20. Bölüm

20. Bölüm

Hatice nur Türkben
nur19907

Yok Oluş

 

Hatıralar, yok olanların en güzel anıtlarıdır. (Alıntı)

 

*****

 

Mutluluğun bir tarifi var mı? Bu soruya evet deseler mutluluğu şöyle tarif ederdim:

Mutluluk, tıpkı gökyüzündeki bir bulut gibi şekil değiştirir, bazen hafif bir esintide savrulur, bazen de şiddetli yağmurla baştan aşağıya yıkanır. Ancak, her daim içinde barındırdığı ışığı korur. Tıpkı bir kelebeğin kanatlarındaki desenler gibi, her birey için farklı anlamlara gelir. Kimi için sıcak bir çorba eşliğinde sevdikleriyle sohbet etmekse, kimi için ise doğanın kalbinde yalnız başına yürümektir.

 

Mutluluk, bazen beklenmedik anlarda kapımızı çalar. Bir dostun gülümsemesi, bir çocuğun kahkahası, ya da başarıya ulaşmanın verdiği o tatlı heyecan...

Tıpkı baharın gelişi gibi, ruhumuza yeniden hayat verir. Bazen de uzun bir bekleyişin sonunda gelir.

 

Mutluluğun bir tarifi var mı? Bu kimine göre evettir, kimine göre ise hayır. Mutluluğu tarif etmek zordur, çünkü o soyut bir kavram. Tıpkı sevgi gibi, yaşanarak anlaşılır. Herkes kendi mutluluğunu kendisi yaratır aslında.

 

Ve küçük Öznur'un kurtarıcısı yıllar sonra karşısına çıkınca, yetişkin Öznur onca hüznün ardından mutluluğu bulmuştu. Kurtarıcım tam karşımda duruyordu. Koyu kahverengi gözleri ne kadar yorgun olduğunu haykırıyordu. Koyu kestane saçları dağılmıştı, dudağının kenarında yara vardı.

 

"Maya abla," diye fısıldadım bir kez daha. Ayaklarım hareket edince ona doğru koştum. Sımsıkı sarıldım. Gözlerimden mutluluk gözyaşları aktı.

 

Benim kalbim kimsesiz bir kalbin sessiz çığlıklarını atıyordu. Kimsesiz bir kalp, sanki dünyanın tüm yükünü omuzlarında taşıyormuş gibi hisseder. Her adımında bir boşluk, her bir bakışında bir hüzün taşır. Ama şimdi o sessiz çığlıklarım yerini mutluluğa bırakmıştı. Bir taraftan da bir hüzün çökmüştü kalbime. Çünkü Maya abla enkaza dönmüştü. Dudağının kenarında yara vardı, kaşından akan kan küçük Öznur'un kalbinde derin yaralar açmıştı.

 

"Öznur, Asaf Çetin tutuklandı. Pars Başsavcı, Asaf Çetin'in dosyasını benden aldı. Asaf Çetin'in dosyasını sen alır mısın?" Tuna Savcı'nın düşünceli sesini duyunca Maya abladan ayrıldım. Tuna Savcı'nın ağlamaktan kırmızıya dönmüş gözlerinin içine baktım.

 

"Tabiki alırım Asaf Çetin korksun benden." Sesim şakacı bir tavırla çıktı. Amacım duygu dolu havayı dağıtmaktı. Maya ablanın gülmesiyle amacıma ulaştığımı anlayıp bende güldüm.

 

******

Pars Başsavcı'nın odasının önüne gelince derin bir nefes aldım. Tuna Savcı, Maya ablanın kocası olduğu için akrabalık durumundan dolayı Asaf Çetin'in dosyası, Tuna Savcı'dan alınmıştı. Pars Başsavcı bu dosyayı bana verir miydi, bilmiyorum ama o dosyayı almak için elimden geleni yapacaktım.

 

Asaf Çetin, Maya ablanın canını yakmıştı. Ona çok öfkeliydim. Maya ablanın tüm duygularını altüst eden bu canavarın dosyasını alıp yaşattığını yaşatmak istiyordum. Bu beni cani biri yapar mıydı? Kötü biri mi olurdum bu düşüncelerimden dolayı?

 

Yok oluş, evrenin acımasız bir gerçeği. Yok oluş, sadece fiziksel bir süreç değildir. Aynı zamanda duygusal bir travmadır. Sevdiğimiz birinin kaybı, Asaf Çetin gibi psikopat birinin elinde esir olmakta yok oluşun derin izlerini ruhunda izler bırakırdı. Ve Maya ablanın ruhunda kabuk bağlamayan yaralar vardı.

Derin bir nefes aldım ve kapıyı çaldım. Pars Başsavcı'nın gel sesini duyunca kapıyı açtım.

 

"Müsait miydiniz Başsavcım?" Sesim varla yok arası çıkmıştı.

 

Pars Başsavcı sert biriydi ne zaman neye kızacağını kestiremezdik. Şu an her an bağırmaya başlayabilirdi.

Hızla sinirlenir, öfkesini kontrol etmekte zorlanır, çevresindeki insanlardan sinirini çıkarırdı. Dolambaçlı konuşmaktan hoşlanmaz, düşüncelerini direkt söylerdi. Başkalarına emir vermek ve onları yönlendirmeyi severdi.

 

"Fazla vaktim yok neden geldin Öznur Savcı?" Sesi her zamanki gibi sertti. Bu adamın karşısında insan öz güvenini kaybederdi.

 

"Başsavcım ben As," dediğim an sözümü kesti. Sözümün kesilmesinden hoşlanmazdım anında öfkemi kusardım ama bu adam Başsavcıydı benim üstümdü bu yüzden hiçbir şey diyemiyordum.

 

"Dur tahmin edeyim. Tuna Savcı dosyadan el çektiği için dosyayı sen almak istiyorsun ama hayır dosyayı Seda Savcı'ya verdim. Çıkabilirsin." Ellerim sinirden titremeye başladı. Beni konuşturmadı dosyayı Tuna Savcı'dan yeni almıştı ama dosyanın yeni Savcısı var diyordu.

 

"Ama Başsavcım." Sözümü bir kez daha kesti. Yumruk yaptığı elini masaya indirdi.

 

"Dosyayı Seda Savcı'ya verdim dedim. Odadan çıkabilirsin Öznur Savcı." Başımı olumlu anlamda salladım ve odadan içimdeki öfkeyle çıktım. Odama girdiğimde kapıyı çarptım.

 

"Sinir bozucu adam," dedim sinirle. Sandalyeye oturdum. Başım ağrımıştı.

 

"Savcım kapıyı çaldım ama duymadınız sanırım. Bu zarf adınıza geldi." Nergis'in korkuyla çıkan sesini duyunca gözlerinin içine baktım. Elinde tuttuğu zarfı sımsıkı tutuyordu.

 

"Dışardan bakıldığında o kadar çok korkunç mu görünüyorum Nergis?" Sesim biraz öncekinin aksine sakin çıkmıştı. Nergis endişeyle gözlerimin içine baktı.

 

"Yok estağfurullah Savcım. Ben çıkabilir miyim?" Başımı olumsuz anlamda salladım. Korkuyla gözlerimin içine baktı.

 

"Ben başkaları gibi öfkemi benden emir alan arkadaşlarımdan çıkarmam Nergis. Şu gözlerindeki korkuyu siler misin? Elindeki zarfı vermeden nereye gidiyorsun? Zarfı verdikten sonra çıkabilirsin." Nergis elindeki zarfa baktı başını iki yana salladı elini alnına vurdu.

 

"Aptal Nergis zarfı vermeden nereye gidiyorsun acaba?" Kendi kendine konuştuktan sonra mühürlü zarfı masama bıraktı. Özür diledi ve odadan kaçarcasına çıktı. Gerçekten dışardan bakınca bu kadar mı korkutucu gözüküyordum?

 

"Yeni bela kilidi açılacakmış gibi hissediyorum," dedim. Daha sonra zarfı elime aldım, mühürü kırdım ve zarfı açtım.

 

"Bitişler, yeni başlangıçların tohumlarıdır. Ölüm bile bir bitiş değil yeni bir başlangıçtır. Yok oluş, değişimin kaçınılmaz bir parçasıdır. Asaf Çetin artık bu dünyada değil rahat nefes alabilirsin Öznur Dağdeviren.

Kızıl Gölge." Okuduğum notla kaşlarım olabildiğince çatıldı. Bu neydi şimdi? Bir kez daha okudum.

 

"Kızıl Gölge'de kim ve neden Kızıl Gölge? Ne demeye çalışıyor başıma bir katil eksikti o da oldu," diye kendi kendime konuştum. Peki gerçekten de Asaf Çetin'i öldürmüş müydü? Öldürdüyse bunu bana neden söylemişti? Odadan çıktım. Tam karşımdaki odaya girdim. Tuna Savcı hızla ayağa kalktı, Maya ablada irkilmişti.

 

"Üzgünüm ama size bir soru sormam lazım. Asaf Çetin'i en son ne zaman gördünüz?" Maya abla sorduğum soruyla elleri titredi. Tuna Savcı kaşları çatılı bir şekilde gözlerimin içine baktı.

 

"Onu puştu görmedim ben görsem gebertirdim." Tuna Savcı'nın sesi bunu gerçekten yapacakmış gibi çıkmıştı.

 

"Dün akşam 18.00 sularında yanıma gelmişti ondan sonra ortadan kayboldu." Maya ablanın sesi de elleri gibi titremişti.

 

"Ama yanımdan gitmeden önce Polatlı'daki dedesinin evine gideceğini söylemişti adamına." Maya ablanın Polatlı demesiyle odadan çıktım. Telefonumdan İdil Komiseri aradım.

 

"Sayın Savcım," diye telefonu açan İdil Komisere Asaf Çetin'in dedesinin Polatlı'daki evinin adresini bulmasını istedim ve oraya polis ekiplerini göndermesini istedim.

 

Aradan geçen iki saatin ardından telefonum çaldı arayan İdil Komiserdi ve Polatlı'da Asaf Çetin'in cansız bedeninin bulunduğunu söyledi.

 

******

Güneş yeni batmıştı. Sokak lambalarının loş ışığında, olay yerinin ürkütücü silueti belirginleşiyordu. Polis şeritleri, sanki suçlunun kaçışını engellemek ister gibi, etrafı sarmalamıştı. Yerler ıslaktı, yağmurun yeni dinmiş olduğu belli oluyordu. Eve girdim. Hava, yoğun bir kükürt kokusuyla kaplıydı. Bir önceki gecenin kanlı olayının izleri, her köşede kendini gösteriyordu. Yerler, kurumuş kan izleriyle kaplıydı.

 

"Ne olmuş burada böyle?" Yanımda duran Fatih Komiser etrafa bakıyordu.

 

"Katilin, maktülle bir alacağı varmış gibi." Fatih Komiser kendi kendine konuşuyor gibiydi.

 

"Orası belli zaten canını almış ya." Sesimi duyunca irkilen Fatih Komiserin gözlerinin içine baktım. Başını hızla yere eğdi. Şüpheli tavırların nedeni neydi hiç anlamadım tekrar etrafa baktım.

 

Parmak izi toplayan uzmanlar, titizlikle çalışıyorlardı. Her bir detay, olayın karanlık sırlarını çözmek için önemliydi. Bunu Kızıl Gölge denen katilin yaptığına emindim ama o kimdi işte bu cevapsız bir soruydu. Ve bulduğumuz her bir detay, bizi katile götürecekti.

 

Odanın içi, dışarıya göre daha karışıktı. Devrilen mobilyalar, kırılan cam parçaları, her yerdeydi. Ortada, kanlar içinde yatan bir beden vardı. Üzerindeki kıyafetler yırtılmış, yüzünün yarısı tanınmayacak haldeydi. Odanın duvarlarında, öfkeyle yazılmış gibi görünen birkaç kelime dikkat çekiyordu. Yazıyı sessizce okudum.

 

"Öfke, aklın düşmanıdır. Kin, ruhu paslandırır. Nefret, kalbinde taşıdığın bir kömür parçasıdır, önce kendini yakar, sonra etrafına sıcacığını yayar. Sana söyledim Asaf Çetin. Kin tutmak, zehirli bir kadehi kendin içmek gibidir. Senin sonunu bu hırsın getirdi. Cehennemde yanman dileğiyle." Duvardaki yazıyı okuduğumda Fatih Komisere döndüm. Düşünceli bir şekilde duvardaki yazıya bakıyordu.

 

"Asaf Çetin kime öfke, kin ve nefret doluydu?" Sesim düşünceli çıkmıştı. Bunu yapan belki de Asaf Çetin'in nefret ettiği biriydi. Katil burada kendisinden de bahsetmiş olabilirdi. Sen bana öfke, nefret ve kin doluydun ama sonunu ben getirdim diyor olabilirdi. Aklım karman çormandı nefes alamadığımı hissettiğimde dışarıya çıktım. Kalabalığa göz gezdirdim.

 

Komşular, olan biteni şaşkınlıkla izliyorlardı. Kalabalığın arasına girdim. Kimileri, bu kadar vahşi bir olayın kendi sakin mahallelerinde yaşandığına inanamıyordu. Bazıları ise, duydukları dedikoduları birbirlerine fısıldıyorlardı. Polis ekipleri, tanık ifadelerini alırken, olay mahallinde deliller arıyorlardı.

 

Olay yerinde işimiz bitince mesai saatimin de bitmesiyle eve geçtim. Arabadan inince bizim kata baktım. Annem balkonda oturuyordu ve kitap okuyordu. Binaya girdim asansöre binmek yerine merdivenlere yöneldim. Beşinci kata çıkana kadar nefes nefese kalmıştım. Kızıl Umut ve dedem olacak hain yüzünden klostrofobim vardı bu yüzden kapalı yerlere giremezdim.

 

Anahtarla kapıyı açtım. Önce üzerimi değiştirdim, sonra banyoda ellerimi yıkadıktan sonra balkona çıktım. Ne zaman üzgün olsam annemin yanına gelirdim onunla dertleşirdim. Şimdi de anneme gelmiştim. Dizlerinin üzerine yattım. Hiçbir şey demeden saçlarımı okşamaya başladı. Üzgündüm çünkü ölüm Asaf Çetin'e kurtuluş olmuştu.

 

"Bugün zor bir gündü anne. Çok yorgunum." Sesimde hiçbir duygu yoktu.

 

"Bedenim yorgun, ruhum ise daha yorgun. Beynim ise, yoğun bir sisin içinde kaybolmuş gibi. Ne yapacağımı hiç bilmiyorum anne. Bir çıkış yolu yok sanki." Annem saçlarımı okşamaya devam ediyordu. Annem konuşacağı an yardımcımız Fidan teyzenin sesiyle kafamızı balkonun kapısına çevirdik.

 

"Öznur kızım, Yasemin diye biri geldi onu salona aldım." Kaşlarım olabildiğince çatıldı. Yasemin polisti. Bildiğim kadarıyla şu an gizli bir görevde olması gerekiyordu. Annemin dizinden kalktım ve salona geçtim.

 

Yasemin televizyonun karşısında duran kanepeye oturmuştu elinde tuttuğu sarı mühürlü zarfa baktım. Bugün aynı zarftan bir kere daha almıştım. Yasemin uzun boylu, zayıf biriydi. Bakır rengi saçlarını at kuyruğu yapmıştı, su yeşili gözleri dikkatle elindeki zarfa bakıyordu. Bende dikkatle zarfa bakmıştım. Tanıdık gelen bu zarfın sahibi aynı kişi miydi?

 

"Öznur Hanım bunu soytarı gibi giyinen bir adam size vermemi istedi." Yasemin'in sesini duyunca su yeşili gözlerinin içine baktım.

 

Yanına gittim tam karşına oturdum. Zarfı elinden aldım. Gün içinde aldığım ikinci zarftı bu. Mühürü açtım. İçindeki yazıyı okudum.

 

"Karanlık olduğunda insanlar korku ve panikle kaçışırken, Kızıl Gölge ortaya çıkıp onlara yeni bir hayat bahşedecek. Sen olacaklara hazır mısın Öznur Dağdeviren? Mehmet Kılıçaslan'ın yanına git ve sana gerçeği versin.

Kızıl Gölge." Bir kez daha okudum ama yazanlara bir anlam veremedim yine. Bir dert bitiyordu tam kurtuldum diyordum yeni bir düşman kapımı çalıyordu. Yine aynı kişiden gelmişti.

 

"Ne?" Tek bir soru cümlesi susuz kalmış dudaklarımın arasından döküldü.

 

"Ne değil kim demeliydiniz, Kızıl Gölge şehrimize acı vermeye geliyor." Yasemin'in endişeli sesi bir şeyleri açıklamak için bana ipucu verme niyetindeydi ama anlayamıyordum.

 

"Kim bu Kızıl Gölge?" Aklımdaki soruyu Murat sordu, Yasemin, Murat'a baktı. Murat'ın sesini duyunca ona baktım yanında bir çocuk vardı elinden sımsıkı tutmuştu.

 

"Kızıl Gölge'nin yüzünü daha kimse görmedi, görenlerde ölüler. O karşına çıkan insanlara akıl almaz işkenceler yapıyor. Size söylemem gereken bir şey var." Yasemin tam bir şey diyecekken küçük kız yanımıza geldi. Kıza şaşkınlıkla baktım. Küçük kız tıpkı Murat'a benziyordu. Murat'ın gözleri gibi zümrüt yeşili gözleri vardı. Siyah saçları omzunun biraz altındaydı. Murat ile göz göze geldim. O da aynı şeyi düşünüyor olmalıydı.

 

"Yasemin sana bir sır vereyim mi?" Küçük kızın sesini duyunca düşüncelerimi bir kenara bıraktım.

 

"Ver bakalım prenses." Duvarın ardında böyle kızıma bakmak canımı yakıyordu ama önemli olan kızımdı.

 

"Gerçek babam çok yakışıklı hem de senin gibi kahraman, kötü cadı geri dönmüş, babamın onunla evli olmasına üzüldüm keşke seninle evli olsaydı." Yasemin hızla başını benden tarafa çevirdi. Daha sonra küçük kıza baktı.

 

"Ama böyle konuşma çok ayıp unuttun mu sana annenin kahraman olduğunu gösterdiğim bir video vardı. Annen seni öldü zannediyordu bu yüzden yanında olamadı ama bak şimdi yanında izin ver gelsin sarılsın sana." Küçük kız anne kelimesini duyunca bile mosmor oldu. Annesinden böylesine mi nefret ediyordu o daha çok küçüktü ama nefreti öyle büyüktü ki. Beni görünce gülümseyen yüzü soldu.

 

"Burada ne işi var Yasemin söyle ona gitsin istemiyorum onu." Kız beni görünce bas bas bağırdı kötüleşeceğini anlayınca tek bir kelime etmeden çıktım odadan. Bana olan nefreti düşündüğümden de fazlaydı. İyi ama bu nefret nedendi? Ani kararla evden çıktım. Arkamdan Murat gelmemişti.

 

Hapishanenin soğuk, karanlık, sessiz duvarları beni adım adım ölüme sürüklüyordu sanki. Görüşme odasına girdim kısa süre sonra Mehmet Kılıçaslan geldi beni gördüğüne şaşırmamış gibiydi geleceğimi sanki biliyordu tam karşıma oturdu. Sözleri ile de zaten beni beklediğini tasdikledi.

 

"Seni daha önce bekliyordum. Demek gerçeği öğrendin Öznur Dağdeviren. Ee kızın sana nefretini kustu mu?" Kaşlarımı çattığımı gördüğünde ellerini göğsünde bağladı.

 

"Öğrenmedin miydi peki neden geldin buraya?" Notu önüne fırlattım ve okumasına müsaade ettim.

 

"Kızıl Gölge kim ve hangi gerçeği söylemeni istiyor ayrıca ne kızından bahsediyorsun benim çocuğum yok." Sesim öfke doluydu beş yıl önce kızımı kaybetmiştim ben.

 

 

"Öznur doğrusunu söylemek gerekirse bugün kızının yanında durursun sanmıştım. Karanlık olduğunda insanlar korku ve panikle kaçışırken, kendini kızına siper edersin sanmıştım ama sen kendini bana siper edeceksin anlaşılan." Anlamsız bu sözleri karman çorman olan aklımı daha çok karıştırdı. Benim kı

 

"Ne saçmalıyorsun sen?" Sözler dudaklarımın arasından bıçak gibi keskin çıktı. Sürekli kızın deyip duruyordu amacı neydi kızımın ölümünü mü hatırlatmak istiyordu unutmadım ki o gün hala aklımda

 

"Önce bana saati söylesene." Bir iki kez daha saati sorunca 18.00'e geldiğini söyledim.

 

"Üç saat sonra eğlence başlıyor Öznur."

 

"Ne saçmalıyorsun derdini açık açık anlatsana," diye bağırdım.

 

"Derdimin ne olduğunu anlayacaksın ama o zaman her şey için geç olabilir. İki gün önce taburcu olduğun hastaneye git cevapların orada." İyi ama iki gün önce benim hastanede olduğumu nereden biliyordu?

 

Ters giden bir şeylerin olduğunu anlamıştım Mehmet Kılıçaslan büyük oynuyor olmalıydı yerimden hızla kalktım gardiyana ona dikkat etmesini söyledikten sonra cezaevinden çıktım. Yola koyuldum akşam trafiğine denk gelmiştim öfkeyle nefes aldım. Kornaya üst üste bastım. Başımı camdan çıkardım.

 

"Açın yolu kardeşim," diye bağırdım. Bir an önce hastaneye gitmeliydim Mehmet Kılıçaslan ne planladığı ise hastane ile bir alakası olduğuna emindim. Ama önce Murat ve babama haber vermeliydim dikkatli olmalılardı. Telefonumu çıkardım babamı aradım. İkinci çalışta açtı.

 

"Öznur neredesin kızım?" Bugün ikinci kez babamın sorusunu es geçtim.

 

"Baba geliyorum ama dikkatli olmalısınız bugün aldığım not büyük oyunun başlangıcı olabilir Meh." Telefonun ardından gelen dıt sesi ile sözüm yarım kaldı. Telefonumun şarjı bitmişti torpidoyu açtım ama şarj aleti burada değildi arabanın her köşesine baktım yoktu. Trafikte işe bir ilerleme bile yoktu.

 

"Ya bu trafiğin ortasında kalmamı da Mehmet Kılıçaslan ayarladıysa. Oyununu bozmamam için yaptıysa." Sağlıklı düşünemiyordum şu an. Arabadan indim arabaların arasından hızla geçtim. Koşmaya başladım.

 

Nefes nefese hastaneye geldim içeriye girdiğim an ışıklar kesildi göz gözü görmüyordu hastane koridorundaki televizyon açıldı kameranın önünde üzerinde mavi bir tulum olan yüzünde Vincent Willem Van Gogh, Hollandalı ard izlenimci ressamın maskesi vardı.

 

"Ben Kızıl Gölge sizlere yeni bir hayat vadediyorum günahlarınızdan arınmanız, yeni bir başlangıç yapmanız için bu son seçeneğiniz olabilir." Sesi robotik çıkıyordu ses değiştirme cihazı kullanıyor olmalıydı sesi bir kez daha yankılandı.

 

"Eğer beni seçerseniz yaşarsınız ama seçmezseniz Kızıl Gölge, Kızıl Ölüm'e dönüşüp sizi yok edecek yarın sokağa çıkan herkes ölümün onun için geldiğini bilmiş olacak."

 

"Şimdi yasanancaklar ise sadece fragman film yarın başlayacak." Bu sözlerden sonra elektrikler geri geldi. Etrafımızı televizyondaki adam gibi giyinen insanlar sarmıştı.

 

"Birinci grup Öznur Dağdeviren'in kızını ziyaret etsin." Duyduğum metalik ses ile algılamaya başlamıştım. Bugün ikinci kez ölen kızımı dile getirmişlerdi.

 

"Oo, Savcı sende mi buradaydın ne o sonunda kızının yaşadığını öğrendin mi? Mehmet Kılıçaslan'ın kızını öldü gösterip kaçırdığını öğrenip Esra'yı kurtarmaya mı geldin?" Van Gogh maskeli adamın sesi kulaklarımda yankılandı. Başımı iki yana salladım yalan söylüyorlardı. Benim kızım ölmüştü.

 

"Karanlık olduğunda insanlar korku ve panikle kaçışırken, Kızıl Gölge ortaya çıkıp onlara yeni bir hayat bahşedecek. Sen olacaklara hazır mısın Öznur Dağdeviren?" İlk aldığım notta yazanları dile getiren Van Gogh maskeli adama baktım. Dilim lal olmuştu öyleyce gözlerinin içine bakıyordum.

 

"Bırakın beni." Birkaç saat önce evimde gördüğüm aynı Murat'a benzeyen küçük kızın korku dolu sesini duydum. O an biraz önce duyduğum cümlenin doğruluğunu anladım. Kız aynı Murat'a benziyordu. Mehmet Kılıçaslan'da, karşımdaki adam da kızımın yaşadığını söylemişti. Bu kız, Murat ve benim öldüğünü sandığımız kızımızdı ve şu an hayatı tehlikedeydi.

 

Bölüm sonu yanlışlarım varsa affola.

Bölüm : 25.01.2025 23:40 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...