48. Bölüm

Sonu Beklerken Sonsuz Olmak

ORENDA
orenda

 

Şükür kavuşturana🥹 bugün çok mutluyum zira Şifa'mın yazamadıpım o finalini tamamladım. Bir okuyucusu kaldımı bilmiyorum ama kalbimi bir görseniz, kanatlanıp uçacak.

 

Keyifli okumalar dilerim hepinize. Sonra ŞİFA diyelim mi

💙

 

 

 

 

 

 

 

Zaman nasıl da zalim?

 

Çok acımasız, gaddar ve kanlı...

 

Kirkenin Şahinine veda ettiğim, onun peşinden uçan kuşları uğurladığım o günün üzerinden beş koca gün geçmişti.

 

Öylesine bir zamanda lafı edilmeyecek o beş gün batımı, bana beş yıl kadar uzundu. Şahin giderken bana öyle bir his bırakmıştı ki içime sığmayan bu katran karası acı ve ne hissettirmesi gerektiğini bilmediğim bu çarpıntıyla geçmiş beş gün devirdim ömrümden.

 

Gidiyorum ama giderken bile sana umut ekiyorum dedi ustam. Ayakta duracağım o sebebin ilk atışını gittiği güne armağan etti.

 

Şimdi nerede olduğunu bilmediğim bir evin, cam duvarından hırçın dalgaları izliyordum. Rüzgarın şiddeti dalgaların boyunu da yükseltiyordu.

 

O gün...

 

Şahinin artık yok oluşunu kuşlara fısıldadığım gün Alparslanın kolları dolanmıştı bedenime. Ve tam o an ben kabullenemediğim bir gerçeği ilk kez somut olarak hissetmiştim. Göz yaşlarımın sel gibi akışı, ayaklarımın feri çekilmiş gibi dermansızlığında Alparslan sıkı sıkı sarmaladı bedenimi. Çığlıklarım Umutu inletirken sadece sarıldı.

 

Canımı deli gibi yakan o gün geçirdiğim sinir krizini, Alparslan sırtıma kollarını dolayıp, beni mengeneye alarak en az hasarla atlatmamı sağlamıştı. Kulağımın dibinde 'geçecek' yalanları hiç susmadı. Hayalle gerçekliği sorguladığım anlarda Duhanın bana bakarken gözünden kayan yaşlarını hatırlıyorum. Birde Hakan'ın bağıra çağıra Şahin'in adını arşa haykırışını...

 

Sonrası karanlık...

 

Sonrası öyle bir karanlık ki güneş battı. Güneş sanki bir daha doğmamak üzere battı. Şahin'in son sözleri kulaklarımda sürekli bir şarkı gibi esti durdu.

 

Babama selamımı götürecekmiş...Zaten arzusu şehadetmiş... Anası da bekliyormuş ne zamandır. Peki o bu kadar gitmeyi isterken ben neden delirmiş bir sancıyla baş etmek zorunda bırakılmıştım? Ben neden hep geride kalan, acıyla savaşmak zorunda bırakılan oluyordum?

 

Sürekli bir tarafımdan yara almaktan bıkmış yüreğimin suçu neydi? Yaralarım hızla kapanıyor diye miydi sürekli parçalanışım?

 

Hayır isyan etmiyorum, yanlış anlaşılmasın. Ama 'gözümün değdiği herkesi ne zaman kaybedeceğim acaba?' demeden duramıyorum da artık.

 

Alparslan, kendime gelemeden son cehennemim olan Umut'tan alıp buraya getirmişti beni. İstanbul'da mıyım yoksa başka bir ülkede miyim bilmiyorum mesela. Kelimelerim bile bana küsmüş, sırt dönmüştü.

 

Konuşamıyorum...

 

Ben sesimi bulup tek kelime edemiyorum. Uyuyorum, uyanıyorum, Alparslan'ın ağzıma zorla tıktığı bir kaç lokmayı yutuyorum ve sadece karşımda ki denizi izliyorum.

 

Ben iyileşemiyorum...

 

Alparslan öyle çok uğraşıyor ki benimle derinlerde bir ses 'ona da yazık' diyor. O da helak oldu benimle. O da çok büyük bir kayıbı yaşıyor ama ben düşmeyeyim diye eğilemiyor bile. Biliyorum, çok bencilce. Onu, acısını yaşayamadan benimle uğraşmak zorunda bırakmam çok zalimce.

 

Ama yemin ederim iyileşemiyorum. Gözlerimin önünden gitmiyor Şahin'in son bakışı. Kavuştuysa babama, her şeyi anlattıysa diye utanıyorum. Gücüyle dünyayı dize getireceğine inandığı kızının hiç bir boka yaramadığını biliyorsa diye deli gibi çekiniyorum. Sevdiğim kimseye bir faydamın dokunamayışı zoruma gidiyor.

 

Uyumak ve bir daha uyanmamak için dua ediyorum. Sonra bunu düşündüğüm için bir kez daha nefret ediyorum kendimden. Alparslan'ı bırakabilecek kadar canımdan geçişimin altında eziliyorum. O en zor anında bile beni düşünerek hayatta kalmışken şimdi hayata dönemeyişimin vicdan yükünü kaldıramıyorum.

 

Üstelik çok daha büyük yüklerin altındayım artık.

 

Arada telefonla sessiz sessiz konuşmalarını duyuyorum. Veronica'nın ağlayarak 'Şifa' diye bağıran sesi telefondan taşıyor. Duhan'a 'iyi olacak' yalanlarını söylerken titreyen sesi canımı çok yakıyor. Çünkü sesinin tınısında bile korku var. Söylediklerine inanmayışının korkusu. O da biliyor, o da görüyor benim pes etmiş zavallı halimi.

 

Kapının aralanıp içeri girmesiyle daldığım düşüncelerimden sıyrılarak çıktım. Elindeki kovada odun parçaları vardı. Sırtımda sarılı kırmızı battaniyeye baktı bir an.

 

"Üşüdün değil mi perim? Şömine sönmek üzere. Havanın tekrar bu kadar bozacağını düşünemedim. Şimdi tekrar yakarım sıcacık olur."

 

Sözcüklere küsmüş dilim yine suskunca izledi hareketlerini. Benim gibi o da zayıflamıştı galiba. Yüzündeki kemikler daha belirgindi çünkü. Şöminenin ateşini harladı. Bir süre mutfaktan tıkırtı sesleri geldi. Yine videolardan yemek tarifi izleyip bana yapmaya çalışıyordu galiba. En son ki pirinç pilavı çok kötüydü ama ona söylemedim. Kendi de farkındaydı aslında, sanırım benim söyleyip beceriksiz diye yüzüne çemkirmemi bekledi sabırla.

 

Yarım saat sonra dumanı tüten bir kaseyle yaklaştı.

 

"Hadi tadına bak. Bu sefer oldu. Valla bak! Denedim, gayet güzel. Çözdüm ben bu işi."

 

Mercimek çorbası yapmıştı. Kaşığa doldurdu, bir kaç kez üfledi ve ağzıma uzattı. Doğru söylüyordu, çözmüştü bu işi. Çorbanın tadı güzeldi.

 

"Bak gördün değil mi? Kocan bu işi de kavradı. Hadi bitir güzelim, yüzün kaşık kadar kaldı."

 

O bana çorba içirdi ben ise tutamadığım yaşlarımın yanaklarımdan kayışına izin verdim. Gördü akan damlaları. Derisine asit damlıyormuş gibi yüzü buruştu ama o da sessiz kaldı. Ona söyleyemediğim, cesaret edemediğim her şey için bir kere daha yandı içim.

 

Sessizce kase bitene kadar başımı bekledi. Her ağzıma giren kaşıkla sanki o yiyormuş gibi bir rahatlama vardı yüzünde. Bir kaç saat yine ben denizi o ise beni izledi. İçimde çığ olan o soruyu sorabilmek için boğazımı zorladım.

 

"Alparslan..."

 

Sesimi duyduğunda rüyadan uyanır gibi irkildi. Oturduğu yerden fırlayarak kalktı ve ayaklarımın dibine çöktü.

 

"Güzel gözlüm, perim. Söyle gözümün nuru. Konuş artık, hasret kaldım sesine."

 

Adını duymaya bile hasret bıraktım ya onu, Allah beni kahretsin! Bu kadar kendi acıma gömülüp onu yalnız bırakan beni, Allah kahretsin!

 

"Şahin... O'nu vermediler mi Alparslan? Mezarı bile yok mu?"

 

"Perim..."

 

"Söyle lütfen, başına gidip özür dileyebileceğim mezarı yok mu?"

 

"İyi değilsin... Eziyet etme kendine."

 

"Ben artık iyi olamam ki Alparslan. Ben mahvoldum iyi olamam ki..."

 

Titreyen elleri sıkıca sarıldı hemen bana.

 

"Deme öyle! Allah aşkına böyle konuşup öldürme beni. Ne olur perim, iyi ol artık. Dayanamıyorum senin ellerimden kayıp gidişini izlemeye."

 

Bir süre konuşamadım. O bana sıkıca sarıldı ben yine dalgaları izledim. Bir zamandan sonra da uykuya çekilen bedenimi serbest bıraktım. Sığındığım liman oldu uyku bana. Bir tek aldığım nefes orda rahat bıraktı bedenimi.

 

Ayaklarım çıplaktı ve ıslak çimlerin arasında yürüyordum. Başımı kaldırsam nerede olduğumu görecektim ama ıslak çimleri ezen ayaklarımı izliyordum sadece.

 

Rüya gördüğüm gerçeğini hemen idrak ettim. İçimdeki dağılmış kasvetle bile hemen anlamam gerekirdi oysa ki.

 

"Gelsene buraya..."

 

Duyduğum sesle ancak ayaklarımdan çekebildim gözlerimi. Sırtı bana dönük oturan genç bir kadın vardı. Saçları benim gibi bal rengiydi. Ama uzun sayılmazdı, omuzlarının biraz altında kalıyordu. Neden bilmem geçip oturdum yanına. Islak çimler rahatsız etmemişti.

 

Yüzüme bakmıyordu ama yan profilinden çok güzel bir kadın olduğunu anlamıştım. Elleri karnını seviyordu, gözlerim karnına takıldığında oldukça şişkin olduğunu fark ettim. Bebeği vardı.

 

"Çok seviyorum böyle havaları. Miniğim de çok seviyor."

 

Sesi kısık bir ezgi gibi doldu kulağıma. Uykunun içinde tekrar uyuma isteği doğurdu bi ses bende. Yada rüya içinde rüya mı görüyordum? Kafam karıştı.

 

"Doğum yaklaştı mı?"

 

"Evet, yakında doğacak."

 

"Heyecanlı mısın?"

 

"Hem de çok... Biliyor musun benim bebeğim şifa olacak herkese."

 

İrkildim. Duymak istemiyordum artık o ismi. Yüzüne tekrar baktım ama çıkaramıyordum tam olarak. Annem miydi yoksa bu kadın? Düşündüm bir an, annemi hatırlayamadım.

 

"Adın ne?"

 

O anda yüzünü döndü bana. Annem miydi? Ben neden hatırlamıyordum ki annemin yüzünü?

 

"O şifa olacak."

 

İçimi bir sancı kapladı. Yanılıyordu. Hırslandım istemsizce.

 

"Hayır ondan hiç bir şey olamayacak. O beceriksiz, basiretsiz bir aptal olacak. Sevdiği kimseyi koruyamayan, aptal bir yaratık o."

 

Ben bana kızmasını beklerken çok güzel gülümsedi. Işıl ışıl bir gülüştü bu. Halbuki bana bağırsın istedim. Öyle bir bağırsın ki ağlamak için bir sebebim olsun şu an diye kıvrandı ruhum.

 

"Hayır... O tüm yaraların şifası olacak. En ümitsiz anında bile bir dal bulup kalkacak. Yara alacak belki ama iyileşecek. Benim yavruma inancım tam."

 

Sözleri bitince ayağa kalktı. Ona bakmak için başımı kaldırdığım da ise yüzünü göremedim. Güneş öyle çok vuruyordu ki yüzüne silüetini ayırmak çok zordu.

 

Annem misin sen dememek için dişlerimi sıktım.

 

"Hadi kalk bebeğim. Ayağa kalkabilmek için bir yol aramıyor muydun? Bak buradayım. Hadi kalk ve şifa ol tüm yaralara. "

 

İstemsiz 'anne' kelimesi döküldü dudaklarımdan.

 

"Aydınlığa en yakın yerdesin. Zifiri karanlık korkutmasın seni. Ben sana tutundum, sende senin olana tutun. Hadi kalk ve dimdik yürü bebeğim."

 

Gözümden düşen yaşın sıcaklığını hissettim ve elim uzandı ona. Ağlamak isteyen ruhuma bağırarak değil de şefkatle bir yol açtı. Hıçkırık duydu kulaklarım ama benden mi çıktı o ses yine algılayamadım.

 

Bir boşluğa düştüm, tutunmak istedim ama sadece düştüm. Savrulan bedenim sonsuzluğun içinde bir yer bulmak ister gibi çırpındı ama ben sadece düşüşümü hissediyordum. Yere çakılmadan önce ciğerlerime dolan havayla araladım gözlerimi.

 

Gün aydınlanmamıştı henüz. Kapalı hava sayesinde hâlâ gece hissi vardı ama saat sabah beş buçuktu. Alparslanın yüzü yastığa gömülmüştü. Sessiz olmaya çalıştım. Ağır adımlarla odanın banyosuna taşıdım bedenimi. Yüzümü soğuk suyla yıkayıp kendime gelmem gerekiyordu. Aynada bana bakan kadını tanımıyordum ben. Ruhsuz ve pes etmiş kadını tanımak istemiyordum. Rüyam düştü hatırıma. Annemin yüzünü rüyamda anımsamamıştım ama o olduğunu biliyordum. Yok saydığım gerçeği bana hatırlatmak için gelmişti.

 

Lavabonun kenarında ki ellerim titreyerek kasıklarımın üzerine kondu. Haftalar öncesinde devâm kasıklarıma yer yapmış, neredeyse hiç oradan ayrılmamıştı. İçimi yoklayan huzursuz hisse isim veremedim hiç. Ama Şahinin bana veda ettiği o gün, kuşlarını uğurlarken bir kalp atışı rahmimi sarstı. Yemin ederim soluğumu kesti o atış. Gökyüzünden ayrılmayan bakışlarım o an hissettiğim bir nabızla yaşlar sızdırmış, çığlık çığlığa bir haykırışın içine bırakmıştı beni. Alparslanın bedenime dolanan kolları olmasa yığılıp kalırdım. Benden gidenin acısı ve giderken yepyeni bir kalp atışını bana bırakışı yağmur olup yağdı gözlerimden. Neredeyse sekiz hafta önce Alparslan'ı kaybolduğu kara sulardan çekip alırken sadece anılarına tutunmamıştım. O gece ondan bir parçayı da habersizce bedenime çekip almıştım.

 

Devâm... Benim en sadık arkadaşım, minicik bir hücreyken başlamıştı onu sakınıp, saklamaya. Beş gün önce başlayan kalp atışlarıyla ise rahmimin duvarlarını sarmış, bir an bile vücudumda başka bir yere kaymamıştı.

 

Şüphemi besleyen o ilk atışı hissettiğim an o kadar canım yanıyordu ki sen burda mısın diyecek mecal bulamadım. Bilmesi gereken en önemli kişiye bile ağzımı açamamıştım. Varlığından habersiz kalkıştığımız işler yılan gibi dolandı boynuma.

 

Şimdi ise aklımdaki tek soru annem benim için mi rüyama gelmişti yoksa yok saydığım gerçeği kabullenmem için mi?

 

Acizliğim bir kez daha canımı yaktı. Ben sevdiğim adamın parçasının, rahmimde oluşuna bile sevinememiştim. Zehire, Vatikan'a, uğradığım ihanete öyle yoğunlaşmak zorundaydım ki ben bir mucizenin rahmimde yeşerişini geri plana atmak zorunda kaldım. Hakkım olmayarak elim varlığının üstünde gezindi. Layık değildim ben böyle bir mucizeye sahip olmaya. Nasıl koruyacaktım ki onu? Ben böyle kara bir dünyadan onu nasıl saklayacaktım?

 

Kendi içimdeki kavgama o kadar dalmıştım ki belime dolanan kolları olmasa fark edemeyecektim varlığını. Eli tıpkı benim gibi karnıma gitti. Okşadığım kısımı sevdi. Tekme yemiş gibi oldum.

 

Hayır! Biliyor olamaz, hazır değilim, hayır!

 

Alparslan toplu saçlarımın açıkta bıraktığı enseme uzunca dudaklarını yasladı. Bir süre daha elleri karnımın üstünde dolaştı.

 

"Uzun zamandır hep aynı yerde. Önceden gezer dururdu tüm bedenini. Şimdi karnından bir an bile kıpırdamıyor değil mi?"

 

Kelimeleri boğazımda kaldı sanki. Kısık, güvensiz bir sesle "Öyle..." diyebildim.

 

"Neden peki perim?"

 

Gözlerim yanmaya, burun kemiğim sızlamaya başladı. Bedenimi iyice ona yasladım. Sıcaklığı, bedenimdeki buzu çözüyordu sanki.

 

"Yorgun... Çok yorgun, benim gibi bir sığınak buldu orada dinleniyor."

 

Enseme değen sıcak dudaklarıyla gözlerim kapandı.

 

"Ne olur çık o karanlıktan. Benim gücüm yetmiyor, Şifa, gözlerimin önünde yok oluyormuşsun gibi hissediyorum. Çık o karanlıktan ne olur?"

 

Annem geldi hatırıma. Rüyamda oluşu, onun bana olan inancı, öleceğini bile bile beni koruyuşu...

 

Kolları biraz daha sıklaştı.

 

"Şahinin senden istediğini yap!"

 

Karnıma bir tekme yesem bu söz kadar etki etmezdi sanki. Bir anda yüzümü ona çevirdim. Bakışları oldukça keskindi şimdi. Şefkat ordaydı ama hırçınlık da kol geziyordu.

 

"Böyle olmanı ister mi o? Yıkılmanı, pes etmeni ister mi?"

 

"Alparslan..."

 

İnilti gibi çıktı sesim. Bir an yüzü yumuşayacak olsa da kaşlarını çatık tutmaya çalıştığı belliydi. Dahası ben onun hisleriyle ilmeklenmiştim. İçini saran hüznünü kapatıp, bana öfke göstermeye çalışan halini anlamıyorum mu sanıyordu.

 

"Düşemeyiz Şifa! En çok Şahin için düşemeyiz artık. Ben üzülmüyorum mu sanıyorsun gidişine? Ama benim önceliğim kimse değil, sensin! Şahininde öyleydi. Duhanın, Barbarosun, Veronicanın, Hakanın... Bizim önceliğimiz sensin. Şimdi gözümün önünde eriyorsun. Seni tutup kaldıramıyorum, Şahinin yüzüne nasıl bakacağım ben?"

 

Titreyen çenem, yaş dolan gözlerimle omuzları düştü. Beni sarsmaya çalışırken bile kıyamıyordu işte. Gözleri hüzünle örtüldü.

 

"İyileşmek zorundayız benim güzeller güzelim. Şahine sözüm var benim. Ne olursa olsun seni yaşatacağım dedim, sözümü tutamıyorum. İyileş ne olur?"

 

Gözümden yaş kaydı ama ağlamadım. Engel olamadığım o tek damlanın ardından elimin tersiyle yüzümü silip, ona bir adım yaklaştım.

 

Şahine sözümüz vardı değil mi bizim? Çok yaşa demişti Güneşin amacına. Sözümü tutmak zorundaydım.

 

Düşmüş omuzlarımı dikleştirişimi, gözümün önündeki perdeyi çekişimi an an izledi Alparslan.

 

"Neler oldu biz yokken?"

 

"Hazır değilsin."

 

"Hiç de olmayacağım. Ama Şahin 'intikamımızı al' dedi. Onu vermediler. Mezarsız bıraktılar. Kendim için değil ama bana ihtiyacı olan... Olanlar için dik duracağım. Şahinin istediği gibi güneşin amacı varlığını koruyacak."

 

Beni kendine çekip, yüzümün her yerini izledi. Sanki ona alamadığı soluğu vermişim gibi ciğerlerini nefesle doldurdu ve yüzümün her yerini öpmeye başladı.

 

"Seni seviyorum, çok seviyorum. Uğruna ölecek kadar, gözümü kırpmadan öldürecek kadar çok seviyorum. İyi ol perim, sen iyi ol. Tüm yükünü bana yükle ama yüzüne karanlık çökmesin."

 

Alnım çenesine yaslı derin derin soluklarım doldurdu ciğerimi.

 

"Çok seviyorum Alparslan. Seni ve senden gelen her şeyi çok seviyorum..."

 

Anlamadı ama çok güzel güldü. İçimdeki karanlığı yararak, ışığın içeri sızmasını sağlayacak kadar güzel güldü. Sonra da odadaki ikili koltuğa götürdü beni.

 

"Barbarosa ulaşamıyoruz. Gökay Turan ve Duhan ellerinin uzandığı her yere erişmeye çalışıyorlar onu almak için ama..."

 

Ama vermiyorlar! Beni bekliyor çünkü...

 

"Ondan haber var mı? Umay'dan..."

 

Gözleri karardı, etmek istediği küfürleri yuttu.

 

"Hayır, yok! Ama Duhanı kimse durduramaz bulursa, öldürür! Barbaros haberdar mı bilmiyoruz, haberi olursa ne yapar düşünmek bile istemiyorum."

 

Dişlerim alt dudağımı kanatacak kadar kavradı. Sonra ise ayaklandım. Alparslan anlamak ister gibi kaşlarını çatıp, yüzüme baktı.

 

"Haber gönder kurt, Şahini almaya gideceğim. Madem beni istiyorlar, uğruna savaş başlattıkları şifayla tanışacaklar."

 

Alparslanın hiddetle kararan gözlerine bir an bakıp ardımı döndüm. O ardımda adımı bağırsa da dönüp, bakmadım. Gidip büyük banyoda sıcak bir duş aldım ve bedenimi zorlayan her acıyı uzun uzun okşadım. Ayrılık yakındı...

 

İlk Yuva'ya gidip Veronica'yı görmek istiyordum. Alparslan aklımdakini defalarca sorsa bile sesim çıkmadı. İşin içinden çıkamadığında zihnime dalmaya çalıştı ama tüm duyularımı kapattığım gibi Alparslanı da duvarların dışına itebildim. Bunu yapabildiğimi bilmiyordum. Alparslan şiddetli bir iniltiyle öne doğru eğilince zihnime sızamayışının acısını kavradım. Öfke kara gözlerini örttü ama bende ne gördüyse o andan itibaren susmayı seçti.

 

Saatler süren araba yolculuğundan sonra yuvaya giriş yaptığımız da Veronica'nın çıplak ayaklarla dışarı fırladığını, nefes nefese kaldığını gördüm. "Şifa" diye öyle bir haykırmıştı ki tüm duvarlara çarpmıştı sesi.

 

Koşar adımlarla geldi ve boynuma yapıştı. İçine katar gibi sarılışına aynı onun ihtiyacıyla karşılık verdim. Bana olan ihtiyacı, ona olan ihtiyacım şimdi çok daha fazla canımı yaktı.

 

"Veronica..."

 

"Kızmadım, yemin ederim gittin diye kızmadım. Geldin ya yeter bana. Bakma bana öyle suçlu suçlu. Kızmadım."

 

Kaybetme travması olan bir kadına yapılmayacak ne varsa el birliği ile yapıyorduk ya bize de yazıklar olsun. Hep geri de kalan olmayı öyle kabullenmiş ki hakkıyken kızıp bağırmak, o sarıp sarmalıyordu.

 

"Özür dilerim kızıl."

 

"Dileme. İyi ol, başka bir şey umurumda değil. Beklerim, sen gel yeter ki ben yıllarca beklerim."

 

Gözleri kan çanağı gibiydi. Her sözcüğü daha da çok içimi acıtıyordu. Akşam karanlığı çökene kadar kollarında tuttu beni. Sanki az öteye gitsem, kaybolacakmışım gibi bakıyordu gözlerime. O gece ona sarılıp uyudum. İkimizinde buna ihtiyacı var diye Alparslan hiç bir şey demedi.

 

Ertesi gün Duhan'ın yuvaya girişiyle doğru düzgün hiç bir şeye dokunmadığımız masadan ayaklandık. Büyük adımlarla yürüyüp kollarının arasına çekip sarıldı. "Çok şükür" demekten başka da bir ses çıkmadı dudaklarından. Sessizliğimi de anlayışla karşıladı.

 

Bir saat kadar kollarının arasında durdum.

 

"Duhan..."

 

"Efendim miniğim."

 

"Beni anneme ve babama götürür müsün?"

 

Böyle bir cümleyi ona bir kere daha kurmuştum. Yutkunuşunu hissettim kalkıp inen göğsünden.

 

"Götürürüm miniğim."

 

Başka bir şey demedi. Kalkıp bizi Amasyaya götürecek jeti hazırlattı. Alparslan'a gelmemesini söylediğim de biraz kırgın bakmıştı gözlerime ama yine boynunu büküp kabullendi. Duhan'dan başka kimseyi istemiyordum ben yanımda. Sonra nedenini anladı ve sadece alnıma dokunan dudakları "ben bulurum seni" diye fısıldadı.

 

Buna inancım tamdı işte. Ben ne kadar kaybolursam kaybolayım bulurdu beni...

 

Gökyüzünden dünyaya bakarken içimi sorguladım. Ne hissettiğimi...

 

Şu an bir boşluk vardı ama biliyordum yaklaşan kasırgayı. İçimde deli bir ateş vardı, benimle beraber daha kimleri yakacak düşünemediğim bir ateş. Duhan, gözlerini sürekli üzerimde tutuyor ve derin derin ne düşünüyorum anlamaya çalışıyordu. Sessizliğimden ürktüğünü anlamak çok da zor değildi. Aileme bu kadar sessiz gidişimden mi yoksa orada parçanalıp kalacağımdan mı korkuyor tahmin edemiyorum şu an.

 

İniş anonsunu duyana kadar gözlerimi küçük pencereden izlediğim yer yüzünden çekmedim. Kısa sürede iniş sağlanmış sonra da bir araba bizi mezarlığa götürmek için hazırlanmıştı.

 

Aylar önce buraya gelen o kız değildim artık. Anne ve babasına kavuşacakmış gibi hisseden o zavallıdan çok uzaktım. Şimdi bedeninde bir bebek ve devayla ayakta durmaya çalışan sefilin tekiydim.

 

Ayaklarıma bulaşan çamurların çıkardığı ses haricinde ses yoktu.

 

Mezarlıklar soğuk oluyor.

Yaz yada kış fark etmez çok soğuk olur. Derini, kalbini, ciğerlerini yakar soğuğu. Aldığın nefes mızrak olur saplanır göğsüne. Titreyen ellerin, ayaklarının yanına gözündeki yaşların eklenir. O yaşlar bile titreye titreye düşer pınarlarından.

 

İlk geldiğimde yaptığım gibi yine mezar taşındaki adlarını okudum. Soğukta bile çiçekleri tazeydi annemin. Dudağım kıvrıldı. Duhan hiç çekmiyordu annemin üstünden elini. Üzerime bulaşacak çamuru zerre dert etmeden iki mezarın arasına çöktüm. Babamın mezarında tek bir ot yoktu ama çiçekler de dikili değildi. Toprağını okşadı ellerim.

 

Ardımda dimdik duran adamın varlığına bir süre kapadım hislerimi.

 

"Bir daha rüyama gelirken babamı da getirir misin anne?"

 

Mezarında, adını bilmediğim bir çiçeği okşarken fısıldadım.

 

"Sen bana çok güvendin. O kadar güvendin ki canının bir hükmü yoktu ama ben utandırdım sizi. Şahin yanınızda mı baba? Kavuştu mu sana? Kızdın mı onu görünce? Öğrendin mi her şeyi?"

 

Sesim çatladı. Utanç her hücremi sardı bir anda. Anlattın mı Şahin? Beni kandırışını anlattın mı onlara?

 

"Bilsem... Bilsem böylesi bir yanlışa düşer miydim baba? Affet ne olur? Senin kızın olmayı beceremedim affet. İhanet mi bu? Ben Şahine bilmeden ihanet mi ettim?"

 

Rengine karar veremediğim irislerim yanımdaki adama döndü. Bana bakıyordu ela yeşil arasında sıkışıp kalmış bakışları. Gözleri kıpkırmızıydı. Onu daha önce de ağlarken görmüştüm. Gözlerinin akı kanla kaplanırdı. O yakışıklı, temiz yüzüne yıllar gelir konardı hemen.

 

"Sende böyle hissettin mi dayı?"

 

Konuşmadı, neyi sorduğumu da anlamadı zaten.

 

"Babamın ölümüne sebep olduktan sonra sende böyle cam parçaları yutmuşsun gibi hissettin mi?"

 

Aldığı nefes yarım kaldı. Baktı sadece. Hiç bir şey diyemedi bir an. Gözümden kayan yaşla sımsıkı yumdu gözlerini. Kaskatı kesilmiş bedeni rüzgarda savrulup darmadağın olacak gibiydi sanki.

 

Sesimde öfke yoktu. Benim sesimi öyle bir acı örtmüştü ki diğer hisler kendine yer bulamazdı zaten.

 

"Daha önce geldiğimizde anneme sözler vermiştin ama babama tek kelime edememiştin. Utancından mı onun mezarına hiç bakamadın? Ben çok utanıyorum. Sen de çok utanmışsındır."

 

Yutkundu... Ama takılmıştı sözlerim bir kere boğazına, yutamazdı ki.

 

"Gözlerimin rengi değiştiğinden beri daha rahat bakıyorsun irislerime. Önceden babama bakar gibi mi hissettiriyordum sana? Ondan mı iki saniyeden çok bakıp kalamazdın gözlerimde? Ben artık onun çok sevdiği arabesk şarkıları dinleyemezmişim gibi hissediyorum. Şahin'in ölmesine benim verdiğim bir karar neden oldu biliyor musun Duhan?"

 

Vücudu öne doğru büküldü, dermansız kaldığından belki yığıldı soluna doğru. Sessiz göz yaşları dökerdi Duhan ama şimdi kısa hıçkırıklarının sesini de duyuyordu kulaklarım.

 

"Ben bunu öğrendiğimden beri sana dayı diyemiyorum Duhan. Annesiz babasızdım ama sen... Ben öğrendiklerimden sonra seni nasıl affedeceğim Duhan? Ben Şahine kendimi nasıl affettireceğim?"

 

Bir cevap istiyordum ondan. Bunları ilk duyduğum anda içimde kasırga koparan öfkem ve kızgınlığım Şahinin kaybıyla yerini bambaşka hislere bırakmıştı. Canımı en yakan kişiden medet dilenir hâle gelmiştim.

 

Anlatsın istiyorum. Beni bir şekilde inandırsın istemeden sebep olduklarına. Onu affedeyim, kendimi affetmek için bir sebep bulayım.

 

Duhanın hıçkırıkları arttıkça benim gözlerimin yaşı da akmaya devam etti. O utançla başını eğmişti, bense bir an bile ondan ayıramadım gözlerimi.

 

"Yemin ederim bilmeden... İstemeden..."

 

Bir hıçkırığa daha tutuldu.

 

"Fark edemedim ki. Sevdiydim, seviyor sandım. Dua'nın Serdar'a baktığı gibi baktı bana, inandım. "

 

Göğsünden kopup kuşları ürkütecek kadar güçlü bağırdı. Başı geriye düşmüş ve oldukça parçalanmış görünüyordu.

 

"Bir gece, sadece bir gece uyudum yanında. Bir gece yaptığım hata bütün varlığımı kaybetmeme neden oldu. Beni mahvetti. Dünyada cehennem ateşlerinde yandım."

 

Başını kaldırıp sonunda baktı bana. Ona seslendiğim andan beri sadece gözlerini görmek istiyordum ben. Beni inandırsın, onu affetmem için bana sebepler versin diye kıvranıyordu ruhum.

 

"Her Allah'ın günü ölmeyi dilerken başıma ne geldi? Babasına sebep olduğum kız tarafından yaşlanamıyorum bile. Vuruluyorum ama acısı kalıyor sadece. Ölemiyorum! Bu azap çekip gitmiyor hiç bir zerremden. Bir anlık gafletim beni arafta kısılıp, bıraktı. Ne cehennem istiyor beni ne de cennet kapısını aralıyor."

 

Neler yaşadığını bilmiyordum. Umay bana neden böyle olduğunu anlatmamıştı. Sadece babamın ve annemin kaldığı malikaneyi Duhan'ın yüzünden bulduklarını söylemişti. Öyle kendinden emin konuşmuştu ki "yalan" diyemedim. Barbaros'un sayesinde kimsenin duymayacağına dair bir konuşmalarını dinletmiş, aklımı oynatacak hale gelmiştim.

 

Bu mezarlığa en başından beri bunun için getirdim onu. Sormak istiyordum. Birinin, çok sevdiğin birinin ölümüne sebep olup nasıl hayatta kalmıştı? Bana bunun yolunu öğretmesini istiyordum çünkü Şahinin sebebi olup, yaşamaya devam edemiyordum.

 

"Neden? Ne olur anlat bana. Nasıl devam edebildin yol göster."

 

Üstü başı çamura bulandı ama umursamadı. Geri geri sürtünüp, ardında kalan mermere sırtını yasladı. Gözleri babamın adının yazılı olduğu mezar taşındaydı artık. Durulmuş bedeni sarsırmıyordu ama yaşlar yüzüne aşağı kayıyordu.

 

"Çok uzun zaman geçti üzerinden, aşk mıydı ayıramıyorum ama o zaman çok mutlu hissettiriyordu bakışları bana. Dua da o kadar sevinmişti ki atan kalbime, daha bir şevkle sarıldım o hisse. İçten içe Dua'nın sahip olduğu gibi bir aşk özlemiydi belki de içimdeki. Yoksa ben güvenmezdim kimseye, almazdım yanıma hiç. Üstelik projeden haberi bile yoktu. Güneşin eğittiği sıradan insanlardan biriydi. Yemin ederim bizle ilgili hiç bir şeyi söylemedim ben ona. Doğum yakındı, çok korkuyordum. Dua'nın ölecek olma ihtimali beni delirtiyordu. Yanında kalmamı istedi, ben kimsenin yanında uyumazdım ki. Yaptım! Allah belamı versin acizliğe düşüp yanında uyudum. Damganın altında ki çipi klonlaması için yeterli zamanı ona kendi ellerimle verdim. Gittiğim her yerden haberi oldu böylece."

 

Bana anlık dokunan gözleri babamın mezar taşına saplandı. Durulacak gibi olan gözleri tekrar doldu.

 

" Yemin ederim Serdar, isteyerek değil. Sen benim kardeşimsin, kıymetlimi emanet edebildiğim tek kişisin..."

 

Bana anlatıyor sandım derdini, babamaymış tüm kelimeler. Kaç yıl bugünü bekledin Duhan? Ben yüzüne vurmasam kaç yıl daha diline kilit vuracaktın?

 

"O kadar aptaldım ki başıma gelen felaketin benden kaynaklı olduğunu Barbaros söyleyene kadar farkına bile varamadım. Barbaros nasıl olduysa o aşağılık kadının bir açığını yakalamış. Ellerimle öldürdüm ama acımı katlamaktan başka bir şeye yaramadı bu. İsteyerek değildi yemin ederim, değildi. Ölmek istedim o günden sonra. Yok olmak..."

 

Sonra bakışları dikkatle yüzünde tuttuğum gözlerime hızla çevrildi.

 

"Sana yemin ederim ölmekten başka bir arzum yoktu benim ama Serdar... Barbaros borcumu ödememi istedi. Hayatım boyunca seni güvende tutmazsam beni asla affetmeyeceğini söyledi. Senin bana ihtiyacın olduğunu, hep yakınında kalmamın sözünü verdirdi. Birlik fark etmeden çipi değiştirdi, sesimi kesmezsem aklın erdiğinde ilk anlatacağı kişinin sen olacağını söyledi. Utandım, öldüm utançtan. Seni babasız bırakanın dayın olduğunu öğrenmeni kaldıramazdım. Öyle çok utandım ki dayın olduğumu bile söyleyemedim. Hakkım olmayan bir şeyi nasıl dillendirebilirdim. Hakkım yoktu dayın olmaya. Dedim ki ölürüm zaten. O büyümeden ölür giderim. Sonra sonuma çok yakınken babasız bıraktığım kız şifasıyla beni yerle bir etti. Cehennem için ölmeyi beklemeyeceğimin bir kanıtıydı sanki bu. Allah'ın yaptığım şeye biçtiği en ağır cezaydı."

 

Ne hissedeceğimi bilemiyordum ki ben. İnsanlar sürekli bilmeden ne büyük yanlışlar yapıyordu. Sürekli niye hata yapıyorduk biz? Hatalarımız hep niye bu kadar can yakacak kadar büyük oluyordu? Duhan'a diyecek sözüm yoktu benim. Arsızca 'beni babasız bıraktın' diye bağıramazdım. Benim yüzümden bir toprağı bile olmayan Şahinin varlığını yok sayıp nasıl diyecektim tüm bunları? Ben bu kadar kire pasa bulanmışken neyin haddiyle başkasının günahını yüzüne vuracaktım.

Ona söyleyecek kelimelerimin olamayışından belki kalktım. İlk annemin mezar taşına dudaklarımı yasladım sonra ise Babamın taşından belki kokusunu bulurum diye burnumu değdirdim.

 

Dermansız ayaklarımı sürüye sürüye mezarlığın dışına doğru yürüdüm. Ağaçların her yeri kapattığı yoldan yürümeye devam ettim. Düşünmeye izin vermiyordu sanki aklım. Düşünsem dağılacaktım.

 

Babamın kaybını sanki ilk kez yaşıyormuşum gibi canım yanıyordu. Ben şimdi bu acıyla Duhan'a nasıl sarılacaktım? Nasıl dayı diyecektim? Ben daha yeni Şahin'i kaybetmişken Duhan'ın kaybıyla nasıl ayakta duracaktım? Ama onsuz da yapamazdım. Onu kaybetmeye, hayatımdan çıkarmaya dayanamazdım.

 

Üstelik onun için de çok üzgündüm.

Kalbim o yüzden kendini ailesiz, kimsesiz bırakmış diye fısıldadı. Duhan yıllardır taşıdığı yükün ağırlığının altında kaybolmuş da o yüzden azıcık mutluluğa uzanmamış hiç.

 

Babam kocaman bir adammış benim, Duhanın omuzlarına öyle ağır gelmiş ki Duhan başka hiç bir şey isteyecek mecal bulamamış kendinde...

 

Ruhuma ılık ılık sızan hisle duraksadım . Kapalı gözlerimle başım geriye doğru düştü. Gözlerimi araladığımda ise yolun aşağısında uzun boyuyla, dik duruşuyla beni bekleyene doğru ağır ağır adımladım.

 

İçten içe geleceğini de biliyordum zaten. Ne zaman düşsem kaldırmak için bekleyenim, yine derman olmak için karşımdaydı. Kollarını araladı. Sanki 'gel ve soluklan' der gibi sinesine sakladı buz kesmiş bedenimi.

 

"Seni mezarlıklardan toplamayı sevmiyorum peri. Böyle parçalanmış dizlerinden akan kanları bana gösterir gibi bakıyorsun ya hiç sevmiyorum bu halini."

 

Yüzüm göğsüne yaslanıp, bir süre soluklanmak için duraksadı. Sonra ise yalanını yüzüne vurdum.

 

"Yalancı! Sen seversin benim her halimi."

 

Buruk çıktı sözlerim. Kelimelerime inancım tamdı. Kendimden çok onun aşkına güvenim tamdı benim. Asla şüpheye düşmezdi kalbim.

 

Doğru ya bu hayatta ben bir tek onun kalbinden şüpheye düşmezdim. Geri kalan neye güvensem içimde patlamıştı.

 

Kara gözleri ağlamaktan şişmiş gözlerimi tavaf etti. Sormak isteyip, cesaret edemediğini cevapladım bende.

 

"Bilmeden oldu dedi bana. Bir kadına inanıp kanmış. Gerçi benden alınanın özrü, affı olur mu Alparslan? Ben ne yapacağım şimdi?"

 

Sessiz kaldı bir süre. Kelimelerini mi düşünüyordu anlamadım.

 

"Ben birisine çıkıp 'bunu nasıl yaparsın' diyemem peri. En başta kendi boynumun büküklüğüyle baş edemiyorum. Ben bir gece de iki canımı yitirdim de hiç birine bir faydam olmadı. Diyeceksin ki çocuktun. Bunu büyümüş, karşında dikilen adama anlatabilirsin ama kardeşinin kanlı kundağını izleyen, hiç bir işe yaramayan o çocuğa anlatamazsın. Demem o ki Duhan sırtındaki ateşini cehenneme kadar taşıyamadan dünyada yakmış. O vicdan yükünün üstüne edebilecek tek kelimem yok. Ama çok seviyor seni peri. Senin yokluğunda iki kelime anlatsın diye yakasından düşmezdim. Anlattığı her kelime üzerine yemin ederim bu hayatta bir tek seni çok seviyor."

 

Bunu bilmiyorum mu sanıyorlar? En çok ben biliyorum ya sevgisini. Ben ona sadece kızmıyorum ki ben onun çektiği ızdırabı düşünüp, onun için de yanıyorum. Bir karmaşada kaldım yönümü bulamıyorum artık.

 

"Peki ben ne olacağım? Canım çok acıyor Alparslan."

 

Akan burnumu çektiğimde hiç yaş dökmemişim gibi yine doldu gözlerim.

 

"Zaman peri... Zaman ve senin herkesi çok sevmeyi huy etmiş kalbin iyi edecek acılarını."

 

Beni oradan uzaklaştırmasına izin verdim. Peşimizden geldiği için arabası yoktu burada. Belki İstanbul'a gitmekte olan isteksizliğimden kaynaklı uçakla dönüşü teklif bile etmedi. Saatler sürecek bir araba yolculuğu için araç kiraladı. Bizi bekleyen bir kaos vardı muhtemelen ama elim ayağım kalkmıyordu ki akıl yürüteyim. O adam beni ayağına çağırmıştı, Şahin'in başına gelenlerin başlangıç olduğunu açık açık söylemişti. Peki şimdi sırada ne vardı?

 

Kurşunlu'yu geçtiğimiz sırada Alparslan'ın telefonu çalmaya başladı. Meşgule atsa da sürekli devam ediyordu aramalar. En sonunda pes etmiş olacak ki açtı. Arabayı dolduran Gökay Turan'ın sesi panik doluydu.

 

"Alparslan, hemen Umut'a geçin! Konum takibinizi sağladık destek geliyor. Hemen Umut'a geçin!"

 

"Neler oluyor? Şu an için her hangi bir tehdit yok."

 

"Üslere eş zamanlı saldırılar başlamış, Şifa'yı korumamız lazım. Umay kimliğini açık ettiyse ki ettiğine eminiz onu bulmak için yapıyor."

 

"Ne demek üslere saldırı?"

 

"Tayland, Moskova ve Meksika'da patlamalar aynı anda gerçekleşmiş. Uyarı atışı hepsi. Şifa'yı buraya sağ salim ulaştır Cuntos!"

 

"Araçla saatler sürer. Bu riski alamam. Konumumuza en yakın yere helikopter desteği isteyeceğim. Koruma ekibi Turanlardan sağlansın."

 

İşte bu ses tonu benim bilmediğim ama herkesin aşina olduğu Cuntos'a aitti. Büyük bir sûkünetle konuşmasının bitmesini bekledim. Gerçekten beni ayağına getirtmek için her şeyi yapacaktı demek.

 

Madem bunu istiyordu, bende ona istediğini verirdim. Düzeni sağlamak için çıktığımız yollarda düzensizliğin ekmeğini yiyenler tabi ki karşı duracaktı. Bunu biliyorduk ve bunun için hazırda bekliyorduk zaten.

 

"Tüm üs liderlerinin Umutta toplanmasını istiyorum."

 

Alparslan hızla başını bana çevirdi.

 

"Aklındaki ne?"

 

"Ne olduğunu çok iyi biliyorsun. Papa'ya dair son durum ne öğrenir misin? Yapmak istediği şov ne zamanmış?"

 

Gerildiği direksiyonu sıkan parmaklarından belliydi. Gözlerini yoldan bir an ayırdı ve telefonundan bir iki tuşa bastı. Aramanın hoparlörde olması iyiydi.

 

"Alparslan..."

 

"Benim, Şifa... Vatikanda neler olduğunu öğrenebilir misiniz?"

 

"Şifa... İyi misin kızım?"

 

"Ben iyiyim ama artık kimse iyi olamayacak Başkan! Anlaşma iptal! Vatikanda neler oluyor bir an önce öğrenin ve bize dönüş yapın. Üs liderlerini Umut da toplayacağım. "

 

"Sen ne planlıyorsun Şifa? Aklındaki ne kızım?"

 

Sesi o kadar soğuk geldi ki kulaklarıma, konuştuğum kişinin babamın silah arkadaşıyla zerre alakası yoktu.

 

"Ne diyorsam onu yapın Başkan! Bende sabır falan kalmadı. Madem ateşe vermeye üslerden başladılar biraz da ben benzin dökerim."

 

Bir süre sesi çıkmadı. Telefon kapanmamıştı. Karar vermekte zorlandığını biliyordum.

 

"Gökay Amca..."

 

Ona ilk kez amca dedim. İlk kez başkanlığından, birliğinden, davasından apayrı bir yerde tam da babamın yanı başında bir isimle seslendim.

 

"Kızım..."

 

Titredi sesi ama geri adım atmaya niyetim yoktu.

 

"Sen benim babamın silahını, kızını emanet ettiği adamsın. Bana güvenmenden başka isteyeceğim hiç bir şey yok. Ardımda durur musun amca? Benim değilse de babamın hatrına bana inanır mısın?"

 

"Yavrum canına zeval gelse ben ne derim Serdarıma?"

 

O her daim keskin konuşan adam belki de ilk kez zayıflık gösterdi. İlk kez kırıldı o sağlam iradesi.

 

"Şahini almazsam babamın mezarına bir daha gidemem ben amca."

 

Bir süre daha ses gelmedi ama sonunda kulaklarım beklediğini duydu. Biraz önce titreyen sesi yine eski sert, bariton haline dönmüştü. "Haber bekle benden." der demez kapandı telefon.

 

Kapanan telefonla başımı Alparslan'a çevirdim. Seğiren çenesi sinirini gözler önüne serecek cinstendi.

 

"Vatikanda ki duruma göre ilerleyeceğiz."

 

"Emin misin?"

 

"Güneş, zalimin mazlumu ezemediği bir dünya için bir araya gelmedi mi? Ondan önce dünya üzerindeki en zehirli zalimleri yok edeceğiz."

 

Sessiz kaldı. Kafasında kırk tilkinin dolandığına adım kadar emindim. Umay'ın gelip dünyamı başıma yıktığı gece kurulmuş bir oyunumuz vardı. Çıkmaza düşersek baş vuracağımız bir oyun! Sırtımdaki bıçak kime ait emin değildim ama bu riski almak zorunda bırakılmıştım!

 

Şimdi tüm yolları tıkayarak bizi aciz bıraktığını zanneden alçak ile kapatılması gereken çok kanlı bir hesabı kapatmam gerekiyordu.

 

Kısa sürede açık araziye inen askeri helikopterle Umut'a yol almaya başladık. Tunç Filo'nun desteğiyle, Kuzeyin Yıldızları karadeniz semalarının koruyuculuğunu üstlenmişti. İki yanımızda yer alan F-16 lar sayesinde sıkıntısız Umut'a ulaştık.

 

Umut'u hiç bir gelişimde bu kadar hareketli görmemiştim. Giriş çıkış yapan araçlar, iniş ve kalkış için düzenlenmiş alan hiç boş kalmıyordu. Zarar gören üslere destek ekipleri taşıyacak jetler peş peşine kalkış sağlıyordu.

 

Hızlı adımlarla inmiş ve Gökay Turan'ın bizi beklediği binaya doğru koşturmaya başlamıştık. İçeri adım attığımız da Bars Omarov, Said Abdulaziz ve ismini hatırlamadığım Cezayir üssünün lideri içerdeydi. Bars Omarov'un askıda olan kolu haricinde hiç birinde fiziksel bir ziyan yoktu.

 

Gökay Turan elinden fırlattığı telefonla ayaklandı ve yanıma gelip kollarının arasına aldı beni.

 

"Çok şükür sağ salim girdin."

 

"Durum ne?"

 

"Dün gece aynı saat aralıklarıyla patlamalar olmaya başlamış. İçeriye yerleşmiş bizden adamları vardı muhtemelen. Bombaları yerleştirdikleri bölgeler üst düzey görevlilerin girebileceği yerler. Uyarı patlamalarıydı, büyük zararlar yok. Umay gibi bir gerçek var yanında, her şekilde çıplağız. "

 

"Barbaros'dan haber var mı? Ulaşmamızın imkanı yok mu ona?"

Ağzı aralandı ama geri kapandı. Çenesi şiddetle seğiriyordu. Sonra ne düşündüyse bir an başı iki yana sallanıp daha kararlı baktı gözlerime.

 

"Haber gönderildi. Uygun bulursa bize ulaşır. Ulaşamıyorsa imkanları kısıtlıdır. O yüzden onu planına dahil etme. "

 

Elçi olarak sorumlulukları vardı Barbarosun. Belki öyle bir haldeydiki şu an yaşadıklarımızın zerresi bile ona erişmemişti. Anladığımı belirtmek için ağır ağır başımı salladım.

 

" Veronica'yı yuvadan aldırdınız mı? Umay yumuşak karnım olarak onu söylerse zarar görebilir."

 

"Onu düşündük. Getiriyorlar. Duhan da gelmek üzere."

 

İsmini duyduğum anda tüylerim diken diken olmuştu. En son ki yüzleşmemizden sonra nasıl bakardım yüzüne? Ama dayısına aşık kız çocuğu, olanları ortaya saçmama izin vermiyordu. Biliyorum böyle bir hatanın birlikte affının olmadığını. Canımı yakan dayıma kıyamayışım aptallığımdan mı yoksa o da giderse ailemden kimsenin kalmayışı mı ellerimi bağlıyor anlayamıyordum?

 

Elimi sıkan Alparslan'la kendime geldim. Şu an kendi zavallı psikolojimin derdine yanacak ne zamanım ne de enerjim vardı. Hırsımın gözlerime, kızıl bir perde çekmesinin önüne geçemiyordum.

 

Gece bir buçuk sularında Umut'a giren İsveç üssünün lideriyle herkes toplanmış bulunuyordu. Her zaman kaldığım odada düşüncelerimi tekrarlarken elimde ki kalemi yerine bırakıp üzerimi giymeye başladım. Saçlarımı sımsıkı bağladığım da Alparslan'ın telefonu çaldı. Gözlerime bakıp hoparlöre verdiği telefonu yatağın üzerine bırakmıştı.

 

"Alparslan, zamanım yok!"

 

Duyduğumuz sesle ikimizin de gözleri irice açıldı. Atılıp telefonu kavradı parmaklarım.

 

"Barbaros!!!"

 

"Şifa, üç gün sonra için Papa'ya özel yüzüğün kırılması için bir tören düzenlenecek. Halka açık gösterimde olacak olan bu törenle öldüğü duyurulacak. Ertesi gün şafakla Sistine Şapeli'nden beyaz duman ile yeni papanın duyurusu yapılacak. Bir duyuruyla Aziz Petrus Meydanı'nda yeni papanın halkına sesleneceği yayılacak her yere. Asillerin önderliğinde dünya üzerindeki tüm ekranları o sesleniş için kullanacaklar. Papa, öldüğünü ama Aziz Petrus'un ruhu ile yeniden doğduğunu duyuracak. Tüm Hristiyan alemini tek bir çatı altına toplanma çağrısında bulunacak. Öldüğüne dair görüntüler el altından basına sızdırılacak daha önceden. Ölümsüzlük ilanı sırasında insanları inandırmak için de gösteri olarak bedeninde kesik oluşturup herkesin görebileceği şekilde iyileşmesini izletecek. Ölümsüz olarak Tanrı tarafından hristiyanları koruma görevi verildiğini gösterip ortodoks ve katolikleri tek çatı da birleştirmeyi planlıyorlar. Ondan sonra ne yapacaklarını söylememe gerek yok sanırım. Diğer tüm dinleri ortadan kaldırmak için harekete geçecekler. Seni istiyor."

 

"Barbaros! Şahin..."

 

"Asillerin hepsi bir arada olacak. Son soya dokunamazsın ama hepsi orda olacak! Plandan vazgeçme! Şahini al Şifa."

 

Telefon bir anda kapandığında öylece kalakaldım. Asillerin hepsinin yan yana oluşunun benim için ne kadar önemli olduğunu biliyor. Barbaros ne planlıyorsak biliyor. Ama nasıl?

 

Bir süre ikimizde öylece bakıp kaldık. Sonra Alparslan hiç bir şey demeden ayaklanıp, bana da elini uzattı. Yüzünden ne demek istediğini anlamıştım. Aynı kararlı bakışlarla elini kavrayıp kalktım.

 

Bizi bekleyenlerin yanına doğru yürümeye başladık. Odaya girdiğimizde sekiz kişi bir masanın etrafında hararetli bir şekilde konuşuyordu. Bizi gördüklerinde anlık bir duraksama yaşadılar. Geçip bizim için ayrılan yerlere oturduk.

 

Hepsi söyleyeceklerim için hazırda bekliyordu. Başlatılacak bir savaş için an gözlüyorlardı sanki.

 

"Sizi bu kadar hızlı buraya gelmek durumunda bıraktığım için affedin. Yaşadığımız felaketi bir şekilde bertaraf etmek zorundayız ama önce sizden kararlarım karşısında durmayacağınıza dair söz almak istiyorum."

 

Fas üssünün lideri olduğunu hatırladığım Bahadır Ataev "neden bahsediyorsun?" sorusuyla tekrar bir uğultu başladı.

 

"Üç gün sonrası için Vatikan kendine bir oyun kurmuş. İlk olarak Papa'nın ölümüyle halkı bir şoka sokmayı planlıyorlar. Daha gün doğumuyla ise beyaz dumanla yeni papanın ilanını yapacaklar. Asillerin sağladığı güvenceyle dünya üzerindeki tüm ekranlardan yayın yapılacağını söyledi. Aziz Petrus Meydanı'nda halkına seslenecekmiş ve ölümsüzlüğünü ilan edecekmiş. Reenkarnasyon ile Aziz Petrusun ruhunun kendi bedeninde tekrar hayat bulduğunu ilan edecek. Hepiniz nedenini biliyorsunuz. Yapılan anlaşmaya anlık uyum sağladılar. Biz zaten en başından beri bunu farkındaydık. Sırf tüm asillere ulaşabilmek için onların oyununa ayak uydurduk. Şimdi hızlı bir atakla üsleri yakıp beni onlara mecbur bırakmayı planlıyorlar. Şahin için boyun eğdiğimi düşünsünler. Zamanlamayı iyi ayarlamalıyız. Papa'nın halkına seslendiği süre içerisinde karşı karşıya olmayı planlıyorum onlarla."

 

"Ne demek bu? Gidip teslim mi olacaksın?" Said Abdulazizin sözleri bıçak gibi kesti kelimelerimi. Onunla beraber Gökay Turan da "Barbaros iletişime geçti mi sizle?" diye sormuştu.

 

İlk olarak Said Abdulazize baktım.

"Onlar öyle sanacak." diye sorusuna cevap verdim. Sonra ise sabırsız bir bakışla gözlerimi tarayan Gökay Turana baktım.

 

"Evet çok kısa olsa da ulaştı bize."

 

"Ne söyledi?"

 

"Şahini almamızı istiyor, beni ayağına götürtmek için naaşını kullanmanın derdinde. Şimdi size sormak istediğim soruya gelelim. Ne yaparsam yapayım beni destekleyecek ve inanacak mısınız? Beni sorgulamadan kararlarıma uyacak mısınız?"

 

Gökay Turan gözlerini kısmış her bir kelimemi zihin süzgecinden elediğini belli eder gibi dinlemişti beni.

 

"Bize planının tamamını anlatmadan mı?"

 

Bars Omarov'a kayan bakışlarım. "Ne planlıyorsan söyle kızım." sözleriyle sağımda kalan İsveç üs liderine döndü.

 

"Şu sıralar en çok yerin kulağı var. Üzgünüm açık açık ne planladığımı söylemeyeceğim. Ama kanıma asla ihanet etmeyeceğimin yeminini ederim size. Bana güvenmenizden başka söyleyecek kelimem yok."

 

Bahadır Ataev "çok tehlikeli" diyerek başını sağa sola sallıyordu. Herkesle göz kontağı kurarak ne kadar kendimden emin olduğumu göstermeye çalıştım. Görsünler istiyordum. Gözlerimdeki cehennem ateşini görsünler ve beni engelleme adına tek bir adım bile atmasınlar.

 

Gördüler de...

 

Buna en büyük destek Gökay Turanın sorgusuz kabullenişiydi açıkcası.

Bir süre daha o odada kalmış sonra çıkmıştık. Dışarı adımımı attığım anda karşımda dikilen adamla kalakaldım. Duhan karşımdaydı ama bakışları ayaklarımdan yukarı çıkamadı.

 

"Kızım..."

 

"Şimdi değil. " diyerek kelimelerini bıçak gibi kestim. Hazırlanmam gerekiyordu. Veronica'yı görüp kokusunu hissetmeliydim. Sonra ise saklamaktan yorulduğum mucizemi babasıyla tanıştırmam gerekiyordu. Ne olacağını bilmediğimiz bir yola çıkmadan pişman olmak istemiyordum. Tehlikeli ve dikkat dağıtıcıydı ama ya bir daha söyleyecek zamanım olmazsa? Ben böylesi bir şeyle yüz yüze gelecek kadar güçlü değildim ki.

 

Beni sorgulamasını istemeden elinden tutup onu sürüklemeye başladım. Eğitim alanlarının ardında kalan büyük ormanlık alana doğru hızla yürüdük.

 

En son hep beraber olduğumuz anı düşündüm nedense. Ardımdan çekiştirdiğim adam hiç ses çıkarmadan beni takip ederken Veronica ve Barbarosun düğünü canlandı gözümde. Şahin de yanımızdaydı. Bütün gece oyun oynamıştı. Herkesle dalga geçip, uğraşmış, doya kana kahkaha atmıştı. Bizimle son zamanı olduğunu bildiği için miydi o coşkusu. Ayrılırken sımsıkı sarılmıştı bana. Son sarılışımız olduğunu bilsem bırakır mıydım hiç? Ama o bırakmıştı beni. İnandığı şifa dünyaya hüküm sürsün diye ayırmıştı kollarını benden.

 

"Buraya neden geldik perim? Umut'un açık arazisi olsa da dışarıda olmak güvenli değil. "

 

"Hep birlikte olduğumuz o son gece çok güzeldi değil mi?"

 

Alparslan niye durup dururken böyle bir şey söyledim çözemedi. Zaten delirmenin eşiğindeki ruh halime uyum sağlamak için hiç zorlamıyordu kelimeleriyle beni. Tedirgin bir bakışla yüzümü süzüp, onaylar gibi başını salladı.

 

"Öyleydi..."

 

Aramızdaki üç adımlık mesafeyi kapatıp, kirli sakallarının örttüğü yüzüne uzandım.

 

"Buraya seni bir şey söylemek için getirdim Alparslan. Ama ondan önce seni ne kadar sevdiğimi anlatmak istiyorum."

 

Parmaklarımın üzerine yükselip, derince bastırdım yanağına dudaklarımı.

 

"Perim..."

 

"Bizim hikayemizde ben hep senin aşkının bir adım gerisinde kaldım. "

 

"Böyle konuşma. Ben bir günden bir güne seni, sevgini sorgulamadım."

 

"Biliyorum benim güzel adamım. Ama dinle. Seni benden bir dinle."

 

Korku düştü harelerine. Sanki veda ediyormuşum gibi hissettiğini biliyordum. Ama benim ona bir vedam olamazdı. Ne o bensiz ne de ben onsuz kaldığımızda fazladan tek bir nefes almazdık.

 

"Sesin, beni karanlıkta ilk bulduğunda hissettim. Hiç bir şeyin artık eskisi gibi kalmayacağını içten içe biliyordum. Sonra öyle bir girdin ki hayatıma dünyam değişti. Duygularını paylaşmak, aşkını paylaşmak çok eşsiz bir şey Alparslan. Hangi kelime doğru yerde can bulur inan bilmiyorum. Kalbimi bu kadar kendine nasıl tutsak ettin inan bilmiyorum? Sadece varlığınla, aşkınla, nefesinle ve en acısı yokluğunla çok güzel terbiye oldum ben. Bir adam beni nasıl böylesi bir kadına dönüştürür hafsalam almıyor ama değişti Alparslan. Seninle geçen zamanlarda çok başka, sensiz geçen zamanın içinde ise bambaşka bir insan oldum. Herkes için bir projeyken senin için aşk olmak çok büyüleyici."

 

"Perim, güzel karım, can içim... Sen varsın diye varım ben."

 

"Şimdi senden bir şey isteyeceğim. Rızam dışında bir kere denedin o da yine benim içindi. Onun dışında bir kere bile yapmadın. Saygısızlık sayarım diye mi yoksa inancının çokluğundan mı bilmiyorum. Aklımın senden gizlediklerini görmeni istiyorum."

 

Kaşları çatıldı. Ne demek istediğimi ilk anlamadı ama hafızama girip kendi gözleriyle görmesini istediğim bir

şeyler olduğunu anladı.

 

"Ne ise sen söyle bana."

 

"Hayır, benim varlık sebebim. Bunu sen yap istiyorum."

 

Yüzümde gezinen kara irisleri zerre zerre dolaştı ve kararlılığımı sorguladı. Bir an bile kaçırmadım gözlerimi ondan. İki eli yüzümü kavrayıp alnını alnıma yasladı. Gözleri usul usul kapandığında ona uydum ve gözlerimi onun için kapadım.

 

Sislerin arasında gezen ayak sesleri hücrelerimde zonkluyordu. Sanki dalga dalga zihnimin her odacığında kayıyor ve ne aradığını bilmeden dolaşıyordu. Duhan'la mezarlıkta geçirdiğim anılarım canlandı gözlerimin altında, yanlış yerdeydi. Daha derinlere daldı sislerin içerisinden. Rüyalarıma kadar sızdı. Annemin yanımdaki varlığını fark etti, bir sarsıntı hissettim ruhumda. Beklemiyordu...

 

Sonra bana tebessüm edişini "kalk ayağa" sözleriyle hafifleyişini fark ettim. Sonra çok yaklaştı. Kendinin kolları karnımda sarılı olduğu ânâ daldı. biraz daha yoğunlaştı, biraz daha bedenimle bütünleşti ve kalbimin içerisinde atan kendi nabzını hissetti. Sakin, beni yatıştıran, rahatlatan atışlara kulak verdi. Daha sonra ise...

 

Onu buldu. Tıpkı beni bulduğu gibi kendi parçasının rahmimin içerisinde atan hızlı atışlarını buldu. Uçurumdan düşer gibi anılarımdan düşüp yer yüzüne çakıldı. Gözleri açıldığında dehşeti hissettim bakışlarında.

 

"Şifa..."

 

Seslenişine verecek bir karşılığım yoktu. Gözleri yuvasına sığmıyordu sanki. Sendeler gibi gerisin geri iki adım attı. Gözleri yüzüm ve karnım arasında gidip geldi. Ağzı aralandı ama ne diyeceğini bilemez bir şekilde geri kapandı.

 

"Şifa ben bir hayal mi gördüm? Ben bilmeden seni değil de bir hayalimi izledim?"

 

Dudaklarım kıvrıldı şaşkınlık kokan cümlelerine. Kurduğum hayalleri bile görebilirsin artık desem inanacaktı ama rahmimde atan nabzın gerçekliği sorgulatıyordu bildiklerini ona.

 

"Ne kadar hızlı değil mi?"

 

Eli karnıma gitti ama gözlerindeki dehşet kaybolmamıştı. Onu ilk kez bu kadar savunmasız ve titreyen bir halde görmüştüm. Sol gözünden kopup yüzüne aşağı kayan yaşı izledim.

 

"Gerçek mi?"

 

"Gerçek..."

 

"Bizim mi?"

 

"Bizim..."

 

Eli hâlâ titriyordu ama karnıma yaslamaktan da geri durmuyordu. Sonra dizlerinin üzerine çöküp, karnım yüzüyle aynı hizaya gelecek şekilde beni kendine çekti.

 

"Haftalardır hep aynı yerde. Hiç kıpırdamadı. Onun için mi?"

 

Bakışları nerdeyse derimi eritip, rahmimi çıplak gözleriyle görecek kadar yoğundu.

 

"Rahmimi sarmaladı, ayrılmıyor hiç."

 

"Bizim bebeğimiz... Kalbi atıyor Şifa."

 

Masumiyeti beni öldürüyor. Sesinde can bulan sevinç çığlıkları beni mahvediyor. İşte bu yüzden söyleyemedim ya ona. Şimdi aklı asla yerinde olamayacaktı. Şimdi endişelerine milyonlarca kat daha eklenmişti.

 

"Bizim bebeğimiz."

 

"Bu nasıl olur? Nasıl oldu? Sen yani, nasıl desem hep dikkatliydin."

 

"Yeterince değilmişim. Kayıp hafızandan kendimi alıp çıkarırken bir parçanı daha kendime katmışım."

 

Çok güçlü bir kahkaha döküldü dudaklarından. Karnımdaki titrek elleri daha sıkı beni kavrayıp, başını karnıma yasladı.

 

Bebeğine mi sarılıyorsun Alparslan? Onu bu kadar çabuk mu bağrına basıyorsun?

 

"Ah peri. Ben ne yapacağım seninle? Ömrümün tamamını şüküre adasam yine de ödeyemem borcumu. Baba olacağım ben. Allah'ım, Şifa bebeğimiz olacak."

 

Hala kendini inandırmaya çalışıyordu sanki. Sesi eminlikten uzak çıkıyordu. Sanki yüksek sesle söylerse gerçekliği hayale dönüşecekmiş gibi bir korku taşıyordu üzerinde.

 

"Burdasın... İnanamıyorum! Gerçekten burdasın. Bizi mi seçtin sen? Baban olarak beni mi istedin?"

 

Alnı yaslandı bu kez karnıma. Dudaklarından dökülenlerle benim de dudaklarım kıvrıldı. Nasıl bu kadar hızlı onu benimseyebilirsin? Elleri belimi sıkı sıkı kavramış bir halde bir süre öylece bekledi. İçinden taşan sevinci tenimde hissediyordum. Heyecanının tadı dilimdeydi sanki. Dudakları sürekli karnıma dokunuyordu. Alparslan saniyeler önce varlığını öğrendiği bebeğini öpüyordu.

 

Ve beklediğim oldu!

 

Dudakları karnımdayken bir anda kaskatı kesildi. Gerçekler bir anda doldu zihnine. İçini kaplayan sevinç saniyeler içinde büyük bir dehşete, tarifsiz bir korkuya bulandı. Bir anda kendini geriye atıp, kara gözlerindeki korkuyla hem karnıma hem bana baktı.

 

"Şifa! Şifa Allah kahretsin biz ne yaptık?"

 

Bağırtısı ağaçlar arasında hışırtılara neden oldu. Ona yakın olmak için bende yere çöküp, uzandım.

 

"Alparslan..."

 

"Biz ne yaptık? Allah belamı versin nasıl müsade ettim? Ona ya bir şey olursa! Kahretsin biz ne yaptık?"

 

Uzanıp ellerini kavradım hemen.

 

"Sakinleş! Beni dinle önce!"

 

"Biliyor muydun? Ondan haberin var mıydı?"

 

Bana ilk kez böyle bağırdı. Ama kızmadım ya da kırılmadım. İçinden taşan korku bu kadar güçlüyken hak vermemek elde değildi.

 

"Yemin ederim bilmiyordum! Şahin'in gittiği gün kalp atışlarını hissetmeye başladım. O günden beri ne yapacağımı bilmiyorum ama deva onu hiç bırakmıyor."

 

Elini kavrayıp tekrar karnıma yasladım.

 

"Bak sen söyledin hiç ayrılmıyor oradan diye onu koruyor Alparslan."

 

Korkunun örttüğü irisleri titredi, gerçek mi söylüyorum yüzümden ayrılmıyordu bakışları. Sonra ürkek bir ifade ile tekrar karnıma baktı.

 

"Hep orada hiç ayrılmıyor..."

 

Mırıldanır gibi kurmuştu bu cümleyi.

 

"Evet birtanem gerçekten hiç ayrılmıyor. Onu koruyor korkma onun için. Ben de çok endişelendim ama deva tüm varlığıyla onu sarmaladı."

 

Solukları düzene girmeye başladığında bakışları bir an bile karnımdan ayrılmıyordu. Ne yapması gerektiğini bilemediğinin farkındayım. Kafasının karmakarışık olduğunu görebiliyordum.

 

"Ben ne yapayım? Aklım durdu ne olur bir şey iste benden. Ne yapmam lazım ikiniz için?"

 

"Sadece yanımda olmana ihtiyacım var. Onunda, benim de tek ihtiyacımız senin hep yanımızda olman."

 

Dişi dudağını kıstırmış, hâlâ tam manasıyla düzene girmemiş nefesiyle gözlerim ve karnım arasında mekik dokudu bir süre. Sonra ise ağır ağır başını salladı.

 

"Peki şimdi ne olacak?"

 

"Bana ait olmayan her şeyden kurtulacağım Alparslan..."

 

******************

 

Her şey sarpa sarar da çâremiz kalmazsa dediğimiz planımıza en başından beri karşı olan adam, söz konusu bebeğimiz olunca herkesi harcamayı bir an bile düşünmemişti. Ben zaten ondan azıcık bile şüphe etmezdim. Ama yapacağımız şeyin sonuçlarının getirisini de hesaplayamıyorduk hiç birimiz.

 

İki gün boyunca beni odadan çıkarmadı. Neler yaptı bilmiyorum ama telefonu, konuşmaları asla susmadı. Her duşun sonunda bedenimden silinen izleri elindeki kalemle birer işaret bıraktım. Yerlerini unutmamın imkanı yoktu ama parmaklarım bunu yapmayı durduramıyordu.

 

Beklediğimiz haber ise gece iki de geldi. Bizim gibi onlar da benimle görüşmek ve beni kendilerine muhtaç bırakmak için Papa'nın hamlesini bekliyorlardı. Bu süreçte saldırıları durulmuştu. Sanırım ne isterlerse yapacağımızdan o kadar eminlerdi ki daha fazla yıkıma ihtiyaç duymadılar.

 

Beni ve Alparslan'ı almak için lüks bir uçak gönderildi. Kuyruğu ejderha sarılı bir uçak. Gökay Turan ve diğerleri endişe içerisindeydi ama bize güvenmekten de başka çareleri yoktu. Turanların ve Türk hükümetinin desteğiyle uçağın etrafını saran F-16 lara hiç sesleri çıkmadan onay verdiler. Bizi sıfır korunmayla oraya göndermeyi istemiyorlardı. Üs liderlerinden hiç birinin olmaması talimatını çiğnersek neler olabilir kestiremedikleri için buna da ben engel oldum. Gökay Turanın en zor kararı da bu oldu galiba. Geride kalmayı gururuna yediremiyordu. Bana güven diye kollarının arasına girdiğimde beni kaldıramayacağım utancın içine atma diye fısıldamıştı kulağıma.

 

Buluşma yerini Roma olarak belirlemeleri hiç şaşırtmadı bizi.

 

Saatler sonra Roma'ya iniş yaptık. Hâlâ gök yüzünde dolaşan F-16 ları yok saymaları gözümden kaçmıyordu. Hangi ülke bir başka ülkenin savaş uçaklarını semalarında bu kadar özgür uçururdu ki? Kendilerine olan güvenleri belki de en büyük hataları olacaktı.

 

Araçlar saatler sonra gösteri yapılacak Aziz Petrus Meydanında durdu. Etrafımızı saran adamlar ve ardımızdan gelen Turan ekibiyle Aziz Petrus Bazilikası'na yönlendirildik. Hiç konuşmadık ama Duhan ve Hakanın beş adım gerimden gelişini görmezden gelemezdim. Elini üzerimden çekmeyeceğini biliyordum. Kovsam bile gitmeyeceğine emindi kalbim.

 

Papa, halkına meydanda seslenecekti. Bize de gösteriyi muhtemelen Bazilikadan izleteceklerdi. Parmaklarıma dolanan parmaklarla başımı daha da kaldırdım.

 

Bazilikanın içerisinde attığımız her adım kırbaç şaklaması gibi duvarlara çarpıp bize geri dönüyordu. Yukarı çıkan geniş merdivenleri aştığımızda oldukça geniş bir alanı, o alanın baş köşesine kurulmuş tahtı gördük. Tahtta yaşını tahmin edemediğim bir adam oturmuştu. Sağ yanında ise simsiyah giysileri ve elektrik mavisi gözleriyle içimi titreten Umay vardı. Sol tarafında ellili yaşlarında, çelik gibi duruşa sahip bir adam yer alıyordu.

 

Taht bize göre daha yüksekte kalıyordu. Sağ tarafında üç sol tarafında iki, tahta göre daha az gösterişli koltuklarda beş adam oturmuş gözlerini üzerimizden ayırmıyorlardı. Hepsinin ortalama yaşlarını bilmeme rağmen duruşlarındaki diklik ve güç dudaklarımın kıvrılmasına neden oldu. Barbaros'un akciğer kanseri olduğunu söylediği asili sima olarak tanıyordum. Dünyayı parmağında oynatan bir ilaç deviydi kendisi ama kanser bedenini sararken hiç bir şey yapamamıştı. Yanında solunum tüpü yoktu. Bu tebessümümü daha güçlü bir hâle taşıdı.

 

Tahtın sahibi ellerini çırpmaya başladı. Alkışları çınlama olarak doldurdu her yeri. Yüzündeki sevinç midemi bulandırıyordu. Gözlerindeki şu parlaklık soğuk soğuk terlememe neden oluyordu.

 

"Sonunda... Sonunda yaşam mucizesi. Seninle tanışabilmek için tam yirmi dört yıldır bekliyorum. Beni bu kadar bekletmemeliydin."

 

Yüzümde, vücudumda delirmiş gibi dolaştı bakışları. Hayranlık akan irislerini söküp, ellerimle parçalama isteğimi zaptetmek o kadar zordu ki.

 

"Ben de sabırla bekledim bugünü. "

 

Sözlerim onu güldürmüştü.

 

"Michael ona bir bak! Aman Tanrım, onu görüyor musun? Büyüleyici! Ah asla bu kadar olabileceğini düşünmemiştim. Onu senden nasıl sakladıkları hep aklımı karıştırırdı ama o kadar haklılar ki! Tanrım gözlerini görüyor musun?"

 

Yanı başında zerre mimik kullanmadan dikilen adam da yüzümden bir an bile ayırmıyordu bakışlarını.

 

"Güneşin tüm varlığını onu saklamaya adamasını bende çok iyi anlıyorum ekselansları. Böylesi bir hazine erişilmez olmalıydı."

 

Bir kahkaha daha çınladı mermer kaplı geniş alanda. Sesi eko yapıp, kulağıma doldukça delirmenin eşiğinde dolaştım. Ona saldırmamak için o kadar sıkıyordum ki kendimi Alparslan elimi tutmasa dayanamazdım.

 

"Ben seni erkek zannederken bu kadar güzel bir kadın olacağını nasıl düşünemem? Gerçekten Hare mucizeleri şekillendiren, muazzam bir kadındı."

 

Gözleri bendeydi ama muhatabı yanındaki köpeğiydi. O da zerre bakışlarını ayırmadan beni izliyordu. Mimiksiz bir robottan farksızdı suratı.

 

"Evet...Aklıyla beni kendine hayran bıraktığı çok fazla şey var."

 

"Söylesene Michael gerçekten muazzam görünmüyor mu? Gözlerine baktıkça büyüleniyorum..."

 

Alparslanın içini yaran öfkenin bir eşi de bendeydi. Beni zaptetmeye çalışan oyken bir anda ben asıldım eline. Hırçın hisleri karnımı deşiyordu şimdide. Sadece sakinleş diye fısıldadım zihnine.

 

"Evet majesteleri... O kusursuz."

 

Yine uğursuz sesiyle bir kahkaha atıp tüylerimi yerinden oynattı.

 

"Görüyor musun Alita? Hiç bir dişi varlığa gözünün kenarıyla bakmayan Michael bile yaşam pınarının büyüsüne anında kapıldı."

 

Gözlerim Umay'a kaydığında dimdik bana bakıyordu. Sanki yanı başındaki adam ona seslenmiyormuş gibi.

 

"Onun gücü ve güzelliği annemin eseri ekselansları. Michaele katılıyorum, o büyüleyici."

 

Yönünü Umaya çeviren ve başını yana yatırıp sinsi bir ifadeyle gülümseyen adam hayıflanır gibi bir ses çıkardı.

 

"Ah kızım... Sana 'baba' dedirtmeyi başaramayacak mıyım ben? Neyse ki sadakatinin bana olduğunu kanıtladın da zamanla bu küçük pürüzün de ortadan kalkacağına inanıyorum."

 

Alparslan ve benim Umay'a saplanmış bakışlarımı eğlenerek izliyordu. Eminim ardımda kalan iki adam da nefretle bakıyordu ona.

 

"Sana ulaşmak için biraz kan dökmem gerekti Güneşin amacı. Umarım kan görmek senin için hassas bir görüntü değildir. Benim tatlı kızım, yanında gelirken hediye olarak kimi getirmiş? Birliğin onu kaybettiği için bir miktar hüzünlü olabilir. Işıklar kutsasın onu, oldukça sağlam bir iradesi vardı. Sana muhteşem bir sadakatle bağlı oluşunu taktir etmediğimi düşünme lütfen. Sana olan inancı lütuf gibi."

 

Boğazıma sağladığı bıçağı çevirirken canım ne kadar yanıyor göstermemek öyle zordu ki. Şahinden bir hiçmiş gibi bahsedişi yüzünden bembeyaz mermerleri kana bulayasım geliyordu.

 

"Sadakatinden asla şüpheye düşmedim. O da benim sadakatimden şüphe duymaz zaten. Onu almaya geleceğimi biliyordu."

 

Gözlerimden zerre acı izi okumasına izin vermeden Umaya baktım bu kez.

 

"Nasılsın Umay? Yada Alita! Şahinin boğazını kesme görevini sen üstlenmemişsin."

 

Umay da bir an bile yüzünden his geçmesine izin vermedi.

 

"Elimi kana bulamayı pek sevmem. Tırnaklarımın arasından çıkarmak zor oluyor."

 

"Yeterince keyif verdi mi peki?"

 

Umay düşünür gibi tek gözünü kısmıştı.

 

"Beni az çok biliyorsun yaşam pınarı. Amaca giden yolda feda edemeyeceğim kimse yok."

 

Dişlerim sızlıyordu. Nefretim o kadar büyüdü ki ona saldırmamak çok güçtü.

 

"Annen seni görse utançtan yüzüne bakmazdı muhtemelen. Seni asla affetmeyeceğim Alita! Tek ziyaret ettiğin mezar artık sana haram. Şehrine bile ayak basmayacaksın! Ben nasıl istersem öyle yaşayan bir hizmetkar olacaksın artık!"

 

Umay istediği kadar hislerini örtsün ben kaskatı kesilen omuzlarından anlıyordum onu. Babamın mezarı artık ona yasaktı ve adımı bile değmeyecekti toprağına. Bunun yanı sıra ise ekselans kaşlarını kaldırarak bu emin duruşumu sorguladı. Gözlerinde anlık da olsa geçen soru işaretlerini yakalamıştım. Benden beklediği bu değildi. Kafasına kuşkuyu ektim, bu da dudağımda minicik bir kıvrılma oluşturdu. Gözleri dikkatle beni ölçerken bu kez Alparslana çevirdi bakışlarını. Dişleri görünecek şekilde gülümseyip, Alparslanı süzdü.

 

"Nasılsın Cuntos? Seni iyi ağırlayamadığımız için mi bizi terk ettin? Halbuki yaşam pınarı kadar hayran bırakmıştı iraden beni kendine."

 

"Oldukça sıkıcıydın. Ejderha sikine benzeyen suratına daha fazla katlanamayacağımı fark ettiğimde bende oyundan çıktım. Nasıl olduğunu bile anlaymadığın şekilde beni kaybetmek orospu çocuğu egonu sarstı mı?"

 

Alparslan sırıtışını bozmadan cümlesini tamamladı. Ekselans son söylediğiyle öfkelense de bunu gizlemeyi iyi biliyordu. Uğursuz sesi sürekli kahkaha atmak için yükselip beni sinir ediyordu.

 

"Cuntos bu nezaketten yoksun ağzını ne yapacağız senin? Seninle muhabbetlerimiz hep küfürle eşlik etmen üzerine mi ilerleyecek bizim? Ayrıca gerçekten taktir ettim gidişini. Sizi hafife almamam gerektiğini net olarak tam o an fark ettim. Umarım taktirlerimi aldıktan sonra küfürsüz iletişim kurabiliriz seninle."

 

Alparslanın kanı öfkeyle kaynasa da sesi tek düzeydi. Onun hisleriyle bu denli bütün olmasam asla dışına bakarak nefretini göremezdim.

 

"Ben pek nezaket sevmiyorum. Orospu çocuğuna orospu çocuğu diyeceksin. Öyle değil mi amına kodumun orospu çocuğu?"

 

Sanki iltifat duyuyormuş gibi büyük bir gülümsemeyle Alparslan'ı dinledi ve 'boşver' der gibi elini sağa sola salladı.

 

"Ne yapalım biz de seni böyle kabullenir ve severiz Cuntos. Ama hanımefendilerin bulunduğu bir ortamda küfür hiç yakışık alan bir tavır değil. Yakışıklı bir gençsin lakin bu güzel kadın nezaketle örtülmüş bir erkeği hak ediyor."

 

Bana öyle mide bulandırıcı bir ifadeyle baktı ki safra boğazımı yaktı.

 

"Senin ölünü dirini sikerim erkek orospusu! Git kendini kime siktiriyorsan siktir çek o gözlerini üzerinden!"

 

Çınlamayı andıran kahkahayı yine duydu kulaklarım ve bir kez daha varlığına lanet okudum.

 

"Ah... Gerçekten muazzam. Siz aşkla da bağlısınız birbirinize."

 

Hayret yüklü yüzü Umaya çevrildi. Başı kınar gibi iki yana sallandı.

 

"Bana bu detayı anlatmamış olmana inanamıyorum."

 

Umay bir an bile benden ayırmıyordu gözlerini.

 

"Önemsenecek, kayda alınacak değerde bir bilgi değildi. Böyle ucuz bir bağdan bahsederek ekselanslarının değerli zamanını harcamak istemedim. Çocukca hislerle oyun oynuyorlar!"

 

Alparslanın hırıltıyı andıran sesi duyuldu. Tırnaklarım eline geçecek kadar saplandı derisine. Ekselans gözlerini üçümüzün arasında dolaştırdı bu kez.

 

Bakışları gözlerimi çekmediğim Umay'a ve bana döndü. Şeytani yüzüne hiç yakışmayacak masumlukta bakışlarla cık-cık seslerini bana duyurmaya çalıştı.

 

"Sanırım Alita sizin için büyük bir hüsran oldu. İnanmayacaksınız ama varlığı benim için de çok büyük bir şoktu. Hare'nin onu benden nasıl bu kadar zaman saklayabildiğine hâlâ inanamıyorum."

 

Gözlerim dikkatle bizi izleyenlerin arasında dolaşıp, tekrar aynı kişide sabitlendi. Tek kaşım kalkmış, yüzümde eğreti durduğuna emin olduğum bir gülümseme canlanmıştı.

 

"Bu konuya değinmenizden hoşlandım. Doktorla nasıl bir araya geldiğinizi çok merak ediyorum."

 

Onunla sohbet ediyor olmam hoşuna gitti. Gözlerindeki kıvılcımlar alenen ortadaydı. Üstelik Alparslan da sinirini kontrol edemeyecek haldeydi. Zihnimi sızlatırcasına onunla konuşma! diyen öfkeli sesini yok saymaya çalıştım.

 

"Evet... İşte sormanı istediğim soru da geldi. Seninle sohbetin keyifli olacağını görür görmez hissetmiştim biliyor musun? Ve ben hisleri konusunda muazzam yaratılmış bir ilahım."

 

"Kendinizi övmeyi es geçerseniz sorumun cevabını bekliyorum!"

 

Kıkırtıyı andıran bir ses çıkardı ve yanındaki adama bir bakış attı. Yüzünde taktir eder gibi bir ifade vardı.

 

"Hayatta tesadüf diye bir şey yoktur biliyor musun yaşam pınarı? Ben babasının üretmeyi planladığı ilaç için peşine düşmüştüm ama Tanrı bana çok daha büyük bir hazineyi keşfetmem için fırsat tanıdı. Hare daha yirmi yaşında bir kadın olmasına rağmen muazzam bir zekaya ve babasının sınırlarını aşan bir yeteneğe sahipti. Onunla tanışmak ve onu kendime aşık etmek hiç zor olmadı."

 

Duraksadı. Kaşları hafif çatılıp, yüzümü araştırır gibi inceledi. Yaslandığı tahtından öne doğru eğilip, parmakları çenesini okşamıştı.

 

"Bu kalbini kırıyor mu Güneşin amacı? Size ihanet eden asıl kişinin zaten bu projenin sahibi olan kadın olması, nasıl desem incitiyor mu seni?"

 

Evet bu beni çok yaralamıştı. Onun bildiğinin aksine ben bu hikayeyi çok daha önce öğrenmiştim. Doktorun, aşık olduğu adama bilmeden ya da bilerek planladığı projesini söylemesi ona sonuna kadar güvenen annem için bir hayal kırıklığı olmuştu.

 

Ben, bizi ve projeyi onlara ifşa edeni içimizde ararken projenin sahibini hiç düşünmemiştim.

 

"Babası için kızına yaklaştınız ve o da size öylece planlarından bahsetti öyle mi?"

 

Olabilecek en naif hareketlerle bacak bacak üzerine attı.

 

"Aslında tam olarak öyle değil. İlk adım olarak senin söylediğin gibi ilerledim ama sonra Hare'nin gözlerindeki ateş çok cezbetti beni. Otuz iki yaşındaki bir adam olarak yirmi yaşında taptaze bir kadının aşkı oldukça hoşuma gitti. Sonra aşkı ve hayata geçirmeyi arzu ettiği projesine dair anlattıkları beni büyüledi. Mucizevi bir şey hayal ediyordu benim küçüğüm. Ve o mucize için zihni mükemmel bir plan oluşturmuştu. İşte o an anladım yanlış kişinin peşinde olduğumuzu. Oradan sonra her anımda onu projesi için yüreklendirdim ve hayata geçirişini gün be gün izledim. Ama on yıl sonra bir anda her şey değişti. Benden uzaklaştı ve ona ulaşabileceğim tüm kanalları kapattı. Nasıl olduğu, onunla beraber sırra karıştı muhtemelen ama benim neden yanında olduğumu öğrenmiş oldu. Üstelik tarihler dikkate alınırsa Alita'ya hamile kaldığı bir zaman olması da oldukça manidar. Yıllar sonra ondan aldığım tek haber bebeğin döllendiği ve muhtemelen erkek olacağıydı. Ah o anki heyecanımı görmeliydin yaşam pınarı. Gurur duydum onunla. Başaracağına olan inancım tamdı ama bunu sesli duymak çıldırtıcı bir sevinç bahşetti bana. Benim küçüğüm bana hizmet etmek için tüm ömrünü verdi. Bu kaderin bize yazdığı en kıymetli yazgıydı. O bana hizmet etmek için doğduğunu anlamadı ama ben biliyordum. Yoksa karşıma çıkması mümkün müydü böyle bir hayalin?"

 

Doktor o zamanlar ne yaşamıştı çok merak ediyordum. Nasıl öğrenmişti mesela bu şeytanın gerçek yüzünü.

 

"Sonra ne oldu?"

 

"Ah o kadın. İnsana aklını kaybettirecek bir kadın olduğunu söylemiş miydim? Ona ulaşmak için şu kadarcık bir an lazımdı bana ve o ne yaptı. Ona ulaşacağımı anladığında kendiyle beraber tüm ekibini yok etti. Onu kaybetmiş olmak ve ne aşamada olduğunu bilemediğim projenin sinirini tahayyül bile edemezsin yaşam pınarı. Onun düşündüğünün aksine ben onu sevmiştim. Benden bana ait olanı gizledi ve bana ait olan bedenini yok etti. Sonsuz uykusunda büyük bir azabı hak ediyor."

 

"Sevginize emin olsaydı sizi terk etmezdi."

 

Başını yana yatırıp gözlerime baktı derin derin. Yetmiş sekiz yaşındaki bir adama göre ne kadar parlak bir yüze sahipti öyle?

 

"Haklısın... Onu sevdiğim bir gerçek ama ben hiç bir şeyi güce duyduğum tutku kadar sevemem. Sanırım bunu fark etti. Düşünsene yaşam pınarı... Kendi ayaklarınla bana getirdiğin güç sayesinde tüm insan ırkının efendisi olacağım. Benim bir üstüm yok, benden daha güçlü hiç bir şey yok. Yaratılmamın sebebi olan amaç için varsınız hepiniz ve ben o amacın ta kendisiyim. İnsanlar görmedikleri bir tanrıya inanmak zorunda değil artık. Ben varım. Onların ilahı olarak ben varım. Görebilirler, varlığımı inkar edecek hiç kimse olamaz artık. Bana dua edecekler. Bana yalvaracaklar ve hayal ettikleri her şeyi gerçekleştirmem için bana diz çökecekler. Kulağa bir senfoni gibi gelmiyor mu sözlerim sence de?"

 

"Bu kadar eminsiniz yani onu size koşulsuz vereceğimden."

 

"Oldukça eminim yaşam pınarı. Sen zaafları olan bir insansın. Güç elinde olsa bile kullanamazsın ki. Mesela Umut adını verdiğiniz yerleşkeyi başlarına yıkmam saniyelerimi bile almaz. Biliyorsun değil mi? Ya da annen yerine koyduğun İngiliz kadını, ardında duran mavi gözlü keskin nişancıyı ve hatta dayını... Bunları yok etmem iki dudağımın arasında."

 

Daha kelimeleri bitmeden yine avuçlarını bir birine çarpmaya başladı. Alkış sesi sinirlerimi bozuyordu.

 

"Evet beklenilen an geldi yaşam pınarı. Lütfen, seni buraya bunu izlemen için getirttim. İzle ve Papa'nın gösterisinden sonra yeryüzünün yerinden oynamasına tanık ol. O da benim küçük hizmetkarlarımdan yalnızca biri. Benim için yaptıklarına şahit olmanı hayal etmek çok büyük bir keyifti."

 

Onu öldüreceğim!!!

 

Alparslanın nefret yüklü sesi tekrar yankılandı kulaklarımda. Ama Duhan ve Gökay Turan buraya gelmeden önce ondan bir söz istemişlerdi. Buna sadık kalacağını biliyordum. Şu an ki siniri de tam olarak bunun yüzündendi ya.

 

Biz konuşurken meydan hazırlanmıştı. Her açıya yerleşen kameralar dünya üzerindeki tüm ekranlara canlı yayın sağlıyordu şu anda.

 

"Michael! Her şey istediğim kusursuzlukta değil mi sevgili hizmetkarım?"

 

Yanında dikilen adam sol kulağına dokundu bir kaç saniye. Sonra bende olan bakışları efendisine çevrildi.

 

"Yayın akışını başlatıyoruz ekselansları. Ve hiç endişeniz olmasın. Üç gündür dünya üzerindeki en fakir kentlere bile ekranlar yerleştirildi. İzlemeyen kimsenin kalmamasını garantilediler. Gören her göz size biat etmesini öğrenecek."

 

Evet bende bunu istiyordum işte. İzlemeyen kimse kalmamalıydı. Duydukları ekselansın gülümsemesine gülümseme kattı.

 

Ardımızda kalan açıklık Papanın gösterisini en iyi şekilde izlememiz için çıplaktı. Papa, kardinaller eşliğinde oldukça gösterişli kıyafetlerinin içerisinde, boyu en az bir metre daha yükseltilmiş asasıyla adım adım meydanın ortasına ilerledi. Halkın öldü bildiği adamı karşılarında görmesi eminim şok etkisi yaratmıştır. İstemsiz adımlarım onu daha iyi görebilmek için hareket etmeye başladı. Alparslan da benimle beraber yaklaşmıştı altımızda sergilenen gösteriye.

 

Etrafını saran kardinal üyelerinin yüzleri görünmüyordu. Ağır ve gösterişli kıyafetlerinin içerisinde tenlerini dahi göstermiyorlardı.

 

Emek emek hazırlandığı gösterisine başladı.

 

"Sevgili kardeşlerim, evlatlarım... Biliyorum varlığımın şu anda burada oluşu sizi oldukça heyecanlandırdı. Ben Tanrı'nın seçtiği kutsal bir yolda hizmet etmek için aciz bedenimi taşıyan ruhumu özgürlüğe uğurladım ve yine Tanrı'nın himayesinde bir lütufla ödüllendirildim."

 

Sesi evrene ulaşmak ister gibi gür ve çarpıcıydı. Kendinden emin duruşu, dünyaya seslenişindeki özgüvene tek kaşımı kaldırarak seyirci oldum. İnsanlar onu en son yaşlı ve hastalıklı bir görüntüyle hatırlıyorlardı. Ama şu anki adam oldukça dinç ve sağlıklı bir görüntü sunuyordu.

 

" Ben on iki havariden biri ve İsa'nın varisiyim. Tanrı yeryüzüne oğlundan önce yol gösterici olmam için beni gönderdi. Ben Aziz Petrus olarak Tanrı'nın lütfuyla ve ölümsüzlük zırhıyla kuşanarak dengesi bozulan dünyamızı tekrar dengeye sokmak için gönderildim. Seslenişime kulak verin kardeşlerim. Günahkar kulların asiliğiyle birbirimizden koparıldık. İnancımız sömürüldü, istismara uğradık. Ama zaman birleşme vakti. Zaman tüm hristiyan aleminin tek bir çatı altında toplanma vakti."

 

Sesini yükseltebildiği kadar yükseltti. Arkasından yaklaşan iki kardinal üyesi üzerindeki mücevherlerle işlenmiş palliumu çıkarmasını sağladılar. geri geri adım atan iki kardinalden sonra elinin üzerinde saygıyla taşıdığı hançerle başka bir üye yaklaştı. Papa hançeri alıp herkesin gördüğünden emin olmak için gökyüzüne doğru kaldırdı.

"Size ölümsüzlük zırhıyla kuşatılmış bedenimi kanıtlamak ve Tanrı'ya edeceğiniz hizmette yanılgıya düşmemeniz için kanıtlarla geldim."

 

O, çıplak kolunu havaya kaldırıp şovuna devam ederken bende tenimi sıkan kıyafetimin fermuarını hiç acele etmeden aşağı kaydırmaya başladım.

 

"Bu kısmı sakın kaçırma yaşam pınarı. İnan o kadar heyecanla bekledim ki şu anı."

 

Sözlerini duysam bile dönüp ardıma bakmadım. Kargo pantolonumun yan cebinde bekleyen enjektörü parmaklarım kavradı. Kromun soğukluğu ve camın pürüzsüzlüğü avucumun içerisindeydi.

 

Ardımda nefes almaz gibi bir sükutla gösteriyi izleyenleri yok sayıp asıl muhatabıma seslendim.

Sesimin olabildiğine güçlü çıkmasını istiyordum.

 

"Umay!!!"

 

"Söyle yaşam pınarı..."

 

Sesi hep böyle duygusuzdu işte. Belki de onun en güçlü silahı da duygularını yok edebilmesiydi.

 

"İhanet nasıl bir his?"

 

Bir kaç saniye sesi çıkmadı.

 

"Kime olduğuna bağlı yaşam pınarı?"

 

Bakışlarım aşağıdaki gösteriden ayrılmıyordu bir an bile.

 

"Kime ihanet edersen canın çok yanardı?"

 

Yüzlerimiz birbirine değmemişti ama aramızda geçen konuşma herkesin ilgisini çekmişti ki müdahale etmediler.

 

"Bana baba olmuş birine ihanet etsem canım çok yanardı galiba."

 

İşte o zaman papadan ayırmadığım gözlerim ona döndü ve bana dimdik bakan gözleriyle çarpıştı. Yan tarafında keyifle konuşmamızı dinleyen adam Umay'ın kelimeleriyle mest olmuştu sanki. Gerçekten Umay'ın onu baba olarak kabul etmesini arzuluyordu.

 

"Hadi ama hanımlar asıl gösteri sırasında konuşulmaz. Daha sonra hesaplaşırsınız benim güzel kızım."

 

Tekrar meydana döndü bakışlarımız. Papa koluna hançeri boydan boya sürmüştü. Kan dirseğinden aşağı akarken çekim yapan kameralar oldukça yakınına gelerek yaranın gerçekliğini halka kanıtlamayı planlıyordu resmen. Özellikle bembeyaz seçilen kıyafeti saniyeler içinde al kanlara bulandı.

 

Yine yüksek sesi meydanda yankılandı.

 

"Bir çok insanı kan kaybından öldürecek derinlikteki bu yara benim bedenimde dakikalar içerisinde yeniden şekillenecek ve izi bile kalmayacak bir hale dönüşecek. İşte bu Tanrının insanlara son merhamet çağrısı. Hristiyan kardeşlerim, Tanrının ve İsa'nın yolundan şaşan yolunuzu bulun ve beni takip edin. Sizi son kez uyarmak için Tanrı tarafından gönderildim onun merhametine sığının ve bana biat edin!!!!"

 

Cümleleri devam ederken akan kan duruldu, hâlâ kameralar yakından yarayı çekiyordu. Yara yavaş yavaş iyileşmeye başladı. O derin yarık pembe bir iz halini alana kadar canlı yayın yarayı gösterdi. Bir kardinal neredeyse sürünür adımlarla yaklaşmış, tenini boyayan kızıl kanı elindeki bembeyaz pamukla temizlemiş ve yaradan kalanların daha net görünmesi için saniyeler içinde geri çekilmişti. Papa yüzünde huşu dolu bir gülümsemeyle onu çeken tüm kameraların merceğine baktı. Onu izleyen tüm insan ırkıyla göz göze gelmeyi planlıyordu muhtemelen.

 

"İşte bu gördüğünüz bir mucizedir kardeşlerim. Tanrının insanlara kanıt olarak sunduğu bir mucize. Bana gelin ve size kendimi defalarca kanıtlamamı izleyin. Bana gelin ve ölümsüzlükle kutsanan ruhuma biat etmekten geri durmayın. Varlığınızı Hristiyan bayrağı altında toplamaktan korkmayın. Size cennetin vaadi ile geldim. Benim yolumu yol bilecek, kelimelerimin inançlısı olacak her kardeşime Tanrı'nın izniyle cenneti müjdeliyorum."

 

Eminim seyredenler şok geçiriyordu şu an. Orta çağda hüküm sürmüş kilise gerçeği 21.yüzyılda da hortlayacaktı demek. Tabi buna ben izin verirsem!

 

Yarı yarıya açılmış kıyafetimi zerre tereddüt göstermeden tamemen çıkardım üzerimden. Sporcu atleti dışında üst bedenim çıplaktı. Bu beni rahatsız etmedi ama.

 

Elimdeki enjektörü iki göğsümün arasında kalan ve varlığını somut hale getirmek için karaladığım bölgeye doğru itişimi bir tek Alparslan fark etti. Geri kalan herkes sırtımla bakışıyordu zira.

 

Enjektör bedenimden ayrılan devamın kozasına daldığında soluğumu tuttum. Zehrin sarmaladığı deva kozası can çekişiyordu bedenimde. Onun benle olan tüm bağını koparmak için zerre merhamet göstermedim. Enjektörün içi bembeyaz katranla dolduğunda iğnenin ucu hızla bedeninden ayrıldı. Anlık rahatlama yayılan vücudum sersemlemişti. Zehrin vücudumdan eksilişi her hücreme ilaç gibi gelmişti.

 

Bedenimden yaka yaka çıkan parçayla dermanım kesilecek gibi oldu ama dik durmamı gerektiren çok büyük nedenlerim vardı.

 

Elimdeki enjektörde yer alan zehir bulanmış koza kalıntısı papaya gönderdiğim zehir saklı devamın artığıydı. Zehirin gücüne boyun eğmemek için bedenimde bıraktığı son güç parçasıydı. Benden alıp, kendine ölümsüzlük mucizesi olarak aktardığı devamın artık iki beden arasında bağı kalmamıştı.

 

Şimdi dünyadaki her insana cennet ve ölümsüzlük vaadiyle gelen adamın nasıl yok oluşunu yine onların düzeneğiyle izletme vaktiydi. Gerisin geri dönüp kendine ekselans dedirten alçağın gözlerine bakarak elimdeki enjektörün içerisinde yer alan sıvıyı yere boşalttım. Bembeyaz mermer zemine yayılan süt kadar beyaz bu artığın ne olduğunu tabi ki anlamadılar.

 

Ama meydandan yükselen seslerle bir kral gibi kurulduğu koltuktan hışımla kalkıp daha iyi görebilmek için ileri adımladı. Meydanın ortasında dünyaya büyük vaadlerle seslenen adam devanın vücudumdan çekilen zerreleriyle zehire teslim olmuştu. Şu anda her hücresini kaplayan zehir organlarını çürütüyor ve parçalanmalarını sağlıyordu. Ağzından kusarak dökmeye başladığı organlarıyla dizlerinin üzerine çökmüş, ellerini yere yaslamış bir halde kanlı parçalarını döküyordu.

 

Dehşetle olanları izliyorlardı hâlâ. Yükselen sesler, bağırtılar, tahminimce hemen kesilen yayın derken dakikalar içinde büyük bir kaosa bulandı meydan. Bense sadece düşmanıma bakıyordum.

 

Dehşetle örtülmüş yüzü neler olduğunu idrak edemedi. Gözleri yuvalarında dönüyor, aşağıdaki karmaşaya ve bana odaklanmaya çalışıyordu.

 

"NASIL? BU NASIL MÜMKÜN OLABİLİR???"

 

Bağırtısı tüm duvarlara çarptı. Defalarca tekrarlayan bir eko yankılandı. Bense gözlerimi bile kırpmadan onu izliyordum. Elim bir an bile tereddüt etmeden sol omzumda, eklem bağımın altında uyuyan kozaya dokundu. Ordaki çarpı işareti de solmuş bir siyahlıkla belliydi. İğnenin ucu zerre tereddüt barındırmadan içine daldı. Bunu hep yapıyormuşum gibi seriydi hareketlerim. Nefretim zehrin bedenime verdiği ağrıları uyuşturuyordu. Dudaklarım kıvrıldı. Gözlerim dehşetle aralanmış gözlerden ayrılmadan kozayı omzundaki yuvasından ayırdı. Mermer zemin tekrar süt balçığına bulandı. Saniyeler geçmemişken solumda kalan iki koltuktan birinde oturan asil üyelerden biri şiddetle öksürmeye, ağzından kanlı parçalar dökmeye başladı.

 

"Sakın olduğun yerden hareket etme!!!"

 

Bir anda herkes oturdukları küçük tahtlarından ayaklanmışlardı. Gölgelerde hazır bekleyen ve anında ortaya çıkan korumalarına Alparslan elini kaldırarak dur ikazında bulundu.

 

"İtlerin olduğu yerde kalsın ejder bastonlu sikik! Tek adım sonrasında kan kusan sen olursun!!!!"

 

Alparslanın sesi onun sesinden daha güçlü çıkmıştı. Kulaklarımızı sızlatacak kadar da her mermere kırbaç gibi çarpmıştı. Bense sadece karşımdaki düşmana bakıyordum. Benden her şeyimi alan, beni ailemsiz, Şahinsiz bırakan iblisten ayırmıyordum irislerimi.

 

"Olduğunuz YERDE KALIN!!! EFENDİYİ KİMSE RİSKE ATMAYACAK!"

 

Kınayıcı bir nefes bıraktım. Efendisi için korkuya kapılmış köpeğe anlık gözlerim değdi ama hızla çekildi.

 

"Efendinizin köpeğini dinleyin. Yoksa ciğerleri çürürken izlemek zorunda kalırsınız."

 

Sesim bir şarkı kadar ezgili çıktı. Sol elim ise boynumun altındaki küçük çukuru okşadı. Biliyordu! Neye dokunduğumu, parmaklarımın neyi okşadığını biliyordu.

 

"Kimse kıpırdamayacak yerinden!"

 

Zorla kurulmuş bir cümleyle dişlerim görünesi bir gülümseme yeşerttim. Hâlâ şiddetli öksürükler,boğulma yüzünden çıkan hırıltılar, mermere dökülen kanlı organ parçalarını duyabiliyorduk. Ekselans benden bakışlarını ayırmasa da diğer dört asil, korkuyla boşalan o koltuğu izliyordu. Çırpınışlar son bulmaya, ruhunun bedeninden ayrılmasına hepsi tanıklık etti. Bense yanı başımda bir adam tüm varlığını parça parça kusarak can vermiyormuş kadar sakindim.

 

İntikamını alıyorum Şahin. Beni görüyor musun?

 

"İnsanlar çok aptal değil mi majesteleri? Hiç tarihten ders çıkaramıyorlar. Biraz önce dünyaya cennet vaat eden adam kendi çürümüş organlarını kusarak öldü. Ve bunu da tüm dünyaya kendi kurduğu planla izletti. Halbuki Tanrı olduğunu ilan eden Nemrud'u da bir sinek katletmemiş miydi? Başını duvarlara çarparak parçalamış ve kendi ölümünü kendi elleriyle sağlamamış mıydı? "

 

Bakışları bir anlık ölüp gidene değse de hızla bana geri dönmüştü. Gözlerinin içerisine bakarak hangisine ait olduğunu unutmamak için işaretleyip durduğum yerlerimde parmaklarım gezdi. Elimdeki enjektörü bu kez de sağ omzumun eklem bölgesine sokarak, orada gününün dolmasını bekleyen parçayı da enjektörün içerisine doldurdum. Yüzüm sağda korkuyla beni izleyen gözlere dokundu.

 

"Hiç bir şeye bağlı kalmadan nefes almak..."

 

Derince bir nefes çektim. Her yeri kaplayan kan kokusu sanki bir çiçek bahçesiymiş gibi ciğerlerimi o kokuyla doldurdum.

 

"İnsanları kendinize bağımlı kılıp sonra da kanserin pençesinde gün saymak..."

 

Yüzüm bana hayretle bakan adamdan ayrılmış, bir zamanlar akciğer kanserinin pençesinde nefes bile alamayan ama şu an da oldukça sağlıklı görünen adama ilişti.

 

"Ne kadar şükürsüz bir ırkız değil mi? Halbuki yakın zamana kadar nefes bile alamıyordunuz. Benim sayemde şimdi ne kadar da genç ve sağlıklısınız. Ama aç gözlülüğünüz sonunuz olacakmış."

 

Dudaklarımı sinir bozucu bir şekilde büktüm. Sonra da korkunun sindiği gözlerine kocaman bir gülümsemeyle baktım. Elimdeki enjektörün içerisindeki sıvı tekrar yerle buluştu. Gözleri korkudan kocaman olan adam ayaktayken bir anda kollarını karnına sarıp iki büklüm oldu. Öne doğru yığıldı ve tıpkı biraz önceki ölüm gibi bir kaderle yüzleşti. Ağzını açamamıştı bile. Ayaklarımın dibine çürümüş organlarını kusmasını büyük bir keyifle izledim. Kan bembeyaz mermeri boyarken böylesi muazzam bir güzellik izlenmeliydi.

 

"Nasıl bu kadar aptal olabilirsiniz? NASIL ŞAHİNİN İNTİKAMINI ALMAYACAĞIMA, SİZE BİAT EDECEĞİME İNANIRSINIZ?"

 

Bağırtım duvarlara çarpıp, kulağıma doldu. Onlara büyük bir üstünlükle izlettiğim sonlarının canımı ne yakar yaktığını bilmeselerde olurdu nasıl olsa. Devamın zehirle baş edebilecek gücünü sağlayan parçası içimden sökülüp alınırken bana ait bir et parçasını da canlı canlı kesiyorlarmış gibi içimi yakıyordu. Varlığıyla bağlı olduğum devâmı kendi ellerimle öldürmek zorunda bırakıyorlardı beni.

 

Söylesem anlamaz insanlar biliyorum ama bu beni kahrediyor. Ondan kopan parçamı yine benim yok ediyor oluşum beni mahvediyor.

 

Ben sandım ki devaya olan bağım beni onun kölesi yapacak. Yanıldım! Şahinin boynunu kesen bir hançer uykularımı ikiye ayırdığında devamı bile feda edebileceğimi anladım.

 

Bana, dehşetle bakışları belki de beni ayakta tutan güç. Yoksa içim içimden sökülürcesine ağlamak istiyorum. Beni buna zorladıkları için, böyle bir yola başvurmak zorunda bıraktıkları için bile nefretim katlanarak artıyor. Şahin için, ailem için, birliğim, aşık olduğum adam ve bebeğim için bedenimi saran devamı feda edişim mahvetse de gözümü kırpmıyorum.

 

O da çok üzgün ama beni anlıyor...

 

O gece, Umay'ın dilinden dökülenlerle katrana dönen zihnim bir karar vermek zorunda kaldı. Bende zehire buladığım devâmdan yedi enjektör hazırlayıp Umay'a teslim ettim. Peşine düşen adamın safında yer aldığına ikna olması için elinde çok güçlü bilgiler olması gerekiyordu. Kimliğimin deşifre edilmesi, kurulmuş üslerin konumlarının ifşalanması göz yummamız gereken kaybedişlerdi. Bunların yeterli gelmeyeceğine emin olduğum için birlikten gizli hazırlanmış enjektörleri aldığını ve sadakatinin hediyesi olarak sunduğunu söylemesi benim fikrimdi.

 

Bu Şahin dahil hepsinin karşı çıktığı bir karardı aslında. Ama en çok Alparslan'ı ikna etmek imkansız gibiydi. Benim diğer yarım, kendi içimde öldürdüğüm parçamdan, acımdan haberdardı. Şu an, benim için gözlerini bürüyen korkuyu baksam görecektim ama bunu yapmadım. İçimde ondan yayılan kesif huzursuzluk ve panik varken bir de yüzüne bakamadım. Devamdan koparıp zehre buladığım parçam ölürken, zehrin vücudumdan eksilişi bebeğim için bir nimetti. Olduğu yerden bir an bile ayrılmayan devamdaki kıpırtılar bile buna işaretti sanki. Zehir hücrelerinin ona ulaşmasına izin vermeyen deva, zehir azaldıkça rahmimi sıkmayı bırakıyordu.

 

Benliğime 'iyi olacağım' yalanları söyleyerek dimdik karşısında dikildim zalimin. Ölümsüzlük arzularken bedenlerine benim ellerimle sokulan zehrin korkusu hepsini dehşete sürükledi. Bağırıyorlardı. Geriye kalan üç adam başlarına geleceği bildikleri için efendilerine sesleniyorlardı ama ne ekselans ne de ben onları duymak için hiç bir şey yapmıyorduk. O kendi sonu için düştüğü korkunun pençesinden nasıl kurtulur planları yaparken ben burayı pis kanlarına bulama hayallerindeydim.

 

"Bunu sakın yapmaya cürret etme! Ben yok olursam birliğini yerle bir edecek çok büyük bir güç var!"

 

Tehditinin büyüklüğünün farkında olsam da bunu görmesine izin vermedim. Sadece gülümsedim. Bu onu daha da paniğe düşürdü.

 

"Anlaşma yolu bulabiliriz! Birliğin güç istiyor, o güç bende! Aklını kullan. Ben yok olursam sen ve sana dair her şey de yok olacak!"

 

"ONUNLA KONUŞMA DEDİM SANA DÖL ARTIĞI!"

 

Gözlerim Alparslan'a kaydı. Nefreti nasıl da büyümüş, görüntüsünü bile devleştirmişti. Sert solukları ekselansa bakarken alev çıkaracak kadar güçlüydü. Ama o zift karası gözler bana değdiği anda değişti. Sonsuz bir güven, aşk ve saklı bir korkuyla bakıyordu . Umay'ın bana anlattıklarından sonra başımıza gelecek felaketi biliyordum ama Şahin hiç birimizin tahmin edemediği bir yıkım oldu. Umay'a o gece teslim ettiğim yedi enjektörle beraber Şahin'in kendini kurban edeceği aklıma gelmemişti. Yemin ederim böyle bir yol izleyeceklerini bilsem asla izin vermezdim. Umay, güvenilirliğini kanıtlamak için Şahin'i onların ellerine vereceğini bana söylememişti. Bu ikisinin aldığı bir karardı ve son sözleriyle Şahin beni parçalamıştı. Böyle bir karar alacaklarını öngörebilseydim başka bir çıkış yolu bulurdum. Şahinin ölmediği bambaşka bir plan için kendimi parçalardım. Ama o Güneşin kıymetlilerinden biri olarak esir düşmeyi kabul etmişti.

 

Acı kalbimi sarmak için dişlerini bilediğinde bu kez gözlerim ekselansa en yakın asilde durdu. Burdan ayrılırken kana doymak istiyordu ruhum. Enjektör sağ kaburga kemiğimin arasına iğnesini daldırırken bir an tereddüte düşmedim. İçini dolduran koza yere döküldüğünde hayır diye attığı çığlığa sağırdı kulaklarım. Bacaklarım titriyordu acıdan. Ama yüzümde zerre izini bulamazdınız. Hiç vakit kaybetmeden bu kez enjektör sol boşluğuma, böbreğimin üzerine saplandı. Hemen yanında duran asilden bakışlarım ayrılmadan onu zehirden koruyan deva kozasını da döktüm bir hiçmiş gibi. Öğürtüler, bağırtılar, kan kokusu, yere saçılan et parçaları zerre etkilemiyordu beni. Ben Şahinin kanına bulanmış her bedeni yok etmek için geldim buraya. Ayaklarımın altını kanları kaplayacak diye yeminler ettim. Son kez tekrar enjektör bedenimi yarıp, içeri sızdı. Göbek deliğimin üzerinde kalmış altıncı koza da yerdeki yerini aldı. Son bir tane boynumun altında uyumaya devam etti.

Ekselansın bakışları bir anda dağılmış asil masa üyelerinde dolaşıyordu. Sonunun yakınlığı onu büyük bir dehşete sürüklemiş ne yapacağını bilemiyordu.

 

"Yapma!!! Anlaşmak için böyle güçlüyken bundan vazgeçemezsin!"

 

Koca alan beş asil üyenin kanına bulandı. Tam da istediğim gibi kanları ayaklarıma kadar yayıldı. Ve en önemlisi düşmanım diz çökecek kadar acizdi.

 

Ekselans geri geri üç adım attı. Gözleri çıldırmış bir ifadeyle, dakikalar önce hayatta olan ama şimdi tüm organlarının çürümüş artıklarını kusarak can vermiş masa üyelerindeydi.

 

"BUNU NASIL YAPABİLİRSİN?"

 

Bağırtısı kulağımda bir şarkıydı. Korkusu ruhumu okşayan bir rüzgar...

 

Ben kendi içimdeki acı, nefret, intikam ve özlemle çarpışırken Umay'ın ses getiren topukları yanıma doğru ilerledi. Sol tarafımda yer alan kadının varlığıyla, zavallı majeste uğradığı hezimeti gördü.

 

"Sen... Yalan söyledin!"

 

Umay kollarını bedenine dolamış, dik duruşunu daha sert bir hâle taşımıştı. Kanından olan ama asla kabul etmediği babasına baktı.

 

"Tam olarak öyle değil aslında. Babam olarak gördüğüm Serdar'a ihanet etmeyeceğimi herkesin huzurunda dillendirdim çünkü."

 

"SENDEN ALINANALARIN İNTİKAMI İÇİN GELDİN BANA!!!"

 

"Hâlâ aynı arzu içerisindeyim. Anneme ölmekten başka yol bırakmayan aşağılık bir adamın kahroluşunu zevkle izlemek istiyorum."

 

Gözleri tekrar korkuyla boynumdaki çukura değdi. Oradaki siyah çarpı işaretine ürkerek baktı.

 

Onlar, Umay'ın elinde bir çanta ile çıka gelmesine tabiki inanmamışlardı. Ne zaman ki Güneş'in en kıymetlilerinden olan Şahin'i teslim etti, benim kimliğimi ifşaladı işte o zaman delirmiş gibi her yere saldırmaya başladılar. Tabi vücudu deva ile tanışan papanın geçirdiği değişim ağızlarını sulandırdı. Şahini vermediler! Onu alacağımı biliyorlardı. Beni ayaklarına getirebilmek için Güneş'e ait üslere saldırı başlattılar. Beni kendilerine esir etme planları için her şey hazırdı. Bedenlerine enjekte edilen devâm ile iyileşmiş ve yaşlarına nazaran çok daha genç bir görünüme kavuşmuşlardı.

 

İnkar edemem Umay'ın gösterdiği performans bizi bu güne taşımıştı. O gece gelip annesini ve Duhan'ı bana anlatmasa, aslında kimin kızı olduğunu söylemese, şu anda bir felaketin içinde debelenip duruyor olacaktık. Sırbistan'da kopardığı kıyametin nedeni sonunda ortaya çıkmıştı. Umay, Asil ejder ailesinin en kıymetli üyesi ve annesine ait bilgileri söküp almıştı o gece. Projeye dair ellerinde olan tüm belgeler için hükümetin kara kasasını yağmalamıştı. Babamın emaneti bana hayatımın en büyük desteğini sağlamıştı. Ama onu asla affetmeyeceğim bir acı bırakmıştı avuçlarıma.

 

"Söylesene majeste, tam şu an da elimdeki enjektörü gırtlağımın iki karış aşağısına saplamama ne engel olabilir? Senin bu sağlıklı görüntünü saniyeler içerisinde yok etmek, vücudunu ayakta tutan devâmın bendeki bağıyla mümkün biliyor musun? İçerisine zehir yerleştirilmiş bir devâ ile sonsuz bir güven içinde yaşayabilir misin?"

 

"Bu nasıl mümkün olabilir?"

 

Aklı almıyordu. Doktor Hare projesinin her aşamasını ona anlatmışken, en önemli detayı dilime değdirmemişti. Pazarlık masasında Duhanın dosyası ellerinde dolaştığında ise zehirsiz deva kanlarını kaynatmıştı.

 

"Demek ki doktor sana, senin sandığın kadar aşık değilmiş. Sana devâyı yok edecek zehirden bile bahsetmemiş baksana. "

 

Bir kaç adım daha yakınına ilerledim. Ben adım atar atmaz Alparslan da göğsü sırtıma değecek şekilde ardımda durdu.

 

"Bu seni incitti mi majeste? Doktorun belki de en önemli ayrıntıyı senden saklaması seni incitti mi?"

 

Dik duruşunda zerre sarsıntı yoktu ama gözleri... Her şeyi açık eden iğrenç bir mavilikteki gözleri yüzümden ayrılamıyordu. Ardımda korkunun kokusu bekliyordu. Kendi kanlarını kusarak ölmüş beş asil ve bir papa gerçeğini görmezden gelemiyordu.

 

Bana gücüyle şölen sunan adamın gözlerinden ayrılmıyordum. Çok korkuyordu. Şu an ölmekten, yeni kavuştuğu sonsuz yaşam inancından kopmaktan deli gibi korkuyordu.

 

"Hakan!!!"

 

Yüksek sesle adını seslendiğimde hareket etti Hakan.

 

"Şahini uçağa yerleştirin Hakan. Yatağı hazır, onu bekliyor."

 

Bakışlarım karşımdaki düşmandan ayrılmadı. Ne demek istediğimi anladığı için ardında kalan köpeğine başını bir kere onaylar gibi sallamıştı. Hakanın ve Duhanın hızlı adımlarını duydu kulaklarım. Şahinin naaşını teslim almaları için kısa bir zamana ihtiyaçları vardı. Sonra yine en büyük düşmanıma baktım.

 

"Bana itaat etmeyi öğren majeste. Bana biat etmeyi öğren! Unutma, aldığın her soluk şu an benim sayemde. Yaşama olan tutkun seni düşünemez hâle getirdi, sonuçlarına katlanacaksın. Yer yüzünü karıştırdın, toparlama görevini büyük bir zevkle üstleniyorum. Burada sessizce bekle. Uykuya tam dalma, asla çok doyacak kadar yemek yeme ve daha önemlisi damarlarındaki devânın sana sunduğu bu gençlik ateşine hiç güvenme. İki saniye... Onu ellerinden alıp, seni kendi organlarını kusar hale getirmem sadece iki saniyemi alır."

 

Yutkunduğunda gözlerim eğlenerek hareket eden boğazına değdi.

 

"Ne istiyorsun? Bizden ne istiyorsun bunları yapmamak için?"

 

Pes edişi Şahin'e olan borcumu öder miydi? Sanmıyorum!

 

Gözlerimi üzerinden çekip Alparslan'a çevirdim. Benim kelimelerim bitmişti, konuşmak isterse belki o bir kaç cümle kurardı.

 

Alparslan ardımdan çıkıp ayaklarımıza kadar yayılmış kana doğru eğildi. Hiç bir tiksinti hissi barındırmadan sol elini yerdeki kana buladı. Sonra ağır adımlarla hasmının karşısına dikildi. Kanla kaplı elini hiç acele etmeden ekselansın yüzüne sürttü. Suratının yarısı kanın kızıllığıyla örtülmüştü.

 

"Bana söylediğin cümleleri hatırlıyor musun orospu çocuğu? O da senin kadar muazzam mı demiştin. O zaman cevap veremedim şimdi dinle. O görüp görebileceğin her canlıdan çok daha muazzam. Yüzlerce yıldır süregelen hanedanlığın ellerinde akibetini bekliyor. Kulaklarını açarak bizi bekleyeceksin. Ağzımızdan çıkan her emri saniyesinde gerçekleştireceksin. Asil ejder ailesinin yaşam hırsına bürünen son ferdi, seninle beraber ailenin ihtişamı yok olup gidecek. Senden alacağım var, onu aldığım an benim elimde can vereceksin. Bekle beni. Bu arada ilk emrini yerine getir. Düzenlediğin gösteri insanlar içinde karmaşa çıkarmasın. İster film fragmanı de ister müzikal. Meydandaki saçmalığı sen temizleyeceksin!"

 

Dişlerini sıkması, uğradığı hezimetten dolayı ağzını açamaması nefretimi kat kat artırıyordu ona karşı. Lanet adama her bakmam da Şahin'i son görüşüm canlanıyordu gözlerimde.

 

Alparslan, kulaklığına dokundu.

 

"Meydana indirin uçağı. Savunmada beklesin Turanlar. Burada ki işimiz bitti. Tabi şimdilik..."

 

Verdiği talimatlarla eli bana uzandı. Şu an dediklerimi yapmayı öyle çok istiyordum ki. Onu yok etmeyi, ölümünü seyretmeyi çok fazla arzuluyordum. Ama bunun için de zaman vardı. Ona kolay bir ölümden önce her an ölme korkusuyla yaşatacağım bir zaman vardı. Bize ait olanı ondan aldığımız an dünyada nefes alışının son günü olacaktı.

 

Alparslan ise elimi kavrayıp yanına yaklaştırdı beni. Gözleri hayran olunası bir parlaklıktaydı. Bendeki bakışları karşımızdaki adama çevrildi tekrar.

 

"Hazırla kendini majeste. Bir Türk'e meydan okumanın sonuçlarını öğreteceğiz sana...

 

*************

 

Bir savaş mı kazandım şimdi ben?

 

Öyleyse Şahin'in naaşını koydukları ceset torbasına bakarken niye mağlup hissediyorum kendimi?

 

Alparslan, Hakan ve Duhan ona kimsenin dokunmasına izin vermeden, sadece kendi elleriyle Güneşe ait jete Şahini yerleştirdiler. Ardımda koca bir yıkım, kan dolu bir harabe bırakmamışım gibi omuzlarım dikti ama içim paramparçaydı.

 

Yanıma yaklaşan ayak seslerini duysam da başımı çevirip bakmadım kimin geldiğine. Umayın "Şifa" diye mırıldanması bile gözlerimi olduğu noktadan çekmeme yetmemişti. Kollarım göğsümde toplu halde, kaybımın topraklarına götürülmesi için hazırlanışını seyrettim.

 

"Şifa ben..."

 

"Sebeplerini biliyorum! Görevine olan bağına saygım sonsuz. Beni hayatta tutmak ve annenin projesine sahip çıkmak için yapabileceklerinin bir sınırı yok, farkındayım. Ama bundan sonra olabildiğine karşıma çıkma Umay. Amasyaya adımını atman yasak!"

 

"Şifa orda dur!"

 

"Ayakların değdiği an beni karşında bulursun! Şahinin mezarına da asla yaklaşmayacaksın. Sana kızgın değilim. Bir kin gütmeyeceğim. Düşmanlık yapmayacağım ama kestiğim cezaya boyun eğeceksin."

 

"Şifa konuşalım önce."

 

Yüzüm hızla elektrik mavisi gözlerine saplandı. Üzerine doğru iki adım attım ama geri çıkmadı.

 

"O gece sana sordum. Annen adına, babam adına bana bir söz ver dedim."

 

"Sözümü tuttum."

 

"Sen Şahini onlara verdin!"

 

"Ben sana birliğe, projeye asla ihanet etmeyeceğimin sözünü tuttum!"

 

Sesli bir soluk bıraktım burnumdan. Kelimelerinin ardına saklanmak ona yakışmıyordu.

 

"Birlik kim Umay? Proje kim? Şahin birliğin ta kendisi. Diğerleri gibi birliği oluşturan her şey demek Şahin! Proje benim Umay! Sen benim canımı yaktın! Git..."

 

Duygularını göstermezdi Umay. Çelik gibiydi iradesi. Ve zırhla bezenmiş kadar kalındı derisi ama gözlerinden bir üzüntünün geçtiğine yemin edebilirim. Ama benim onu daha fazla görmeye mecalim yoktu artık.

 

"Git birliğine hizmete devam et Umay. Biz yüz yüze geleceğiz ama artık seninle eskisi gibi olmamızın imkanı yok. Dediğim gibi sana kızgın değilim lakin sen benden ustamı aldın, affetmemin de imkanı yok."

 

Ağır ağır başını sallayıp, geri geri adımladı. Sonra da o dik duruşundan zerre ödün vermeden hızla yakınımdan uzaklaştı. İçime dolan hiddette onun gidişiyle sönüp, ardımda bıraktığıma yüzümü geri dönmemle bitti.

 

Her şey hazır olana kadar öylece izledim. Jete bindiğimizde de gözlerim tek bir yerde saatler geçirdim. Tek bir kelime konuşmaya mecalim yoktu. Tıpkı ben gibi diğerleri de artık yas tutabilecekleri o evreye geçebilmişti. Hakanın gözünden kayan yaşa bakmaya tahammül edemedim. Duhan ile ise göz göze gelmeyi kalbim şu an kaldıramazdı. Sadece sıcacık bir el elimi kavramış, yanımda olduğunu her an hissettirmek için kendini adamıştı.

 

Türk semalarına girdiğimizde ve Umut'a iniş yaptığımızda bir şey oldu içimde. Bir şey koptu sanki. Bedenimdeki tüm ağrıları örtüp daha fenasını hissedeceği bir acı hıçkırık kaydı boğazımdan. Alparslan hızla doladı kollarını bedenime. Sanki görmezsem daha az acı çekerim sanıyordu. Başımı göğsüne bastırdı, beni jetten çıkarana kadar hiç bir yeri görmeme izin vermedi. Ben ise yaş dökülmeyen ama içimi yaran hıçkırıkların içinde bir nöbet geçirir gibi titriyordum.

 

Sinir krizi miydi bu? Ellerimi ve ayaklarımı uyuşturan, dilim ağzımda şişmiş gibi yutkunmamı önleyen ve tüm benliğimi kontrolüm dışına iten bu şey neydi?

 

Bağırışlar vardı. Alparslanın sesi olduğunu biliyordum ama. İlaç vermeyin diyordu yana yakıla.

 

Bilmeden hiç bir ilaç vermeyin onlara...

 

Sonra çok huzurlu, çok dingin bir sabaha uyandığımı hissettim. Gözlerimi henüz açmamıştım ama içimi de tuhaf bir sessizlik kaplamıştı. Aylardır susmayan sesler, kilitli kapılar, yılanlar, zehir, deva, sırlar derken o kadar gürültülüydü ki içim şu an bu sessizliğin tadını tarif edemezdim kimseye. Yüzümde bir gülümseme oluştu galiba. Sonra elimin üstünde yumuşak bir hisle duraksadım. Yavaşça açılan gözlerim yanı başımda oturan ve elimi dudaklarına yaslamış öylece bana bakan Veronica ile karşılaştı.

 

"Bebeğim..."

 

Nerde olduğumu idrak edemedim bir süre. Sonra daha önce ki deneyimlerim buranın Umut'a ait sağlık kanadı olduğunu hatırladı.

 

"Veronica?"

 

"Dur kalkma, dinlen biraz daha."

 

Etrafa baktım, neler olduğunu hatırlamaya çalıştım. Kaşlarım çatıldığı anda "düşünme" diye mırıldandı kızılım.

 

"Hiç bir şey düşünmek için kendini yorma lütfen. Şu an iyisin. Yani iyisiniz, bir sorun yok."

 

İyisiniz derken gözleri karnıma kaymıştı. Sonra bir an içimi telaş kapladı ve elim karnıma gitti. Devamın bir girdap gibi rahmimin etrafında dönüşlerinin arasında onun minik kalbinin çırpıntısını hissettim. O kadar telaşlıydı ki yüzümde istemsiz bir gülümseme oluştu.

 

"Hamileyim..."

 

Zaten bildiği bir gerçeği neden dillendirmek istedim bilmiyorum ama yüksek sesle söylemek iyi hissettirdi o an bana. Gözlerimi araladığımda Veronicanın yüzünde tatlı, küçük bir gülümseme vardı.

 

"Emin ol aygır kocan yeri göğü inletirken öğrenmemem mümkün değildi. Bu bilgiyi böğürürken tüm Umut boşaltılmıştı. Gelişinize hazırlık yapan Gökay Turana şükürler olsun."

 

Alparslan ne kadar telaşlandı kim bilir?

 

"Bana ne olduğunu biliyor musun Veronica?"

 

"Bedenin için uzun süre kozaları taşımak yorucu olmuş. Birde bebeğin gücünü paylaşıyor seninle. Kozaları tek bir günde bedeninden atıp, devayla olan bağını kesmen de kanda şoka neden olmuş. Ama endişelenme şu an her şey yolunda. İki saat arınmada tuttuk bedenini. Kanın tazelendi. Sonra da herhangi bir durumla karşılaşmamak için buraya getirdik. Aslında bebeğin durumunu da kontrol etmek istediler ama bu durumu doktorun açıklasın."

 

Kaşları çatıldığında benim de kaşlarım çatıldı.

 

"Bir sorun mu var? Neden doktor açıklayacak? Ona bir şey mi oldu?"

 

Veronica alt dudağını kıstırıp, kızıl kahve kaşlarını çattı.

 

"Ultrasonda rahmin görünmüyor gibi. Yani tam anlamadık ama Alparslan duyduğunda ortalığı yıkmadığına göre siz nedenini biliyorsunuz diye düşündük. Seni normal bir insan anatomisiyle ele alamıyor profesörler. Kurtta derinlemesine tetkikler için ayılmanı istedi."

 

Kaşlarım kalkmış, açıklamasını dinliyordum. Elim tekrar kasıklarımı okşadığında devanın girdabı hafifledi. Rahmimi tamamen sarıyor olduğu için mi böyle bir şey yaşanmıştı acaba? Ona kimsenin ulaşmasına izin vermiyor gibiydi. Sadece başımı sallayarak onay vermenin dışına çıkamadım. Gözlerim bu kez Veronicanın suratında dolaştı. Makyajsız yüzü çok solgundu.

 

"Onu... Gördün mü Veronica?"

 

Neyi sorduğumu çok iyi biliyordu. Altın gözleri dolacak gibi olduğunda omuzlarını dikleştirip, duruşunu sertleştirdi.

 

"Bir daha... Bir daha ki görüşmemize kadar hoşçakalmasını söyledim."

 

Çenesi kasılmıştı, bunları söylemek onun için ne denli zor her zerresinden belliydi. Gözlerimin dolduğunu görünce oturduğu sandalyeden kalkıp, yatağıma yerleşti. Başımı dikkatle yastığımdan kaldırıp, kolunu dolayarak beni göğsüne çekti.

 

"Ona veda etmeme gerek yok Şifa. Kısa süreli bir hoşçakal yeterli."

 

Yumuşak kokusu içime dolduğunda başımı daha çok gömdüm göğsüne. İniltiyle adını fısıldadım sadece.

 

Veronica ise beni daha güçlü sarmaladı.

 

"Annen bana bir çok şeyi öğretti demiştim hatırlıyor musun küçük sırtlanım?"

 

Onaylar gibi başımı salladım sadece.

 

"Bunlardan biri de ölümün bir son olmadığıydı. Ben onunla tanışana kadar Tanrı, inançlar, cennet yada cehennem gibi şeylerden habersizdim. Ama Dua bana bambaşka bir şeyin kapısını araladı. Mesela tüm bu koskoca düzenin altmış yetmiş yıllık bir ömürle sınırlı kalmasının mümkün olmadığı gibi. Yaşadığım her acıya sebep olan insanlar onun inandığı Tanrı tarafından cezalandırılacakmış. Çünkü hiçbir kötülük karşılıksız kalmazmış. Üstelik benim inançsızlığım Duanın Tanrısını durdurmayacakmış bile. Sana yemin ediyorum bunu duyduğumda o kadar mutlu oldum ki belki de annene ilk kez o zaman gülümsedim. Bana uzun uzun baktı. Sonra beni inandırsın diye nasıl çaresizce konuşmasını beklediğimi gördü ve gece gündüz inandığı Tanrıyı anlattı bana. Yaşadığım her şey, bana yapılanlar öylece karşılıksız kalmayacak! Bu ne demek biliyor musun benim için? Ve sonra içimi çiçek bahçesine çeviren bambaşka bir şey daha anlattı. Ölümden sonraki hayatı. İyi insanların ödüllendirileceği cenneti. Seven herkesin birbirine yakın olacağını, kavuşacağını... Bunlar zerre kadar inanç beslemeyen bir kaybolmuş için ne büyük ışık kaynağı anlatamam sana. Bu benim için öldükten sonra Dua ve Serdara kavuşmak demek. Şahinin bizi onların yanında beklemesi demek."

 

Sesi bir masal ezgisi kadar naifti. Ruhumda acı çeken her hücreme öpücük bırakıyordu sanki. Başım göğsünden kalktığında o altın bakışlarda mutlak bir inanç yakaladım.

 

"Elimde bunu kanıtlayacak tek bir somut delil yok ama Dua dediyse ben inanırım. O zaman onlara kavuşana kadar yaşamam gerekiyor demek bu. Eninde sonunda kavuşmak var kaderimizde, yas tutmak istemiyorum Şifa. Zaten tüm sevdiklerime kavuşacağım, niye yas tutayım? Şahin yanına gidene kadar benden ne istiyorsa onu yapacağım. Senden ne istiyorsa onu yapacaksın ve biz Duanın mutlak son dediği o noktada yine hep birlikte olacağız. Aksine beni hiç bir güç inandıramaz çünkü bunları bana Dua dedi."

 

"Ama ben çok özleyeceğim..."

 

Bir çocuğun dert yanışı gibiydi sesimin acizliği. Gözümden kayan yaşı parmak ucuyla okşayarak sildi Veronica.

 

"Özlemek kötü değil ki. Sevmek gibi bir şey. Onu özlediğin her an mutlu olacağı bir şey yaparak bu hissi beslemeliyiz. Senden istediğini ona vererek Şahini mutlu etmek istemez misin? Onun için yaptıklarını gördü Şifa. İntikamını almanı istedi ve sen hiç birimizin aklında olmayan bir şekilde aileni gururlandırdın. Dua sana neden inandı, Serdar senin için neden çabaladı ve Şahin senin için neden karşı koymadı hepimize gösterdin."

 

Duraksadı. Gözleri büyük bir gururla bana baktı. Yüzümün her santiminde ağır ağır dolaştı hareleri.

 

" Çok yaşa dedi Şifa. Senden yaşamanı isteyen bir adama yas dolu bir ömürle teşekkür edemezsin. Ben annenden sonra ona kavuşmak için gözüm kapalı atlardım ölüme ama benden bunu istemedi. Benden seni büyütmemi istedi. Şimdi sende onu büyüt. Annen ve baban için. Siz yaşayın diye her şeyi yapan Şahin için. Olmaz mı minik tırtılım?"

 

Sonra küçük bir kıkırtı kaçtı dudaklarından. Eli karnıma gidip okşadı.

 

"Ah artık sen bir kelebeksin, tırtılımız burda."

 

Veronicanın tatlı sevgisine karşılıksız kalamadım. O karnımı böyle okşarken istemsiz dudaklarımı bir tebessüm sarmaladı. Anneme tekrar teşekkür etme isteğim içimi doldurup, taşırdı. Ya Veronicasız büyümek zorunda kalsaydım diye düşünmek bile istemiyordum. Beni bırakmak zorunda kalsa bile beni korumaya devam eden anneme sevgimin bir sınırı yoktu.

 

Tek kolunu belime dolandığında tekrar göğsüne yasladı başımı. Saçlarımı okşadığı zaman içinde söylediklerini düşündüm. Veronica kendini o kadar inandırmıştı ki ölüm sonrası bir kavuşmaya, ölümü acı olarak görmüyordu sanki. Şahinin son gördüğüm hali gözlerimin önünde şekillendi. Benden yaşamamı isteyen ustama en büyük borcum belki bu olacaktı. Biz hepimiz tek bir yerde, tekrar kavuşana kadar onun istediği gibi yaşayacaktım bu hayatı...

 

Veronicanın koynunda uyku ve uyanıklık arasında geçirilen bir saati daha devirdiğimde kapı sessizce aralandı. Veronicanın başı hemen yastıktan kalkmıştı. Bende onunla beraber biraz doğruldum. Alparslan biraz mahcup bir halde bakıyordu ikimize.

 

"Kusura bakmayın, uyandırdım mı?"

 

Veronica başını iki yana sallayıp, toparlandı. Yatağa uzanınca çıkardığı ayakkabıları giyip, ayaklandı.

 

"Uyumuyorduk. Karını görmeden bu kadar durabilmiş olaman bile mucize zaten."

Alparslan dudağında yamuk bir gülümsemeyle içeri girip, bana doğru yaklaştı.

 

"Eksik konuşma kızıl. Karımı ve bebeğimi olacak o cümle artık."

 

Veronica başını iki yana sallasa da yüzünde kocaman bir gülümseme oluşmuştu. Alparslan ise hiç bir şey söylemeden elleriyle yüzümü kavrayıp, gözleriyle taradı her bir yanımı. Zihnimin içine sadece iyisiniz diye fısıldadı. Bende gözlerimi açıp, kapayarak iyi olduğumu belli ettim. Sonra dudakları başımın üstünde oyalandı bir süre. Ve hep yapıyormuş gibi bir alışmışlık haliyle tek dizinin üzerine çöküp, kafasını karnıma yasladı. Bir an bocalayan ellerim saçlarının arasına girdiğinde gözlerim bizi izleyen Veronicaya değdi. Öyle huşu dolu, temiz bir tebessümle seyrediyordu ki bakıp kaldım ona öylece.

 

Alparslan karnıma bir öpücük bırakıp ayaklandığında Veronica iki adımla öne geçti.

 

"Gel bakalım baba kurt, ortalığı yıkarken tebrik edemedim. Sonunda erdin muradına, beni büyükanne yapıyorsun ha."

 

Alparslan, Veronicanın ona uzanmış ellerini tutup, yanağına küçük bir öpücük bıraktı. Veronica ise kollarını boynuna dolayıp, sıkıca sarıldı.

 

"Büyükanne çok avrupai kalıyor nine dedirteceğim ben. Anadolu insanı ebe de diyor o da olur. Düşünelim bunu biz senle."

 

"Seni incecik bir topukla katletme hayallerimi beselemezsen sevinirim. Bebeğimiz babasını parçaladım diye alınabilir."

 

Alparslanın yüzünde daha sarhoş bir gülümseme oluştu.

 

"Bebeğimiz dimi? Kızar tabi. Babasına iyi davranın hepiniz, bana kıyamaz bebeğimiz."

 

Veronica şen bir kahkaha attı. Alparslan ise tekrar ardını dönüp, gözlerime baktı. Yüzündeki gülümseme ağır ağır kaybolmaya başladı.

 

"Perim..."

 

Harfleri titrediğinde o söylemedi ama ben anladım galiba. Buraya ne için geldiğini bir şekilde hissetti kalbim. Yavaşça ayaklandım.

 

"Şahini, anne ve babama mı gönderiyoruz Alparslan?"

 

"Şehitlikte yeri hazırlandı. Beraber uğurlayalım mı güzelim?"

 

Burnumun direği sızladı ama gözümden yaş akmadı. Sadece onaylar gibi başımı salladım. Alparslan, Veronica ve beni arabaya bindirdiğinde Umutun şehitliğine hiç gitmediğim aklıma geldi. Umut sınırları içinde kalan o küçük korunun etrafını dolandığımızda bir mezarlık göründü. Etrafı çerçevelenmiş, giriş kapısı ise kale kapısı gibi özenle tasarlanmıştı. Elimi kavrayan sıcak elle arabadan inip adımlamaya başladım. Taze hazırlanmış mezar başındaki adamları gördüğüm anda ise adımlarım olduğu yere saplandı. Boğazımın altında, bir düşmana ait olan sızladı. Elim sızıyı durdurmak ister gibi oraya saplandı. Alparslan ise sırtımı göğsüne yaslayıp, tek kolunu karnıma sıkıca sardı. Beni ve bebeğimizi kucaklayışı üşümüş tenime iyi geldi o an için.

 

Gözlerim mezar başında dikilen adamda duraksadı.

 

"Barbaros?"

 

Alparslanın çenesi başımın üstüne yaslandı.

 

"İki saat önce Umuta giriş yaptı. Gökay Turan İle görüştüğü için konuşma fırsatı bulamadım. Şahinin defnedilmesine yetişmek istemiş."

 

"Neredeymiş Alparslan?"

 

Alparslan sıkıntılı bir soluk alıp, verdi.

 

"Hiç bir fikrim yok. Sorsak da söylemeyeceği kesin. Olan her şeyi biliyor o belli ama nasıl biliyor çözemedim."

 

Yüzündeki yorgun, bitkin ifadeye baktım. Sonra Veronicanın ağır adımlarla mezara doğru yürüyüşünü izledim. Bir imam vardı mezar başında. Duhan ve Hakan tabuta uzanıp üstünü açtığında gözlerimi sıkıca kapattım bilinçsizce. Alparslanın da kolları daha sıkı sarmaladı beni.

 

"Kimse yok... Ülkesi için canını verdi ama kimse adını bile anmayacak."

 

Niye böyle bir şey söylemek istedi dudaklarım bilmiyorum ama bu kadar az oluşumuz da Şahin için saygısızlıkmış gibi hissettirdi.

Alparslan daha sıkı kavradı bedenimi.

 

"Turanlar için hiç büyük törenler yapılmadı perim. Sadece ailesi... Şahin de ailesi tarafından uğurlanacak. Bir dakika bile zaman verilmeyen haberlerde adımız olmasa da olur. Yalancı yaslarla hiç işimiz olmadı. Bize biz yetiyoruz."

 

Başım geriye yaslanıp, tüm ağırlığımı Alparslanın kollarına bıraktım. Yalancı yasları sevmeyiz. Doğru...

 

Aramızda yüz metreye yakın mesafe vardı ama kürek sesleri içimi ürpertti. Toprağa çarpışı, taşların çıkardığı ses dişlerimi kenetlememe neden oldu. Bense bir korkak gibi gözlerimi aralayamadım. Şahini düşmanın elinden almak için inine girecek kadar cesur, onu toprağa koymalarını görmeye tahammül edemeyecek kadar korkaktım çünkü.

 

Öylece dikili bekledim bitirmelerini. Sonunda Alparslan'ın kulağıma "gözlerini aç perim" diye fısıldamasıyla gözlerim aralandı. Barbaros küreği, Şahinin baş ucundaki sedir ağacına yasladı. Sonra imamın duaya başlamasıyla hepsi ellerini açıp, onun için dua etti.

 

İlk Gökay Turanın, Şahinin baş ucundaki tahtadan başlığa yaklaştığını gördü gözlerim. Eli başını okşuyormuş gibi o tahtayı okşadığında gözlerimi hızla yaşlar doldurdu. Görüşüm bulanıklaştı. Ardından Duhan tek dizini kırıp elini toprağına yasladı. Gözümü elimin tersiyle sildiğimde avuçlarındaki toprağı kavradığını görebildim. Yumruğunun içine sakladığı toprağı ilk dudaklarına yaslayıp sonra alnına bastırdı. Ayağa kalktığında orada olduğumu bilir gibi direkt gözleri benimle çarpıştı. Sadece yüzümü seyrettiğini, hiç bir şey söylemediğini fark ettiğimde kasılıp kalmış omuzlarım düştü. O da Gökay Turanın ardından yürümeye başladı. bir kaç metre mesafeyle yanımdan kayıp geçti ikisi de.

 

Hakan ise sadece yumruğunun üstünü öpmüş, Şahinin isminin karalandığı tahtasına dokundurmuştu. Geriye sadece imam, Barbaros ve Veronica kaldı. Barbaros mezarın başına diz çöktüğünde gözlerim ayrılmadı üzerinden. Elleri toprağa uzandı ama bir güç onu durduruyormuş gibi yarıda kaldı. Dokunmadan uzaklaştı. Veronicanın omzuna dokunan eliyle başı kızılıma çevrildi. Tıpkı beni ayağa kaldırdığı gibi ne söylediyse Barbarosu da ayağa kaldırdı. Başı onaylar gibi sallanan Barbaros, Veronicayı kolunun altına çekip sıkıca sarmaladı ve yürümeye başladı.

 

"Gidelim mi perim? Şahine söylemek istediğin herhangi bir şey..."

 

"Gidemem!"

 

Oldukça keskin çıktı ağzımdan kelime. Başım ise inkarla iki yana sallandı. Parmaklarım derimin altındakini söküp atmak ister gibi boğazımı kavradı.

 

"O adam nefes alırken olmaz! O adam benim derimin altındaki kozasının gücüyle canlıyken olmaz Alparslan! Şahinin yanına yaklaşamam."

 

Alparslan karnımdaki elini kaydırarak, elimi kavradı. Tırnaklarımın izi boğazıma geçmiş olmalı ki daha görmeden elinin sırtıyla hafifçe okşadı.

 

"Sana ve bebeğime yemin olsun ki o adam benim ellerimde can verecek. Bize ait olanı ondan aldığım günün şafağını göstermeyeceğim ona!"

 

"Alpaslan..."

 

Eli daha sıkı kavradı elimi.

 

"Ama sabretmek zorundayız peri! Bize ihtiyacı olan iki kişi var. Onları kayboldukları kuyudan çıkarmadan intikam peşine düşemem. Serdar babamın emaneti sayılır ikisi de. Babamı utandıramam!"

 

Kolları arasında dönüp, çatılmış kaşlarına, kararmış gözlerine baktım.

 

"Atilla Saruhanlıyı ve ondan kalanları Serdar baba bize emanet etmiş. O kaydı dinledim. Son anda birlik için bıraktığı ses kaydını açıp, kendim dinledim. Bu mesele sadece birliğe ait değil Şifa. Bu mesele artık senle benim şahsi meselemiz. Babamızı yüzüstü bırakır mıyız biz hiç?"

 

Başım hızla iki yana sallandı. Alparslanın babama böyle büyük bir saygıyla baba demesi, onun ardında bıraktığı emanetleri kendininmiş gibi sahiplenmesi tekrar boğazımı sıktı.

 

"Bırakmayız! Bırakmayız tabiki. Ama bende seninle olacağım Alparslan. Beni geride bırakmayacağına söz ver."

 

Alparslan iç çekip, dudaklarını şakağıma yasladı. Sonra da esef dolu bir sesle "mümkünmüş gibi" diye mırıldandı.

 

Beni çıkış kapısına doğru yürüttüğünde kapıda bekleyenimle bir anda göz göze geldim. Alparslanın sırtımdaki eli bir iki kere sıvazladı ve orda durdu. Yüzüm ona çevrildiğinde bekleyenime bakıyordu.

 

"Sen onsuz yapamazsın. Kırgınsın ama o da parçalanmış bir halde. Tek tutunduğu dalı kaybederse emin ol devan bile onu hayatta tutamaz."

Boğazıma oturan düğüm ağzımı açmama izin vermiyordu.

 

"Şimdi bebeğimizi de biliyor ve yanına yaklaşamıyor. Çok uzun zamandır cehennemde zaten Şifa. Daha fazla ateş onu kül eder."

 

Bir şey dememi beklemeden yürümeye başladı. Ben olduğum yerde kalakaldım ama. Alparslan kapı ağzında duran Duhanın omzuna elini koyup, çekmişti. Hiçbir şey söylemediler birbirlerine.

 

Öylece giden kocamın ardından baktım bir süre. Sonra ise başı önüne eğilmiş, yerinden kıpırdamadan bekleyen dayıma değdi irislerim. Genzim yandı, gözlerime acıtan yaşlar doldu. Ben ona gitmezsem onun bana gelmeye cesareti asla olmayacaktı. Gözlerimi bir an kapatıp, derin bir soluk çektim içime. Soğuk hava ciğerlerime doldu. Karnımda atan hızlı nabzı dinledim kısa bir zaman. Öyle hızlıydı ki içimi okşuyordu sanki. Elim karnıma gidip, miniğimi okşamak ister gibi dolaştığında devam da mest oldu. Durağan halinden sıyrılıp, hareketlendi.

 

Yavaş yavaş adımlarım kapıya yöneldiğinde Duhanın başı hâlâ önüne eğikti. Hem yüzüme bakamıyor hem de benden uzağa gidemiyordu. Canım onun için bir kez daha yandı. Ama bu kez babam için değildi bu acı. Sonsuz bir azaba sıkışmış dayımın çaresizliğineydi.

 

Ağır adımlarım tam önünde durduğumda hâlâ zerre hareket etmemişti. Elleri iki yanında yumruk halinde beklerken aklından geçenleri dinlemeyi çok isterdim.

 

Uyanıştan önce ve Duhanın hayatımda aslında kim olduğunu bilmediğim zamanlarda ona duyduğum bir sıcaklık vardı hep. Giderdi ve uzun süre gelmezdi. Kendi kendime küserdim, öfkelenirdim ama onu bir kere görmem yeterdi tüm kızgınlığımın içimden silinmesine. Şimdi karnımda dalgalanan devam onun yakınında her zaman yaptığı gibi hızlı bir girdaba dönüştü. Bunu Alparslan bana dokunduğu zamanda yapıyordu. Sebebini aklı kilitli Şifa hiç bilemedi bu sıcaklığın ama uyanışını tamamlamış Şifa devanın onda olan saf parçasına bağlılığı için delirdiğini biliyordu.

 

Ben Duhandan uzak kalamazdım ki. Sadece dayım olduğu için değil aynı zamanda devamın en saf hali bedeninde dolaştığı için de o bendendi. Duhan tamamen bendi.

 

Yumruk halindeki sol eline uzanıp, kavradım. Teninden geçen titremeyi hissettiğimde dudağımda kırık bir tebessüm oluştu. Sonra elini aralayıp, karnıma yasladım.

 

"Dayı..."

 

Duhanın kendini sıkmaktan titreyen kaslarını hissedebiliyordum. Eli karnıma yaslandığı anda tuttuğu soluğunun farkında olduğum gibi tenindeki ürpertinin de farkındaydım.

 

"Dayı benim bir bebeğim olacak biliyor musun?"

 

Bir anda önümde diz çöküp sıkıca karnıma sarıldığında, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladığında ona kırgın olan her hücrem gözlerimdeki yaşlardan kayarak aktı. Kollarım karnıma bastırdığı başına dolanıp, daha sıkı kavradım onu. Duhanın sarsılan omuzlarına, içimi acıtan sessiz hıçkırışlarına tezat benim gözlerim incecik yaşlarını sızdırdı sadece.

 

Ne kadar süre öyle kaldık bilmiyorum. O bana ve bebeğime sarılarak yirmi dört yıl boyunca taşıdığı yüklerin ağırlığına, kaybettiği can arkadaşının yokluğuna ve yorgunluğuna gözyaşı döktü. Bense eline bir bıçak alsa ve bana saplasa bile ondan uzak kalamayacağımın kabullenişiyle sadece sarıldım...

 

☀️☀️☀️☀️☀️☀️☀️

 

Alparslan artık bitkinlikten tükenmiş karısına kıyamadığı için daha fazla Umutta durmasını istememişti. Şifa böyle bir talepte bulunmadı ama onun neye ihtiyacı var Alparslan biliyordu.

 

Gece yarısı evinin kapısını araladığında ve Şifanın gözleri kapalı evini kokladığını fark ettiğinde dudakları kıvrıldı. Ardından yaklaşıp, kollarını etrafına doladı. Elleri kısacık bir zaman önce varlığıyla ödüllendirildiği kısmı okşadı.

 

"Çok mu özlemiş benim perim evini?"

 

Mırıl mırıl kurulmuş cümle, dudakları omzuna yaslı diye boğuk çıkmıştı. Şifanın onaylar gibi iç çekmesiyle bedenini iki yana sallayarak biraz daha ilerletti içeri.

 

"Güzel güzel seveyim perimi. Doya kana minik şifamın da mutluluğunu yaşayamadım zaten. Gel bakalım."

 

Şifa daha ne olduğunu anlamadan Alparslan kucağına almıştı bile. Kısık bir kıkırtı kaçtı dudaklarından.

Merdivenleri aheste aheste çıkan Alparslana sataşma isteği doldu içine.

 

"Bir kaç aya kilo almaya başlayınca tabi böyle rahat kucaklayamayacaksın beni. Taşı madem hâlâ gücün yetiyorken."

 

Alparslan serseri bir gülümsemeyle yan yan baktı.

 

"Kuş gibi canına bakmadan kurdu küçümseyen bir peri..."

 

Hızlı bir hamleyle dudaklarından sert bir öpücük çalmak için merdivenin ortasında duraksadı.

Şifa da ıslak öpücüğün sıcaklığına kapıldı hemen.

 

"Peri hanım güncelleyelim seni. Senin kocan perisini ve minik bebeğini ömrü boyunca kucağında taşır ve azıcık bile yorulmaz."

 

Şifa yine kıkırdayıp, başını omzuna yasladı. Alparslan yatağa uzanmasını sağladı. Üzerini naifçe çıkardı ve yorgun bedeni dinlensin diye saçlarını okşayarak uykuya dalmasını kolaylaştırdı.

 

Öyle kolay kaybolmuştu ki Şifa doğan günün odaya dolması da aynı saniyede gerçekleşmiş gibi bir hisle gözleri kıpırdandı. Sanki bir kaç saniye sürmüştü uyuması. Sonra mırıl mırıl konuşmalar çalındı kulağına. Bedeninin alt kısmı sıkıca sarmalanmıştı.

 

"En çok glock seviyorum yani. Kavraması çok kolay, geri tepme falan da yok. On numara atışı var. Babilde seri atışta hiç tutukluk yapmadı ya orda favorim oldu."

 

Mırıltıları anlamlandırmak için kaşları çatıldı.

 

"Ha patlayıcılar içinde hangisi dersen herkes C4 der ama senin baban Semtax sever. Dengesiz ama muazzam bir etkisi var. Adamın feleğini şaşırtır."

 

Şifa duyduklarını gerçekten duyuyor mu yoksa hâlâ uykuda mı emin olmamıştı. Çünkü daha bir hücre yığını sayılan bebeğine babası silahlar yada patlayıcılar hakkında sohbet sunmazdı değil mi?

 

"Baban hepsini öğretecek sana hiç merak etme. Bir silahın eldeki ağırlığından bile içinde kaç mermi var bileceksin. Of annen de uyanmadı bir türlü. Aç aç içerde büyüyemiyorsun. Yumurtalar soğuyacak."

 

Şifa daha fazla dayanamadığında kıkırtısı yüzünden vücudu sallanmaya başlamıştı. Alparslanın karnına yaslı kafası da hareket etti böylece. Sonra başını kaldırdığında yüzünde mayhoş bir gülümseme vardı. Şifanın içini eritecek kadar güzeldi.

 

"Sonunda perim."

 

"Alparslan sen küçücük bebeğe silahları mı anlatıyorsun?"

 

Şifa hayret yüklü bir tonda konuşsa da sesindeki eğlence bariz belliydi. Alparslan ise karnını aralayıp, kasığına bir öpücük bıraktı.

 

"Bebeğimle sohbet ediyoruz peri. Kurt yavrusu olacak o. Babasını tanımasın mı?"

 

Şifa dişleriyle alt dudağını kıstırmış, kaşları da havalanmış bir ifadeyle ciddi ciddi açıklama yapan kocasına bakıyordu.

 

"C4 yerine semtax tercihini bu kadar erken bilmese de olur aslında."

 

Alparslan umursamazca omuzlarını silkti. Sonra da yataktan kalkıp Şifaya tutsun diye ellerini uzattı.

 

"Sen şimdiden araya girmeye çalışıyorsun peri. Sen uyurken telefondan araştırma yaptım ben. Anne karnında sohbet mühim bir mesele. Kahvaltımızı yapalım ben yakın savunma sporları için tüyoları da anlatacağım. İletişimimizi bozma lütfen."

 

Şifa bir şey demeden iç çekip odadaki banyoya doğru ilerledi. Alparslan da bu sırada mutfakta hazırladıklarını genişçe bir tepsiye sıralayıp geri odalarına çıkmıştı.

 

Şifa kısa bir duş alıp, rahatlamıştı. Elinde havlu, saçlarının ıslaklığını alırken Alparslanın yatağın ortasına yerleştirmeye çalıştıklarına bakıp kaldı.

 

"Alparslan?"

 

Hafif sallanan yatağının ayak ucundaki urganına tutundu. Alparslan ise yastıkları başlığa yaslayıp, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle Şifaya baktı.

 

"Gel bakalım peri hanım. On numara kahvaltı oldu."

 

Şifa şaşkınlığı belli olan bir ifadeyle yatağa oturup küçük sehba üzerindekilere göz attı. Omlet yapılmıştı. Menemen de vardı. Minik minik reçelliklere kaşlarını kaldırarak baktı.

 

"Sen galiba baya erken kalkmışsın. Ben hiç fark etmedim."

 

Alparslan portakal suyunun içine pipeti yerleştirirken yan bir bakış attı.

 

"Kocanı koynundan kaldırsalar ruhun duymayacak peri. Korumalardan istedim bir şeyler. Ev tam takırdı. Ama hepsini ben yaptım."

 

Şifa uzanıp yanağına minik bir öpücük bıraktı.

 

"Çok teşekkürler canım kocam. Ama keşke buraya kadar zahmet etmeseydin. Mutfakta yerdik. Yorulmuşsun."

 

Alparslan eğimli bedenini doğrultup sol eliyle ensesini kaşıdı.Yüzünde hafif mahçup bir görüntü vardı.

 

"Perim biz gidene kadar mutfağa girmezsen çok iyi olur."

 

"Anlamadım..."

 

"Yavrum neyini anlamadın? Ben mutfağın ağzına sıçtım, girmezsen çok iyi olur. Temizlik için birilerini çağıracağım merak etme."

 

Şifa gözlerini kırpıştırıp önündekilere ve ciddi ciddi açıklama yapan Alparslana baktı.

 

"Bir omlet ve bir menemen... Yani ne olabilir ki?"

 

Gerçekten biraz merak ve biraz şaşkınlık vardı ifadesinde. Alparslan ise bu sonuca ulaşana kadar israf edilmiş on dört yumurtayı ve yumurtanın yapışıp, kalkmadığı tavaları düşündü. Doğru tavayı bulmak için bir kaç tanesini israf etmesi gerekmişti. Evyenin içerisindeki domates ve biber artıklarını, yere dökülmüş portakal kalıntılarını, reçelleri bu küçük tabaklara koymak için oluşan karmaşayı gözden geçirdi.

 

"Çocuğun yanında beni küçümsedin mi sen?"

 

Şifanın kaşları kalktı.

 

"Çocuğun?"

 

"Hücre falan bilmem ben çocuk işte. Şu an seni duyuyor bile olabilir. Babasını küçümsediğine dair travma yüklüyorsun yavru kurduma."

 

Şifa iç çekip, başını iki yana salladı. Çok konuşuyordu. Muhtemelen mutfak tahmininden bile kötü haldeydi ki pişkinlikle sıyrılmaya çalışıyordu. Düşünmeyi erteledi. En son ne zaman sıcak bir şeyler yediğini bile hatırlamadığı için geçip yatağına oturdu.

 

Yatak ne kadar salıncak formunda olsa da ağırlığı ve urgan görünümü verilmiş zincirleri nedeninyle hafif bir sallantının dışında hareket etmezdi.

 

Alparslan da iştahla tepsiyi süzüşünü gördüğünde başını yana yatırıp her bir zerresini keyifle süzdü. Hamileydi ama son zamanlarda ne kadar da zayıflamıştı. Yüzü küçücük kalmış karısı içindeki merhameti besliyordu. Bir şey demeden geçip o da oturdu. Kahvaltı sehbası aralarında kalmıştı. Kopardığı ekmek parçasını menemene batırıp ağzına uzatınca Şifa öylece dalgın bir ifadeyle yiyeceklere baktığını fark etti. Sonra Alparslanın beklenti dolu gözlerine gözlerini sabitleyip ağzını araladı.

 

Çok uzun zaman...

 

O kadar uzun zaman olmuştu galiba şu an kadar basit bir şeyi yaşamayalı. Alparslan hiç bir şeye dokundurmadan kendi elleriyle yedirdi. Portakal suyunu bitirtene kadar söylendi ama sonunda amacına ulaştı.

 

Şifa ise yediklerinden daha çok keyif veren bir başka şeyi izlemekle yetindiği için neredeyse hiç konuşmadı. Alparslan her lokmasını yarım ısırtıp, kalanını kendi ağzına atıyordu. Şifanın kalbine ne yaptığını bilmeden, lokmalarından kalanıyla kendini doyuruyordu.

 

Kahvaltı sonrası Şifanın ısrarıyla mutfağa girdiler. Alparslan gerçek olanı bariz saklamıştı. Burası tam bir savaş alanıydı. Yine Şifanın ısrarıyla temizliğini beraber yaptılar. Birilerini çağırma konusunda Alparslan çok diretsede Şifa evine kimsenin girmesini istemiyordu. Bir zaman Şifanın her yeri elden geçirişini izledi Alparslan. O yorulur diye korkuyordu ama Şifanın da belki yorulmaya ihtiyacı vardı. Zihnindeki yorgunluğu bedenindeki unutturuyordu galiba. Saatlerce evlerini temizlediler. İkindi vakti Şifanın yaptığı çorbayı içip, bu kez de etrafda dolaşmak istediler. Her şey olabildiğine normal, herkesin monotonunun bir parçasıydı aslında. Ama öyle iyi gelmişti ki Şifanın yüzüne gelen renk Alparslanın içini hafifletiyordu.

 

Bir kaç günleri kendi evlerinde daha çok sığınak belledikleri yuvalarında geçti. Beraber yemek yaptılar, yürüyüşe çıktılar. Bir kitabı bitirmeye çalıştılar. Beş farklı diziye başlayıp, ikinci bölümünde diğerine geçmek zorunda kaldılar. Alparslan için hiç bir aksiyon yeterli değildi. Hepsi çok yapay, mantık hataları doluydu ve Şifa hiç susmadan eleştiren kocasını boğmamak için seçenekler oluşturuyordu.

Üstelik bebek fikrini hemen kabullenen ve Şifanın tahmininden bile hızlı benimseyen adam pimpirikli bir şeye dönüşmüştü.

 

Her adımını hamilelikle ilişkilendiriyordu. Attığı adımdan bile anlam çıkarmaya çalışması Şifayı delirtecekti.

 

Şifa koltuğunda kısa süreli dediği şekerlemesinin üçüncü saatinde gözlerini araladığında mutfak tarafından gelen sesleri dinledi. Alparslan bir şeyler yapıyordu ve biriyle konuşuyordu.

 

Ayaklanıp, küçük adımlarla mutfağa ilerledi.

 

"Ustaya söyleyin çağırsın artık."

 

"..."

 

"O adam sandığınızdan daha fazla şeyi buldu Duhan. Elini saklamayı iyi biliyor."

 

"..."

 

"Bizimle beraber çalışacak o amacı verin avukata."

 

"..."

 

"Hayır, vaktidir. Kızın durumu nasıl?"

 

"..."

 

"Tamam. Usta ne bilmeleri gerekiyorsa söylesin. O nereye bakması gerektiğini bulacak."

 

"..."

 

"Eminim Duhan. Atilla Saruhanlının dediğini yapacak biri varsa Korhan Yıldıray."

 

Alparslanın kimler hakkında konuştuğunu ilk andan fark etmişti Şifa. Konuşmanın arasına girmemek için kapı pervazına yaslanıp, bekledi.

 

"İyi... Daha iyi merak etme. Onun gücünün bir sınırı mı var? Kendi yeğenini sana mı anlatayım şimdi?"

 

"..."

 

"Tabiki o da iyi. Babası yanında onun, herhalde iyi olacak."

 

Alparslanın kısa kahkahasıyla Şifanın dudakları da kıvrıldı. Alparslan ona kurt denmesini severdi. Şifanın eşi, koruyucusu, canı denmesine de bayılırdı ama şu ara favorisi baba denmesiydi galiba. Hiç alakasız bir anda bile babasıyım ben onun diye çıkışlar yapmasının başka açıklaması olamazdı.

 

"..."

 

"Benim yavru kurdum o Duhan. Tabiki babasıyım diyeceğim. Hadi kapat ben yine yakacağım bu yumurtayı yoksa."

 

Şifa ardından yaklaşıp, ellerini beline doladığında irkilmedi bile. Yaptığı işe devam etti Alparslan.

 

"Sana sinsice yaklaşamamak aşırı sinir bozucu."

 

Alparslan kızaran yüzü üste tek hamlede çevirdiğinde bilmiş bir sırıtış kondu yüzüne.

 

"Aldığın nefes sesine bile hakim bir adam olmamın yanı sıra kokunu es geçme. Sen gelmeden doluyor olduğun yere. E birde bana yakın olduğun her an içini kaplayan şu his var ya tam karnımda peri. Boşa kürek çekmek seninki."

 

Şifa tezgaha hazırlanmış sebze tabağından bir parça salatalık alıp ağzına attı. Yan yan da kocasına bakmayı ihmal etmedi.

 

"Ukalanın tekisin. Egondan bahsetmiyorum bile. İçimi kaplayan hismiş!"

 

Şifa hazırlanmış tabaktan ikisini alıp mutfak masasına bıraktı. Sonra da onu mest olmuş bir gülümsemeyle izleyem kocasına gözlerini dikti.

 

"Sen kendine bak. Az yaklaşsam uyuşturucu kullanmış gibi oluyorsun. Koskoca Ortadoğunun kurdu kokumu solumak için deliriyor. Bir duyulsa rezalet."

 

Alparslan sırnaşık bir gülümsemeyle yaklaşıp, sol kolunu beline doladı. Tıpkı Şifanın söylediği gibi de bir müptezelmiş gibi burnunu boynuna dayayıp, sesli soluklar aldı.

 

"Ama nasıl bir koku? Ama nasıl güzel. İçi gidiyor insanın ciğerine o koku doldukça. Şu gözlere baktıkça kanım çekiliyor. Birde kurt yavrusu var ki içinde offf..."

 

Şifa düz tutmaya çalıştığı yüzünün her kelimede gülümsemeyle kırılmasına engel olamadı. Kolları alışılmışlıkla boynuna sarılıp, hafifçe iki yana sallandı.

 

"Sen çok fenasın ha. Şu dilinle her şeyi yaptırırsın sen bebeğimle bana."

 

Dudağının kenarındaki minicik bene hızlı bir öpücük konduruldu.

 

"Babası götünü yesin o bebeğin. Bir doğsun göreceksin divanem olacak."

 

Kahvaltıyı sessizlik içinde yaparken Şifa son iki sabahtır hissettiği bir durumu Alparslana anlatmak istedi. Dün sabah eli boynunda uyanmıştı. Daha doğrusu vücudunun bir parçası olan hissin varlığıyla rüyadan sıyrılmıştı.

 

Bu sabah ise daha belirgindi hareketler. Hamileliğinin başladığı andan beri rahmini sarmalamış deva, ne olduysa olduğu yerden sadece dün ve bugün sabah ayrılmıştı. Bir kaç saniye sürecek kadar kısa bir zaman boynunda bir girdap oluşturmuş ve hızla rahminin etrafını kucaklamaya geri dönmüştü.

 

"Alparslan?"

 

Alparslan son lokmasını da yutunca başını kaldırdı. Şifanın soru sorar gibi adını seslenmesiyle tek gözünü kırptı.

 

"Devayı hissediyorsun sen. Onda farklılık gibi bir şey olduğunu düşündün mü?"

 

Tuhaf sayılacak bu soruyla ne demek istediğini anlayamadı.

 

"Nasıl tuhaflık peri?"

 

Şifa tek elini yüzüne yaslayıp, derin bir iç çekti. Tam olarak kendi de bilmiyordu ki dopru şekilde sorabilsin.

 

"Yani... Nasıl desem tuhaf işte. Ben onunla birim Alparslan. Vücudumun bir parçası olduğu için bazen fark bile edemiyorum değişimi. Elimi oynatmak yada gözümü kırpmak gibi bir şey bedenimdeki varlığı ve biliyorsun haftalardır rahmimin etrafında. Bunu bebeğin varlığı için yaptığını biliyoruz ikimizde. Hiç kıpırdamadı ama sanki iki gündür..."

 

Alparslan hafif kaşları çatılmış, Şifanın tereddütlü sözlerini dinliyordu.

 

"Onu hissettiğim doğru ama bu senin bedeninle olan bağımdan kaynaklı. Seninki gibi değil. İki gündür ne farklı peki?"

 

Şifa istemsiz boynunu tutmuş, yutkunmuştu.

 

"İki sabahtır onu boynumda hissediyorum ama uyku ve uyanıklık arasında oluyor bu. Tamamen kendime geldiğimde rahmimde oluyor. Çözemedim ki bende. Ama haftalardır hiç kıpırdamamışken..."

 

Tırnakları istemsiz boğazının altındaki küçük çukuru tırmaladı. Alparslan da zift karası gözlerini o çukura dikti.

Orda bir düşmana ait parça yatıyordu. Biran önce Şifanın bedeninden ayrılmasını istediği, tamamen hayatlarından çıkması için gün saydığı zehir ve deva kozası vardı.

 

"Sonuçta bir parçası var orda. Zehire bulanmış olsa da kendinden bir parça. Sebebi bu olabilir mi?"

 

Şifa alt dudağını ısırıp, ağırca başını salladı.

 

"Olabilir... Onun için de benim içinde bu çok zordu Alparslan. Saf devamızı zehire bulamak ikimizin de canını çok yaktı. Ama ilk andan itibaren hiç bir kozaya yaklaşmamıştı. Şimdi tek bir tane var ve onun etrafında bir girdap oluşturması. Bilmiyorum."

 

Alparslan söylenilenleri düşünürken dudağının kenarını içten ısırmaya devam etti.

 

"Seni kontrol etmek istedi doktor ama ultrasonda karartı dışında hiç bir şey göremedi. Deva onu sarmaladığı için diye düşündüm. Belki onu sahipleniyordur. Kimsenin yaklaşmasını istemiyordur. Tabi birde kozada bulunan zehir onu ürkütüyorsa. Bilmiyorum çok saçma geliyor kulağa ama onu korumak için zehiri kontrol ediyor olabilir mi?"

 

Şifa aheste aheste başını salladı. Deva gerçekten bir koruyucu olmuş, bebeğinin etrafından ayrılmıyordu. Kozadaki zehir miktarı bebeği için tehlike oluşturur mu diye o da içten içe tereddüt yaşıyordu. Belki duyguları da devayı etkiliyor ve zehire karşı içini kemiren his devayı ona yönlenmeye itiyordu. Hem aralarındaki bağı çok iyi anlıyor hem de sınırını bilmediği için kafası karışıyordu.

 

Bir süre bunları düşünmeyi askıya aldı. Buraya Alparslanla kalmak, bebeği için gerçek anlamda mutluluğunu hissetmek için gelmişti. Hayatı boyunca unutamayacağı şeyler yaşamıştı ve çok bitap bir haldeydi.

 

Bir kaç saat uyumasalarda birbirlerine sarılı halde öylece uzandılar. Alparslanın çocuk gibi sevinci ve sürekli bebekleriyle konuşması onu büyülüyordu. Anlattığı çoğu şey bebeğiyle paylaşmak istediği anılardı ama Şifa gözlerinden yaş gelene kadar gülüyordu.

 

Baba olacağını öğrendiği andan itibaren Alparslanın bambaşka bir tarafıyla da tanışmıştı. Hayatı kırılıp, parçalanmamış bir çocuk olsa büyürken nasıl da eğlenceli olacağı o kadar belliydi ki.

 

Günlerini beraber yemek yaparak, ormanda yürüyerek, sorgusuzca sevişerek geçirdiler. Şifa bir kez Duhanla konuştu, iyi olduklarını söyledi, sesini duymak isteyen adamın gönlünü rahatlattı.Bir kez de Veronica ile uzun soluklu bir sohbet gerçekleştirdi. Onun dışında iletişime sadece Alparslan kanadında açıktı.

 

Bir buçuk aya yakın bir süreyi her şeyden uzak tamamladılar. Tanıştıkları günden itibaren hiç bu kadar başbaşa kalmamışlardı. Bin parçalı puzzele tamamlayacak, yeni tarifler deneyecek, deniz kenarında saatlerce yürüyüş yapacak lüksleri olmayan çiftler için bulunmaz bir nimetti. Ama neticede onlara ihtiyacı olan iki kişi vardı ve bunun için hazırlanmaları gerekiyordu.

 

Duhan ve Barbarosun sıklaşan aramalarıyla Şifa kalktı, toparlandı ve her şeyi döndüğünde düzenli bulmak için evini kontrol etti. Telefon görüşmesini dışarda yapan kocasının da montunu alarak dışarı çıktı. Alparslan ardını döndüğünde telefon hâlâ kulağındaydı. Şifanın hazır halini gördüğünde kaşları kalktı.

Telefon görüşmesini bitirip karısına doğru yürüdü.

 

"Peri?"

Şifa elindeki montu Alparslana uzatıp kendi montunun da fermurarını kapatmıştı.

 

"Bir yere mi gidiyoruz bebeğim?"

 

Şifa yüzünde küçük bir gülümseme başını salladı.

 

"Evet kurdum, artık onlarla tanışmak istiyorum. Gidelim ve bu işi bitirelim."

 

Umuta döndüklerinde onları Hakan karşıladı. Duhanla görüşmede olan Gökay Turanın yanına biraz gecikmeli gittiler. Korhan Yıldıraya dair ellerinde olan tüm bilgileri baştan sona incelediler. Şifa Ahu Nar üzerine kayda alınmış tüm geçmiş bilgilerini taradı. Ahu Nar'ın bile unuttuğu detaylar artık Şifanın hafızasındaydı. Alparslan gün içerisinde Mardin'e gitti, ustayla yapılan görüşmede Duhan da yanlarındaydı. Onunla biten toplantı sonrası geri dönüşte kendince bir plan oluşturdu bile.

 

Korhanın şu an yaptıklarını öğrendiğinde ise artık tanışmak için hazırlardı. Güneşin amacı ve Güneşin anahtarlarının bir araya gelmesi gerekiyordu artık...

 

25 HAFTA SONRA...

 

Şifa dileğiyle çıkılan yolda ziyan olmuş hayatlar...

 

Ziyan olurken devaya kavuşmuş ruhlar...

 

"Büyük bir hata yapıyorsunuz!"

 

"Hadi hanımefendi zorluk çıkarmayın lütfen."

 

"Benim kim olduğumu biliyor musunuz? ben Adnan Ziyagilin kayın validesiyim!"

 

Şifa telefonundan izlediği diziyi durdurdu. Sırtını yasladığı mezar taşından öne doğru eğilerek mezara baktı.

 

"Offf çok fena oldu bu."

 

Sonra ise duraklattığı yerden ilerlemeye devam etti. Polisler kumar oynayan sosyetenin değerli mensuplarını bir bir toplayıp ekip araşlarına bindiriyordu. Firdevs hanımın şok ifadesine kıkırdadı. Videoyu bininci kez yine durdurdu. O çok seviyordu dizi izlerken yorum yapmayı, konuşmayı. Ondan sonra da Şifa'ya kalan bir huy olmuştu. Gerçi aylardır hiç bir şey izleyemiyordu ama sonunda her şeyin bitmiş olmasının verdiği bir rahatlıkla geçip Şahin'le beraber o çok sevdikleri sahneyi açmıştı.

 

Şahin'in sevdiği...

 

Şahin'in sevdiği için artık Şifa'nında en sevdiği sahneyi...

 

"Bunların düğün kombinlerine aşırı bayılıyorum Şahin. Şu kadar yıl geçmiş hâlâ çok iyi parçalar var. Veronicaya da izleteceğim."

 

Karnı kasılmaya ve kıpırtılar artmaya başlayınca yine duruşunu değiştirdi. Sabahtan beri kasıklarındaki kasılmalar baya belirgin olmaya başlamıştı.

 

"Uyandın mı bebeğim?"

 

Oturduğu yerden ayaklanıp bu kez Şahin'in yanına yerleşti. Mezarın üstü tertemizdi ama gözüne batan bir kaç taşı hemen topladı.

 

"Deli yüreğe başlayacağım aslında da dizi benden büyük Şahin. O zamanın teknolojisiyle çekilmiş olması canımı sıkıyor. Neyse mecbur katlanacağız artık."

 

Sanki cevap alıyormuş gibi tek taraflı yürüttüğü konuşmayı bozmadı.

 

"Neler olduğunu biliyorsun değil mi?"

 

Şifa karnındaki şişkinlikte tek elini gezdirirken diğer eliyle de Şahin'in toprağını okşadı.

 

"Benden istediğin oldu. İntikamını aldık. "

 

Dudağında küçük bir tebessüm yeşerdi. Bedeni tertemizdi, düşmanına ait hiç bir şey kalmamıştı. Tam da bu sebeple aylar önce toprak altına koyduğu ustasının yanına ilk kez gelebilmişti ya.

 

"Buraya bir düğünden çıkıp geldim. Aslında çok daha önce gelecektim ama bu biraz zor."

 

Gülermiş gibi bir ses çıkardı ama ağlamaya en yakın tını vardı o seste.

 

"Seni burada görmeyi kabullenmem gerekti. Bazı şeylere alışılmıyor biliyorsun."

 

Burnundaki yanmanın geçmesini beklerken başını havaya kaldırmıştı. Küçük bir kuş sürüsü gözüne çarptı. Dudakları minicik kıvrıldı.

Ardından duyduğu adım seslerine başını çevirip bakmadı fakat gülümsemesi büyüdü. Kuşların gidişini seyrederken iç çekişi daha sesli oldu.

 

"Çok zorlandın mı Barbaros?"

 

Mırıltı gibi sordu bu soruyu. Gözleri gökyüzünden olduğu için gören kuşlarla konuşuyor sanabilirdi ama onun sorusu ardında dimdik duran adamaydı.

 

"Hayatımda en zorlayıcı şeylerden biri kabul edilirdi."

 

Şifa başını onaylar gibi salladı. Şahin'in mezar taşındaki bayrağı okşadı bu kez de.

 

"Zordur... Bilirim, çok can yakar."

 

Şifa başını çevirip ardında kale gibi dikilen adama baktı. O da dikkatle Şahin'in mezarını izliyordu.

 

"Affeder mi sence bizi?"

 

Barbaros mezardan gözlerini çekip Şifa'nın büyüleyen irislerine bakmıştı sonunda.

 

"Sana hiç gönül koymadı zaten. Beni de anladı."

 

Şifa'nın kaşları kalkmış, bu yeni bilgiyle biraz da şaşkınlık yüklenmişti simasına.

 

"Biliyor muydu?"

 

Barbaros derince iç çekip, ciğerlerine doldurduğu nefesi bıraktı. Başı bu kez iki yana sallandı.

 

"Bilmiyordu. Ama bilirsin zekidir Şahin, görünmeyeni görmekte üzerine yoktur. Beni de çok iyi tanır."

 

Şifa dudaklarını birbirine bastırıp onaylar gibi başını sallamıştı. Şahin bir gün bu sona erişileceğini bilerek canını teslim etmişti demek. Dudakları kıvrıldı, uzanıp mezar taşına bir öpücük bıraktı.

 

"Gitmem lazım artık Şahin bu kız yüzünden günün yarısını nerde geçirdiğimi bilmesende olur. Artık sık sık geleceğim. Hatta bir daha ki gelişimde yeğenin de yanımda olur diye umuyorum. Çünkü baya sıkıldı içerde."

 

Tam o anda karnında hissettiği baskıyla kıkırdadı. Eli karnını okşadı, hareketli bebeğini sakinleştirmek için ağır ağır dolaştı. Kasılmaları ise kramp gibi giriyordu artık. Ağrı eşiği yükseltilmiş bir beden için zorlayıcı değildi ama bir an nefes kesiyordu yinede.

 

"Seni çok sevmiş, geleceğiz diyor."

 

Şifa bir kez daha dudağının kenarını mezar taşına bastırdı.

 

"Hoşçakal Şahin annemle babama onları çok sevdiğimi söylemeyi unutma."

 

Şifa dönüp kalkmaya çalışırken Barbaros iki eliyle uzandı. Bileklerinden yakalayıp ayağa kalkmasına yardımcı oldu. Şahin'in mezarına baktı, iki gözünü kapatıp açmanın dışında hiç sesi çıkmadı. Şahin'e söyleyecek bir şeyi yoktu, Şahin'in de ondan bir şey duymak istediğini hiç sanmıyordu. Güneş amacına ulaşmış, anahtarlarına kavuşmuştu nihayetinde. Ölmesi gerekenler gömüldü, yapılması gerekenler yapıldı, acıdan payına düşeni aldı, bir gün kavuşurum dediklerine içten bir selam yolladı.

 

Yakın zamanda ona bambaşka bir görev tanımlanmıştı, burdan çıktıktan sonra onun hazırlığını yapmaktan başka bir şey yoktu aklında.

 

Şifa mezarlıktan çıkana kadar Barbarosun kolundan çıkmadı. Alparslan ise mezarlık girişinde öylece oturuyordu. Şifa parçaladığı tabancasını yerden toplayış şekline bakıp kıkırdadı.

 

"Canı sıkılınca oyalanmak için telefonda oyun oynasa keşke."

 

Barbaros iç çekti bu yoruma.

 

"Biraz daha gelmesen şarjöründeki mermilerden kule yapmaya çalışırdı."

 

Şifa bu söze daha çok kıkırdadı. Bedeni artık ağırlaştığı için adımları yavaştı, sabahtan beri geçmeyen bir tuvalet ihtiyacı vardı üstelik. Defalarca gitse de bitmiyordu bu his. Doğum her an başlayabilirdi. O yüzden son zamanlarını Umutta geçirmek için buraya geldiler.

 

Alparslan ayak seslerini duyar duymaz gözlerini silahından ayırdı. Gözünün birini kısıp perisini süzdü. İçinde dingin bir his vardı, üzgün olmayışı rahatlattı. Şifa mezarlığa gireli nerdeyse üç saati geçmişti. Bazen karnını sıkan hüzün şiddetlenmeden azaldıkça onu Şahinle başbaşa bırakmak daha kolay olmuştu. Eğer Şifa'nın canı şiddetle yanmaya başlamış olsa burda durmak ve verdiği sözü tutmak hiç kolay olmayacaktı.

 

Yayıldığı topraktan kalktı. Üstündeki toz kalıntılarını silkeledi. Dağıttığı silahının parçalarını el çabukluğuyla hemen yerine yerleştirdiğinde Şifa kaşlarını kaldırmıştı bile.

 

"Kaç seferdir bunu yapıyorsun?"

 

Alparslan şarjörü yerine oturtup beline yerleştirdi silahını. Dudağı bilmem der gibi bükülmüştü.

 

"Seksenden sonra saymayı bıraktım. Artık dokuz saniye otuz bir salisede parçalama ve takmayı gerçekleştiriyorum."

 

Şifa taktir dolu bir bakışla süzdü kocasını. Alparslan bu kez Barbarosa baktı.

 

"Gidiyor musun?"

 

"Öyle görünüyor."

 

"Kızıl?"

 

Barbaros yanında duran Şifa'ya bir bakış attı.

 

"Bir süre burda olacak. Ben her şeyi düzene soktuğumda yanıma gelebilecek. Doğum sonrasında Şifa'yla olmayı istiyor zaten."

 

Şifa bu kez çatık kaşla baktı Barbarosa.

 

"Peki sen onu görmeye gelmeyecek misin?"

 

Barbaros'un dudakları kıvrıldı. Nadir gülümseyen bir adama göre hoş bir ifade oluşuyordu yüzünde. Şifa'nın burnuna işaret parmağıyla dokundu.

 

"Unuttun galiba ben dünyanın gözüyüm, tabiki onu görmek için burda olacağım."

 

Şifa'nın yüzünü kaplayan gülümsemede bir kaç saniye sonra küçük bir kırılma yaşandı. Şifa daha derin bir nefes alıp şimdi dişleri görünesi gülümsüyordu.

 

"Bunun için seni uzak yollardan çağırmayacak gibiyiz amca."

 

Barbaros ne dediğini anlamadığı için kaşlarını çattı. Ona nadir amca derdi. Tıpkı Duhana yaptığı gibi sayılıydı bu kelime. Şifa ise derin bir nefes alıp tekrar gülümsedi. Sonra onu dikkatle izleyen kocasına baktı. Alparslan'ın kaşları iyice çatılmıştı. "Bir sorun var" diye mırıldandığında Şifanın kıkırtısıyla gözlerini şişkin karnından uzaklaştırdı.

 

"Sorun değil hayatım, kızın üç gün erken gelmeye karar verdi sanırım."

 

Şifa tekrar bir nefes aldı. Kasılma bu kez biraz daha şiddetliydi. Henüz onu daraltacak boyutta değildi ama devânın delirmiş gibi rahminin etrafında girdap oluşturması yaklaşanın net sinyaliydi.

 

"Şifa!"

Şifa ağzından bir nefes alıp sesli bıraktı.

 

"Sanırım beni taşıman gerekiyor Alparslan."

 

Yine bir duraksama, Barbaros'un kolunu sıkma ve sesli nefes...

 

"Kasılmalar güçlenmeye başladı, Umuta kadar yürüyemeyebilirim."

 

Laf ağzından çıktığı an da Alparslan'ın "Peri" diye haykırması ve onu bir kurt çevikliğiyle kucağına alıp koşması aynı saniyede gerçekleşti.

 

Kasıklarına inen sancı çoğaldıkça ve iki kasılma arasındaki süre azalıkça Şifa iniltisini engelleyemedi. Kendini tutmaya, Alparslanı panikletmemeye çalışıyordu. Zira Alparslan kucağında otuz sekiz haftalık hamile bir kadın yokmuş kadar hızlı ilerliyordu. Peşinden koşturan Barbarosun adım seslerini de duyuyordu ama gözlerini sıkıca kapatmıştı.

 

"Az kaldı! Az kaldı perim dayan!"

 

Alparlsan'ın panik yüklü sesiyle omuzlarına biraz daha sıkı sarıldı.

 

"Sakin ol bir şeyim yok."

 

Alparslan'ın paniği Şifa'nın karnına kramplar sokarken bağırmak şu an hiç akıllıca olmayacaktı. Üstelik kasıklarını yakan bu ağrı beklediğinden biraz daha kötü geçecekti galiba.

 

Şifa için haftalar önce hazırlanmış kliniğe doğru koştururken onu görenler de karşılamak için aynı hızla hareket etmişlerdi. Dakikalar içerisinde doktoru Şifayı sedyeye alıp muayene etti. Açıklık yedi santim civarıydı.

 

"Sekiz santimde doğuma giriyoruz, doğumhane hazır."

 

Doktor eldivenlerini çıkarıp yenilerini takarken odaya Veronica paldır küldür daldı.

 

"Doğum mu başladı? İyi misin tırtılım?"

 

Şifa ter tomurcularının kapladığı boynunu gererek "iyiyim" diye inledi. Dışardan bir bağırtı daha geldi kulaklarına.

 

"Gireceğim artık yeter bu kadar muayene!"

 

Alparslan'ın cümlesi bittiğinde Veronicanın aralık bıraktığı kapıdan girişi aynı anda oldu. Hemen sedyede uzanan Şifanın ellerine yapıştı.

 

"Perim... İyi misin güzelim? Ağrın çok mu?"

 

Şu yüzüne bakan Alparslan'ın ağrısının daha çok olduğunu düşünürdü aslında. Şifa gülümseyip yanağını okşadı.

 

"Doğuma giriyorum şimdi, sakin olmaya çalış lütfen."

 

Sesini ne kadar düz tutmaya çalışsa da acı bulaşmış iniltiyi engelleyemiyordu. Alparslan'ın göz damarları kızarmıştı kendini sıkmaktan. Ardında onu bekleyen doktora baktı.

 

"Bende gireceğim!"

 

Doktor cevap vermeden Şifaya baktı sadece.

 

"Alparslan öyle bir şey yapmayacaksın."

 

Alparslan kararmış gözlerini Şifaya çevirdi hızla.

 

"Beni cümle alem sikse de o kapının önünde durmam. Yanında olmam lazım!"

 

"Alparslan hayır dedim! Konuştuk bunu senle."

 

Alparslan'ın gözlerindeki öfke kırılıp hızlı bir sulanmaya bırakınca Şifa duraksadı.

 

"Ne olur? Duramam kapıda elini tutayım. Siz ordan çıkana kadar nefes alamam ne olur peri?"

 

Yalvarır gibi konuşmasıyla Şifa en başından beri hayır dediği şeye onay verecek oldu.

 

"Alparslan..."

 

"Senden uzak duramadığımı biliyorsun. Sen acı çekerken uzak kalmak öldürür beni ne olur peri?"

 

Şifa kasıklarını zorlayan şiddetli bir kasılmayla bedenini gerdi. İniltisi çok daha şiddetli çıkınca Alparslan'ın korkuyla elini sıkıca tuttuğunu fark etti.

 

"Tamam! TAMAM GİR NEREYE GİRECEKSEN AMA BİRAN ÖNCE DOĞURTUN BENİ!"

 

Metanetli davranmaya çalışmak buraya kadardı. Bu iş gerçekten baya acı verici bir hâl almaya başlamıştı. Şifa'nın bağırtısı herkesi harekete geçirdi. Hızlı bir şekilde onun için ayarlanmış ekip Şifa'yı alıp doğumun yapılacağı kanada götürdü.

 

Doğal sürece dokunmamak için hiç bir destek sağlanmıyordu. Bu Şifanın kendi talebiydi. Karnında taşıdığı bebek hakkında bilgiler o kadar kısıtlıydı ki ona zarar verebilme ihtimalli hiç bir şeye uzanmamıştı hamileliği sürecinde. Şu ana kadar ultrasonla bile muayene edilmemişti bebeği. Gerçi buna yeltendiklerinde deva izin vermiyordu. Ultrasonda karartı dışında hiç bir görüntü alamıyordu doktorlar. Sonra Şifa bunu yapmaktan da vazgeçti. Bebeğinin kız olduğunu ise kalbi biliyordu. Buna o kadar emindi ki bir doktorun onayına ihtiyacı yoktu. Onu kızım diye sevdiği anlarda devanın tüm bedenini delirmiş bir coşkuyla dolaşmış olması da bu fikirin oldukça beslemişti.

 

Doğum beklenilenden biraz uzun sürdü. Alparslan'ın gözlerine kan oturmuştu kendini sıkmaktan. Şifa'nın başında sürekli ellerini tutuyor, alnına öpücük bırakıyor ve yarısına kadar gelebildiği dualar sıralıyordu. Cümleleri tamamlayacak güç ilk kez yoktu onda.

 

Çok şiddetli bir sancı, ilk kez büyük bir çığlık attıracak kadar can yakan bir sancı...

 

Sonrasında büyük bir rahatlama, uykuya kapılacakmış gibi bir gevşeme ve soğuk doğumhaneyi uğuldatacak bir ağlama...

 

Çömeldiği yerden Şifa'nın elini sıkıca sarmış, alnına yaslanmış ve " Allahım kurtar onu" diye sürekli mırıldanan adam duraksadı. Alnı Şifa'nın elinden kalktı. Şifa yarı yatar bir halde yüzünü kaplayan ter ve göz yaşlarıyla o evrenin tüm renklerini saklayan gözlerini karşıya dikmişti. Alparslan duruşunu düzeltti. Ayaklanmak istedi ama bacaklarında kısa süreli bir his kaybı yaşamıştı sanki. Diz kapakları yere çarptı.

 

"Oldukça güçlü ciğerleri var bu kızın."

 

Doktorun maskesinin ardından boğuk çıkan sesiyle Şifa gözlerini karşıda görünen kan kalıntıları dolu bedenden ayırıp Alparslana çevirdi. Sanki aylardır karnında taşıyan o değilmiş gibi büyük bir şaşkınlık kaplamıştı yüzünü. Sonra kocaman bir gülümseme suratının yarısını örttü.

 

"Gerçekten kız! Aman Allah'ım o gerçekten kız."

 

Alparslan yüzüne aşağı akan yaşların sıcaklığını hissediyordu, tutulmuş bedeni, nefes almayı bırakmış ciğerleri ve atıp atmadığından emin olamamış kalbiyle zor şer ayaklandı. Bebeğinin göbek kordonu kesildi. Yeşil bir beze sarıldı. Sağlık ekibi başındaki kalıntıları temizlemeye başladı.

 

"Alparslan! Doğdu..."

 

Şifa donmuş gibi öylece dikilen kocasına ulaşmak için sesini olabildiğine güçlü tuttu. Alparslan başını çevirdi, Şifa'nın güzel yüzüne baktı. Şifa yaklaşması için ona diğer elini de uzatmıştı. Alparslan hemen uzandı, dudakları Şifa'nın gülümseyen dudaklarının üstünde durdu.

 

"Doğdu peri. Bizim bebeğimiz o."

 

Sesinde öyle bir hayret vardı ki olanı söylemekten ziyade imkansızı dillendirmek gibi hissettiriyordu.

Aralarında kalmış bebekleri ise doğduğu anda ortalığı inletircesine ağlayan o değilmiş gibi sessizleşmişti. Şifa mutlu bir kahkaha attı.

 

"Bizi ve içimdekini hissediyor. Yakınındayız diye ağlamayı bıraktı, bizi tanıyor Alparslan."

 

Alparslan burnunu ucunu minik bebeğinin yanağına dokundurdu. Islak görünen bir tutam siyah saça sevgiyle baktı.

 

"Benim kıymetli devâm... Peri kızım..."

 

Geriye çekildiğinde sakinleşmiş bebeğin tek gözü aralandı ama geri kapandı. Alparslan nefesini tutmuştu. Biraz daha geriye çekildi, Şifa donmuş gibi bakan kocasına ve bebeğine baktı.

 

"Alparslan?"

 

Niye suratı bir anda kül rengine döndü anlamadı. Bebeğine sokulduğunda bu kez bebeğin iki gözüde minik bir aralıkla açıldı.

 

"Alparslan!"

 

Şifanın sesi biraz tiz çıktı. Alparslan bebekten çektiği gözlerini Şifaya çevirdi.

 

"Endişelenecek bir şey yok."

 

Şifaya söylenmiş ama aslında kendine söylermiş gibi bir hâl almış cümleyle Şifanın başı hızla sallandı.

 

"Necip Karslıyı getirmelerini söyle Alparslan."

 

Hızlı hızlı başını salladı. Sonra bir uykuda gibi görünen bebeğine bakıp, burnunu alnına sürttü. "Bir şey yok" diye tekrar mırıldandı.

 

Şifa temizlenip odaya çıkarıldığında bebeği de yanındaydı. Alparslan yanlarından bir kaç dakikalığına ayrılıp, Duhanla ve Barbarosla görüştü.

Moskovaya haber gönderildi. Sonrasında hemen karısı ve bebeğinin yanına gitmişti.

 

Şifa yorgun yüzüyle yanında küçük, cam görünümlü pusette yatan kızını izliyordu. Veronica ise tedirgince bebeği ve Şifayı seyrediyordu.

 

"Perim..."

 

Şifa daldığı andan Alparslan'ın sesiyle çıktı. Alparslan yanlarına yaklaşıp uyuyan kızının kokusunu solumak için eğildi. O kadar güzeldi ki saniyeler içinde müptelası olmuştu.

 

"Necip Karslı geliyor mu?"

 

"Birazdan uçuş ekibi hazır olur endişelenme sen."

 

Şifa yutkunup geri kızına baktı.

 

"Alparslan o..."

 

Alparslan yatağa yan oturarak Şifaya kollarını doladı. İçindeki paniği karnında hissettikçe sakinleşmesi için dudağını boynuna bastırmıştı.

 

"Hişttt annesi gibi o da bir mucize. Başka bir şey yok perim."

 

Geriye çekildiğinde Şifanın gözleri hâlâ tedirgin bakıyordu.

 

"Ama gözleri..."

 

Alparslanın dudağı kıvrıldı.

 

"Büyüleyici değil mi?"

 

Alnına düşmüş perçemini parmaklarıyla sıyırıp kulağının ardına bıraktı. Yüzünde hoş bir gülümseme vardı.

 

"Gözlerini gördüğümde bundan daha güzel başka bir şey göremem sanmıştım."

 

Dudağını ısırıp başını iki yana salladı. Sonra huzurla uyuyan kızına baktı.

 

"Beni şaşırtmaktan hiç vazgeçmiyorsun peri. Gözlerinle sen zaten beni mahvetmiştin, kızına gerek yoktu."

 

Şifa yüzünü avuçlayan ele yanağını yaslayıp gözlerini kapattı.

 

"Korkuyorum."

 

"Neden?"

 

"Onun farklı olmasını istemiyorum. Normal, sıradan bir çocuk olarak büyümesini istiyorum."

 

"O zaman öyle olacak perim."

 

Şifa gözlerini araladığında bir eşinin kızında can bulduğu o eşsiz gözleri yaşla parladı.

 

"Ama nasıl?"

 

"Onun annesi ve babası kızları için ne iyiyse öyle yapacak çünkü. Normal bir çocuk olarak büyümesini istiyorsak öyle olacak. Sonra da bebeğimiz ne isterse biz destekleyeceğiz."

 

"Peki ya..."

 

"Biz ne istersek Şifa. Geri kalan kimse bebeğimiz hakkında fikir yürütemez."

 

Alparslanın kesinlik içeren cümleleri ve saf inancıyla göğsünü döven sıkıntı hafifledi.

 

Bir kaç saat Veronicanın yardımıyla emzirme alıştırmaları yaptı. Bu muhteşem bir şeydi ve Şifanın şirazesi kaymış ruh hali bunun için de göz yaşı döktü.

Veronica Barbarosun yanına gitmek için odadan çıktıktan beş dakika sonra kapı tıklatıldığında Alparslan pusete yasladığı başını kaldırdı. İçeri önce Ahunun başı girdi.

 

"Merhaba müsait misiniz?"

 

Şifa kendini biraz yukarı çekerek oturur pozisyona geçti.

 

"Ahu! Gel lütfen müsaitiz tabiki."

 

Ahunun ardından Korhan da göründü.

Alparslan nerden çıktıklarını anlamamıştı.

 

"Siz Moskova'da değil miydiniz?"

 

Ahu onaylar gibi başını sallayıp Şifaya yaklaştı. Siyah gözleri dolu doluydu.

 

"Doğum yaptığını duyunca dayanamadım."

 

Şifa iki elini de uzatıp Ahunun ellerini kavradı. İki kadın bir birine sıkıca sarıldılar.

 

"İyiki geldin canım, iyiki burdasınız."

 

Ahu geriye çekildiğinde yorgun yüzüne minik bir öpücük bıraktı.

 

"Annelik sana zaten çok yakışmıştı ama şimdi daha güzel görünüyorsun."

 

Şifa başını sallayıp kızına çevirdi gözlerini.

 

"O kadar güzel ki Ahu."

 

Ahu tebessümünü bozmadan Alparslana yaklaştı. Alparslan başını yana yatırmıştı.

 

"Abini tebrik etmeye mi geldin Ahu ceylan?"

 

Ahu omuzlarına doğru uzanıp kollarını sardığında Alparslan ayaklarını yerden kesecek kadar kaldırmıştı onu.

 

"-cık... Yeğenimi görmeye geldim. Doğduğun gün halan yanında değildi dedirtemezdim."

 

Alparslan kısık bir kahkaha attı. Kan bağları yokken bunca yıldan sonra bir kız kardeş ne kadar güzel gelmişti Alparslan'ın yüreğine.

 

Geride duran adam Şifaya doğru ilerledi. Uzanan elini tutup, üstüne minik bir öpücük bıraktı.

 

"Çok mutlu bir ömrü olsun Şifa. Kızın da en az senin kadar güzel."

 

Pusetteki bebeğe bir bakış atmıştı. Azıcık da olsa siyah saçları belliydi. Dudakları kıvrıldı.

 

"Sana benzeyeceğine inancım tamdı aslında."

 

Şifa kıkırdayıp bir tutam görünen siyah saçına uzandı. Parmak ucuyla okşadı.

 

"Alparslana benziyor olarak düşünmeyip Ahuya benzetebilirsin saçlarını. Kızlar halaya benzermiş derler dimi?"

 

Korhan'ın dudağında yamuk bir gülümseme oluştu. Alparslanla sarmaş dolaş onları izleyen kelebeğe baktı.

 

"Böyle söyleyince... Haklısın kara saçlı bir kelebeğe benziyor."

 

Tekrar Şifaya baktı.

 

"Kızın gerçekten muazzam bir güzellikte. Çok tebrik ederim sizi."

 

Geriye çekilip sırıtarak kendine bakan adama doğru ilerledi. Tokalaşmak ister gibi eline uzandı. Alparslan, Ahu'nun omzundan kolunu indirip Korhan'ın uzanan elini sıktı diğer eliyle de sarıldı.

 

"Yüzü sana benziyor umalım da huyu annesi olsun."

 

Alparslan gür bir kahkaha attı.

 

"Beni kıskanıyor musun avukat?"

 

Korhan bebeği ilgiyle izleyen kelebeğine hızlı bir bakış atmıştı.

 

"Kıskanılmayacak gibi değilsin şu an. Tadını çıkar."

 

Alparslan başını iki yana sallayıp bebeğiyle ilgilenen Ahuya doğru ilerledi. Kızını bir süre severken oda kapısı tekrar aralandı. Duhan çekingen bir bakış atmıştı.

 

"Gelebilir miyim?"

 

Şifa hızla başını salladı. Onun peşinden Barbaros, Veronica ve Hakan da

girdi odaya. Şifa bebeğine bakacak sanırken dayısı ilk ona yönelmişti.

 

"Kızım..."

 

Şifa kollarını açtığında yatağa oturup sıkıca kucakladı.

 

"Anne oldum dayı."

Duhanın yaşarmış gözleri pusetinde uyuyan minik bebeğe değdi. En son yeni doğmuş bir bebeğe yıllar önce bu kadar yakındı. Yirmi beş yıl önce kollarına konan bebek bugün başka bir bebeği dünyaya getirmişti. Duanın şu anı görmesi için her şeyi yapabilirdi Duhan. "Çok güzel" diye mırıldandı. Şifanın yıldız ışıltısıyla parlayan gözlerine baktı. Alnına üç öpücük kondurdu.

 

"Çok güzel miniğim, sana anne olmak çok yakıştı."

 

Duhanın ardından Barbaros da yaklaştı. Dayısı gibi amcası da üç öpücükle uzandı alnına.

 

"Bebeğimi görmeden gidersin diye çok korkmuştum."

 

Barbaros gülümseyip minik bebeğe baktı.

 

"Onu görmek için dünyanın neresinde olursam olayım gelirdim ama ilk anlarına şahitlik etmek bambaşka bir onur."

 

Veronica uzanıp uyuyan bebeği kucağına aldı. Doğum sürecinde o kadar çok ağlamıştı ki yüzü şişmişti. Şimdi ise gülümseyen dudakları kapanmıyordu.

 

"Eee kızıl karar verdin mi?"

 

Alparslanın sesiyle bebeğin siyah saçlarından burnunu çekti. Gözünün biri kısılmıştı.

 

"Neye karar vermem gerekiyor kurt?"

 

"Benim kız sana ebe mi diyecek nine mi?"

 

Veronica dişleri görünesi gülümsedi. Bebeği iki yanına doğru hafif hafif sallıyordu.

 

"Dişlerimle bir adamın şah damarını parçaladığımı biliyorsun değil mi kurtçuk?"

 

Alparslanın sırıtışı büyüdü. Veronica dudağının ucuyla bebeğin başına dokundu. Ona bir mucieye bakar gibi bakıyordu.

 

"Bu tatlı kız annesi gibi kızıl diyebilir. Veronica da oldukça uygun ama nine asla! Değil mi tatlı kurabiyem, sen baban gibi olmayacaksın çünkü bu dünyada en çok seveceğin kişilerden biri benim. Seninle muhteşem şeyler yapacağız, geneli de babanın hoşuna gitmeyecek."

 

Daha bir kaç saatlik olan bebeğin bunları bilmesi gerekmiyordu ama babasının Veronicanın kim olduğunu unutmaması iyi olurdu. Odadaki gülüşme sesleri arttı. Bebek bu kadar sesi umursamadan uyumuştu. Korhan ve Ahu Şifanın dinlenmesi için çıktılar. Barbaros da gitmek zorunda olduğu görevi için yola çıkmadan hazırlık sürecini kontrol etmesi gerekiyordu. Sadece Duhan ve Alparslan'ın gözetiminde Şifa da bir süre dinlendi.

 

Beklenilen kişi olan Nezih Karslı ise sonunda Umuta giriş yapmıştı. Gökay Turan onun öncesinde Şifanın yanına girerek geçmiş olsun dileklerini iletti, minik bebeğe hoş geldin öpücüğü olan üç busesini kondurdu.

 

Şifa daralmış bir ruh haliyle Nezih Karslının yeni doğan bebeğinden aldığı topuk kanını beklerken o kadar zorlanmıştı ki tırnakları avuç içlerini yara etti.

 

Bir uyanış yaşamış bedeni tüm organlarının tek tek iflasına şahitlik etmişti. Tüm acıyı iliklerine kadar hisseden bir insandı Şifa. Sonra bir doğum geçirmiş, bedeninden bir can çıkarmıştı. Hiç yabana atılmayacak başka bir accıyla da baş etmişti ama minik bebeğinin topuğundan alınan bir miktar kan canını çok acıtmıştı.

 

Yumrukları sıkılmış bekleyen Alparslan'a bir bakış attığında ise kendini sıkmaktan simsiyah olmuş yüzüyle karşılaştı. Boynundaki damarlar patlayacak gibi ortaya çıkmıştı. Gözleri zift kadar kara bir balçığa dönüşmüştü. İçini saran kendi acısının yanına darbe gibi Alparslanın acısı da eklenmişti.

 

Bebeğinin ağlaması şiddetlenince kendi bir adım öne atacakken Alparslanın bağrıtısı odayı kapladı.

 

"YETER! Yeter bu kadar canını yakıp duruyorsun!"

 

Adam dikkatle yaptığı işten başını kaldırdığında böyle bir tepkiye anlam verememiş gibi şaşkın şaşkın gözlerini kırpıştırmıştı.

 

"Bitmek üzere..."

 

Mırıltısı çok kısıktı.

 

"Tamam bu kadardı! Aldın ne alacaksan bırak kızımı!"

 

Alparslan uzanıp bir yardımcının kucağında tuttuğu bebeği kurt çevikliğiyle kapıp koynuna yasladı. Şifa da ona doğru ağır adımlarla ilerlemiş, kasıklarına giren sancıyı görmezden gelmişti.

 

"Bu kadar yeterlidir diye umuyorum, daha doğalı kaç saat oldu ki."

 

Nezih Karslı Şifanın da çıkışmasıyla Gökay Turana kaçamak bir bakış attı.

 

"Her bebeğe uygulanan bir prosödürden farkı yok aslında."

 

Hâlâ kendini ifade etmeye çalışması Alparslan'ın zerre umurunda değildi. Şu an kızının canının acımış olması ve boynuna yaslanmış minik dudaklarından çıkan ağlayış sesleri önemliydi.

 

Dikkatle bebeğini Şifaya uzattı. Şifa da aynı şekilde başını boynuna yasladı. Zaten azalmış olan ağlayış bıçak kesiği gibi kesildi o anda. Şifa buna bayılmıştı.

Dudakları keyifle kıvrıldı, gözleri huşu ile kapandı. Kızının ona yakın olduğu anda anında susması ve uyku haline geçmesi onu mest ediyordu.

 

Alparslan da aynı onun gibi bu görüntünün sarhoşu olmuş, biraz önce bağırarak konuşan, öfkeden kanı kaynadan o değilmiş gibi burnunu karsına ve kızının narin kafasına sürtmüştü.

 

Onları hiç tepki göstermeden izleyen tek kişi Gökay Turandı. Gözlerini küçük aileden ayırıp Nezih Karslıya çevirdi.

 

"Kan sonuçları kaç saat sonra eline ulaşır?"

 

"Kendi labaratuvarım olsa daha hızlı olurdum efendim ama şimdi sekiz dokuz saatimi alır."

 

Gökay Turan sadece başını salladı ve onları görmezden gelen iki kişiye hiç seslenmeden odadan çıktı. Duhanla bir görüşme yapmalı ve çıkan sonuçlar halinde diğer ülke liderleriyle toplantı düzenlenmeliydi.

 

Şifa ise bebeğiyle geri yatağına uzanmış, uyuyan kızının kokusunu solumaya devam etmişti. Alparslan hayatının en kıymetli iki parçasını izlerken saatlerce gözünü bir an bile ayırmadı onlardan. Gece bitip gün ışıyana kadar olduğu konumu sadece bebeğinin acıkmasıyla bozdu. Kızını yavaşça pusetinden alıyor, Şifanın göğsüne bırakıyordu. Ağlama evresi direkt tiz bir çığlıkla başlayan minik bebeği annesinin tenini hissettiği an o sesler hiç kendinden çıkmamış gibi usluca uyku haline geçiyordu.

 

Ağır ağır göğsünden emdiği sütü izleyip, yutkunuş seslerini dinlerken Şifa "ismine karar vermedik" diye mırıldandı. İşaret parmağı kızının siyah saçlarını okşuyordu.

Alparslan kollarına başını yaslamış bir vaziyette seyrettiği manzaradan gözlerini ayırıp perisine baktı.

 

"Sen ne istersen o olacak perim."

 

"Hiç düşünmediğimi fark ettim. Onu hep devâ olarak sevdik biz, isim konusunu niye konuşmadık Alparslan?"

 

Alparslan ağzının kenarından bir damla süt kayan kızının dudağını parmak ucuyla sildi.

 

"Devâ çünkü... Annesi gibi her derde devâ."

 

Şifa kısık bir kıkırtıyla kızının başına dudağını bastırdı.

 

"Devâ Cihandar... Güzel oldu dimi?"

 

Alparslanın dudağı serseri bir gülümsemeyle kıvrıldı. Mest olmuş yüzü Şifayı daha çok güldürdü.

 

"İçinden tekrar edip durma, söyle bende duyayım."

 

Dişleri görünesi gülümseyince göz göze geldiler. Aynı anda "Devâ Cihandar" diye mırıldandılar. Bu öyle hoşlarına gitmişti ki keyifli bir kahkaha ve hızla birbirlerini uyarmak için -şiittt sesleri duyuldu.

 

"Alparslan..."

 

Şifanın kademe kademe düşen sesiyle Alparslan başını iki yana salladı.

 

"Sadece Deva Cihandarı düşün peri. Ha birde bana ne kadar aşık olduğunu. Gerisi sadece benim ilgileneceğim mesele."

 

Şifa dişlerini alt dudağına geçirip, başını sallamakla yetindi.

 

Sabah Veronica dayandı kapılarına. Bebeği öyle bir hevesle kucaklıyordu ki Şifa geçmişte de aynı şekilde o kollarda ağırlandığını görüyordu tam karşısında. Hakan ve Duhan geldi sonra. Şifa kahvaltısını yaparken Duhan uyuyan bebeği kollarında dolaştırıp durdu. Hayran bakışları asla yüzünden ayrılmıyordu.

 

Şifa tedirgince kapı her çaldığında sıçrasa da Alparslan bir haber beklemiyormuş gibi kızını sevmeye ayırdı bu zamanı.

 

Sonunda beklenilen kişi geldi. Yanında Gökay Turanda dikiliyordu. Alparslan Nezih Karslının gözlerinde yanan o deli bakışı gördüğünde gözkapakları sıkıntıyla örtüldü ve derin bir nefes aldı.

 

"Sonuçlar çıktı demek."

 

Sesi olabildiğine agresif çıkmıştı. Gökay Turanda ise zerre mimik yoktu.

 

"Şu an kollarınızda inanılmaz bir mucize tutuyorsunuz efendim."

 

Adam bu kez Şifaya baktı.

 

"Sizin kanınız beni büyülemişti ama bu... Bu bambaşka bir şey. Buna tanıklık ediyor olmak... Aman Tanrım aklımı kaçırmış olmalıyım."

 

"Bak adam akıllı şovsuz anlat ne bulduysan asabım bozuk, hayatını şurda bitirmeme kimse engel olamaz!"

 

Adam, Alparslan tarafından azarlanmayı zerre umursamadan elindeki dosyayı açtı. Gözleri parlayarak Gökay Turana baktı.

"Yeni doğanın kan sayımı için daha detaylı bir inceleme başlatacağım. Çünkü annesinden ve babasından aldığı DNA dizilimi o kadar farklı ve eşsiz ki..."

 

"Devâ! Onun adı Devâ yeni doğan diye bahsetme sikerim ağzını yüzünü!"

 

Alparslanın içini kasıp kavuran bu daralmışlık hissi Şifayı da boğuyordu. Ne düşünmesi gerektiğini bile ayıramadığı bir anda Alparslanın öfkesi onu daha çok korkutuyordu.

 

Nezih Karslı ise ürkek bir bakış attı Gökay Turana.

 

"Durumu anlat, uzatma Nezih."

 

"Anneyle bebeğin uyumu diye başladım plazmaları incelemeye ama Şifa Hanımın durumundan çok farklı aslında. Şifa hanım kolonileşmiş bir hücre yığını olarak taşıyor projeyi bedeninde."

 

Adam konuşurken kaçamak bir bakış daha attı Alparslana.

 

"Bebek ise bu hücre yığınından oluşuyor."

 

Şifa anlamadığı için kaşları çatıldı. Alparslan da aynı durumdaydı.

 

"Ne demek bu?"

 

Adam hevesli bakışlarını saklamak için kendini sıksa da engel olamıyordu.

 

"Yani anne projenin taşıyıcısı konumunda ama bebeğiniz... O başlı başına projenin tamamı. Üstelik plazmalarda sadece adanmış ruh prajesinin hücreleri yok. Aynı zamanda babanın zehir genotiplerine de rastladım. Kan başlı başına zehir ve şifa hücreleriyle inşa edilmiş gibi."

 

Alparslan yutkunup bebeğine baktı.

 

"Yani Şifa da olduğu gibi değil."

 

Nezih Karslı başını iki yana salladı.

 

"Hayır... Bebeğinizin kanı tamamen annesinin ve sizin içinizde yaşamına devam eden hücrelerden oluşmuş."

 

Adam hevesle gülmek isteyen dudaklarını dişiyle kıstırıp annesinin kucağında gözleri kapalı bekleyen bebeğe baktı.

 

"Peki bu durum onun sağlığı yada hayatında farklılığa neden olacak mı?"

 

Adam engel olamadığı o kahkahayı attı.

 

"Tabiki olacak. Diğer insanların korktupu hastalıklar ve ölüm onu asla bulmayacak. Vücudunu mükemmel bir denge kuşatmış gibi. Sanki Doktor Harenin asıl projesi bu bebekti ve siz o prejenin oluşum evresiydiniz..."

 

 

 

*******

 

 

 

Gün geceye döndü, gece gündüze kavuştu. Şifa odasında bebeğiyle ilgilenmeyi bırakmadı .Veronica bir an bile başından ayrılmadı. Alparslan ise sık sık yanlarından ayrılmak durumunda kalsa bile hayatının iki kıymetli parçasına nelerle uğraştığını hissettirmemeye çalışıyordu.

 

Şifa bebeğinin altını temizleyip, üzerini değiştirdiğinde kızının güzel yüzüne baktı. Uyanık olduğu için kainatın en güzel renklerini saklayan gözlerini görebiliyordu. Kendini bir aynanın aksinden görmek gibi değildi bu. Devânın gözleri Şifayı büyülüyordu.

 

Bebeği bir mucizeydi.

 

Kanında hem şifa hem zehir taşıyan, iliklerine kadar bu hücrelerle dolu dünyadaki tek kişiydi.

 

Bunun nasıl etkileri olur, hayatını nasıl değiştirir düşünmek istemiyordu. O bebeğinin normal bir çocuk gibi büyümmesinden başka hiç bir şey hayal etmemişti. Kendi yaşadığı çocukluk aklına geldikçe ise kanı çekiliyordu.

 

Şifa öleceğini bilse bile kızının bir deney faresi gibi hayatını devam ettirmesini istemiyordu asla. Vatanını çok seviyordu, bayrağına çok bağlıydı, ondan ne isterlerse yapmak için bir an düşünmezdi bile ama bebeği...

 

Taş binada neler oluyorsa bilmiyordu Şifa. Alparslan bilmesini de özellikle istemiyor olacak ki hiç bahsi geçmiyordu aralarında. Sözsüz bir anlaşma yapmışlardı sanki. Bebeğinin tüm kanını kaplayan ne zehirden ne de şifadan asla bahsedilmiyordu.

 

Bebeği on günlük olana kadar böyle devam etti her şey. Şifa günlerdir üzerinde olan pijamalardan arınmış, saçlarını sıkıca bir atkuyruğu yapmış halde hazırdı. Onu bekleyen bir oda dolusu insanın karşısına geçmesi gerekiyordu. Veronica ise uyusa bile kucağında indirmediği kızıyla Şifayı izliyordu.

 

"Barbarosla konuştun mu?"

 

Şifanın hissiz sesiyle Veronica ağırca başını salladı.

 

"Ben gelene kadar ona iyi bak olur mu?"

 

Veronicanın duruşu fark etmediği şekilde daha dik bir konum aldı.

 

"Ölüm bile gelse onu benden alamaz tırtılım."

 

Bilerek böyle konuşuyor, Şifanın gerginliğini üzerinden almak için yüzüne sahte bir gülümseme ekliyordu.

kapı tıklatıldı. Kendi gibi simsiyah giyinmiş kocası göründü açılan kapıdan. Hiç bir şey söylemeden Alparslan elini uzatmıştı, Şifa ise aynı saniyede kavradı.

 

Kaldıkları binadan çıkıp taş binaya gidene kadar hiç konuşmadılar. Umuttaki ölüm sessizliği etrafın gözcü turanlarla kapatıldığını haykırıyordu sanki. Her bir köşenin özel eğitimli askerlerle donatıldığı şu günde Umut dokuz üst liderini aynı anda ağırlıyordu.

 

Gökay Turanın odasına girdiklerinde Duhan, Gökay Turanın ardında ayakta beklerken diğer liderlerin hepsinin yerlerinde oturduğunu gördüler. Onlar için ayarlanmış sandalyeye geçip oturana kadar nefes sesi bile duyulmuyordu odada.

 

Sonunda Gökay Turanın sesiyle içerdeki bu huzursuz his kırıldı.

 

"Sizi buraya neden topladığımı herkes biliyor. Güneş tahmin etmediği bir mucizeye sahip. Moskova'dan gelen son raporlarla anlıyoruz ki Alparslan ve Şifanın bebeği baştan aşağı Doktor Harenin projesiyle ilmeklenmiş. Nezih Karslının hazırladığı raporda tıpkı annesi gibi bebeğin de bir uyanış yaşayacağı ve ondan sonra kanında yer esinen şifa ve zehri sadece düşünce gücüyle bile yönetebileceği öngörülüyor. Anne bir taşıyıcıyken bebek başlı başına projenin tamamını oluşturuyor."

 

Onu onaylayan mırıltılar duyuldu. Şifa tırnaklarını avuç içlerine geçirdi. Alparslan ise elini kavrayıp, berelediği derisini parmak uçlarıyla okşadı.

 

Tayland üssünün lideri Said Abduaziz dahil oldu konuşmaya.

 

"Bu gerçekten büyük bir mucize. Anahtara kavuşmuşken bu beklenmedik oldu ama Güneş için mükemmel olacak. Peki uyanış hakkında bir bilgi varmı?"

 

Adam gözünün kenarıyla Şifaya bakmıştı.

 

"Anne yirmi üç yılda süreci tamamladı, bebekten daha erken sonuç alabilir miyiz?"

 

Şifa hırsa kapılıp ayaklanacakken Alparslan elini daha sıkı kavradı. beyninin içine sakin bir ses sızdı.

 

"Sadece bekle..."

 

Alparslanın onu durdurmasıyla geri yaslanmak zorunda kalmıştı sandalyesine. O sırada Rusya üssünün lideri Bars Omarov dahil oldu konuya.

 

"Kan hücrelerinin incelenmesi yetersiz bilgi sağlar bize. Daha kapsamlı bir araştırma için Moskova'da inceleme başlatmalıyız."

 

Alparslan'ın sıkılmaktan kaskatı görünen çenesi haricinde mimiksiz oturuyor oluşu Şifanın ne hissetmesi gerektiğini şaşırtıyordu.

 

Bu kez Bahadır Ataev'in sesi duyuldu.

 

"Ya da sadece bebek için teknolojinin ve bilimin iç içe olduğu bir üs temin edilmeli. Büyüme sürecinde hiç bir an gözden kaçırılamaz."

 

İsveç üssü ve Cezayir üssünün liderleri bu fikri daha çok beğenmiş gibi başlarını salladı. Hepsi küçük de olsa bir fikir belirtirken sadece Umay ağzını açmıyordu.

 

Gökay Turan herkesi dinledikten sonra Alparslan ve Şifaya çevirdi bakışlarını.

 

"Siz ne düşünüyorsunuz? Onun için bir üs kurulması en olası durum gibi. İlk üç yıl Moskova ve Fas arasında gözlem yapılırken üssün tamalanması mümkün."

 

Alparslan Şifanın parmaklarına dolanmış elini incelerken -cık diye bir ses çıkardı.

 

"O üç yılda hazırladığım yol haritam Moskova'dan yada Fas'tan geçmiyor."

 

Cümlesi o kadar duru bir ses tonuyla çıktı ki ağzından Şifa içindeki sinir harbini bilmese çok sakin bir ruh halinde diyebilirdi.

 

Onu anlamak ister gibi çatılmış kaşlarla bakan herkes de gözleri dolaştı.

 

"Biz muhtemelen o süreci daha ılıman iklimi olan ülkelerde geçireceğiz."

 

Gökay Turanın kaşları çatıldı.

 

"Ne demek bu?"

 

Alparslan sonunda durgun ifadesinden sıyrılıp, öfkesini bakan herkese hissettirecek simasıyla Gökay Turana baktı.

 

"Şu demek ki bebeğimiz için düşündüğüm hayat planında sizin ortaya attığınız hiç bir şey yok!"

 

"Alparslan!"

 

Gökay Turanın sesiyle Alparslan boştaki elini masaya çarptı.

 

"Oturmuş bebeğimiz hakkında böyle fütursuzca konuşma hakkını kim veriyor size?"

 

Bağırtısını Şifanın sesi devam ettirdi.

 

"Kim olarak bebeğimiz hakkında böyle bir hayat planı yapıyorsunuz?"

 

Tıpkı kocası gibi boynu dik, duruşunda zerre zayıflık emaresi yoktu.

 

"Bunun ülkenin istikbali için ne demek olduğunu ikinizde anlamıyor olamazsınız!"

 

Tayland üssünün lideri de aynı sertlikte karşılık verdi.

 

"Ben bu ülke için her şeyi yaparım başkan! Ben bayrağım için, milletim için gözümü kırpmadan ateşe atlarım ama kızım buna dahil değil!"

 

Şifa da onları öfkeyle süzen gözlere baktı tek tek.

 

"Yıllarca benden ne isteniyorsa yaptım! Canımın acıması, yaşayamadığım çocukluk, ailesiz kalışım hiç birini ortaya sürüp uyanış sonrasında taşıyıcısı olduğum projeyi sizden esirgemedim. Ama kızımız sadece bizim!"

 

Gerilen ortalıkla Gökay Turan müdehaleci oldu.

 

"Sakin olun önce! Anne ve baba olarak endişelerinizi tabiki anlıyoruz ama biz de sizin düşmanınız değiliz. Sadece önümüzde tahmin edilemez bir güç var ve bunu en doğru şekilde nasıl ülke yararına kullanabiliriz anlamaya çalışıyoruz."

 

"Hayır anlamaya çalışmıyorsunuz!"

 

Alparslan aynı tizlikle karşılık verdi.

 

"Şifa ve ben birliğin bizden istediği her şeyi yapmak için koca bir ömür feda ettik. Biliyorum ki bundan asla da gocunmayacağız ama bebeğimiz bunun dışında. O bir proje olarak tasarlanmadı! O kendi özgür iradesiyle size gelecek erişkinliğe ulaşmadan, kendi kararlarını verecek yaşı görmeden onun üzerinde böyle bir otorite kurmanıza müsaade etmem!"

 

"Alparslan makul olmaya çalış."

 

Alparslan hırsla iki yana salladı başını.

 

"Kızıma dokunmaya çalışan ellerimde ölür başkan!"

 

Gökay Turanın bakışları iyice sertleşti. Diğer liderlerinde ondan kalır yanı yoktu. Sadece Umay kaşlarını kaldırmış, keyifli bir an izler gibi olanları izliyordu.

 

"Kimi tehdit ettiğini unutma kurt!"

 

Şifa elini masaya çarptığında Gökay Turan bu kez ona baktı.

 

"Tam olarak bunu diyoruz bizde! Kimi tehdit ettiğinizi unutmayın sakın. Ben bebeğimi kimsenin hizmeti için doğurmadım. Yaşadığım sürece Birliğe ve ülkeme hizmetimi bırakmam ama daha on günlük bebeğimi bir proje olarak gören insanların elini de ona değdirmem!"

 

Fas üssünün lideri tek kaşını kaldırarak Şifa ve Alparslana baktı.

 

"Buna nasıl engel olmayı düşünüyorsunuz? Biz bu ülkenin istikbali için nelerden vazgeçtik biliyorsunuz değil mi?"

 

Sözü bittiği an kapı aralandı. Tıklatılma zahmetine bile girilmemişti. Korhan Yıldıray göründü ilk. Sonra peşi sıra Barbaros girdi içeri.

 

"Geç mi kaldım kurt?"

 

Korhan ona ilk kez kurt diye hitap ediyordu. Alparslanın dudağı kıvrıldı.

 

"Zamanlama konusunda en az Barbaros kadar iyisin."

 

Korhan ağır ağır başını sallayıp yanlarına doğru ilerledi. Bahadır Ataev'e yan bir bakış atmıştı. Dudağında eğlenen bir kıvrılma vardı.

 

"Odaya girmeden önce kurdu mu tehdit ediyordunuz?"

 

Sanki bir espiriye güler gibi başını iki yana sallayıp tam Şifanın ardında durdu. Elleri omuzlarına konmuştu. Şifa ise Korhana bir bakış attı sadece. Yüzünü düz tutmaya çalışıyordu ama bu iki adam şu an için asla burda olmamalıyken ne işleri olduğunu kavrayamadı. Barbaros ise Korhan'ın yanına gelip Şifanın başının üstüne dudaklarını bastırmıştı.

 

"Barbaros sen nasıl terk edersin konumunu?"

 

Gökay Turanın sesi odada yankılandı.

 

"Duyduklarım hoşuma gitmeyince gelip kendim görmek istedim başkan!"

 

Said Abdulaziz "ne oluyor, kazan mı kaldırıyorsunuz" diye dahil oldu konuşmaya. Barbaros ise başını iki yana salladı.

 

"Öyle mi görünüyor başkan? Ben yeğenimin ve bebeğinin tehdit aldığını duydum çünkü."

 

Gökay Turanın "mantıklı düşünme yetinize ne oldu" sözleri ise Duhan tarafından kesildi.

 

"Mantığımız hâlâ bizimle başkan, sadece bebeğimizi bu durumun dışına taşıyoruz. Birliğin değişmez tek ilkesini siz unuttunuz galiba. Sınırsız sadakat sonsuz bir itaat..."

 

Gökay Turanı bellki de en çok şaşırtan olay bu oldu. Duhanın onların karşısında yer alacağına asla ihtimal vermezdi. Asıl onun bu bebekle Türkiyenin erişeceği gücü biliyor olması ve yeğenini bu konuda uyumlu olmaya ikna etmesi gerekiyordu.

 

"Duhan sen..."

 

Duhan ardında beklemeye son verip ağır adımlarla Alparslanın soluna geçmişti.

 

" Bebek, anne ve babasının dediği gibi yeterli erişkinliğe ulaşana kadar birliğin uzağında, güvenle büyüyecek. Sonrasında kendi kararını vermek için tekrar toplanmakta bir beis görmüyorum."

 

Sekiz kişi şaşkın, bir kişi eğlenen bir ifadeyle izliyordu olanları.

 

"Kızımın da diğer çocuklar gibi ülkesinde huzurla büyüme hakkı var. Ona bu yükü yüklemeyeceksiniz."

 

Gökay Turan başını iki yana salladı.

 

"Bu imkansız!"

 

Alparslanın ise yüzünde kurt saldırısı öncesinde olan o ifade vardı.

 

"O zaman bir savaş başlatırım başkan. On bir yaşımdan beri Birliğe hizmet için her şeyi yaptım şimdi de kızım için yapar ortadoğuyu olduğundan daha büyük bir cehenneme çeviririm."

 

Alparslan her gözün onu gördüğünden emin olmak için tek tek irislerini hepsinde dolaştırdı.

 

"O zaman kocamın başlattığı savaşı büyütür, uğruna annemi ve babamı kaybettiğim projeye elinizi sürememenizi garantilerim başkan. Onun benim gücümle şekil aldığını, işinize yarar biçimde vücudumdan ayrılabildiğini aklınızdan çıkarmayın."

 

Şifa da aynı kararlılıkla tehditini ortaya koydu. Korhan ikisini onaylar gibi başını sallamıştı.

 

"Bebeğin kıymeti büyük bizim için. O zaman bu savaşa benzin taşımaktan geri durmam başkan. Ellerime bırakmak için gün saydığınız her şeyi yerle bir ederim."

 

Barbaros onaylar gibi aşağı yukarı sallamıştı başını. Gökay Turanın onu dikkatle izleyen gözlerinden ayırmadı bakışlarını.

 

"Bebeğimize uzanıldığı an batıda çıkan yangın ortadoğudan izlenir."

 

Duhan bir elini Şifanın bir elini Alparslanın omzuna koydu.

 

"Bebek bizim! Birliğin değil başkan sadece bizim o. Eğer ona dokunulursa yeni dönemde liderliğini üstleneceğim Güneş diye bir şeyi ortada bırakmam. Her şeyimi verdim ben bu amaca. Ülkem için öl deseniz bir an beklemeden bu başı ben keser masanıza koyarım ama bebek bizim!"

 

Gökay Turan gibi diğer liderler de olanları şaşkınlıkla izliyordu. Hiç biri böylesi büyük bir başkaldırı düşünmemişti. Üstelik hepsi kendi elleriyle güçlendirilen, ellerine büyük amaçlar bırakılan insanlardı.

Sonra iğne düşse ses çıkaracak odada bir sandalye sürtünme sesi geldi. Başlar Umay komutana doğru çevrilmişti.

 

"Partiye çok erken başladınız, ben biraz daha ortalık karışır diye umuyordum."

 

Mırıldanarak Duhanın yanına doğru ilerledi. Duhanın ona dikkatle bakışına eğreti bir gülümsemeyle karşılık verdi.

 

"Macaristan üssünde yetiştirdiğim ölüm tacirlerinin tamamı Devâ Cihandar için bağlılık yemini etti. Ona, anne ve babasının rızası dışında kim dokunmaya çalışırsa öldürme andı içildi. Ölüm tacirlerinin hepsi yetiştirildikleri görevler için eğitimlerine devam edecekler. Ama hepsinin bilinen tek görevi Devâ Cihandarı korumak olacak bundan sonra."

 

Hayat öyle bir şeydi ki an geliyor ve aynı bardaktan su içenleri bile karşı karşıya getiriyordu.

 

Duhan bu birlik ve ülkesi için her şeyini feda etmişti. Barbaros bir gençlik ve yaşanma ihtimali olan her güzellikten vazgeçmişti. Alparslan yirmi yıl vermişti bu birliğe. Şifa anne, babasını, çocukluğunu önlerine sermişti ama herkesin dur noktası vardı. Bebeği onlar için aşılmaz çizgi oldu.

 

Devâ Cihandar yüz yıldır varlığını koruyan, ilmek ilmek işlenen, sayısız can verilen birlikte ilk kez bir başkaldırının sebebi oldu.

 

Güneş türlü ihanete şahitlik etmişti ama bu odaya girebilen kimseyle böyle bir durum yaşanmamıştı. Ellerindeki, avuçlarındaki her şeyi bu amaca feda eden insanlar için bu bir ihanetti. Şifa onları anlamıyor da değildi ama bebeği her şeyin ötesindeydi.

 

Bu odada bulunan ve karşısında duran herkes koca ömürlerini vatan uğruna yitirmiş insanlardı. Tüm hayatlarını bu ülkenin istikbaline adamış insanlar için bebeği nasıl görünüyor tahmin edebiliyordu. Sadece onlar gibi olamıyor ve bebeğini her şeyden uzak tutmak istiyordu.

 

Her hangi bir şehirde, her hangi bir evde, kollarında bebeğini uyutan insanlardan farklı bir şey istemiyordu.

 

Alparslan ayağa kalktı. Onunla beraber Şifa da ayaklandı.

 

"Birliğe sonsuz sadakatle ve itaatle hizmete devam edeceğim. Korhan ve Barbaros için ne gerekiyorsa yapacağım. Bunu bir ihanet olarak görmeyin. Ben karımın ve kendimin yaşayamadığı o çocukluğu kızımın yaşamasını isteyen bir babayım. Bu hayat çok fazla şey aldı bizden, bunu bize borçlusunuz."

 

Gökay Turana karşı etti bu lafları. Biliyordu ki bu odada en son söz onun olurdu.

 

Alparslan dediği lafın ardındaydı. Gerekirse bir savaş başlatırdı ama bunu istemiyordu. Kızı bir savaşın içinde değil, huzurla büyüsün arzuluyordu.

 

Hiç kimse ağzını açmadığında Şifayla beraber kızlarının yanına döndüler. Burdan sonra olacak her şeye hazır kızlarının kokusunu çektiler içlerine.

 

 

 

6 ay sonra...

 

Şifa denizin sakin görüntüsünü izlerken göğsündeki süt içmek yerine oyalanan bebeğine baktı. O güzel gözlerindeki parıltıyla kendini izleyen kızına gülümsedi.

 

"Saçların uzamaya başladı bebeğim."

 

Küçük bir kıvrım oluşturmuş siyah saçlarında parmağı dolaştı. Ardından gelen sesleri duysada dönüp bakmamıştı. Dudakları keyifle kıvrıldı.

 

Alparslan iki bacağının arasına bedenini hapsederek ardına oturmuş, çenesini omzuna yaslayarak kızına bakmıştı.

 

"Bence sırf sana daha yakın olmak için sürekli emmek istiyor. Ona baksana içmiyor bile. Ağzında tutuyor sadece."

 

Şifa kıkırdadı. Bunun oldukça farkındaydı.

 

"İçimdeki deva ona bağımlı, minik kızında öyle. En yakın da onu böyle hissedebiliyor ya sürekli emmek istiyor."

 

Alparslan çıplak omzunu öpüp, hafif çıkmış sakallarını sürttü omzuna.

 

"Haksız da değil şimdi. Bende çok severim göğüslerini biliyorsun."

 

Şifa daha eğlenceli bir kıkırtı çıkardı.

 

"Belki de çok kapsamlı düşünmek yersizdir. Belki de kızın sadece sana çekmiştir."

 

Alparslan kısa bir kahkaha attı. Sonra kızını da içine alarak sardığı bedeni sıkıştırıp başını kendine çevirmesini sağladı. Hızlı bir şekilde alt dudağını kavrayıp, dişlerini geçirmişti.

 

"Bu daha mantıklı. Dün gece benimle ilgilenmedin."

 

Küskün bir çocuk gibi söylemişti bunu.

 

"Çünkü kızın uyurken beni esir aldı. Kalkıp gelemedim yanına."

 

Alparslan bu kez de omzuna küçük bir ısırık bıraktı.

 

"Tekrarı olmazsa sevinirim. Gündüzler onun, geceler benim unutma."

 

Keşke bunu kızı da anlasa ama asla anlamıyordu.

 

"Görüşme nasıl geçti?"

 

Alparslan bebeğinin hafif hafif kapanmaya başlamış gözlerini sevgiyle inceledi.

 

"Barbaros artık içerde. Korhanın önünde kimse duramaz."

 

Şifa alt dudağını ısırıp başını iyice ardına doğru çevirdi. Alparslanın gözlerinde durdu gözler.

 

Alparslana şu hayatta en çok neyi seviyorsun deseler birbirinin eşi iki çift göz derdi. Şifanın gözlerine içi giderek baktı.

 

"Aklından geçenleri biliyorum. Sen kızımızı hangi ülkede, nasıl büyütmek istiyorsan büyüteceksin. Duhan liderliği teslim aldı, Korhan ve Barbaros hazır. Bende önlerini her an toplamak için yanlarında durmaya devam edeceğim sonra vazifem neyse bitirip size geleceğim."

 

"Peki Birlik?"

 

Alparlsan'ın dudağı kıvrıldı.

 

"Birlik biziz perim."

 

Şifa ağır ağır başını salladı.

 

"Bundan sonra ne olacak Alparslan?"

 

Alparslan dudağına yumuşak bir öpücük daha bıraktı. Burdan sonra ailesini Seyşellerde muhteşem bir adaya götürecekti.

 

"Bundan sonra eskimiş bu çağ kapanacak Şifa. Bundan sonra ulusumun yönettiği Hüküm Çağıyla tanışacak dünya. Sen, ben ve kızımız hak ettiğimiz hayatı yaşayıp tüm dünyayı dolaşacağız. O sırada da geride kalanlar yıllardır hayalini kurdukları dünyayı tasarlayacak..."

 

 

 

                           SON

 

BAKMAYIN SON DEDİĞİME ŞİFA SONU OLMAYAN BİR KURGU. HEP DÜŞÜNDÜM NET CÜMLELER, SONRASIZ KELİMELER NASIL OLUR DİYE. VE FARK ETTİM Kİ ŞİFA O HİKAYELERİN KİTABI DEĞİL.

SONRASINI HER OKUR KENDİ HAYAL DÜNYASINDA AĞIRLAYACAK. KİMLER NERDE NASIL OLSUN İSTİYORSANIZ O SİZİNDİR.

 

BANA BU YOLCULUKTA EŞLİK ETMİŞ HERKESE SONSUZ TEŞEKKÜRLER. FİNAL İÇİN İNANIN BU KADAR BEKLETMEK İSTEMEDİM SİZİ AMA BAZEN OLMAYINCA KALEM KIPIRDAMIYOR BİLE.

 

SABIRLA BEKLEMİŞ VE BANA EŞLİK ETMİŞ HERKESLE BİR GÖNÜL BAĞIMIZ VAR BİLİYORSUNUZ.

 

HEPİNİZİ ÇOKKK SEVİYORUM💙

 

Bölüm : 24.12.2025 18:59 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
İçindekiler
ORENDA / ŞİFA / Sonu Beklerken Sonsuz Olmak
ORENDA
ŞİFA

67.77k Okunma

7.93k Oy

0 Takip
48
Bölümlü Kitap
Feda Edilmiş Hayatların MucizesiÇaresiz Bir Acıyla Sınanmış KoruyucuUmut İçin Serpilen KüllerHarabeler ve HazinelerKatrana Bulanan KabuslarSır Sarmalın Boğulan YaralarKalbe Çarpan Sözsüz KelimelerKanatlara Vurulan PrangalarDudaklara Hapsedilen DualarCerehatı Boşaltılmamış AnılarAvuçları Kan Kokan KadınDurgun Sulara Atılan Minik TaşlarGayya Kuyusunda Kısılan RuhlarÇınarın Sakladığı Balta İzleriSaç Tellerinden Parmak Uçlarına Akan ÖzlemKilidini Arayan SandıklarBuza Teslim Olan KorDişlerinden Damlayan Kanın KıyametiGökkuşağının Renklerine Kuşanan TenKurumuş Dallarda Açan Kiraz ÇiçekleriYıkım Zannedilen ZaferlerIşığın Lütfuyla Zırhlanan BedenlerAf Diye Kıvranan GünahlarKöz Kızılıyla Perçinlenen HasretA-bı Hayat ile Taçlanan VuslatÇığlıkların Ardından Gelen FısıltılarDışardan Vurulan Kilitİlmek İlmek İşlenen GeçmişSabırla Dövülen Umutla Bekleyen EmanetZamanın İçinde Kaybolmuş AşkOluk Oluk Kanayan NinniUmulmayan Taşların Açtığı YaralarKara Yılanın Koynundaki SırArafta Sürüklenen ZevahirVolkanın Doğurduğu Ateş ÇiçeğiGaflet Uykusunun Son DemiKaburgasından Sökülerek Alınan Nabza YeminKırık Kanadıyla Umuda Uçan KuşÇare Diye Figan Eden AğıtZulmün Kıyısındaki ArayışSancılı Bir Bekleyişin KöleleriKalbin Önünde Diz Çöken AkılZifiri Ummanda Saklı Kanlı HazineZehire Yuva Olan Koruyucuİntikam İçin Zaman Sayan CesetlerKırağı Vurmuş Aklın SakladıklarıÇığdan Önceki Dingin HuzurSonu Beklerken Sonsuz Olmak
Hikayeyi Paylaş
Loading...