
"Güzelim.. ben aşk diye buna derim işte."
Buldu beni... Her zaman olduğu gibi. Zaten istesem de istemesem de bulurdu hep beni.
Cesaret edipte arkamı dönüp bakamamıştım yüzüne. Tüm bu olanlara rağmen onu eve çağırıp kahve mi yapsam yoksa kapıdan tekmeyi mi vursam bilemedim. Mevzu o olduğunda zaten hiçbir şey bilmiyordum.
Adeta şoka girmiş gibi kalakalmıştım merdivenlerde. Beni kendime getiren binadan birisinin çıkıp geçmek için omzuma çarpıp gitmesiydi. Olduğum yerde sendeleyip kapanmakta olan kapının arasına elimi koydum. Arkamı dönüp bakmadım ama başımı kaldırdığımda kapının camından onun yansıyan yüzünü gördüm. Benden gelecek herhangi bir tepki için merakla bekliyor gibiydi. Camdaki yansımasıyla göz göze geldim. Yakalanmanın etkisiyle onun gözleri kısılırken ben panikle binaya girip kapıyı ardımdan kapattım. Ne ara Can'ın evine gittim ne ara anahtarları aldım bilmiyorum ama kendimi dakikalar içinde yeni evime atmıştım.
Kolumdaki çantam bedenimden kayıp yere düşerken bende onunla birlikte yere, dizlerimin üzerine çökmüştüm. Ne yapacağımı bilmiyordum. Onun burada olması, peşimde olması beni korkutmuyordu. Her fırsatta karşıma çıkması beni rahatsız etmiyordu. Ben ondan değil kendimden korkuyordum. Hala onu istememden, bir hata yapmamdan korkuyordum.
Neden gelmişti? Yoksa suçsuzluğunu ispatlayacak mıydı? Elim ani bir refleksle kapının kulbuna gitti. Onu dinlemeli miydim?
Hissetmekte zorlandığım bacaklarımı hareket ettirip pencereye yürüdüm. Hala burada mıydı?
Usulca cama yaklaşıp perdenin arasından dışarıya baktım. Arabası tam karşıda duruyordu ama kendisi ortalıkta görünmüyordu. Eğilip, duvarın birkaç metre bitişiğindeki bina kapısına baktım. Hih! Halâ oradaydı. Beni görmeden geri çekilip kendimi zorlukla kanepeye attım.
Onu hissedince elim ayağım boşalmıştı birden. Dengesiz herif! Olur olmadık zamanda karşımda beliriveriyordu birden.
Ona odaklanmaktan mis gibi temizlik kokan evimi fark edememiştim. Can bana verdiği sözü tutmuş ve evi temizletmişti.
Bir haftalık iş deneyimim sonunda elime geçen parayla eve birkaç parça eşya almam lazımdı. Sonrasında yavaş yavaş toparlardım. Evet.. evi de kendimi de yavaş yavaş toparlayacaktım. Fakat öncesinde yanlış adrese gelen adamı postalamam lazımdı.
Oturduğum yerden kalkıp derin bir nefes aldım. Güçlü ol Hazal. Anlık gelen cesaretle evden çıkıp dış kapının önüne kadar geldim. Şimdi aramızda sadece demir bir kapı vardı. Onu görür görmez adımlarım kesilmişti yine. Kafasına göre zillere basıyor gibi görünüyordu. Aptal! Benim daire numaram 1'di. Gerçi nereden bilecekti ki. Asıl aptal onun ayağına kadar gelen bendim. Aptallığıma devam ettim. Uzanıp kapıyı açtım. Önce beni farketmedi.
"Sonunda..!" İçeri girmek için birkaç adım atsa da ayakkabıları benim ayakkabılarıma çarpınca durdu. Yüzüme baktığında görmeyi umduğu gerçekten de benmişim gibi uzun uzun baktı. Çok güzel baktı bana. İçli bir nefes aldı. Dudakları hafifçe iki yana kıvrıldı. Gözleri... Bakamıyordum bile gözlerine. Sanki gözleri bugün ayrı bir güzeldi. Bakmaktan dahi çekiniyordum.
"Anıl burada değil." Duyduğu isimle yüzündeki tüm ışıltı gitti sanki. Kaşları çatılır gibi oldu. Artık gülmüyordu.
"Yerini söyleyemem-"
"Banane ondan! Neden ondan bahsediyorsun?"
"Çünkü artık onunla bir bağım kalmadı. Bana yaklaşman ona zarar veremez artık."
"Hazal.. gerçekten buna inanıyor musun?" Yüzümü avuçlarının arasına aldı. Bana dokunmasına öyle hasret kalmışım ki tüm öfkemi bir kenara atmıştım sanki.
"Yaşadığımız her şeyin sahte olduğuna, seni gerçekten kandırdığıma inanıyor musun?"
"Senin yüzünden!" Sinirle ellerini ittim suratımdan.
"Seni görmek istemediğimi söylemiştim! Ne işin var burada!? Nasıl buldun beni!?"
"Dün gece takip ettim." Korkuyla gözlerim açıldı. Ya onu farketseydiler? Hiç mi korkmuyordu?
"Delirdin mi sen!? Öldürtecek misin kendini?"
"İzin verir miydin buna?" Asla! Kurşunların önüne atlardım da yine böyle bir şeye izin vermezdim.
"Git burdan.." Arkamı döndüğümde kolumdan tutup durdurdu beni. Daha ne istiyor benden anlamıyorum ki.
"Burada mı yaşayacaksın?" Yüzüne bakmadım. Sadece başımı salladım.
"Konuşalım mı biraz?"
"Seni evime almayacağım." Nefesini tuttu.
"Beklerim."
"Boşuna bekleme. Konuşacak bir şeyimiz yok."
"Konuşacak çok şeyimiz var."
"Yok dedim Savaş!" Hiddetle ona doğru döndüm. Eli hala kolumdaydı.
"Git burdan. Kendime yeni bir hayat kuruyorum bari bunu mahvetme."
"Bensiz mi kuracaksın yeni hayatını?" Sorduğu soru karşısında şok olmuştum. Ne diyecektim? Sensiz nasıl yaşarım mı diyecektim? Sen hep kalbimde, zihnimde, düşlerimde olacaksın mı diyeceğim? Ne cevap vereceğim ona?
"Yapma..." Cılız sesim yalvarır gibi çıktığında sanki aramızda mesafe varmışta onu kapatmak ister gibi iyice yaklaştı.
Parmakları yüzümü okşadı, nefesi tenimi gıdıkladı. Çenemi tutup yüzümü yüzüne hizaladığında yaşamdan kopmuş gibi hissettim. Tıpkı rüyamdaki gibi beni havalara uçurmuştu sanki.
"İstediğin kadar inkar et." Şimdi bayılacaktım şuracıkta. Beni köşeye sıkıştırmış gibi üzerime gelmeye devam etti.
"İstediğin kadar kaç." Dudaklarını yanağıma sürttü. Bedenim uyuşmaya başladı. Hala ayakta durabilmem bile bir mucizeydi. Fakat kendinden geçen tek ben değildim, benimle birlikte o da kendini kaybediyordu.
"Kader bizi hep bir araya getirecek."
"Nasıl bu kadar emin olabilirsin?" Kokusu ciğerlerime dolduğunda koluna tutundum. Alnını alnıma dayadı. Sıcaklığı saniyeler içinde üşüyen bedenimi ısıtmıştı.
"Çünkü birbirimize deli gibi aşığız sevgilim." Vücudumdaki tüm kan yüzüme hücum etmiş gibi kızardığımı hissettim. Gözlerimi açtığımda o değil ben onu öpecektim. Nasıl kendime hakim oldum bilmiyorum ama bir şekilde nefes almayı başarmış ve ani bir refleksle kendimi geriye itmiştim. Göğüsüm hızlı hızlı kalkıp inerken geriye doğru attığım adımlar evimin kapısına çarpmamla son buldu. Yüzünde zafer kazanmış gibi bir ifade vardı. Ben hiçbir şey yapmamıştım ki. O yaklaştı bana ben değil. Değil mi?
Panik yapıp hızla anahtarı cebimden çıkardım ve uzun uğraşlar sonucu kendimi eve atabilmiştim. Bozuk kapıyı açmak ve kapatmak biraz uğraştırıcı olmuştu ama Savaş bu sırada bana hiç mani olmadı. İstese eve zorla girebilirdi veya gitmemem için tutabilirdi ama yapmadı. Sadece arkamdan güldü.
Siktir... Az kalsın onu öpecektim ve bunun farkındaydı.
Zar zor kendimi mutfağa atıp çeşmeden bir bardak su doldurdum kendime. Neden kendime hakim olamıyorum ben ya!? Niye bana dokunduğu ilk an da tokatı yapıştırıp kovmadım onu? Niye hiç bir şey yapmadım?
Aptal Hazal! Aptal!
Fazla yaklaşmadan pencereye doğru yürüdüm. Tülün arkasından baktığımda arabası hala kapımın önünde duruyordu. Gerçektende gitmeyecekti galiba. Beklerim demişti. Bu soğukta gerçekten bekleyecek miydi?
Güneşlikleri çekip evin içini turladım biraz. Kafamı dağıtmam gerekiyordu. Onun burada olduğunu unutmak zorundaydım.
Bazı eşyaların yerini kafama göre değiştirdim. Yatak odasındaki yatağı gördükçe midem bulanıyordu. Eşyalarımı kıyafet dolabına yerleştirip odanın ampulünü söküp çıkardım. Daha fazla o odada kalamayıp kapısını çekip çıktım. Elimdeki sağlam ampul ile banyonun patlamış ampulünü değiştirdim. Bazı kişisel eşyalarımı da banyonun raflarına yerleştirdim.
Midem kazınmaya başladığında mutfak dolaplarını karıştırdım ama yiyecek hiçbir şey bulamadım. Cebimde de 5 kuruş para olmadığından gidip bir ekmek dahi alamadım. Elimdeki tek şey çeşmeden akan su ve son kullanma tarihi yaklaşan kahveydi. Bu geceyi bu şekilde geçirip yarın kafede bir şeyler atıştırabilirdim. Zaten ilk günler parayı elden alacağım için iş çıkışı alışveriş yapabilirdim.
Hava zifiri karanlık olup sokakları sadece sokak lambaları aydınlatmaya başladığında insanların kuru gürültüsü de kesilmişti. Camlar sanki içeriye hava üflüyor gibi estiriyordu. Üzerime kat kat kazak ve hırka giyip ayaklarıma en az üç kat çorap geçirdim.
Yarın iş dönüşü ilk işim ev sahibine çıkıp kombiyi yaptırmasını söylemekti. Başımı sokacak bir ev buldum derken soğuktan ölmek istemiyordum.
Bulabildiğim en büyük bardakta kendime sıcacık bir kahve yapıp camın önüne geçtim. Kendimi gittiğine inandırmak istiyordum çünkü gitmesi gerekiyordu. Havalar hala eksi dereceyi bulurken gecenin bir vaktini dışarıda geçiremezdi. Perdeyi aralayıp baktığımda arabasını orada görmemle içtiğim kahve resmen boğazımda kalmıştı. Sokak lambası tam olarak arabasının üzerine düşüyordu ve ben net olarak onu görebiliyordum. Bu soğuğa rağmen camı açıktı. Dirseğini açık cama yaslamış, başını arkaya yatırmıştı. Parmaklarının ucunda tuttuğu sigaranın dumanı havaya karışıp yok oluyordu.
Buradaydı. Beklerim demişti ve bekliyordu.
Beni görmeden camdan uzaklaşıp kendimi kanepeye, battaniyenin altına attım. Ben burada böyle üşüyorsam kim bilir o ne haldedir. Bana yaptığı kötülükten sonra hala onu düşünmeden edemiyordum. Vicdanım el vermiyordu. Ne de olsa o aşık olduğum adamdı. Daha 8 ay öncesine kadar onsuz bir hayat dahi düşünemiyordum. Onsuz yaşayamam sanıyordum ama yaşamıştım işte. Sadece nefes almak yaşamaksa tabii.
Elimdeki kahve soğuyup artık parmaklarımı ısıtmayı bıraktığında bardağı yere bıraktım. Sürekli düşüncelerle boğuşmak beni gerçekten yoruyordu. Uykum gelmeye başladığında koltukta iyice küçüldüm. Sanki buzhanedeydim. Koltukta uyuya kalmadan önce düşündüğüm son şey bir an önce sıcak evine gitmesiydi.
⚫
Gözlerimi araladığımda aklıma ilk gelen şey saatin kaç olduğuydu. Ani bir refleksle yerimde sıçrayıp koltukta kaybolan telefonumu aradım. Korkuyla kalbime giden elim saati görünce rahatça kucağıma düştü. Alarm çalmadan uyandığım için ilk günden işe geç kaldığımı düşünmüştüm. Neyse ki alarmdan önce uyanmıştım.
Zorla yaptığım birkaç esneme hareketinden sonra ancak ayağa kalkabilmiştim. Gece o kadar soğuk geçmişti ki kendimi kasarak uykuya dalmıştım ve bedenim uyandığımda kaskatı kesilmişti.
Ayağa kalkıp içeriye güneş ışınlarının girmesi için perdeyi araladığımda gözlerim hemen yolun karşısını buldu.
Gider sanmıştım...
Gerçekten benden vazgeçmek istemiyor muydu?
Yüzümde ister istemez bir tebessüm oluşmuştu. Sırf benimle birkaç kelime konuşabilmek için geceyi kapımın önünde geçirmişti. Ne yalan söyleyeyim onun bu şekilde peşimde koşması hoşuma gidiyordu. Eğer gözünde bir değerim olmasa bunu yapmazdı değil mi?
Derin bir nefes alıp kahve suyu koydum ocağa. Onu dinlemeli miydim? Ona inanmalı mıydım?
Bilmiyorum...
Gördüklerim, yaşadıklarım hiç kolay değildi. Bu zamana kadar bir çok şey yaşamıştım ama hiçbiri onun ihaneti kadar hayatımı altüst etmemişti. Sonuçta ortada bir ihanet vardı değil mi? Benim şahit olduğum onun ise inkar ettiği bir ihanet.
Elimi yüzümü soğuk su ile yıkayıp aynada kendime baktım.
Bir karar vermem gerekiyordu. Ya onu yine hayatıma dahil edecektim ya da tamamen uzaklaştıracaktım ki ikinci seçenek en zoru olmasına rağmen yine de en oluruydu. Çünkü ne ben ihaneti kabul ederdim ne de Anıl onu yaşatırdı.
Bizim tekrardan bir araya gelmemiz imkansızdı. Bunun gerçekleşmesi için ancak bir mucize olması gerekiyordu ve Savaş mucizelere inanırdı. Sanırım neler olacağını yaşayıp görecektik.
Banyodan çıkınca uykumun açılması için kendime küçük bir bardak kahve yaptım. Bir yandan hazırlanıyor bir yandan da kahvemi yudumluyordum.
İlk iş günümde ne giymeliydim hiçbir fikrim yoktu. Sürekli ayakta olacağım için ve temizlik işleri de yapacağım için düz kıyafetler seçmeliyim diye düşündüm. Zaten lüks bir yer değildi. Mahalle arasında minik, sakin bir kafeydi. Altıma siyah pantolon üzerime ise siyah bir kazak giydim.
Uzun saçlarımı öyle çok seviyordum ki her fırsatta etrafa saçmaktan zevk alıyordum resmen ama bu iş için saçlarımı toplamam gerekiyordu. Yasemin burada olsaydı saçlarımı çok güzel balıksırtı örerdi. Ben örmeyi denesem sol elim izin vermezdi buna. Çünkü kısa bir süreden sonra havada kalan elim uyuşmaya ve titremeye başlayacaktı ve ben her şeyi elime yüzüme bulaştıracaktım. Bu yüzden tek yapabildiğim saçlarımı tarayıp arkadan gevşekçe bağlamak oldu.
Gereksiz dikkat çekmemek için yüzüme herhangi bir şey yapmadım. Zaten kazadan sonra böyle yaşamaya alışmıştım. Tek yaptığım kuru cildimi nemlendirmek oldu. Üzerimde elime ayağıma dolaşacak herhangi bir takı toka da bulunmuyordu sadece tek değerlim olan inci kolyem vardı onu da kazağımın altında tutuyordum.
Son yarım saatim kaldığını görünce çantamı alıp çıktım evden. Biraz uğraş sonucunda kapıyı kilitleyip yola koyuldum. Binadan çıktığımda Savaş'ın beni görmemesini ummuştum ama sanki uyarı almış gibi ben çıkar çıkmaz başını hemen çevirip beni görmüştü. Daha ilk basamaktaydım ki göz göze gelir gelmez adımlarım kesilmişti.
Şimdi olmaz. Şimdi olmaz.
Ona takılırsam geç kalırdım. En iyisi görmemezlikten gelmekti. Fazla beklemeden yoluma devam ettim.
"Hazal?" Durmadım. Derin bir nefes alıp önüme bakmaya devam ettim.
"Hazal sadece 5 dakika." Eskiden olsa değil 5 dakikamı tüm ömrümü verirdim. Ama şimdi.. istese yine ömrümü veririm. Çünkü ben aptalım.
"Rahat bırak beni."
Bana yetişmek için adımlarını hızlandırdığını hissettim. O yaklaştıkça bende hızlanıyordum ama yine de bir şekilde bana yetişiyordu.
"Saat çok erken değil mi? Nereye gidiyorsun?" Aptal... Merkatan çatlasa da bir şey demedim. Tek yapabildiğim gülmemek için kendimi tutmak oldu.
"Sen benimle konuşmadan bir yere gitmeyeceğim."
Ben önde o ise birkaç adım hemen arkamda söylene söylene geliyordu.
Sonunda kafeye geldiğimizde ise hemen arkamdan içeriye girmişti.
"Güzel.. Burada oturalım. Birlikte kahvaltı yapalım sen de beni dinle ve-"
Tezgahın arkasından patron gözüktüğünde Savaş'ı bırakıp ilerledim.
"Günaydın."
"Günaydın. Gel böyle hazırlan. Mutfaktaki askıda kullanılmayan önlükler var birini seç kendine. İlk müşterin de hazır. Ayağını sürterek geldin anlaşılan." Ben gülümseyip içeriye geçerken Savaş arkamda kala kalmıştı. En son patron ona tüm masaların boş olduğunu ve istediğine oturabileceğini söylüyordu. Tek dileğim burada bir sorun çıkarıpta beni işimden etmemesiydi.
Patronun dediği gibi içeriden bir önlük alıp Yağız ve Özge'ye selam verdim.
"Aramızda kalsın ama Hasan amca bence seni sevdi."
"Nasıl yani?" Özge yaptığı keki fırına verip yanıma geldi.
"O biraz.. nasıl desem.. fazla seçicidir. Bir hafta boyunca seni değerlendirecek ama bence sana dünden ısınmaya başladı. Buradan istediğin kadar yiyip içebilirsin, hergün tabak, bardakta kırabilirsin bunları hiç sorun etmez. Saygıya çok önem verir. Ona ve müşterilere karşı saygılı ve kibar olursan geçer not alırsın." Bana göz kırpıp gittiğinde derin bir nefes aldım. Bu benim için güzel bir tüyo olmuştu. Çünkü ben hızlı parlayan birisiydim ve anlaşılan kendimi bu konuda törpülemem gerekiyordu.
Tezgahtan küçük not defteri ve kalem alıp içeriye girdim.
İlk müşteri...
İlk müşterim o mu olacaktı yani?
Gerçekten mi?
Beni aldattığı yetmiyormuş gibi bir de ona hizmet mi edecektim?
Hasan amca boğazını temizleyip gözleriyle onun olduğu masayı işaret etti. Derin bir nefes alıp onun masasına doğru yürüdüm. Bu işi kaybedemezdim.
Onun masasına geldiğimde henüz beni fark etmemişti. Telefonundan mesaj atıyor gibiydi. Kime ne yazıyor görmek istesemde yazılar çok küçüktü okuyamıyordum.
Beni farketmesi için boğazımı temizledim. Yüzüne bakamadım. Sadece siparişini not etmek için bakışlarımı defterden kaldırmamaya çalıştım.
"Ne alırdınız?"
"Oturur musun?" Beklediğim cevap bu değildi. Şaşkınlığını sesinden anladığımda gözlerimi ona diktim. Bu durum hoşuna gitmemiş gibiydi.
"Sadece ne istediğini söyle."
"Sadece seni istiyorum." Beklentiyle gözlerime baktı. Bende sadece onu istiyordum. Eski hayatımda, eski halimizle sadece bizi istiyordum.
"İşimden olmak istemiyorum." Derin bir nefes alıp omzumun üstünden Hasan amcaya baktım. Pür dikkat bizi izliyordu.
"Çalışmak zorunda değilsin biliyorsun."
"Tabii ki de zorundayım. Ödemem gereken kira ve faturalarım var, ihtiyaçlarım var-"
"Orası senin evin değil."
"O ne demek şimdi?"
"Senin evin bendim sevgilim." Öyleydin...
"Evim sandım.. yanılmışım."
"Yapma.. birlikte çıkalım buradan. Evimize gidelim. Konuşalım. Her şeyi anlatmama izin ver."
"Seninle hiçbir yere gelmiyorum. Sadece... git."
"Bir sorun mu vardı Hazal?" Hiç beklemediğim bir anda Hasan amca dibimizde bitince korkuyla kalbim hızlandı. Henüz yeni başlamışken işimi kaybetme korkusu sarmıştı etrafımı.
"Beyefendi ne sipariş edeceğine karar veremedi. Yardımcı olmaya çalışıyordum."
Savaş bir bana bir de Hasan amcaya baktı. Eminim ki eğer patronumdan en ufak bir kuşku duysaydı hemen burada beni işimden attırırdı ama yapmadı. Benim huyuma mı gitmeye çalışıyordu yoksa bana acımış mıydı bilmiyorum. Belki de bana yaşattığı acıdan dolayı gerçekten suçluluk duyuyordu ve bunu telafi etmek istiyordu.
"Çay.. bir de poğaça alayım."
"Tabii." Tam gitmek üzere arkamı dönmüştüm ki Hasan amca beni durdurmuştu.
"Poğaçanın neli olacağını sormadın?"
"Zeytinli."
"Zeytinli." Zeytinli severdi o.
İkimizde aynı anda cevap verince ister istemez göz göze geldik. Bunu hatırlamam onun hoşuna gitmiş gibi keyifle arkasında yaslandı. Bu sırada Hasan amca gelen yeni müşterileri karşılamaya gitmişti.
"Gitmemi istemiyorsun."
Cevap vermedim. Koşar adım mutfağa girdim. Kendimi ifşalamakta üzerime yoktu.
Sadece sus Hazal. Sadece sus ve sipariş al.
Siparişleri bir tepside hazırlayıp aynı hızla geri döndüm ve masasına servis yaptım. Kendimi ona bakmamak için fazlasıyla zorladım. Çünkü o hep bana baktı ve bu durumda olmamdan rahatsız olmuş gibi hissettim.
İşimi ilk dakikadan aksatmamak için bir şeylerle meşgul olmak istedim ama buna gerek kalmadı. Sabah iş ve okul saati olduğu için akın akın müşteri geliyordu. Ben siparişleri alıp paketliyordum Hasan amca ise kasada duruyordu.
Yaklaşık bir yarım saat bu şekilde çok yoğun geçti arada bir gözlerim Savaş'ın oturduğu masaya takılıyordu. Bazen telefonuyla uğraşırken görüyordum bazen ise göz göze geliyorduk. Yüzü yine o sevmediğim halini almıştı. Tamamen ifadesizdi. Ona onun umrumda olmadığını göstermeye çalışsamda ne düşündüğünü deli gibi merak ediyordum.
"İlk yoğunluğu atlattık, çocukların öğle arası girene kadar rahatız. Dün sana malzeme odasını göstermiştim oradan temizlik malzemelerini alırsın." Hasan amcanın isteğine başımı sallayarak cevap verdim.
Ne kadar iğrensemde o tuvalet temizlenecekti.
Önlüğümü bir kenara bırakıp malzeme odasına gittim. Neyse ki eldiven vardı. Gerkeli birkaç deterjanı ve fırçayı alıp hemen yan taraftaki tuvalete girdim.
Üstüme başıma dikkat ederek temizliğe koyuldum. En azından kötü kokmuyordu. Savaş'a olan hıncımı klozetten çıkarmak ister gibi fırça darbeleri indirdim.
Yaşanan onca şeye rağmen nasıl evime ve iş yerime kadar gelebiliyordu anlamıyordum? Her şeyi geçtim gözlerimle gördüğüm gerçeği ısrarla inkar ediyordu. Üzerine bir de Anıl'ın beni zehirlediğini düşünüyordu. Sanki benim aklım yoktu. Sanki ben nasıl bir tavır sergilemem gerektiğini bilmiyordum. Aptal! Karşıma çıktığı ilk andan itibaren tüm dengemi bozmayı başarmıştı yine. Halbuki ben çok zor toparlamıştım kendimi. Ahmak herif!
"Ne yapıyorsun sen!" Duyduğum sesle birden yerimde sıçrayıp geriye çekildim. Kendimi temizliğe o kadar kaptırmıştım ki onun buraya kadar geldiğini farketmemiştim bile.
"İşimi yapıyorum."
"Hemen şimdi bu saçmalığa bir son veriyorsun!"
"Savaş git işine Allah aşkına. Beni de rahat bırak."
"Hemen dedim!" Bu tonlamayı biliyordum. Ciddiydi.
"Neden? Beni bu halde görmek zoruna mı gitti?"
"Evet zoruma gitti!" Kolumdan tuttuğu gibi çıkardı beni ordan. Biraz daha orada kalsaydım deterjan kokusundan zehirlenebilirdim.
"Sayende daha beter hallere düşmüşlüğüm var."
"Hazal! Bu işi yapmayacaksın! Bırak şunları!" Elimdekileri aldığı gibi yere fırlattı. Benim bir yandan şaşkınlıktan ağzım açılırken bir yandan da elim korkuyla kalbime gitti.
"Ne yapıyorsun sen be!" Korkuyla etrafa bakıp bir görenin olup olmadığına baktım. İlk günden işimden edecekti beni.
Hemen yerdeki temizlik malzemelerini toparladım.
"Yetmedi mi Savaş!? Hayatımı mahvettiğin yetmedi mi? Ne istiyorsun daha benden?"
"Hayatını mahvettim öyle mi? Seni yetim bırakan ben değilim bunu çok iyi biliyorsun!" Gözlerim doldu. Bu yalnızlığımın içinde bunu yüzüme vurması beni kırmıştı.
Bir adım geri çekildim. Onu hırpalamak, bağırıp çağırmak istemiyordum. Sadece gitsin istiyordum. Canımı daha fazla yakmadan gitmesini istiyordum.
"Git buradan."
"Bak bana..." Çenemden tuttuğu gibi yüzümü yukarı kaldırdı.
"Benimle mutluydun, biz mutluyduk. Yalnız değildin, ailen bendim. Her şeyindim, her şeyimdin."
"Öyle sandım."
"Öyleydi sevgilim. Tam olarak öyleydi ve hala öyle. Biliyorum seni benden zorla ayırdılar ama buna artık son verebiliriz. Benimle gel. Evimize gidelim-"
"Beni aldattın." Gözümden birkaç damla yaş süzüldüğünde kendimi geri çektim. Aklımı bulandırmaya çalışıyordu ve bunu başarıyordu. Onu öyle çok istiyordum, eski günlerimizi öyle çok özlüyordum ki bir an onu affedecek gibi oluyordum. Bunu istiyordum. Ona inanmayı istiyordum. Her şeyin yalan olmadığına, aşkımızın gerçek olduğuna inanmak istiyordum.
"Gerçeği söylersem bana inanacak mısın? Sözüme güvenecek misin?"
"Bahanelerini duymak istemiyorum. Sadece çalışmak ve para kazanmak istiyorum. Daha ne istiyorsun ki benden? Anıl'ın yerini biliyorsun git intikamını al işte. Benden alacak neyin kaldı daha?"
"Onu öldürmeyeceğim. Senin için vazgeçtim. Hayalimiz için vazgeçtim. Gidecektik buradan hatırlasana."
İçim geçecek gibi olduğunda derin bir nefes aldım. Beni çok zorluyordu. Duygularımı altüst etmişti resmen.
"Asla gerçekleşmeyecek bir hayal kurmuşum."
"Gerçekleşecek biliyorum."
"Git bu hayali kiminle gerçekleştiriyorsan gerçekleştir. Bir daha bana yaklaşmana izin vermeyeceğim. Beni unut!"
Hırsla malzemelerimi alıp terkettim orayı. Şimdi böyle yapıyordu ama biliyorum vazgeçecekti. Beni tekrar kandıramayacağını anladığında gidecekti.
Hasan amca kasanın başında oturmuş kendisiyle yaşıt gözüken başka bir adamla sohbet ediyordu. Hemen yanda duran bezi alıp tezgahın üstünü şöyle bir sildim. Bu hareketimden memnun kalmış gibi rahatça arkasına yaslandı. Fazla göze batmadan ona çalışkan olduğumu göstermem gerekiyordu.
Kapıdan girip soluklanmaları biten müşteriler ile ilgilenmeye başladım. Fazlasıyla atik çalışıyordum. Hiçbir siparişi aksatmıyordum hatta bazı müşterilerden övgü bile alıyordum. Savaş ise tüm bu sürece bizzat şahit oluyordu, ayaklarımın üzerinde nasıl durduğumu görüyordu ama yine de çekip gitmiyordu. Arada beni çağırıyor konuşmam için gözümün içine bakıyordu ama tek kelime etmiyordum. Sadece eğer istediği bir şey varsa onu servis ediyordum o kadar.
Bu şekilde birkaç saat daha geçti ve öğlen oldu. Hasan amcanın dediği öğle arası yoğunluk başladı. Öğrenciler bir bir kapıdan giriyor ve siparişler birikiyordu. Hasan amca işlerin yetişmeyeceğini anladığında beni mutfağa gönderip kendisi hem siparişleri aldı hem kasaya baktı.
"Hazal sen şu malzemeleri doğra bende hamuru açayım."
Hemen işe koyuldum. Hızlıca bir kenarda duran pizza malzemelerini doğramaya koyuldum. Yağız hem hamurları açıyor hemde üzerini süslüyordu, Özge ise el çabukluğuyla hamburgerlerin içini dolduruyordu.
"Hasan amcaya söylüyorum ama dinlemiyor. Bize mutfakta yardımcı lazım."
"Hazal varya işte. Hızır gibi yetişti valla." Yağız'a teşekkür babında göz kırptım. Özge Yağız'a göre biraz daha serin duruyordu bana. Muhtemelen zamanla alışırdık birbirimize.
Hasan amca sesimizi duyduğu anda hemen başını içeriye uzatıyor ve konuşmak yerine çalışmamızı söylüyordu.
"Hazal buraya gel!" Telaşlı sesini duyduğumda eldivenleri çıkarıp hemen içeriye koştum. İçerisi resmen ana baba günü olmuştu. Öğrenciler sabırsızlıkla siparişlerinin nerede kaldığını sorup duruyordu.
Hasan amca yorulmuş gibi nefes nefese kalmış bir yandan onlara laf yetiştirirken bir yandan da bana arkadaki masaları işaret ediyordu.
"Meyve suyu dökülmüş hemen bir paspaslayıver." Hızımı kesmeden paspası kaptığım gibi kalabalığı yardım ve işe koyuldum. Bu sırada gözüm Savaş'a takıldı. Beni oradan oraya koştururken gördükçe kendi kendine söyleniyor gibiydi.
Pas pas işini bitirip belimi doğrulttuğumda anlık bir göz kararmasıyla dengemi kaybettim. Siktir... Sıkı sıkı tuttuğum paspasın sapından ayakta durmak için güç aldım.
"Aman kızım iyi misin!"?
"İyiyim.." Derin bir nefes aldığımda kendimi daha iyi hissetmiştim. Yaşadığım anlık bir şeydi gelip geçmişti.
"Gel otur şuraya da bir su iç." Kolumdan tuttuğu gibi masadaki boş sandalyeye oturttu. Kalkmak için yeltendiğimde ise izin vermedi ve Hasan amcaya seslendi.
"Hasan! Senin bu yeni kız fenalaştı. Bir bakıver buraya."
"İyiyim ben teyzecim bir şeyim yok. Çalışmam lazım benim-"
"Noldu!?" Sık aldığım nefeslerimin arasında gelenin Hasan amca değil Savaş olduğunu gördüm.
"Yok bir şeyim." Elimi çarpıntısı tutan kalbime götürdüm.
"Tansiyonu düştü herhalde bayılacaktı az daha." Bu teyze niye bu kadar abartıyordu? İyiydim ben. Anlık bir şey olmuştu zaten bu herkese olmaz mıydı?
"Bakayım sana.." Savaş dizlerinin üzerine çökmüş fazlasıyla benimle ilgiydi. Önce önüme düşen saç tutamlarımı geriye itti sonra ellerimi tuttu.
"Çok yoruldun sabahtan beri çalışıyorsun." Bunu söylerken henüz yeni yanımıza gelen Hasan amcaya imalı imalı baktı.
"Yavrum sen doktor musun?" Ortalığı ayağa kaldıran teyze yanıma bir sandalye çekip oturdu. Ben ise elleri ve gözleri benden ayrılmayan Savaş'ı izliyordum. Az önce yanağımı okşadı...
"Doktor adayıyım teyzecim. Henüz okulum bitmedi."
"Ay benim şu kolumda kaç gündür bir ağrı var-"
"Melehat bir dur Allah aşkına sırasımı şimdi?" Hasan amca yanımdaki teyzeye çıkışıp o da dizlerinin üzerinde çöktü ve nazikçe kolumu tuttu.
"Ne oldu Hazal? Hasta mısın kızım?"
"İyiyim ben Hasan amca. Sabah bir şey yememiştim ondan oldu herhalde hemen toparlarım şimdi."
"Hii! Kız aç aç çalışılır mı? Biz ikinci öğüne geldik buraya sen daha kahvaltını yapmadın mı?" Yanımdaki teyze sesini yükseltip bana azar çekmeye başlayınca yüzümü ekşittim. Başımda biriken kalabalığın gürültüsü birden başımı ağrıtmaya başlamıştı.
"Zaten ne zaman kendini düşündün ki?" Savaş ağzının içinde homurdansada duymuştum. Haklıydı. Çevremdeki insanlar sağ olsun... Sevdiklerimi koruyacağım diye kendimi unutuyordum.
"Benim hatam.. kızı ilk günden bu kadar yormamalıydım. Akşama kadar çalışması gereken işi birkaç saatin içine sığdırdım. Bugünde dükkanın en yoğun olacağı gün tuttu."
"Senin ne suçun var amca. Ben kendime bakmadım." Ellerimi Savaş'ın ellerinden kurtarıp ayağa kalktım.
İyi olduğumu gören kalabalık dağılıp siparişlerini beklemeye başladı.
"Ben şimdi kendime gelirim devam ederim kaldığım yerden." Tezgahın arkasına geçip önlüğümü takmaya yeltendim.
"Bırak onu hemen.. bugünlük bu kadar yeter. Gerisini çocuklarla ben hallederim. Sen eve git dinlen."
"Ama olur mu akşama daha çok var."
"Olur olur. Ben senin nasıl çalıştığını gördüm o bana yeter. Biz sensiz bir gün daha idare ederiz. Al bakalım şunu-" elime günlük yevmiyemi sıkıştırdı.
"Bari yarısını verseydin patron."
"Hazal! Kızdırma beni bak. O senin hakkın. Şimdi git eve dinlen yarın yine aynı saatte bekliyorum."
"Sağ ol patron." İçerideki eşyalarımı alıp çıktım kafeden. Bugünü böyle hayal etmemiştim. Neyse ki Hasan amca anlayışlı bir adamdı. İlk günden kaytardığımı düşünmek yerine benimle ilgilenmişti.
"Hazal? Yavaş yürüsene kızım düşeceksin şimdi." Arkamdan çıkıp gelmesine aldırış etmeden yürümeye devam ettim.
"Dur bir bakayım."
"Neye bakacaksın?"
"Sana." Bana yetişip kolumdan tuttuğunda durmak zorunda kaldım.
"İyi misin?"
"İyiyim ya da değilim sanane?" Bana gözlerini devirdi.
"Bak bu işin sonu iyiye gitmiyor sana söyleyeyim. Tepem atarsa-"
"Ne olur tepen atarsa? Yine mi bayıltıp kaçırırsın beni?" Keyifle kollarını önünde bağladı.
"Sana ne olacağını söyleyeyim mi?"
"Söyle!?" Bende tıpkı onun gibi kollarımı önümde bağlayıp diklendim.
"Benim seni kaçırmama gerek kalmayacak sen kendin bana kaçacaksın."
"Çok beklersin!" Sinirle arkamı dönüp topuklarımı yere vura vura yürüdüm. Ben ona kaçacakmışım öyle mi? Beni aldatan adama kaçacağım? Yok artık!
"Bu hallerini öyle çok özledim ki.." Durdum. Özlemiş miydi gerçekten?
Omzumun üzerinden ona baktım.
"Yalancı." Tam gitmek için adım atmıştım ki hızla atılıp kolumu tuttu. Beni durdurdu ama tek bir kelime söylemedi. Sadece gözlerine baktım. Sanki gözleriyle konuşuyordu benimle. Öyle yoğun bakıyordu ki... Kendimi boğuluyormuşumda son anda onun gözlerinde hayat bulmuşum gibi hissettim. Öyle derinden bir nefes aldım ki hasret kaldığım bu tanıdık koku ciğerlerime bayram havası getirmişti.
"Özledim..." Bende özledim.
Öyle çaresiz baktı ki ilk defa ona inandım. Beni özlediğine değil çaresiz kalışına inandım. Keşke beni gerçekten özleseydi. Çünkü ben onu çok özlemiştim.
"Yemek yemem lazım."
"Yemeğe gidelim o zaman."
"Kendim yaparım."
"Birlikte yapalım."
"Sen yemek yapmayı bilmiyorsun ki?"
"Sen öğrettin ya." Gülesim geldi birden. Hatta kendimi tutamadım güldüm. Ben gülünce o da güldü.
"Bıçak tutmayı bile beceremiyorsun..."
"Öğret o zaman." Kolumu tutuşu yumuşadı. Kaşlarımı çatmak istedim ama çatamadım. Ben yumuşadım.
"Ben.. gidiyorum. İşim gücüm var. Oyalama beni." Kendime geldiğim gibi yoluma devam etmeye başladım. Hatta ilk gördüğüm markete girip yemeklik malzemeler almaya başladım. Dünden beri deli gibi açtım. Canım bol yoğurtlu bir makarna çekiyordu.
Sepetime elimdeki paraya göre birkaç bir şey attım. Her şey o kadar pahalıydı ki alabildiğim tek şey makarna, yağ, yoğurt ve salça oldu. Bir süre bunlarla idare ederdim. Elimdeki parayı fazla çarçur etmeden biriktirip Selin'e olan borcumu da ödemeliydim.
"Demek bize makarna yapacaksın." Olduğum yerde sıçrayıp parmağımla damağımı havaya kaldırdım. Ciddi miydi o?
Bana aldırış etmeden sepetime birkaç malzeme de o koydu.
"Bende ortaya salata yaparım." Her şey normalmiş gibi alışverişe devam etti.
"Napıyorsun sen?"
"Alışveriş yapıyorum."
"Benim sepetime atıyorsun?"
"Sana alışveriş yapıyorum çünkü."
"Bence sen beni delirtmeye çalışıyorsun!" Onun aldıklarını tek tek raflara yerine koydum.
"Beni aç mı bırakacaksın?" Masum masum suratıma baktı.
"Dün akşamdan beri doğru düzgün yemek yemedim."
"Yeseydin. Ben mi dedim aç aç bekle diye?"
"Nöbet yerimden ayrılamam ama."
"Ben mi dedim nöbet tut diye?"
"Güzelim senin bir şey demene gerek yok ki. Gözlerin her şeyi anlatıyor zaten."
"N-ne diyormuş benim gözlerim?"
"Gitme diyor. Beni bırakma diyor."
"Hiçte bile. Sen öyle görmek istiyorsun. Ben yoluma bakıyorum sen bana bakıyorsun."
"Benim yolumda sen varsın çünkü." Anlaşılan kalbimi kazanmaya ant içmişti. Dik dur Hazal!
"Yanlış yoldasın!"
Bir şey demesini beklemeden kasaya gittim. O hala peşimden geliyordu ama aldırış etmedim. Aldıklarımın parasını ödeyip çıktım marketten. Ben nereye gidersem peşimden mi gelecekti böyle? Mahalleye rezil olacaktım.
Sonunda evime geldiğimde binanın dış kapısını sertçe onun suratına kapattım. Evime kadar girmeyi umuyorsa boşuna hayal kurmuş demektir.
Eve çıkmadan önce ev sahibime uğrayıp kombiyi yaptırıp yaptıramayacağını sordum. Bu konu çok ciddiydi. Havalar çok soğuktu ve pencereler hava geçirdikçe evin dışarıdan farkı yoktu. Beni geçiştirdi ama eminim bir şeyler yapacaktı. Sonuçta ona parasını ödüyordum.
Kendimi eve attığımda rahat bir nefes aldım. Yaptığım ilk şey makarna suyunu ocağa koyup evdeki fazla bez ve havluları ise cam ve kapıların arasına sıkıştırmak oldu. Böylelikle eve giren soğuk havayı biraz olsun kesmiş oldum. Bu sırada gözlerim dışarıda onu aradı. Arabası hala aynı yerinde duruyordu ama kendisi ortalıkta görünmüyordu. Demek ki buralarda bir yerdeydi.
Perdelerimi çekip makarna haşlanana kadar oturdum biraz. Aklımı öyle çok bulandırıyordu ki. Dışarıdan birisi görse onun bana kör kütük aşık olduğunu düşünürdü. Ya öyleyse? Gerçekten dediği gibi bana aşıksa? Beni gerçekten seviyorsa? Sevmese neden kapımda yatsın değil mi?
Bir an da kendimi kendimi gelin güvey etmeye başladım. Gerçekleri değilde olmasını istediklerimi düşündüm. Belki de bana Anıl'ın kızı olduğum için yaklaşmamıştı. Çünkü ona o adamın kızı olduğumu söylediğimde çok şaşırmıştı. Belki de gerçekten bilmiyordu. Belki de dediği gibi beni çok seviyordu. Hep sevmişti. Olamaz mıydı? Çünkü ben onun beni sevdiğini her saniye hissediyordum. Bakışında, dokunuşunda, öpüşünde, düşüncesinde. Bir an olsun şüpheye düşürmemişti beni. Her şey bu kadar gerçekken nasıl olurda bir gecede başkasıyla nişanlanırdı aklım almıyordu. Başka bir kızın varlığını hiç hissetmemiştim. Beni hep aradı, hep ziyarete gelirdi, o gelemezse ben ona giderdim. Sadece yeraltına indiği zamanlar onu uzun süre özlerdim o kadar. Bana bu kadar zaman ayırırken o kızı nasıl idare edecekti ki?
Off! Aklım öyle çok karıştı ki. Onu dinlemeli miydim bilmiyorum? Sürekli bana gerçekleri anlatmaktan bahsediyordu ama ben kendi gördüğüm gerçekten başka bir şeye inanamıyordum. O gün orada yaşadığım hayalkırıklığını unutamıyordum. Meryem teyze, Levent amca, Doruk ve Bora hepsi o gün oradaydı. O gece orada her ne oluyorsa bu gerçekti çünkü. O organizasyon oradakiler için gerçekti. Savaş ne kadar inkar etse de gerçekti.
Düşüncelerim için için beni kemirirken kalkıp pencereden dışarıya baktım. Hala buradaydı.
Bir şey yemiş miydi ki?
Ne kadar aç aç dayanabilirdi ki? Acıkınca gidecekti değil mi? Hem havada çok soğuktu araba üşürdü. Dayanamayacak hâle geldiğinde illa ki gidecekti. Geri gelir miydi ki?
Pencerelerime birden damla damla yağmur damlaları düştü. Hava birden bozmuştu. Sokak lambasına baktığımda yağmurun şiddetini gördüm. Ya giderse? Bu havada araba sürmesini istemiyordum. Gözümde birden o gece canlandı. Hava tıpkı kaza yaptığımdaki gibi kasvetliydi. Ya o da kaza yaparsa? Ne yapardım o zaman ben?
Nasıl oldu bilmiyorum ama kendimi çoktan dış kapının önünde bulmuştum. Hiç düşünmeden dışarıya çıkıp arabasının yanına kadar gittim. Gidecek diye öyle çok korkmuştum ki üzerime bir şey almayı bile akıl edememiştim. Ayağımda ise ev terlikleri kalmıştı.
Camı tıklatmama gerek kalmadan o beni farketmişti. Hatta farkettiği an arabadan inip telaşla elimi tuttu.
"Ne oldu!? Niye böyle çıktın dışarıya? Bir şey mi oldu güzelim?"
Gözleri bir sorun olup olmadığını anlamak ister gibi etrafı taradı.
"Gidecek misin?"
"Gitmeyeceğim." Üzerindeki montunu çıkarıp çoktan sırılsıklam olmuş üzerime örttü. Şimdi de kendisi ıslanıyordu.
"Hava çok kötü. Ben gittiğimde de böyleydi. Sen gitme." Derin bir nefes aldı. Yüzümü okşamasına izin verdim. Hatta alnımı öptü bir şey demedim. Kaza yapacak korkusundan akıl mı kaldı bende.
"Gitmem."
"Ama ıslandın şimdi. Böyle mi bekleyeceksin?"
"Beklerim." Aptal.. Hasta olurdu böyle. Nasıl kıyacaktım şimdi ona? Yaptığı iş miydi yani?
Arkamı dönüp eve doğru yürüdüm. Eli hala elimdeydi ve bırakacak gibi olduğunda ben bırakmadım. Onu böyle bırakamazdım.
"Gel benimle." Hiç itiraz etmedi. En baştan istediği de buydu sanki. Ben elimi gevşetsemde o sıkı sıkı tuttu. Sadece kapımı açmak için elini bırakmak zorunda kaldım.
Omzumun üzerinden ona bakmak istediğimde ise bu kadar yakınımda olduğunu bilmiyordum. Tek bir sıcak nefesi üşüyen burnumu anında ısıtmıştı.
"Yerler kuruyunca gidersin."
"Sabaha kadar kurumaz ki."
"Sabah gidersin o zaman." Tebessüm etti.
"Olur..."
Tekrar önüme dönüp zor bela kapıyı açtım. Ev sahibine şu kapıyı da değiştirmesini söylesem iyi olurdu.
İçeriye girdiğimizde benim terliğimi çıkarttığım gibi o da ayakkabısını çıkarttı. Önüne bir tane misafir terliği koydum bir tane de kendim giydim. Yerler soğuk olduğu için terliksiz basılmıyordu.
"Şöyle geçebilirsin." Gözleri merakla etrafta geziniyordu. Bu zamana kadar ikimizde hiç böyle eski bir evde kalmadığımız için tıpkı benim gibi o da garipsiyordu.
"Yemek yedin mi?" Başını iki yana salladı. Nasıl oldu bilmiyorum ama bir şekilde onun istediği raddeye gelmiştik. Yemeği birlikte yiyecektik.
"Burada bekle olur mu?" Tekrar başını salladığında onu salonda bırakıp çıktım evden. Hızla binanın merdivenlerini tırmanıp Can'ın kapısını çaldım. Neyse ki beni fazla bekletmedi.
Beni gördüğü gibi gözleri şaşkınlıktan açıldı.
"Bu halin ne? Dışarıda mı kaldın yoksa?"
"Boşver beni. Bana acil seninkilerden kıyafet lazım."
"Ne alaka?" Garip garip suratıma baktı.
"Bir arkadaş için. Ödünç verebilir misin?"
"Şu sabahtan beri kapıda bekleyen arkadaş mı?" Mahçup bir şekilde başımı salladım. Demek fark edilmeye başlanmıştı.
"Bekle burada." Gidip bir süre sonra geri döndüğünde elinde bir poşet kıyafet vardı.
"Teşekkür ederim." Hızla çıktığım merdivenleri inip eve girdim. Savaş bıraktığımın aksine salondan çıkmış ocak başında resmen yemek yapıyordu. Çıplak bir şekilde yapıyordu. Üzeri çıplak. Sadece üzeri. Bu soğukta. Çıplaktı yani.
Beni gördüğünde gülümsedi. Bense onu incelemekten doğru dürüst tepki veremedim. Vücudu... son bıraktığım gibi değildi. Yara izleri vardı. Çok vardı. Ama nasıl..? Neden?
Ne ara ona yaklaştım bilmiyorum. Elimdeki poşeti tezgaha koydum. Muhtemelen beni farketmedi. Bir tavada salçalı sos kavuruyordu. Ne zaman ona dokundum işte o zaman durdu. Sırtına dokundum. Yara izlerine, morluklarına dokundum. Bu izler onun sırtındaydı ama acısı benim kalbimdeydi.
"Anıl mı? O mu yaptırdı?" Derin bir nefes aldım. Ona Savaş'a dokunmamasını söylemiştim!
"Bir kısmını.. anlatırım sonra ya çokta önemli değil." Önemli... Çok önemli. Canının yanması çok önemliydi. Onu böyle görmek beni üzmüştü. Benim yüzümden bu halde görmek biraz da öfkelendirmişti.
"Giy bunları." Bozulmuş bir şekilde mutfağı terkedip yatak odasına girdim. Üzerimdeki ıslak kıyafetleri çıkarıp kuru bir şeyler giydim. Henüz saç kurutma makinem olmadığı için havluyla idare etmem gerekiyordu. Bir tane kendime bir tane de Savaş'a havlu çıkardım. Odadan çıktığımda Savaş'ta üzerini değiştirmiş bir şekilde banyodan çıkıyordu. O banyodan kim çıksa kaşları çatılırdı zaten.
"Bu evi çok mu aradın?"
"İlk görüşte tuttum." Havluyu eline tutuşturup mutfağa girdim. Adamla yemek yapmayı bilmiyorsun diye dalga geçiyordum ama yaptığı sos insanın iştahını açacak türde kokuyordu.
"Bu kıyafetler kimin?" Ses tonu fazlasıyla imalıydı.
"Bir arkadaşın."
"Kim işte o arkadaş?" Yanıma gelip elini tezgaha dayadı. Bense pek umursamadım. Haşladığım makarnayı çıkardığım tabaklara böldüm.
"Can." Şekilden şekle girmesi beni hoşnut etse de elimden geldiğince tepki vermemeye çalıştım. Şımarmasını istemiyordum.
"Kim ki o? Nereden tanıyorsun?"
"Komşum. Bir sorun mu var?"
"Kaç numara?" Tıpkı bende onun gibi tek elimi tezgaha dayayıp ona doğru döndüm.
"Ne yapacaksın kaç numarada oturduğunu?"
"Bende arkadaş olurum." Kaşlarım havaya kalktı. Neden durduk yere benim komşumla arkadaş olsun değil mi? Besbelli kıskanmıştı beni.
"Hatta sen tanıştır bizi." Gözlerimi devirdim.
"Çocuk Selin'in sevgilisi. Zaten o olmasa bu evi tutamazdım ilk günden sokakta kalırdım."
"Sokakta kalmazdın." Onu es geçip masaya oturdum. O da tam karşıma oturdu.
"Haklısın kapı gibi abim var değil mi? Ona giderdim en kötü."
"Bir de ben varım tabi." Gayet sakin bir şekilde spagettimi çatala dolayıp dudaklarıma doğru götürdüm.
"Sen yoksun Savaş." Gözlerimi ondan çekip yemeğimi yemeye koyuldum.
"Varım. Şu an da buradayım."
"Gideceksin."
"Belki gitmemi istemezsin." Gözlerimi ona diktim. Alaylı bir konuşması vardı.
"Sabahtan akşama kadar fikrin değişebiliyor çünkü." Derin bir nefes aldım. Anlaşılan onunla sabahı zor edecektim.
"Bence sen seni eve aldığıma şükret. Sadece sus ve yemeğini ye. Gözüm dışarıda olacak. Yağmur kesilip yerler kuruduğu an da seni kapı dışarı edeceğim."
"Sustum.."
Bir süre ikimizde sessizce yemeğimizi yedik. Bence o benim huyuma gidip gerçekten susmak istiyordu ama ben deli gibi konuşmak istiyordum. Ona söylemek istediğim o kadar çok şey vardı ki. Ama kendimi tuttum. Ona olan kırgınlığımı yeterince dile getirmiştim ve o da bunu çok iyi anlamıştı. Daha fazla bu konuları konuşup eski günlerimi tekrar tekrar hatırlamak istemiyordum.
Son lokmamı yiyip arkama yaslandığımda onun çoktan yemeğini bitirmiş beni izlediğini gördüm.
"Konuşalım mı biraz?" Sürekli benimle konuşmak istiyordu ama ben onu dinlemek istemiyordum. Kaçıyordum. Söyleyeceklerinden korkuyordum.
"Bulaşıkları yıkamam lazım."
Çeşmeden sıcak su akmadığından bulaşıkları yıkamak için ocağa su koydum. Tam masadan boş tabakları almak için uzanmıştım ki aynı an da o da almak için hamle yapmıştı. Parmakları usulca parmaklarımı okşadı.
"Üşümüşsün."
"Isınırım birazdan." Bekleme yapmayıp devam ettim. Fazla bulaşık yoktu. İki tabak iki tencere. Hızlıca yıkayıp lavaboya koydum. Bana izin vermeden Savaş duruladı hepsini. Hatta bir bezle de yemek yediğimiz masayı sildi. Bu hareketi hoşuma gitmişti. İleride evlenecek olsak işleri benim üzerime yıkmak yerine gerekli sorumluluğu üstlenecekti. Güzel...
Tam dalıp gitmiştim ki düşündüğüm şeyle gözlerim kocaman açıldı. Onunla evlenmek mi? Henüz onu affetmemişken evliliği nasıl düşündüm birden? Ben gerçekten aptal olabilir miyim acaba? Küçüklükten beri birkaç tahtam eksikti zaten.
"İyi misin?"
"Yorgunum." Onu buyur etmeden geçip koltuğa oturdum. Kenara katlayıp koyduğum battaniyeyi bacaklarıma örttüm. Savaş ise onu dinlemediğim için sabır çekip yanıma gelip oturdu.
"Bu ev çok soğuk."
"Kombi bozuk."
"Yaptıralım o zaman."
"Ev sahibine söyledim ilgilenir o."
"Ne zaman ilgilenecek? Hastalanıp yataklara düştüğünde mi?" Sinirlendi birden. Bir şey demedim. Kombinin bozuk olması çok ciddi bir sorundu ama verdiğim kiraya bakılınca da bu devirde resmen bedavaya yaşıyordum.
"Kapında kırık zaten. Hırsız gelse hiç zorlanmadan içeriye girer." Onu umursamadan elime aldığım kumandayla televizyon kanallarını gezmeye başladım.
"Düşünme sen boş ver."
"Hazal delireyim mi istiyorsun?" Kumandayı kenara koyup biraz ona doğru döndüm.
"Delirirsen ne olacak?" Aramızda bir karış mesafe ya var ya yoktu ve deliren her an ben olabilirdim. Her an bir delilik yapıp bir nefes kadar uzağımda olan dudaklarına yapışabilirdim. Sonuçta deli benim göbek adımdı.
"Kaçırırım seni." Gittikçe ona çekiliyordum. Gerçekten çekiliyordum. Omzumun üzerinden belime kaydırdığı eliyle beni kendine yaklaştırdı.
"Nereye?" Öyle çok yakındık ki kendi nefesim onun tenine çarpıp tekrar bana dönüyordu.
Sabah beri onu uzak tutma çabalarım resmen boşa çıkmıştı. O bana bu kadar yakınken nasıl uzak durabilirdim ki zaten. Ne aklım ne kalbim ne de bedenim istiyordu bunu. Her zaman istediğim şeyi istiyordum. Onu istiyordum.
"Hayalimize." Heyecanlandım. Aklıma bir an da gördüğüm rüya düştü. Gerçekler ortaya çıktığında hayalimizi gerçekleştirebilecek miydik? Bu mümkün müydü? Onunla ben gerçek bir aile olabilecek miydik? Bizim çocuğumuz olabilir miydi? Düşüncesi bile aklımı başımdan almaya yetiyordu.
"Bu mümkün mü?" Fısıltım ona ulaştığı an da yanağıma uzun bir öpücük bıraktı. Alnımı alnına dayadığımda derin bir nefes aldım. Uzun zaman sonra ilk defa aldığım nefes bana hayat olmuştu sanki.
"Senin için her şeyi yaparım. Senin için ölü-" Cümlesini devam ettirmesine izin vermeden parmağımla dudağına dokundum. O kelimeyi duymak istemiyorum.
"Şşt." Uzunca yanağını okşadım. Nasıl da ona dokunmayı özlemiştim. Kollarının arasında olmak nasıl da huzur vericiydi. Bu zamana kadar onsuz nasıl hayatta kalmıştım ben?
"Gerçeği duymak istiyorum?" Kendimi biraz geriye çekip gözlerine sabitlendim.
"Yalan dolan olmadan. Ne olduysa onu anlat."
"Öncesinde bir şey söylemek istiyorum." Başımı salladım.
"Ben seni çok seviyorum.." Gülümsedim. Bana yine eskisi gibi bakıyordu. İçim zaten kıpır kıpırdı ama şimdi kalbimde bastırdığım o eski duygularım gün yüzüne çıkmaya başlamıştı. Kalbimin tekrardan ısınmaya başladığını, tekrardan alev alev yanmaya başladığını hissettim.
Ben galiba dayanamayacaktım.
Öpecektim. Evet öpecektim.
Yüzündeki elimi boynuna doğru indirdim. Tam onu kendime doğru çekmeye hazırlanıyordum ki çalan telefonla tüm bu atmosferin bozulduğunu cesaretimin de kaybolduğunu hissettim. Polarımın cebindeki telefon birden gürültüyle titremeye başladığında sıçrayarak geri çekildim.
"Böyle anlarda çalan hep senin telefonun oluyor biliyorsun değil mi?"
Utandım.
Elim ayağıma dolaşmış gibi önce ne yapacağımı bilemedim. Yüzüne bakamadım. Terleyen avuç içlerimi üzerimdeki taytıma sürdüm. Ne yapacaktım?
"Telefon." Cümle bile kuramadım.
"Evet güzelim telefon. Cebinde." Evet cebimde. Telefon cebimde. Evet. Açmalıyım sanırım. Elimi cebime atar atmaz telefon kesilmişti. Telefonu çıkarıp sehpanın üzerine koydum. Of! Aklım gitti birden ve o her şeyin farkındaydı.
Öncelikle derin bir nefes alıp verdim. Tamam... Her şey yolunda. Önce onu dinleyeceğim ondan sonra onu öpeceğim. Evet. Sıralama bu şekildeydi. Dinlemeden öpemezdim.
Eğer dinledikten sonra duyduklarım hoşuma gitmezse ne olacaktı? Öpemeyecek miydim onu? O zamanda ona veda öpücüğü verip kapı dışarı ederdim olur biterdi. Her halükarda öpüşecektik yani. Güzel.
"Seni dinliyorum." Tek dizimi bacağımın altına alıp ona doğru döndüm. Fazla yaklaşmadım. Onu dinlerken aklım başımda olsa iyi olurdu. Tam cümleye başlayacağı sırada telefonum tekrar çaldığında hırsla bir nefes aldı. İkimizde aynı anda sehpanın üzerindeki telefonuma baktığımızda çok farklı duygulara büründük. Ekrandaki erkek ismi beni paniğe sokarken büyük ihtimalle Savaş'ı yine kıskançlık moduna sokmuştu.
"Umut!?"
"Açmam lazım. Önemli olabilir." Onu dinlemeden uzandığım gibi telefonu açıp kulağıma dayadım. Ne kadar da salaktım. Dünden beri Umut'a ne halde olduğumu haber etmemiştim. Kim bilir nasıl merak etmiştir. Bir yandan da korktum. Savaş'ın Anıl'ın bir diğer çocuğuna nasıl yaklaşacağını bilmiyordum. İntikam uğruna kardeşime zarar vermesinden korkuyordum.
"Önemli!?"
"Alo? Haber veremedim kusura bakma iyi misin?"
"Abla?" Sesi normal değildi. Anlarım ben hemen. Bir şey olmuştu.
Korkuyla ayağa kalktım. Onu yalnız bıraktım ve o iyi değildi.
"Buraya gelebilir misin? Bana yardım etmelisin." Sesi titriyordu.
"Nerdesin?" Dizlerim titremeye başladığında ayakta durabilmek için Savaş'a tutundum. Anlamaz gözlerle bana bakıyor bir cevap bekliyordu.
"Ben kurtulamadım bu şeyden."
"Neyden kurtulamadın canım? Biri bir şey mi yaptı?"
"Abla sadece gel."
"Nerede olduğunu söyle bir tanem geleceğim."
"Bilmiyorum... Birileri vardı burada. Birisi bana vurdu burnum kanadı. Tüm paramı aldılar. Babamın aldığı saatide aldılar. Şimdi bir çocuk var burada. Bir sokak çocuğu. Başımı bekliyor. Bir tane köpeği var elimi yalıyor." Sarhoş muydu? Anlamıyordum ki!
"Telefonu o çocuğa ver hadi." Arkadan boğuk boğuk konuşma sesleri geldi. Sonra gerçekten de küçük bir çocuğun tiz ama canlı sesini duydum.
"Alo hanımefendi orada mısınız?"
"Umut iyi mi?"
"Kendinde değil. Uzaktan gördüğüm kadarıyla gaspa uğradı. Belalı tipler dağılınca da yanına geldim. Bu abinin kafası uçmuş abla ne dediğini bilmiyor."
"Neredesiniz şimdi?"
"Abla hani it kopuğun takıldığı bir park var bildin mi?"
"Ne!? Neresi orası!?" İt kopuk derken? Neredeydi bu çocuk!?
"Versene sen bana şu telefonu! Alo!?" Dizlerimin bağı çözülüp koltuğa düştüğümde Savaş olaya el atmış ve adresi çıkarmaya çalışıyordu. Bir yandan da bana bardağa su koymuş getiriyordu.
Tek seferde suyu kafama diktim. Kendine gel Hazal! Kardeşinin sana ihtiyacı var! Kendine gel!
"Ben gelene kadar başından ayrılma bir şey olursa da hemen ara tamam mı?"
Telefonu kapattıktan sonra cebine attı. Dizlerinin üzerinde eğilip ağlamaklı halime baktı.
"Aldın mı adresi?" Gözlerini bir süre titreyen sol elimden ayırmadı.
"Aldım."
"Gitmem lazım! Neredeymiş?"
"Ben götüreceğim seni... Umut'un kim olduğunu söyledikten sonra."
"Önce beni ona götürsen sonra açıklasam? Lütfen!" Uzatmadı. Elimden tuttuğu gibi beni ayağa kaldırdı. Bir şey demedi. Ne düşündüğünü bilmiyordum. Fakat gereksiz kıskançlık yapmadı çünkü bana başka bir erkeği yakıştıramadı. Öyle biri olmadığımı biliyordu.
"Teşekkür ederim." Şu an öyle minnettardım ki ona. O olmasaydı nasıl gidecektim? Ne yapacaktım bilmiyorum.
Üzerimize montlarımızı giyip vakit kaybetmeden evden çıktık.
"Çok korktun?"
"Onu da kaybetmek istemedim."
Yol boyu başka bir şey konuşmadık. Aklım hep Umut'taydı. Ne geldi başına? Neyden kurtulamadı? Nasıl gaspa uğradı aklım almıyordu. Daha dün sabah sapasağlam bıraktım onu. Allah biliyordu ya aklıma gelenin başıma gelmesinden korkuyordum.
Yol nasıl geçti bilmiyorum. Savaş öyle hızlı kullandı ki arabayı hem korkudan hem de kardeşime yetişememekten ağzımı açıp bir şey demedim. Ama çok korktum. Havanın böyle yağmurlu olması, arabanın son sürat gitmesi hiç iyiye alamet değildi. O gaza yüklendikçe gözümün önünde parça parça sahneler canlanıyordu.
"Savaş!" Tutamadım kendimi haykırdım adını. Ağladığımı gördüğü anda ani bir frenle sağa çekti arabayı. Of! Sırası değildi. Hemde hiç sırası değildi!
"Güzelim neden ağlıyorsun?" Yanağımdaki yaşları silip ellerimi tuttu dudaklarına götürdü.
"Ne oldu sevgilim?"
"Çok hızlı gidiyorsun... Kaza yapacağız."
"Tamam.. yavaş gidelim. Sen nasıl istiyorsan öyle gidelim."
"Korkuyorum."
"Korkulacak bir şey yok ben yanındayım. Bir şey olmayacak canımın içi." Sıkı sıkı kapattığım gözlerimi açtım. Onu da korkutmuştum.
"Özür dilerim. Ne yaptığımı bilmiyorum..-"
"Anlıyorum ben seni. Kolay şeyler yaşamadın ama buldum seni güzelim. Ben yanındayım artık. Birlikte üstesinden geleceğiz."
"Geçecek mi?"
"Geçecek. Söz veriyorum. Bütün yaralarını iyileştireceğim." Bana sarıldığında daha iyi hissediyordum. Varlığı gerçekten bana şifaydı.
"Gitmeliyiz. Ona bir şey olmadan gidelim lütfen." Saçlarıma uzun bir öpücük kondurup geri çekildi.
"Kimseye bir şey olmayacak." Bu sefer arabayı daha dikkatli kullandı. Gözleri arada bana değiyor ve arabanın hızına verdiğim tepkileri ölçüyor gibiydi.
"İyiyim ben."
Canı sıkılmıştı bu halime biliyorum. Bıraktığı ben ile bulduğu ben arasında dağlar kadar fark vardı da daha haberi yoktu.
Sonunda araba izbe bir mahallede durduğunda endişeyle indim aşağıya.
"Nerede!? Göremiyorum!?" Elimden tuttuğu gibi yürümeye başladık. Karşıdan karşıya geçtiğimizde bir yürüyüş parkının önüne gelmiştik. Etraf yıkık dökük, birkaç tane konteyner da ateş yakıp ısınmaya çalışan insanlar gördüm.
"Burasıda ne böyle!? Burada ne işi var!?"
"Bulduğumuzda sorarsın."
Park boyu yürüdükten sonra karşımdan koşarak geçen köpeğe baktım.
"Köpek... Köpek var demişti. Orada olmalı!" Savaş'ın elini bırakıp köpeğin geldiği yöne doğru koşmaya başladım.
"Hazal dur!"
"Umut!? Burada mısın?" Çevredeki birkaç evsiz insana aldırış etmeden koşmaya devam ettim. Çok değil biraz daha koştuktan sonra bankta oturan bir çocuk ve hemen ayaklarının dibinde yerde oturan bir silüet gördüm. Onlar olmalıydılar.
"Umut?"
Koşup hemen yere kapaklandım.
"Ne oldu sana!? Ne bu halin!? Kim yaptı!?"
"Benim canım ablam! Hemen geldin. Babam telefonu bile açmadı."
"Abla mı?" Hemen arkamda ayakta dikilen Savaş'a baktım. Fazlasıyla şaşkındı. Aklından birçok ihtimal geçtiğini biliyordum ama bir kardeşimin daha ortaya çıkacağını aklının ucundan bile geçirmediğine emindim.
Ona sadece başımı salladım. Evet bir kardeşim daha vardı. Evet Anıl'ın bir çocuğu daha vardı.
"Sen... Ne oldu sana? Sarhoş mu oldun sen?" Gözlerim vücudunda yara bere arar gibi gezindi. Üzerinde okul kıyafetleri vardı ve bayağı bir hırpalanmış gibi gözüküyordu. Üzeri sırılsıklam olmuştu fakat ciddi bir şeyi yok gibiydi.
Diğer tarafınada Savaş eğilip büyük bir incelikle yüzüne baktı.
"Sarhoş değil.."
"Ama bir şey olmuş. Normal gözükmüyor." Ben Umut'un kafası arkaya düştükçe onu tutuyordum. Üzerinde montu bile yoktu. Donmuştu kardeşim.
"Hastaneye götürmeliyiz."
"Hayır abla... Hastaneye gidemem. Babam öğrenirse beni gebertir."
"Neyi öğrenirse? Saldırıya uğramışsın Umut! Bunu yapanları bulmamız gerekiyor."
"Bekle.." Savaş'ı dinleyip geri çekildim. Aklım almıyordu. Umut'un bu saatte dışarıda ne işi olurdu? Başına ne işler gelmişti böyle?
"Bildiğin bir bağımlılığı var mıydı Hazal?"
"Hayır.. daha çocuk o-" elinde gördüğüm şeyle lafım yarıda kesildi. Adeta dondum kaldım. Bu olamazdı, olmamalıydı.
Uzanıp elindeki paketi aldım.
"Hayır... Söz vermişti."
Aklıma gelen başıma gelmişti. Bir daha yapmaz diye umut etmiştim ama yapmıştı.
"Söz vermiştin.."
"Özür dilerim."
"Söz vermiştin!" Birden iki elimle göğüsüne vurup tartakladım onu. Hem bağırıp çağırıyor hem de kendine gelmesi için sarsıp duruyordum.
"Bir daha olmayacak dedin! Söz verdin Umut! Aç gözlerini! Söz verdin bana!"
Onun başını bekleyen çocuk birden delirmemle korkup kaçarken Savaş'ta Umut'a zarar vermemem için beni tutmaya çalıştı.
"Yapma.. sakin olmaya çalış Hazal. İyi olacak o."
"Hayır.. bedeni kaldırmıyor biliyorum. Onu bir kere kurtardım zaten ama şimdi... şimdi öyle değil Savaş. Neden gözleri kapalı? Neden ölü gibi yatıyor?" Birden kardeşimin başını tutup göğüsüme doğru çektim. Onu yalnız bıraktım. Benim yüzümden! Benim yüzümden! Onu koruyamadım. Çok küçüktü daha ve ben onu koruyamadım.
"İyi olacak. Burada kalmayalım daha fazla eve götürelim onu."
"İyi olacak mı gerçekten?"
"Olacak. Sen iyi olursan ona da iyi gelirsin. Uyandığında sana ihtiyacı olacak o yüzden toparla kendini."
"Uyanacak değil mi?"
"Uyanacak. Hadi gidelim buradan."
Sıkı sıkı sardığım kollarımı üzerinden çektim. Savaş onu benden ayırıp güç bela omzuna attı. Bir yandan da ondan uzaklaşmamam için kolumdan tutup beni sürekli. Bir anlık gelen sinir krizi sonrası bacaklarımı hissedemez olmuştum. Ona bir şey olacak diye öyle çok korkmuştum ki bir ara kendimden geçeceğimi sandım.
Umut bana o maddeyi kullanmayacağına söz vermişti. Ona güvenmiştim. Şimdi neden ben gider gitmez kendini böyle bırakmıştı? Evde benim bilmediğim bir şey mi olmuştu? Babasıyla mı tartışmıştı? Neden bunu hem kendine hem bana yaşattı? Hiç mi düşünmedi beni!?
Arabaya geldiğimizde hızlı davranıp arka kapıyı açtım. Savaş onu özenle yatırıp üzerindeki montunu çıkarıp onun üzerine örttü. Bu süreçte ben vicdanımı az çok kaybetsemde o bir şey kaybetmemişti anlaşılan.
İkimizde arabaya binince önce klimayı açtı sonra bana doğru döndü.
"İyi misin?"
"Daha 16 yaşında..."
"İyi olacak.. sen varsın yanında."
"Onu yalnız bıraktım. Kendimi o evden kurtarıcam diye onu terkettim."
"Kendini kurtarmadan onu nasıl kurtaracaksın ki? Sen doğru olanı yaptın."
"Yardım ettiğin için teşekkür ederim."
"Senin bana teşekkür etmene gerek yok biliyorsun." Bilmiyorum.. Artık hiçbir şey bilmiyorum. Ne doğru ne yanlış bilmiyorum.
Yola çıktığımızda kemerimi takıp arkama yaslandım. Umut'u nasıl güvende tutacaktım ben? Bu yaşına kadar her istediğini elde eden bir çocuğun önünü nasıl kesecektim. Söz verse de güvenemezdim artık.
"Yanlış yoldayız."
"Doğru yoldayız."
"Savaş tabelayı görmedin mi? Sağdan devam etmen gerekiyordu. Benim evim-"
"O eve gitmiyoruz."
"Nasıl yani? Nereye gidiyoruz?"
"Çocuğu o soğuk ve rutubetli eve götürürsek sabaha daha beter hasta olur. Bizim evimize gidiyoruz. Rahat etmesi lazım." Bizim mi..?
"Bunu yapmak zorunda değilsin."
"Sadece onun için değil senin içinde yapıyorum. O ev senide hasta edecek o yüzden sende bir daha o evde kalmayacaksın."
"Kalacağım... Benim evim orası." Ters ters bana baktı.
"Neresi senin evin unutmuşsun sen. Hatırlarsın birazdan."
Gerçekten o eve mi gidecektik? Birlikte bir çok anımızın olduğu, birçok güneşli sabaha uyandığım o eve mi gidecektik? Bu bana hiç iyi gelmeyecekti.
Yol fazla sürmedi. Tanıdık bu mahalleye gelmek göğüsümü daraltmıştı. Demir kapı açıldı, bahçede tanıdık bir yüz bizi karşıladı. Önce Savaş indi arabadan. Onunla samimi bir şekilde selamlaştı. Sonda arabanın etrafını dolaşıp benim kapımı açtı. Dışarıya çıkmaya çekindim. Birçok kişi gibi onu da arkamda bırakmıştım ve bana nasıl bir tepki verecekti bilmiyorum. Aşağıya indim, Savaş'ın gölgesinden çıktım. Gözleri hemen beni buldu ve attığı adım yarım kaldı.
"Merhaba Cihan."
Ağzını açıp tek kelime edemedi. Yüzü çok sabitti. Biraz şaşırdı ama hemen toparladı. Belki de yaşadığımdan haberi vardı. Eski ortağım bana selam bile vermedi. Yanımdan geçip gitti Savaş'a yardım etti. Beni yok saydı.
"Kim bu?"
"Anlatırım sonra. Yardım et yukarıya çıkaralım."
İkiside Umut'un koluna girip onu eve soktular. Bende usul usul onları takip ettim. Yukarıdaki boş odalardan birine sokup yatağa yatırdılar.
"Ben kendi kıyafetlerimden bir şeyler getireyim." Cihan yüzüme bakmadan odadan çıkıp gitti. Savaş onun başının altındaki yastığı düzeltirken bende botlarını çıkardım ayağından.
"Sık sık kullanır mı?"
"Bu ikinci kullanışı olmalı."
"Henüz bağımlılık derecesinde değil yani?"
"Değil."
"İstersen içinin rahat etmesi için doktor çağırırım. Ama bana kalırsa sabahı bekleyelim uyansın."
"Bekleyelim."
Cihan elinde kıyafetlerle tekrar odaya girdiğinde Savaş beni dışarıya çıkarttı.
"Rahatla biraz. Onu buldun ve güvende şu an."
"Güvende mi?" Sırtımı duvara dayayıp gözlerimi ona diktim. Belki benim canımı alamamıştı ama kana kan diyip kardeşimin canını almak isteyebilirdi. Her an intikam ateşi alevlenip onu ele geçirebilirdi.
"Gerçekten mi? Ona zarar vereceğimi mi düşünüyorsun?"
"Ne düşüneceğimi bilmiyorum. O adam senin abini öldürdü-"
"Şşt.. sinirlerin bozuldu senin. Ne dediğini bilmiyorsun." Bana sarılmak için yaklaştığı sırada Cihan odadan çıkmıştı.
"Ne kullandığını biliyorum. Sabaha kadar anca kendine gelir, birkaç gün görüşü sıkıntılı olabilir ama geçer. Tabi devamı gelmezse. Eğer tekrar kullanmaya başlarsa ciddi sorunlarla karşılaşabilirsiniz."
"Sağ ol. Geç oldu sen dinlen artık." Savaş Cihan'ı gönderdikten sonra odaya girdim. Mışıl mışıl uyuyordu. Cebinden telefonunu çıkardım. Bu saat olmuş Anıl hiç merak edipte aramamıştı.
Kendi telefonumu alıp Yasemin'i aradım. Yine bir şeyler dönüyordu ama hayırlısı.
Savaş elinde birkaç pansuman malzemesiyle girdiğinde yerimden kalkıp ona yer verdim. Onun böyle ilgili davranması beni şüpheye düşürüyordu. Sonuçta o Anıl'ın oğluydu. Düşmanının oğlu. Bende düşmanının kızıydım. Ama bize düşman gibi davranmıyordu. Aksine fazlasıyla ilgileniyordu. En çokta benimle ilgileniyordu.
Telefon birkaç çalıştan sonra açıldı.
"İyi akşamlar Yasemin."
"İyi akşamlar. Nasılsın Hazal?"
"İyiyim. Umut benim yanımda onu haber vermek için aradım."
"Oh çok şükür! Bu saat oldu eve gelmedi diye endişe ettik. Mustafa okulun çevresine bakmaya gitmişti. Hemen ona haber vereyim merak etmesin."
"Anıl nerede?" O adamın adı anılınca bir anlık yaptığı işi durdurdu.
"Gelmedi. Ona da ulaşamadık. Nenem onun içinde çok endişe ediyor."
"Bir şey öğrenirsen haber verir misin?"
"Tabii. İyi akşamlar."
"İyi akşamlar.
"Anıl ortalıkta yok.. zaten peşime düşmemesinden anlamalıydım." Savaş umursamadı bile.
Umut'a yaptığı pansuman bitince yerinde doğruldu.
"Senin bir ilgin var mı?"
"Keşke olsaydı ama yok." Yerinden kalkıp çıkıp gitti. Giderken de söylenmeyi ihmal etmedi.
"Umarım bir yerde gebermiştir." O günlere de az kaldı. Başına bir şey gelmiş olabilirdi ama hayatta olduğuna emindim. Bu hayatta hastalık haricinde hiçbir güç onu öldüremezdi. Ne Savaş ne de ben.
Umut'un iyi olduğunu düşünerek odadan çıktım. Savaş yolumu bulabilmem için koridorun ve merdivenin ışıklarını açık bırakmıştı. Aşağıya indim ve mutfağa yöneldim. Birkaç bardak suyu kafaya diktim. Bazen kalbimin bu yaşananlara dayanmayacağını düşünüyordum. Bazense buraya kadar gelmişken bırakıp gitmek olmaz diyordum.
Bırakıp gitmek olmaz...
Kendimi birden merdivenlerin başında buldum. İkimizin kaldığı odaya inen merdivenlerin başında. Oraya kadar her yer karanlıktı sadece orası aydınlıktı. Dediğim gibi Savaş yolumu çizmişti bende o çizgiden çıkmadan devam ettim. Merdivenlerden inip kapıyı ardına kadar araladım.
Kapıyı açtığım gibi tanıdık koku suratıma çarptı. Her yer buram buram o kokuyordu. İçeriye loş ışık hakimdi. Hiç ses yoktu. Tereddüt etsemde birkaç adım atıp içeriye girdim. Hiç değişmemişti. Hiçbir şeyin yeri değişmemişti. Rafa koyduğum parfümüm bile bıraktığım gibi duruyordu.
Biraz daha ilerleyip sürekli film izlediğimiz koltuğun önüne geldim. Ona burada birçok kez sarılmıştım. Elim ister istemez kenarda katlı duran battaniyenin üzerine gitti. Her şey, en ufak bir detay bile bana birlikte geçirdiğimiz anları anımsatıyordu.
"Geç oldu, tüm gün yoruldun zaten. İstersen uyu biraz."
Banyoda olduğunu bilmiyordum. Elimdeki battaniyeyi yerine bırakıp arkamı döndüm. Üzerini değiştirmiş, kendi kıyafetlerini giymişti.
"Umut'un başında beklesem daha iyi olur." Tam gitmek için adım atmıştım ki kolumdan tutup durdurdu.
"Bırak rahat rahat uyusun. Madem uyumayacaksın gel biraz oturalım."
Birlikte koltuğa geçtik.
"Benim yaşadığımı... kim biliyor?" Derin bir nefes alıp tıpkı benim ona doğru döndüğüm gibi o da bana doğru döndü.
"Herkes delirdiğimi düşündü." Şaşırdım. O yaşadığımı söylemişti ama kimse inanmamış mıydı?
"Seni görene kadar kimse inanmayacak. İnanmasınlar zaten umrunda değil. Sadece sen bana inan yeter." Uzanıp elimi tuttu. Karşı çıkmadım. Koşup boynuna sarılasım vardı.
"Sen.. ne yaşadın?"
"Kötü şeyler." Elimi ondan çekip kendime sardım. Ona karşı fazlasıyla gardımı indirmiştim ama elimde hiçbir şey yoktu. Hiçbir şey bilmiyordum.
"Sana eziyet mi etti?"
"Sayılır."
"Ona mecbur değildin-"
"Mecburdum." Öfkelendi ama sesini yükseltmedi. Kendini tuttuğunu hissettim.
"Ben vardım."
"O gece.. benim için artık yoktun ve ben o kazadan sonra ona mecburdum. Sakın beni suçlamaya kalkma ne çektiğimi bi allah bilir bir de ben."
"İyi olmadığını görüyorum-"
"O geceden sonra bu benim en iyi halim Savaş. Daha fazla bu konuyu konuşmak istemiyorum. Lütfen sorma bir şey."
"Hiç mi merak etmedin?"
"Neyi?"
"Beni." Gözlerim doldu. Aylar geçti ama o hiç geçmemişti ki benden. Nasıl merak etmem? Sorulacak soru muydu bu?
"Beni öldüğüne inandırdın.. hiç mi için acımadı?" Henüz ben hiçbir cevap alamamışken hesap sorma sırası birden ona geçmişti.
"Benim için kolay mı oldu sanıyorsun!?"
"Hazal öldüğünü sandım!" Birden patladığında tutmakta zorlandığım göz yaşlarım tek tek akmaya başladı.
"Benim yüzümden! Benim yüzümden ölmüştün! Bana bunu yapmak zorunda mıydın!? Bunu yaşatmak zorunda mıydın!?"
"Canını yakmak istedim! Çünkü sen beni o gece çoktan öldürmüştün zaten!"
"Beni dinlemedin bile! Arkana bakmadan çekip gittin sonra haberini aldım, ben.. ben kendimi morgta buldum Hazal. Seni son kez orada gördüm. Kendini benim yerime koy-"
"Sus!"
"Orada yatan ben olsaydım-"
"Sus dedim!" Elimle ağzını kapatıp üstüne çullandım.
"Sen orada yatma diye ben şeytanın ininde yaşadım! İhanetine rağmen seni seçtim ben!" Yaptığı tek hamlede yerlerimiz değişmişti. Şimdi o benim üzerime doğru eğilmiş ve ona mani olmamam için ellerimi sıkı sıkı tutmuştu.
"Ben sana ihanet etmedim!"
"Öyle mi!? İkizin varda ben mi bilmiyorum!? Oradaki bal gibi sendin işte! Hepiniz oradaydınız! Annen, baban... Özellikle de baban! En başından beri oynadı benimle!"
"Ne saçmalıyorsun sen?"
"Hepinizin gözünü intikam boyamış birbirinizden haberiniz yok!"
"Ne demek bu Hazal!? Babamla ne alakası var!?"
"Git ona sor!" Var gücümle onu üzerimden atmaya çalışsamda beceremedim.
"Kalk üstümden hayvan!"
"Kızım ne diyorsun sen hayvan falan!? Daha birkaç saat önce bana sırnaşmıyor muydun?" Gözlerim kocaman açıldı. Ben mi sırnaşıyordum? O benim aklımı çeliyordu.
"Yoo! Gücüm yetse şuracıkta boğup geberticem seni ne sırnaşması!?"
"Kıyamazsın ki bana." Doğru.. kıyamazdım.
"Kalk üzerimden! Kardeşimle ben gidiyoruz buradan!"
"Hiçbir yere gitmiyorsun!"
"Gidiyorum!"
"Bir kere gitmene izin verdim bir daha izin verir miyim sanıyorsun!?"
"Ne yapacaksın beni bu odaya mı kilitleyeceksin!?"
"Gerekirse evet."
"O adamdan hiçbir farkın yok senin!"
"O şerefsiz seni odaya mı kilitledi!?"
"Sadece odaya kilitlemedi açta bıraktı dayakta attı! Hadi sende yap aynısı!" Birden gücü kesilip yanıma düştüğünde hemen kenara kayıp uzaklaştım ondan. Gerçekten beni buraya kilitler miydi?
"Vurdu mu sana?"
"Zoruna mı gitti? Sen bana daha beterini yaşattın!"
"Ben vazgeçmiştim.."
"Benden mi?" Masumca ona baktım. Benden mi vazgeçmişti? Ben onun için hayatta kalırken o benden mi vazgeçmişti?
"Vazgeçmiştim... Senin için. Öldürmeyecektim."
"Hayır Savaş..." Siktir! Söylediklerimle onu kızdırmıştım.
Dönüp bana baktı. Nefes alış verişi o kadar yavaştı ki bir an için nefesinin kesildiğini düşünmüştüm.
"Ona bulaşmayacaksın! Duydun mu beni?" Uzanıp yüzünü avuçladım ve kendime doğru çevirdim onu.
"Yalan söyledim. Bana hiçbir şey yapmadı. Seni kızdırmak için söyledim."
"Seni daha erken bulmalıydım."
"Peşine düşmeyeceksin değil mi? Söz ver?" Kollarını belime sardığında bende onun boynuna doğru sıkı sıkı sarıldım.
"Ölecek... Sana dokundu ya yeminim olsun o adam ölecek."
Kalbim korkuyla çarpmaya devam ederken ona daha çok sokuldum.
Bu işin sonu hiç iyi bitmeyecekti. Çünkü Savaş dahil Anıl'ı kimse öldüremezdi. O cani hastalığına yenik düşmediği sürece ölmeyecekti. Olan yine bize olacaktı.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 786 Okunma |
39 Oy |
0 Takip |
65 Bölümlü Kitap |