında karşılık vererek bu anın tadını çıkardı. Geri çekildiğimde, yüzünde o her şeyi dize getiren, sadece bana özel o muzaffer gülümsemesi vardı.
"Bu teşekkürden sonra, ben bu evi baştan aşağı boyarım güzelim." dedi, sesi o derin ve boğuk tınısına bürünürken. Gözlerindeki pırıltı, az önceki yorgunluğundan eser kalmadığını kanıtlıyordu. "Ama bir şartım var; bir sonraki odada teşekkürlerimi peşin isterim."
Gülerek göğsüne hafifçe vurdum. "Bak sen Pamir Bey'e... Hemen fırsata çevirdi durumu."
Pamir, boyalı ellerini havada tutarak benden biraz uzaklaştı ama bakışlarını üzerimden çekmedi. "Fırsat değil, motivasyon diyelim biz buna. Şimdi ben de şu küçük afacanın peşinden gideyim, yoksa banyoyu komple su altında bırakacak. Sonra da bu güzel günün şerefine, mutfağın hâkimi ben olurum. Sen de şu ayaklarını uzatıp dinleniyorsun, itiraz istemiyorum."
“Hayır, sen yorgunsun. Ben hallederim. Elime yapışmaz ya.” Dedim itiraz ederek. Pamir, itirazımı duyunca duraksadı ve omuzlarını hafifçe silkerek muzip bir tavırla bana doğru bir adım attı. "Devrim, eline yapışmaz biliyorum ama bugün o ellere sadece dinlenmek yakışır." dedi, sesindeki o yumuşak ama geri adım atmayan tonla. "Bütün gün ayaktaydın, üstelik bir de mutfakta tepsiyle bize servis yaptın. Masal bile içeride 'babam haklı' diye tepiniyordur eminim."
Gözlerimi devirerek gülümsedim. "Abartıyorsun Pamir. Alt tarafı iki sandviç hazırladım."
"Mesele ne hazırladığın değil, mesele senin dinlenmen." diyerek aradaki mesafeyi kapattı ve burnunun ucunu hafifçe burnuma sürttü. "Bak, ikna olmazsan boyalı ellerimle sana sarılmak zorunda kalırım ve o çok sevdiğin hırkan pembe bir sanat eserine dönüşür. Seçim senin."
Kahkaha atarak geri çekildim. "Tamam, tamam! Tehdit etme beni. Ama yardım etmeme izin vereceksin, en azından salatayı ben yaparım."
"Anlaştık, ama sadece salata." dedi göz kırparak. Odadan birlikte çıkarken telefon zil sesimin yankılanmasıyla birlikte adımlarımız aynı anda duraksadı. Pamir’in kolundaki eli hafifçe kasıldı, bakışları koridordaki sehpaya bıraktığım telefonuma kaydı. Hafta sonu, elimizde boya fırçalarıyla kurduğumuz o pembe dünyanın huzuru, telefonun o keskin ve ısrarcı sesiyle bir anda bölünüvermişti.
"Yine mi?" diye mırıldandı Pamir. Sesi sitemkâr değildi ama o huzurlu anın bozulmasından duyduğu hoşnutsuzluk belli oluyordu.
"Bakmam lazım Pamir, bu saatte çalıyorsa önemlidir." dedim ve hızlı adımlarla telefona uzandım. Ekranda Cenk ismini görünce içimdeki o savcı refleksi anında uyandı. Pamir, boyalı ellerini hâlâ havada tutarak kapı eşiğinde beklerken telefonu açtım.
"Efendim Cenk?"
"Savcım, kusura bakmayın rahatsız ediyorum ama durum acil," dedi Cenk, sesi her zamanki profesyonelliğinin ötesinde bir gerginlik taşıyordu. "Dünkü doktorun otopsisinden ilk veriler geldi. Kanında iz bırakmayan bir toksin tespit edilmiş.”
“Bu da kalp krizine mi neden olmuş?” dediğimde Cenk onayladı. “İlk veriler bu yönde savcım, ayrıntılı veriler yarım saat sonra elimde olacak. Size e-posta olarak ileteyim mi?”
"Hayır Cenk, e-postayla vakit kaybetmeyelim. Ben bizzat emniyete geliyorum," dedim kararlı bir sesle. "Dosyayı ve raporları masaya hazırla, yoldayım."
Telefonu kapattığımda Pamir’in keskin bakışlarının üzerimde olduğunu hissettim. Boyalı ellerini hâlâ havada tutuyordu ama yüzündeki o huzurlu ifade, yerini çoktan operasyon disiplinine bırakmıştı.
"Emniyete gitmem lazım." dedim, sesi az önceki yumuşaklığından sıyrılıp bir savcının ciddiyetine bürünürken.
Pamir hafifçe gülümsedi, elini karnımın üzerine koyup orayı usulca okşadı. "Görüyorsun değil mi Masal?" dedi karnıma doğru fısıldayarak. "Annen yine adaletin peşinde. Biz burada pembelerle uğraşalım, o suçluları paketlemeye gitsin." Sonra bana dönüp gözlerindeki o sarsılmaz destekle baktı. “Tamam güzelim, ben götürürüm seni.”
“Siz evde kalın, ben giderim. Yoruldun zaten.” Dediğim anda yumuşak bakışları o bildiğim taviz vermez ciddiyete bıraktı. Elini karnımdan çekmeden, bakışlarını gözlerime öyle bir kenetledi ki, itirazımın daha ağzımdan çıktığı an hükümsüz kaldığını anladım.
"Devrim." dedi, sesi o şaka yollu halinden tamamen sıyrılmıştı. "Dışarıda neyin peşinde olduğunu, o telefonun neden bu saatte çaldığını sormuyorum. Ama Hakkâri’de bir savcı bu saatte apar topar emniyete çağrılıyorsa, bu hayra alamet değildir."
Dosyanın içeriğine, ölenin bir doktor olduğuna veya o 'steril' infaz detaylarına dair tek kelime etmemiştim. Bir savcı olarak mesleki sırrımı koruyordum ama Pamir, bir asker sezgisiyle havadaki o tekinsiz kokuyu çoktan almıştı.
"Pamir, korumalar kapıda zaten, hem sen sabahtan beri odayla uğraştın, yoruldun..."
Sözümü bitirmeme izin vermedi. "Korumalar işini yapar, ona şüphem yok. Ama benim içimin rahat etmesi için o kapının önünde bekleyen bizzat ben olmalıyım. Yorulmak ne kelime? Senin ve Masal'ın güvenliği söz konusuyken yorgunluk bana uğramaz."
Başını hafifçe eğip yüzünü yüzüme yaklaştırdı. O an ne kadar inat edersem edeyim, bu adamı bu evde tutamayacağımı bir kez daha anladım. O, sadece kocam değil aynı zamanda en aşılmaz kalkanımdı.
"Poyraz'ı Sinemlere bırakırız, ikizlerle oynar." diye devam etti, ellerindeki boya lekelerini göstermek için avuçlarını açarak. "Şunları temizleyip üzerimi değiştirmem beş dakika alır. Sen hazırlanana kadar kapıda seni bekliyor olacağım."
Gözlerindeki o sarsılmaz koruma içgüdüsüne karşı koymak imkansızdı. Hafifçe gülümsedim ve elimi yanağına koydum. "Tamam, pes ediyorum. Ama emniyette ne kadar kalacağımı ben de bilmiyorum."
"Süresi önemli değil Devrim, adalet ne zaman tecelli edecekse o zamana kadar oradayız." dedi ve alnıma sıcak bir öpücük kondurup banyoya doğru yöneldi.
Hakkâri’nin üzerine akşamın o ağır sessizliği çökerken, pembe boyalı odanın huzurunu kapının ardında bırakıp, üzerime bir zırh gibi ağır olan o sorumluluğu giymek için odamıza doğru ilerledim. Adalet bekletilmeye gelmezdi ve bu gizemli ölümün ardındaki gerçekler, emniyetin o beyaz ışıkları altında beni bekliyordu.
Poyraz’ı Sinemlere bırakırken, ufaklığın ikizleri görme heyecanı bizim üzerimizdeki o ağır havayı bir anlığına da olsa dağıtmıştı. Pamir, Poyraz'ın saçlarını karıştırıp onu içeri gönderdikten sonra yüzündeki o babacan ifadeyi kapının eşiğinde bıraktı. Arabaya bindiğimizde artık karşımda sadece kocam değil, her türlü tehdide karşı kurulmuş sarsılmaz bir kale vardı.
Yol boyunca Hakkâri’nin virajlı yollarında ilerlerken sessizliği sadece arabanın motor sesi ve dışarıdaki rüzgârın uğultusu bozuyordu. Pamir, bir eli direksiyonda, diğeriyle vitesi kavrarken bakışlarını yoldan ayırmıyordu ama zihninin benimle ve atacağım adımlarla meşgul olduğunu biliyordum. Tek kelime sormadı; ne davanın içeriğini ne de emniyette beni neyin beklediğini... O, sadece orada olmamın bir risk olduğunu biliyor ve bu riski benimle paylaşmayı bir görev değil, varoluş sebebi sayıyordu.
Adliyenin önüne vardığımızda, binanın devasa gölgesi üzerimize düştü. Beyaz projektörler, binanın soğuk taş duvarlarını aydınlatırken, kapıda bekleyen nöbetçi polislerin selam duruşu gecenin sessizliğini resmileştirdi. Pamir aracı tam girişin önünde durdurdu ve kontağı kapatmadan bana döndü.
“Burada bekleyeceğim seni.” Dediğinde konuştum. “İstersen sende Hakanlara geç.” Dediğimde hafifçe kaşlarını çattı. “Bunun cevabını vermiştim.”
"Peki." dedim gülümseyerek. Pamir’in bu konudaki inadını kırmak, Hakkâri dağlarını yerinden oynatmaktan daha zordu. Uzanıp sakallı yanağına sıcak bir öpücük kondurdum. "Dikkatli ol o zaman."
Tam geri çekilecektim ki, sokağın karanlığını yırtan çok güçlü iki far ışığı doğrudan ön camımıza vurdu. Gözlerimiz kamaşırken ikimiz de aynı anda elimizi siper edip karşıdan gelen araca baktık. Araç, Pamir’in arabasının hemen önünde, lastiklerinden hafif bir toz kaldırarak durdu.
Farlar söndüğünde ve kapılar açıldığında şaşkınlığımız bir kat daha arttı. Araçtan inenler yabancı değildi; Burçe ve Batuhan’dı. Şaşkınlıkla bizde arabadan inerken Pamir’in sesini duydum. “Sizin ne işiniz var bu saatte burada?"
Burçe, üzerindeki o ciddi savcı duruşuyla çantasını omuzuna düzeltip yanımıza geldi. Gözlerinde, davanın ciddiyetini yansıtan o keskin ifade vardı. Batuhan ise her zamanki sessiz ve tetikte haliyle Pamir’in yanında yerini aldı; iki asker bakışlarıyla anında sessiz bir mutabakata varmışlardı.
Burçe bana dönüp hafifçe gülümsedi ama bu daha çok bir "işe başlıyoruz" gülümsemesiydi. "Başsavcı aradı yenge." dedi, sesi gecenin sessizliğinde yankılanarak. "Bu yeni dosyanın kapsamı tahmin ettiğimizden çok daha genişse, tek başına yetişmen imkânsız olduğu için bir de fazla yorulmaman için dosyanın adli ayağında yardım etmem için beni görevlendirdi."
“O zaman beraberiz desene sayın savcım.” Diye Burçe’ye takılırken o da gülümsedi. Bir zamanlar hukuk için üniversite sınavına hazırlanan, benden taktik alan kız şimdi benimle davaya bakacaktı. Çok gururluydum. “Sizinle çalışmak büyük şeref, savcım.” Diye karşılık verdi o da.
“Emniyet kapısını aşındırma görevine hoş geldin o halde Batuhan.” dedi Pamir, sesindeki o her zamanki otoriter ama kardeşçe tınıyla. “Görüyorsun işte, bizim kaderimiz bu. Hanımlar içeride dünyayı kurtarır, biz de kapıda nöbet tutarız.”
Batuhan, Pamir’in bu takılmasına hafifçe sırıtarak karşılık verdi. “Alıştık be abi, bizde vatan nöbeti bitmez, hanım nöbeti de ona dahil. Hem emniyetin çayı tazedir şimdi, fena mı olur?”
Burçe, Batuhan’ın bu rahat tavrına gülümseyerek yaklaştı ve kocasının yanağına hızlı ama sevgi dolu bir öpücük kondurdu. “Dikkatli ol, çok da çaya kaptırma kendini. İşimiz uzun olabilir.” diye fısıldadı.
O an Pamir, sanki çok önemli bir boğaz ağrısı tutmuş gibi abartılı bir şekilde genzini temizledi. Pamir’in bu korumacı abi tavrı, o ciddi askeri duruşunun altından çıkan o kıskanç ama sevimli hali beni her zaman olduğu gibi yine güldürdü.
Pamir’in koluna hafifçe dokunup kulağına doğru eğildim. “Helal hayatım helal.” diye fısıldayıp geri çekildim. Pamir tam bir şey söyleyecekken ona fırsat vermeden Burçe’ye döndüm. “Hadi canım, biz işimize bakalım. Bu beyler kapıda nöbet tutarken biz de adaletin kilitli kapılarını açalım.”
Burçe ile kol kola girip adliyenin o ağır metal kapısına doğru yöneldik. Arkamızda kalan o iki güçlü adamın, en güvendiğimiz kalelerin varlığını sırtımızda hissederek içeri girdik. Kapı kapandığında dışarıdaki o aile sıcaklığı bir anda kesildi. Şimdi karşımızda upuzun, loş ve dezenfektan kokan bir koridor; masamızda ise ucu bucağı görünmeyen karanlık bir dosya vardı.
Cenk’in odasına girmeden çay ocağındaki görevliye dışarıya iki çay götürmesini söyledikten sonra Cenk’in kapısına yöneldik. Cenk’in odasına girdiğimizde, masanın üzerindeki o büyük ışıklı pano çoktan açılmıştı. Duvarlarda doktorun evinden ve aracından alınan fotoğraflar, telefon dökümleri ve o gizemli toksine dair kimyasal formüller asılıydı.
Cenk, bizi görünce hemen ayağa kalktı. "Hoş geldiniz savcılarım." dedi, bakışları Burçe ile benim aramda gidip gelirken. “Hoş bulduk, hazırlamışsın her şeyi.” Dedim hayranlıkla. Cenk güldü. “Sizinle çalışa çalışa bir şeyler kaptık savcım.”
Odadaki sandalyelerden birine geçip otururken konuştum. “Şimdi, Burçe savcım için en baştan başlayalım.”
Cenk, masanın üzerindeki büyük dosya klasörünü önümüze doğru kaydırıp, projeksiyondan ilk görüntüyü duvara yansıttı. Odanın ışıklarını hafifçe kıstığında, doktorun o her şeyi yerli yerinde duran, steril ölüm sahnesi devasa bir şekilde karşımızda belirdi. Burçe, elindeki kalemi bir not defterinin üzerinde gezdirirken pürdikkat ekrana kilitlenmişti.
"En baştan başlıyorum savcım." dedi Cenk, sesi o profesyonel tınıya bürünerek. "Maktul, Merkez Hastanesi'nde görevli Kardiyolog Dr. Selim Aksoy. Dün sabah yol kenarında, kendi aracının içinde, emniyet kemeri takılı ve hiçbir boğuşma izi olmaksızın ölü bulundu. İlk bakışta kusursuz bir kalp krizi tablosu çiziyordu."
Burçe araya girdi. "Ama bir doktorun, üstelik bir kardiyoloğun kendi kalp krizini fark etmemesi ya da bu kadar 'nizami' bir şekilde ölmesi hayatın olağan akışına aykırı, değil mi?"
"Kesinlikle." diye onayladım onu. "İşte bu yüzden otopsiye ağırlık verdik."
Cenk ikinci slaytı açtı; maktulün kan tahlili sonuçları ve o belirsiz iğne deliği görüntüsü ekrana geldi. "Adli tıptan gelen rapor kanında iz bırakmayan, sadece vücuttaki elektrolit dengesini bir anda bozarak kalbi durduran sentetik bir toksin tespit etti. Vücut bunu birkaç saat içinde doğal bir kalp krizi gibi maskeliyor. Profesyonelce bir infaz."
Sandalyemde hafifçe dikleştim. “Hastaneden bir şey çıktı mı? Arkadaşlarından falan?”
Cenk, bu sorumla birlikte masadaki başka bir klasöre uzandı ve içinden birkaç ifade tutanağı ile hastane kamera kayıtlarının dökümlerini çıkardı. "Hastaneyi dün gece didik didik ettik savcım." dedi, sesi biraz daha düşünceli bir hal alarak.
"Dr. Selim, çevresinde oldukça içine kapanık, işinde gücünde biri olarak tanınıyor. Ancak iş arkadaşlarıyla yaptığımız görüşmelerde ilginç bir detay yakaladık. Son iki haftadır sürekli dalgınmış. Başhemşirenin ifadesine göre, hastanede 'kayıt dışı' bazı işlemlerin yapıldığına dair birkaç kez başhekimliğe şikâyette bulunmaya yeltenmiş ama her seferinde bir şekilde vazgeçirilmiş."
Burçe, elindeki kalemi masaya hafifçe vurarak araya girdi. "Vazgeçiren kim? Başhekim mi, yoksa dışarıdan bir baskı mı var?"
Cenk başını salladı. "İşte orası karışık. Kamera kayıtlarında Dr. Selim'in, hastane koridorlarında sivil giyimli, yerel halktan olmayan iki kişiyle hararetli bir şekilde tartıştığını gördük. Adamların eşkalleri üzerinde çalışıyoruz ama yüzlerini maskelemek için hastane maskelerini kullanmışlar. Kimse şüphelenmemiş, sonuçta orası bir hastane."
Ardından masaya küçük bir not kâğıdı bıraktı. "Bir de şu var savcım; Selim Bey'in masasındaki takvimde, öldüğü gün saat 10.00’da sadece 'I.G.' notu düşülmüş. Işık Hanım'a sorduk, hastanede bu baş harflere uyan bir doktor ya da personel yok."
Benim zihnimde ise parçalar yavaş yavaş birleşiyordu. Bir doktorun, mesleki ahlakıyla gördüğü bir usulsüzlüğü ihbar etmeye çalışırken susturulması... Bu, davanın sadece bir "yolsuzluk" değil, içinde insan hayatının pazarlık konusu yapıldığı çok daha büyük bir organizasyon olduğunu gösteriyordu.
"Cenk" dedim ciddiyetle. "Şu 'I.G.' notunu hastane arşivindeki son bir ayın hasta giriş çıkışlarıyla karşılaştırın. Belki de bir doktor değil, Selim'in şüphelendiği o 'özel' hastalardan biridir."
Tam o sırada kapı hafifçe tıklandı ve az önce çay götürmesini istediğim görevli içeri girdi. "Savcım, çayları ilettim. Pamir Komutanım teşekkür etti, 'Biz buradayız, acele etmesinler' dedi."
Burçe ile birbirimize baktık. Dışarıda bekleyenlerin güveni, içerideki bu karanlığı aydınlatmak için ihtiyacımız olan en büyük güçtü. Sonra ciddileşerek tekrar döndüm Cenk’e. “Adli tıptan gelen raporu verir misin?”
Cenk, masanın üzerinde duran kalın mavi dosyayı uzattı. Dosyanın kapağında "Gizli" ibaresi ve adli tıp kurumunun mührü vardı. Dosyayı elime aldığımda kâğıdın o soğuk dokusu, odadaki havayı bir kez daha ağırlaştırdı. Burçe yanıma iyice yaklaştı, o da merakla dosyanın içindeki teknik verilere odaklanmıştı.
Hızla sayfaları çevirmeye başladım. Tıbbi terimlerin, grafiklerin ve doku örneklerinin arasından o can alıcı kısmı buldum: Toksikolojik Analiz Sonuçları.
"Bak burası." dedim parmağımla işaret ederek. "Sentetik potasyum türevi bir madde. Doğrudan kalp kasını hedef almış. Öyle bir doz ayarlanmış ki, vücut doğal bir krizle sarsılırken madde saniyeler içinde metabolize olup kaybolmaya programlanmış. Bunu yapan kişi sadece bir katil değil, farmakoloji konusunda uzmanlaşmış bir profesyonel."
Burçe, raporun altındaki bir notu fark edip okumaya başladı. "Maktulün sol kol iç kısmında, deri altında mikroskobik bir yabancı cisim tespit edilmiştir. İnceleme devam etmektedir."
Başımı kaldırıp Cenk’e baktım. "Bu ne demek? Deri altında bir şey mi var?"
Cenk yutkundu. "Savcım, adli tıp uzmanı o cismi çıkardı. Küçücük bir çip parçasına benziyor ama veri taşımıyor. Daha çok bir çeşit 'işaretleyici' gibi. Sanki birileri bu doktoru sadece öldürmekle kalmamış, onu takip etmişler, her adımını izlemişler."
Hakkari’nin sessiz gecesinde, emniyetin bu loş odasında tüylerim diken diken oldu. Bu, sıradan bir cinayet davası olmaktan çıkmış; içinde yüksek teknolojinin, tıp bilgisinin ve sınır tanımayan bir takibin olduğu bir casusluk sarmalına dönüşmüştü.
"Burçe." dedim, sesimdeki ciddiyet bir kat daha artarak. "Üniversitedeyken bir hocamızın sözü vardı hatırlıyor musun?” dediğimde Burçe başını salladı ve aynı anda konuştuk. “Büyük balık kendini belli etmez.” Dedikten sonra ekledim. “Bu seferki balık, okyanusun en derininden geliyor."
Burçe dosyayı benden devralıp hızlıca son sayfaya baktı. "Savcım, raporun sonunda maktulün avucunun içinde kurumuş bir mürekkep izinden bahsediliyor. Bir numara ya da bir harf dizisi olabilir mi?"
Cenk hemen ekrana başka bir makro çekim fotoğraf yansıttı. Maktulün sağ avuç içinde, sadece mor ışık altında belli olan silik bir karakter grubu vardı: 72-Bravo.
"72-Bravo..." diye mırıldandım, harfleri zihnimde evirip çevirirken. "Cenk, bu bir plaka değil bir koordinat ya da telsiz kodu gibi duruyor. Ama daha çok askeri bir terminolojiyi andırıyor."
Burçe kaşlarını çatarak ekrana yaklaştı. "Eğer bir kodsa, doktor bunu neden avucuna yazsın? Ya da neden sadece mor ışıkta görünüyor? Sanki biriyle buluşacaktı ve bu onun giriş biletiydi."
"Emniyetin ve istihbaratın ortak veri tabanına gir. Hakkâri ve çevresinde son on yılda '72-Bravo' kodunun geçtiği tüm harekât, operasyon ya da lojistik kayıtlarını tara. Ama çok derine inme, uyarı sistemlerini tetiklemeyelim." Dedim kendimden emin bir şekilde.
Cenk hızla klavyenin başına geçti. Odanın sessizliğinde sadece tuş sesleri yankılanıyordu. Burçe ile ben, ekrandaki verilerin akışını soluğumuzu tutarak izliyorduk. Dakikalar sonra ekranın bir köşesinde kırmızı bir uyarı yanıp sönmeye başladı.
"Savcım, buldum." dedi Cenk, sesi heyecanla titreyerek. "Ama bu bir operasyon kodu değil. 72-Bravo, sınır hattındaki o eski gümrük binasının 90'lı yıllardaki askeri haritalarda geçen depo numarasıymış."
Burçe ile göz göze geldik. Dosya, her adımda biraz daha sınırın o tekinsiz gölgelerine çekiyordu bizi. "Doktor, öleceğini biliyordu belki." dedi Burçe fısıltıyla. "O kodu avucuna o yüzden yazdı. Bize bir yol haritası bıraktı."
"Ya da bir tuzak." diye ekledim. "Cenk, bu bilginin sadece burada kalmasını istiyorum. Başsavcıya bile ben bizzat ileteceğim."
Odanın havası iyice ağırlaşırken dışarıda bekleyen o iki adamın bu koddan ne kadar haberi olduğunu merak ettim. Pamir, bu bölgenin tozunu yutmuştu; 72-Bravo onun için sadece eski bir harita numarası mıydı, yoksa daha fazlası mı?
"Hadi." dedim Burçe’ye. "Şu 'depo' meselesini biraz daha deşelim. Bakalım o eski gümrük binasında devletin kayıtlarından silinen neler varmış." Dedikten sonra cebimden telefonu çıkardım ve hızla Pamir’i aradım.
Telefonun ahizesinden gelen o birkaç saniyelik çalma sesi bile odadaki gerginliği tırmandırmaya yetti. Pamir, ikinci çalışta telefonu açtı; sesi beklediğimden çok daha tetikte ve endişeli geliyordu. "Devrim. Bir şey mi oldu?"
"Pamir, içeri gelin." dedim, sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak. "Sana ve Batuhan’a bir şey göstermem lazım."
"Tamam güzelim, geliyoruz." dedi ve kapattı. Sormamıştı bile. Sesimdeki o kaçınılmaz ciddiyet, onun için en net emirdi.
Cenk’e döndüm. "Cenk, ekrandaki bütün pencereleri kapat. Sadece o kodu bırak. 72-Bravo yazısı tam ortada dursun. Diğer hiçbir detayı, haritayı veya otopsideki çip meselesini şu an görmesinler."
Cenk hızla parmaklarını klavyede gezdirdi. Saniyeler içinde koca ekran karardı ve tam ortasında, buz mavisi bir ışıkla sadece o iki kelime belirdi: 72-BRAVO.
Burçe yanıma gelip koluma dokundu. "Yenge, abimin bu kodla bir bağı varsa... yani eskiden kalma bir şeyse yüzünün alacağı şekli hayal edebiliyor musun?"
"Biliyorum Burçe." dedim iç çekerek. "Ama bu davanın ucu askeriyeye veya eski operasyonlara dokunuyorsa, bunu onlardan saklayamayız. Hem Batuhan da burada, ikisinin de bu bölgedeki hafızasına ihtiyacımız var."
Çok geçmeden koridorda o tanıdık, sert postalların sesi yankılandı. Kapı hızla açıldı; Pamir önde, Batuhan hemen arkasında içeri girdiler. Pamir’in gözleri anında benim üzerimde tarama yaptı, iyi olduğumdan emin olduktan sonra bakışları odadaki diğer detaylara kaydı.
"Ne oldu?" diye sordu Pamir, adımlarını masanın önünde durdururken.
Cevap vermek yerine elimle dev ekranı işaret ettim. Pamir ve Batuhan aynı anda başlarını ekrana çevirdiler. O an odada zaman durdu sanki. Pamir’in o sarsılmaz, kaya gibi duran yüz hatlarının milim milim gerildiğini, göz bebeklerinin ise bir anlığına kısıldığını gördüm. Batuhan ise derin bir nefes alıp yanındaki sandalyenin arkalığını sıktı.
Pamir, ekrandaki yazıdan gözlerini ayırmadan, fısıltıdan farksız ama buz gibi bir sesle sordu. "Bunu nereden buldunuz?"
Gözlerimi ondan ayırmadım. "Maktulün avucundan, Pamir. Sadece mor ışıkta görünen bir iz olarak... Ne anlama geliyor bu? Sadece eski bir depo numarası mı?"
Pamir yavaşça bana döndü. Bakışlarında daha önce hiç görmediğim, geçmişin tozlu ve karanlık raflarından fırlamış bir gölge vardı. "O sadece bir depo numarası değil. O, üzerine beton dökülüp haritalardan silinmesi gereken bir mezarlık adı."
Batuhan, Pamir’in kurduğu o ağır cümlenin ardından buz kesmişti. Elini sıktığı sandalyenin arkalığından çekip bir adım öne çıktı, gözleri ekrandaki buz mavisi yazıda asılı kalmıştı.
"Komutanım, bu imkansız." dedi Batuhan, sesi bir reddedişin yankısı gibi titreyerek. "O dosya çoktan kapatıldı. Üzerine beton döküldü, mühürlendi, arşive bile girmemesi için en üst düzey emir verildi. 72-Bravo diye bir yer artık coğrafi olarak bile yok. Haritalardan silindi o bölge."
Pamir, Batuhan’ın itirazını duymazdan gelmiş gibi sadece bana bakıyordu. Bakışlarındaki o karanlık, az önceki aile babası halinden eser bırakmamıştı. "Silindiğini sanıyorduk Batuhan." dedi Pamir, sesi odanın duvarlarında soğuk bir rüzgar gibi esti. "Ama bak, birinin avucunda, mor ışık altında yeniden canlanmış. Ölüler mezarlarından çıkıyorsa, biri o betonu kırmış demektir."
Burçe, Batuhan’ın yanına gidip elini koluna koydu. "Batuhan, ne demek bu? Ne dosyası bu, neden bu kadar tepki veriyorsunuz? Biz burada bir cinayeti aydınlatmaya çalışıyoruz."
Batuhan, karısına dönüp başını iki yana salladı. "Açılmaması gereken bir pandora kutusu. Maktul bir doktor mu?” diye sorduğunda Burçe bana doğru baktı. Bunu tahmin edebiliyorlarsa doğru yoldaydık demekti.
Pamir masaya doğru eğildi, ellerini masanın kenarına dayayıp Cenk’e baktı. "Bu kodu başka kim sorguladı? Veri tabanına giriş yaptığında iz bıraktın mı?" Cenk yutkundu. "Sadece genel bir tarama yaptım ama... üst düzey bir protokol uyarısı aldım. Hemen kapattım sistemi."
“Biri bana baştan anlatabilir mi, hiçbir şey anlamıyorum.” Dedim merakla. Pamir, bakışlarını ekrandaki o donuk mavi yazıdan çekip masanın üzerindeki boşluğa dikti. Sanki zihninde otuz yıl öncesinin tozlu yollarını, o eski askeri haritaları canlandırıyordu.
"72-Bravo..." dedi sesi uzaklara giderek. "O zamanlar sadece bir depo numarası değildi orası. Sınırın sıfır noktasında, resmi kayıtlarda 'ilaç ve tıbbi malzeme ikmal noktası' olarak geçerdi. Ama işleyişi çok başkaydı. Ama ta terör örgütü elebaşı yakalanmadan öncesinden bahsediyorum. O kadar eski."
Burçe ve ben nefesimizi tutmuş, onun anlatacağı en ufak bir ipucuna odaklanmıştık. Pamir, Batuhan’a kısa bir bakış atıp devam etti. "O dönemde, bölgedeki bazı sivil doktorların ve yerel görevlilerin gözetiminde, sınırın ötesinden gelen yaralılara müdahale edilirdi. Gizliydi çünkü diplomasi trafiğine takılmak istenmiyordu. Doktorun avucundaki bu kod, aslında o günlerden kalma bir 'protokol' adı. O depo, o yıllarda sahipsiz kalan veya kayıt dışı bırakılan özel bir ilaç serisinin ve bazı hassas tıbbi cihazların saklandığı yerdi."
Cenk hızla not alırken ben araya girdim. "Yani doktor, bu eski protokolü bugün tekrar canlandıran birilerini mi keşfetti?"
"Olabilir." dedi Pamir ciddiyetle. "72-Bravo deposu mühürlendiğinde, içindeki envanterin imha edildiği söylenmişti. Özellikle o dönemde kullanılan ve bugün iz bırakmadığı için 'kusursuz' sayılan bazı deneysel ilaçlar vardı. Eğer o doktor, bu eski deponun mühürlerinin açıldığını ve o ilaçların tekrar dolaşıma sokulduğunu fark ettiyse..."
"O zaman bu sadece bir cinayet değil." dedi Burçe heyecanla. "Bu, yıllar önce gömüldüğü sanılan yasa dışı bir tıbbi trafiğin yeniden başlaması demek."
Pamir, elini masaya dayayıp bana doğru eğildi. "Devrim, o depo mühürlenirken imza atan yetkililerin bir listesini bulman lazım. O listedekilerden hayatta olanlar, bugün o hastanede veya çevresinde kimin bu güce sahip olduğunu bize söyler. Ama dikkatli ol; bu liste, tozlu rafların en dibindedir."
Hakkâri’nin soğuk gecesinde, davanın ucu yavaş yavaş şekilleniyordu. Geçmişin mühürlü depoları, bugünün steril cinayetlerini doğurmuştu.
“O kadar gizli bir depoyu tekrar açan sence yetkililer mi yoksa başkaları mı?” dedim Pamir’e doğru. Sonra da Batuhan’a baktım. Pamir’in o kendine has, güven veren gülümsemesi odada bir anlığına parladı. "Zeki bir kadınsın Devrim." dedi, sesi hem gurur hem de hafif bir tedirginlik taşıyordu. “Sende biliyorsun aslında cevabı.”
Tüylerim diken diken olurken Burçe fısıldadı. “Yani örgüt bir şeyler mi peşinde?”
Pamir’in gülümsemesi bu soruyla birlikte yerini daha keskin ve düşünceli bir ifadeye bıraktı. Gözlerini Burçe’ye çevirip başını yavaşça iki yana salladı. "Örgüt tek başına bu kadar 'temiz' ve 'bürokratik' bir iz bırakamaz Burçe," dedi Pamir, sesi odadaki herkesi bir anda ciddiyete davet ederek. "Örgüt gürültü çıkarır, korkutur.”
“Ama öldürülen beş çocuğu hatırlıyorsun.” Dedim Pamir’e doğru. “Bunu hiç ses çıkarmadan yaptılar, organlarını aldılar.”
Pamir’in bakışları bir anlığına o geçmişin ağır yüküyle gölgelendi. Beş çocuğun davası, hepimizin ruhunda iyileşmesi zor yaralar açmıştı; o sessiz dehşeti, o profesyonel vahşeti unutmak mümkün değildi.
"Biliyorum." dedi Pamir, sesi bu kez daha derinden, adeta bir itiraf gibi çıktı. "Söylemek istediğim şey tam olarak bu zaten... Tek başına bir örgüt, bu kadar rafine bir kötülüğü, bu kadar bürokratik bir kılıfa sığdıramaz Devrim. O çocukların davasında da gördük; ucu bir yerlere, bir makamlara, bir kayıtlara dokunuyordu hep."
Elimi masanın üzerine koyup Pamir’in gözlerinin içine baktım. "Yani 72-Bravo, sadece eski bir depo değil; o organ kaçakçılığından tut, bu 'steril' infazlara kadar uzanan o büyük mekanizmanın yakıtı mı?"
Pamir başını ağır ağır salladı. "Mekanizmanın parçaları bunlar. Biri sahada gürültü çıkarır, diğeri sessizce hastane koridorlarında evrak hazırlar, bir başkası da o eski depolardan mühürlü kutuları çıkarır. Karşımızdaki yapı bir hibrit, Devrim. Bir ayağı dağda, bir ayağı adliyede, bir ayağı da o steril laboratuvarlarda."
Batuhan, Pamir'in sözlerini tamamlarcasına araya girdi. "Komutanım haklı. Doktor muhtemelen bu köprünün en zayıf ama en vicdanlı halkasıydı. O eski protokolün, yani 72-Bravo’nun bu yeni vahşete nasıl hizmet ettiğini gördüğü an kalemi kırıldı."
Burçe, elindeki notları sıkıca kavradı. "O zaman biz sadece bir cinayeti değil, bu köprüyü yıkmaya çalışıyoruz."
"Evet." dedim kararlılıkla. "Ve bu köprünün ayakları o eski arşivlerde gizli."
“İlk işim Baran Albay’a bunu bildirmek olacak.” Dedi Pamir. Batuhan onu onaylarken bende oturduğum yerden ayağa kalktım ve Cenk’e baktım. “Yarın veya pazartesi günü Pamir’den haber geldiğinde özel kuvvetlerinde yer aldığı bir toplantı ayarlanacak muhtemelen, sende gelirsin. Sonra ne yapacağımıza karar veririz.”
Cenk, bu talimatımla birlikte ciddiyetle başını salladı. "Anlaşıldı savcım. Ben tüm verileri, dijital izleri ve otopsideki o 'çip' detayını şifreli bir dosyada hazır tutacağım. Toplantı saati gelir gelmez masada olurum." dedi.
Bu, meselenin artık sadece adli bir vaka olmaktan çıkıp askeri istihbaratın ve Özel Kuvvetler’in de radarına girdiğinin resmiyetiydi. Batuhan, Pamir’in bir adım gerisinde, sanki yarınki o büyük toplantının stratejisini şimdiden kuruyormuş gibi sessiz ve kararlıydı.
"Hadi artık." dedi Pamir, yanıma gelip elini belime yerleştirerek. "Bütün planları yaptık. Şimdi lojmana dönme vakti."
Emniyetin o ağır kapısından çıktığımızda, Hakkâri’nin ayazı ciğerlerimizi sızlatan bir tazelikle karşıladı bizi. Burçe ve Batuhan kendi araçlarına yönelirken, Pamir beni dikkatle ön koltuğa yerleştirdi. Arabayı çalıştırıp emniyetin o soğuk ışıklarından uzaklaşmaya başladığımızda, dikiz aynasından arkamızda bıraktığımız o devasa binalara baktım.
İçeride bıraktığımız o 72-Bravo kodu, sadece bir depo numarası değil, yarın sabah başlayacak olan büyük bir hesaplaşmanın fitiliydi. Pamir, bir eli direksiyonda, diğer eliyle vitesi kavrarken arada bana kaçamak bakışlar atıyordu.
"Baran Albay bu ismi duyduğunda işlerin rengi çok değişecek Devrim." dedi kısık bir sesle. "Geçmişin tozunu yutmuş tek kişi ben değilim. Ama ne olursa olsun, o toplantı masasında seni ve Masal'ı riske atacak hiçbir karara imza vermem. Bunu bil."
Başımı koltuğa yaslayıp gözlerimi kapattım. "Biliyorum ama adalet bazen risk almayı gerektirir Pamir. Ama biz bu yolu beraber yürüyoruz, unuttun mu?"
Pamir cevap vermedi ama elimi tutup dudaklarına götürerek üzerine uzun bir öpücük bıraktı. Sessizliği, en büyük onayıydı. Lojman dairesine yaklaştığımızda, aklımda ne o steril ölüm ne de tozlu arşivler vardı; sadece Poyraz’ın uykulu yüzünü görmek ve Masal’ın yarınki fırtına öncesi huzurlu gecesini uykumda hissetmek istiyordum.
*****
Ertesi sabah, Hakkâri’nin puslu dağlarının arasından sızan güneş, Özel Kuvvetler Harekât Merkezi’nin gri beton duvarlarına çarpıyordu. Burası, pembe boyalı bebek odasının huzurundan çok uzak, strateji ve barut kokan bir dünyaydı. Poyraz, elinde küçük askeri kamyonuyla Pamir’in yanında yürürken, her zamanki meraklı bakışlarıyla etrafı süzüyordu.
"Baba, çok özlemişim burayı!" dedi Poyraz, devasa zırhlı araçların arasından geçerken. Pamir arada getiriyordu onu ya da Poyraz’ı okuldan ben aldığımda ve sürpriz yaparak babasını almak için buraya geldiğimizde mutlaka geziyordu. Poyraz için burası bir oyun alanından çok daha fazlasıydı; kahramanların dünyasıydı.
Pamir, eğilip oğlunun saçlarını karıştırdığında küçük adımlarıyla yanıma sokulup elimi tuttu. Başını kaldırıp üzerimdeki daha resmi, ciddi kıyafetime baktı. "Anne." dedi merakla. "Yoksa sen de mi bugün asker oluyorsun?"
Hafifçe eğilip yanağından öptüm, elini güvenle sıktım. "Benim askerliğim kalemle ve kanunlarla oğlum. Ama bugün babanla beraber, tıpkı askerler gibi önemli bir görevimiz var. Bize yardım etmek ister misin?"
Gözleri parladı. "İsterim! Ne yapacağım?"
"Burada, Burak ağabeyinle nöbet tutacaksın. Kapıdan ayrılmayacaksın ki biz içeride işimizi yaparken arkamızı kolla, olur mu?"
Poyraz hemen asker selamı verip dikleşti. "Emredersiniz sayın savcım!” Bunu da babasından öğrenmişti.
Poyraz’ın o küçücük boyuyla verdiği nizami asker selamı ve babasından kaptığı o ciddi hitap şekli, odadaki gergin havayı bir anlığına da olsa dağıtmıştı. Pamir’le birbirimize bakıp gülümsedik; oğlumuzun bu hali, uğruna savaştığımız o güvenli geleceğin en somut kanıtıydı.
"Aferin asker." dedi Pamir, Poyraz’ın omzuna hafifçe vurarak. "Nöbet yerini terk etmek yok."
Biz o ağır metal kapıdan içeri adım atıp dış dünyayla bağlantımızı kestiğimizde, içerideki atmosfer bir anda ciddileşti. Baran Albay, masanın başındaki yerinden bize bakarken, Cenk çoktan bilgisayarını sistemin ana damarına bağlamıştı.
Harekât Merkezi’nin geniş toplantı salonu, daha önce hiç olmadığı kadar kalabalık ve rütbe ağırlığıyla doluydu. Masanın etrafında sadece biz değil, Pamir’in omuz omuza çarpıştığı timi tam kadro yerini almıştı. Hakan’ın tetikte bekleyen duruşu, Kürşat’ın haritayı inceleyen keskin gözleri, Batuhan’ın geceki yorgunluğunu profesyonelliğiyle örten hali... Taner, Yiğit, Soner ve timin en tecrübelisi Ahmet Abi, hepsi oradaydı.
Aynı zamanda abimlerde buradaydı.
Baran Albay, elindeki dijital kalemi masanın ortasına bırakıp ekrandaki karmaşık ağ şemasını canlandırdı. Odadaki kalabalık; tim, abin ve biz, nefesimizi tutmuş Albay’ın ağzından çıkacak o ilk cümleye odaklanmıştık.
"Beyler, Sayın savcılarım, komiserim... Gece boyu Ankara ile koordineli bir çalışma yürüttük." diyerek başladı Baran Albay. Sesi, yılların tecrübesiyle gelen o sarsılmaz otoriteye sahipti. "72-Bravo, sadece mühürlü bir depo değil. O dönemde bu depo üzerinden yürütülen bir 'Özel Sağlık Protokolü' vardı. Ancak bu protokolün envanter kayıtları, mühür vurulmadan hemen önce buharlaşmış."
Abim kaşlarını çatarak sordu. "Yani Albayım, içeride ne olduğunu resmi olarak kimse bilmiyor mu?"
"Kâğıt üzerinde imha edildiği yazıyor." dedi Baran Albay, ekrana bir isim ve eski bir vesikalık fotoğraf yansıtarak. "Ama o dönem bu imha işleminin başında olan ve bugün Hakkâri’de çok tanıdık bir sima olan bir isim var: Reşat Sönmez."
Pamir, bu ismi duyduğunda gözlerini hafifçe kıstı. Batuhan ve Hakan aralarında sessizce bakıştılar. Bu adam, Hakkâri’de hayırsever iş insanı olarak bilinen, hastanelerin tıbbi cihaz ihalesini kimseye bırakmayan o isimdi.
O zaman Doktor Selim Bey belki de bu ismi tanıdığı için öldürülmüştü. Burçe ile birbirimize baktığımızda ikimizin aynı şeyi tahmin ettiğini anladım. Bakışlarım tekrar Baran Albay’a döndüğümde Pamir’in sesini duydum.
“Belki de bu mührü o çözdü diyorsunuz öyle mi?” Baran Albay, elindeki lazer işaretçiyi masanın kenarına bırakıp dikleşti. "Sadece fiziksel bir çözümden bahsetmiyorum Pamir. Reşat Sönmez, o dönem lojistik ağların içinde olan, kimin nerede neyi sakladığını bilen bir adamdı. Mühürlerin sökülmesi için balyoz gerekmez; bazen doğru dosyaya ulaşıp o deponun varlığını 'yok' hükmüne getirmek yeterlidir. Reşat, kağıt üzerinde o depoyu sildirdi ama içindekileri kendine sakladı."
Bu iş git gide daha da çıkmaza sokuyordu. Derin bir nefes alırken Baran Albay tekrar konuştu. “Ankara ile konuştum, gizli bir operasyon yazısı yazıldı. 72-Bravo bölgesinde keşif yapılacak, gizli bir şekilde.”
Baran Albay’ın "gizli operasyon" kelimeleri odada buz gibi bir yankı uyandırdı. Bu, artık sıradan bir soruşturmanın sınırlarını çoktan aştığımızın resmileşmiş haliydi. Ankara’dan gelen o "gizli" ibareli yazı, dosyanın üzerine çöken karanlığın ne kadar derin olduğunu kanıtlıyordu.
"Keşif mi?" diye sordum, sesimdeki endişeyi profesyonelliğimle gizlemeye çalışarak. "Albayım, Reşat Sönmez gibi bir adamın o bölgeden haberdar olmaması imkânsız. Eğer oraya bir tim gönderirsek ve fark edilirlerse, elimizdeki tüm hukuki süreci de tehlikeye atarız. Orayı temizlemeye kalkabilirler."
Abim, masanın üzerindeki haritaya iyice eğildi. "Fark edilmeyecekler Devrim. Sızma, termal kameraların ve sivil araç trafiğinin en yoğun olduğu saatte, 'rutin bir devriye' kılıfı altında yapılacak. Pamir’in timi bölgeyi avucunun içi gibi bilir. Biz sadece içeride ne olduğunu, o deponun gerçekten aktif olup olmadığını teyit edeceğiz."
Pamir, bakışlarını haritadan çekip bana döndü. Gözlerinde korkma dercesine bir ifade belirirken yutkundum.
Yutkunduğumda boğazımdaki o yumruğun geçmediğini hissettim; bir savcı olarak gerçeklerin peşindeydim ama bir kadın ve bir anne olarak kalbim o haritadaki kırmızı noktanın üzerinde atıyordu.
Baran Albay’ın "Beyler, dağılabilirsiniz," emriyle odadaki tim hareketlendi. Bot sesleri ve telsiz cızırtıları arasında Burçe ile dosyalarımızı topladık. Odadan çıkarken abim yanıma gelip omzumu sıktı. “Siz yine neyin içine düştünüz böyle?”
“Abi biz bir şey yapmıyoruz ki, dava bizim kucağımıza düşüyor.” Dedim muzipçe. Abim hafifçe güldü ama bu gülüş, bir Özel Kuvvetçi’nin o bildik başımıza yine iş aldık diyen korumacı ifadesini taşıyordu. Omzumu biraz daha sıkıp "Senin o 'muzipçe' dediklerin genelde başımıza büyük birer harekât planı olarak dönüyor Devrim." dedi. Ardından Pamir’e dönüp "Yürü damat, Savcı Hanım’ın kucağına düşen bu davayı temizlemek bize düşecek belli ki." diyerek onu mühimmat odasına doğru çekiştirdi.
Ağır metal kapı ardımızdan tok bir sesle kapandığında bizde koridorda yürümeye başladık. “Bu iş daha fazla çıkmaza giriyor. Depo kısmıyla onlar ilgilenirken biz de kimin öldürdüğü kısmıyla ilgilenelim.” Dedim Burçe’ye.
Burçe başıyla onayladı ama aklı hâlâ içerideki haritadaydı. "Haklısın savcım, biz kağıt üzerindeki o görünmez kan izlerini süreceğiz."
Binanın dışına çıktığımızda, Hakkâri’nin keskin havası bir kez daha ciğerlerimizi yaktı ama bu tazelik zihnimi berraklaştırdı. Gözlerim anında o tanıdık, küçük kahramanı aradı. Poyraz, bıraktığımız yerde Burak’ın yanında uslu uslu durmak yerine, az ilerideki askerlerin eğitim yaptığı parkurun kenarında kendine küçük bir dünya kurmuştu.
Kendi boyuna uygun engellerin etrafında zıplıyor, hayali düşmanlara karşı hamleler yapıyor ve askerlerin o meşhur eğitim parkurunu kendince taklit ediyordu. O kadar odaklanmıştı ki, her sıçrayışında babasının ve dayısının minyatür bir kopyası gibi görünüyordu.
Dayanamayıp gülümsedim ve sesimi biraz yükselterek ona doğru seslendim. "Poyraz! parkur bitti mi?"
Poyraz, sesimi duyduğu an hayali tüfeğini omzuna asar gibi yapıp bize doğru döndü. Yüzü heyecandan al al olmuştu. "Anne! Bak, dayımın geçtiği yerden ben de geçtim!" diyerek bize doğru koşmaya başladı. Koşarken tozlanan dizlerini umursamıyor, az önce tuttuğu o "ciddi" nöbetin yerini çocuksu bir gurura bırakıyordu.
Yanımıza ulaştığında onu tutup bağrıma bastım. Kokusu, içerideki o barut ve strateji kokan havayı bir anda dağıttı. Poyraz başını kaldırıp "Babamla dayım nerede?" diye sordu, o masum ama her şeyin farkında olan gözleriyle.
“Gelecekler hayatım.” dedim saçlarını okşayarak.
O sırada yanımıza doğru gelen Burak’a baş selamı verdiğimde o da selamımı alarak kendi yerine ilerledi. Gözlerim hala o kapıdaydı; Pamir ve abimi bekliyorduk. Çok geçmeden kapı açıldı. Abim, üzerinde operasyonel kamuflajları, başında baretiyle ama yüzünde o her zamanki "dayı" gülümsemesiyle göründü.
Poyraz, dayısını o devasa kıyafetlerin içinde görünce elimi bırakıp ona doğru fırladı. "Dayı!?"
Abim, tüfeğinin emniyetini kontrol edip yanındaki askere teslim ettikten sonra dizlerinin üzerine çöktü. Poyraz, abimin zırhlı yeleğine çarparcasına sarıldı. Abim, o sert askeri eldivenleriyle Poyraz’ın küçük yanaklarını kavradı.
"Benim paşam gelmiş!” dedi abim, sesi maskesinin altından boğuk ama şefkatli geliyordu. "Bak buraya, nöbetinde bir aksilik çıktı mı? Kimseyi sızdırdın mı içeri?"
Poyraz göğsünü kabarttı. "Hayır dayı! Burak abiyle beraber kuş uçurtmadık. Babam nerede, onunla bir yere mi gidiyorsunuz?”
Abim, Poyraz’ın boynundaki hayali künyeyi düzeltir gibi yaptı. "Evet şampiyon. Babanla beraber zorlu bir maça çıkıyoruz. Sen annenle, halanla burada kalacaksın. Onlar sana emanet. Eğer bir yaramazlık duyarsam, döndüğümde ceza olarak elli şınav çekeriz, tamam mı?"
Poyraz kıkırdayarak selam verdi. "Tamam dayı! Söz veriyorum!"
Poyraz, dayısının elini bırakıp bu sefer tam bir teçhizatla karşısında dikilen babasına doğru bir adım attı. Pamir, üzerindeki ağır balistik yeleğe ve mühimmat ceplerine rağmen çevik bir hareketle diz çöktü. O sert, barut kokulu dünyası ile oğlunun masumiyeti tam o noktada, Harekat Merkezi’nin soğuk betonunda birleşti.
Poyraz, babasının yeleğindeki armaya dokundu. "Baba, çok sert olmuşsun." dedi hayranlıkla.
Pamir, eldivenli eliyle Poyraz’ın küçük çenesini nazikçe kavradı. "Bu zırh bizi korumak için ama asıl güç burada." diyerek parmağıyla Poyraz’ın kalbine dokundu. "Ben yokken annene ve kardeşine en iyi sen bakarsın. Komuta sende, anlaştık mı?"
Poyraz babasının boynuna sıkıca sarıldı. Pamir, kaskının metalik soğukluğuna inat, oğlunu sarsılmaz bir şefkatle bağrına bastı. Gözlerini bir anlığına kapatıp Poyraz’ın kokusunu içine çektiğini gördüm; sanki o kokuyu operasyonun en karanlık anında kullanmak üzere bir kenara not ediyordu.
"Anlaştık baba." dedi Poyraz geri çekilip tekrar asker selamı vererek. "Gözün arkada kalmasın."
Pamir ayağa kalktı ve bakışları benimkilerle kesişti. Poyraz ile bana doğru ilerlediler. Hiç beklemeden sıkıca sarıldığımda Pamir’in o sert balistik yeleğinin soğukluğu ile göğsündeki o bildik sıcaklık birbirine karıştı. Hiç beklemeden, tüm endişemi o sarılışın içine saklamak ister gibi sıkıca sarıldım ona. Bir koluyla beni, diğer koluyla bacaklarıma dolanan Poyraz’ı aynı anda göğsüne bastırdı. O an, Harekat Merkezi’nin o metalik ve sert dünyasında kurduğumuz bu küçük daire, dışarıdaki her türlü fırtınaya karşı tek sığınağımızdı.
Pamir, başımın üzerine derin bir öpücük bıraktı; kaskının kenarı hafifçe alnıma çarptı ama hissettiğim tek şey onun sarsılmaz güveniydi. Kulağıma sadece benim duyabileceğim o kısık, puslu sesiyle fısıldadı:
"Aklın bizde kalmasın Devrim. Sen sadece adalete odaklan. Ben, abin ve çocuklar... Hepimiz senin kuracağın o temiz dünyanın içinde güvende olacağız. Masal’a ve kendine iyi bak."
Geri çekildiğinde gözlerindeki o operasyonel ciddiyetin içinde bana ait olan o yumuşak parıltıyı gördüm. Elini bir anlığına karnıma, Masal’ın üzerine koydu; bu onun "Sizi koruyacağım" deme şekliydi. Ardından abimle göz göze geldiler. Abim, profesyonel bir sabırla bizi bekliyordu ama o da Poyraz’a son bir göz kırpmayı ihmal etmedi.
"Hadi." dedim, sesimin titrememesi için kendimi sıkarak. "Yolunuz açık olsun."
O sırada Burçe ve Batuhan’da vedalaştığında bende time doğru bakarak selam verdim. Hepsi selamımı aldığında Pamir’de abimde ağır adımlarla, her adımda "baba" ve "dayı" kimliğinden sıyrılıp birer "özel kuvvet" neferine dönüşerek zırhlı araca doğru yürüdüler.
Araçların motorları Hakkâri’nin sessizliğini yırtarcasına çalışmaya başladığında, Poyraz elimi her zamankinden daha sıkı tuttu. Toz bulutunun içinde kaybolan o devasa araçların arkasından bakarken, içimdeki savcı çoktan zırhını kuşanmıştı.
“Şimdi bizim de Burçe halanla adliyeye gidip biraz kağıtlarla oynamamız lazım. Bize eşlik etmek ister misin?" dedim Poyraz’a doğru eğilerek. Poyraz asker selamını bir kez daha verdi. "Ederim! Hem belki orada da nöbet tutacak bir yer bulurum."
Burçe ile birbirimize bakıp gülümsedik. Poyraz’ı arabaya yerleştirip adliyeye doğru yola çıkarken, aklımda sadece bir isim vardı: Reşat Sönmez. Eğer bu işin arkasında o varsa, sadece 72-Bravo’nun mühürlerini değil, onun yıllardır ördüğü o yalan duvarlarını da tek tek yıkacaktım…
*****
Saatler sonra…
"Savcım, 03:15 suları... Hastanenin arka kapısındaki kör noktayı gören tek bir güvenlik kamerası var." dedi Cenk, sesi kulaklıkta cızırtıyla yankılanırken.
Görüntü kumlanmış ve karanlıktı. Gri bir panelvan araç, farlarını kapatmış şekilde yavaşça yaklaşıyordu. Aracın sürgülü kapısı açıldığında içinden uzun boylu, omuzları dik bir adam indi. Üzerinde siyah bir yağmurluk vardı, kapüşonunu yüzünü tamamen örtecek kadar öne çekmişti.
Burçe ekranın dibine kadar girdi. "Yüzü görünmüyor... Boyu posu Reşat’a benziyor ama bu kadar riski bizzat alır mı?"
Adam, sanki kameranın orada olduğunu biliyormuş gibi başını bir anlığına o yöne çevirdi ama kapüşonun karanlığı yüzünü bir gölge labirentine çevirmişti. Elinde küçük, metalik bir çanta tutuyordu. Sonra Selim Bey’in aracına ilerledi ve içine bindi.
"Gördünüz mü?" dedim, nefesimi tutarak. "Hareketleri çok profesyonel. Hiç telaş yok. Bir katilden ziyade, görevini yapan bir asker disiplininde. Reşat Sönmez gibi bir iş adamı böyle yürüyemez, böyle hızlı hareket edemez."
Burçe kaşlarını çatarak teori kurmaya başladı. "O zaman bu adam Reşat’ın 'temizlikçisi'. 72-Bravo’daki o eski ordu disiplinini bilen, belki de o dönemden kalan emekli bir asker ya da özel eğitimli biri. Reşat sadece emri veriyor, bu gölge ise infazı gerçekleştiriyor."
"Ya da daha kötüsü," diye ekledim, gözlerimi o siyah gölgeden ayırmadan. "Bu adam sadece bir tetikçi değil, o deponun asıl anahtarı. Reşat’ın o 'hayırsever' maskesini takmasına yardım eden, sistemin açıklarını bilen o 'hafıza' bu adam olabilir. Selim’i öldüren iğneyi o tutuyordu ama emri kimden aldığı hâlâ o kapüşonun altında saklı."
Poyraz koltukta huzursuzca kıpırdandığında uyuduğunu gördüm. İlk önce kendi halinde takılmıştı ama sonra yorulmuş olacak ki uyumuştu.
Burçe ile önümüzdeki yüzlerce sayfalık dijital verinin içinde boğulurken, odanın sessizliğini masanın üzerindeki o özel kriptolu telsizin keskin cızırtısı böldü. Kalbim ağzımda, telsize uzandım. Cızırtıların arasından Pamir’in o her zamanki vakur ama bu kez buz gibi bir ciddiyet taşıyan sesini duydum.
"Kartal’dan Yuva’ya... Duyuyor musun?"
"Duyuyorum Pamir." dedim, sesimdeki endişeyi bastırmaya çalışarak. "Durum ne? Güvende misiniz?"
Pamir’in nefes alışverişi telsizden duyuluyordu; belli ki hareket halindelerdi. "Sızma tamamlandı. Tahmin ettiğimizden çok daha fazlası dönüyor burada Devrim. Burası sadece bir tıbbi depo değil; burası resmen yer altında bir üs. Giriş çıkışlar çok sıkı korunuyor ve içerideki sterilizasyon seviyesi Hakkâri Devlet Hastanesi’nde bile yok."
Telsizin arkasından abimin sesini duydum, birilerine emir veriyordu. Pamir devam etti. "Görüntü aktarımı yapamıyoruz, sinyal kesiciler çok güçlü. Ama bir şey gördük... İçerideki soğuk hava depolarından birinde, üzerinde sadece '72-Bravo' etiketi olan ve mühürleri yeni kırılmış devasa konteynerler var. Ve Devrim... O konteynerlerin üzerinde Reşat Sönmez’in aile vakfının amblemi basılı. Adam kanıtları yok etmek yerine, onları burada 'saklayarak' kullanmaya devam ediyor."
Burçe ile birbirimize bakakaldık. Tahminlerimiz doğrulanıyordu ama ölçek beklediğimizden çok daha büyüktü. “Fotoğraf çekebilirseniz çekin, o görüntüler adamı tutuklamak için kanıt.” Dedim otoriter bir tonda.
Telsizin diğer ucundan gelen kısa bir statik hışırtının ardından Pamir’in sesindeki o profesyonel ama gergin tonu tekrar duydum. "Anlaşıldı savcım." dedi Pamir. "Batuhan şu an gece görüş kamerasıyla makro çekim yapıyor. Konteynerlerin üzerindeki vakıf mühürlerini ve 72-Bravo etiketlerini yan yana fotoğraflıyoruz. Kanıtlar güvende, ama burada kalış süremiz doluyor. Sinyal kesiciler her an konumumuzu ele verebilir."
O sırada arka planda abimin sert ve fısıltılı komutu duyuldu. "Kürşat, saat iki yönündeki kuleyi kontrol et! Hakan, sızma hattını temiz tut!"
Telsizi sıkıca kavradım. "Pamir, o fotoğrafları aldıktan sonra hemen çıkın. Reşat’ın vakıf amblemiyle o mühürlü deponun aynı karede olması, benim operasyon iznini 'suçüstü' kararına çevirmem için yeterli. Gerisini bana bırakın."
"Tamamdır." dedi Pamir. "Buradan çıkıyoruz. Cenk'e söyle, şifreli kanalı açık tutsun. Görüntüleri güvenli bölgeye geçer geçmez sisteme yükleyeceğiz."
Telsiz kapandığında odada sadece derin bir nefes alış sesi duyuldu. Burçe ile birbirimize baktık; ellerimiz heyecandan titriyordu. Reşat Sönmez, "hayırseverlik" adı altında kurduğu vakfı, aslında otuz yıllık yasaklı bir envanteri taşımak ve saklamak için bir paravan olarak kullanmıştı. Bu, Hakkâri’nin en büyük hukuk skandallarından biriydi.
"Bitti." diye fısıldadı Burçe. "Vakıf amblemi... Adam kendi elleriyle ipini çekmiş. Kimse bir vakfın yardım konteynerinin içinde devletin mühürlü ilacını açıklayamaz."
"Henüz bitmedi Burçe." dedim, masanın üzerindeki boş bir dosyayı açarak. "Şimdi o fotoğraflar gelene kadar Reşat Sönmez için öyle bir dosya hazırlayacağız ki, güneş doğduğunda kaçacak tek bir açık kapısı bile kalmayacak."
Dakikalar sonra gecenin zifiri karanlığı, bilgisayar ekranına düşen o yüksek çözünürlüklü fotoğraflarla aydınlandı. Pamir ve timinin gönderdiği görüntüler netti: Reşat Sönmez’in aile vakfına ait yardım konteynerleri, 72-Bravo’nun paslı ama tehlikeli mühürleriyle yan yana, o gizli deponun soğuk ışıkları altında duruyordu.
"Bitti." dedim, parmağımı ekrandaki vakıf amblemine sertçe bastırarak. "Burçe, hemen tutuklama ve arama kararını yazdır.”
Dakikalar içinde imzalanan karar, emniyet birimlerine yıldırım hızıyla ulaştı. Şafak sökmeden, Reşat Sönmez’in o görkemli malikanesinin kapıları Özel Harekat polisleri tarafından indirildi. Hakkâri’nin en nüfuzlu ismi, ipek pijama takımıyla yatağından alınıp kelepçelenirken eş zamanlı olarak evinde didik didik bir arama başlatıldı.
Adliyedeki odamda, zamanın geçmesini beklerken uykulu gözlerle bana bakan Poyraz’ın saçlarını okşadım. Poyraz başını göğsüme yaslamışken fısıldadı. “Anne, babam ne zaman gelecek?”
“Çok yakında bebeğim.” Dedim uzanıp saçını öperek. Poyraz minik elini karnıma yaslayıp okşarken tekrar konuştu uykuyla. “Masal’da uyuyor mu?” Sorduğu soruyla içim gitti, istemsizce gülümserken onayladım. “Uyuyor o da annecim, hiç hareket etmiyor bak.”
“Halacım, çok mu uykun var senin?” Burçe, Poyraz’ın yanağını okşarken Poyraz başını salladı. “Seni Sinem teyzene götüreyim mi? Ya da belki Işık yengene gitmek istersin.” Dediğinde Poyraz başını iki yana salladı. “Annemin yanında kalmak istiyorum.”
Poyraz’ın bu küçücük yaşında sergilediği o sarsılmaz sadakat, yorgunluktan sızlayan kalbimde ferahlık yaratmak yerine keskin bir vicdan azabına dönüştü. Onun o uykulu ama beni bırakmayan kararlı hali, boğazımda koca bir düğüm oluşturdu. Başını göğsüme her yaslayışında, minik nefesinin ritmi sanki bana gizli bir sitem fısıldıyordu.
"Onu Sinem'e göndermeliydim," diye fısıldadım pişmanlıkla. "Onu bu karanlık koridorlardan uzak tutmalıydım Burçe. Bak şuna, uykusunda bile parmaklarını karnıma kenetlemiş. Sanki bizi korumak zorunda olan oymuş gibi... Onu çok erken büyüttüm."
Poyraz’ın saçlarının arasından öperken içimden sessizce özür diledim. Poyraz göğsümde durmaya devam ederken telefonumun çalmasıyla irkildik. Ekranda Cenk’in ismini görüp hemen açtım. “Efendim?”
"Savcım, eve giren ekipler Reşat’ın çalışma odasındaki gizli bir kasayı açtılar." dedi Cenk, sesi heyecandan titreyerek. "İçinden ne çıktı dersiniz? Doktor Selim’in hastaneden kaçırdığı asıl raporların orijinalleri! Adam raporları yok etmemiş, içeriğini şantaj ya da başka bir güç için saklamış. Ve daha kötüsü... Selim Bey’in öldürüldüğü geceye ait, üzerine kan sıçramış bir not defteri de orada."
"Daha fazlası lazım Cenk, bizi o siyah yağmurluklu gölgeye götür," dedim.
"Ona da ulaştık savcım. Mali Suçlar ekibi Reşat’ın gizli hesaplarını deşifre etti. Doktorun öldürüldüğü saatten sadece iki saat önce, 'danışmanlık ücreti' adı altında, o gece hastane kamerasında gördüğümüz aracın kayıtlı olduğu isme devasa bir para aktarımı yapılmış. Tetikçiyle arasındaki bağ artık kâğıt üzerinde de sabit."
“Tamam Cenk, adamı alıp gelin.” Dedikten sonra telefonu kapattım.
Saat gece yarısına ilerlerken koridorda bot sesleri yankılandı. Pamir ve abim, üzerlerinde gecenin yorgunluğu ve barut kokusuyla kapıda belirdiler. İkisi de üzerlerini değiştirmişlerdi.
Abim "Paket teslim edildi mi?" diye sordu gülümseyerek. "Edildi abi," dedim masadaki tutuklama kararını göstererek. "Şehir temizleniyor, sayenizde."
Poyraz babasını görünce uykulu gözlerle koltuktan fırlayıp Pamir’e doğru koştu. Pamir onu havada yakalayıp bağrına basarken bağırdı. “Baba!” Poyraz, babasının kucağında, başını Pamir’in yorgun ama güven veren omzuna yaslarken Pamir yanağını öptü. “Oğlum, uyumadın mı sen?”
“Uyudum, uyudum ama uyandım sonra.” Dedi Poyraz. Abimle sarıldıktan sonra kolunu omzuma doladığında Poyraz’da doğru konuştu. “Aslanım seni bize götürmeye geldim.” Dediğinde Poyraz başını iki yana salladı. “Ben annemle, babamla kalmak istiyorum.”
“Canımın içi, biz geleceğiz.” Dedim ona doğru bakarak. Başını iki yana salladı tekrar. “Hayır, gelmeyeceksiniz. İşiniz çok.” Mahzun mahzun bize bakarken onayladım. “Tamam, babanla gidin o zaman eve.” Dediğimde yine reddetti.
Bir çocuğun, anne ve babasının hayatındaki yerini "iş" kelimesine teslim etmesi, içimdeki o vicdan azabını iyice körükledi. Abim, yeğeninin bu mahzun hali karşısında ne diyeceğini bilemez bir halde bana baktı; onun o koca cüssesi bile Poyraz’ın bu masum direnişi karşısında çaresiz kalmıştı.
"Hayır," dedi Poyraz, sesindeki o çocuksu kararlılıkla. "Babamla da gitmem.”
“Tamam o zaman, biz oğlumla kapıda bekleriz annesini.” Dedi Pamir orta yol bulmaya çalışırken. Hem beni burada bırakmaya hem de oğlunun gönlünü yapmaya çalışıyordu. “Olur!” dedi Poyraz ellerini birbirine vurarak.
Pamir’e doğru baktığımda gözlerini kapatıp açtı. Sonra yanıma doğru gelip bana da sarıldığında kulağıma doğru fısıldadı. “Merak etme, arabada uyur. Bagajda battaniye ve yastık var her ihtimale karşılık biliyorsun.”
Başımı göğsüne yaslayıp derin bir nefes aldım; üzerinde hala o barut ve gece serinliğinin kokusu vardı. "Teşekkür ederim." diye fısıldadım, geri çekilip gözlerinin içine bakarak. "Sadece bu gece için değil, her şeyi böyle ustaca toparladığın için."
Pamir göz kırparken bu sefer Burçe’ye doğru yaklaştı. “Batuhan’da üzerini değiştirip geliyor.” Deyip ona da sarıldığında o sırada Batuhan’ın sesini duyduk. “Biri Batuhan mı dedi?”
Batuhan’ın o her zamanki neşeli ama bir o kadar da yorgun sesi koridorda yankılandığında, hepimizin yüzünde istemsiz bir gülümseme belirdi. Üzerindeki operasyon kıyafetlerinden kurtulmuş, sivil ama hala o asker disipliniyle dimdik duran haliyle bize doğru yürüyordu.
Burçe, Batuhan’ı sapasağlam karşısında görünce o gece boyu tuttuğu nefesini nihayet bıraktı. Pamir’in kollarından sıyrılıp Batuhan’a doğru bir adım attı. Aralarındaki o sessiz bakışma, binlerce kelimeye bedeldi. Batuhan, Burçe’nin endişeli yüzünü görünce hafifçe sırıttı ve sarıldı karısına.
O sırada Pamir bakışlarını başka tarafa doğru çevirdiğinde abim Pamir’in koluna vurdu gülerek. Bakışlarıyla onları işaret ederken resmen zevkten dört köşeydi. “Alış artık, çocukları olur yakında o zaman ne yapacaksın?”
Pamir bu cümleyle gözlerini büyüttü. Sanki o an gözlerinin önüne gelmiş gibi başını iki yana salladı. "Çocuk mu?" diye mırıldandı Pamir, sesi hafifçe çatallanarak. Bakışlarını tekrar birbirine sıkıca sarılmış olan Batuhan ve Burçe’ye çevirdi, sonra sanki zihninde canlanan o 'bebekli Batuhan' görüntüsünden kaçmak ister gibi başını hızla iki yana salladı. "Yok artık, daha neler... Kendileri daha çocuk, ne yapacaklar bebekle?"
Abim kahkahayı basıp Pamir’in koluna bir kez daha vurdu. "Valla Pamir, zamanında senin için de öyle diyorduk ama bak, kucağında aslan gibi Poyraz, yolda da Masal var. Kaçışın yok, dayı oluyorsun."
Pamir, elini ensesine atıp hafifçe ovuştururken bana doğru bir yardım çağrısı gönderir gibi baktı. "Devrim, duyuyor musun abini? Şimdiden bizi dede-nine yaptı."
Gülümseyerek araya girdim, Pamir’in bu şaşkın ve hafif dehşete düşmüş hali içimdeki tüm gerginliği alıp götürmüştü. "Dayı olmak sana yakışır Pamir, bak bende hala oldum. Çok güzel duygu." dedim, elini tutup sıkarak.
Pamir derin bir iç çekti, Batuhan ve Burçe’ye bakarken yüzündeki o sert ifade tamamen yumuşadı ama hala o fikre alışmaya çalışıyordu.
Onlar birbirinden ayrılıp yanımıza doğru geldiklerinde konuştum. “O zaman sorgu bizi bekler, görüşürüz.” Dediğimde Pamir, alnıma derin ve uzun bir öpücük bıraktı. "Hadi git ve o mühürlü kutuların hesabını sor." diye fısıldadı. "Biz buradayız."
Poyraz’ın saçlarını son bir kez okşayıp arkamı döndüm. Burçe elinde dosyalarla yanımda biterken, o soğuk ve loş sorgu odasının kapısına doğru yürüdük. Burçe izleme alanına geçerken ben sordu odasına ilerledim. Kapıdaki polis memuru selam verip ağır metal kapıyı açtığında, içerideki manzara tam da beklediğim gibiydi.
Reşat Sönmez, üzerindeki pahalı takım elbisenin kırışıklıklarına rağmen, o meşhur "hakimiyet" maskesini hala yüzünde tutmaya çalışıyordu. Kelepçeli ellerini masanın üzerine koymuş, sanki bir sorguda değil de yönetim kurulu toplantısındaymış gibi dik oturuyordu. Ama gözlerindeki o ince korku damarını görebiliyordum. Yanında da avukatı vardı.
Sandalyeyi sertçe çekip tam karşısına oturdum. Dosyaları masaya, onun tam önüne "tok" bir sesle bıraktım. O sırada Cenk’te kapıdan girip tam yanımdaki yerini aldı.
"İyi geceler Reşat Bey." dedim, buz gibi bir sesle. "Görüyorum ki uykunuzu alamamışsınız. Ama merak etmeyin, önümüzdeki uzun yıllar boyunca bolca vaktiniz olacak."
Reşat’ın avukatı hafifçe gülümsedi, o zehirli nezaketini kuşanarak. "Savcı Hanım, bu yaptığınız büyük bir hata. Hakkâri’ye okul yaptıran, hastane cihazlarını hibe eden bir adama bu muamele... Şehrin ileri gelenleri bu durumdan hiç memnun kalmayacak."
“Şehrin ileri gelenlerini konuşmak için burada değiliz avukat bey.” Dedim sert bir tınıda. “Bugün burada konuşacağımız çok konu var. Hangisinden başlayalım istersiniz?” alaylı bir gülümsemeyle yüzlerine bakarken bakışlarımı yanımdaki Cenk’e çevirdim. “Hangisinden başlayalım sence? En büyüğü sona saklayalım diyorum ben.”
“Tabii savcım.” Dedi Cenk beni onaylayarak. Önümdeki dosyayı açarak konuştum. “Doktor Selim Aksoy, tanıdık geldi mi?” dediğimde başını iki yana salladı. “Hayır.”
Dudaklarımı birbirine bastırarak onayladım. “Öyleyse odanızdaki dolapta ona ait olan defterin sizde ne işi var?” Sorduğum soruyla birlikte yutkundu Reşat. Cevap veremezken gülümsedim. “Bende öyle tahmin etmiştim.”
Reşat’ın yutkunurken çıkardığı o kuru ses, odadaki ölüm sessizliğinde yankılandı. Az önceki o sahte vakarı, yerini soğuk bir terlemeye bırakıyordu. Avukatı araya girmeye çalışarak "Müvekkilim yoğun bir iş adamı, bazen bağışçıların veya personelin getirdiği evraklar karışabili..." diyecek oldu ama elimi kaldırarak onu susturdum.
"Lütfen avukat bey, bu bayat masallara ikimiz de inanmıyoruz." dedim, bakışlarımı bir an bile Reşat’tan ayırmadan. "Müvekkiliniz, öldürülen bir adamın kanlı hatıralarını odasında 'karışıklık' olsun diye tutmaz. O defter bir ganimetti, değil mi Reşat Bey? Doktorun bildiklerini senden başka kimsenin bilmediğinden emin olmak için aldın o defteri."
Cenk, önündeki tabletten bir ekranı masaya, tam Reşat’ın önüne çevirdi. "Peki buna ne diyeceksiniz?" dedi, sesi en az benimki kadar mesafeliydi. "Doktorun öldürüldüğü saatten tam 120 dakika önce, sizin gizli hesaplarınızdan 'S.G.' baş harfli bir hesaba aktarılan 500 bin dolar. Açıklama kısmında ne yazıyor biliyor musunuz? 'Hizmet bedeli.'"
Reşat’ın gözleri ekrandaki rakamlara takılı kaldı. Dudakları titredi ama tek bir kelime dökülmedi.
"Hizmet bedeli..." diye tekrarladım alaycı bir tonla. "Doktor Selim’in hayatının bedeli bu kadar ucuz muydu? Yoksa o arkadaşınızın profesyonelliğine mi prim verdiniz?"
Öne doğru biraz daha yaklaştım, aramızdaki o görünmez sınırı ihlal ederek fısıldadım. "O parayı gönderdiğiniz kişi şu an yolda, Reşat Bey. Onu bulduk. Sence o da senin kadar sadık kalacak mı yoksa ipini çeken ilk kişi mi olacak?"
Reşat’ın omuzları ilk kez çöktü. Bakışları masanın altındaki kelepçeli ellerine düştü. O sarsılmaz kibrin yerinde şimdi sadece çaresiz bir suçlunun titreyişi vardı.
“Sanırım onu öldürttüğünüz konusunda hemfikiriz.” Dedim kendimden emin bir şekilde. Ardından önündeki diğer dosyayı açıp konuştum. “O zaman biz en çarpıcı olan diğer konuya geçelim.”
Reşat’ın bakışları masadaki o "72-Bravo" yazılı dosyaya takılı kaldı. "En çarpıcı olan" ifadesi, odadaki oksijeni bir anda çekip almıştı. Artık sadece bir cinayet zanlısı olarak değil, bu şehrin altına kurulmuş o karanlık düzeneğin mimarı olarak hesap verme vaktinin geldiğini biliyordu.
"Bakın Reşat Bey" dedim, dosyanın kapağını yavaşça aralarken. "Doktor Selim’i öldürtmek bir hataydı ama asıl büyük günahın, otuz yıl önce mühürlenmiş o kapıyı açıp içindeki zehri bu şehre, bu insanlara sızdırmak oldu."
Dosyanın içinden, Pamir’in çektiği o yüksek çözünürlüklü fotoğrafları birer birer önüne dizdim.
"Bu konteynerler..." dedim, fotoğraftaki vakıf amblemini işaret ederek. "Senin hayırseverlik maskesi altında Hakkâri’ye soktuğun o tıbbi cihaz sevkiyatlarının aslında birer truva atı olduğunu kanıtlıyor. Vakfın üzerinden getirdiğin 'ilaçlar' aslında 72-Bravo deposundaki o yasaklı envanterin, bugün hala aktif olarak üretilip dağıtıldığını gösteren en büyük delil."
Reşat kafasını kaldırmadan fısıldadı. "Ben sadece... lojistiği sağladım."
"Lojistiği değil, ölümü sağladın!" diye gürledim, sesim sorgu odasının dar duvarlarında yankılandı. "Sen o depoyu bir kiler gibi kullandın. Devletin imha ettiğini sandığı o kimyasalları, örgütün sınır ötesindeki hücrelerine tedavi ve mühimmat olarak gönderdin. Doktor Selim bu sevkiyatın senin vakfın üzerinden yapıldığını, o deponun 'yok' hükmünde değil 'aktif' olduğunu anladığı an infaz emrini verdin."
Cenk yanımda, tabletiyle para trafiğinin o son halkasını ekrana yansıttı. "Ve en çarpıcısı şu, Savcım." dedi Cenk, bana bakarak. "Reşat Bey'in vakıf hesaplarından 'tıbbi araştırma' adı altında yapılan ödemelerin gittiği son durak... Hakkâri'de değil. Sınırın hemen ötesinde, o deponun gizli tünellerinin çıktığı noktadaki bir sahra hastanesine gidiyor. Yani bu adam sadece depo işletmiyor, doğrudan düşmanı tedavi edip sahaya sürüyor."
Reşat’ın titremesi artık saklanamaz bir boyuta ulaşmıştı. Alnından süzülen ter damlası masadaki fotoğrafın üzerine düştü.
"Şimdi." dedim, sandalyemi ona doğru biraz daha yaklaştırarak. "Seni bu vatana ihanetten ve kasten adam öldürmeye azmettirmekten müebbetle yargılamadan önce son bir şansın var. O depodaki tünellerin diğer ucunda kim bekliyor? O parayı asıl kim yönetiyor?”
Reşat’ın dudakları bir an kıpırdadı, bir şeyler söyleyecek gibi oldu ama sonra sanki görünmez bir el boğazını sıktı. Bakışlarını masadaki fotoğraflardan kaçırıp odanın o karanlık köşesine dikti. Az önce konuşmaya meyleden o titrek hali gitmiş, yerine mezar sessizliği kadar derin bir dilsizlik çökmüştü.
Saniyeler birbirini kovaladı. Sorgu odasındaki o ağır saat tıkırtısı, Reşat’ın hızlanan nefes alışverişlerine eşlik ediyordu. Ama tek bir kelime çıkmadı ağzından. Gözlerindeki o dehşet dolu ifade, vereceği ismin kendisine vereceği zarardan, hapis yatmaktan çok daha fazla korktuğunu fısıldıyordu.
"Hala mı?" dedim, sesimi daha da alçaltıp buz gibi bir tonda. "Hala o gölgelerin seni koruyabileceğine mi inanıyorsun Reşat? Bak etrafına, şu an bu odada sadece sen, ben ve suçların var. O tünellerin ucundakiler çoktan seni feda ettiler."
Reşat başını yavaşça iki yana salladı. Alnındaki ter damlası masadaki dosyanın tam üzerine, Doktor Selim’in otopsi raporunun yanına düştü. Ellerini kenetledi, parmak boğumları beyazlayana kadar sıktı ama dili mühürlenmiş gibiydi. Bu sessizlik, aslında en büyük itiraftı. Korkusunun büyüklüğü, suç ortağının heybetini ele veriyordu.
Cenk, yanımdaki sandalyesinde huzursuzca kıpırdandı, tabletiyle bir şeyler kontrol ederken bana "Hala direniyor" dercesine bir bakış attı.
"Bu sessizlik seni kurtarmayacak." diye devam ettim, ayağa kalkıp masanın etrafında ağır adımlarla dolaşmaya başlayarak. Tam arkasında durdum, eğilip kulağına doğru fısıldadım. "Doktor Selim de böyle sessiz kalsaydı, belki şu an yaşıyor olurdu. Ama o konuşmayı seçti. Sen ise susarak sadece o 'siyah yağmurluklu' gölgenin bir sonraki hedefi olmayı bekliyorsun. Sırlarını mezara götürmeni isteyecekler Reşat. Bunu biliyorsun, değil mi?"
Reşat’ın omuzları sarsıldı, gözlerini sımsıkı kapattı ama yine de konuşmadı. O sarsılmaz kibrin yerini alan bu dilsizlik, dışarıdaki fırtınanın ne kadar büyük olduğunun kanıtıydı. Gözlerindeki o donuk korku, aslında her şeyi anlatıyordu ama tek bir harf bile dökülmüyordu dudaklarından. Derin bir nefes aldım, masadaki dosyayı yavaşça, sanki bir devrin kapanışını mühürler gibi kapattım.
"Pekâlâ," dedim, sesimdeki o hayal kırıklığıyla karışık otoriteyle. "Sessizliğin senin sonun olacak Reşat. Ama adaletin sesi senin sessizliğini de bastıracak."
Sandalye gürültüyle geriye kaydı. Cenk’e kısa bir işaret verip sorgu odasının o boğucu atmosferinden çıktım. Ağır metal kapı ardımdan "dan" diye kapandığında, koridorun soğuk havası yüzüme çarptı. Adımlarım beni kendi odama değil, doğrudan adliyenin o loş ama güven veren bekleme alanına götürdü.
Pamir, duvarın kenarında yorgun ama her an tetikte bekliyordu. Beni gördüğünde bakışlarındaki o sertlik anında kırıldı.
"Poyraz nerede?" diye sordum, sesim bir anne şefkatiyle titreyerek. Pamir yanıma gelip ellerimi tuttu. "Uyuyor güzelim. Arabada, arka koltuğa iyice yerleştirdim onu. Gözünü bile açmadı."
İçimde bir yerlerde o keskin vicdan sızısını hissettim. Gözlerim dolarken bakışlarımı Pamir’den kaçırmaya çalıştım. "Benim yüzümden…" diye fısıldadım. "Sırf benim davalarım, benim bitmek bilmeyen bu adalet arayışım yüzünden çocuk bu saatlerde emniyet koridorlarında, araba koltuklarında perişan oluyor. Onu bu fırtınanın ortasına ben çektim."
Pamir, çenemi nazikçe kavrayıp yüzümü kendine çevirdi. Gözlerimin içine o sarsılmaz güveniyle baktı. "Sakın böyle düşünme Devrim," dedi, sesi her zamankinden daha tok ve kararlıydı. "Sen onu fırtınanın ortasına çekmedin, sen ona bu fırtınalarda nasıl dimdik durulacağını öğretiyorsun. Ben seninle ne kadar gurur duyuyorsam, emin ol o küçük adam da annesiyle o kadar gurur duyuyor. O, senin bugün bu odada ne için savaştığını biliyor. Bir gün büyüdüğünde 'Benim annem Hakkâri’nin kaderini değiştirdi' diyecek."
Hafifçe gülümsedim, elini kalbimin üzerine koydum. "Gerçekten mi?"
"Gerçekten." dedi Pamir, beni kendine doğru çekip sıkıca sarılarak. "Sen sadece bir savcı değilsin, sen bu şehrin vicdanısın. Poyraz da, ben de senin bu onurlu duruşunun arkasındayız. Şimdi omuzlarındaki o gereksiz yükü bırak."
Onun o barut kokulu ama huzur veren göğsünde bir anlığına nefes aldım. Poyraz’ın arabada huzurla uyuduğunu bilmek, Pamir’in bu desteği, Reşat’ın o dilsiz sessizliğinden daha büyük bir güç vermişti bana.
Pamir’in göğsü, şu an dünyadaki tek güvenli limanımdı. Başımı omuz çukuruna yaslayıp kollarımı beline doladım; üzerindeki yeleğin sertliği, altındaki kalbin ritmiyle birleşince içimdeki o bitmek bilmeyen fırtına bir anlığına dindi. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.
"Senin kollarında dinleniyorum sadece." diye fısıldadım, sesim yorgunluktan kısılmıştı. "Dünyanın bütün gürültüsü burada kesiliyor sanki."
Pamir, kollarını etrafımda daha da sıkılaştırıp çenesini başımın üzerine yasladı. Uzun bir süre öylece kaldık; o sert, beton koridorun ortasında zamanın durduğunu hissettim. Pamir, ellerini sırtımda gezdirirken sesindeki o her zamanki korumacı ton, bu kez yerini açık bir endişeye bıraktı.
"Gerçekten dinlenmen gerekiyor Devrim." dedi, geri çekilip yüzümü ellerinin arasına alarak. Başparmağıyla gözaltlarımdaki yorgunluk halkalarını nazikçe okşadı. "Gözlerin kan çanağına dönmüş. Saatlerdir ne bir şey yedin ne de uyudun. Üstelik... kendini bu kadar hırpalaman sadece sana değil, Masal’a da iyi gelmiyor. Bırak artık şu dosyayı birkaç saatliğine."
Hafifçe gülümsedim ama bu yorgun bir vazgeçiştendi. "Yapamam Pamir." dedim, sesimdeki o savcı inadını tekrar kuşanarak. "Reşat şu an sessiz ama bu sessizlik çok sürmez. Demir sıcakken dövülür. O iddianameyi şimdi yazmamız gerekiyor. Kanıtlar tazeyken, o fotoğraflar ve para trafikleri sıcağı sıcağına dosyaya girmeli. Eğer şimdi durursam, o duvarlardaki boşluklardan sızıp kaçacak bir yol bulurlar."
Pamir derin bir iç çekti, ikna edemeyeceğini biliyordu ama endişesi hala oradaydı. "İddianame kaçmıyor Savcı Hanım ama senin sağlığın gidiyor. En azından bir saat... Poyraz’ın yanına, arka koltuğa kıvrıl da uyu. Ben kapıda beklerim."
Başımı iki yana salladım, Burçe’nin içeriden bana seslendiğini duydum. "Söz veriyorum, bu gece bitecek." dedim ve ellerini son bir kez sıktım. "Adalet bekletmeye gelmez Pamir. Hele ki Hakkâri’de."
Pamir, çaresiz bir hayranlıkla başını salladı. "Sen bu vatanın en güzel, en inatçı savaşçısısın. Git bakalım... Ben ve Poyraz, senin zaferini bekliyor olacağız."
Pamir’in bakışlarındaki o derin endişeyi arkamda bırakarak omuzlarımdaki yorgunluğa inat dikleşen duruşumla tekrar odama girdim. Burçe çoktan masanın başına geçmiş, bilgisayarın mavi ışığı altında onlarca dosyayı tasnif etmeye başlamıştı. Odanın havası kahve kokusu ve kâğıt tozuna karışmıştı; burası artık bizim savaş meydanımızdı.
"Hazır mısın Burçe?" dedim, gömleğimin kollarını hafifçe katlayarak. "Güneş tam anlamıyla doğmadan bu iddianameyi bitirmiş olacağız."
Burçe, gözlüğünü düzeltip kararlı bir şekilde başını salladı. "Hazırım savcım. Reşat Sönmez’in tüm kaçış yollarını bu satırların arasına gömeceğiz."
Saatler birbirini kovaladı. Odanın sessizliğinde sadece klavye tuşlarının ritmik sesi ve çevrilen sayfaların hışırtısı yankılanıyordu.
İddianame: Esas No 2026/412
· Şüpheli: Reşat Sönmez
· Suç Sevk Maddeleri: TCK 81/1 (Kasten Öldürmeye Azmettirme), TCK 302 (Devletin Birliğini ve Ülke Bütünlüğünü Bozmak - Vatana İhanet), Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu'na Muhalefet.
"Burçe, buraya dikkat et." dedim, Doktor Selim'in kanlı not defterinden bir bölümü işaret ederek. "Zehirli envanterin vakıf konteynerleriyle eşleştiği o sevkiyat kodlarını kalın harflerle vurgula. Bu sadece bir lojistik hatası değil; bu, yardım maskesi altına saklanmış bir terör finansmanıdır."
Burçe, parmaklarını klavyede hızla gezdirirken bir yandan da mütalaayı toparlıyordu. "Savcım, tetikçiye yapılan o 'hizmet bedeli' ödemesini de 'suçun işlenmesinden hemen önce gerçekleşen finansal hazırlık' olarak ekledim. Reşat’ın sessizliği bu kanıtın karşısında hiçbir işe yaramayacak."
Pencerenin dışındaki Hakkâri semaları mordan griye, griden açık maviye dönerken biz son noktayı koyuyorduk.
"Netice ve Talep:" kısmını bizzat ben yazdım. Sesim odada yankılanıyormuşçasına, her kelimeyi zihnime kazıyarak. "Şüphelinin, topluma sağladığı güveni suiistimal ederek devletin mühürlü sırlarını düşman unsurlara açtığı, adaleti arayan bir devlet memurunu hunharca katlettirdiği sabit olup; hiçbir hafifletici sebep uygulanmaksızın ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılmasına..."
Yazıcıdan çıkan kağıtların o sıcaklığını ellerimde hissettiğimde, sanki o sıcaklık içimdeki soğuk yorgunluğu da alıp götürdü. Tam 112 sayfa. Doktor Selim’in vasiyeti, 72-Bravo’nun sonu ve Reşat Sönmez’in çöküşü... Hepsi bu beyaz sayfaların arasındaydı.
Dosyayı koltuğumun altına alıp dışarı çıktığımda, koridorda Pamir’i beklerken buldum. Beni görünce ayağa kalktı. Gözlerindeki o yorgun gururu gördüm.
"Bitti mi?" diye sordu Pamir, sesinde derin bir saygıyla. "Bitti." dedim, dosyayı ona göstererek. "Güneş doğdu Pamir. Şimdi bu dosyayı adaletin terazisine bırakma vakti."
Kalemimden dökülen her kelime, sanki Doktor Selim’in yarım kalan nefesiydi. Yazdığımız iddianamede Reşat Sönmez’in o sahte hayırseverlik maskesini tek bir hamlede indirmiştim.
Davanın özü şuydu: Reşat, aile vakfı üzerinden şehre "iyilik" getirdiğini iddia ederken, aslında o yardım tırlarını 72-Bravo deposundaki zehirli kimyasalları sınır dışına kaçırmak için birer kılıf olarak kullanmıştı. Doktor Selim bu tırların rotasındaki sapmayı fark edip ölüme yürürken, Reşat da o kirli sırrı korumak için bir tetikçiye "hizmet bedeli" adı altında infaz emri vermişti. Ama evindeki kasadan çıkan o kanlı not defteri ve Pamir’in depoda çektiği fotoğraflar, onun bu karanlık saltanatının sonu olmuştu.
Mahkeme heyeti, sunduğum kanıtlar karşısında tek bir saniye bile tereddüt etmemişti. Reşat Sönmez; "Kasten Adam Öldürmeye Azmettirme" ve "Devletin Birliğini Bozmak" suçlarından, hiçbir indirim uygulanmaksızın ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmıştı. Artık o mühürlü kapıların arkasında yaşlanacaktı.
Adliye kapısının önündeki geniş merdivenlerde yan yana dizildik. Burçe, gecenin yorgunluğuna rağmen başı dik, elinde kalan son evrak çantasını tutuyordu. Batuhan, karısının yanındaydı. Pamir ise bir elini omzuma koymuş, diğer eliyle de uykulu gözlerle yanımızda duran Poyraz’ın elini tutuyordu.
Bahçeye yanaşan o gri cezaevi aracı, bir devrin çöküşünü simgeliyordu. Reşat Sönmez, kelepçeli elleriyle, otoparktaki öfkeli kalabalığın uğultusu arasında araca bindirildi. O sarsılmaz kibrinden eser kalmamış, omuzları çökmüş bir şekilde son kez adliye binasına baktı ve kapılar yüzüne kapandı.
"İşte bu kadar," dedi Burçe, derin bir nefes alarak. "Güneş gerçekten doğdu."
Batuhan hafifçe gülümsedi. "Valla savcılarım, bu işin üzerine büyük bir kutlamayı hak ettik. Şöyle güzel bir kahvaltı, ardından okkalı bir akşam yemeği mi yesek hep beraber?"
Burçe heyecanla atıldı. "Kesinlikle! Hatta tüm timi de toplayalım, bu zafer hepimizin."
Gülümseyerek Pamir’e baktım, ağzımı açıp "Olur aslında..." diyecekken Pamir’in o otoriter ama şefkat dolu sesi araya girdi. "Kutlama falan yok." Dedi, bakışlarını üzerimizde gezdirerek. "Önce dinlenme. Devrim gözlerini açık tutmakta zorlanıyor, Burçe’nin de ondan kalır yanı yok. Masal ve Poyraz da yeterince yoruldu."
"Ama Pamir..." diye itiraz etmeye çalıştım.
Pamir, beni kendine doğru çekip alnıma kısa bir öpücük bıraktı. "İtiraz istemiyorum. Şimdi doğruca eve gidiliyor, o telefonlar kapatılıyor ve herkes uyuyor. Kardeşimi ve karımı bu halde kutlamaya götürmem. Siz bize lazımsınız."
Pamir’in alnıma bıraktığı o sıcak öpücük, gecenin tüm yükünü bir anlığına hafifletti. Batuhan, Pamir’in bu kesin tavrına karşılık ellerini teslim olurcasına havaya kaldırıp sırıttı.
"Valla Pamir abi haklı, ben bir an düşünemedim." dedi Batuhan, esneyerek. "Savcım, sizin gözleriniz zaten 'beni yatağa götür' diye bağırıyor. Kutlamayı uykumuzu almış, çakı gibi olduğumuz bir zamana erteleyelim. Yoksa masada uyuyakalırız, karizmamız çizilir."
Burçe de Batuhan’ı onaylarcasına başını sallayınca, vedalaşıp kendi araçlarımıza yöneldik. Pamir, arka koltukta uykulu ama huzurlu bir şekilde bekleyen Poyraz’ın kapısını açtı. Ben ön koltuğa, o yumuşak mindere kendimi bıraktığımda, adliyenin o sert sandalyelerinden sonra bu koltuk bana bir bulut gibi geldi.
Pamir direksiyon başına geçtiğinde, dikiz aynasından bize bakan Poyraz’ın o parlayan gözlerini gördüm. Uykusu biraz dağılmış, gece boyu yaşananların gururu küçük yüzüne yayılmıştı.
"Anne," dedi Poyraz, sesi arabanın içindeki sessizlikte bir melodi gibi yankılandı. "Efendim bebeğim?" dedim, başımı arkaya çevirip ona gülümseyerek.
Poyraz, elini babasının koltuğuna koyup öne doğru uzandı. "Sen bugün o kötü adamı yendin değil mi? Babam ve dayım gibi... Sen de bir kahramansın anne.”
Pamir, vitese attığı elini bir anlığına çekip Poyraz’ın elinin üzerine koydu, sonra bakışlarını bana çevirdi. Gözlerindeki o derin aşk ve hayranlık, oğlumuzun sözleriyle perçinlenmişti. "Annen bu şehrin en büyük kahramanı aslanım." dedi Pamir, sesi gururla titreyerek. "Biz sadece yolları açtık, o ise adaleti getirdi."
Hakkâri’nin karlı yollarında, sabahın ilk ışıkları altında süzülürken içimdeki o vicdan sızısı yerini tarif edilemez bir huzura bıraktı. Poyraz arkada babasının verdiği o güvenle tekrar uykuya dalarken, başımı Pamir’in omzuna yasladım. Arabanın içindeki o hafif sıcaklık ve sevdiğim adamın kokusuyla, Masal’ın da karnımda usulca kıpırdadığını hissettim.
"Her şey bitti mi?" diye fısıldadım, gözlerim yavaşça kapanırken.
"Bitti güzelim." dedi Pamir, elimi sıkıca kavrayıp dudaklarına götürerek. "Şimdi sadece biz varız. Huzurla uyu."
Araba, bizi bekleyen o sıcak yuvaya doğru sessizce akıp giderken Hakkâri dağlarının ardında yeni bir hayatın güneşi doğuyordu.
Gözlerim yavaşça kapanırken gülümsedim. İçimde bir yerlerde Masal’ın nazikçe kıpırdadığını hissettim; sanki o da annesinin kazandığı bu sessiz zaferi selamlıyordu. Poyraz arkada babasından ve annesinden aldığı o sarsılmaz güven duygusuyla derin bir uykunun kollarındayken, biz sadece bir aileyi değil, bir şehrin yaralı vicdanını da evimize götürüyorduk.
Bu yolun sonunda bizi bekleyen sıcak yatak, demli bir çay kokusu ve birbirimize duyduğumuz o sonsuz sadakat vardı. Yıllar sonra bu geceyi hatırladığımızda; sadece bir suçlunun mahkûmiyetini değil, aşkımızın bu zorlu coğrafyada nasıl bir sığınak olduğunu, adaletin ise bir kadının yüreğinde nasıl filizlendiğini anlatacaktık.
Araba lojman kapısından içeri süzülürken, hayatımın en güzel cümlesini kalbimle yazdım: Bizim hikayemiz; birinin adaletiyle, diğerinin cesaretiyle örülen ve her fırtınanın sonunda aynı huzurlu limana çıkan tek bir kelimeydi: "Aile". Hakkâri’nin karlı dağlarının ardında güneş yükselirken, artık üzerimize çöken bir yük değil, bizi koruyan devasa bir kale gibiydi; çünkü biz birbirimizin gölgesi değil, en karanlık gecede bile sönmeyen tek bir ışığıydık…
Bölüm Sonu
‣‣‣Herkese selamlar, nasılsınız?
‣‣‣ Bugün, kitabımızın ilk bölümünün yayınlandığı gün. 12 Şubat… Tam 2 yıl oldu. Bu zamana kadar okuyup desteklediğiniz için çok teşekkür ederim…
‣‣‣Bölümü nasıl buldunuz, özlemiş misiniz bizimkileri? Ben çok özlemişim…
‣‣‣Devrim ve Pamir sahneleri, üçlü sahneler, hatta dörtlü aile sahnelerimiz nasıldı? Hoşunuza gitti mi?
‣‣‣Bebeğimizin cinsiyetini de öğrenmiş olduk:)
‣‣‣ Bir önceki bölümde dava sahnesi yazmak istemiştim. Sizde olumlu yanıt vermiştiniz, o yüzden bende bu bölümde yazdım. Umarım severek okumuşsunuzdur çünkü ben severek yazdım. Özlemişim cidden.
Bir bölüm yayınlamıştım bununla ilgili ama bilmeyenler için tekrar bahsedeyim yeni bir kitap yayınladım. Yarım Kalan Vedalar ismi, bakmak isterseniz diye ismini bırakıyorum. Ayrıca şu an Adavet kitabına aktif olarak devam etmekteyim…
Bana ulaşmak isterseniz Instagram adresim: mutlusonsuz222_
Görüşmek üzere…
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 222.71k Okunma |
15.11k Oy |
0 Takip |
52 Bölümlü Kitap |