27. Bölüm

27. Bölüm

Hatice nur Türkben
nur19907

Yaban Gülü

 

Bölüme başlamadan önce bu bölüm Maya ve Tuna ağırlıklı olacaktır. Maya, Kod Adı Vatan kitabımın başrollerinden biri. Ayrıca birkaç bölüm daha bu kitabımda onu ve Eflin'i konuk edeceğim. Ve bu bölüm diğer bölümlere bakarak daha uzun.

Keyifli Okumalar.

******

 

Dünya, düşündüğümüzden çok daha tehlikeli bir yer. Kötülük yapanlardan çok, hiçbir şey yapmayanlar yüzünden.

 

Albert Einstein

 

******

 

Maya'dan

 

Mart 2013

 

Kan, vahşetin ve çığlığın, sakat kalan ruhların ninnileriydi. Bazı ruhlar vardı ki onca acıya rağmen dimdik ayakta durmaya çalışan, karanlığa meydan okuyan ve umuda kucak açardı. Dizlerimin üzerine çöktüm durdurmak için çok çabalamıştım ama başaramıştım küçük çocuklar bile savaşın gölgesinde ölüm sayıklamaları ardında vahşiçe katledilmişlerdi. Elimdeki silah yere düştü bir kadın evladının üzerine kapanmış kurşunlardan korumaya çalışırken kahpe kurşunların hedefi olmuştu, bir adam, eşini kurtarmaya çalışırken can vermişti, bir çocuk kardeşlerini korumak isterken ölüme gitmişti. Gördüğüm bu dehşet gücümü sömürdü gözlerimden yaşların akmasına engel olamadım.

 

"Abla." Azat koşarak yanıma geldi üzerindeki üniforma toz toprak olmuştu. Başındaki miğferi çıkardı takmamı söyledi.

 

"Abla bombalar düşüyor burada durmamız tehlikeli hadi kalk gidelim buradan." Kolumdan tuttu ayağa kaldırmaya çalıştı ama kalkmadım. Gözüm yerde yatan bedenlerdeydi. Küçük bir çocuğu gösterdim.

 

"Onu ve diğerlerini burada nasıl bırakabiliriz Azat?" Suriye'ye gelmek istediğimde az çok böyle bir manzarayla karşılacağımı biliyordum ama canlı görmek hayalimden bile çok canımı yaktı. Azat hızla kaldırdı beni.

 

"Onlar ölü," dedi acımasız bir sesle bu gerçek tokat etkisi yarattı bedenimde. Kendisi yürümeye başlamadan hemen önce beni hafifçe iterek yönlendirdi ama ayak diredim. Nedense o insanların cansız bedenini burada bırakırsam annemin bana aşıladığı ahlaki değerlere ihanet edecekmişim gibi hissettim.

 

"Abla bu neyin inadı görmüyor musun burnumuzun dibine bomba düşüyor ölüme kafa mı tutuyorsun? Yürüsene!" Azat aklımı başıma getirmek ister gibi avazı çıktığı kadar bağırdı.

 

"Doktor öldürürüm seni." Kulağıma dolan ses hareket mekanizmamı devreye soktu. Azat'ı geriye doğru ittim yere düşürdüğüm silahımı aldım seslerin geldiği yöne gittim. Bir seksen boylarında, siyah saçları alnına dökülmüş, saçları toz toprak olmuş üzerinde Doktor önlüğü olan adam başına silah dayayan teröristin esaretinden kurtulmaya çalışıyordu.

 

"Doktoru bırak!" Sesim yüksek volde çıkmıştı. Her ikisi de bana döndü Doktorun yüzündeki öfke kayboldu.

 

"Türklerin geleceğini söylemiştim sana lan." Teröristin dikkatinin dağıldığını fark edince dirseğiyle yüzüne vurdu. Doktor ve terörist arasında arbede çıktı müdahale etmek üzereyken duyduğum silah sesiyle korkuyla Doktora baktım.

 

"Lütfen bana senin vurulmadığını söyle." Neden Doktor vuruldu diye bu kadar endişelendiğimi bilmiyordum ama kalbim korkuyla çarpıyordu.

 

"Maya bir sorun mu var?" Ekip arkadaşım Akif yanıma geldi kolumdan tuttu. Doktorun iyi olduğunu görünce ne zaman tuttuğumu bilmediğim nefesimi bıraktım. Neden hiç tanımadığım biri için bu kadar acı çektim ki? Akif'in kahverengi gözlerinin içine baktım başımı sorun yok der gibi salladım. Doktorun yanına gittim.

 

"İyi misiniz yaralanmadınız, değil mi?" Koyu yeşil gözleri, siyah gözlerimi bulunca bir an mekân kavramını unuttum, sanki savaşın ortasında değildim. Gözlerinin içine bakarken kendimi toplamam zor olmuştu ama birazdan Azat'ın geleceğini biliyordum. Elimi deli gibi çarpan kalbimin üzerine koydum.

 

Kalbimin sorunu neydi? Neden yerini terk etmek ister gibi atıyordu biraz daha zorlarsa göğüs kafesimi parçalayıp dışarıya fırlayacaktı. Doktor gülümseyerek elini uzattı.

 

"Tuna Özdemir." Soyismini dile getirince yüzünde iğrenç bir şey yemiş gibi ifade belirdi. Soyadından memnun değil gibiydi. Elim elini bulunca o tuhaf duygu yine beni etkisi altına aldı. Ne oluyordu bana Allah aşkına?

 

Doktor teşekkür ederek yanımdan uzaklaşınca gerçekliğe döndüm yavaşça etrafımda döndüm yerde kanlar içinde yatan çocuklar, kadınlar, adamlar oradan oraya koşuşturan insanlar.

Acı insanı olgunlaştırır, korku güçsüzleştirir, ölüm ise korkutur. Ölümün yaklaştığını hissettiğin an hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anlarsın. Ve hayatta kalmak için elinden geleni yapman gerekir. Bu insanlarda hayatta kalmak için elinden geleni yapmaya çalışıyordu.

 

Silah sesleri, bomba seslerini kovalıyordu. Çığlık atarak uzaklaşan insanlar zaman zaman yere düşürüyordu arkalarından gelen kalabalık üzerlerine basıp geçiyordu. Azat ile göz göze geldim sivilleri güvenli yere götürmemiz gerekiyordu. Savaşın ortasında güvenli bir yer bulmamız zordu.

Sivillerin önüne geçtik sakin olmalarını söyledik ama bu çok zordu. Savaşın tam ortasında nasıl sakin kalabilirlerdi ki?

 

"Abla!" Azat koşarak yanıma geldi kolumdan tuttu yerlerimizi değiştirdi ikimizde yere düştük ne olduğunu anlayamadım başımızda duran kalabalık Arapça yardım edin, vuruldu diye bağırıyorlardı. Kim vurulmuştu neden yardım edin diye başımızda bağırıyorlardı birkaç saniye anlamadım ama sonra yerde şah damarını tutan kardeşimi gördüm. Kan akıyordu ne olduğunu anladığım an boğazımı parçalayacak çığlıklarım gecenin karanlığında yankılandı.

 

"Azat!" Beni kurtarmak isterken vurulmuştu kolumdaki fuları çözdüm Azat'ın şah damarına bastırdım.

 

"Bunu bana yapamazsın Azat duydun mu beni hiçbir yere gidemezsin," diye bağırdım. Etrafıma baktım.

 

"Doktor yok mu, yardım edin!" Yardım edin diye bağırırken, Azat'ın eli elimin üzerine kondu gözlerinin içine baktım.

 

"Beni ne kadar seviyorsun Maya?" Sesi varla yok arası çıkmıştı elini sıktım.

 

"Bu nasıl soru aptal sen benim yaşam kaynağımsın sen yoksan ben nefes alabilir miyim?" Omzumda bir el hissettim omzumun üzerinden baktım Tuna ile göz göze geldim hızla yana doğru çekildim.

 

"Doktor yardım et kurtar onu." Müsaade istedi geriye doğru çekildim önce Azat'ı güvenli bulduğumuz yıkık binaya getirdik sonra Tuna, Azat'ın şah damarındaki kurşunu çıkardı.

 

"Burası izole değil böyle bir yerde onu ameliyat edemeyiz bir an önce onu buradan çıkarmamız gerek. Türkiye'ye dönmeli." Tuna, Azat'ın yarasına tampon yaparken bir taraftan da benimle konuşuyordu. Azat'ın telsizini aldım.

 

"Kartal'dan, Şahin'e beni duyuyor musunuz?" Sesim istemsizce güçsüzce çıkmıştı. Bu bir kısır döngüydü, bu bir dejavuydu. Daha önce de aynı şeyleri yaşamıştım.

 

"Şahin'den, Kartal'a sorun ne?" Telsizin ardından babamın sesini duyunca elimi yumruk yaptım. Şimdi nasıl derdim Azat'ın beni korumaya çalışırken vurulduğunu durumunun ağır olduğunu? Birkaç saniye sessiz kaldım babamın sesini duyunca derin bir nefes aldım.

Saniyeler, bedenimin yaşadığı şiddetli depremi alıp götürdü ama ardında bıraktığı enkaz o kadar kötüydü ki, o kadar yıkıktı ki çoğu şey buz gibi duvarların arasında kalmıştı. Hislerim yavaş ve ağrısız bir şekilde kan kaybediyordu. Hâlâ nasıl ağlayamıyordum bilmiyorum, ellerim eksi sıfırın altında kalmış gibi titriyordu.

 

"Şahin'den, Kartal'a duyuyor musun beni?" Babamın zaman geçtikçe endişelenen sesini duydum hemen ardından Azat'ın çok kan kaybettiğini söyleyen Tuna'nın sesi kulaklarıma doldu.

 

"Kıdemli Üsteğmen Azat Yüce çıkan çatışmada vuruldu, ağır yaralı. Bulunduğumuz yerin koordinatlarını karargaha gönderdim en kısa zamanda bulunduğumuz yere hastane helikopteri göndermenizi talep ediyorum." Azat'ın durumunu karargaha bildirdim.

 

"Ne diyorsun sen?" Babamın sesi titredi birkaç saniyenin ardından kendini toparladı ve bunun nasıl olduğunu sordu verecek bir cevabım vardı ama bunu dile getirmeye cesaretim yoktu.

 

"Bulunduğunuz yer rejim bölgesinin hakimiyetini kurduğu yer. Hava sahaları kapalı ne bir helikopter, ne bir Siha giremez. Üzgünüm başınızın çaresine bakmanız gerekiyor." Gözlerindeki ölü ifadeyle yerde can çekişen Azat'a baktım. Bir süre Tuna'nın gözlerinin içine baktım umutsuzca gözlerimin içine bakıyordu.

 

"Ne demek istiyorsun baba nasıl başınızın çaresine bakmanız gerekiyor diyebilirsin Azat vuruldu diyorum oğlun ya öz be öz oğlun vuruldu şah damarında bir kurşun var ölümle savaşıyor müdahale edilmezse ölecek diyorum bana bunu nasıl dersin?" Sesim titredi elimi saçlarımın arasına geçirdim derin bir nefes aldım.

 

"İyi dinle beni Maya ben oğlunu ölüme terk edecek birine benziyor muyum? Söyle, benziyor muyum? Sen cehennemde kavrulmaya devam et, ben cenneti vadediyorum insanlığa." Bu sefer gözlerimden akan yaşlar sevinç gözyaşlarıydı. Sen cehennemde kavrulmaya devam et, ben cenneti vadediyorum insanlığa bu aramızda bir şifreydi. Annemi trafik kazasında kaybettiğimizde babam ne zaman tehlikeli bir durumun içine düşersek bu sözü söyleceğimizi bizim güvenlik şifremiz olacağını söylemişti. Hava sahaları kapalı olsa bile o helikopterin buraya gireceğini söylemişti bir nevi.

 

"Çabuk ol o zaman." İstemsizce sesim yüksek volde çıkmıştı gözyaşlarımı elimin tersiyle sildim.

 

"Gerginliğini bir kenara bırak ve kardeşini hayatta tut Maya." Göremeyeceğini bilmeme rağmen başımı olumlu anlamda salladım. Telsizi kapattım fırlattım. Tuna'ya baktım.

 

"Onu kurtar Doktor." Sesimi duyunca birkaç saniye gözlerimin içine baktıktan sonra Azat'a döndü.

 

"Biliyor musun, benim en hassas noktam anne ve baba kavramı. Annemi hiç görmedim başına ne geldiğini babaannemden öğrendim. Benim annem kocasının en yakın arkadaşı tarafından üç kez tecavüze uğramış en son uğradığı tecavüzün ardından benim gibi günahkar dünyaya gelmiş. Annem, babam olacak it tekrar ortaya çıkana kadar beni çok sevmiş. Söylesene benim gibi bir günahkar sevilmeyi veya sevmeyi hak ediyor mu?" Bunları bana neden anlattı hiçbir fikrim yoktu ama kendine haksızlık yapıyordu. Buz tutmuş elimi ateş gibi sıcak eline götürdüm.

 

"Bu hikayede bir günahkar varsa o da bir kadının namusuna göz dikip onun hayatını mahveden şahşiyettir sen günahkar değilsin sakın kendini suçlama olur mu?" Başını iki yana salladı.

 

"Yıldız Güçlüsoy annem soyadı gibi çok güçlüymüş biliyor musun, ben gerçekleri bilmediğim zamanlarda anneme kızıyordum babam ve bizi terk etmiş ondan nefret ediyorum derdim sonra bir gün babaannem, annem ve benim çocukluğumda çekilen birkaç videoyu gösterdi. Annem bana sımsıkı sarılmış sevgisini gösteriyordu. O sevgi dolu görüntüler bile nefretimi söndürmedi ama bir gün babaannem aklımı başıma getirmek ister gibi bana tokat attı." Gözyaşları akıyordu, elleri titremeye başladı.

 

"Yeter Tuna, yeter hiçbir suçu olmayan annene daha ne kadar öfkeni, nefretini ve kinini kusmaya devam edeceksin bu hikayede tek bir suçlu var, o da baba dediğin aşağılık. Senin baba dediğin şerefsiz en yakın arkadaşının eşine göz koydu aşkına karşılık vermedi diye ona üç kez farklı günler de tecavüz etti sen o karanlık gecede düştün annenin karnına." Sol elini havaya kaldırdı ayın ışığının vurduğu avucunun tam ortasında boydan boya yanık izi vardı.

 

"Sen o karanlık gecede düştün annenin karnına bu söz o kadar ağırdı ki nefessiz kaldım yine de öyle hemen kabullenemedim babam olacak şerefsizin karşısına geçtim yalan desin istedim ama gözlerimin içine bakarak annemin hayatını nasıl mahvettiğini anlattı bunlardan bana ne diyorsun belki anlattım çünkü senden bana yardım etmeni istiyorum annem için adaleti sağlamak istiyorum. Göktuğ Özdemir örgütün Türkiyedeki ayağı ben o ayağı kökünden koparmak istiyorum bana bu yolda yardım eder misin?" Ona garip garip baktım pekala, bu tahmin ettiğim bir şey değildi. Ki bu akılla tahmin etmem çok güçtü. Büyük bir şok içerisindeydim bu yüzden ne düşüneceğimi, ne cevap vereceğimi bilemez haldeydim. Birden suçluluk duygusu içimdeki kanayan yaraya ölümcül bir darbe indirdi. Belki şimdi bir yerlerde tecavüze uğrayan kadınlar vardı birilerinin seslerini duyması için avazları çıktığı kadar bağırıyorlardı ama kimse seslerini duymuyordu duyan da yardım elini uzatmıyordu.

 

"Özür dilerim." Bir an afalladı ve gözlerini şaşkınlıkla üç kez kırpıştırdı.

 

"Anlamadım benden neden özür diliyorsun?" Sesi de gözlerinin içindeki ifade kadar şaşkındı.

 

"Özür dilerim." Bir kez daha tekrar ettim benim bu özrüm şu an dünyanın herhangi bir yerinde tecavüze uğrayan, sesini duyuramayan o kadınlaraydı.

 

"Sana yardım edeceğim kanımın son damlasına kadar Göktuğ Özdemir'i bitirmek için savaşacağım." Elini öne doğru uzattı elimi avucunun içine bıraktım. Yüzünde bir gülümseme belirdi.

 

"Teşekkür ederim sana annemin üzerindeki ağırlık kalkar değil mi?" Ses tonu küçük bir erkek çocuğunun çok istediği bir şeyin gerçekleşmesini isterken kullandığı o ses tonu gibi çıkmıştı.

 

"Bir daha asla o insanlıktan nasibini almayan baba bozuntusu annene zarar vermeyecek. Sana söz veriyorum nefes aldığım sürece anneni koruyacağım gerekirse bu yolda ölürürüm yine de kimsenin bilhassa Göktuğ'un annene zarar vermesine izin vermem." Bugün bir söz verdim bu sözümü zamanı gelince tutacağımı bilmiyordum tıpkı Yıldız Güçlüsoy'u korumak için onu vurmak zorunda kalacağımı ailesine onun sahte ölüm haberini vereceğimi bilmediğim gibi.

 

&&&&&&&&

 

2309 seferli Ankara-Viyana uçağı kaçırılmadan bir gece önce

 

Zaman su gibi akıp geçmişti berrak bir geceydi. Esintisiz ve soğuk, neredeyse dondurucu bir hava vardı. Üç yıl önce havaalanı saldırısında Yıldız Güçlüsoy'u vurdum, onu öldürdüm daha doğrusu Tuna, Azat ve babam dışında herkes benim Yıldız Güçlüsoy'u öldürdüğümü sanıyordu. O kurşunu sıkmasaydım, Göktuğ sıkacaktı, ben o kurşunu Yıldız Güçlüsoy'a sıkmak zorunda kaldım. Yıldız Güçlüsoy şah damarına saplanan kurşun nedeniyle komaya girmişti. Üç yıldır bilinçsiz bir şekilde uyuyordu.

 

"Cesaretin var mı aşka?" Gülümseyerek Tuna'nın gözlerinin içine baktım ne zaman bende travma bırakan havaalanı saldırısını düşünsem Tuna kurtarıcı melek gibi ortaya çıkıp beni o karanlık anılardan çekip çıkarıyordu. Sol elimi havaya kaldırdım yüzük parmağımdaki yüzüğü işaret ettim.

 

"Bayım bana asılmayın ben evli ve mutluyum. Kocamı seviyorum." Tek kaşını kaldırdı elimden tuttu.

 

"Yalnız ve bekar bir annesiniz çocuğunuza babalık yapmak isterim." Başımı iki yana salladım.

 

"Nayır nolamaz." Yeşilçam filmlerindeki gibi elimi alnıma kapattım biraz abartılı bir şekilde bağırdım.

 

"Neden beni anlamıyorsunuz bayım ben evliyim ve çok mutluyum çocuklarımın babalarından başka kimseye baba demesini istemiyorum." Belimden tuttu beni havaya kaldırdı.

 

"Söyleyin o zaman kocanız nerede?" Gülümseyerek koyu yeşil gözlerinin içine baktım. Alnımı alnına yasladım.

 

"Sizi çok iyi anladım beni yoldan çıkararak kocamı aldatmamı istiyorsunuz ama olmaz Doktor Bey ben kocamı, çocuklarımın babasını aldatamam." Aşkla gözlerimin içine bakan adama daha fazla kayıtsız kalamadım dudağının kenarından öptüm.

 

"Ah Tanrım ben karıma ne diyeceğim senden başka bir kadın beni öptü nasıl derim?" Düşüncesi bile kötüydü hayatımın aşkının tenine benden başka birinin dokunduğunu düşünmek bile cinayet sebebiydi.

 

"Sizi öldürür bayım ama şanslısın şimdi karınız öptü." Bu küçük oyunumuz böyleyce son buldu. Bu sefer Tuna öptü.

 

"Biliyor musun, Maya benden başka birinin sana dokunduğunu hayal etmek bile nefesimi kesiyor sen kal ölene kadar olur mu?" Gülümseyerek gözlerinin içine baktım.

 

"Ölüm bizi ayırana kadar seninle olacağım Tuna aramıza kimsenin girmesine izin vermem. Seninle ve çocuklarımızla olacağım. Biliyorsun her şeyin bitmesine çok az kaldı verdiğim sözü tutacağım o canavarın elinde ne var ne yoksa alacağım. Yıldız annem gözlerini açınca ona kötü anlar yaşatan şerefsizin donuna kadar aldığımızı söyleyeceğiz." Ben korkuyordum ona ateş eden bendim her ne kadar yaşaması için yapmış olsam da ondan üç koca yılını çaldığım gerçeğini değiştirmezdi bu.

 

"Seni seviyorum Maya." Avucumu yüzüne yasladım sakalları tenimde karıncalandı.

 

"Seni seviyorum Tuna ömrünün sonuna kadar seveceğim. Ölsem bile sana olan aşkım bitmeyecek." Yarın büyük gündü her şey planımdaki gibi giderse kocama ve çocuklarıma geri dönecektim eğer her şey planımın dışında giderse Eflin ile karşı karşıya geldiğimizde kuzenimin silahından çıkacak kurşun nefesimi kesecekti. Belki de beni öldürmesine izin verirdim hiçbir neden Yıldız Güçlüsoy'un hayatını çaldığım gerçeğini değiştiremezdi.

 

Ölümcül kıvrımlarla yaklaşan bir yılan yakıcı zehrini kanıma karıştırdı, damarlarım yandı; zihnimi cinnetin eşiğine getirmek ister gibi besledi. Dilsiz ıstırabımın melodisi gibiydi. Beynimin içinde duyduğum yılanın tıslaması yapmak zorunda kaldığım bütün kötülüklerin ardında bıraktığı vicdan azabımı dilsiz bir ıstırap olarak önüme serdi ve o melodi kulaklarıma ev sahipliği yaptı.

 

"Maya." Tuna'nın endişeli sesi kulaklarımı dolduğunda o yılan kalbimi delip geçti. Tuna'nın gözlerinin içine baktım. Ölüme gideceğimi bilererek oraya gittiğimi öğrenince gözlerinde bu aşk olacak mıydı, beni yine şimdiki gibi sevecek miydi?

 

"İyi misin ne oldu neden bembeyaz oldun?" Bugün aramıza sözler girsin istemedim yüzümü o kadar dikkatli inceledi ki biraz daha baksa ölüme gideceğimi anlayacak sandım. Dudaklarımı dudaklarına yerleştirdim gözlerini yumdu ve burnundan derin bir nefes çekti. Dudaklarımı dudaklarında hareket ettirdiğim an ateşli bir geceyi başlatmış oldum.

 

Güneş doğduğu an yataktan kalktım gece boyunca uyuyamadım verdiğim kararın doğruluğunu düşünüp durdum ama çıktığım her yol beni aynı yere çıkardı. Her şey başlamadan önce Eflin'e bir mektup bıraktım çünkü biliyorum ki ona her şeyi yüz yüzeyken anlatamam beni dinlemez. Ona bıraktığım mektubu parçalayıp atması da yüzde elli ihtimaller arasında ama biliyorum ki okuyacak nedenlerim var dediğim bu eylemlerin sonuçlarını öğrenmek için bakacak satırlarıma. Tuna'yı uyandırmamak için terasa çıktım rüzgar yüzümü yalayıp geçti.

 

Saate baktım evden çıkmadan önce bir telefon görüşmesi yaptım. Telefonu kapattıktan sonra Göktuğ Özdemir'i aradım. Telefon ikinci çalışta açıldı. Onun iğrenç sesini duymaya tahammül edemiyordum.

 

"Gelinim." Sesini duyunca midem bulandı dokunuşlarını tekrar hissettim. Saçlarımı kökünden kopartmak istedim, kolumu kesmek istedim.

 

"Güzelim ne oldu neden sesin çıkmıyor beni mi özledin yoksa ben özledim seni." Gözlerim doldu ağlamamak için direndim.

 

"Senin hayatına girdiğim an bana güvenme, yaptığın en büyük hata olur demiştim. Ben verdiğim sözleri tutarım cehennemine hoş geldin Göktuğ Özdemir." Ne dediğimi sorgulama fırsatını bulamadan kapının duvara çarpma sesini duydum. Telefonun ardından sesler geliyordu. Kısa süre sonra telefonun başına Derin geçti.

 

"Patron paketi aldık plan aynı mı?" Başımı iki yana salladım.

 

"Vazgeçtim Göktuğ Özdemir'in emdiği sütü burnundan geldiğine emin olmadan bırakmayın. Yalvarsın yakarsın kulun köpeğin olayım dese de onu ölümden beter hale getirmeden bırakmayın en sonunda o aptalın sizden kaçtığını düşünmesini sağlayın. Eflin onu mahveder gerçekleri öğrendiğinde. Unutmayın o aptal kaçmadan telefonu aldığına emin olun. Geri zekalı kendi sonunu kendi getirecek. Takip edin her adımını. Eflin gerekeni yaptıktan sonra onu tekrar alın ve boş bir arazide gebertin."

 

Eflin'in birde ellerine o canavarın kanının bulaşmasını istemiyordum telefonu kapattıktan sonra içeriye girdim. Tuna hala uyuyordu. Odadan çıktım salona geçtim. Eflin'e bıraktığım mektupta kocama da birkaç satır bir şeyler yazmıştım. Ama şimdi içimi dökmek istiyordum. Kâğıdı aldım beni bu kararı almaya iten nedenlerimi yazmaya başladım. Hepsine de ayrı ayrı mektup bıraktım. Umarım bu mektuplar sahiplerine ulaşırdı. Kamerayı açtım saçlarım savaş alanından çıkmış gibiydi.

 

"Merhaba. Bu kayıdı bulduysanız ben ölmüşüm demektir öncelikle hepinizden özür dilerim en çokta Tuna senden ve çocuklarımızdan özür dilerim. Size geri dönmek için çok çabaladığımı bilin ama Eflin ile karşılaştığımızda ona gerçekleri anlatma fırsatı bulamadan ölme ihtimalim olduğunu bilin. Ben buna rağmen çok çabaladım ama size geri dönmek uğruna birçok şey yaptım ama bu elinize geçtiyse başaramamışım demektir." Derin bir nefes aldım saat yaklaşıyordu o uçağı kaçırma eylemini Göktuğ'un elinde olan Azat'ı kurtarmak için yapıyordum. Göktuğ bütün bunları yapmasam kardeşimi öldürecekti. Onu paketlemiştik ama hala Azat'ı nerede tuttuğunu bilmiyorduk. Azat'ı her yerde aradım ama bulamadım.

 

"Göktuğ Özdemir ölü artık. Onun acıması yok, sizi öldürmeye çalıştı. Ben bu ölümlere bir şekilde engel oldum ama Azat'ın kaçırılmasına engel olamadım o kaçırıldı ve eğer 2309 seferli uçağı kaçırmasam 2309'un gerçek hedefi vurması an meselesi olacak. Ben daha önce şiirlerde gerçek yeri şifreli bir şekilde yazıp Eflin Doğan'a gönderdim. 23 Nisan'da sabah saat 09.00'da Savunma Bakanı bir okula gidecek işte saatler tam 09.00'u gösterdiğinde Savunma Bakanına suikast girişimi olacak. Buna izin vermeyin. Ben daha Bakanın hangi okula gideceğini bilmiyorum. 2309'un anlamı buydu işte 23 Nisan saat 09.00." Umarım bu eylemi durdururlardı kamerayı yarı açık bir şekilde yatak odamıza Tuna'nın yanı başındaki komodinin üzerine bıraktım. Tuna'yı öptüm kokusunu içime çektim. Daha sonra çocuklarımı öptüm.

 

"Annenizi unutmayın ve mümkünse beni affedin olur mu?" Gözyaşlarımı elimin tersiyle sildim evden çıktım.

 

Bir saat sonra taksiden indim ve 2309 seferli uçağa bindim. Umarım bıraktığım mesajı bulurlardı ve geç olmadan vahşeti durdururlardı. Saatler 10'u gösterdiğinde silahı çantadan çıkardım. Hale ve Dilan'ın gözlerinin içine baktım. Başlarını salladılar. Ben kokpite gittim şifresini hostes girerken görmüştüm. Kokpite girdiğim an Oğuz ile göz göze geldim.

 

"Sen de kimsin?" Derin bir nefes aldım silahımı Oğuz'a çevirdim.

 

"Bu saatten sonra uçağı alıkoyuyorum." Felaketi bu sözümle getirdim ilk ölümü ise birden kokpite giren hostesle getirdim. Silah patladı ben vicdan mahkemesinde yargılanmaya başlandım.

 

*****

 

Maya'dan

Şubat 2025

 

 

Antik çağlarda Ege kıyılarında, birçok Yunan uygarlığı vardı. Bunlardan biri de İzmir yakınlarında idi. Adına Yaban Gülü Uygarlığı denirdi. Bu uygarlık adını bir Ege efsanesinden almıştı.Rivayete göre Ege kıyılarında dünya çingenelerinin başı olan, bir büyük çeri yaşardı. Bu çerinin aşiretinde adı dillere destan olan bir kız vardı. Bütün çingene kızları gibi sıradan bir güzelliği olmasına rağmen, çok güzel sesiyle öyle danslar ederdi ki, ünü bütün dünyaya yayılmıştı.

 

Yaşlı çeribaşı bu kızın cilve, işve ve danslarına kapıldığından her akşam Ege sahillerinde yaz eğlenceleri düzenlerdi. Bu eğlencelerde tahta fıçılarla, at arabaları dolusu şaraplar gelir, dünya çerileri arasından seçilmiş en iyi kemancılar, zurnacılar ve darbukacılar sahilde toplanırdı. Çok geniş dev halkalar oluşturulur, ortada çam odunlarından bir büyük ateş yakılırdı. Kuzular çevrilir, toprak testilerle şaraplar fıçılardan alınır, herkese dağıtılırdı.

 

Herkes bir büyük merak içinde çingene kızının çıkmasını, ünlü büyülü danslarını yapmasını beklerdi. Sonunda güzel çingene kızı, saçlarına taktığı yaban gülü, parmaklarında zilleri, uzun eteği ve şuh edasıyla ortaya çıkardı. Bir anda bütün sesler kesilir, saz ekipleri en oynak parçaları çalmaya başlar, çingene kızı da kıvrak bedeniyle dans ederdi. Hızla döndükçe etekleri bir gül gibi açılır, güzel bacakları ay ışığında Venüs heykelleri gibi parlardı.

 

İri kahve gözleri, can yakan endamı, şen şakrak neşeli sesi, zillerinin şıngırtısı bütün sahilde yankılanırken, toprak şarap testileri dolar dolar boşalırdı. Çingene kızının nereden geldiğini, kim olduğunu, hatta adını bile bilen yoktu. Ancak ipek saçlarına taktığı yaban gülü her zaman yerinde dururdu. Onu ne yatarken, ne dans ederken, ne de bir başka zamanda gülsüz gören olmamıştı.

 

Bu nedenle çingene kızına herkes Yaban Gülüm dediğinden adı Yaban Gülüm olmuştu. Bu da yetmemiş, çerinin adı da Yaban Gülüm Çerisi olarak ünlenmişti.

 

Anadolunun içlerinde, Ege’nin karşı sahillerinde, hatta arap kıyılarında Yaban Gülüm’ün methini duymayan kalmamıştı. Uzak iklimlerden onu izlemeye gelenler çoğunluktaydı.

 

Yaşlı çeribaşı sonunda sevdalandığı bu kıvrak çingene kızıyla hiçbir şeye aldırmadan kırk gün, kırk gece sürecek bir düğünle evlenmeye karar verdi.

Düğünün her gecesi Ege sahillerinde şölen düzenlendi.

 

Düğünün son gecesiydi. Eğlencede su gibi şarap aktı. Aşirette Yaban Gülüm’e aşık olanlar, çeribaşını kıskanmaktaydılar. Herkesin sarhoş olduğu bir anda, kir, pasak ve yama içindeki bir çingene genci, çeribaşına saldırarak, onu bıçakladı ve öldürdü. Akan kanlara dayanamayan Çingene kızı denize doğru yürümeye başladı, herkesin gözü önünde…

 

Hayret!!!! Çingene kızı suya batmıyor, su yüzeyinde yürüyüp gidiyordu. Yürüdü, yürüdü, uzaklaştı, bir nokta gibi kaldı mavilerde ve kaybolup gitti.

Efsaneye göre çingene kızı kendisini çok seven çeribaşının üzüntüsünden çirkinleşti o gece…

 

Sadece her dolunayda eski güzelliği, eski endamı, eski yakıcılığıyla Ege sahillerine çıkar, görünmez sazların eşliğinde çingene danslarını yapar, sonra da geldiği denize yürür, suların üzerinde, mavilerde kaybolur gider.

 

Bu yüzdendir ki, Ege sahillerinde yaban gülleri her dolunayda açar, ormanlardan çigan müziği sesleri gelir. Egenin sularında her günbatımındaysa, bir çirkin çingene kızının hayali belirir, ve bu hayal bulutlara vururdu…

 

"Su," diye fısıldadım. Gözlerimi açtığımda başucumda endişe ile oturan Tuna'nın gergin bedenini gördüm boğazım kurumuştu su diye fısıldadım. Tuna sesimi duyunca hızla yerinden kalktı buz tutmuş elini yanağıma koydu.

 

"İyi misin?" Sorduğu soruya cevap vermek yerine bir kez daha su diye fısıldadım. Yanı başımda duran komodinin üzerindeki sürahiyi aldı bardağa suyu koyduktan sonra ensemden tutup suyu içirdi. Buz gibi su boğazımdan aşağıya indikçe rahatladığımı hissettim.

 

"Burcu'ya ne oldu?" Tuna sesimi duyunca unuttuğu şeyi hatırlamış gibi kaşları olabildiğince çatıldı. Soruma soru ile karşılık veren odada varlığını fark etmediğim Murat oldu.

 

"Onun, Mehmet Kılıçaslan'ın manevi kızı olduğunu ne zamandan beri biliyorsun?" Sesi buz gibi çıkmıştı bir an üşüdüğümü hissettim. Derin bir nefes aldım tam olarak nereden başlayacağımı bilmiyordum belki de en baştan başlamam gerekti.

 

"Kızıl Gölge olduğunu düşünüp Öznur, Mahir Yılmaz'ın peşine düşmüştü o gün Adel'in evine gitmişti, dönüşte ise Mahir Yılmaz'ın aracını kesip Öznur'u öldürmeye çalıştığını söylediğim günü hatırlıyor musun?" O günü unutmadığını biliyordum benimkisi zaman kazanmak için boş sözlerimdi. Ne yapmaya çalıştığımı anlayan Murat'ın zaten çatılı olan kaşları biraz daha çatıldı.

 

"Saldırıya uğraman ile Burcu'nun, Mehmet Kılıçaslan'ın manevi kızı olduğunu öğrenmenin ne alakası var bir dakika," dedikten sonra dikkatle gözlerimin içine baktı ellerini saçlarının arasından geçirdi.

 

"İnanamıyorum sana Maya abla." Murat zeki bir adamdı anında aradaki kördüğümü çözmüştü. Yine de anlatmaya devam ettim.

 

"O gün o maskenin ardında Mahir Yılmaz değil, Burcu vardı eğer seni dinleyip çelik yelek giymeseydi Öznur onu öldürecekti. Hastanede tamda düşündüğümüz gibi odaya geldi bilincinin kapalı olduğunu düşündüğü için yanında fazlasıyla rahattı. Benim o sıra odadaki tuvalette olduğumu bilmiyordu." Derin bir nefes aldım Murat'ın öfkeden koyulaşan koyu yeşil gözlerinin içine baktım. Daha sonra kocamın ela gözlerinin içine baktım.

 

"Baba hiç merak etme yarım bıraktığım işi tamamlayacağım onun nefesini keseceğim dedi sonra Mehmet Kılıçaslan'ın kızıyım hayatımda hataya yer vermem dedi işte o zaman dünya başıma yıkıldı onun nefesini kesmek istedim bunu da yapacaktım ta ki." Sözlerimi yarım bıraktım. Göktuğ Özdemir ve Mehmet Kılıçaslan ikisi de hayatımda bana acı veren iki canavardı ve o canavarlardan biri geçmişte kurtardığım çocuğa acı vermek üzereydi.

 

"Ta ki?" Tuna'nın sesi soru sorar gibiydi bana karşı mesafeliydi. Aşık olduğum adamın gözlerinin içine baktım yorgunlukla.

 

"Ta ki Kızıl Gölge'nin, Öznur Dağdeviren'i öldürmek istediğini biliyorum ama bu fırsat elimize tekrar geçemez diyene kadar." Murat bravo der gibi ellerini birbirine çarptı.

 

"Maya sen esaretten yeni kurtuldun. Bedenin hala yorgun. Kendini nasıl tehlikeye atarsın? Ben seni yeni buldum, tekrar kaybedemem." Tuna'nın korku dolu sesini duyunca gözlerinin içine baktım. Anlıyordum sevdiğim adamın bu korkusunu ki bende hala korkuyordum.

 

Geçmişe takılıp kalanlar, geleceği doğru dürüst kuramazlar derler bu yüzden geçmişime sünger çektim ama bir şekilde geçmişim geleceğimin gölgesinde. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadım bu yaşıma kadar o zamanlar babam olduğunu sandığım adamdan kaçarak geçti Mehmet Kılıçaslan bana ruhsal ve fiziksel yönden birçok acı verdi vermeye de devam ediyor. Bir insanın karşısındakine derdini anlatamaması kadar zor bir durum var mıdır? Ben hayatım boyunca Mehmet Kılıçaslan'a derdimi anlatmaya çalışarak geçirdim. Ki öz babam çektiğim acıları görmesine rağmen Mehmet Kılıçaslan'a hiçbir şey demedi.

 

Telefonumu elime aldım tarihe baktım Şubat'ın 21'ydi. Son iki gün diye geçirdim. 23 Şubat benim doğum günümdü. Bu sefer kendi ölümümü kurgulamayacaktım iki gün sonra doğum günümdü. Doğum günümde Anka kuşu misali küllerimden yeniden doğacaktım. Aklımdaki planı Tuna'ya ve Murat'a anlattım başta itiraz etseler de sonunda kabul ettiler. Şimdi de planın ilk aşamasını devreye sokacaktık. Kocamın ela gözlerinin içinde endişe tohumları vardı.

 

"İyi olacağım," diye fısıldadım. Derin bir nefes aldı. Hastanenin bahçesinde durdu. Siyah Mercedes-benz yine yolun karşı tarafındaydı.

 

"Saat on iki yönünde," diye fısıldadım. Tuna işaretimi alınca kolumdan sıkıca tuttu.

 

"Aklını mı kaçırdın Maya? Karşında yılandan bile tehlikeli biri var ülkenin giriş çıkışları tutulmuş olabilir ama bu adam hâlâ dışarda bir yerde yakalanamadı belki de şimdi burada bir yerde tam." İşaret parmağını kalbimin üzerine koydu.

 

"Tam buradan hedef almıştır biraz sonra Mehmet Kılıçaslan'ın silahından çıkan kurşun seni benden alacak. Sen kendi canının önemi yoksa çocuklarımızı düşün. Kendinle birlikte onlarında hayatlarını tehlikeye attığının farkında değilmişsin." Sıra bana geldiğini anlayınca kolumun üzerindeki elinin üzerine elimi koydum.

 

"Bu işin bitmesini istiyorum bir kerede bitsin diye de Mehmet Kılıçaslan bana ulaşırsa hiç sorgulamadan gideceğim. Korkarak yaşamak istemiyorum. Anla beni." Tuna'nın yüksek çıkan sesini aksine benim sesim fırtına öncesi sessizlik gibi çıkmıştı.

 

"Asıl sen anla beni sizi de kaybetmek istemiyorum. Daha yeni bulmuşken üstelik. Sen de." Elini karnımın üzerine koydu.

 

"O da benim nefes alma kaynağımsınız. Hadi kendini ve onlaru düşünmüyorsun, Poyraz'ı da mı düşünmüyorsun?" Başımı yere eğdim Tuna rol icabı bunları dese de ben oğluma iyi bakamamıştım.

 

Poyraz yıllar önce kaçırılmıştı ben ise onun doğumda öldüğünü sanarak yıllar boyunca doğumda kaybettiğim oğlum için gözyaşı dökmüştüm İşte bu yüzden Mehmet Kılıçaslan'ı durdurmalıyım.

 

Aradan iki gün geçmişti takvimler Şubat'ın yirmi ikisini gösteriyordu. İki gün önce Tuna ile rol icabı yaptığımız tartışmanın ardından beni bırakıp gitmişti ben ise arkasında kalmıştım gözü yaşlı bir şekilde. O gün eve döndüğümde Öznur ile konuşmak istedim, daha sonra çocuklarımın karşısına çıkıp yaşıyorum ben geldim demek istedim ama üç yıl boyunca evde olmadığım için çocuklarım nasıl etkilenir bilmiyordum?

 

"Maya artık benim tutsağımsın."

 

"Asaf uzak dur benden, bırak beni." Beynimin içinde geçmişin acı dolu çığlıkları yankılanıyordu.

 

Duyduğum tıkırtı seslerinden geçmişten sıyrıldım derin bir nefes aldım işte başlıyorduk gelenin Mehmet Kılıçaslan olmasını ümit ediyordum.

 

"Şimdi sırada ölüm var." Mehmet Kılıçaslan'ın sesini duyunca gülümsedim av kendi ayaklarıyla avcının yanına gelmişti yüzümdeki gülümsemeyi sildim yavaşça arkamı döndüm. Mehmet Kılıçaslan hakkında öğrendiğim bilgiyi dile getirmeden önce yüreğimden geçenleri söyledim.

 

"Hiç kimse günahkar olarak gözlerini açmaz sen babanın sana yaptığını önce ağabeyime daha sonra da kızıma yaptın. Ağabeyim babamdan nefret ederken, Esra, annesinden." Birkaç saniye sustum elimi göğsümün üzerine koydum. Benim yerime Öznur söze girdi.

 

"Yani benden nefret ediyor." Boğazımdaki kurululuğu gidermek için yutkundum. Öznur'un yaşlı gözlerinin için güven verici bir bakış attım. Öznur güç almış gibi konuşmaya devam etti.

 

"Sevdiğin birini kaybetmek nasıl bir şeydir en iyi ben bilirim, insana acı verir." Kaşları olabildiğince çatıldı. Nefretle Mehmet Kılıçaslan'ın kehribar gözlerinin içine bakıyordu.

 

"Sen eşini kaybettin ama geriye üç tane kızın kaldı öfkeni ikizinin ailesinden çıkarmak yerine onların yüreğinde açılan eksikliği kapatmaya çalışmalıydın. Detaylı bir araştırma yapmadan babanın sana söylediklerine kulak verdin ve eşinin katili olarak düşündüğün ikizini kaçırdın ve göze göz dişe diş diyerek kardeşinin eşini yani yengeni öldürdün. Benim babam, senin eşinin katili değilken, sen benim babamın eşinin katilisin." Kanepenin üzerinde duran kırmızı dosyayı alarak Mehmet Kılıçaslan'ın göğsüne doğru fırlattım. Dosya Mehmet Kılıçaslan'ın göğsüne çarparak yere düştü.

 

"O dosyada bugüne kadar yaptığın kötülüklerin bir hiç uğruna yaptığını kanıtlayan deliller var." Sesim fırtına öncesi sessizlik gibi çıkmıştı. Yavaşça eğildi dosyayı aldı her bir sayfasını inceledi.

 

"Ne o ölmemek için dedene iftira atmaya mı karar verdin sen önemsiz bir detaysın senin aracılığın ile babana acı vereceğim."

 

"Önemli olmak zorunda o benim karım." Murat'ın sesi öfke doluydu gülümsedim. Mehmet Kılıçaslan şaşkınlıkla arkasını döndü.

 

"Senin burada ne işin var?" Murat yavaş adımlarla yanıma geldi beni kollarının arasına aldı.

 

"Karımı akrep gibi sokan amcam ile birlikte yalnız bırakacak değildim." Mehmet Kılıçaslan sonunda avcıya av olduğunu fark ederek gözlerimin içine baktı.

 

"Oyun muydu?" Tek kaşımı kaldırdım.

 

"Benim kolay bir hedef olduğumu sandın ama öyle değil ben güçlüyüm hiçbir kuvvet beni yıkamaz Mehmet Kılıçaslan. İçeriye gelin." Polisler verdiğim işaret ile içeriye girdiler. Karan Başkomiser yanıma gelince siyah gözlerinin içine baktım.

 

"Başkomiserim kuş kafese girdi ve sizindir ama önce açığa kavuşmayan bir nokta kaldı izninizle o noktayı açıklığa kavuşturmak istiyorum." Karan Başkomiser başını olumlu anlamda salladı.

 

"Sahne sizindir Maya Hanım. Eray, Kadir." Eray Komiser ve Kadir Komiser, Mehmet Kılıçaslan'ın yanına gitti, Kadir Komiser belinden çıkardığı kelepçeyi Mehmet Kılıçaslan'ın bileklerine geçirdi.

 

"Sinem, Asya şüpheleri getirin." Karan Başkomiserin bağırması ile Sinem Komiser ve Asya Komiser, Burcu ve Cansu ile birlikte geldiler, Mehmet Kılıçaslan kızlarını görünce Kadir Komiser ve Eray Komiserin elinden kurtulmaya çalıştı.

 

"Nasıl?" Sesi öfkeyle çıkmıştı Mehmet Kılıçaslan'ın karşısına geçtim kollarımı iki yana açtım.

 

"Çok basit demek isterdim ama senin akıl oyunlarına kandım ve istediğin gibi gözlerimin önündeki gerçeği göremedim ama bilirsin derler ki; geç olsun güç olmasın. Sonunda puzzle parçasındaki eksik parçayı çözdüm." Öznur derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı. Sağ eli ile Cansu'yu gösterdi

 

"Şerife diye bildiğim Murat'ın ölüm haberini söyleyen kızın Cansu namı diğer kendi tarafına çekmek istediği insanlara umut aşılarak Kızıl Umut olduğunu söyleyen kendisi için tehlike arz ettiğini düşündüğü insanlara ise Kızıl Ölüm adıyla ortadan kaldıran maskenin ardındakilerin baş üyesi." Mehmet Kılıçaslan'ın gözlerinde ilk kez şaşırma ve belirsizliği aynı anda gördüm. Bunu nasıl çözdüğümü merak ediyordu? Bunun cevabını birkaç dakika sonra verecektim. Sol eli ile Burcu'yu gösterdim.

 

"Yanında olmadığım zamanlar satranç tahtasında beni mağlup etmek için yapacağım hamleleri bilmen gerekiyordu kendin gelemezdin ama kimsenin bilmediği manevi kızını, düşman olarak gördüğün yeğeninin yanına sokabilirdin. Burcu her gün sana benim o gün ne yaptığımı kademe kademe aktardı ve son olarak baba salona gelin." Babam ve Serra içeriye girdi. Serra Kılıçaslan, hastaneye kaldırıldığım gün ablasının isteği üzerine yanıma gelen ama babası ve ablalarının benim için kurdukları oyundan habersiz Serra. Mehmet Kılıçaslan'ın istediği gibi ben o gün Serra'nın, Kızıl Umut olabileceğini düşündüm.

 

"İçinizde belki de en masumu kızlarının en küçüğü Serra Kılıçaslan. İntikam ateşi öylesine gözünü kör etmiş ki Kızıl Ölüm'ü kurtarmak için diğer kızını yem olarak kullandın. Bir an şüphelendiğim Doktor olmadığını anladığım kızını gözlerimin önünde sahte ölümünü hazırladın ama her ikinizinde hesap edemediği iki şey oldu. Serra ve sahte Kızıl Ölüm'ün, Cansu'nun birkaç saat kalbini durduracak olan ilacın şişesini Cansu'nun başucundan almayı unuttu ve böylelikle oyununuz başlamadan bitti ama." Parmağımı şıklattım içeriye giren kadın korkuyla Cansu ve Mehmet Kılıçaslan'ın gözlerinin içine baktı.

 

"Burcu şişeyi karavanda bulunca uyandınız bu yüzden Burcu beni öldürmek istedi ama hesaba katamadığı Mahir Yılmaz'ın mahallesinden çıkarken uğradığım saldırıdan sonra Murat ve Karan Başkomiser tetikteydi. Bir hamlenin geleceğini biliyorduk bu yüzden ince düşünülmüş bir kürt kapanının ağzını açtık ve kurtların kapana sıkışmasını bekledik. Nitekim." Mehmet Kılıçaslan'ın öfkeyle harmanlanmış okyanus misali mavi gözlerinin içine baktım.

 

"Havva yani o gün hastanede gördüğüm sahte Kızıl Ölüm'ün öldürmek için gelen Cansu orada kurt kapanına bastı ve yakayı ele verdi. Şişeyi bulan Burcu beni ortadan kaldırmak istedi silahını çekti o da ablası Cansu gibi yakayı ele verdi." Serra'nın kan çanağına dönmüş gözlerinin içine baktım.

 

"Serra ise düşündüğümün aksine bütün bunlardan uzak bir hayat yaşıyormuş kızını yem olarak kullanmak istedin çünkü Serra baştan beri daha önce hiç görmediği amcasının, annesini öldürdüğünü düşünmüyordu bunu sana da dedi amcam suçsuz, dedemin dediğini yapma dedi işte bu yüzden sen öz kızına da düşman oldun." Derin bir nefes aldım gözlerinin içine baktım.

 

"Serra babamın suçsuz olduğunu biliyordu sana defalarca anlatmaya çalıştı nedenini sorgulamak yerine kızının sesine kulak vermedin. Çünkü Serra annesinin kimin öldürdüğünü biliyordu senin baban bir katil tıpkı senin gibi Mehmet Kılıçaslan." Açıklığa kavuşmayan bir şey daha vardı ama benim konuşacak halim yoktu Karan Başkomiser ile göz göze geldim başımı olumlu anlamda salladım.

 

"Şüphelileri götürün." Karan Başkomiserin emri ile Mehmet Kılıçaslan'ı ve kızlarını götürdüler, Karan Başkomiser iş birliğim için teşekkür ettikten sonra evden ayrıldı. Başımı yere eğdim salladım yavaşça kaldırdım Murat'ın gözlerinin içine baktım sonra başımı tekrar yere eğdim. Bu doğum günümde iki gün önce dediğim gibi Anka kuşu misali küllerimden yeniden doğdum. Suçlular ait oldukları yere giderken, ben kaybettiklerim için üzülüyordum.

 

Bölüm Sonu yanlışlarım varsa affola.

21. 02.2023

 

 

Bölüm : 21.02.2025 15:16 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...