
Hayır Olamaz

Acı insanı olgunlaştırır.
******
Kelimelerin gücü, bazen bir fısıltı kadar yumuşak, bazen de bir çığlık kadar keskin olabilir. Bazen kelimleler, insana umut ışığı verir, bazen de en derinden yaralayabilir. Belki de öldürür. Velhasıl bir insanı öldürmek için tetiğe basmak gerekmiyor, kelimeleriyle de canını alabilir. Düşüncelerimi bölen telefonuma gelen mesaj sesiydi. İçime bir sıkıntı doldu. Derin bir nefes aldım ve komodinin üstündeki telefonumu aldım. Mesajı açtım.
"Savcı Öznur Dağdeviren yanlış sularda yüzdün. Çok yanlış kişilere bulaştın uzak durmanı tavsiye etmek isterdim ama bildiklerin bizleri ipe götürecekse tek çare senin ölmen. Arkanı kolla her an ölümün gölgesi seni takip edebilir.
Karanlığın Yaveri."
Hayat, sürekli akan bir nehir gibidir. Bu nehirde bazen sakin sular, bazen de coşkulu çağlayanlar bulunur. İşte bu çağlayanlar, hayatımızın dönüm noktalarıdır. Bu noktalar, bizi bambaşka bir yere sürükleyen, kimliğimizi şekillendiren ve geleceğimizi belirleyen anlardır.
Tehdit içerikli mesajı almamın üzerinden on dokuz saat geçmişti. Mesajı almamla birlikte karakola gitmiştim ve numarayı vermiştim. Numara beş yıl önce trafik kazası geçiren bu kaza yüzünden felç geçirmiş bir adamın üzerine kayıtlıdı. Adamın evine polis ekipleri ile gitmiştik. Eşi iki gün önce evlerine hırsızın girdiğini ve eşinin telefonunu çaldığını söyledi. İfade verdiğini dile getirince ifadesine baktım. Olay bize anlattığı gibiydi. Telefonun sinyaline baktığımızda terk edilen metruk binadan sinyal vermişti. Oraya gittiğimizde telefon yerde öyleyce duruyordu.
Bu birlik nasıllardı haklarında hiçbir şeye ulaşamıyorduk. Adliyede odamda yeni bir ipucuna ulaşabilmek için telefonu inceliyordum Taner ve İdil Komiser ile birlikte. Taner'in gözlerinin içine bakamıyordum. Babasını belki de benim yüzümden kaybetmişti. Gözlerinin içine bakmak istediğimde beynimde bir ses yankılanıyordu.
"Öznur sen lanetlisin." Tek dediği o sesin benim lanetli olduğumdu.
Acı, hayatın kaçınılmaz bir parçasıdır. Kimi zaman beklenmedik bir kayıpla, kimi zaman derin bir hayal kırıklığı ile gelir. İlk bakışta yıkıcı gibi görünen bu duygu, aslında iç dünyamızda derin izler bırakır ve bizi dönüştürür.
Acı, bir nevi süzgeç gibidir. Yaşadığımız olaylar, duygularımızın ve düşüncelerimizin gerçek yüzünü ortaya çıkarır.
Acı, aynı zamanda bir öğretmen gibidir. Yaşamın zorluklarıyla başa çıkmayı öğretir.
Acı, insanı olgunlaştırır. Acı, bir ateştir. Külüyle birlikte yeni bir başlangıç getirir. Acı, bir ateştir. İlk tutuştuğunda can yakar, içimizi kavurur. Bu sırada dünyamız kararır, geleceğe dair umutlarımız sönmeye başlar. Ama öte yandan küllerinden doğacak yeni bir hayatın tohumları da vardır.
Kader, bir iplik misali hayatımız boyunca bizi yönlendiren, bazen beklenmedik sürprizlerle karşılaştıran, bazen de önceden tahmin ettiğimiz yollara sürükleyen bir güçtür.
Peki, kader nedir? Önceden yazılmış mı, yoksa yazılıyor mu? Kaderi önümüze sunulan seçimlerle biz mi yazıyoruz? Hiçbir fikrim yoktu. Kaderi değiştirme şansım olsaydı 8 Kasım'a geri dönüp o korkunç günü yaşamamayı seçerdim. Her şey 8 Kasım 2005 tarihinde okuldan tek başımla çıkmam ile başladı. Bir kaçırılma vakası hayatımı kökünden değiştirdi. O güne geri dönüp okulda kalabalığın içinde beni almaya birilerinin gelmesini beklerdim.
Karanlık bir odada, loş bir ışık altında, parmakları kemik gibi incecik bir kadın oturuyordu. Ela gözleri, derin kuyular gibi karanlıktı ve bakışları, dokunulduğunda yanan bir ateşi andırıyordu. Elinde, uçları altınla işlenmiş, eski püskü bir kalem tutuyordu. Bu kalem, sıradan bir kalem değildi. Bu, acısını beliren kaderinin kalemiydi. Kötü niyetli canavarın söylediği kelimeyi yanlış yazarsa şiddet döngüsünün içine gireceğini bilirdi. Bu kalem, onun kaderini yazıyordu bir nevi.
"Öznur!" Taner'in sesiyle hayal aleminden sıyrıldım. Tüylerim diken diken oldu. Kızıl Umut ölmüştü ama bana bıraktığı anılar bir miras misali nefes almaya devam ediyordu. Derin bir nefes aldım ve acının derinliğini yaşattığı mavi gözlerinin içine baktım.
"Sen iyi misin?" Sesi temkinliydi. Elimi kalbimin üzerine koydum.
"Anılar, ruhun fotoğraflarıdır." Martin Luther King Jr'nin sevdiğim bir sözünü söyledim. Bu söz şu anki ruh halimi tüm çıplaklığıyla anlatıyordu.
"Ben biraz hava alacağım birkaç saat ara verelim." Taner ve İdil'in bir şey demesine fırsat vermeden odadan çıktım.
*****
Adliyeden çıktığımda adliyenin yakınlarında bulunan parka doğru yürümeye başladım. Anılarım yine beni etkisi altına alıyordu.
Herkesin içinde, unutulmaz anılarla dolu bir sandık vardır. Bu sandık, zaman zaman açılıp içinde saklı geçmişi ortaya çıkarır. Bazen gülümseme, bazen hüzün, bazen de özlemle baktığımız bu hazineler, kimliğimizin bir parçasıdır.
"Yardım edin imdat!" Duyduğum yardım çığlığı ile düşüncelerimden sıyrıldım. Ses çeşmenin oradan gelmişti. Hızla sağıma soluma bakıp yola atladım. Kornalar çaldı arkamdan ama ben çeşmeye doğru koştum. Çeşmenin orada saçlarından tutularak sürüklenen bir kadın vardı.
"Kadını bırak!" Sesim akşamın karanlığında yankılandı. Elini tokat atmak için havaya kaldıran adam öfkeli gözlerini üzerime çevirdi.
"Siktir git işine kadın." Tek kaşımı kaldırdım. Silahını bana doğrulttu. Silahım yanımda değildi.
"Zaten işimin başındayım. Cumhuriyet Savcısı Öznur Dağdeviren bir kez daha ikaz etmeyeceğim. Bırak kadını!" Sona doğru sesimi yükseltmiştim.
"Sen karışma bu kadın benim karım bu böyle sen işine bak Savcı."
"Ayrıca hakkımda açtığın o davayı da düşüreceksin Savcı." Ne davasından bahsediyordu? Yüzüne dikkatlice bakınca hatırladım. Bu adam hakkında dava açılmıştı Savcısı da bendim.
"Bu böyledir diye diye kaç kadın eski kocası tarafından katledildi. Sessiz kalmak çözüm mü sence?" Kollarımı iki yana açtım. Sırf şiddet gören kadınların yanındayım diye beni korkutabileceğini mi sanıyordu? Namlunun ucu alnımın ortasındaydı. Silahların içinde büyüyen bir kadını silah ile korkutabileceğini gerçekten düşünüyor muydu?
"Susacaksın davayı leyhimize sonuçlandıracaksın yoksa Savcı," dediği an bileğinden tuttum ve ters çevirdim. Silahını aldım.
"Yoksa ne?" Sesim soğukkanlı bir katilin sesi gibi çıktı. Kehribar gözleri kocaman açıldı ve şaşkınlıkla elimdeki silaha baktı. Emniyetini açtım.
"Emniyeti kapalı bir silahı ateşleyemezsin." Sesim tok ve gürdü. Şimdi rolleri değişmiştik. Namlunun ucu ona doğrultulmuştu. Korkuyla gözlerini kapattı.
"Ben Savcıyım sence ben senin emrine uyacak emir kulu muyum?" Sesimin desibeli her bir cümlemde yükseliyordu. Ve hiç düşünmeden tetiğe bastım. Havaya açtığım ateş ile irkilen adamın gözlerinin içine öfkeyle baktım.
"Kadından uzaklaş yoksa ikinci kurşun alnında bir delik açar. Şakam yok bilesin." Sesim demir kadar sertti. Yerde korkuyla titreyen kadına baktım. Gözyaşları akıyordu.
"Ağlama," diye fısıldadım. Elleri titriyordu soğuktan değil de korkudan titriyordu.
"Korkma. Bu kabus bitecek sana söz veriyorum." Evet, bu bir kabustu onun hayatını altüst eden kocaman bir kabustu. Gözlerimin içine umutla baktı.
Gülnur'da gözlerimin içine umutla bakmıştı. Ölüme giderken kendi gibi şiddet mağduru olan kadınların sesini duymamı onları kurtarmamı istemişti. Gülnur o gün neden oradaydı neden gözlerimin önünde katledilmişti bu gizemini koruyordu ama bildiğim bir şey vardı bu kadının sonu Gülnur'un sonu gibi olmayacaktı buna izin vermeyecektim.
"Savcı Hanım gerçekten burada mısınız? Gerçekten karşımda durmuş, beni kurtaracağınızı söylüyor musunuz? Ben böyle ölmek istemiyorum. Sesimi duyan birileri var mı?" Kadının sözleri kalbime iğneler batırdı. Elimde tuttuğum silah ile kendisine adam diyen pisliğin nefesini kesmek istedim bir an.
"İnsan dibe düşebilir. Düştüğünü kabullenmen gerekir ki güçlü durabilesin." Sesim onu anladığımı anlatmak ister gibi çıkmıştı. Bende çocukken şiddetin kurbanıydım onu anlardım. Anne, baba ölmek istemiyorum beni kurtarın diye kaç gece bağırmıştım. Bu yüzden ölmek istemiyorum diyen bir kadının o an hissettiği korkuyu, çaresizliği ve hüznü en iyi ben bilirdim.
"Ve sen unutma ki nefes alıyorsan seni bu dünyaya getiren kadın sayesinde buradasın. Sen kimsin ki bir kadına şiddet uygulayıp onu güçsüzmüş gibi manipüle ediyorsun. Bende bir kadınım ama karşımda titriyorsun lan," diye bağırdım kendine adam diyen varlığa. Silahın namlusu ona doğrulttuğu için korkuyla gözlerimin içine bakıyordu.
"Savcım hanım ben," diye başladığı cümlesini araya girmem ile yarıda kesti.
"Kes sesini!" Öfke kontrol problemim vardı ve gözlerimin karardığını hissediyordum. Öfkemi kontrol edemez isem burada kan çıkardı.
"Çıkar telefonunu ve polise kendini ihbar et yok desen yemin ederim şarjörü boşaltırım üzerine." Sesim hissettiğim öfkeyi dışa vurdu. Gözlerimde ne kadar ciddi olduğumu görmüş olacak ki titreyen elleriyle telefonunu çıkardı.
"112 Acil durum hattı. Acil durumunuz neydi?" Telefonda duyduğum sesle adamın kehribar gözlerinin içine baktım.
"Ben polise bir ihbarda bulunacağım. Benim adım Karun Dervişoğlu, eski eşim Figen Korel'e şiddet uyguladım. O şu an kanlar içinde adliyenin yakınında bulunan çeşmenin orada kanlar içinde." Korkuyla kendini ihbar etti. Tam yerini söyleyip kadının cevap vermesini beklemeden telefonunu kapattı. Gözlerimin içine baktı.
"İstediğini yaptım yalvarırım öldürme beni." Sesini duyunca Karun denen bu pisliği eşek sudan gelinceye kadar dövesim geldi. Sakinleşmek için içimden ona kadar saydım.
"Karanlık bir gökyüzünün altında nereye adım atarsan at aydınlığa ulaşamazsın Karun çünkü senin düşüncelerinde bu gökyüzü kadar karanlık." Sesim ifadesiz çıkmıştı. Elimdeki silahı gökyüzüne kaldırmıştım.
Aradan ne kadar zaman geçmişti bilmiyorum ama polis siren sesi kulaklarıma doldu. Polisler yanımıza geldiğinde silahı indirmiştim. Çantamdan kimliğimi çıkardım ve yanıma gelen polis memuruna gösterdim.
"Ankara Adliyesi Cumhuriyet Savcısı Öznur Dağdeviren." Karşımda hazır ola geçen kadına, Figen'i gösterdim ve yardımcı olmasını istedim. Kadın polis, Figen'in yanına gidince bende Karun denen adamın yanına gittim. Bileklerinde kelepçe vardı.
"Cumhuriyet Savcısı Öznur Dağdeviren." Karun'un kollarından tutan polislere kimliğimi gösterdim. Hazır ola geçtiler.
"Emriniz Sayın Savcım," diyen uzun boylu, siyah kıvırcık saçlı polis memurunun siyah gözlerinin içine baktım.
"Şüpheli ile beni iki dakika yalnız bırakın." Söylediklerimin ardından iki polis memuru bizi yalnız bıraktı.
"Vicdanın yükünün her şeyden ağır olduğunu söylerler ama ben senin gözlerine baktığımda ne bir vicdan, ne bir merhamet görebiliyorum. Sen bugün bir kadına sadece fiziksel yara açmadın onu ruhsal yara ile de tanıştırdın." Derin bir nefes aldım ve kadın polisin yanında hala korkudan titreyen Figen'e baktım ve sözlerime devam ettim.
"Güven kazanılır ama bir o kadar da kolay kaybedilir ve bir daha kazanılması zordur. Vicdanlı bir insan da acımasız olabilir. Tek bir öfkeyle gözünün dönmesiyle katil olabilir. Bir dürtüye bakar." Yavaşça gözlerimi karşımda titreyen adama çevirdim. Ne demek istediğimi anlamıştı.
"Sen sen ol bir daha asla kadına el kaldırma. Biri çıkar o eli kırar kırmakla kalmaz seni cehenneme seve seve gönderir. Anladın mı beni?" Bir Savcı olarak böyle davranmamalıydım bu etik değildi alenen tehdit ediyordum ama içimdeki o sesi susturamıyordum. Dışarıya çıkmasaydım belki Figen'in kaderi de Gülnur ve onun kaderini yaşayan diğer kadınlar gibi olacaktı.
"Azıcık olsun vicdanın varsa Figen'in hayatından çıkarsın." Son sözlerimi söyleyip arkamı döndüm. Polislere işaret verdim. Polisler gelince birkaç adım atmıştım ki Gölge olduğumu öğrendiğinden beri yüzünü göremediğim adamın endişeli sesini duydum. Gerçi Taner kaçırıldığında yanımdaydı ama o zaman mesafeliydi bana.
"Öznur dikkat et," diye bağıran sevdiğim adama döndüğüm an beni kollarının arasına aldı. Tam o anda silahın ürkütücü sesi gökyüzünü delip kulaklarıma doldu.
"Murat," diye fısıldadım korkuyla. Murat kollarımdan tuttu.
"İyi misin?" Sesini duyunca korkuyla başımı salladım. Elimi yanağına götürdüm.
"Murat iyi misin, vuruldun mu?" Sesim endişeli çıktı. Başını iki yana salladı.
"Biri ambulans çağırsın. Şeyda aç gözlerini kardeşim." Polis memurunun sesini duyunca yerde kanlar içinde yatan kadın polisi gördüm elindeki silahı yere düştü. Başımı kaldırdığımda diğer polisin Karun'un elinden silahı aldığını gördüm.
"İntikam budur Savcı," diye bağıran Karun'un kehribar gözlerinin içine öfkeyle baktım.
"İntikam ne iyi tanır, ne de kötü. Senin kalbini parçalaması gereken kurşun önünüze atlayan polisin sonunu getirdi. Vicdanının sesini susturabilirsen sustur şimdi." Karun konuştukça içimde uyanan katil, onu öldürmem gerektiğini söylüyordu. Bir adım attığım an Murat kolumdan tuttu.
"Susturun şunu," diye bağırdım. Murat'ın zümrüt yeşili gözlerinin içine baktım.
"Murat, polisi vurdu dolaylı olarak bir kişinin daha mı ölümüne sebep oldum ben? Dayanamıyorum." Göğsüme bir ağrı saplandı ve zehirin vücuda sinsice yayılması misali nefesimi kesti. Gözlerimin önü karardı ve kendimi karanlığa bıraktım.
Bölüm sonu yanlışlarım varsa affola.
19.01. 2025
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |