
Beraber olmayı beceremedik. Birlikte büyümeyi beceremedik. Ayrılmayı, hele vedaları hiç beceremedik. Bir şekilde uzaklaştık birbirimizden ama ne o benden gitti ne de ben ondan gidebilmişim.
1 ay öncesine kadar karşılaşmaktan korktuğum adamın şimdi kollarındaydım.
Hayat öyle çok garipti ki... Bu zamana kadar neyi istediysem hep zıttını sundu bana.
Aile istedim elimden aldı. Hayal kurdum imkansızlaştırdı. En çokta onu istedim. Her şeyden çok istedim onu ve hayat onu da benden aldı.
O halde son bir şey istiyordum hayattan. Öleceksem eğer onunla birlikte ölmek istiyordum. Eğer kavuşmamızın şartı buysa o halde dileğimi diliyordum. Onunla yaşamak için onunla ölmek istiyordum.
Hava yavaş yavaş aydınlanmaya başladığında artık bende olduğum yerde kıpırdanmaya başlamıştım. Savaş gece boyunca gözünü bile kırpmamıştı. Ben ise arada dayanamayıp gözlerimi kapatıyordum ama sonra Anıl'a gidecek korkusuyla sıçrayıp gözlerimi açıyordum. Neyse ki bir delilik yapmadı. Ne kendisi bir yere gitti ne de beni bıraktı. Geceyi koltukta onun omzunda yatarak geçirmiştim. O ise kollarını sardığı bedenimi hiç bırakmadı.
Telefonuma üst üste mesajlar gelmeye başlayınca hareketlenip ayrıldım ondan. Pantolonumun cebindeki telefonumu çıkardım. Mesaj yabancı bir numaradan gelmişti.
'Hazal günaydın ben Özge. Hasan amcanın köydeki bir akrabası vefat etmiş cenazeye katılacağı için kafeyi 2 günlüğüne kapatmaya karar verdi. Boşuna gelme diye haber vermek istedim.'
Özge'ye bir teşekkür mesajı atıp telefonumu sehpanın üzerine koydum. İşe gideceğimi tamamen unutmuştum. Ne Umut'u ne de Savaş'ı bu halde bırakırdım zaten.
"Ne oldu?"
"Kafe 2 gün kapalı kalacakmış onun haberi geldi."
"Orada çalışmasan olur mu?"
"Çalışmam lazım."
"Bu evde benimle yaşasan olmaz mı?" Ne güzel olurdu ama şartlar buna izin vermiyordu. Henüz ona güvenmiyordum. Oturduğum yerden içli bir nefes aldım.
"Umut'a bakacağım."
Yerimden kalkıp odadan çıkmaya yeltendiğimde merdivenlerden koşarak üzerime doğru gelen köpek irkilip kenara çekilmeme sebep oldu.
"Oğlum.. özledin mi beni?"
Savaş uzun uzun köpeğin başını okşayıp öptü.
"Adı ne?"
Gözlerini bir süre bana dikip tekrar köpeğe çevirdi. Uzun sapsarı tüylerini okşamaya devam etti. Sarı... Sarı!
Bu.. bu Minik miydi? Benim Miniğim miydi?
"Savaş?" Şaşkınlıkla az önce kalktığım yere geri döndüm.
"Bu o mu? Benim... Benim-"
"Büyümüş değil mi?" Ağzım şaşkınlıkla açılırken ister istemez gözlerimde dolmuştu. Ben sadece insanları değil yavru köpeğimi de terketmiştim.
"Minik?" Elim ister istemez yumuşacık tüylerine gitti.
Miniğim sesimi duydukça bana yanaşıyor ama yine de tam olarak tanımamış gibi bekliyordu.
"Oğlum? Kocaman olmuşsun sen..." Ellerimle yüzünü avuçlayıp okşadım başının üstünü. Beni tanımaya başlamış gibi kuyruğunu sallayıp bacaklarıma sürtünmeye başladı.
"Özledin mi beni?" Birden üzerime atılıp inler gibi sesler çıkarmaya başlayınca kendimi tutamadım sıkı sıkı sarıldım ona.
"Bende seni özledim oğlum..."
"Onu sen mi sahiplendin?"
"Onu birlikte bulmuştuk. Sen annesiysen bende babasıyım. Öksüz kaldı diye yetim kalmasına da gerek yok."
Bana laf çarptı. Onu terkederek kendimi yetim bıraktığımı düşündürttü bana.
"İyi yapmışsın. Kimsesiz olmak çok zor." Derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. Onu yok saymam giderek onu öfkelendiriyordu.
Daha fazla uzatmadan ayağa kalkıp gittim. Minik'te peşimden gelirken onu odada yalnız bırakmış olduk. Merdivenleri hızlı hızlı çıkıp Umut'un odasına vardım. Minik odaya girer girmez yatağın üzerine zıplarken ben hemen Umut'un başucuna geçtim. Alnında biriken terleri kazağımın ucuyla silip üzerini biraz açtım. Ateşlenmişti yine!
"Umut.. ablacım? Uyanık mısın?" Gözlerini hareket ettirmeye başladı. Konuşmak istedi ama konuşamadı. Susuz kaldığını düşündüm. Hemen dün gece baş ucuna koyduğum suyu dudaklarına yaklaştırdım.
"Biraz içmeye çalış." Bardaktan taşan sular dudağının kenarından süzülüp boynundan aşağıya doğru iniyordu ve Umut'ta bundan rahatsız olmuş yüzünü ekşitiyordu.
"Abla..?"
"Buradayım canım." Sonunda yavaş yavaş gözlerini açtı. Gözlerinin içi kıpkırmızı olmuş, damarlanmıştı. Onu böyle görmek beni korkutuyordu. Ne yapacağımı bilmiyordum. Hastaneye götürsem hem başı derde girecekti hem bana küsecekti.
"İyi misin?"
"Özür dilerim... Gerçekten çok özür dilerim." Usul usul başını okşadım.
"Yorma kendini sonra konuşuruz bunları. Bir yerinde bir şey var mı?"
"Çok yorgun hissediyorum."
"Geçecek canım ben yanındayım."
"Duşa girmesi lazım." Ne ara geldiğini bilmediğim Savaş kapıda dikiliyordu. Sonra dikilmeyi bırakıp yanımıza kadar geldi ve Umut'un üzerini iyice açtı.
"Kendine gelsin, ateşi düşsün."
"Savaş çok mu ateşi var sence ben anlamıyorum. Havale geçiriyor olabilir mi?" Savaş benim aksime elini Umut'un alnına koymak yerine ateş ölçer ile ateşini ölçüp net bilgi aldı.
"Biraz var ama bu kullandığı maddeden kaynaklı, vücudu yavaş yavaş onu bedeninden atacak o zaman ateşide düşer."
"Abla burnum... Niye bu kadar acıyor?" Umut oturduğu yerden biraz dikelip sırtını yatak başlığına dayadı.
"Hatırlamıyor musun?"
"Neyi?"
"Kavga etmişsin?"
"Ben kavga edemem ki. Tokat bile atamam. Onlar benimle kavga etmiştir ben dayak yemişimdir." Savaş şaşkın şaşkın bu senin kardeşin mi? der gibi baktı.
"Umut hiç mi karşılık vermedin!? Bir fiske bile mi vuramadın?"
"Ablacım hatırlamıyorum ki hiçbir şey. Üstüme gelme nolur başım çok ağrıyor, enişte bir şey der misin ablama üzerime gelmesin."
"Küçük kayınçom haklı gitme üzerine." Küçük kayınço mu? Enişte mi?
"O senin enişten değil sen de onun kayınçosu değilsin! Ya siz el birliği ile beni delirtmeye mi karar verdiniz!?"
Umut tırsar gibi geriye yaslansa da Savaş bu durumdan fazlasıyla keyiflenmiş gibiydi.
"Gülme Savaş! Dünden beri ikinizde sinirlerimi bozup duruyorsunuz!"
"A-abla ben sizi yan yana görünce barıştınız sanmıştım."
"Sus Umut! Kalk duşa gir sonra da aşağıya in hesap vereceksin!" Bir hışımla kapıyı çarpıp çıktım odadan. İkisi bir olup beni delirtmeye ant içmişler sanki! Biri bitiyor diğeri başlıyor! Yok enişteymiş, yok küçük kayınçoymuş! Olan bana oluyordu arada ben kaynıyordum. Henüz benim hiçbir şüphem sonlanmamış, kalp kırıklığım geçmemişti.
Mutfağa girip ocağa çay koydum. Umut bir iki bir şey yesin kendine gelsin gidecektik buradan. Henüz kendimi bu eve, ona ait hissetmiyordum ve o bana bir şeyleri kanıtlayana kadar da hissetmeyecektim.
Dolaptan birkaç kahvaltılık malzeme çıkarmaya yeltensemde sonra vazgeçtim. Çekindim. Anıl'ın çocukları olarak Kılıçoğlu ailesinin hiçbir nimetini haketmiyorduk. Öyle bir adamın kanından olmak büyük utanç vericiydi.
Başımı ellerimin arasına alıp düşüncelerimden kurtulmaya çalıştım. Hangi tarafa gidersem gideyim yanlış yolda gibiydim. Hata yaptığımı hissediyordum. Zaten şu saatten sonra Anıl'a gitmek benim için bir seçenek değildi baştan oraya gitmiş olmam en büyük hatamdı. Şimdi bir yandan yeni baştan bir düzen kurmaya çalışırken bir yandan da Savaş'ın baskısına maruz kalmak çok yorucuydu. Ben yeni bir hayata başlamak istiyordum, evet bunu onunla yapmak en büyük hayalim olabilirdi. Ama onun bana yaşattıkları bariz ortadaydı. İnkar ediyordu, kanıtlayacağım demişti ama henüz ortada bir şey yoktu. Buna inanıp onu beklemek kendimi aptal gibi hissettiriyordu. Bir umut karşıma çıktığında her şey düzelecek sanıyordum ama olmuyordu ve tüm bunlara rağmen, ortada ona dönmemi gerektirecek hiçbir sebep yokken ben deli gibi ona çekiliyordum.
Kendini bilmezin tekiydim. Aşk gerçekten çok aptalcaydı. Savaş'tan önce sadece aklıyla hareket eden ve hayatta kalmayı bir şekilde başarabilen birisiyken Savaş'tan sonra bu tamamen değişmişti. Kalbim tüm yönetimi ele almış ve resmen beni ölüme sürüklüyordu. Ölümümde yaşamımda onun elindeymiş gibi hissediyordum. Hem onun için ölürdüm hem de onun için yaşardım. Buna da yine o karar verecek gibiydi.
Kapı çalıp beni tüm bunlardan uzaklaştırdığında yorgunluktan bükülen belimi doğrulttum.
Biraz bekledim ama Savaş gelip kapıyı açmadı. Kapı üst üste çalmaya devam edince dayanamayıp açmaya gittim. Muhtemelen gelen Cihan'dı. Anahtarı olduğuna emindim ama evde ben olduğum için habersiz girmekten çekinmiş olduğunu düşündüm.
Elim kapının kulbuna gittiğinde daha açamadan merdivenin başında beliren Savaş beni durdu.
"Hazal dur!" Omzumun üzerinden ona baktığımda telefonunu kulağına dayadığını gördüm.
"Açma." Bir ona bir de kapının kulbundaki elime baktım. Neden?
Kapı ısrarla çalmaya devam ederken onu dinlemeyip kulbu aşağıya doğru indirdim. Onun gözlerindeki korkuyu ben kalbimde hissettim ama kendime hakim olamadım. Kapının arkasındaki her kimse daha fazla saklanmak istemedim ve açığa çıkmak istedim. Zaten yüzleşmelerin en büyüğünü onunla yaşamıştım. O zaman bile ayakta kalabilmişsem bu saatten sonra bana hiçbir şey olmazdı.
Kapıyı açıp öne doğru çıktığımda görmeyi beklediğim kesinlikle o değildi. İdil'i, Öykü'ü, oğlanları hatta Meryem teyze ile Levent babayı bile görmeyi beklerdim ama kesinlikle bu kızı görmeyi beklemiyordum.
Gözlerim hem şaşkınlıktan açılmış hem de üzüntüden dolmuştu. Bir o kıza bir de Savaş'a baktım. Beni yine kandırmıştı.
O kızla aramda bir şey yok demişti ama buradaydı. Savaş'ın ikimizin evi diye nitelendirdiği sınırların içerisindeydi. Gülşah.. Savaş'ın nişanlısı tam karşımdaydı.
Ne yapacağımı bilememiş gibi elimi kapının kulbundan çekip bacağıma yapıştırdım. Ne nefes alışverişlerim düzgündü ne de düşüncelerim. Aklım allak bullak oldu. Ne düşüneceğimi ne yapacağımı bilmiyordum ama ne hissettiğimi çok iyi biliyordum. Utanıyordum. Bu evde 2. kadın olarak bulunmaktan çok utanıyordum.
"Merhaba." Kız birden neşeyle şakıyınca irkilip geri çekildim. Gözlerim tekrar onu bulduğunda baştan aşağı süzdüm. Bu tepkime o da şaşırmış gibi bir adım geri gitti. Giyim tarzı çok sadeydi. Açık teni, kızıl saçları ve yeşil gözleriyle fazlasıyla güzeldi. Çok güzeldi. Benden güzeldi. Savaş'ın onu seçmesine şaşırmamıştım. Kız gerçekten çok güzeldi sadece Savaş'tan yaşça küçük olduğu çok belli oluyordu.
Savaş ne ara geldi bilmiyorum ama bir adımla önüme geçti ve görüşümü kapattı. O sırada tuttuğum göz yaşları tek tek akmaya başladı. Kızın önünde ağlamak istemiyordum.
"Gülşah burada ne işin var?"
"Şey ben.. yanlış bir zamanda mı geldim?"
Sesler gittikçe uzaklaşırken aslında ben uzaklaşıyordum onlardan kendimi bir odaya kapatıp hüngür hüngür ağlamamak için zor tuttum. Onların karşısında küçük düşmek istemiyordum tabii daha ne kadar küçülebilirdim bilmiyorum.
Az önce yaşanan şey gerçekti değil mi? O kızla yüz yüze gelmiştim...
Savaş aynı şeyi bana ikinci kez yaşatmıştı. Aynı hayal kırıklığı... Ben şimdi bunun üstesinden nasıl kalkacağım? Tekrar kendimi nasıl toparlayacağım? Tam da bir şeyler oluyor derken. Aslında hiçbir şey olduğu yoktu. Ben öyle olmasını istemiştim.
Bacaklarım titreye titreye yukarıya çıktım. Tek istediğim bir an önce bu evden gitmekti.
Umut'un odasına girdiğimde banyodan çıkmış saçlarını kuruluyordu.
"Abla!? Ne oldu? Yüzün kireç gibi olmuş." Yanıma geldiğinde pek bir tepki vermedim. Az önce aşağıda olanları henüz sindiremediğim için hiçbir tepki veremiyordum. Hareketlerim yavaş ve sakindi. Sanırım şok olmuştum. Nasıl olmam? Dün gece beni sevdiğini söylemişti nasıl inanırım?
"Gidiyoruz."
"Sen... iyi misin?"
Yerden sırt çantasını alıp eline tutuşturdum.
"Sorma bir şey. Topla eşyalarını aşağıya gel." Beni ikiletmedi. Üzerime gelmedi. Ne dediysem onu yaptı.
Odadan çıktığımda koşarak merdivenleri çıkan Savaş'ı gördüm. Hızla yanıma gelip elimi tutmaya çalıştı.
"Özür dilerim geleceğini bilmiyordum-" hiç düşünmeden yapıştırdım tokatı. Hiç acımadım. Elim acıdı ama aldırmadım. Onun karşısında iki kelimeyi bir araya getirebilir miydim bilmiyorum ama çabaladım.
"Bir daha karşıma çıkma."
Tam yanından geçip gidecekken kolumu tutmaya yeltendi ama izin vermedim. Artık bana dokunmasını istemiyordum. Hiçbir şey istemiyordum. Yine o günlere dönmek istemiyordum ama biliyorum dönecektim. Onsuz geçirdiğim, kendimden geçtiğim günlere dönecektim. Çünkü o beni yine yerle bir etmişti.
"Sakın..." Zorla yutkunup nefes aldım. O kadar zor bir haldeydim ki. Nefeslerim tıkanmıştı artık.
"Sakın gelme. İstemiyorum artık." Daha fazla dayanamayıp koşarak indim merdivenlerden. Askıda ki montumu ve çantamı alıp çıktım dışarıya. Yüzümü hiç yerden kaldırmadım. O kızı görmekten, yanıma gelmesinden, kim olduğumu sormasından çok korktum.
"Abla beni bekle!" Umut arkamdan koşturup bana yetiştiğinde koluma girdi.
"Ne oldu böyle? Neden Savaş abiyi tersledin?"
"Sonra Umut. İzin ver bana biraz." Güvenlikten geçip artık o evin sınırlarından çıktığımızda derin bir nefes aldım. Neyse ki Savaş peşimden gelmemişti. Zaten nereye gittiğimi biliyordu. Daha doğrusu bildiğini düşünüyordu. Bana ulaşmaması için evime gitmeyecektim. Bir süre onu görmek istemiyordum.
"İleride taksi durağı olacaktı. Bir an önce gidelim buradan."
"Gidelim ablacığım." Hızlı adımlarıma ayak uydurup yol boyu sesini çıkartmadı.
Taksiye bindiğimiz gibi tutmaya zorlandığım göz yaşlarım bir bir aktı. O kızı karşımda, Savaş'ın evinde görmek öyle zoruma gitmişti ki. Olanlardan sonra gerçekten pişman olduğunu düşünmüştüm başıma böyle bir kötülüğü getirebileceğini nereden bilebilirdim.
"Sen iyi misin? Kendi derdime düştüm seni unuttum." Utanmış gibi gözlerini kaçırıp başını öne eğdi.
"İyiyim."
"Bana anlatamadığın bir derdin mi var? Niye tekrar bu yola başvurdun?"
"Bilmiyorum.."
"Arkadaşların mı zorladı?"
"Hayır tek başımaydım."
"Aklından ne geçiyordu peki?"
"Niye böyle sakin konuşuyorsun? Korkutuyorsun beni. Bağırıp, kızman gerekmiyor mu?"
"Sana kızmak istemiyorum. Ayrıca sende beni korkutuyorsun. Dün seni bulduğumda nasıl bir haldeydin haberin var mı? O çocuk arayıp iyi olmadığını söylediğinde yüreğim ağzıma geldi."
"Özür dilerim. Böyle olacağımı bilmiyordum. Başım çok ağrıyordu bende biraz rahatlamak istedim."
"Başını ağrıtan ne?"
"Her şey. Gelecek kaygısı, futbol, babam, sen-"
"Ben mi?"
"Sen ve Cengiz'in ailesi. Çok korkuyorum bir şey yapacaklar diye."
"O mesele kapandı-"
"Kapanmadı. Babamı arayıp rahatsız ediyorlar. Kapalı kapılar ardında konuşup bağırışıyor sorduğumda da benden gizliyor ama ben duyuyorum. O adamla konuşuyor. Tehdit ediliyor."
"Ne zaman duydun?"
"Dün sabah."
"Ne duydun peki?"
"Evlilik meselesi hakkında. Babamı kendi kendine söylenirken duydum. Seninle evlenip Tanem teyzenin sana bıraktığı hisselerin üzerine konmak istiyorlarmış."
"Asla böyle bir şey olmayacak. Ben ölsem o adamla evlenmem!"
"Babam sen gittiğinden beri çok dalgın. Bir şey söylüyorum duymuyor bile. Beni çok korkutuyorsunuz. Özellikle de senin bizden ayrı olman aklıma kötü kötü şeyler getiriyor."
"Umut.. sen bunları niye kafana takıyorsun. Biz bir şekilde hallediyoruz lütfen böyle şeyler düşünüp kendini harap etme. Canın sıkıldığında beni ara hatta bana gel başka hiçbir şeyde çözüm arama. O kullandığın her ne ise bir daha asla yapma böyle bir şey. Sana bir şey olacak diye öyle çok korktum ki." Uzanıp sıkı sıkı sarıldım ona.
"Söz vermiştin bana bir daha kullanmayacaktın?"
"Özür dilerim. Uzak durmaya çalışıyorum."
"Bana doğru söyle daha önce de kullandın mı? Yoksa bağımlı mısın?"
"Değilim. Yemin ederim bu ikincisiydi."
"Kimden aldın? Yoksa Murat denen çocukla mı görüşüyorsun yine?"
"Hayır. Geçen sefer sana yakalandığımda hepsini senin aldığını düşünmüştüm ama çantamın dibinde kalmış. Kafam zaten bozuktu görünce dayanamadım. Özür dilerim."
"İyisin ama şimdi değil mi?"
"İyiyim abla merak etme."
"Aptal çocuk gel buraya. Nasıl korkuttun beni bir bilsen." Onu kendime çekip sarıldım tekrar. Ne yapacaktım ben bu çocukla? Uzaktan nasıl ilgilenecektim?
Eve geldiğimizde korumalar taksiyi içeriye almadı. Sıkı bir denetim hali var gibiydi. Adama parasını verip gönderdim.
"Hoş geldiniz Hazal hanım." Umut kimseye takılmayıp yorgun bir şekilde eve doğru yürüdü.
"Ne oluyor burada?" Adam sayısı çoğalmış gibiydi.
"Mustafa bey böyle istedi."
"Nerede o?"
"Geliyor." Mustafa abi evin arka bahçesinden çıkmış bize doğru geliyordu. Yüzü ve duruşu bayağı bir sert duruyordu. Üzerinde şoförlük yaptığı takım elbisesi değil siyah bir kargo pantolon ve siyah bir tişört vardı.
"Mustafa abi? Neye hazırlanıyorsunuz?"
"Konuşmamız lazım Hazal."
"Anıl nerede?"
"Anıl bey dünden beri ortada yok." Ne?
"Nasıl yok?"
"Gitmiş."
"Nereye?"
"Bilmiyoruz. Ulaşamadık. Başına bir iş gelmiş olmasından endişe ediyoruz."
"Kötüye bir şey olmaz merak etmeyin."
"Hazal.. o yokken yetkiyi senin devralman gerekiyor." Bir saniye mesele gerçekten ciddiydi. Bu arada.. devralmak derken?
"Nasıl yani?"
"Baban yoksa büyük olarak başa sen geçmelisin."
"Ben anlamam ki bu işlerden Mustafa abi. Hem banane onun işlerinden?"
"Eğer Anıl beyi aldılarsa sırada siz varsınız demek bu. Umut'u da mı yok sayacaksın?" Öfkeyle kaşlarımı çattım.
"Kardeşime kimse dokunamaz!"
"O halde burayı savunmak zorundasın. Ne işle ve nasıl insanlarla uğraştığımızı az çok biliyorsun. Anıl beyi sağ salim bulana kadar burada kal."
"Buraya mı saldıracaklarını düşünüyorsun?"
"Hazal karşımızda kim olduğunu bilmiyoruz. Eğer bu Cengiz'se seni almak isteyecek, eğer başka bir düşmansa neyi istediklerini biliyorsun." Bakışlarını eve çevirdiğinde anladım. İstedikleri hazine evin altındaydı.
"Anıl bey yıllardır burayı savunuyor ama şimdi onun yokluğunda başımıza üşüşecekler."
"Evi boşaltmalıyız." Şaşkınlıkla bir adım geri gitti.
"Kaçacak mısın?"
"Hayır. Umut'u güvenli bir yere bırakacağım. Sende Yasemin'le Suna'ya haber ver yanlarına birkaç parça eşya alıp salona gelsinler. Ben burada kalacağım."
"Tek başına mı?" Derin bir nefes alıp ağrıyan başımı ovuşturdum.
"Sen önce dediğimi yap 1 saat sonra da herkesi arka bahçeye topla."
Mustafa gittiğinde hızlı adımlarla eve yürüdüm. Bir Anıl'ın kaybı eksikti. Yokluğu bile zarardı adamın.
"Umut!?"
Koşarak merdivenlerden çıktım. Bir an önce onu bu evden çıkarmam gerekiyordu.
"Umut!?" Odasına girdiğimde korkuyla yerinden sıçradı.
"Ne oldu!?"
"Topla eşyalarını."
"Ne oldu abla!?"
"Gidiyorsun buradan!"
"Nereye!? Bir hata yaptım diye evden mi kovuyorsun beni?"
"Saçmalama! Durum ciddi. Ne diyorsam onu yap."
"Babam nerede?"
"Gitmiş."
"Nereye?"
"Bilmiyorum. Bu evde güvende değiliz."
"Cengiz bir şey yaptı! Biliyorum o adam bir şey yaptı babama!"
"Sakin ol." Kollarından tutup sarstım onu.
"Ne olduğunu bilmiyoruz. Ama biz yine de tedbirli olacağız tamam mı?"
"Polise gidelim."
"Polisin haberi var merak etme. Her yerde babanı arıyorlar." Onun içini rahatlatmak için birkaç teselli edici söz mırıldandım.
"Abla çok korkuyorum."
"Korkulacak bir şey yok Umut. Ne olduğunu bilmiyoruz tamam mı? Hem ona bir şey olmaz. Eminim iyidir o. Ben bulacağım onu merak etme."
"Nereye gideceğiz?"
"Seni kendi evime götüreceğim Suna ve Yasemin de yanında olacaklar bir süre orada kalacaksınız tamam mı?"
"Sen? Benimle gelmeyecek misin?"
"Ben babanı bulacağım Umut." Daha fazla oyalanmasına izin vermeden sırt çantasındakileri yatağa boşaltıp içine birkaç parça kıyafet sokuşturdum.
"Ben haber verene kadar orada kalacaksınız. Okula gitmek yok. O evden dışarıya adım atmayacaksınız tamam mı?" Hızla başını salladı.
"Kimseye de bir şey söyleme."
"Tamam. Ama sende beni habersiz bırakma merak ederim."
Gerekli eşyalarını çantaya koyduktan sonra birlikte aşağıya indik. Suna ve Yasemin de çoktan hazırlanmışlardı.
"Nereye gideceğiz Hazal?"
"Ben Mustafa abiye evin adresini atacağım." Çantamdan anahtarımı çıkartıp Yasemin'e verdim.
"Bir süre orada kalın. Tehlike geçince geri gelirsiniz."
"Babanı bul kızım." Suna birden sarıldığında afallasam da bir şey demedim. Ben istesemde istemesemde Anıl ortaya çıkacaktı zaten.
"Elimden geleni yapacağım." Geri çekildiğimde yüz ifademi sabit tutmaya çalıştım. Bu zamana kadar hep Anıl beni saklandığım yerden çıkarmaya çalışmıştı şimdi sıra bendeydi.
"Mustafa abi geç olmadan onları götür artık." Onları yolcu ettikten sonra salona geçip bir süre oturdum. Mustafa abinin böyle tedbirli oluşu bana biraz panik yaptırmıştı. Diğerlerini evden göndererek doğru karar vermiştim biliyorum ama yine de durup adam akıllı neler olduğunu düşünememiştim.
Anıl kolay lokma değildi. Kimse kolay kolay ona yaklaşıp zarar veremezdi. O yüzden onun kaçırıldığını düşünmüyordum aksine kaçtığını düşünüyordum. Ama Umut'u bir an da arkasında bırakıp kaçmazdı. Yani bunu planlamadığı hatta çok ani geliştiği belliydi. Ama yine de öyle olsa bile bir mesaj bırakmış olabilir miydi?
Aklıma gelen fikirle fırlayıp çalışma odasına koştum. Kilitli değildi. Bu ilk defa oluyordu. O halde sabah işe diye evden çıkmadan önce bir şeyler olmuş, hatta bir haber almış olabilirdi.
Odaya girdiğim gibi çalışma masasına yöneldim. Her şey düzenli bir şekilde yerinde duruyordu. Üzerindeki kağıtları karıştırsamda iş dışında bir şey bulamadım. Çekmecelerini karıştırıp bir ip ucu aradım ama gözüme çarpan hiçbir şey yoktu.
Ama bir şey olmalıydı değil mi?
Odadaki dolapları karıştırıp aramaya devam ettim ama hiçbir şey bulamadım yine. Önümde sadece kilitli bir kasa vardı. Kasanın önünde diz çöküp kurcaladım biraz. Şifresi ne olabilirdi ki? Aklıma gelen ilk şey doğum tarihleri oldu. Sırayla önce Umut'un sonra kendi doğum tarihimi denedim ama kabul etmedi. Sonra şifrenin annemle ilgili bir şey olabileceğini düşündüm. Annemin doğum tarihini girdim olmadı. Evlilik tarihlerini girdim yine olmadı. Of! Neydi bunun şifresi? Sırtımı dolaba verip gözlerimi kapattım. Düşün Hazal... İllaki anlamı olan bir şeyler olmalıydı değil mi? Şifreyi sıradan bir rakam kombinasyonu yapmamıştır. Biraz daha düşündükten sonra aklıma gelen anlık fikirle birden ayağa dikildim. Aklıma son bir şifre daha gelmişti. Koşarak merdivenlerden inip salondaki çantamı buldum. Cüzdanımın arasına sıkıştırdığım kağıdı çıkardım. Şifre evin altındaki hazinenin şifresi olabilir miydi? Neden olmasın değil mi? Son bir umut koşarak tekrar medivenlerden çıktım ve çalışma odasına girdim. Hızlı bir şekilde kağıttaki rakamları girdiğimde kasa birden çıt diye açılıverdi. Büyük bir sevinçle resmen yerimde sıçradım. Fakat sonuç yine de hüsrandı. Kasada elle tutulur doğru düzgün hiçbir şey yoktu ki. Birkaç deste para, bir pasaport, annemin kimliği, birkaç kağıt parçası ve.. bir silah. Kağıtlarda anlamadığım bir ton yazı yazıyordu ama üzerindeki logodan anlaşılacağı üzere bunlarda işle alakalı dosyalardı. Yine de en azından Anıl'ın yurtdışına çıkmadığını biliyordum.
Kasayı kapatıp aşağıya indim tekrardan. Mustafa abi evdekileri götürünce fazla göz önünde olmayan korumalar ortaya çıkmış bahçede volta atıyorlardı.
Mutfağa girip önce birkaç parça bir şey atıştırdım. Saat henüz daha yeni öğle vakti olmuştu. Mustafa abi gelene kadar biraz evde oyalandım. Üstüme rahat bir şeyler geçirip saçlarımı tepeden topladım. Anıl'ın verdiği bıçağı kabzasıyla birlikte belime taktım. Fakat neyle karşı karşıya olduğumu bilmediğimden tekrar Anıl'ın çalışma odasına çıktım ve kasadaki silahı da yanıma aldım.
Savaş bana silah kullanmayı öğretecekti ama ne yazık ki alıştırmalarımız yarım kalmıştı. Ben yine de hatırladığım kadarıyla silahı biraz kurcaladım. Önce şarjörü söküp doluluğuna baktım. Yaklaşık 7-8 tane mermisi vardı. Şarjörü yerine takıp silahın emniyetini kontrol ettim. Bildiğim tek şey bunlardı. Nişan almaya gelince ise.. o konuda hiç iyi değildim. Hele ki dünden beri elimin titremesi baş göstermişken hedef almak çok zordu.
"Hazal?" Başımı kaldırdığımda karşımda şaşkınca dikilen Mustafa abiyi gördüm.
Kendimi toparlayıp Anıl'ın koltuğundan kalktım ve silahı belime yerleştirip odadan çıktım.
"Dediğimi yaptın mı?"
"Güvendeler. Kapıya iki tane de adam diktim kuş uçurmazlar." Güzel.. onlar güvende olsun da gerisi önemli değildi.
"Bana şu olayı bir baştan anlat. Dünden beri neler oluyor?"
"Ne olduysa dün sabah oldu. Biliyorsun normalde saat sekiz buçuk oldu mu birlikte sofradan kalkar önce Umut'u okula oradan Anıl beyi işe bırakırım."
"Evet?"
"Fakat dün Anıl bey daha sofraya inmeden işe gitmesi gerektiğini söyledi. Hali tavrıda çok iyi gözükmüyordu ama biliyorsun işte soramıyoruz ne olduğunu."
"Sonra?"
"İşe onu ben bıraktım. Beni tekrar eve yollamak istedi ama ben gitmedim aşağıda bekledim. Aradan birkaç saat geçmişti ki Anıl bey şirketten çıkıp, otoparktan getirttiği arabaya binip gitti. Normalde onu her yere ben götürürüm tek başına araba sürdüğü çok nadirdir."
"Öylece çıkıp gitti yani?"
"Evet. Arkasından yetişeyim dedim ama çoktan gözden kaybolmuştu. Durum böyle olunca bende tekrar eve döndüm. Bir bildiği vardır diye düşündüm."
"Gece eve de gelmedi yani?"
"Gelmedi. Aramalara da dönmüyor. Umut gelmeyince onu da çok merak ettik neyse ki senin yanındaymış."
Evden direkt bahçenin arka kapısına çıktım. İstediğim gibi adamlar çoktan bahçede toplanmış bekliyorlardı. Yaklaşık on - on iki kadar adam vardı.
"Emriniz nedir efendim?" Emir vermek? Peki. İş başa düştüyse mecbur bir şeyler yapmak zorundaydım.
"Öncelikle hepinizin tam teçhizatlı olmasını istiyorum. Mustafa abi ne gerekiyorsa hepsini akşama kadar temin edelim. Özellikle de çelik yelek giyeceksiniz."
"Bu biraz fazla değil mi?"
"Değil. Eğer bir arbede yaşanacaksa kayıp veren taraf biz olmayacağız. Siz beni ve bu evi koruyacaksanız bende sizi korumalıyım." Bu tavrım adamların hoşuna gitmiş gibiydi. Sonuçta onlarda bir candı. Hepsi önemliydi.
"Sokağın sonundan başına kadar her 300 metrede bir adam istiyorum. Olası bir durumda sadece haber verin ve geri çekilip benden emir bekleyin. Dış kapıyı kim gelirse gelsin açmayacağız girmeye çalışan olursa da acımayacağız. O kapıdan hiçbir araba geçmeyecek. Orayı sağlam tutmanızı istiyorum gerekirse zincir çekin."
"Ama.. olurda baskın yersek seni nasıl çıkaracağız."
"Ben hiçbir yere gitmiyorum. Kaçmayacağım."
"Yenilirsek?"
"Birlikte yeniliriz." Adamların kendi arasında benimle ilgilidir fısıldaştığını, daha önce böyle birisiyle karşılaşmadıklarını duydum. Tüm bunları şov olsun diye yapmıyordum ama. Benim fıtratım böyleydi. Madem burası bana emanet edildi o halde sonuna kadar savaşmalıydım. Zaten bu zamana kadar hiçbir düşmanımdan da kaçmamıştım.
"Arka taraf çok dezavantajlı. Telleri saran sarmaşıklardan hiçbir şey gözükmüyor. Hava kararana kadar orayı temizleyelim. Gece boyu fenerle devriye atalım. Sonuçta gelen her kimse illaki arkadan sıkıştırmaya çalışacak. Orayı asla boş bırakmayalım."
Mustafa abi kimin ne yapması gerektiğini söyleyip adamları dağıttı.
"Onlara değer vermen hoşuna gitti."
"Doğru olanda bu değil mi? Benim için, bu ev için canlarını tehlikeye atıyorlar bundan daha fazlasını hak ediyorlar."
"Herkese görev verdin ama bana bir şey söylemedin?"
"Senin yerin çoktan belli zaten."
"Neresi?" Gözlerimi yukarıya diktim.
"Anıl benimle uzun uzun sohbet ettiğinde hepinizi tek tek anlatmıştı. Keskin nişancıymışsın."
"Askerde öyleydim."
"Başka?"
"Bir de Anıl bey gerek gördüğü zamanlar."
"Şimdi de gerekli. Ne gerekiyorsa yanına al çatıya çık. Ne görüyorsan bilmek istiyorum."
"Peki sen ne yapacaksın?"
"Çorba."
"Çorba mı?"
"Evet. Bu kadar adam bu soğukta aç aç mı nöbet tutacak?" Mustafa abi gülerek geri geri gitmeye başladı.
"Gerçekten garipsin." Öyleyim ya da değilim bilmiyorum. Tek bildiğim bu kadar adamın benim sorumluluğumda olduğuydu. Onlar için elimden ne geliyorsa yapmak zorundaydım.
Herkese görev dağılımı yapıldıktan sonra bende kendi görevimin başına gittim. Hiçbir şey bilmeden büyük bir belirsizlik içinde mutfağa girdim. Saat artık geç olmaya başlamıştı. Hava kararmadan yemek işini halletmeliydim.
Dolapları karıştırıp kocaman bir kazan bulup çıkardım. Sonrası zaten kendiliğinden geldi. Uzun uğraşlar sonucu ortaya mükemmel bir mercimek çorbası çıkmıştı. Uzun zamandır yemek yapmıyordum ama elimin lezzetinden hiçbir şey kaybetmemiştim.
"Mis gibi kokuyor."
"Teşekkür ederim."
Mustafa abi tıpkı istediğim gibi giyinmişti. Zaten gece karanlığında onu kimse olduğu yerden farkedemezdi.
"Her şey tamam. Arka bahçe hazır. Dediğin gibi adamlar sürekli turluyorlar."
"Güzel."
"Çorbaları dağıtmaları için adamları gönderirim."
"Ben yaparım."
"Sen dışarı çıkmasan?"
"Olmaz. Beni görmelerini istiyorum. Korkmadığımı görsünler." Mustafa abi fazla bir şey demeden sustu. Bana karşı gelmemesi gerektiğini biliyordu çünkü. Ben ne dersem onu yapmak zorundaydı. Çünkü şu an karşısındaki ha bendim ha Anıl. Onun için farketmiyordu.
"Bunu vermeye gelmiştim." Masaya koyduğu telsize baktım.
"Bir şey olduğunda buradan haberleşiyoruz. Açıp kapatma tuşu burada. Şu tuşa basınca da konuşabilirsin."
"Basitmiş."
"Ben yukarıya çıkıyorum. Fazla eşyaları salon masasına koydum sende üzerini giyersin."
Mustafa abi gittikten sonra çorbaları tek tek kaselere paylaştırıp tepsiye koydum. Hızlıca evin etrafındaki tüm adamlara dağıttım. Bir kişiyi de cadde boyu bekleyenlere servis yapması için görevlendirdim. Bu herkesi memnun etmiş gibiydi. İşim bittiğinde salona geçip Mustafa abinin masaya koyduğu eşyalara baktım. Birkaç tane çelik yelek, birkaç kutu mermi ve anlamadığım birkaç silah türü daha. Hepsinden uzağa gidip salondaki koltuğa uzandım. Artık hava kararmış, bir şeylerin olmasını bekleme vakti gelmişti.
Başucuma koyduğum telsizi açıp dinlemeye başladım. Adamlar belirli aralıklarla birbirilerine konumlarını ve etrafın temiz olup olmadığını haber ediyorlardı.
Her şey o kadar ani olmuştu ki daha acımı bile yaşayamamıştım. Sabah olanlar neydi öyle? Dün gece kendimi ona ne kadar yakın hissettiysem sabahta bir o kadar uzaktım. Ama asıl aptallık bendeydi. Onun nişanlı olduğunu bile bile o eve gitmiş hatta orada, onun kollarında uyumuştum. Ah şu kalbime bir söz geçirebilsem yapar mıydım böyle bir şey? Değil o eve gitmek onu kendime yaklaştırmazdım bile. Niye böyleydim ben? Neden ondan nefret edemiyordum? Bu aşk denen şey neden bu kadar acı vericiydi? Halbuki onu en güzel duygularımla sevmiştim. Canımı bu kadar yakacağını nereden bilebilirdim?
"Bir misafirimiz var." Bunu duyduğum an da yerimde dikilmiştim hemen.
"Eve doğru geliyor." Adamlar araba yaklaştıkça haber veriyorlardı.
"Arka camlar filmli gözükmüyor. Önde sadece bir kişi var. 3. ekip size doğru geliyor."
"Görüyorum. Patron ne yapalım?"
"Emin olmadan bir şey yapmayacağız. Geride bekleyin." Kalbim resmen yüzümde atıyordu. Vücudum soğuk terler atmaya başladı. Ne kadar sıkı bir savunmada olsakta korkuyordum.
"Arabayı gördüm yavaşlıyor. Şoföre nişan aldım." Mustafa abinin sesini duyduğumda ayağa kalktım. Şu an da birinin hayatı iki dudağımın arasındaydı.
"Pozisyon aldık. Patron ne yapalım."
"Yüzünü görüyor musunuz?"
"Olumsuz- bir dakika aşağıya iniyor." Göremeyeceğimi bilsemde ister istemez camın önüne gitmiştim.
"Hazal.. bu o. Kılıçoğlu." Adını duyduğum an da nefesim kesilmiş ve telsiz elimden düşmüştü. O mu? Savaş mı? Burada mıydı? Tüm silahlar ona çevrilmiş bir şekilde kapımda mı bekliyordu? Siktir!
"Patron? İndirelim mi?" İndirmek mi? Savaş'ı mı? Onun ölüm emrini mi vermemi istiyorlardı? Nasıl yaparım?
"Hayır!" Siktir! Hemen yere kapaklanıp telsizi elime aldım.
"Sakın! Sakın ateş etmeyin! Hiçbir şey yapmayın! Geliyorum!" Elim ayağıma dolanmış bir şekilde yerden kalkıp koşarak evden çıktım. Burada ne işi vardı!?
Koşarak dış kapıya gitmemle arkamdan adamlarında gelip hemen Savaş'a karşı pozisyon almaları bir olmuştu. Aramızda sadece demir bir kapı vardı. O arabasından inmiş ve çevresini saran adamlara hem anlamaz hem de tedirgin bir şekilde bakarken gözleri tam karşısında dikilen beni ve arkamdaki adamları buldu.
Panikle karışık bir korkuyla adımlayıp demir kapıya tutundum.
"Sakin olun! Yerinize dönün." Tek bir sözümle herkes eski yerine dönerken gözlerim tekrar onu buldu.
"Burada ne işin var!?"
"Sen ne işler çeviriyorsun!?" Birkaç adımda hemen demirin diğer tarafına yaklaşmış ve çatık kaşlarıyla etrafa bakıyordu.
"Git buradan!"
"Hazal! Bu ne dedim sana!? Neye bulaştın sen!?"
"Git diyorum anlamıyor musun!?" Sinirle dişlerimin arasından konuşup gözleri üzerimde olan adamlara baktım. Elleri belinde, hatta bazılarının silahları elinde tetikte bekliyorlardı.
"Tehlikedesin sen! Benimle geliyorsun hemen! Gidiyoruz buradan!"
"Ben hiçbir yere gelmiyorum ama sen gidiyorsun Savaş! Senin burada işin yok!"
"Hazal!" Birden bağırdığında adamlarımın hareketlendiğini hissettim.
"Hazal?" Mustafa abi telsizden seslendiğinde bir adım geriye gidip arkamı döndüm ve ona doğru baktım.
"Sorun yok. Sakin olun." Tekrar Savaş'a döndüğümde hayretle beni izliyordu.
"Aç kapıyı. Hemen."
"Git. Hemen."
"Hazal ortalığı birbirine katmamı istemiyorsan aç kapıyı." Gitmeyeceğini anladığımda kapıyı açmaya mecbur kaldım. O sinirlenip bağırdıkça adamlar tedirgin oluyor ve ben her an bir silahın patlamasından korkuyordum.
"Allah'ın cezası niye geldin buraya! Anıl'ın evinde ne işin var!" Bir yandan söylenip bir yandan kapının kilidini açtım.
"Kurtulamayacak mıyım senden!?"
"Defolup gitsene nişanlına!"
"Konuşacağız. Sen ilk defa sesini kesip beni adam akıllı dinleyeceksin sonra ikimiz birden bu evden defolup gideceğiz."
"Seninle hiçbir yere gelmiyorum ben bunu şu kafana sok artık! Seninle işim olmaz! Olamaz!" Kapıdan girip tam karşıma dikildiğinde huzursuzca etrafa bakındı.
"Ne oluyor burada?"
"Bilmiyormuş gibi konuşma."
"Bilmiyorum Hazal.. bilsem niye sorayım?"
"Konu Anıl'sa bilmediğin şey yoktur senin. Buraya da onun için geldiğini biliyorum."
"Bak.. sabrımın bir sınırı var biliyorsun değil mi? Biraz daha beni seni kullanmışım gibi davranırsan-"
"Öyle olmadı mı!?"
"Olmadı! Ne yaşadığımızı sen çok iyi biliyorsun."
"Bilmiyorum. Ne gerçek ne yalan bilmiyorum. Bilmekte istemiyorum sadece gitmeni istiyorum-"
"Gelen var." Telsizden gelen sesle tekrar bir hareketlenme olunca panikledim. Savaş buradaydı ve biz çok açıktaydık.
"Kalabalıklar patron! Çok kalabalıklar!"
"Hazal içeriye geç çok açıktasın!"
"Çok hızlılar, eve varmalarına sadece birkaç dakika var."
"Hazal!?"
Birden bütün sesler birbirine karıştı. Adamlar, Mustafa abi, Savaş. Hepsi bir ağızdan konuşuyordu. Üzerimize doğru bir düzine araç ve içi dolu adam geliyordu. Ne yapacaktım? Savunabilecek miydim burayı? Savaş neden buradaydı? Ona bir şey olur muydu? Üzerinde silahı bile yoktu.
Zihnimdeki tüm sesleri susturan arka arkaya gelmeye başlayan silah sesleriydi.
"Hazal!" Savaş birden üzerime kapaklandığında yere düştüm. Kulaklarım mermilerin demir kapıya çarpışıyla çınlıyordu.
"Savaş.. ateş ediyorlar." Aklım durmuştu. Ben.. korkuyordum. Ama zaten bu savaşı bekliyordum değil mi? Hazırdım buna. Bu gecenin rahat geçmeyeceğini biliyordum.
"Korkma güzelim çıkaracağım seni buradan. Bir şey olmayacak. Koruyacağım seni." Korkuyordum. Kendim için değil onun için. Anıl'ın hırsları yüzünden ona zarar gelecek diye korkuyordum.
Başımı biraz olsun havaya kaldırdığımda beni güvenlik kulübesinin arkasına doğru çektiğini ve bedenini bana siper ettiğini gördüm. Beni koruyordu. Kendi canını benim için tehlikeye atmıştı. Halbuki benim onu bu savaştan korumam lazımdı.
"Savaş?" Başımı kaldırdığım gibi tekrar eliyle göğüsüne doğru bastırdı.
"İzin vermem. Bir daha olmaz. Söz. Bir şey olmayacak söz."
"Savaş eve girmeliyiz! Çok açıktayız.. eve girelim!"
"Hazal! İyi misin!"
"Mustafa abi! Eve girmemiz lazım!"
"Bir boşluk yaratmaya çalışacağım. Koş dediğimde hiç durma."
"Koruyacağım seni. Eve girer girmez camlardan uzak dur-"
"Sende geliceksin! Benimle geliceksin!"
"Ben adamları eve yaklaştırmayacağım-"
"Hayır! Sende benimle geleceksin Savaş! Dışarda kalmayacaksın! Yoksa girmem!" Bekledim. Kabul etmesini bekledim. Onu nasıl burada, mermilerin arasında bırakırdım.
Aklıma gelen şeyle hemen belimdeki silahı çıkardım.
"Al bunu! Geliceksin benimle değil mi?"
"Tamam. Hemen arkanda olacağım. Hiç durmayacaksın tamam mı?" Hızla başımı salladım. Elimden telsizi kaptığı gibi Mustafa abiye bir şeyler söyledi. Kulaklarım öyle çok uğulduyordu ki olan biteni anlamlandırmakta zorlanıyordum.
"Hazal..." Elimi sıkı sıkı tuttu. "Bir şey olmayacak." Başımı salladım. Olmayacak.
"Şimdi!"
Mustafa abiden emir geldiğinde hızla eve doğru koştuk. Savaş hemen arkamda ona verdiğim silahla birkaç el ateş ediyor ve bir yandan da daha hızlı olmam için bana sesleniyordu. Sonunda kapıya vardığımda kendimle birlikte onu da zorla içeriye çekmiş ve kapıyı sertçe kapatmıştım.
Akılsız adam! Beni koruyacağım diye full kendini bana siper etmişti. Ya ona bir şey olsaydı o zaman ben ne yapacaktım?
"Savaş!" Hızla koşup boynuna atladım. Neden buradaydı ki? Onu yüzünden hiçbir şeye konsantre olamadım. Korkudan aklımı kaybettim.
"Aptal herif! Öldürtecek misin kendini!?"
"Neden geldin ki!? Bir de üzerime atlıyorsun! Kendini siper ediyorsun bana! Kafayı mı yedin sen!-"
"Tamam sakin ol... Geçti."
"Ya bir şey olsaydı!?" Kollarını sıkı sıkı bana sarıp saçlarımı okşadı. Geçmişmiş. Ben ondan mı bahsediyorum sanki.
"Bir şey olmadı." Ama olabilirdi.. Kendi yüzümden onu kaybedebilirdim.
"Yaralanmadın değil mi?" Kendimi geri çekip onu kontrol etmeye başladım.
"Yaralanmadım Hazal. Hiçbir şey olmadı."
"Bir bakayım." Elimle ve gözümle her yerini yokladım. İyi duruyordu.
"Hazal.." yüzümü avuçlarının arasına alıp kendine yaklaştırdı beni. Gözlerini gözlerime kilitledi resmen. İyiydi değil mi?
"Bir şey olmadı güzelim. İkimizde iyiyiz." Derin bir nefes aldım. İyiydik. O iyiydi.
"Gelmemeliydin.."
"İyi ki gelmişim ama. Ne işler açtı o adam senin başına!?" Bilmiyorum.. Anıl ne halt ediyordu bilmiyorum.
"Hazal! İyisin değil mi!?" Mustafa abi koşa koşa merdivenlerden indi.
"İyiyim Mustafa abi. Herkes iyi mi? Adamlar ne halde?"
"Herkes iyi merak etme. Kan akıtmak için sıkmadılar göz dağı veriyorlar." Göz dağı mı?
"Kimdi onlar? Görebildin mi?"
"Görmedim maskeleri vardı belki arkandakinin haberi vardır." Mustafa abi burnundan soluyormuş gibi birkaç adım daha yaklaşıp elini belindeki silahına attı. Savaş'tan mı bahsediyordu?
Ona karşılık olarak Savaş'ta yerinde hareketlenip önüme geçti ve resmen burun buruna geldiler.
"Durun! Ne yapıyorsunuz!?"
"Ona zarar verecek en son kişi benim!"
"Siz kendinizden başkasını düşünmezsiniz!"
"Sakin olun lütfen!" Elimi Savaş'ın omzuna atıp onu geri çekmeye çalıştım.
"Adamları buraya o getirdi! Zayıflığını kullanıp seni dışarıya çekti!" Yapmaz öyle bir şey! O kadar da değil! Savaş benim canıma kastetmez. Değil mi? Yapmaz?
"Yapmadım!"
"Biliyorum! Yapmazsın. Biliyorum. Geri çekil nolur." İnanıp inanmadığımı anlamak için uzunca gözlerime baktı. Bir eli Mustafa abinin yakasında diğer eli ona verdiğim silahın tetiğindeydi.
"Yapma..."
"Ben seni tehlikeye atmam."
"Biliyorum..." Elimi elinin üzerine koydum. "Bırak nolur." Mustafa abinin söyledikleri dışarıdakilerin kulağına giderse Savaş'ı buradan sağ çıkaramazdım.
Neyse ki ikisi de uzatmadı. Birbirlerinden ayrılıp kendilerine çeki düzen verdiler.
"Hadi Hazal gidelim."
"O seninle hiçbir yere gelemez. Burada adamlarının başında duracak!"
"Nolur başlamayın yine!" Bacaklarım hala korkudan titrerken bir de bunların atışmasıyla uğraşıyordum.
"Patron!" İçeriye koşarak giren adamı görünce korkup geriye adımladım. Ödüm kopuyordu bir kaos daha yaşanacak diye.
Neyse ki karşıdakiler fazla uzatmamıştı. Adamlar içeriye girmek için zorlamadılar. Arabadan bile inmeden sadece evi taradılar ve bizim içeriye girmemizle silahlar da susmuştu.
"Ne oldu?"
"Polisler geliyor." Siktir.
"Ne yapacağız!?" Hay sikeyim ya! Benim hiç bu konularda tecrübem yoktu ki!
"Sen sakin ol. Ben onları göndermeye çalışacağım." Neyse ki Mustafa abi ne yapılması gerektiğini biliyordu.
"Bir de bu var." Birkaç saniye uzattığı toprak bulaşmış beyaz zarfa baka kaldım.
"Gitmeden önce kapıya doğru fırlattılar."
Uzanıp aldım. Herkes merakla içinden ne çıkacağını bekliyordu. Elim öyle çok titriyordu ki zarfı açmakta bile zorlandım. İçinden üzerinde kısa bir cümle yazılı beyaz bir kağıt çıktı.
"Teklifimizi biliyorsun, kendine ve kardeşine iyi bak yakında akraba olacağız."
Siktir! Onlar yapmış.
"Ne yazıyor?" Savaş uzanıp notu elimden almak istesede geri çekildim. Henüz bunu görmemeliydi.
"Kimin yaptığını biliyorum."
"Kim!?" Ondan notu kaçırmam onu rahatsız etmiş gibiydi. Kaşları hafifçe çatılmış bir cevap bekliyordu.
"Kim dedim!?" Yutkunup bir adım geri çekildim. Toparlamam lazımdı. Of! Aklım uçup gitmişti resmen.
"Bilmiyorum.."
"Az önce biliyorum dedin. Ne yazıyordu notta?" Beni geri çekildikçe o mesafeyi kapatıyordu.
Mustafa abi de bir şey demem için beklesede polislerin kapıya gelmesiyle çıkmak zorunda kalmıştı evden.
"Hazal... bir şey söyle artık. Ne saklıyorsun?"
"Bir şey saklamıyorum. Benim meselem bu. Sen karşıma."
"Senin meselen?"
"Evet."
"Neymiş senin meselen?"
"Özel.."
"Özel?"
"Evet. Özel. Sende git artık. Hem sen benim burada olduğumu nereden öğrendin?"
"Konuyu değiştirme."
"Hangi cesaretle geldin buraya? Anıl evde olsaydı seni sağ bırakmazdı."
"Hazal!"
"Nereden öğrendin dedim!"
"Umut söyledi!"
"Umut'la ne zaman konuştun?"
"Evim dediğin o yere gittim. Kapıyı Umut açtı."
"Kapıda adam vardı."
"Bayıltıp kömürlüğe kilitledim."
"Naptın naptın! Kardeşimi korusun diye diktim o adamı oraya!"
"Kardeşinde seni koruyayım diye beni gönderdi- bak... Lafı çevirip durma! Kim bu adamlar!"
"Seni ilgilendirmez. Git şimdi buradan bir dahada buraya gelme hatta karşıma bile çıkma. Nişanlını daha fazla bekletmeden git!"
"Yanlış anladın bizi-"
"SİZİ! Yanlış falan anlamadım ben! Ne gördüğümü çok iyi biliyorum!" İyice bunalmış gibi derin bir nefes aldı.
"Madem bana inanmıyorsun gel üçümüz oturup konuşalım. O anlatsın sen dinle ne olduğunu." Ağzım açık baka kalmıştım resmen. O kızla bir daha mı yüzyüze gelecektim!? Onunla muhattap mı olacaktım!? Daha neler!
"Git dedim!"
"Bende seni burada bırakmayacağım dedim!"
"Sanane!" Az önce hayatımı kendi hayatı pahasına kurtarmamış gibi çirkefleştim.
"Sanane benden! Niye bırakmıyorsun peşimi niye!?"
"SEVİYORUM ÇÜNKÜ!"
Öyle bir haykırdı ki tüm mahallenin onu duyduğuna emindim.
Sevdiğini söylüyordu daha önce de defalarca söylediği gibi. Keşke inanabilsem ona. Öyle çok istiyorum ki onu. Öyle çok özledim ki. Öyle çok yardımına ihtiyacım vardı ki. Onu kabul edecek tek bir sözüm tüm bunları sona erdirecek gibiydi. Ve ben sürekli o raddeye geliyordum. Ama bir şey engelliyordu işte. İçimdeki bu şüphe beni bitiriyordu.
"Niye onu seçtin o zaman?"
"Mecburdum. Sadece yardım etmek istedim. Başka bir niyetim yoktu yemin ederim. Biliyorum sana söylemeliydim ama korktum. İnanmazsın diye korktum."
"Beni kaybetmeyi göze aldığın bir yardım. Kaybettinde. Değdi mi bari?" Uzun uzun baktı yüzüme. Pişmanlık mı duyuyordu hasret mi gideriyordu anlamıyordum. Sadece bakıyordu.
"Gerçekten kaybettim mi seni?" Uzun uzun bakma sırası bendeydi şimdi. Ben ondan gidebilir miydim bilmiyorum ama o benden asla gidemezdi. O benim kalbim. Işığım. Şimdi onu kendimden uzak tutmaya çalışsamda o benim en yakınımdı. Aşık olduğum adamdı. Yaşama sebebimdi. Hayatımı anlamlandırandı.
"Git artık."
"Sevmediğini söyle." Söyleyemem.
"Git."
"Söyle gideceğim. Bak gözlerime. Beni sevmediğini söyle söz bir daha karşına çıkmam." Yapamam.
Gözlerine baktım. Korktu. Ben daha çok korkuyordum. Çünkü asla böyle bir şey söyleyemezdim ve o da asla gitmezdi. İşler daha da kötü hal alırdı ve ben bir yanımda Anıl bir yanımda Cengiz'in ailesi varken onu kaybetmeye ilk defa bu kadar çok yakındım.
"Beni seviyor musun gerçekten?"
"Çok seviyorum... Çok."
"Seviyorsan git o zaman. Ben hazır olduğumda sana geleceğim."
"Seni burada bırakamam."
"Bir şey olmayacak. Benim bir süre daha burada kalmam gerek ama sen burada kalamazsın. Söz veriyorum geleceğim ve seni dinleyeceğim."
"Benimle gel." Uzanıp elimi tuttu.
"Gelemem." Elimi çekip bir adım geriye gittim. Önce buradaki meseleyi halletmem gerekiyordu.
Mustafa abi tekrar içeriye geldiğinde sonunda gözlerimi ondan kurtarabildim.
"Atış talimi yaptığımızı söyledim. İnanmadılar ama şikayetçi olmadığımız için gittiler."
"Tamam... Savaş beyi kapıya kadar geçirin." Boynu bükülse de kararımdan geri dönmedim. O da gelmeyeceğimi anlayıp daha fazla ısrar etmedi.
Sonunda gitti. Giderken sürekli arkasına bakıyordu. Ama sonunda gitti işte. Gözden kayboluşunu izledim. Nihayet gittiğinde ise dikkatimi asıl vermem gereken meseleye topladım.
"Mustafa abi senden bir şey isteyeceğim."
"Ne istersen hazırım. Hazırız."
"Bana Cengiz'i araştır. Hakkında her şeyi bilmek istiyorum. Nereye gider, kimlerle çalışır. Sahip olduğu neyi varsa öğren. Geçmişini ve gelecek planlarını her şeyini. Onun hakkında ondan daha çok şey bilmek istiyorum."
İsteğim sorgulanmadı. Herkes hemen işe koyuldu. Ev halkı eve gelmeden önce evi tamir etmeye ve temizlemeye başladılar. Ne kadar çabuk biterse herkes kendini o kadar güvende hissederdi. Bir daha asla böyle bir şey yaşanmayacağı için diğerlerinin eve gelmesinde bir sakınca görmüyordum. Madam aramızdaki savaş başlamıştı o halde beklemeye gerek yoktu. Savaş'ı onların ayağına götürecektim.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 786 Okunma |
39 Oy |
0 Takip |
65 Bölümlü Kitap |