31. Bölüm

27.BÖLÜM"YİRMİ BEŞ YILA BEDEL BEŞ DAKİKA"

Nur Peri
nurperi287

Okuyucum olmamasına dayanarak bölümleri böyle geç atıyorum. Kendine karşı bu kadar yüzsüz olacaksın.

Bazı dakikalar yıllara bedeldir.

Yaptıklarımız kazandıklarımızdan daha önemlidir.

Bir gün bu sözün ne anlama geldiğini anlayacağız: Biri dedi ki ‘’Benim evim cennet gibidir?’’ aralarından biri gülerek cevap verdi.

‘’Şeytanın cenneti de cehennem olsa gerek!’’

Herkesin kendine göre doğruları ve yanlışları vardır ama tek bir gerçek vardır ve hiçbirimizin doğrusu gerçeği değiştirmez.

‘’Artık güneş doğmuyor çünkü Doğu’yu öldürdüler. Unutma Güneş Doğu’dan doğar!''

Düşünüyorum her şey yolunda gitseydi, babam yanımda olsaydı, ben kardeşimin gölgesinde yaşamasaydım, annem kendini suçlamasaydı ben bugün olduğum kişi olur muydum? En korkunç sorulardan biridir çünkü ucunda babam vardı. Babamın yaşamasını çok isterdim elbet ama kader de ölmesi varken kim karşı çıkabilirdi? Babam yaşasaydı da ben bugünkü ben olmasaydım. Yine de insan düşünmüyor değil. Ben küçükken şu sözü çok duyardım. ‘’Çocuktur anlamaz...’’ büyünce aslında bu cümlenin yarım kaldığını anladım. Çocuktuk anlamazdık ama unutmazdık da. Bir zamanlar anlamadıklarımız bizi bugünkü halimize getirirdi. Büyüdükçe unutmadıklarımızı anlamlandırdık. Sonra onlar bize yeri geldi yara oldu yeri geldi merhem.

Şimdi yurttaki çocuklara bakıyorum. Hepsi belki de bir anlamsızlığın içindeler. Belki de oldukları yerde neden bulunduklarını anlayamıyorlar. Belki hepsine hikayesi anlatıldı ama şimdi böyle kahkahalarla gülüyorlar arada hüzün çöküyordur tabi. Ellerinden alınanlara gözlerinin kaldığı anlar vardır. Düşünsenize size diyorlar ki annen seni terk etti sen anlayamıyorsun sonra büyüdükçe terk edilmek ne demek yüreğin deşile deşile öğreniyorsun.

İnsan acıları yarıştırmıyor ya da isyan etmiyor ama sormuyor da değil. Bu çocuklar masumken niçin böyle bir kader biçildi?

Ne yapsalar hakmış gibi

hepimizden bir alacakları varmış gibi

bizimde onlara bir hayat borcumuz varmış gibi…

Yansı’nın odasına giderken aklımda bu düşünceler dönüp duruyordu. Kapıyı tıklatıp usulca içeri girdim.

‘’Yansı ne yapıyorsun?’’

Başında beyaz bir şal vardı elinde ise Yasin... Ben yanına otururken göz yaşlarını sildi.

‘’Burhan için Yasin okuyayım dedim.’’

Gözlerim dolarken ellerim saçlarına gitti ‘’İyi yapmışsın.’’

‘’Çok görüşmüyorduk belki ama özlüyorum onu. Bu beni bencil biri mi yapar? İnsan görüşmese de özlemez mi Deniz?’’

‘’Özler tabi Yansı bizim arkadaşımız olmasından önce iyi bir insandı Burhan. İnsan üzülür. İnsan bazen hiç tanımadığı birinin bile hayattan göçüp gitmesine üzülür. Kaldı ki biz Burhan ile en güzel gençlik yıllarımızı geçirdik belki aramıza bizim ördüğümüz duvarlar girdi ama bu yaşadıklarımızı değiştirmez.’’

‘’Böyle aklıma düşünce açıp bir Yasin okuyorum ruhum bir nebze ferahlıyor.’’

Ferahlardı tabi.

‘’İyi yapmışsın arada bir böyle ruhuna dua okumak gerek. Bir dahakine Dolunay, sen, ben birlikte okuyalım.’’

İnsan sevdiklerinin ardından onu anardı bunu kendi bildiği inandığı şekilde yapardı. Herkes inandığı şekilde sevdiklerini anardı biz dua ederek anardık başkası arkasından güzel sözler söyleyip onu hatırlayarak anardı. Bu inanç meselesi değildi insanlık meselesiydi.

Söylediğime başını sallayıp eşarbını çıkartırken elindeki kitabı baş ucundaki çekmecesine koymuştu.

‘’ Ben de iletişime geçtik sen de gel diye çağırmaya gelmiştim.’’ dedim

‘’Doğru haydi gidelim de maskotlarımızın son durumuna bakalım.’’ Gülerek odadan çıkıp diğerleriyle birlikte bilgisayarın başına geçtik.

‘’Durum nedir?’’ diye sordu Yansı.

Doğu’dan munzır bir cevap gecikmemişti.

‘’Oo inci çiçeğim gelmiş hoş gelmiş. Biz de lisedeyken ailecek gittiğimiz kamptan bahsediyorduk.’’

Bu durumda cidden bunu konuştuklarına inanamıyorum.

‘’Hani annenin sonunu hatırlamadığı hikayeyi hepimize anlatıp üzerimize yarım kalmış bir hikayeyi yıkarak kenara çekildiği kamp mı?’’

Ben de hatırlamıştım. Suzan Teyze hepimizi yakmıştı. Hala hikayenin devamında ne olduğunu merak ediyorduk ve geçen yıllar bu merakımızı dindirmeye yetmemişti.

Kim yarım kalan hatta yaşanmış bir olayın devamında ne olduğunu merak etmeden durabilirdi ki?

GEÇMİŞ ZAMAN

‘’Bu kızı hep sen şımartıyorsun Orhan!’’

‘' Ben ne yaptım şimdi? Kızımızı şımartmayacağım da kimi şımartacağım?’’

Yanımda benimle birlikte ot temizleyen babamı hafifçe dürtüp kaşlarımla annemi işaret ettim.

‘’Sanırım annem kendisini de şımartmanı istiyor baba.’’ dediğimde babam hınzır bir ifadeyle gözlerini kısmış ikimize bakan anneme döndü.

‘’Öyle mi canımın içi? Kıskandın mı? Ben seni de şımartırım.

Toprağına ekerim fideler

Gözlerine dizerim maniler

Sen iste yeter

Bu dilim sana neler söyler’’

Ben kahkaha atıp utanan annemle babama bakarken mani söylemenin bugünlerde erkekler arasında bir taktik olduğunu düşünmeye başladım. Geçen Ramazan Mert bana söyleyince ben de karşılığını mani ile vermiştim. Sonunda Ulaş ve Dolunay kavga etmişti ama olsun eğlenmiştim.

Annem bir elini beline koyup cevap verdi.

‘’Su gibi akar durursun

Allah bilir ne yalanlar uydurursun

Kendine çok güvenme

Yaptıklarını çabuk unutursun.’’ dedikten sonra işaret parmağını kaldırıp konuşmaya devam etti.

‘’Beni yumuşatmaya çalışma! Her yeri batırdınız birbirinize toprak atacaksınız diye. Hadi onu geçtim her zamanki haliniz. Biz kendi aramızda çiftler olarak kampa gidecektik. Çocukların ders çalışması lazım yakında sınavları var. Sen kızının iki tatlı sözüne hemen tav oluyorsun. Kızımız hiç büyümeyen asi bir çocuk babası ondan çocuk. Savaş sana kızmakla haklı. Önceden kendi aramızda olacak diye anlaşmıştık.’’

‘’Hatun sanki çocuklarımız beş yaşında da onları evde bırakıp gizlice gidememişiz gibi konuşuyorsun.’’

Annem kasaları kaldırmış yanımıza gelirken babamda ayaklandığından karşı karşıya kalmışlardı. Babam kasanın diğer ucundan tutup kendine çektiğinde annemde yaklaşmak zorunda kalmıştı.

Buna karşın annem tekrar kasayı kendine çekip ‘’Ben sizin baba kız olarak bu evdeki hakimiyetinizi artık reddediyorum. Kazan kaldırıyorum ulan var mı?’’ diye babama diklendiğinde ben sırıtarak ikisini izlemeye başladım.

Babam tekrar kasayı kendine çekip cevap verdi.

‘’Ağacımdan kaçıp gideceğim diyorsun.’’

Dolunay ve Ulaş’ın babam ve annemin genç halleri olduğunu düşünüyorum. Muhtemelen gençken tam olarak onlar gibi görünüyorlardı.

Annem bozmadan kasayı kendine çekerek cevap verdi.

‘’Rüzgar gibisiniz ben düştüm düşeceğim diyorum.’’

‘’Yaprak ağır bırak ben taşırım.’’ dedi babam.

‘’Orhan taşıyamayacağım yükü sırtlanmam. Senin aksine bilmediğim belaya da bulaşmam!’’

Araya girmem gerektiğini düşünsem de biraz çekinmiştim. Yine de korkarak ‘’Şey konu hala benim ve babamın hakimiyeti mi yoksa sizin aranızda başka bir toprak savaşı mı var?’’ diye zoraki bir gülümsemeyle sordum.

Annem gözünü hiç bana değdirmeden kızgın bakışlarını babamın üzerinden çekmedi.

‘’Babanın inadı var kızım, inat savaşı var! Seninle bir ilgisi yok, sen üzerine alınıp kendini suçlama!’’

Annem kasaları babamdan kuvvetle çekip babamın yanından geçip gittiğinde babam birkaç saniye olduğu yerde kalmıştı. Sonra bana dönüp işaret parmağıyla giden annemi göstererek ‘’Senin bu anan benden inat.’’

Normalde ikisinin de inatçı bir mizacı yoktur. iş birbirlerine geldiğinde anlamlandıramadığım bir inatları tutuyordu. Sanırım insan sevdiğine naz ediyordu.

Babam tekrar yanıma gelip dizlerinin üstüne çökerek toprakla uğraşmaya devam ettiğinde ben merakla sordum.

‘’Annem niye kızgın?’’ Derin bir nefes alıp cevap verdi.

‘’Savaş Amcan ile tartışmamı duymuş. Onunla aynı nedenden dolayı.’’

Kaşlarımı çattım. Annem babamın işlerine çoğunlukla karışmazdı. Şimdi karışıyorsa da babam cidden hoşuna gitmeyen bir iş yapıyor demektir.

‘’Baba eğer annem karışıyorsa bir bildiği vardır. Savaş amcada onaylamıyorsa bence bu sefer inat etmeyip onları dinlemelisin.’’

‘’Biliyorum kendilerince haklılar beni düşünüyorlar ama onların da kaçırdıkları bazı yerler var. Ben bunları göze almak istemiyorum. Ortada kötü olaylar var kızım ve birinin onlara dur demesi gerekiyor.’’

‘’Baba sen benim kahramanım olabilirsin herkes için iyi biri olabilirsin ama iyi biri olmak için her duruma tedbirsiz gözü kapalı atlaman gerekmez.’’

Babam söylediğim üzerine gülümseyip saçımı okşadı.

‘’Sen cidden tüm huylarını bizden almışsın. Annende aynı cümleyi kurdu. Seni kendimize bu kadar benzeterek iyi mi ettik kötü mü bilemiyorum’’ Gülümseyip onlara benzemenin gururuyla ‘’Benim de kendime göre geliştirdiğim huylarım var. Bir gün bu kız kime çekti acaba diye şaşırabilirsin.’’ dediğimde sesli gülmüştü.

Bunları söylerken onlara çekmeyen tarafımın karanlık bir yanım olduğunu bilmiyordum. Hele babamın bunu görmesini istemeyeceğimi hiç düşünmemiştim.

‘’Hem kampa gidelim diye bin bir takla attınız hem de hala oyalanıyorsunuz haydi geç kalacağız.’’

Annemin son kez ikaz ettiği her halinden belli olan sesiyle babamla aynı anda ayağa dikildiğimizde halimize kıkırdamadan edemedim.

Babama sarılarak eve girdikten sonra annemin söylenmeleriyle hazırlıklara başlamıştık.

Bahçeyle uğraştığımız için kamp alanına en son biz gelmiştik. Annemler çadırlarla uğraştığı sırada ben aradan sıvışıp direkt bizimkilerin yanına geçtim. Her zamanki gibi hepsi ayrı telden çalışıyordu.

‘’Sınav yaklaşıyor o yaklaştıkça ben geriliyorum.’’ Dolunay’ın söylediğine karşın Yıldız oturduğu ağaç dalından bir ayağını sallayıp elindeki kayısıdan bir ısırık almadan ‘’Sen hep gerginsin Dolunay. Sen ve Ulaş beğenmediğiniz huylarınızı başka olaylara bağlamaktan vazgeçmelisiniz.’’ dedi

Ulaş başını kaldırıp tepesinde kuzenine gözlerini kısarak bakıp ‘’Ağacın tepesinde oturan birinin söylediklerini kabul edeceğimi sanmıyorum.’’ dediğinde Dolunay’da hiç kaçırmadan ‘’Katılıyorum.’’ demişti. Huylarını kabul etmemekte ısrarcıydılar.

‘’Allah’ın aşkına Yıldız senin o ağacın tepesinde ne işin var? Sizin bu ağaç dallarıyla alıp veremediğiniz nedir?’’ diye sordum.

Birbirimizi sorgulamaktan asla vazgeçmiyorduk.

‘’Manzarası güzel ve havalı duruyor.’’ Mert’te sevdiği için Yıldız’a hak verip işaret parmağıyla göstererek ‘’Aynen katılıyorum.’’ demişti.

Harika herkes birbirine katılıyor aynı zamanda kimse kimseye katılmıyor.

Gören çok iyi anlaşıyoruz zanneder.

‘’Ben seni niye saçma sapan makalelerden birini okuyorsun diye yadırgıyor muyum Yansı? Sen de beni yadırgama!’’ Yıldız’ın ani çıkışıyla Yansı kendini savunmaya geçti.

‘’Bir kere ben saçma bir makale okumuyorum. Suçluluk psikolojisi ile ilgili bir makale okuyorum.’’

‘’Sınava giren benim sanki derslerinle ilgili bilgileri okusanıza! Ne bu rahatlık? Millet başını kaldırmıyor dersten. Siz bir gün oradasınız bir gün burada! Bu kadar gezmeye sağlam yerler kazanırsanız bize yazıklar olsun.’’

Yansı bilmiş bir edada ‘’Bir kere biz derste çalışıyoruz.’’ dedi.

‘’İşte gezmekten yorulduğunuz da mola verirken filan. Zekisin dedik çalışma demedik.’’

Ulaş sıkıntılı bir nefes verip çok ciddi bir konudan bahsedecekmiş gibi kendini hazırlayıp konuya girdi.

‘’Halı sahaya adam lazım.’’

Ay bitmedi maçları!

Yıldız hemen elini kaldırdı.

‘’Ben gelirim.’’ Yüzündeki sırıtış Ulaş’ın kestirip atmasıyla an be an solmuştu.

‘’Yıldız dışında biri lazım.’’ Bu sefer aynı ifadeyle Dolunay elini kaldırıp ‘’Ben de gelirim.’’ dediğinde aynı tavırla karşılık verip ‘’Yıldız ve Dolunay dışında biri lazım.’’ dedi.

Doğu ise omzunu silkip ‘’Fark ettiysen ben teklif dahi etmiyorum.’’ diyerek buna dikkat çekmek istediğinde Ulaş’ın sabır kotasını zorluyorduk.

Nihayet herkesin merak ettiği o soruyu sordum.

‘’Ulaş siz niye bir türlü takımı toplayamıyorsunuz?’’

Ulaş iki elini bilmiyorum anlamında kaldırırken ‘’Aynı soruyu ben de sordum Deniz ama cevap yok. Her hafta halı saha yapıyoruz. Ben her hafta on birinci kişiyi bulmakla uğraşıyorum. Üzerimde on bir laneti olduğuna dair şüphelerim var.’’ diye cevapladı.

‘’Siz de on kişiyle oynayıverin canım.’’

Mert’e imalı bir bakış atıp konuştuğunda Mert sadece omuz silkmekle yetinmişti.

‘’İşte bazıları tam sayı olmayınca kendini maçta hissetmiyormuş. Gerçekçi gelmiyormuş sanki milyonlar izleyecek bizi.’’ Tek biz değil Ulaş’ın bile bezdiğini bu cümlelerden anlayabilirdiniz.

‘’Ya işte yazar iki bölümde bir aynı sahneleri farklı versiyonlar da yazıyor klasik pazarlama tekniği.’’

Ulaş sitemle ‘’Yansı hayalindeki yazara söyler misin? Kendini bu kadar dev aynasında görmesin.’’ dedi. (Darıldım, gücendim.)

Söylediğine hepimiz güldükten sonra üçü mangal ve akşam yakacağımız ateş için bizimkilere yardıma gitmişlerdi. Dolunay’a baktığımda yine dalıp gittiğini fark etmiştim.

Yansı benden önce davranıp sabırsız bir edada konuşmaya başladı. ‘’Dolunay tahminen biz mezun olmadan itiraf edecek misin? Etmeyeceksen de söyle boşuna gerilmeyelim. Vallahi sizin dramınızdan ayrı bir gına geldi. Çık aslanlar gibi söyle kızım reddedecek zaten!’’ kolunu dürttüğümde ne var dercesine bana baktığında ‘’Kıza niye öyle söylüyorsun?’’ diye ona çıkıştım.

‘’Ya başka seçenek mi var? Bu kitaplarda aksi olamıyor reddedeceği belli . En azından yüzüne söylesin bitsin gitsin bu iş. Devenin kuyruğu gibi bölüm dolduracağız diye uzattıkça uzattı!’’ (Bunları ben yazdığım için sinirlenemiyorum.)

‘’Başkasını seviyor, başkasıyla birlikte en kötüsü gözleri başkasına gülüyor ben nasıl söyleyeyim?’’

Dolunay’ın duygusal sözlerine karşın Yıldız bir elini diğerine vurup isyan etti.

‘’Vay anasını bu kadar kavganıza rağmen hangi ara gönlünü benim vampir kuzenime kaptırdın sen? Hangi kavgada oldu bu olay asla anlamış değilim. O kadar kavganın sonucunda nur topu gibi bir aşk acımız bir de aşk sarhoşumuz oldu.’’

‘’Çaktırma klasik aşk kitabı karakterleriler işte! Bizimki niye yazıyor ben onu anlamadım.’’ (Benim kadar yazdıklarını linç eden biri daha var mıdır acaba? Ben ne yazdığımın farkındayım mesajı veriyorum.)

Yıldız durumu anlamlandırmaya çalışıyordu.‘’Yahu bak kuzenimden öte ağabeyim olur kendisi ama biraz gerçekleri konuşalım. Çok yakışıklı, boyu uzun maşallah bazen ben de Yansı gibi bir kitap karakteri olduğunu düşünüyorum fakat ağzını açıp konuşmaya başladığında bembeyaz suratı kararıyor. Kaba herifin teki kurban olduğum sen nesini sevdin?’’

‘’Dolunay’da kaba olduğundan kendi türünden birini görünce dayanamayıp gönlünü kaptırıverdi.’’ Yansı’nın söylediğiyle Dolunay hafifçe kafasına vurmuştu.

‘’Yansı bu öyle bir mevzu değil en iyi sen biliyorsun. Senin soruna gelecek olursa Yıldız. Birini çok güzel veya yakışıklı olduğu için sevmezsin-‘’ Burada çok gereksiz de olsa aklıma gelen sözü içimde tutamamış ve bilmiş bir edada işaret parmağımı havaya kaldırarak ‘’Sev sevdiğin için güzeldir o’’ dediğimde hepsi bana hiç zamanı değildi der gibi baksa bile benim için tam yeriydi.

Dolunay göz devirerek devam etti.

‘’Ona benzer bir durum ama birini sevdiğinde onun sadece görünüşünü sevmek gerçekten sevdiğin anlamına gelmez. Bunlar çok hayali ve sadece kitaplarda filmlerde olan yalanlar gibi gelebilir. Biz hep bu şekilde düşündüğümüz ve bize bu şekilde inandırıldığı için çok uçuk bir olaymış gibi geliyor. Aslına bunun gerçekte de bir karşılığı vardır ve insanların çoğu birbirlerinin dışına bakmaktan içlerini görmeyi sürekli ertelerler. Sonra da hep kavga ederler. Kimi seveceğimizi biz seçemeyiz ama ben Ulaş’ı sadece çok yakışıklı olduğu için sevmiyorum. Böylesi çok absürt olurdu.’’

Yıldız kısa bir an düşünür gibi olup omuz silkti.

‘’Yine de belli bir güzellik algımız var ve onun altında kalan insanları sevmiyoruz. Ben bu gerçeğe inanıyorum. Ha tabi senin Ulaş’ın gerçekten yakışıklı oluşunu sevmediğine eminim çünkü bu kadar gıcık biri isterse kendini altına bulasın yine çekilmez.’’

Yıldız yine kuzenini sevgi dolu sözlere boğuyordu.

‘’Yıldız bu sevgin gözlerimizi dolduruyor.’’ Diye düşüncelerimi sesli dile getirdiğimde gururla gülümseyip elini kalbinin üstüne koyarak ‘’Eyvallah!’’ demişti.

Akşama doğru yemeğimizi yemiştik. Güneş batarken yaktığımız ateşin etrafında çember oluşturmuş hepimiz üzerimize birer tane battaniye almıştık. Büyükler puflarda otururken biz de minderlerin üzerine oturmuştuk.

‘’Hayır korku hikayesi anlatmayın ben korkuyorum.’’ Diyen Doğu’ya karşın Dolunay gözlerini kısıp ona baktı.

‘’Doğu amaç korkmak zaten.’’

‘’Ben sevmiyorum. Olamaz mı?’’

‘’Korkunç değil ki.’’ diye fikrini belirtti Ulaş.

Doğu ise önce Dolunay’ı sonra Ulaş’ı göstererek

‘’Hem korkmak için hikaye anlatıyorsunuz hem de hikaye korkunç değil diyorsunuz. Bence siz önce bir karara varıp öyle beni ikna etmeye çalışın.’’ diyerek dediklerine gönderme yapmıştı.

Suzan Teyze oğlunun bu hallerine alışık olduğundan sözü kendisi devraldı.

‘’Tamam dalaşmayın. Ben size önce gerçek bir hikaye anlatayım sonra siz isterseniz bir korku hikayesi anlatırsınız.’’

Boğazını temizleyip anlatmaya başladığında hepimiz merakla onu dinlemeye koyulduk.

‘’Benim anneannem anlatırdı. onların mahallesinde bir arzuhalci varmış. İşte o zamanlar böyle okuma yazma bilmeyene mektup dilekçe yazan kişilere arzuhalci denirdi. Neyse bu kız birine sevdalıymış ama ne sevda! Anneannem kimse bilmiyor zannederdi ama ben insanın sevdasını gözünden anlarım demişti. Tam yanlarındaki evde oturuyorlarmış. Adam başkasına sevdalıymış da kalbi kırılmış. Bir gün cesaretlenip mektup yazmış. Tek bir cümle yazmış.’’

Merakla araya girdim.

‘’Ne yazmış?’’

‘’ İşte ben sizi hakiki dünyada sevdim siz beni âlem-i hayal de bile sevemediniz gibi cümleler yazmış. Neyse böyle gizli gizli mektup yazmaya devam etmiş. Yine bir gece mektubunu kutuya atıp kaçacakken adam kızı yakalamış. Aslında o gecenin akşamında anlamış kızın ona mektup yazan kişi olduğunu ama orası uzun hikaye. Neyse bunlar bahçelerini birleştiren duvarda konuşmaya başlamışlar. Öyle böyle birkaç geceyi devirmişler. Bir gün bu adamı yaralayan kadın çıkagelmiş. Sonra-‘’ sondaki a’yı uzatıp hepimizi merakta bırakırken bir an da susmuştu.

Suzan Teyze elindeki şekerlerden birini rahatlıkla ağzına atıp kafasını kaldırarak bize baktı. Gözlerimiz onun üzerinde çıtımız çıkmıyor devam etmesini bekliyorduk. En sonunda Doğu dayanamayıp ‘’Anne reklam arasına mı girdin? Devamı için para mı istiyorsun? Sonra ne oldu?’’ dedi.

‘’Sonra…’’ başımızı eğip heyecanla cümlesinin devamını bekledik.

‘’İşte sonrasını ben de tam hatırlamıyorum.’’

Ben elimle anlıma vururken diğerlerinin de benden kalır yanı yoktu. Doğu yüzünü sıvazlayıp ağlamaklı bir hal almıştı.

‘’Kurban olduğum annem hatırlamadığın hikayeyi niye anlatıp bizi de kendi düşünce alemine ortak ediyorsun?’’ Bu sefer Doğu’nun isyanına katılmamak elde değildi. Hikayenin en heyecanlı yerinde yarım bırakmak nedir?

‘’E siz anlat dediniz!’’

‘’Sonunu hatırlamıyorum deseydin anlat demezdik.’’ Kaldı ki anlat dememiştik.

‘’Her neyse asıl anlatmak istediğim mevzu gelelim. Anneannem bu hikayeyi bana edebiyat dersinde çok zorlandığım için anlatmıştı. Kelimelerin gücü insanların tarifsiz duygularına dokunup bazen hissedemedikleri duygular ve yaşayamadıkları hayatlarla empati kurmalarına yardımcı olurmuş. İnsanlar bir zamanlar mektuplar yazarak dillerine dökmeye cesaret edemedikleri duyguları paylaşırlarmış. Mektup yazmak bir askerin onun son anlarında yanında olamayan sevdikleri için son sözleri gibiymiş, kavuşamayan aşıkların sevdalarını dile getirme yoluymuş, gurbettekilerin sevdiklerine duygularını sakladığı bir kutuymuş, mektup yazan kişiyi yanımızda gibi hissetmekmiş, uzağı yakın edenmiş…’’

Biraz nefeslenirken çoktan kendini kaptırmıştı.

‘’Eskiden mektup yazardık birbirimize kitaplar arasında güller kuruturduk. Artık kimse mektup yazmıyor. Kimse gül kurutup mektupların arasına koymuyor. Mektuplar gibi sevdalar da eskide kaldı’’

Gözleri uzaklara dalıp giderken hüzünlü bir sessizlik çökmüştü. Mert’in aklına bir fikir geldiğini belli edercesine gözleri parlamıştı. Gülümseyerek Doğu’nun yanında duran gitarı eline alıp çalarken söylemeye başladı.

‘’ Artık kimse mektup yazmıyor mu?

Güller vardı kimse kurutmuyor mu?

Sen yaz yine de gül kokan ellerinle

Koy bir zarfa dudaklarınla mühürle’’

Suzan Teyze’nin gözleri dolsa da kocaman gülümsemesiyle bizi izlerken hep bir ağızdan şarkıya eşlik etmeye başladık.

Güzel bir akşam, yarım kalmış bir hikayenin üzerimizde bıraktığı merak, geçmişe bir özlem, hafif bir hüzün eserken biz yine şarkılarla baş başa…

ŞİMDİKİ ZAMAN

Gençlik güzeldir yepyeni heyecanlarınız olur hele ki iyi arkadaşlarınız varsa harika zamanlar geçirebilirsiniz. Okulların katı kuralları bazen sizi sıkabilir dersleriniz sizi yorabilir. Zorlanabilirsiniz. Bizde zorlanmıştık ama şimdi düşününce lisedeyken çok eğlendiğimi hatırlıyorum. Ara ara haylazlık edip okuldan kaçtığımız olmuştu ama çok eğleniyorduk. Zaman bana babamın anılar biriktirmemiz gerektiği sözünü çok güzel öğretmişti. Geçip giden zamana her baktığımda uzaklara dalıp gidiyordum.

‘’Deniz geçmişi sonra düşünürsün. Bugüne dön hiç oraların dramını çekecek durumda değiliz.’’

Artık Yansı’nın aklımdan geçenleri kitap gibi okumasına şaşırmıyorum.

‘’Deniz psikolog olduğumu sürekli unutuyorsun ayrıca seni çocukluğundan biliyorum. Ne zaman ne düşündüğünü yüzünün ifadesinden anlayabiliyorum. Tabi bu seni senden daha iyi bildiğim anlamına gelmiyor.’’ dediğinde çok tehlikeli biriyle yaşadığımı daha iyi anlamıştım.

Dolunay bana bakıp kaşlarıyla Yansı’yı işaret etti.

‘’Ben zamanında söyledim size biraz ayrı takılalım diye. Bak şimdi kafamızın içine kamera takmış gibi konuşuyor.’’

Uzun tartışmalarımız sonucunda yine harikulade(!) bir plan bulmuştuk.

‘’Kamuran Kuyu 46 yaşında uzun yıllardır bu yuvanın müdürlüğünü yapıyor. Vedat ile birebir münasebeti olduğuna dair resmi bir kayıt yok ama bazı bağış gecelerinde yan yana gelmişler. Çiğil ailesiyle yapılan bağış dışında bir bağlantısı görülmüyor. Perde arakasında neler döndüğünü bilmiyoruz. İşte onu öğrenmek için Polen çocuk yuvasına gireceğiz. 1999 senesinde yurda giren çocukların kayıtlarıyla Vedat’ın şirketinde bulduğumuz kayıtları karşılaştırabilmemiz için oraya girmemiz lazım. Planladığımız gibi yapalım. Hangi çocukların Vedat’a verildiğini öğrenebiliriz.’’ Uzun tartışmalarımız sonucu ben yine aklımdan geçenleri kendime hakim olamayarak dilime dökmüştüm ve Yansı beni paylamaktan geri durmamıştı.

‘’Sen benim planlarıma kurban ol be! Burada herkesin kafasına uygun milletin laf etmeyip gerçekçi olmadığını söylemedikleri bir plan yapmaya çalışıyoruz beğenmiyor bir de haspam! Mert ile ikiniz mantıklı mantıklı konuşup tüm mantıksız planlarımı çürüttüğünüz için bizden de ancak bu kadar çıkıyor kusura bakmayacaksınız artık.’’ Yansı’nın parlamasıyla hemen geri adım attım ‘’Tamam başkan en mantıklı planları yapan sensin sakin ol!’’

Yansı Parla ile bir kez daha görüşmüş ve ona bir yuvaya hayır yapmak istediğinden bahsetmişti. Parla’da tahmin ettiğimiz gibi Polen’den bahsettiğinde Yansı çocuklara Parla aracılığıyla çocuklar için bir eğlence düzenleyip hediyeler göndermek istediğini söyleyince açılmaz dediğimiz Polen çocuk yuvasının kapıları bize ardına kadar açılmıştı. Plan bir tarafa çocuklar için güzel hediyeler seçmiştik. Hepimiz organizasyon ayağına içeri girebilirdik ama Yansı buna gerek olmadığını iki kişinin yeterli olacağını söylemişti. Yüzlerimizin fazla göz önünde olması ilerde bize problem çıkartabilirdi. Şimdi Doğu ve Ulaş içerdeydi. Biz ise dışarıda her zamanki gibi onları takip ediyorduk. Bu süreçte ben de şirketteki muhbirliğime veda etmiştim artık orada bir işimiz kalmamıştı. Tabi şimdilik…

‘’Ya hadi beni civciv yaptınız da Ulaş'ı niye koyun yaptınız? Arkada keloğlan müziği çalıyor. Bari oradaki eşek yapsaydınız da anlamlı olsaydı.’’ Doğu gülerek konuştuğunda içinde oldukları duruma kahkaha atmamak için kendilerini zor tuttukları her hallerinden belliydi.

Yansı ise ciddiyetle cevap verdi. ‘’Onu Mert e düşünmüştük ama iki kişinin yeterli olacağını söylediler.’’

Doğu ise tamamen işin eğlencesindeydi. Bu durum ona cezadan çok ödül olmuştu.

‘’Vallahi beni civciv yapmanızda değilim ama bir doksanlık başka kitapta olsa zengin mafya olacak adamı koyun yaptınız ya size helal olsun! Onu koyun yapan hayatın bizi civciv yapması gayet normal.’’

Ulaş’ın kostümünü giydikten sonra ilk defa sesini duyduk.

‘’Doğu sinirim tepemde sus istersen!’’ doğal olarak sinirliydi.

‘’Sen de haklısın o kadar kas yap, spor salonuna git sonra gel burada koyun maskotluğu yapıp çocuk eğle. Ben olsam bende başka kitapta olmak isterdim.’’

Ulaş dayanamayıp ‘’Yansı planda Doğu’yu dövmekte var mı?’’ diye sorduğunda Doğu’nun üstüne yürümüş ama Doğu’nun civciv kafasına çarpmıştı. Mert bu duruma karşın eliyle yüzünü kapatıp sessiz sessiz gülerken zor anlar yaşıyordu. Kendini toparlamaya çalışıp ‘’Çok ayıp koyuncuk. Nerede görülmüş bir koyunun civcivi dövdüğü?’’ dese de ara ara güldüğünden zor konuşuyordu.

Doğu civciv kafasını kaldırıp baktığında onu ciddiye almak neredeyse imkansızdı. Biz onları üzerlerindeki gizli kameradan görebiliyorduk.

‘’Doğu’yu anladım da bu plana niye benim yerime Mert dahil olmadı?’’ Ulaş’ın sorusu üzerine Mert kaşlarını çatıp" Vay be! Koyuncuk dedik bağrımıza bastık içinden yılancık çıktı"

Bunun üzerine Doğu içinde tuttuğu kahkahayı salıvermişti.

"Abi çok iyi espriler yapılır bu duruma! " dediğinde Yansı ona ceza olsun diye verse de en çok eğlenen Doğu’nun olması Ulaş için çok acımasızcaydı.

Mert kibirli bir edada ‘’Ben şu ekipteki hiçbir kadının kalbini kırmadığım için es geçtiler.’’ dedi.

Bunun üzerine Yansı yaramazlık yapıp yakalanmış bir çocuk edasıyla gözlerini kaçırıp ‘’Tam olarak öyle olmadı. Doğu zaten maskot olacaktı diğeri için kimi seçeceğimi bilemeyip ingili mingili kukuli yaptım Ulaş çıktı. Ama söylediğinde mantıklıymış.’’ dediğinde derin bir sessizlik olmuştu.

Doğu’nun bitmek bilmeyen kahkahasıyla hepimiz kendimize gelirken ‘’Ben bu kitaba bayılıyorum ya! Ulaş’ın yüzünün aldığı şekli görmemiş olmamız çok yazık.’’ demişti.

Ulaş ‘’Hasbinallah!’’ile başlayan bir sabır çektikten sonra büyük bir ciddiyetle ‘’Yes mi no mu kısmında da hayal gücünü mü kullandın?’’ diye sordu. Yansı alacağı tepkiden korkarak ‘’Evet!’’ diye cevapladı.

‘’Hayalinde yes mi diyordum no mu?’’

‘’No!’’

Ulaş’ın tarafından bir süre cevap gelmemiş ardından tekrar konuşmuştu.

‘’Şu an çok küfür etmek istiyorum.’’

‘’Neden?’’

‘’Sorsaydın da no derdim ondan!’’

Mert gülerken eliyle gözlerini kapatıp ‘’Ulaş bir ingili mingili kukiliye gittin iyi mi?’’ dediğinde Ulaş hariç hepimiz kahkaha atmıştık.

‘’Niye gülüyorsunuz? Ben bütün önemli kararları böyle alıyorum.’’ Yansı’nın olması gereken buymuş gibi konuşması üzerine ona baktığımızda Dolunay ‘’Sanırım hepimizin hayatı ingili mingili kukili ayağına kaydı Mert.’’ dedi.

Biz biraz daha durumun komikliğine gülerken az öncekinin aksine Doğu ciddiyetle ‘’Yurt müdürü burada Ulaş ben gidiyorum.’’ dediğinde çocukların arasından sıyrılmak için büyük bir çaba harcamıştı. Onlara bahane uydurmak içinde ‘’Civcivin lavaboya gitme zamanı gelmiş.’’ dediğinde Yansı yüzünü buruşturup ‘’Çocuk psikolojisi desen sıfır. Travma bıraktın yavru kurtlarda şimdi bir ömür civcivlerin lavaboya gittiklerini sanacaklar. Okuyuculara duyurulur çocuklarımız hayal ürünüdür. Siz onlarla travma etkisi bırakacak şekilde konuşmayın.’’ demişti.

‘’Ya orman gözlüm ben ne yapayım? Çok tatlılar da bırakmıyorlar. Ne deseydim? Civciv büyüyüp tavuk olup gelecek mi deseydim?’’

Dolunay yüzünü buruşturup ‘’Susun Allah aşkına ben de bile travma bıraktınız.’’ diyerek ikisini susturmuştu.

Doğu saklanmak için kırk takla atarak nihayet odaya girebilmişti. Yansı’da kameraları halletmişti.

‘’Odaya girdik girmesine de buraya böyle belgeleri saklıyor mudur ki? Ben olsam saklamazdım. Denetlemeye filan geldiklerinde bir de onları bulmasınlar diye iki ayağımı bir pabuca mı sokacağım?’’

‘’İki ayağını bir pabuca sokmazsın belki ama her çocuğu kayıt altına alırsın. Biz pis işlerine dahil ettikleri çocukların listesini oraya koymayacağını biliyoruz ama kayıtlara geçirdikleri çocukların kimler olduğunu öğrenebiliriz. Bu sayede Vedat’ın iş yerinde bulduğumuz kayıtlarla aynı tarihte bu yetimhaneye girmiş çocukların kayıtlarını karşılaştırırız. Eğer Vedat’ın kayıtlarında olup yuvanın kayıtlarında olmayan çocukları varsa ayırt eder peşlerine düşeriz amaç listeyi daraltmak. Doğu unutma bilgisayarındaki bilgileri de yükleyeceksin.’’

Biraz sonra Doğu’nun şaşkın sesini duyduk.

‘’Yok artık!’’

Yansı kaşlarını çattı.

‘’Ne oldu?’’

‘’Ulan bizim sınıf organize suç çetesi miydi? Biz bu decaller ile nasıl onca yıl aynı okulda okuduk? Hadi okuduk nasıl bir körlük içindeydik ki bu potansiyeli göremedik.’’

‘’Doğu ne olduğunu söyleyecek misin?’’ diye sordu Mert sabırsızca.

‘’Bizim şeytan sınıf arkadaşlarımız burayla işbirliği içindeymiş. Bilin bakalım. Yemekler için anlaştıkları firmanın sahibi kimmiş?’’

‘’Kim?’’

‘’Meltem!’’

Bir elimle anlıma vurup geriye doğru düşerken diğerleri de benden farklı değildi.

‘’Oha!’’ dedi Ulaş duyduklarına şok olarak.

Yıldız az önce Polen yuvasıyla da ilişkileri olduğunu öğrendiğimiz sınıf arkadaşlarımıza şok olurken kendisi bizim onları tanıyamamıza sitem etmişti. ‘’Arkadaşlar öncellikle böyle insanlarla dört yıl aynı sınıfta yaşayıp iki kayıp vermeniz bir mucize. Hayatta kaldığınız için hepinizi tebrik ederim. Ne mal olduklarını anlamak için bir beş on yıl geç kalmışsınız ama söylemeden geçemeyeceğim sizin ne biçim sınıf arkadaşlarınız varmış ya? Onu geçtim insan sınıf arkadaşlarının dolandırıcı ve katil olma potansiyelini nasıl görmez? Ben hala eski sınıf arkadaşlarımla konuşuyorum en son uzun eşek oynarken nasıl düştüğümüzü anlatıp gülüyorduk. Biz hala oradayız siz düşünün ne kadar masummuşuz. Allah affetsin ama bu gidişle kafa dinleyebileceğimiz tek yer cehennem olacak malum şeytanların hepsi aramızda dolaşıyor.’’ Söylenerek kalkıp mutfağa giderken Yansı arkasından gözü tek bir yere takılarak ona hak vermişti.

‘’Yıldız hiç sırası değil demeyi çok isterdim ama diyemiyorum çünkü haklısın. Doğu sen sonra şaşırırsın hala neye şaşırıyoruz onu da anlamış değilim. Şimdi elini çabuk tutup bize işe yarar bilgiler getirmeye çalış.’’

Yaşadığı aydınlanmayla Mert ‘’Fark ettiniz mi? Bizim planlarımızın hepsi birilerinin odalarına girmekten ibaret.’’ dediğinde Yansı yine isyan etmişti.

‘’Ulan her haltı sizin mantığınıza uyduracağız diye canımız çıktı.’’

‘’Sen niye sürekli Deniz ile beni zorbalıyorsun?’’

‘’Çünkü düşünen karakterlersiniz ama Allah aşkına siz düşünün! Özellikle sen düşün Deniz hatta sürekli düşün. En son düşünmediğin olayın üzerine kitap yazdık. Bak nerelere düştük?’’

Yine bana sataşmasıyla bu sefer ben ‘’Bir karar ver Yansı!’’ demiştim.

‘’Son kararım zeki karakterlerden devam! Her türlü açığı bulun gerisini yazar düşünsün. Ben sizin bir yaptığınız akılsızlık yüzünden ikinci kitabın yazılmasına dayanamam.’’ (Vallahi ben de dayanamam!)

‘’Aranızdaki tartışmayı balla bölüyorum ama ben bu durumdan çok işkillendim. Fazla kolay oldu.’’

‘’Nasıl yani?’’

‘’Ulan normalde benim bu kapıyı açamamam odaya girememem lazımdı. Hadi odaya girdim ama dolaplarda kilitli değil çok şüpheli. Çok kolay oldu ben sevmedim.Ya bunlar fazla saf ya da birazdan biri gelecek. Biz bu kitapları çok okuduk yemeyiz.’’

Sabahtan beri civciv kostümüyle cik cik ötüyor hala çok kolay oldu diyor.

Dolunay alacağı cevabın merakıyla ‘’Allah’ın aşkına bu durumun analizini yapabilmek için standart olarak neyi aldığını çok merak ediyorum.’’ dedi.

‘’Türk dizilerini. Ben kapının kilitli olduğunu kabullenerek hazırlıklı gelmiştim.’’

‘’Yanına tel toka mı aldın yani?’’ Dolunay ikidir saçma varsayımlarda bulunuyordu. Geçen Asmin ve Ayaz’a meyve suyu içmeye geldiniz der bugün Doğu’ya tel toka aldın yani der. Hepimiz akıl sağlığımızı kaybediyoruz

‘’Ben kapıyı kırarım diye düşünüştüm ama seninki daha mantıklıymış.’’

Doğu’ya çekici nerene sakladın diye sormak istemiyorum. Benim yerime Yıldız cevap verdi.

‘’Gizli iş çevirmek için ne kadar da etkili bir yöntem.’’

Bir anda aklına gelen düşünceyle tekrar konuşmuştu.

‘’Doğu sen polis değil misin? Niye arama emri çıkarttırmadın?’’ Yansı yüzünü iki elinin arasına alırken ‘’Of! Çok düşünüyorlar.’’ demişti.

‘’Polis olduğumu benim dışımda hatırlatan birinin olması çok güzel ama Yıldızcığım ha deyince arama emri çıkartılmıyor maalesef.’’

Yansı bezmiş halinden sıyrılıp ‘’Doğu biraz çevrene baksan müdür hanımın kapısında otomatik kilit olduğunu görürdün. Ben sayenizde sistemlerine girip kapının açılmasını sağladım.’’ dediği sırada bizimle konuşurken bilgisayarda durmadan yazdıklarının ne olduğunu öğrenmiş olduk.

Doğu bunun üzerine rahatlayarak ‘’İçim rahatladı bir an kapı kilitli değil sanıp korkmuştum.’ ’demişti.

‘’Bilgisayara girdik ben de müsaadenizle içimden şu kısacık iş için yaşadığımız atraksiyona söverek odadan çıkıyorum.’’

Haklı olduğu için kimse bir söz etmezken gülmeden geçememiştik.

Yansı bilgisayardan aldığı bilgileri aktarmaya geçerken onlar da dikkat çekmemek için programın sonuna kadar durmuşlardı. Geldiklerini anladığımızda bu manzarayı canlı görmek istediğimizden hep birlikte aşağı indik. Biz dışarı çıktığımızda sokağın başında bir civciv ve koyunun yan yana kavga ederek bize doğru geldiklerini görmüştük. Bunun üzerine Yıldız gülüşünü saklamak için kafasına çevirdiğinde hepimiz ondan farksızdık.

Yanımıza vardıklarında hala tartışıyorlardı.

‘’Bir insan çöp poşetiyle içinde kıyafetlerimiz olan poşeti karıştırıp onları nasıl çöpe atabilir? Sayende böyle gelmek zorunda kaldık.’’ Yolda gelirken durumdan bahsetmişlerdi. Biz de çok iyi arkadaşlar olarak onlara yardım etmek yerine bu hallerini canlı canlı görerek dalga geçmeyi seçmiştik.

‘’Öyle deme Ulaş bence çok tatlı bir ikili olduk. ’’Doğu’nun aksine Ulaş onunla aynı fikirde değildi. Bunu gözlerinden çıkan ateşten anlayabiliyordunuz.

‘’Ne demezsin! Biraz uzak dur benden vallahi sınırımdayım. ’’Doğu korkuyla koyun kostümlü Ulaş’tan uzaklaştı.

İçimden kurduğum cümlenin tuhaflığına elimde olmadan sesli gülmüştüm.

Doğu civciv kafasını kaldırıp ‘’Benim işim var.’’ dedi . (Allahım bayılıyorum.)

Ulaş koyun kafasını diğer kolunun altına koyarken ona döndü.

Kaşlarını çatıp baştan aşağı onu süzerek ‘’Ne işin var?’’ diye sordu.

‘’Hazır böyle giyindim bu kostümle kimse beni tanımaz gidip içimden geldiği gibi yarınlar yokmuşçasına halay çekip kolbastı oynayacağım. Yolda beni bırak diyecektim ama çok sinirli göründüğünden korkumdan söyleyemedim.’’

Hepimize el sallamasının ardından gidecekken Yıldız’ da peşine takıldı.

‘’Dur Doğu bensiz olmaz.’’

Doğu bir kolunu açıp ‘’Gel can yoldaşım. Bizi bizden iyi kim anlayabilir?’’ derken Yıldız açtığı koluna girip bir kolunu omzuna atmıştı. İkisi de bizle vedalaşıp yürümeye başladıklarında Ulaş hariç hepimizin yüzünde durumun esprisinden çıkamadığımız bir sırıtış vardı.

Ulaş’ın bir an peşinden gidip ona katılmayı düşündüğüne emindim. İşaret parmağıyla şaşkınlıkla onu işaret etti.

‘’Ben şu herifin kafasından istiyorum. Az önce yaptıklarımız üstüne gittiği yere bak! Güya ona ceza veriyordun çokbilmiş hanımefendi. Ondan çok bana ceza oldu. Herif keyfine bakmaya gitti iyi mi? Bildiğin biri gelsin de beni maskot etsin diye yıllardır bekliyormuş.’’ Arada Yansı’ya da söylenmeyi ihmal etmedi. Haksız da değildi hani.

Ulaş söylenedururken Mert bezmiş bir ifadeyle kolunu omzuna atıp onunla eve geçmişti.

Akşama doğru Yıldız’ın görüntülü aramasıyla anlamayarak kaşlarımı çatıp telefonu açtım. Gelen gürültüyle yüzümü buruşturmam bir oldu.

’’Yıldız sen neredesin?’’ diye sorduğumda onun yüzünü görememiştim muhtemelen ekranı çevirmişti.

‘’Düğündeyim.’’

‘’Kimin düğünü?’’

‘’Ben de bilmiyorum. Doğu düğüne gidiyorum deyince peşine takıldım ama bu kadar eğleneceğimi ben de tahmin etmemiştim.’’

Ben şu an idrak ettim. Yıldız ve Doğu yan yana işte şimdi bittik!

‘’Doğu nerede?’’

‘’Oynuyor.’’ Salonun ortasında oynayan civciv maskotunu görmemle kısa bir şaşkınlığın ardından dediğini yapmış olmasına kahkaha atarak kızların yanına geçtim.

Doğu kolbastı müziğiyle dediği gibi yarınlar yokmuşçasına oynuyordu. Sanırım kimsenin onu tanımayacağı bir anı kolluyordu. Yansı ceza diye meğer en büyük hayalini gerçekleştirmiş.

Salona girerken ‘’Kızlar bizim Doğu cidden çok temiz manyak!’’ deyip yanlarına otururken merakla bana bakan ikiliye telefonu gösterdim.

İkisi önce tepki vermeden videoyu izlemiş ardından ise kahkahayı basmıştı. Civciv Doğu Yıldız’dan telefonu alıp tekrar piste döndüğünde civciv kafasını kaldırıp telefona bakarak el salladı.

‘’Selamünaleyküm keyifler nasıl?’’ diye sorduğunda Yansı zar zor nefes alarak ‘’Yazarın en deli karakteri daha yazılmadı ama sen kafası en bir milyon olan karakterisin Doğu bir üstün olmayacak!’’ dedi.

(Üzgünüm ama Doğu bir marka olabilir. Bu konuda Yansı’ya katılıyorum deli meli yazarım ama dünya kulağının bir üstünde olup şu halini bile fırsata çevirerek yemeyip içmeyip böyle oynayan başka bir karakter yazmam zor.)

Ben de onu izlerken ‘’Doğu yemin ederim insanın seninle ömrü uzar.’’ demiştim. Bu durumda bile hepimizi güldürmüştü.

‘’Biliyorum vazgeçilmezim değil mi?’

Cidden tüm kasvetimizi bir anda dağıtıvermişti. Biraz daha konuşup telefonu kapatırken hala etkisi üzerimizdeydi ara ara ‘’Manyak bu çocuk.’’ Dediğimiz oluyordu.

Biz çok akıllıymışız gibi.

Biraz daha onarlın bu hallerini izledikten sonra telefonu kapatmıştık. Üçümüz balkonda çay içmeye karar verirken Yansı çekirdek almak için bakkala gitmişti. Ben ve Dolunay üzerimizde kalın hırkalarla balkonda otururken Yansı’nın geldiğini görmüştüm. Tam o sırada Doğu, Yıldız’ı koluna takmış gülerek eve doğru geliyordu.

Allahım üzerinde hala civciv kostümü vardı.

Yansı onları gördüğünde apartmanın önünde durmuştu.

Yanına vardıklarında ne konuştuklarını duyabiliyordum. Yansı Doğu’yu süzüp ‘’Daha ne kadar sana verdiğim cezayla durmayı planlıyorsun?’’ diye sordu. Doğu tam karşısında durmuş hayran bakışlarını onun üzerinde gezdirirken cevap verdi.

‘’ Hoştur bana senden gelen,

Ya gonca gül, yahut diken…

Ya hayattır…

Yahut kefen,

Narın da hoş,

Nurun da hoş…

Kısaca ay parçam senden gelen ne varsa gönlüme hoş…’’

Bunun üzerine ‘’Edebiyat desen var.’’ derken dalga geçiyordum.

Yansı gülerken gözlerini kaçırıp başını sağ tarafına çevirdiğine Doğu’nun gözlerinin parladığını görmüştüm.

‘’Boşuna gülüşlere şarkı yazmıyorlar.’’ Yansı’nın ne olduğunu anlamayan bakışları arasında elinden tutup bir yandan dans ederken bir yandan da şarkı söylemeye başladı.

‘’ Bir güldün beni beni geri döndürdün

Beni bulamaz derdim yine başa döndürdün

Bahçemde bir güldün beni geri döndürdün

Hayır olamaz derdim yine taşa döndürdün’’

Şarkısına eşlik eden gitarın sesiyle kısa bir an afallamıştık. Daha sonra çalan kişinin Mert olduğunu anlamımız için yan balkonumuza bakmamız yetmişti. Arkadaşına destek olmaktan geri durmamış yanında duran Ulaş ile bizim gibi sırıtarak dans eden ikiliyi izliyordu.

-----------------------------------------------------

Dolunay elektriklerin gitmesi üzerine gözlerini kısıp ellerini arkasında birleştirerek sözde tamir edilen yere bakıp sorgulayan bir edada "Mehmet" dedi.

Mehmet korkuyla yutkunup başını aşağıya doğru eğerek öyle cevap verdi.

"Efendim abla?"

"Sen elektrikçisin değil mi?"

"Evet abla."

"Çok güzel! Benim bir takım sorularım var."

"Buyur abla! Bizde sorular müesseseden sor sorabildiğin kadar."

"Birincisi sen kaç yaşındasın?"

"16"

Dolunay "Çok güzel" deyip başını salladıktan sonra devam etti.

"Peki on altı yaşında elektrikçi mi olur Mehmet?" Mehmet yaramazlık yapan bir çocuk edasında Dolunay’a bakıp "Meslek lisesi öğrencileri elektrikçi sayılmaz mı?" Dolunay hayır anlamında kafasını kaldırıp itiraz etti.

"Sayılmaz!"

Mehmet sitemle "Ayıp ediyorsun abla!" demişti.

Bunun üzerine Dolunay bir anda parlayıp ."Ayıbı senin ustan etmiş. Seni elektrik kaçağı var mı bak diye çağırdım. Bize kaçak elektrik çek diye değil. Elektriği niye bozdun?" dediğinde çocuk korkudan nereye gideceğini şaşırmıştı

"Abla ben bozmadım kendisi bozukmuş zaten!"

"Lan bozuk olduğu için seni çağırdım. Senden önce biraz da olsa ışığımız vardı senden sonra hayatımız karardı."

Çocuk bir cevap veremezken Dolunay saniyeler önceki sakin haline dönüp ‘’Üçüncü ve en önemli soruyu soruyorum." dedi.

"Korkuyorum ama sor abla!’’

‘’Senin ustan nerede?’’

Mehmet hala çıktığı merdivenin tepesinde durmanın avantajını kullanıp yükseklere bakmaya başlamıştı. Dolunay ısrarla suratına baktığından bu baskıya dayanamayıp ‘’Bu soruya cevap vermeme hakkımı kullanıyorum.’’demişti.

Dolunay dudağını ısırırken kaşlarını çattı.

" Git bana ustanı çağır. Akşam ezanına kadar vakti var. Geldi geldi gelmedi rezil ederim onu konu komşuya! Bu elektrik tamir edilecek!" çırak Mehmet kaçarcasına eşyalarını toplayıp evden çıkmıştı.

Kapıyı çarpıp koşarak giden çocuğun arkasından Dolunay’a döndüm.

‘’Çocuktan ne istedin? Ustasının suçuymuş.’’

‘’Ben anlamam! Akşam ezanından önce ustası gelecek. Hem kızdım ki okuluna gidip önce okulunu bitirsin.’’

‘’Bana daha çok kızdığın için vicdanını rahatlatıyormuşsun gibi geldi ama sen bilirsin.’’ Yansı araya girip ‘’Neyse bizimkilerle buluşacaktık. Doğu’nun anlatacakları varmış. Sırf bunun için sabahın köründe aradı. Onun bana taktığı takma isimlerle güne uyandım.’’ dedi.

Dolunay bu anı bekliyormuşçasına direkt onayladı.

‘’Ne olur dışarı çıkalım ben evde kaldıkça bana basıyorlar.’’

Evde kalırsak Dolunay çevresine baktıkça elektrikler aklına gelip rahat durmayacaktı.

Hazırlanmaya gittiği sırada Yıldız baş parmağıyla onu gösterdi.

‘’Dolunay neye püskürüyor bu kadar?’’ diye sordu Yıldız.

‘’Sabah Ulaş ile atıştılar yine.’’

Verdiğim cevapla Yıldız göz devirdi.

‘’Kavga ederek aşık olan çiftlerin modası geçmedi mi?’’

‘’Aynı soruyu yazara yılları önce sormuştuk.’’

Yıldız’da alayla gülerek Yansı’nın dünyasına ayak uydurmuştu.

‘’Ne cevap verdi?’’

‘’Farklı bir bakış açısı kazandırmaya çalışıyorum işime karışmayın dedi.’’ Bunun üzerine ikisi de gülerken ben iflah olmayacaklarına kanaat getirip hazırlanmak için odaya geçtim.

Dolunay’ı yatağın üzerine oturmuş dalgın bakışlarla yeri izlediğini fark ettiğimde ise kaşlarım çatıldı.

Yanına gidip yavaşça oturduğumda incitmekten korkarcasın elimi omzuna koydum. Başını yavaşça bana doğru çevirdiğinde gözlerinde anlam veremediğim bir karmaşa vardı.

‘’Ne oldu?’’ diye sorduğumda elindeki telefonu kaldırıp takvimi gösterdiğinde işaretli olan günün altında yazan yazıyı okumamla gözlerimi kapatıp alt dudağımı ısırmam bir oldu.

‘’Dolunay!’’ Sesimin titremesine mani olamamıştım.

Konuşurken dudakları titriyordu.

‘’Burhan’ın doğum günü. Her yıl arayıp kutlardım.’’ dediğinde gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı.

Başını göğsüme yaslayıp ona sarılırken başının üstünden öptüm.

‘’Erteleyip durduğumuz yasımız hep bir yerlerden çıkıp bize kendini hatırlatıyor be Deniz!’’ Tüm bu olanlar yüzünden düzgün bir yas tutamamıştık. Burhan bu kadarını hak ediyordu. Başımı havaya kaldırıp gözlerimi silerken Dolunay’ın bana bakmasını sağladım.

‘’Dolunay bütün bunlar bittiğinde kaybolan küçük kızımız ve iyi kalpli arkadaşımız Burhan için elimizden gelen hayırları yapacağız ama önce kendimizi toparlayalım olur mu? Böyle bırakamayız. Tamam ağlayalım fakat çok ağlamayalım olur mu? Toparlayamayız sonra.’’

Başını sallayıp beni onaylarken eli boynundaki kolyeye gitmişti.

 

 

‘’Tamam ama şimdi biraz ağlayabilir miyim?’’ diye masum masum sorduğunda titreyen nefesimi dışarıya üfleyip gözlerimle onu onayladım. Elimle yüzümü sıvazlarken omzuma yaslanıp ağlamasına izin verdim.

Dün Yansı bugün Dolunay ayrı ayrı acı çekip bir araya gelirsek o acının bizi içine çekmesinden korkuyorduk. Oysa biz büyürken bütün acıları birlikte çekmiştik. Şimdi de bir aradayız ama acılarımızı ayrı ayrı çekiyoruz. Büyümek bu olsa gerek.

Dolunay’ın içine dökmesini bekledim. Ben kendi içimi dökemiyordum zira orası zift gibi karanlıktı. Elimizi yüzümüzü yıkayıp biraz kendimize gelmeye çalıştık. Yansı’ya da durumdan bahsettiğimde üzülse de kendini tutmuştu. Evden çıkıp bulaşacağımız mekana geldiğimizde Mert, Ulaş ve Kıraç’ın bahçe tarafında bizi beklediğini görmüştük

‘’Doğu gelir şimdi ben özet geçiyorum.’’ Yansı’yı Kıraç’ın meraklı sözü böldü.

‘’Niye çay bahçesinde buluştuk?’’

‘’Evde her yerden insan çıkıyor o bücürler çocukluk aşkı olacak diye sürekli kapımıza dayanıyorlar.’’

Araya girme ihtiyacı hissedip işaret parmağımı havaya kaldırıp konuşmaya başladım.

‘’Ve elektriğimiz yok. Dolunay elektrikçiyle kavga ettiğinden hatırladıkça sinirlenmemesi için hepimizi buraya yığdı. Gerçek sebep bu.’’

Dolunay bana ters ters bakıp memnuniyetsiz bir ifadeyle önüne döndü.

Olaylar üzerine konuşurken uzaktan Doğu’nun sesini duymamızla hepimiz onun olduğu taraf döndük.

Doğu ise bizi gördüğünde heyecanla yanımıza yürümeye başlamıştı. Tam ‘’Yansı, Bur-‘’ diye konuşmaya başladığında sözünü yarıda kesen ardı ardına duyduğumuz kurşun sesleriydi.

Adeta kurşun yağmuruna tutulduğumuzda kendimizi yere atmıştık. Ulaş ve Mert bizi korumaya çalışırken Doğu’nun Yansı’nın adını bağırdığını duymuştum. Mert’in kollarının arasından Yansı’ya baktığımda ona doğru tutulan silahı gördüm. Beş saniye sadece beş saniye hayatımın en uzun beş saniyesiydi zira o anda zaman bir kuşun kanat çırpışını dahi net bir şekilde görebileceğimiz kadar yavaşlamıştı Silahtan firar eden kurşunun geride bıraktığı izleri yakından izlercesine net bir şekilde görmüştüm. Kıraç Yansı’nın kolundan tutup kenara çektiğinde ben refleksle gözlerimi kapatmışken Yansı’nın çığlığını duydum.

Gözlerimi açmak istemedim. Göreceğim manzaradan ölesiye korkuyordum. Bu sefer farklıydı. Kalbimin durmasını kaldıramazdım. Tüm dünya sessizliğe bürünmüştü. Yavaşça gözlerimi açmamla dudaklarım şaşkınlıkla aralanmıştı. Gördüğümün gerçek olmadığına kendimi inandırmaya çalıştım. Gördüklerim bana gözlerimin bir oyunu olmalıydı aksi mümkün değildi. Geçen sefer Yansı’nın yaptığı planlardan biri olmalıydı. Bu anın gerçek olmadığını görmek için gözlerimi kapatıp tekrar açarken dudaklarımdan dökülen acı bir ‘’Ah!’’ nidasına mani olamamıştım.

Hayır bu sefer gerçekti Yansı’nın yüzüne bakınca gerçek olduğunu anlıyordunuz. Ben başka yere bakacak gücü kendimde bulamıyordum. Geçen sefer Yansı’da olduğu gibi Doğu kurtulmamıştı. Doğu gerçekten vurulmuştu. Gözümüzün önünde birlikte büyüdüğümüz kardeşim, Kıraç’ın önüne siper olmuştu. Savsaklayarak geriye doğru birkaç adım attığında daha fazla ayakta duramayıp yere düşerken Kıraç onu tutmuş birlikte düşmüşlerdi.

Hayır Doğu sadece Kıraç’ı korumamıştı. Doğu yıllar önce koruyamadığı silah arkadaşını da Kıraç ile birlikte korumuştu.

Şaşkınlığımız yerini amansız bir telaşa bıraktı Doğu’yu yerinden kıpırdatamazken ambulanslar arandı.

Yansı yanına gittiğinde elleri Doğu’nun bedeni üzerinde gezinirken sadece havada kalıyor ne yapacağını nereye dokunacağını bilemiyordu. Onu ikinci kez ne yapacağını bilemez halde görüyordum.

Kıraç yarasını bastırıyordu.

Yansı’nın ağzından zar zor ‘’Doğu!’’ diye adı döküldüğünde Doğu’nun parmakları Yansı’nın saçlarının ucuyla oynamaya başlamış ve yüzünde haline hiç yakışmayan bir tebessüm yer edinmişti.

‘’Biliyor musun Rapunzel? Saçlarını örmeyi çok istiyordum. Darılma, sana saçlarından daha çok sevdalıyım. Senin canın sağ olsun da varsın ben saçlarını örmeyeyim.’’

Hızlı hızlı konuşmaya çalışırken zorlandığı belliydi. Biz engelleyemeden devam etti.

‘’Kıraç kendini suçlama ben sadece seni değil koruyamayıp toprağa verdiğim silah arkadaşımı da korudum. Gözümün önünde senin de canını alsalardı ölümden beter olurdu.’’

Zaman algımı kaybettim. Oysa bütün bunlar çok kısa sürede olmuştu. Söyledikleri, diğerlerinin itirazı, bir türlü gelmeyen ambulans kafamda bin bir türlü düşünce vardı. Hatta niye onu alıp götürmediğimize bile anlam veremedim. Sonradan hareket ettirmenin tehlikeli olabileceği aklıma geldi. Sonradan aklıma çok fazla düşünce geldi de hiçbirini diyemedim.

Son bir gayretle şehadet getirdiğinde bize ‘’Hakkınızı helal edin!’’ dediğini duymuştum. Sonra Yansı’nın saçlarında olan ellerinde derman kalmayıp yere düşmüştü.

Doğu Yansı’nın saçlarını bırakmıştı. İşte ben tam o zaman kabullenmiş olduğum yere çökmüştüm.

Kulağımda feryatlar çınlıyordu. Zaman akıyor muydu? Manasızdı ama saatte baktım. Bu yaşadığımızın gerçek olduğuna inanmak için saatin akıp gittiğini görmem gerekiyor gibi gelmişti. Beş dakika! Sadece beş dakika geçmişti. Beş saniyede vurulmuş iki üç dakika konuşmuş ve sadece beş dakika geçmişti. Beş dakika bizden yirmi beş yılımızı almıştı.

Bir yerlerden en sevdiği türkünün sesi kulağıma ilişti. Neden bu türküyü sevdiğini sormamıştım. Sonra sorarım diye düşünmüştüm. Sonramız olmadığını bilmeden. Bir ölümün ortasında hepimizin telefonlarından mesaj sesi gelmişti. Şimdi değil ama sonra okuduğumda görecektim. Kafamın içinde geçen türkünün Doğu’nun en sevdiği türkünün nakaratı yazıyordu.

1 yeni mesaj

‘’Yüce dağlar olmasaydı laleleri solmasaydı

Ölüm Allah’ın emri de şu ayrılık olmasaydı.’’

EFARİT

BÖLÜM SONU

YORUM YAPMAYI UNUTMAYIN!

Yazım ve noktalama hataları için üzgünüm.

Bu bölüm biraz Burhan'ı anmalarını istedim çünkü bir anda arkadaşlarının ölümünü kabullenmeleri karakterlerine ters kaçan bir durum olacaktı. Ayrıca bizler insanız ve iyi kötü zaman geçirdiğimiz biri öldüğünde üzülür ve onu hatırlarız. Bu sebeplerden dolayı ondan bahsetmelerini istedim.

Bu bölüm biraz fazla araya girmiş olabilirim kusura bakmayın. Umarım genel olarak bölümü beğenmişsinizdir. Kendinize iyi bakın.

Bölüm : 17.01.2026 20:16 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...