
Mavi Karanlık isimli özel yolculuğumuzun on dördüncü gününden hepinize selamlar ve sevgiler.
Nasılsınız? İyi olmanızı diliyorum.
Yurt dışında olduğum için bölüm biraz gecikti. Kusuruma bakmayın lütfen.
Fakat zaman buldukça yazarak sizleri bölümsüz bırakmamaya gayret ettim.
Sizler de bölümümüzü oy ve yorumsuz bırakmayın lütfen.
Keyifli okumalar 🎈
💙ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM:🖤
"ZEMHERİ."
💙🖤
*Ne zaman zemheri ayazında bacası tütmeyen bir ev görsem. Bilirim ki, ya evde kimse yoktur, ya da evdekilerin kimsesi yoktur...
Melina'dan
************
Fırından çıkardığım dumanı tüten poğaçaları getirerek vitrine dizdiğimde Dilber abla ve Meliha abla kahvaltı yapmak için gelen müşterilerle ilgileniyor, Leyla kasada, Nazlı ise mutfakta sabahtan başlayarak hazırladığımız tatlıları sırasıyla pişiriyordu.
Mirhan'ın doğum günün üzerinden bir hafta kadar geçmişti. Genel olarak monoton geçen bu bir hafta içerisinde Mirhan ile aramızda olan çekimin hızını kesmeden yükseldiğinin şahidi oluyordum. Mesela sabahları genellikle buraya uğrar, sonra giderdi işlerini halletmeye. Ne zaman karşılaşsak istemsiz bir şekilde kendimizi sohbet ederken buluyordum.
Ben düşüncelerimle cebelleşerek bir taraftan da poğaçaları dizmeyi bitirdiğimde pastanenin kapısından giren minik vücut ve civciv misali çıkan sesle dikkatimin tüm odağı değişmişti.
"Günaydınnn Melina abla," tam önümde durarak boncuk gözleriyle beni süzen kıza gülümsedim ve saçlarını okşadım.
"Günaydın güzelim, nasılsın bakayım?" Diye sordum hemen ardından, kızının elinden tutan babasına ise kaçamak bir bakışla bakmayı ihmal etmedim.
"İyiyim Melina abla, sen nasılsın?" Dedi beni fazla bekletmeyerek cıvıl cıvıl ses tonuyla.
"İyiyim ben de tatlım, kahvaltı yaptınız mı bakayım? Yapmadıysanız poğaçalarım fırından yeni çıktı. Sıcacıklar." Bu sefer bakışlarımın hedefine doğrudan Mirhan'ı almıştım.
"Ben kahvaltımı annemlerle yapacağım bugün, babam bırakacak şimdi. Biz de o yüzden geldik buraya, babam benim de kahvaltıya bir şeyler götürmem gerektiğini anlattı." Uzun soluklu cümleyi dinledikten sonra tekrar bakışlarımı Mirhan'a çevirdim. Nedensizce Melisa'nın annesiyle ilgili ne zaman konu dönse garip bir ürperti dolaşıyordu vücudumda.
"Yaa ne güzel, baban haklı. Madem davet edildin, bir şeyler de senin götürmen gerekiyor." Dedikten hemen sonra Melisa'nın pamuksu yanaklarını sıkıştırdım gülerek, ardından yine ve yeniden Mirhan'a döndüm.
"O zaman veriyorum ben taze poğaçalardan ve simitlerden?" diye sordum Mirhan' a doğru.
"Simit, peynirli ve patatesli poğaça, zeytinli ve de çikolatalı açma alalım biz. Her çeşitten dörder tane," cevap vermek yerine vitrinin arkasına geçtim ve eldiveni elime geçirerek siparişi hazırlamaya koyuldum.
Dakikalar içinde siparişi tamamladıktan sonra Mirhan ona uzattığım poşetleri alarak kasaya doğru geçmişti.
"İyi eğlenceler ve afiyetler diliyorum Melisacığım," dedim Melisa'ya dönerek ben de. O ise tatlı tatlı gülümsedi.
"Teşekkür ederim Melina abla," dediğinde zıplayarak babasının elini tutmak için ileri atılmıştı.
Oldukça neşeli gözüküyordu. Yüksek ihtimalle bu durum biraz da annesiyle bağlantılıydı. Sonuç olarak annenin ve babanın boşanma durumu o yaşta bir kız çocuğu için oldukça güç bir olaydı. Böylesi ufak mutluluklar onun için paha biçilmez olsa gerekti.
"Görüşürüz," diyerek bana göz kırpan Mirhan'la düşüncelerimin arasından bir hışımla çıktığımda benim de aynı şekilde karşılık vermem gecikmemişti...
Onları uğurladıktan sonra işlerimin başına dönmüş yarım saat kadar daha vitrinlerle uğraştıktan sonra yaklaşan saati fark ederek mutfak bölümüne geçtim.
Nazlı sıvamış kolları bir şeyler yapıyordu, Meliha abla da tam bir çırak edasıyla ona yardım ediyordu.
"Kolay gelsin hanımlar," dediğimde ikisinin de bakışları kısa bir anlığına bana döndü.
"Sıva kollarını da birlikte gelsin," alaylı çıkmıştı Nazlı'nın sesi. Güldüm ben de.
"Çok isterdim ama bugün hastaneye uğrayacağım, annemin yanına. Biliyorsun zaten." Dediğimde başını belli belirsiz salladı.
"Takılıyordum hayatım zaten, git sen Tanya Sultan'ın yanına." Dediğinde hafifçe gülümsedim ve ona minnetle baktım.
Her anımda desteğini eksik etmeyen Nazlı bu fani dünyada omuzlarıma yüklenen onca vebalin arasında açan papatya çiçeği gibiydi. Zarif, ince ve baktığında huzuru iliklerine kadar hissettiren...
💙🖤
Gözyaşlarımın yanaklarımdan hiç eksik olmadığı bir görüş daha bitmişti. Burnumu çektim seslice. Sıkıca tutundum çantama ve hastane bahçesinden sessizce uzaklaşmaya başladım. Normalde hemen taksiyi çağırır, doğrudan pastaneye giderdim ama bugün göğüs kafesimi parçalamak isteyen duygu selini az da olsa hafifletmek adına biraz yürümek istemiştim. Temmuz ayına da bir şey kalmamıştı. Yaklaşan tarih tüm benliğimi etkiliyor, bir şekilde tutunduğum hayatı çokça değersiz ve gereksiz kılıyordu gözümde. Gerçi aylardır benim hayatım zaten öyle ama tarih yaklaştıkça sanki çember de daralıyordu. Bense sudan çıkmış balık misali çırpındıkça daha da dibi boyluyordum.
İlerleye ilerleye merkezden hafif uzaklaşmış, sokakların arasına doğru sapmaya başlamıştım. Ne yönde adımladığımı az çok bilsem de tam olarak hakim olmadığım sokaklardaydım. Vücuduma ağırlık veren düşüncelerim ve duygularımla birlikte.
Normal yaşama bir türlü dönemediğimi her geçen gün daha çok fark ediyordum. Hayatın getirdiği sorumluluklara veya eylemlere bir şekilde uyum sağlıyor, gereklilikleri, üzerime düşenleri yapıyordum. Yeri gelse gülüyordum, yeri gelse sohbet ediyordum, insanlarla iletişim kuruyordum. Daha da ileri giderek duygusal anlamda da bir şeylerin yeşermesine izin veriyordum göğüs kafesimin tam orta yerinde. Mirhan gibi. İtiraf etmekte zorlansam da Mirhan'la bunca yıldır hiç tatmadığım duyguları tatmaya başlamıştım ve içimden bir ses bunun daha yolun çok başlangıcı olduğunu haykırıyordu. Her ne kadar o sesi susturmaya çalışsam dahi, gerçeklerin susturulamamak gibi bir huyu da vardı.
Fakat hep bir şeyler eksikti, buruktu, karanlıktı, sisliydi. Aslında birden fazla şey, hatta çok şey. Hayat bana öyle bir yerden vurmuştu ki darbelerini, hiç acımadan, peş peşe. Bir daha tam anlamıyla ayağa kalkamayacağımın, çığlık çığlığa kalan vicdanımın asla susmayacağının çok net bir şekilde farkındaydım.
Ama ben de istemiyordum o vicdanın susmasını. Susmayacaktı o vicdan. Susmayacaktı ki ben asla o gün vesilesi olduğum şeyleri unutmayayım. Unutmayacaktım. Unutturmayacaktım da aklıma, ruhuma, vicdanıma, kalbime...
Eğer unutursam kendime en büyük ihaneti yapacaktım, sadece kendime değil hem de. Kız kardeşime, bebeğime, babama, anneme. Beni seven insanlara.
Unutmayacaktım çünkü unutmayı hak etmiyordum ben. Beynim, kalbim, vicdanım hep o günle meşgul olmalı, o acıyı ilk günkü gibi taze tutmalıydı. Ancak bu şekilde bu acıyla başa çıkabiliyordum. Hoş ne kadar başarılıydım, orası da kocaman muammaydı. Ruhuma acı çektirerek vicdanımın az da olsa rahatladığını düşünüyordum. Bu yüzdendi ya etrafımdaki herkesin seanslara gitmem konusunda olan ısrarları...
Gözyaşlarım süzülüyor, ayaklarımsa çürük vücudumu rastgele bir yerlere doğru taşıyordu.
"Melina Altuntaş," dalgınlıkla ilerlediğim sırada kulaklarımı dolduran vurgulu sesle irkilerek yerimde hafifçe sıçradım ve arkamı dönerek beni kimin çağırdığına bakındım.
Fakat gördüğüm manzara karşısında gözlerim yuvalarından fırlayacak kadar açılmış, dudaklarım anında kurumuş, vücudumsa son bahar yaprağı misali titremeye başlamıştı.
"Anıl," diye döküldü dudaklarımın arasından titrekçe. Nereden çıkmıştı bunca süre sonra karşıma hiçbir fikrim yoktu.
Anıl bizim üniversitedendi, Melisa ile aynı bölüm hatta aynı sınıf. Melisa'yı gördüğü ilk günden resmen ona vurgun olmuş, aylarca peşinde resmen sürünmüştü. Sonralar Melisa da ona şans vermiş ben ve Nazlı ile de tanıştırmıştı. Beni ilk gördüğünde Melisa ile olan benzerliğim karşısında minik çaplı şok dahi geçirmişti.
Mavi gözlü, kumral saçlı, uzun boylu, yakışıklı bir çocuktu Anıl. Melisa'yı gerçek anlamda çok seviyordu ve bunu her hareketiyle belli etmekten asla gocunmuyordu.
Fakat benim mahvettiğim hayatlardan biri de Anıl'a aitti. Zira yaşanan o kara Temmuz gününden sonra Anıl geçirdiği şok sebebiyetiyle akıl sağlığında sorunlar yaşamış, ağır depresyon geçirmişti. Uzun süren tedaviler sonrası ailesinin onu yurtdışına gönderdiğini duymuştum. Fakat şimdi burada olması tüylerimin diken diken olmasına neden oluyordu.
"Anıl evet, deli Anıl, divane Anıl." Gülerek dediklerinin sonrasında birkaç büyük adımla yanıma yaklaştı.
"Aylar sonra burada ne işimin olduğunu merak ediyorsun değil mi Melina?" dediğinde gözlerinden çıkan ateşi görmemem mümkün değildi. Fakat içimde korkuya dair tek bir duygu tohumu dahi yoktu. Zira vicdanım öyle haykırıyordu ki, korku asla ruhuma yakın düşmüyordu.
"Evet," diye fısıldadım belli belirsiz çıkan sesimle. Nutkum tutulmuştu ve de doğru düzgün tepki veremiyordum.
"Seninle yüzleşmek için geldim, sandık içine gömmeye çalıştığın o geçmiş yüzünden hayat bana zindan oldu. Ve her şeyin suçlusu sendin." Duyduklarım beynimde deprem etkisi oluşturdu anında. Ben derin bir enkaza doğru yuvarlandığımı ve orada boğulmaya başladığımı hissetmeye başlamıştım.
Her şeyin suçlusu sendin...
Her şeyin suçlusu sendin...
Her şeyin suçlusu sendin...
Yankılanıyordu kulaklarımda bu cümle ve içindeki öfke, üzüntü. Yakıyordu da tüm benliğimi pişmanlığın alevi.
"Yüzleşelim Anıl, Yüzleşelim." Dedim soğukkanlılıkla. Zira o bunu hak ediyordu. Kardeşimle düğün hazırlıklarının hayalini kuran bu divane adam yüzleşmeyi çoktan hak etmişti.
Garip gülüşü ve seğiren sağ gözü gerçekten de psikolojik olarak iyi olmadığını gösteriyordu. Peki ben niye bunu gördüğüm halde hiçbir şey yapmıyor, aksine kapılıp akışa gitmeyi seçiyordum? Aslında cevap oldukça basitti. Vicdanımın susmayan sesi. İlk kez olanların hesabı sorulacaktı benden.
Eski eşim Oğuz ve ailesi dışında olanların hesabını doğru düzgün soran olmamıştı benden. Onlar da sadece kaybettiğim bebeğimin peşine düşmüşlerdi. Annem onca yükü sırtlandı mesela, babam öldüğü güne kadar gözlerimin içine baktı ama bir kere bile olsun 'keşke yapmasaydın be Melina', ya da 'Neden Melina?" dememişlerdi.
Ama şimdi sebebi olduğum her şey suratıma çarpılacak, vicdanım sorgulanacaktı. Sen yaptın Melina, Sen sebep oldun her şeye diye haykırılacaktı suratıma doğru.
"Arabam biraz ilerde, gidelim o zaman." Gözlerimden süzülen yaşlarla onu onayladım ve başıma ne geleceğini düşünmeden, umursamadan takıldım peşine.
O ilerde adımlıyordu ben ise arkasından gidiyordum.
Sadece telefonumu çıkararak Nazlı'ya mesaj yazmak istedim. Onu da kendim için değil Anıl için yapmayı düşündüm. Zira akli sağlığı yerinde değildi ve bir şey olacaksa Nazlı müdahale edebilecekti. Her ne olursa olsun bir kişi daha benim yüzümden zarar görmemeliydi.
*Anıl gelmiş, bir anda karşıma çıktı. Yüzleşmek istiyor ve yüzleşmeye gidiyorum.
Tek bir cümle, hızlıca yazarak gönderdim ve telefonu hemen sessizse alarak tekrar çantanın içine bıraktım.
"Bin," arabanın kapısını açtığında ikiletmeden dediğini yaptım.
Saniyeler içinde yola çıkmıştık bile.
"Yaklaşık iki haftadır seni araştırıyor ve takip ediyordum, yalnız yakalamak için." Öyle bir soğukkanlılıkla söylüyordu ki, sanki rutin işlerinden bahsediyordu.
"Ailem olmasaydı bu yüzleşme bu kadar beklemezdi Melina." Dediğinde hiçbir şey demeden sadece onu dinliyordum. Zaten ne denilir? Ne söylenirdi ki böylesi bir durumda. Hiçbir fikrim yoktu.
Sadece sessiz kaldım. Yolun geri kalanı da öyle geçmişti. Zaten çok yol gitmemiştik. Anıl'In kendi evine gelmiştik. Melisa anlatıyordu hep. Buraya film izlemeye, birlikte vakit geçirmeye geliyordular.
Evin önüne vardığımız gibi arabadan inmiştik. O kadar çok duyguyu aynı anda yaşıyordum ki şu an. Bacaklarım titriyor, yaz sıcağında, sırtımdan terler dökülmesine rağmen üşüyordum.
İçeri girdiğimizde doğrudan salona adımladı ben de peşinden. Fakat içeri girdiğim gibi gözlerim yuvalarından fırlayacak kadar açıldı. Duvarlarda Melisa'nın fotoğrafları, Melisa'nın olduğunu bildiğim kişisel eşyalar yerde, koltukların üstündeydi. Fakat daha garip olan şey salonun tam ortasına yüz yüze gelecek şekilde iki sandalye konulmuştu.
"Otur şuraya," aniden belinden çıkardığı silahı bana doğru doğrulttuğunda ne yapacağımı bilemeyerek bağırdım.
"Sana otur şuraya dedim." İkinci kez daha yüksek sesle bağırdığında korkudan dolayı elimdeki çanta yeri boylamıştı.
Titreyerek dediğini yaptım ve gösterdiği yere doğru oturdum. O da geçerek tam karşımda oturdu.
Silahı aşağı doğru tuttuğunda hiç beklemediğim bir şekilde hıçkırarak ağlamaya başladı. Koskoca adam annesinden ayrılmış bebek misali hıçkırıklara boğulmuştu saniyeler içinde. Fakat bu durum en çok beni etkiledi ve benim de gözyaşlarım yanaklarım boyunca dolup taşmaya başladı. İkimizin de yarası aynı yerden kanıyordu onunla. Melisa.
"Ben şu siktiğimin hayatını yaşayamıyorum artık. Şu siktiğimin hayatı bana işkenceden başka bir şey değil Melina." Ah be Anıl. Ahhhhhh....
Seni o kadar çok anlıyorum ki. Seni benden başkası da anlayamaz zaten.
"Neden Melina? Bana bir neden söyle? Neden mahvettin hayatımı? Melisa neden seni kurtarırken öldü? Neden sen değil de o öldü?" Diye bağırdı silahını sallayarak.
Neden seni kurtarırken öldü? Neden sen değil de o öldü?
Bu cevapsız soruları kendime milyonlarca kez sordum. Fakat bir cevap bulamıyorum. Neden boğulan ben iken ölen kardeşim oldu? Neden deniz diye tutturan ben iken cezasını sevdiklerim çekti? Ya da neden ben de onunla birlikte ölmedim? Neden? Neden? Neden?
"Sana soruyorum Melina, neden aldın onu benden. Daha çok gençti o. Biz daha evlenecektik, çocuklarımız olacaktı, ben onu başımın tacı yapacaktım." Anıl'ın söylediği her kelime ciğerimi yakıyor, ruhumu kırıyor, vicdanımı tuzla buz ediyordu.
Ağzımı açıp bir şey diyemiyordum, sadece deli gibi ağlıyordum. Her zamanki gibi. Ama gözyaşlarım söndürmüyordu işte içimde her daim harlanan alevi.
"Çok uğraştım biliyor musun? Bir şekilde yeniden tutunayım hayata, bir şekilde acımı yaşasam dahi geçmişin gölgesinden çıkayım. Ama olmuyor, lanet olsun ki benim artık dayanacak tek bir gücüm yok." Bilmez miyim? O güç bir daha da hiç geri gelmeyecek.
"Seni öldürmeyi çok düşündüm Melina?" Basit bir şeyi söylüyormuş gibi dedikleri kanımı dondurmuştu.
Fakat hoşuma da gitmedi değil. Öldür beni Anıl, hemen, burada. Kaldır silahı ve çek o tetiği. Bitsin bu çile. Kaldırayım kanatlarımı ve sonsuz uykunun kollarına atılayım. Bitsin bu vicdan azabı, bu hasret, bu pişmanlık. Bu kalleş hayat bitsin. Çürük bir vücut eksilsin bu dünyadan. En azından kirli biri azalırdı dünyanın pisliğinden.
"Ama bununla da asla bitmeyeceğini biliyorum. Bitmeyecek." Silahı yavaş yavaş kaldırarak alnına dayadığında aklıma gelen şeyle hızlıca yerimde doğruldum.
Kendini öldürecekti. Ama hayır, bir kişinin daha ölmesine izin veremezdim. Hızlıca Anıl'a doğru gittim. O da çoktan ayağa dikilmişti.
"Anıl, dur. Yapma sakın, gel hadi konuşalım." Ellerimi havaya kaldırarak ani bir şey yapmaması için dua ediyordum. Allah'ım ne olar, ne olur, bu sefer ben de yaşayamazdım.
"Olmuyor, yapamıyorum. Melisa olmadan hayatın hiçbir şeyin kıymeti yok benim için. Her şey ancak ben öldüğümde düzelecek. Çekilmez olan bu acı son bulacak." Silahı daha fazla tenine bastırdığını ve parmağının da tetiğe gittiğini gördüğümde çığlık çığlığa bağırmağa başladım.
"Anıl, Anıl. Lütfen. Yapma. Yapma, ne olursun yapma." Sicim gibi süzülen gözyaşlarım. Yine bir şeyleri berbat etmiştim.
Keşke hiç gelmeseydim buraya. Ah salak kafam. Ah aptal kafam.
"Anıl, ne olursun dur, dur. Dur Allah'ın cezası, dur." Fakat onun duracak gibi bir niyeti yoktu.
Tam o anda kapıda beliren polis sirenlerinin sesleri, kapıdan gelen kırılacak gibi sesler ve tanıdık sesi duyduğumda Mirhan'ın geldiğini anlayarak az da olsa rahatladım.
Fakat sesleri duyan sadece ben olmadığım için Anıl da iyice deliye döndü.
"Duramam Melina, bu saatten sonra duramam." Tetiği çekeceğini anladığımda vücudumu öne doğru savurarak silahı kavrayan elini kavradım.
"Dur dedim sana," bağırdığımda ikimiz de silahı çekiştiriyorduk.
Aniden nasıl olduğunu bile anlayamadığım şekilde Anıl vücudunu geriye doğru çekmesiyle ben de onunla birlikte yere doğru savruldum ve aynı anda güm diye odaya yayılan silahın yüksek sesi.
Gözlerim şaşkınlıktan aralandığında beynim ne olduğunu idrak etmeye çalışıyordu.
"Melinaaaa," kapının açılması ve Mirhan'ın sesi, polislerin sesi, Anıl'ın sesi... ortalık iyice birbirine karışmıştı.
Fakat yerde birikmeye başlayan kırmızı birikintiye kitlendiğimde tüm dünyamın başıma yıkıldığını idrak ettim...
💙🖤💙🖤💙🖤💙🖤
01.09.2024
Uzun bir aradan sonra yeni bölümle karşınızdayım.
Wattpad'le yaşanan son durumlar hepimiz gibi beni de etkiledi. O yüzden uzun süredir yarım bıraktığım bu bölümü bir türlü tamamlayamıyordum. Zira başka uygulamalara geçmeyi denedim ama bir türlü oralara da ısınamadım.
En son burada beni bekleyen okurlarım için kaçak yoldan da olsa bölüm yayınlamam gerektiğini düşünerek, kendimi toparladım ve kaldığımız yerden devam edelim istedim.
Gelelim bölüme. Bölümle ilgili fikirlerinizi buraya yazın lütfen.
Yeni bölümde görüşürüz.
Wattpad'in bir an önce normal durumuna dönmesi dileğiyle, Sağlıcakla kalın.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 707 Okunma |
160 Oy |
0 Takip |
18 Bölümlü Kitap |