40. Bölüm

-36-

Öylesine Biri
nisanur_0n9nn

"Umay Barlas'a n'olmuş!?" Telaşlı sesiyle gözümden bir damla yaş aktı.

 

"Ö-ölmüş."

 

Sonrasında Hülya Hanım'ın şokla bana bakması, öylece kalışı...

 

Ve benim acı çığlığım.

 

Söz vermişti.

 

Gelecekti.

 

Son kez mi almıştım onun kokusunu...

 

.

 

.

 

.

 

Karnıma saplanan ağrı bu seferde bebeğime bir şey olacak korkusuna bürünmüştü. Ellerim karnıma siper olurken arkamda beni tutan bedene yaslandım. Aksi takdirde ayakta kalamayacaktım.

 

Etraf bulanıktı. İnsan bağırışları birbirine karışıyordu. İlayda önümde derin nefesler almam gerektiğini söylüyordu yüksek ihtimalle ama sesi sadece bir uğultudan ibaretti.

 

Hülya Hanım yere çökmüş ağlıyorken, Defne korkulu gözlerle izliyordu olup biteni. Mehmet Bey olay anında soğukkanlılığını koruyup olanı biteni kollayan kişiydi.

 

Yavaş yavaş bilincim kapanırken karnımdaki bebeğim sanki daha fazla stres yapmamam konusunda beni uyarır cinsten sancılar gönderiyordu.

 

En son gördüğüm şey İlayda'nın endişeli şekilde bağırışları ve Mehmet Beyin beni tutmasıydı.

 

.

 

.

 

.

 

Duyduğum ritmik sesle gözlerimi açmaya çalıştım ama pek başarılı olabildiğim söylenemezdi.

 

Sesi duymamla hastanede olduğumu anlamam zor olmamıştı. Ne olmuştu en son?

 

Tekrar gözlerimi açmaya çalıştım ama başaramadım. En son düğündeydik. Karnıma sancı girmişti.

 

Ne olduğunu anımsamaya çalıştım.

 

Çığlıklar.

 

Hülya Hanım'ın bağırması.

 

Telefonumun zil sesi.

 

Yavaş yavaş her şey canlanıyordu ama bebeğim... İyi miydi?

 

Hala benimle miydi?

 

Ellerimi hareket ettirip karnıma koymak istedim. Bebeğim hâlâ orada mı bilmek, hissetmek istedim.

 

Ama bir yabancının sesini duydum.

 

"Umay Hanım, tekrar sakinleştirici veriyorum. Sakin olun."

 

Gözlerimi bile açamıyordum ama kriz mi geçiriyordum?

 

Monitördeki sesler bu yüzden mi artmıştı.

 

"Bebeğim." Demek istedim ama dudaklarım bile kıpırdamadı.

 

"Sakinleştirici etkisinde olduğu için uyanamadı bir kaç saat sonra uyanır."

 

.

 

.

 

.

 

Başımdaki uğultular arasında kapı sesi duydum. Kendimi hafiflemiş ve sarhoş gibi hissediyordum.

 

Gözlerimi kısa bir an açmak için uğraştım. Ama parlayan ışık buna engel oldu. Sıkı sıkı geri kapattım.

 

En son ne olmuştu ve ben neden sürekli kriz geçiriyordum.

 

Gözlerimi neden açamıyordum.

 

Ve en son ne olduğunu neden hatırlamıyordum.

 

İlayda'nın düğünü.

 

Telefon.

 

Sonrası bağırışlarsan ibaretti.

 

"Neden uyanmadı hâlâ?"konuşan kişinin kim olduğunu anımsayamadım uykuyla uyanıklık arasındaydım.

 

"Sakinleştiricilerden dolayı. Uyandığında bir yarım saat ne olduğunu da hatırlamayacaktır. Sakinleştiricinin etkisi tamamen geçtiğinde sakin kalması gerekiyor."

 

"..."

 

Bilincim gidip gelirken bazı cümleleri duyuyor devamını dinleyemeden bilincim geri kapanıyordu.

 

"Bebeğe zarar gelmemesi için uyandığında stes olursa tekrar sakinleştirici veririz."

 

"..."

 

"Torunum iyi mi peki?" Hülya Hanım'ın sesiydi. Net bir şekilde anladım.

 

Bebeğim iyi miydi? Bir an önce öğrenmek istediğim bir konuydu. "İyi, sadece anne stres olunca gerilmiş ama gayet iyi."

 

"Çok şükür, çok şükür."

 

.

 

.

 

.

 

Gözlerimi yavaşça açtığımda odada yalnızdım. Hastane odasında koluma bağlı serumla yatıyordum.

 

Ellerim karnıma gittiğinde bebeğimin benimle olmasını umuyordum. Kapı açılınca bakışlarım oraya kaydı. Hülya Hanım kıpkırmızı gözleriyle içeriye girdi. Ağlamış mıydı? Neden?

 

"Umay, iyi misin!?"

 

Kurumuş dudaklarımı yalayıp başımla onayladım. "Bebeğim?" diyebildim kısık sesimle. Su içmem gerekiyordu.

 

"İyi, ikinizde iyisiniz." Kırık çıkan sesiyle kaşlarım çatıldı.

 

"Siz iyi misiniz?.. Ağlayacak gibi duruyorsunuz?"dememle sessiz kaldı.

 

"Su verir misiniz?"

 

Kenardaki masadan su alıp yanıma yaklaştı. İçmeme yardım edip saçlarımı düzeltti.

 

"Barlas geld-"

 

Aklıma gelen anla bir an durdum.

 

Nasıl unuturdum. Hastanede olma sebebim nasıl aklıma gelmezdi. Hızla yerimde doğrulunca başım döndü. Umursamadan ayağa kalkıp serumu sökmeye çalıştım kolumdan. Hülya Hanım yanıma gelip engellemeye çalışırken en sonunda sökmüştüm.

 

"Umay sakinleş!"

 

Kolum kanarken bunu umursamayıp dışarıya çıktım.

 

"Barlas..."

 

Etrafa bakarken hiç bir yerde görmememle derin bir nefes aldım.

 

Bebeğimiz olacaktı beni bizi bırakamazdı.

 

"Gelmiştir o."

 

Koridorda hızlı adımlarla ilerlerken Hülya Hanım ve Mehmet Bey arkamdan geliyorlardı. "Umay kızım sakinleş. Bebeğine bir şey olacak."

 

Ne söyledikleriyle ilgilenmiyordum.

 

Ölmemişti.

 

Geleceğine söz vermişti.

 

"Barlas bizi bırakamaz!" Sert çıkışımla Hülya hanım yanıma gelip koluma girdi. Gözleri dolu doluydu. "Umay biraz sakin ol lütfen."

 

Kolumu elleri arasından çekip bağırdım. "OLAMAM SAKİN FALAN OLAMAM. SÖZ VERDİ GELECEĞİM DEDİ. BEBEĞİNİ BIRAKMAZ O."Deli gibi koridorda koşup Barlas'ı arıyordum.

 

Gerçekten delirmiş miydim yoksa?

 

"UMAY SAKİNLEŞ ARTIK!" Mehmet Bey'in sesi bana bir uğultudan ibaret gelirken "BARLAS BIRAKAMAZ BENİ. GELECEĞİM DEDİ."

 

Yanımıza gelen hemşireler ve doktorlar yanıma yaklaşınca Mehmet Bey'in beni tutan kolları arasından çıkmaya çalıştım.

 

"Tekrar sakinleştirici veremeyiz. Hem kendi hem bebek için zararlı."

 

"BARLAS!"

 

"BIRAKAMAZ O."

 

Çığlık çığlığa bağırırken bir doktor önüme geldi.

 

"ÖLMEDİ YALAN SÖYLÜYORLAR. BENİ BIRAKTIĞINI SÖYLÜYORLAR. BIRAKMAZ O BENİ!"

 

"Umay sana sakinleştirici veremem. Kendin sakinleşmen gerekiyor."

 

"BIRAKIN BENİ ARAYALIM ONU ÖLMEDİ O!"

 

"Umay bebeğini kaybedeceksin böyle yaparsan onun için sakin ol. BEBEĞİNİN YAŞAMASINI İSTİYORSAN SAKİNLEŞ."

 

Birden bağırışlarım durdu. Bebeğimde mi gidecekti. Kalbimin boğazımda gibi atarken ben sustum ama gözyaşlarım akmaya devam etti. Ben bağırmadım ama gözyaşlarım en büyük çığlığım oldu.

 

.

 

.

 

.

 

Saatlerdir hastane odasında yatağa oturmuş kolumdaki serumun bitmesini bekliyordum.

 

Barlas gerçekten gitmişti. Bebeğimle tek kalmıştım.

 

Birbirimizi çok seviyorduk. Kendimi ilk kez birinin yanında bu kadar iyi hissediyordum. Onun varlığı bana huzur oluyordu.

 

Uzun görevlere gittiğinde bile varlığını bilmem hayatımda mutlu olmamı sağlayan bir şeydi.

 

Şimdi yok diyorlardı.

 

Şehit olduğunu beni ve bebeğini bıraktığını söylüyorlardı.

 

Barlas sözlerini tutardı neden bırakmıştı bizi.

 

Artık gözlerimden yaş bile gelmiyordu öylece elim karnımda bebeğime tutunuyordum.

 

Tek isteğim bir an önce Trabzon'a dönmek ve Barlas'ın yanına gitmekti.

 

.

 

.

 

.

 

BİR HAFTA SONRA

 

"Yeter! Kaç gündür buraya geliyorum ben ve siz bana hep aynı cevabı veriyorsunuz! Barlas Sözlerin tabutu nerede!?"

 

Taburdaki albay derin bir nefes aldı. "Bak kızım, sana her gün bunu söylüyorum bende. Timin nerede olduğunu bilmiyoruz. İletişim cihazları çalışmıyor. Bu yüzden şehidimiz var mı bunu bizde bilmiyoruz!"

 

"Nasıl bilmezsiniz askeriniz o sizin!?" Artık çıldırma eşiğine gelmiştim. Trabzon'daydım günlerdir her gün tabura gelip Barlas'ı soruyordum ama Albay ısrarla aynı şeyi söyleyip duruyordu.

 

Şehit haberi gelmemiş. İletişim kuramıyorlarmış.

 

"Yarbayla görüşmek istiyorum."

 

"İmkansız."

 

"Yarbayla görüşmek istiyorum Rıza Bey."

 

"Umay kızım acını anlıyorum ama olmaz. Biz iletişim kurmadan sana hiç bir şey söyleyemeyiz."

 

Sinirden her yeri yakıp yıkacak hale gelince yavaşça ayağa kalktım. Günlerdir perişan bir şekilde burada duruyordum. Ve aldığım cevap hep aynıydı.

 

Ama yeterdi. Bugün bana her şey söylenecekti. Nasıl yaparlardı bilmiyorum iletişim kuracaklardı. Yoksa ben burada birilerini şikayet etmeden duramayacaktım.

 

Ya da delirmeden.

 

Barlas'ın tüm ailesi buradaydı bizim evimizde durup evlatlarının durumuyla ilgili bir şey öğrenmek istiyordu. En azından şanıyla tabutunu alıp cenazesini görmek. Ama bu bile günlerdir uzatılıp duruyordu.

 

Gözümdeki yaşları sildim sertçe.

 

Başımı sallayıp kapıya doğru ilerledim. "Tamam."

 

Odadan çıkıp kapının önünde durdum. Telefonumun ekranından yüzümdeki tüm yaşları silip elimle hava yaptım. Derin bir nefes alıp burnumu çektim.

 

Çantamı açıp cüzdanımı aldım. Savcı ruhsatımı alıp cüzdanımı geri koydum.

 

Madem öyleydi hiç istemediğim şeyi yapıp mesleğimi kullanırdım.

 

Tekrar kapının önüne ilerleyip kapıyı tıkladım. İçerden gel komutu geldiğinde içeriye girip kapıyı kapattım.

 

Albay beni görünce masasının karşısına ilerledim. "Kızım anlıyorum acılı bir eş-" Ruhsatımı uzattım. "Cumhuriyet Savcısı Umay Oflaz Sözer. Yarbay Ali Kurtoğluyla görüşmek istiyorum."

 

Rıza Bey sessiz kalıp derin bir nefes aldı. Kapıdaki askerleri çağırdı. "Savcı Hanım'a Yarbayımız yanına kadar eşlik edin."

 

Askerler çıktıktan sonra "İyi günler Rıza Bey." Diyerek odadan çıktım. Zoru kullanmam gerekiyorsa kullanırdım. Sınırları zorlamam gerekiyorsa pekâlâ zorlardım.

 

Üst kata çıkınca askerlerin gösterdiği kapıya ilerledim. Kapıyı çalınca verilen komutla içeriye girdim. Beni gören adam yerinde dikleşti. "Buyurun savcım?"

 

"Bir hafta önce Barlas Sözer'in şehit olduğunu öğrendim." Derken sesim titremesin diye üstün bir çaba sarf etmiştim. "Günlerdir geliyorum cenazesi neden gelmedi diye. Ama bana hiç bir şey söylenmiyor... Neden getirilmedi?"

 

Söylemek istemesem de o soruyu sordum. "Ya da... Bulamadınız mı onu?" Bu ihtimal belki de en acı olabilecek senaryolardan biriydi.

 

"Bakın savcım, iletişim cihazları çalışmıyor. Tek iletişim yeri operasyonun düzenlendiği ve kontrolünün sağlandığı merkez."

 

"Tamam oradan öğrenin."

 

"O şekilde öğrenemeyiz."

 

Elimi alnıma koydum en sonunda. "Bakın, günlerdir eşimin cenazesi yok. Ailesi olarak çok kötü bir durumdayız ve sizden bir an önce bunu çözmenizi rica ediyorum." Çok kötü bir psikolojide olduğumu biliyordum.

 

Günlerce önce Barlas'ın yokluğuna sonra bebeğimle yalnız kalmama ağlamıştım.

 

Yine tektim.

 

"Sizi kim aramıştı demiştiniz?"

 

"Binbaşı veya yüzbaşıydı tam hatırlamıyorum. Ama adı Alp'ti."

 

Kaşları çatılınca "Ne oldu."demekten kendimi alıkoyamadım.

 

"Alp binbaşının timinde değil Barlas."

 

Kaşlarım çatıldı. "Anlamadım." Kalbim hızlanırken yerinden kalktı.

 

"Asker!" İçeriye çağırdığı askerler selam verirken ben ne olduğunu anlamıyordum.

 

"Derhal Harun Binbaşıyla iletişime geçilsin ne yapın ne edin bir şekilde iletişim kurun."

 

"Sende bana Rıza Albayı çağır."

 

Askerler odadan çıkarken ayağa kalktım. "Rıza Bey ne oldu?"

 

"Alp Binbaşıyla aynı timde değil farklı yerlerde görevdeler. Barlas'ın telefonunu alamaz."

 

Anlamıyordum sanki beynim error vermişti ve ben hiç bir şey düşünemiyordum. Beni arayan kimdi o zaman.

 

"Komutanım."

 

Ali Bey'in odaya girmesiyle ona döndüm. "Ali, Alp aramış savcı hanımı. Barlas'ın telefonunu alamaz."

 

"Alper biraz önce geldiler. Görevleri bitti." Ben sadece olanı biteni anlamaya çalışıyordum.

 

"Savcım sizi dışarı alabilir miyiz?" Hızla başımı salladım. Ne konuşacaklarsa bir an önce konuşsunlardı. Yeter ki ne olduğu ortaya çıksın.

 

Dışarı çıkınca hemen teleofnumun alıp Mehmet Bey'i aradım. Kısa bir çalıştan sonra "Efendim kızım?"

 

"Mehmet Bey, bir şeyler olmuş. Beni arayan adam Barlas'la aynı timde bile değilmiş."

 

"Yani..."

 

Aklına gelen ihtimal için dua ettiğini biliyordum.

 

"Barlas yaşıyor olabilir."

 

Gözlerim dolu dolu gülümsedim.

 

Ellerimi karnıma koydum. Bebeğim baban bizi bırakmaz.

 

Telefonu kapatıp bir koltuğa oturdum. Sabırsızla bekliyordum. Bir kaç dakika sonra Rıza Bey kapıyı açtı. "Umay Hanım, telefonunuzda en son arayan numarayı alabilir miyiz?" Başımı sallayıp ayağa kalktım.

 

Barlas'ın numarasıydı yüksek ihtimalle konum bildireceklerdi.

 

Onlar bilgisayardan bir şey yaparken midemin bulunmasıyla elim karnıma gitti. "Ben bir su alabilir miyim?"

 

İkisinin de bakışları bana dönerken önce karnımdaki elime sonra bana baktılar. Rıza Bey odasındaki damacanaya gidip karton bir bardağa su doldurdu.

 

"Merak etme. Barlas, sana ve bebeğine dönecek."dediğinde sessizce inşallah diye fısıldadım.

 

Aradan saatler geçmiş onlar ve diğer askerler toplantı odasına gitmişlerdi. Bende öylece beklemeye devam ediyordum.

 

Rıza yarbay ve Ali albay odaya girdiklerinde yerimde dikleştim. "Bir şey bulabildiniz mi?"

 

"Bulduk yerlerini. Pek olumlu değil. Esir düşmüş tim. Teröristler de daha önce Alp Binbaşıyla çatışmaya girenler. Tehditle alıkoymayla telefonlarını alıp ailelerini aramışlar. Yani bir tek seni değil timdeki diğerlerinin de aileleri aynı şekilde aranmış."

 

Derin derin nefesler alıyordum. Ölmemişti yani.

 

"Yani... Yaşıyor değil mi?"

 

"Öyle tahmin ediyoruz. Alp binbaşıyı tanıdıkları için onun ismini kullanmışlar."

 

"Madem bu şekilde bulunabiliyordu neden bir haftadır beni perişan ettiniz buralarda."

 

"Her şeyin bir usulü var savcı hanım, istediğimiz her şeyi her an yapamıyoruz."

 

Ayağa kalktım. "Ne zaman gelecekler. Kurtulmuşlar mı?" Sessiz kaldı bu söylediğimle.

 

"Bunları sizinle paylaşamayız."

 

Bu da yeterdi. Yaşadığını biliyordum.

 

Baban bizi bırakmadı bebeğim.

 

Sözünde durur o.

 

Odadan çıkıp taburun çıkışına ilerliyordum. Akşam olmuş hava çoktan kararmıştı.

 

Çıkış yapacağım sırada bahçeye giriş yapan yaklaşık on askeri araçla adımlarım durdu.

 

Dakikaların ardından taburun sağlık bölümünden iki hemşire sedyelerle oraya yaklaşıyordu.

 

Araçtan herkes indikten sonra gördüğüm yüzle ne tepki vereceğimi bilemedim o an.

 

Barlas hafif topallıyor. Yüzündeki yara izleri çenesinde büyük bir morluk ve kolunda kurumuş kan izleriyle yavaşça yürüyordu.

 

Onlar albaya görevin bitmesiyle ilgili bir şeyler söylüyordu sanırım emin değildim. Dinlemiyordum ama sevdiğim adamı yaralı dâhi olsa sağ salim karşımda görmek gözlerimin dolmasına yetmişti.

 

Bazı askerler içeriye girerken Barlas arabaya yöneldi tekrar eşyalarını alacaktı sanırım. Başını kaldırmasıyla göz göze gelirken koşarak ona ilerledim. O benim burada olmama şaşırmış olmalıydı.

 

Kollarımı boynuna sararken elleri hızla belimi buldu. Boy farkımızdan dolayı ben havada kalırken sıkı sıkı sarılıyorduk.

 

"Öldü dediler Barlas. Öldüğünü söylediler bana."

 

"Buradayım."

 

"Bizi bırakıp gittiğini söylediler bana. Bir daha seni göremeyeceğimi... Çok korktum Barlas."

 

Dudaklarını saçımda boynumda her yerimde hissediyordum. Bir eli de bir daha bırakmak istemezmiş gibi belimdeydi.

 

"Buradayım canımın içi, buradayım canımın canı." Ben ağlarken o beni indirip ellerini yanaklarıma koydu.

 

Alnımdan öpüp "Söz verdim güzelim sana. Geleceğim dedim." Diyip beni sardığında uzun uzun kokusunu içime çektim.

 

Ve anladım ki;

Biz "Öyle bir, bir olmuşuz ki sanki birimiz göz diğeri bebeği."

 

 

 

Bölüm : 25.01.2026 15:38 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...