23. Bölüm

23. Bölüm

Hatice nur Türkben
nur19907

Unut Beni

 

Zaman, gerçeği ifşa eder.

(Seneca)

******

 

21 Mayıs 2014

 

Öznur'dan

 

Zaman, nehir gibi akar durur. Önüne ne gelirse sürükler, yavaşlatır ve değiştirir. Bazen bir fısıltı gibi sessizce ilerlerken, bazen de bir sel misali önüne geçilmez olur. Ancak zamanın en önemli özelliklerinden biri, gerçeği ortaya çıkarma gücüdür.

 

İnsanlar, hayatları boyunca çeşitli maskeler takınır. Kimisi güç gösterisi yapar, kimisi masumiyetinin arkasına saklanır, kimisi de yalanlarla örülü bir dünya kurar. Ancak zaman, bu maskelerin ardındaki gerçek yüzü ortaya çıkarır. Yıllar geçtikçe, yalanlar unutulur, maskeler düşer ve gerçekler tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilir.

 

Serhat Yıldırım'da yüzüne maske takan bir sahtekardı. Tarihler 8 Kasım 2005'i gösterene kadar onun beni sevdiğini düşünmüştüm. Ta ki tarihler benim deyimimle cehennem dolu o tarihi gösterdiğinde karşımda Osman dedemden sonra çok sevdiğim dedemi gördüğümde ihanet ile tanıştım. O zamanlar henüz sekiz yaşında bir çocuktum.

 

"Dedemi rahat bırak!" Sesim göğü parçalamak ister gibi güçlü çıkmıştı. Kalbim yuvasını terk etmek üzere hızla çarpıyordu.

 

"Şşt, sessiz ol yaralı ceylan," diyen çocukluğumun katilinin kehribar gözlerinin içine korkuyla baktım. Gözlerimi Kızıl Umut'un gözlerinden kaçırdım ve Serhat Yıldırım'ın mavi gözlerinin içine baktım.

 

"Senin merhametin yok mu, bırakın dedemi!" Avazım çıktığı kadar bağırdım. Ellerim korkudan titriyordu. Osman dedem başını iki yana salladı. Gözlerim doldu.

 

"Dede Beyazyürek hep bir yolunu bulur ve kurtulur derdin lütfen, Siyahyürek'in kazanmasına izin verme. Beni bırakma," diye bağırdım. Dedem biz küçükken Efsa ve bana Beyazyürek ve Siyahyürek'in masalını anlatırdı. Masalın sonunda kalbi katran karası olan Siyahyürek kaybederdi ve iyi yürekli Beyazyürek kazanırdı. Ben küçükken Osman dedemi Beyazyürek gibi görürdüm.

 

"Korkma sarı kızım ölüm Allah'ın emri," diyen Osman dedem ile başımı iki yana salladım.

 

"Allah için bırakın dedemi beni öldürün isterseniz ama babamı almayın benden!" Sesim yüksek volde çıkmıştı. Babam asker olduğundan benim çocukluğum dedemin yanında geçmişti. Osman dedemi baba yerine koymuştu. Zaman zaman ona baba derdim. Şimdi yine baba demiştim dedeme.

 

"Üzerinde ne var yaralı ceylan?" Kızıl Umut'un sesini duyunca kaşlarım çatıldı. Üzerimde okul kıyafetlerim vardı. Okul çıkışı önümü kesen arabadan inen adamlar beni arabanın içine atmışlardı. Tıpkı sekiz yaşındayken olduğu gibi.

 

Dejavu...

Fransızca bir kelime, "daha önce görülmüş" anlamına geliyor. Aniden bir anı, bir yer, bir olay sanki daha önce yaşamış gibi hissedersiniz. O tanıdık his, o anlık şaşkınlık...

İşte dejavu.

 

Yorucu bir okul gününün sonuna geliyorsunuz. Herkes evine dağılıyor. Çıkışta en son okuldan siz çıkıyorsunuz. O an bir şeyler ters tepiyor. Sanki bu anı daha önce yaşamış gibi hissediyorsunuz. Okuldan çıktıktan sonra birkaç adım uzaklaştıktan sonra önünüzü siyah minibüs tarzı bir araba kesiyor. İçinden yüzü kar maskeli adamlar iniyor ve önünüzü kesiyor. Aynı kelimeleri kullanması... Her şey o kadar tanıdık ki, ürkütücü bir hisse kapılıyorsunuz. İşte buna dejavu diyoruz ve ben dokuz yıl sonra yine aynı şeyi yaşamıştım. Ama bu sefer getirildiğim evde elleri bağlı canımdan çok sevdiğim dedemde vardı. Ve başına silah doğrultulmuştu.

 

"Hadi ama yaralı ceylan sadece bir soru sordum bana vereceğin cevap dejavu olmalıydı." Kızıl Umut'un alay dolu sesini duyunca nefretle gözlerinin içine baktım.

 

"Dedemden uzak dur," diye bağırdım.

 

"Dedenin kırmızı kaplı defteri nereye sakladığını söylersen ondan uzak dururum yaralı ceylan." Dedemin okyanus misali mavi gözlerinin içine baktım. Kırmızı kaplı defterini tabiki biliyordum. Dedem bir gün bana bir şey olursa bunu karargaha Yarbay Selim Yıldıran'a götür demişti. Defterin yerini de biliyordum.

 

"Ben kırmızı kaplı bir defter bilmiyorum." O defterin önemini dedem bana ve Efsa'ya anlatmıştı. Ve defteri bize emanet etmişti.

 

"Yalan kötü bir şey annen ve baban öğretmedi mi sana?" Kızıl Umut'un sesi alay dolu çıkmıştı.

 

"Kötülükte kötü bir şey yoksa bunu annen ve baban öğretmedi mi sana?" Sesim en az onunki kadar alay doluydu.

 

"Defter nerede?" Bağırması ile irkildim ama korkumu belli etmemeye çalıştım.

 

"Defter falan bilmiyorum dedim ya." Başını salladı. Ve silahın ürkütücü sesi kulaklarıma doldu. Başından vurulan dedemi görünce nefesim kesildi. Ellerini çözen cani dedemi yere fırlattı.

 

"Dede," fısıldadım. Olduğum yerde put gibi kalakaldım. Ne bir adım ileri gidebildim, ne de bir adım geriye. Biri kolumdan tuttu beni sürüklemeye başladı. Hiçbir tepki veremiyordum.

 

"Dedenle birlikte kal. Ben o defteri her şekilde bulurum sen dedeni bulabilir misin bundan sonra?" Kızıl Umut'un sesi uğultu gibi geliyordu bana. Soğuk kamçı gibi yüzüme çarptı.

 

Kar taneleri, gökyüzünden usulca süzülürken, rüzgarın uğultusu, ölümün sessiz çığlığı gibi yankılanıyordu. Ay, bulutların arasından ara sıra göz kırpıyordu, yeryüzüne solgun bir ışık düşürüyordu. Karla kaplı yerde baba bildiğim adam öyleyce yatıyordu. Karlar dedemin kanı ile kaplanmıştı. Kendimde hareket edecek gücü bulunca dedeme doğru koştum. Ayağım ayağıma takıldı dizlerimin üzerine düştüm. Buz tutmuş elimi dedeme doğru uzattım.

 

"Dede uyan hadi," diye fısıldadım. Sözler dudaklarımın arasından zor çıkıyordu. Dedem gözlerini açmadı. Kolundan tuttum ve sarsmaya başladım.

 

"Uyanmalısın dede korkuyorum," diye bağırdım. Daha çok sarstım ama dedem gözlerini açmadı. Üzerimdeki su mavisi hırkayı çıkardım ve dedemin üzerine örttüm.

 

"Üşüttüğün için açmıyorsun gözlerini ama şimdi ısınırsın değil mi?" Üstümdeki lakos kısa kollu olduğu için soğuk tenimi okşadı. Ellerimi kollarıma sardım.

 

"Dede ben üşüyorum hadi gözlerini aç ve beni o sıcacık kollarına al." Ne dersem diyeyim dedem uyanmıyordu.

 

"O öldü Öznur bunu kabullenmelisin." Beynimin içinde yankılanan ses ile başımı iki yana salladım. Dedem ölmemişti o ses yalan söylüyordu.

 

"Yapma Öznur deden artık yok." Ses susmuyordu ellerimi kulaklarıma kapattım duymamak için.

 

"Artık çok geç sende biliyorsun." Ses susmayınca ellerimi kulaklarımdan çektim ve başıma vurmaya başladım.

 

"Sus Allah'ın cezası yalan söylüyorsun ölmedi benim dedem," diye bağırdım.

 

Ölümün soğuk nefesi, bulunduğumuz yerde hissediliyordu. Bir sessizlik çökmüştü. Sanki zaman durmuştu. Dedem artık nefes almıyordu.

 

Ve ölümün soğuk nefesi terk etti. Ama geride, geride derin bir boşluk bıraktı. Gözyaşlarım yağmur misali akıyordu. Bu dünyadan bir Osman Dağdeviren geçti. Mazlumlara yardım eden, kötülere en ağır cezayı veren yiğit bir asker geçti.

 

"Hey iyi misin küçük?" Bir ses kulaklarımda yankılandı ama hiçbir tepki veremiyordum. Dedemin cansız bedeninin üzerinde öyleyce yatıyordum.

 

"Hipotermi geçiriyor çabuk olun." Sesler o andan sonra arttı ama ben öyleyce dedeme bakıyordum. Sağlık görevlileri geldi dedeme kalp masajı yapmaya başladı.

 

Biri ise beni alüminyum folyo sardı. Üzerime de battaniye örttü. Bir şey diyordu ama anlayamıyordum. Yanıma annem ve babam geldi. Babamı görünce bağıra bağıra ağlamaya başladım.

 

"Baba, dedemi şehit ettiler." Sesim canhıraş çıkmıştı. Babamın gözyaşları aktı.

 

"Vatan sağolsun." Babamın sesi sertti ama gözlerindeki o enkazın altında kalan erkek çocuğunu görebiliyordum.

 

******

 

Şubat 2025

 

Genç kadın gözlerini sımsıkı kapatmış, ellerini kulaklarına bastırıyordu. Sanki dünyanın tüm gürültüsü, tüm acısı, tüm çaresizliği kendi zihninde yankılanıyordu. Yüzünde, kelimelerle ifade edilemeyen bir ıstırap, bir hayal kırıklığı vardı. Dudakları aralık kalmış, boğazından yükselen hıçkırıklar, sessiz bir fırtına gibi içini kemiriyordu.

 

Bedeni titriyor, omuzları çöküyordu. Sanki tüm ağırlık omuzlarındaydı. Gözlerinden akan yaşlar, yanaklarından akarak yere süzülüyordu. Her bir damla, biriken acının, haykırışın bir ifadesiydi.

 

Etrafında, hayatın koşuşturması devam ediyordu. İnsanlar gülüyor, konuşuyor, eğleniyordu. Ama o, tüm bu seslerin dışında, kendi sessiz çığlıklarının içinde kaybolmuştu. Kimse onu duymuyor, kimse onu anlamıyordu.

 

"Umman ben sana Celal'e karşı gelme demedim mi?" Umman belini yasladığı duvarın önünde Neriman ablasının sert sesini duyunca zümrüt yeşili gözleri, çimen yeşili gözlere öfke ile çakıştı.

 

"İyi misin sen Neriman abla ben senin aksine burada zorla tutuluyorum. Her gece bedenime yaşlı bunakların izinsizce dokunmasına izin vermem." Genç kadının sesi demir kadar sertti. Bir gece eğlenmek için geldiği pavyonda arkadaşlarının ihanetine uğramıştı ve burada o günden beri zorla tutuluyordu.

 

"Geri bas," diyen yeni gelen kadın öfkeyle harmanlanmış ela gözlerini Neriman'ın çimen yeşili gözlerinin içine dikti.

 

"Kendine çok güveniyorsun taze çiğdem," diyen Neriman alayla yeni gelen kadının ela gözlerinin içine baktı. Kadın gülümseyip Neriman'a yaklaştı ve kulağına bir şey dedi. Kadın her ne dediyse Neriman korkuyla kadının gözlerinin içine baktı.

 

"Yalan söylüyorsun, değil mi?" Neriman'ın sesi titremişti, kadın tek kaşını kaldırdı ve koyu kahverengi saçlarını geriye doğru attı.

 

"Sen hiç televizyona bakmaz mısın halbuki daha birkaç gün önce Savcı Öznur Dağdeviren'in saldırıya uğradığı haberi çıkmıştı daha sonra ise o Savcının ölüm haberi verilmişti. Ama sen bunları zaten biliyorsun, değil mi? Zira sende Savcıyı kaçıranlarla iş birliği içindeydin." Kadının her bir sözünde Neriman yerin dibine giriyordu, Umman ayağa kalktı ve kadının yanına geçti. Birkaç saniye kadının öfke dolu gözlerinin içine baktı.

 

"Hayır, hayır ben seni kaçırmadım Savcı Hanım," diyen Neriman ile Umman umutla yanında durduğu kadının ela gözlerinin içine baktı.

 

"Sen o Savcı mısın? Lütfen, kurtar beni!" Umman umutla kadının ellerinden tuttu ve gözlerinin içine baktı.

 

"Bak ben zaten bu yüzden öldüm," diyen kadının gözlerinin içine anlamsızlıkla baktı. Ne demekti ben bu yüzden öldüm?

 

"Anlamadım," diyen Umman öyleyce kadının gözlerinin içine baktı.

 

"Zamanı gelince anlatırım ama şimdi siz bana Savcı diye hitap etmeyeceksiniz. Ben şu an Çiğdem'im. Sizde buna ayak uydurun. Ha ama bu görev bitince sende en ağır şekilde cezanı keseceksin o zamana kadar sana ne desem onu yapacaksın Neriman Hanım yalnız bu sırrım açığa çıkarsa silahımdan çıkan ilk kurşunun hedefi sen olursun." Neriman korkuyla birkaç adım geriye gitti. Umman, Neriman'ı ilk kez bu kadar korkmuş görüyordu.

 

"Anladığını varsayıyorum şimdi unut beni Neriman ve geri bas hadi." Sona doğru sesini yükselten Öznur, Umman'a baktı. Neriman yanlarından kaçarcasına gitti.

 

"Kaç yaşındasın," diye soran Öznur'a bakan Umman derin bir nefes aldı. Etrafına baktı ve biraz önceki çaresiz kadın görüntüsünü geriye itti.

 

"Benim kim olduğumu biliyor musun Sayın Savcım," diye fısıldadı. Umman, Savcı Öznur Dağdeviren'in namını çok duymuştu dağdayken.

 

Savcı Öznur Dağdeviren bir zamanlar terör savcısıydı ve aldığı davalarda teröristlerin hiçbirine acımıyordu. Hepsini de ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile yargılamıştı. Savcı Öznur Dağdeviren terör Savcısı iken onunla birlikte bir operasyonu yöneltmişti ama o zaman yüzünde maskesi vardı bu yüzden kimse yüzünü görmemişti.

 

"Hadi ama sen Dağların Efesi'ni kurtardın ben bunu unutur muyum Kara Bela?" Öznur'un sesi fısıltı gibi çıkmıştı. Umman bir an ne diyeceğini bilemedi. Kara Bela, Umman'ın dağda kullandığı kod adıydı. Umman bordo bereli askerdi. Şimdi ise gizli bir görevdeydi. Ve henüz tanışamamış olsalar da Umman'ın kocası Kemal Dalkıran, Murat Dalkıran'ın ağabeyiydi.

 

"Dağların Efesi, benim kardeşim sayılır. Ona bir şey olsaydı kocamın gözlerinin içine bakamazdım." Umman'ın özlem dolu sesi ile kaşları çatıldı Öznur'un. Dağların Efesi, Murat'ın dağlarda kullandığı kod adıydı. Dağların Efesi ile Umman'ın kocası ne alakaydı anlam verememişti tam bunu dile getirecek iken Umman, Öznur'un zihninin sesini duymuş gibi tekrar söze girdi.

 

"Resmi olarak tanışamadık. Ben Kıdemli Üsteğmen Umman Sönmez Dalkıran, Kıdemli Yüzbaşı Kemal Dalkıran'ın eşiyim." Öznur şaşkınlıkla Umman'ın mavi gözlerinin içine baktı. Kemal ağabeyinin evli olduğunu biliyordu ama daha önce hiç eşi ile tanışma fırsatı olmamıştı.

 

Kemal, Murat ile kendisi boşandıktan bir buçuk yıl sonra dünya evine girmişti. Düğünlerine çağırmış olsa da Murat'ı görmemek için nazikçe davetlerini geri çevirmişti. Daha sonra Murat ile tekrar bir araya geldiklerinde ise Umman gizli bir görevde olduğundan tanışma fırsatı bulamamışlardı. Öznur, Umman'ı sadece isim olarak biliyordu.

 

"Memnun oldum Üsteğmen." Öznur, Umman'ın uzattığı elini tuttu. El sıkıştılar.

 

"Peki Taner Kartal'ı tanıyor musun Üsteğmen?" Öznur'un sesi merak doluydu. Buralara kadar gelmesini tek sebebi kaçırılan kadınları kurtarmak değildi sadece. Sebeplerden biri zorla tutulan kadınları kurtarmak olsa da diğer bir sebebi de ucunda ölüm olduğunu bilmesine rağmen göreve giden can dostunun peşinden gitmişti.

 

"Öznur," diye yanına koşarak gelen Taner'in mavi gözlerinin içi öfke doluydu. Kardeş bildiği kadının burada olmaması gerekiyordu.

 

"Neden buradasın Öznur?" Taner'in sesi fısıltı gibi çıkmıştı. Kimsenin duymasını da istemiyordu.

 

"Hem televizyonda gördüm senin için öldü dediler sen yaralısın ve burada mısın?" Taner Kartal ilk defa doğru bir cümle kuramıyordu. Şaşkındı ama aynı zamanda kardeş bildiği kadını sapasağlam gördüğü içinde mutluydu.

 

"Neyse bunun cevabını sonra alırım şimdi gitmelisin. Burası tehlikeli." Öznur derin bir nefes aldı ve Taner'in elini tuttu.

 

"Hiçbir yere gitmiyorum ben yıllar sonra kızımın yaşadığını öğrendim onun yanında olmam gerekirken senin için geldim. Çocukken bir söz vermiştik ölüm bizi ayırına kadar hep yan yana olacaktık." Taner neredeyse bir buçuk aydır bu görevdeydi hiç kimseye bir şey demeden ortadan kaybolmuştu. Bu yüzden Öznur'un öldüğü bildiği kızını bulduğunu bilmiyordu.

 

"Siz ikiniz burada ne yapıyorsunuz?" Duydukları ses ile Taner ve Öznur göz göze geldi. Şimdi ne cevap verecekti arkalarında adama?

 

 

Bölüm sonu yanlışlarım varsa affola.

08.02.2025

 

 

Bölüm : 09.02.2025 06:38 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...