
Çok sevgili okurlarıma çokça selamlar.
Nasılsınız?
Ben son dönemlerde baya yoğunum ama zaman ayırıp sizler için bölümü tamamlayabildiğim için mutluyum.
Naçizane ricam oy ve yorumlarınızı eksik etmemeniz. 💕
Keyifli okumalar.
********************************************************************
Maysa'nın anlatımından:
*************************
Arabaya doğru varmamıza az kala Esat'ın çalan telefonuyla bakışlarımı ona çevirdim.
"Buna bakmam lazım," dediğinde başımla onayladım onu.
O ise hızlıca birkaç adım uzaklaşarak, arkasını döndü ve hararetli bir şekilde telefonla konuşmaya başladı. Konuşurken de birkaç adım daha ileri atarak hafif hafif yürümeye başladı.
"Maysa", tam o onda arkamdan duyduğum sesle irkildiğimde, içimi delice bir korku kaplamıştı.
Çünkü bu sesin sahibinin Osman'dan başkası olmadığını anlamam uzun sürmemişti.
"Senin ne işin var burada?" Fısıltıdan farksız çıkan sesimle şoktan ayılamadığımda Osman'ın atik bir hareketle arkama doğru geçtiğini gördüğümde, ne yapacağımı şaşırdım.
Her şey bir saniyede oldu. Ağzıma bastırılan sert bir el. Burnuma dolan keskin bir koku. Ve kulağımın dibinde hırıltılı bir ses.
"Sakın sesini çıkarmaya kalkma." Osman'ın sesi öyle ürkütücü çıkıyordu ki. Kalbim o anda göğsümü parçalayacak gibi çarptı.
Gözlerim korkuyla yuvalarından fırlayacak kadar açıldı.
"Mm—!" Bağırmaya çalıştım ama ağzıma bastırılan bez sesimi yuttu.
Tanrım. Tanrım bu gerçek olamazdı. Şu an yaşadıklarım gerçek olmamalıydı.
Osman beni geriye doğru çekmeye başladı. Ayaklarım yere sürtüyordu.
Çırpındım. Tüm gücümü kullanarak debelenmeye başladım. Kollarını tırmaladım. Tekme bile atmaya kalkıştım. Ama Allah kahretsin ki, Osman çok güçlüydü. Ben ise bir o kadar zayıf.
"Uslu dur," diye dişlerinin arasından fısıldadı.
Otoparkın loş ışıkları altında, beton zeminde sürükleniyordum. Sanki bir kabusun içindeydim. Allah'ım ne olur sen bana yardım et. Bu işin sonu ya ölümdü, ya da tüm Mardin'de rezil olmak.
Osman ikimizi de siyah bir arabanın yanına doğru getirdi. Hiç vakit kaybetmeden arabanın kapısını açtı şerefsiz. Ardından beni resmen, sanki ucuz bir eşyaymışım gibi, arabanın arka koltuğuna fırlattı. Hızımı alamadığım için başım kapıya çarpmıştı. Her şey o kadar hızlı gelişiyordu ki, neyin ne olduğunu anlayamıyordum bile.
Çarpmanın etkisiyle anlık olarak gözlerimin önünde yıldızlar uçuşmuş, başım hafiften dönmüştü.
"Yardım—!" Kapı büyük bir acele ve gürültüyle yüzüme kapanırken çığlığım yarım kalmıştı.
Osman hiç vakit kaybetmeden arabaya geçmiş, arabayı büyük bir aceleyle çalıştırdı. Motorun sesi otoparkın içinde yankılandı. Araba bir anda ileri fırladı. Tekerler beton zeminde kayarak döndü.
"Osman! Delirdin mi sen!" diye bağırdım.
Kalbim göğsüm kafesimde deli gibi çarpıyordu. Sanki daha fazla dayanamayacak, yere doğru fırlayacaktı.
Osman bağırmam üzerine aynadan bana baktı.
Gözleri karanlıktı, bakışları korkunç. Onu ilk kez böyle görüyordum ve bu durum beni ziyadesiyle korkutuyordu.
"Uzun zamandır beklediğim an bu." manyak gibi ses tonuyla konuştuğunda boğazım düğümlendi.
"Ne diyorsun sen!" Daha da yüksek bağırdım. Kesinlikle delirmiş olmalıydı.
Araba ise durmadan hızını yükseltiyordu. Otoparktan çıkmıştık bile. Artık AVM'nin ışıkları arkamızda kalıyordu.
"Osman dur!" yalvarır nitelikte döküldü dudaklarımdan kelimeler. Hıçkırarak ağlıyordum bir taraftan.
O ise cevap bile vermeye tenezzül etmedi.
"Dur dedim sana, Allah'ın cezası, manyak herif!" Sesim titriyordu.
Korkudan mı...
Yoksa aklımdaki tek düşünceden mi bilmiyordum.
Esat.
Tanrım. Lütfen beni fark etmiş olsun. Lütfen görmüş olsun.
Osman aynadan bana baktı.
"Onunla nişanlandığını duyduğum gün kendime bir söz verdim. Seni ondan alacağım." Dedikleriyle vücudumda deprem etkisi oluştu. Nefesim kesildi. Vücudum bir son bahar yaprağı misali titriyordu.
"Sen hastasın!" diye haykırdım.
Osman güldü. Korkunç bir kahkahaydı.
"Belki." Dediğinde daha ne kadar şaşırabilirim diye düşündüm. Adam kafayı sıyırmıştı.
Araba hızlanıyordu. Şehir ışıkları hızla geride kalıyordu.
O anda aklıma gelen şeyle bir anlık cesaretimi topladım ve kapıya uzandım. Kapıyı açmaya çalıştım. Allah kahretsin kapı kilitliydi.
Tam onda Osman ne yaptığımı fark etti. Arabanın aniden fren yapmasıyla kontrolümü sağlayamayarak öne doğru savruldum.
O ise koltuğundan geriye uzandı. Ben ne yapıyor diye bakarken, yüzüme inen devasa el, beraberinde okkalı bir acı da getirmişti. Zira bana tokat atmıştı.
Yüzüm yana savrulmuş, bir anlık tüm dünyam kararmıştı. Dudaklarımın içinde sıcak bir tat yayıldığında bunun kan olduğunu anlamam uzun sürmemişti.
Nefesim kesildi. Gözlerim doldu tekrar tekrar. Ağlamaktan bihtap düşmüştüm kısacık bir süre içinde.
Başımı kaldırarak tokadın etkisiyle savrulan saçlarımı düzelttim ve öfkeyle Osman'a baktım. İçimi kaplayan büyük bir nefretle daha fazla dayanamayarak yüzüne tükürdüm.
Arabada ölüm sessizliği oldu. Osman'ın gözleri karardı.
"Demek böyle." Araba yeniden hızlandı. Kaza yapacağız diye korkmaya başlamıştım.
Ama o anda... Uzaklardan gelen bir motor sesi duydum. Hızla başımı çevirdim. Arkada bir araba vardı. Farları karanlığı yararak hızla yaklaşıyordu. Kalbim bir anda göğsümde patladı.
Tanrım.
Tanrım.
"Esat..." diye fısıldadım.
Fısıltımı duyan Osman da aynaya baktı. Sonra gülümsedi. Ama bu gülümseme kesinlikle normal bir gülümseme değildi.
"Demek gelmiş." öfkeli sesi ürkütücüydü.
Sanki mümkünmüş gibi araba daha da hızlandı. Virajlar keskinleşiyordu. Yol daralıyordu.
Ama arkadaki araba pes etmiyordu. Esat'tı o. Beni kurtaracağından emin olduğum adamdı.
Her saniye daha da yaklaşıyordu.
Osman dişlerini sıkarak tısladı. "İnatçı herif."
Bir süre sonra asfalt bitti. Toprak bir yola girdik. O kadar kötü bir haldeydim ki, bakış açım bulanık, kulaklarımda uğultu vardı.
Araba zıplayarak ilerliyordu. Kalbim kulaklarımda atıyordu. Zira göğüs kafesimi delerek geçen çarpıntılarım sanki tüm arabada yankılanıyordu.
Sonra Osman aniden fren yaparak arabayı durdurdu. Büyük bir aceleyle arabadan indi ve benim kapımın yanına geldi. Kapıyı açtı. Kolumdan çekip beni dışarı sürüklemeye başladı.
Dizlerim taşlı zemine çarpıyor, acı dizlerimden yukarı yayılıyordu. Dudaklarımdan dökülen ah nidaları, yankı yapıyordu.
Tam o anda başka bir araba toz bulutu içinde durdu. Kapı açıldı. Bakışlarım anında o tarafa kayınca, Esat'ın tüm heybetiyle arabadan indiğinin şahidi oldum.
Onu gördüğüm an nefesim kesilmişti. Ama yüzündeki ifadeyi görünce kalbim daha da hızlı atmaya başladı. Hayatımda onu hiç böyle görmemiştim.
Esat'ın gözleri karanlığın içindeki keskin bir bıçak gibi parlıyordu. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden Osman'a baktı. O bakışın içinde öfke vardı, kontrolsüz bir öfke.
"Onu bırak." Sesi sakindi. O kadar sakindi ki, sessiz bir ölümü andırıyordu. Ama içindeki fırtına saklanamıyordu. Yüzünde öfkenin dışında kontrolsüz bir endişe de vardı.
Osman güldü. "Geç kaldın."
Esat bir adım yaklaştı. Gözleri bana kaydı. Kanayan dudağımı gördü. Yüzü bir anda taş kesildi.
Sonra bir anda ileri atıldı.
Osman daha ne olduğunu anlayamadan Esat'ın yumruğu yüzüne çarptı. Çarpmanın sesi arazide yankılandı. Osman sendeleyip yere düşerken Esat yakasından tutup onu tekrar ayağa kaldırdı.
"Bir daha..." dişlerinin arasından tısladı Esat, "bir daha ona dokunduğunu görürsem seni bu sefer sağ çıkarmam."
Osman cevap vermeye çalıştı ama ikinci yumruk çoktan gelmişti. Bu sefer burnundan kan fışkırdı.
Ben ise birkaç adım geride durmuş, olanları donmuş gözlerle izliyordum. Dizlerim titriyordu. Ellerim göğsümde kenetlemişti ama parmaklarımı öyle sıkıyordum ki tırnaklarım avucuma batıyordu.
"Esat... bırak..." diye fısıldadım. Yalvarır nitelikte. Ama sesim neredeyse duyulmayacak kadar zayıftı.
Esat ise beni kesinlikle duymuyordu. Osman'ı yere yatırmıştı ve öfkesi duracak gibi değildi. Yumrukları ağır, sert ve acımasızdı.
"Onu korkuttun." Bir yumruk daha.
"Onu yaraladın." Bir tane daha.
Osman artık kendini savunamıyordu. Nefesi kesilmişti.
Osman'ın yere düşmesiyle etrafta birkaç saniyelik ağır bir sessizlik oldu. Sadece rüzgârın kuru otları hışırdatan sesi duyuluyordu. Ve Osman'ın kesik kesik gelen nefesi.
Esat birkaç saniye boyunca onun üzerinde durdu. Göğsü hızla inip kalkıyordu. Yumrukları hâlâ sımsıkıydı.
Ben ise kıpırdamadan birkaç metre ötede dizlerimin üzerinde kalmaya devam ediyordum.
Dizlerim yanıyordu. Avuçlarımın içi taşlardan çizilmişti. Ama acıyı tam olarak hissedemiyordum bile. Çünkü gözlerim sadece Esat'taydı.
Bir anda cebinden telefonunu çıkardı. Numarayı çevirdi.
"Polis," sert ve öfke doluydu sesi.
Sesindeki ton o kadar keskin, o kadar soğuktu ki içim ürperdi.
"Bir saldırgan var. Kaçırma girişimi." Gözleri bir an bana kaydı.
Sonra tekrar Osman'a döndü.
"Şehir çıkışındaki eski dağ yolunda." Telefonu kapatır kapatmaz Osman'a doğru eğildi.
"Yerinden kıpırdarsan..." Sesi alçaktı ama içindeki öfke keskin bir bıçak gibiydi.
"...seni gerçekten öldürürüm." Osman cevap veremedi. Yüzü kan içindeydi.
Ama Esat yine de onun yakasından tutup bir kez daha yere bastırdı. Sanki içindeki bütün öfkeyi onun üzerinde boşaltıyordu.
Bir yumruk daha. Osman acıyla inledi.
Kalbim sıkıştı.
"Esat..." Sesim zar zor çıkmıştı.
Ama o an bana bakmadı bile. Tekrar telefonunu çıkardı. Bu kez başka bir numara çevirdi.
"Ambulans." Derin bir nefes aldı.
"Bir yaralı var." Polise verdiği adresi bu sefer ambulans için tekrarladı. Sonra telefonu kapattı.
Ardından hızlı adımlarla bana doğru koştu. Dizlerini kırarak eğildiğinde parmakları çeneme ilişti.
"Bana bak," dedikleri üzerine titreyerek başımı yukarı kaldırdım. Gözlerimden tekrar sel misali yaşlar süzülmeye başladı. Acı, korku, endişe... O kadar çok duyguyu aynı anda yaşıyordum ki şuan.
"Ne hâle getirmiş seni, onu öldürmeliydim." Tıslayarak sert bakışlarını tekrar Osman'a tarafa çevirdiğinde kocaman bir hıçkırıkla çözüldüm. Tanrım, burada kalmaya devam etseydik, onu kesinlikle öldürecekti.
"Gidelim buradan, ne olur gidelim." Yalvararak ağladığımda, Esat'ın anlık yumuşayan bakışları bana çevrildi.
"Gidelim güzelim, gidelim." Sesi hâla taviz vermezliğini korusa da, gidelim demesi az da olsa içime su serpmişti.
Ardından daha fazla oyalanmadan, Esat hafifçe doğruldu ve bir elini bacaklarımın altından, diğer elini belimden geçirerek beni bir çırpıda kucakladı. Hızlıca kollarımı boynuna dolamıştım.
Beni arabaya kadar taşıyarak, arabanın kapısını açtı ve ince hareketlerle vücudumu sarsmamaya özen göstererek beni koltuğa bıraktı.
Bense nispeten sakinleşsem de, ağlamam devam ediyordu.
"Maysa, sakin ol artık güzelim, yanındayım. Bir daha böyle bir şey yaşamana asla izin vermem," elleriyle yanaklarımı kavradı ve usulca gözyaşlarımı sildi.
"Ben çok korktum, gelmeseydin neler olurdu düşünmek bile istemiyorum." Dediğimde aklımdan bin bir türlü şey geçiyordu. Eğer Esat yetişmeseydi, bu işin sonunda tecavüze dahi maruz kalacağımı çok iyi biliyordum. Çünkü o manyağın gözlerinin ne denli döndüğünü görmüştüm.
"Şşhht... sakin ol, buradasın, benimle. Güvendesin. Geçti hepsi." Esat beni göğsüne çekerek saçlarımı okşayarak sakinleştirmeye çalışsa da, ses tonundan çok sinirli olduğunu ve kendini zor tuttuğunu anlayabiliyordum. Zira her an patlamaya hazır saatli bir bomba gibiydi.
"Bagajda ilk yardım çantası var, alıp geliyorum. Yaralarına bakalım." Dediğinde belli belirsiz başımı sallayarak onu onayladım.
Saniyeler içinde Esat ilk yardım çantasını alarak tekrar yanıma geri dönmüştü. Ben pür dikkat onu izlerken, o kutuyu açmış, pamuk ve tentürdiyot bulmuştu. Tentürdiyottan biraz pamuğa döktüğünde bakışlarını kaldırarak bana bakmıştı.
"Canın acırsa söyle," dediğinde başımla onayladım onu. Canım yanacağı kadar yanmıştı zaten ki diye içimden geçirsem de ona söylemedim.
Esat olabildiğince yavaş hareketlerle pamukla dudağımın kenarını temizlemeye başladı. Benimse yüzüm yanma hissinden dolayı anında buruştu.
"Ihhh..."Dudaklarımdan dökülen acı dolu inlemeyle Esat duraksamıştı.
"Biraz daha silmem lazım, dayan ne olur." Onun da sesi acı çeker gibiydi. Sanki benimle birlikte onun da canı yanıyordu.
Ben se başımı belli belirsiz sallayarak, biraz daha sıktım dişimi. Saniyeler sonra Esat dudağımı silme işlemi bitirmiş, ardından ufak bir tüp çıkararak, usulca krem de sürmüştü dudaklarıma.
"Daha iyi misin?" Diye sorduğunda içimden bir ürperti geçti. Çünkü sesi her ne kadar yumuşak çıksın diye uğraştığını gösterse de, başarılı olamıyordu. Esat o kadar öfkeliydi ki, onu daha önce böyle görüp görmediğimi bile hatırlamıyordum. En çok bu öfkeden nasibimi almaktan korkuyordum.
"İyiyim," daha fazla bekletmeden, cevap verdiğimde Esat bir şey demeyerek arabanın kapısını kapatarak, kendi de sürücü koltuğuna geçti.
Arabayı çalıştırarak yavaşça oradan uzaklaşmaya başladığımızda ölüm sessizliği hâkimdi. İkimizden de çıt çıkmıyordu. Esat her an patlamaya hazır bekliyordu ve ben yaprak misali titriyordum. Bu hayatta en son isteyeceğim şey bile değildi onu öfkelendirmek. Fakat şu an tam da bunu yaşıyorduk.
Keşke kafede görünce bahsetseydim ona Osman'dan diye geçirdim içimden. Ama işlerin buraya geleceğini nasıl bilebilirdim ki? Offf, ne yapacaktım ben böyle?
Ben düşüncelerimin derin sularında boğulurken, arabanın aniden sağa kırarak fren yapmasıyla dalgınlığın etkisiyle yerimde sıçramıştım.
"İn aşağı," Esat ise buz gibi çıkan sesiyle sertçe yutkundum. Ağrıyan yerlerime bir de kalbim eklenmişti şimdi. Onun bana böylesi davranması oldukça üzücüydü.
Fakat itiraz etmeden onun peşi sıra indim arabadan. Merkeze oldukça yakındık, fakat dağlık yolun sonu olduğu için pek kimse yoktu görünürde. Akşam saati olması da cabasıydı.
"Neden anlatmadın bana şimdiye kadar bu durumu?" Aniden bağıran Esat'la yerimde sıçrayarak neye uğradığımı şaşırdım. Nereden biliyordu ki daha öncesini?
"Neden şaşırıyorsun? Anlamayacağımı mı sandın? Seni kaçıranın o olduğunu görünce, kafede onu görmemiz ve senin korku dolu yüzün aklıma geldi." Ölüm gibi ağır lafları, buz gibi bu tavır o kadar acıydı ki, bu acıyı anlatacak tek bir kelimenin bile varlığından şüpheliydim.
"Esat... ben..." titreyerek ne diyeceğimi bilemediğimde, kelimeler boğazıma dizilmişti.
"Sen ne?" Diye bağırdığında, daha fazla tutamadığım gözyaşlarım tekrar süzülmeye başladı yanaklarım boyunca.
"Ben böyle olacağını bilemedim. O uzun süredir rahatsız ediyordu beni doğru ama, biz nişanlanınca biter sandım. Sonuçta artık nişanlı bir kadınım." Cümleleri nasıl toparlayarak bir araya getirdiğimden, ne dediğimden kesinlikle emin değildim. Tüm yaşadıklarım beni o kadar yormuştu ki, nefes bile almakta zorlanıyordum.
"Delireceğim, delirteceksin beni? Maysa, bu böyle biter sandım diyerek geçiştireceğin bir durum mu? Sen beni delirtmek mi istiyorsun?" Ellerini saçlarına daldırarak gergince ileri geri hareket ettiğinde ne yapacağımı bilemez haldeydim.
"Esat ne olursun sakin ol. Ben sadece kendim halledebileceğimi düşündüm." Ağlamam şiddetlendiğinde, Esat'ın gözü o kadar dönmüştü ki, durumumu asla görmüyordu.
"Böyle mi hallediyorsun?" Esat yanıma yaklaşarak tek eliyle sertçe yüzümü kavradığında gözü dönmüş gibiydi.
"Şu yüzünün haline bak, bu mu senin halledebileceğim dediğin şey?" Yüzüme doğru bağırdığında, daha fazla dayanamayarak kocaman bir hıçkırık döküldü dudaklarımın arasından.
"Ben... ben..." nefes alamamaya başladığımda, başımın da döndüğünü hissediyordum.
Ellerim sıkışan göğsümü buldu. Nefes alamadığım için boğazımdan hırıltılı sesler dökülüyordu. Titreyen dizlerim daha fazla vücudumu taşıyamadığında dizlerimin üstünde yere çöktüm.
"Ahhhh..." diye bir inleme döküldü eş zamanla dudaklarımdan. Zira yaralı olan dizlerimin üzerine çöktüğüm için, acısı çoğalmıştı.
"Maysa, iyi misin?" Esat'ın elleri yüzümü kavradı, sesi az öncekinin aksine bu sefer endişeliydi.
"Nefes... nefes ala-mı-yoru...m" kesik kesik söylediklerim sonrası gözlerim hızla kararmaya, kulaklarım çınlamaya başlamıştı.
Saniyeler içinde karanlığa kavuştuğum zaman son duyduğum şey, Esat'ın ismimi haykırması olmuştu.
***
Başımda olan şiddetli ağrı ve ruhumdaki yorgunlukla bilincimin yavaş yavaş kendine geldiğini hissediyordum. Göz kapaklarımın üstünde sanki birer taş vardı ve taşların ağırlığıyla gözlerim açılmıyordu. Kirpiklerimin titrediğinden emindim.
Yüzümü buruşturarak istemsizce derin bir nefes koy verdiğimde yavaş yavaş gözlerimi de araladım. Fakat başımda oluşan şiddetli ağrı nedeniyle sağ elimin alnımı bulması gecikmemişti.
"Maysa,"kulaklarıma dolan tanıdık sesle gözlerimi tamamen açtım ve yatağın üstünde tam vücudumun yanında oturan Esat'ı gördüm. Anlık olarak yüzünde dolaştırdım bakışlarımı. Bin bir türlü duygu geçiyordu gözlerinden. Pişmanlık, endişe, acı, öfke. Anlaşılan o ki, o da en az benim kadar karmakarışıktı.
Daha sonra bakışlarımı etrafta gezdirdim nerede olduğumu anlamak için. Anında konakta, kendi odamda hatta kendi yatağımda uzanıyor olduğumu anlamıştım. Fakat buraya nasıl gelmiştik, neler olmuştu bilmiyordum. Hatırladığım son şey, Esat'la tartışmamız ve sonrasında bilincimi kaybedişimdi. Gerisi kalan her şey zihnimde kocaman bir boşluktan ibaretti.
"İyi misin Maysa? Kendini nasıl hissediyorsun?" Esat'ın endişeli sesiyle aklıma tek tek yaşadıklarım doldu. Önce Osman'la olanlar. Sonra ise Esat'la.
Fakat beni en çok yaralayan şey Esat'ın bana olan tavrı olmuştu. Zira bu tavır Osman'la yaşadığım korku ve fiziksel acıdan çok çok daha fazla yaralamıştı ruhumu. Tekrar tekrar dolan gözlerimi kırpıştırdım. Bana bağırmıştı. Hem de ne durumda olduğumu umursamadan.
"Bana bağırdın," dedim gözlerimden tekrar yaşlar süzülürken. Bugün kaç kez daha ağlayacaktım acaba? Dudaklarımdan çıkan o iki kelime, tamamen incinen ruhumun eseriydi. Zira aklım üstümde olsaydı, asla Esat'a bu tarz bir suçlama yapmazdım. Daha doğrusu yapamazdım.
Fakat şu an öylesine kırgındım ki. Esat beni öyle bir kırmıştı ki davranışlarıyla. Yaşadıklarımı umursamadan, bana destek olacağı yerde, aksini yapmış, beni suçlamış, tüm öfkesini üzerime bocalamıştı.
Esat ise allak bullak olan yüz ifadesiyle, hızlıca oturduğu yerden kalkarak yere diz çökmüş, iki eliyle yanaklarımı kavramıştı. Yanaklarımdan sicim gibi süzülen göz yaşlarımı hızlıca parmaklarının arasına hapsetmişti.
"Özür dilerim Maysa, çok özür dilerim. Sana asla bağırmamam gerekiyordu. Hem de öyle bir zamanda. O kadar öfkeliydim ki, gözümün önündeki durumunu bile görmedim. Affet beni ne olur," Esat'ın dedikleriyle kırgın ama bir o kadar şaşkın gözlerimi gözlerine çıkardım. Açıkçası böylesi kelimeleri onun ağzından duymayı beklemiyordum.
O kadar pişman ve dağılmış bir haldeydi ki, onu ilk kez böyle gördüğümden neredeyse emindim. Bugün ne çok ilki yaşamıştık onunla.
Bir şey demeyerek ağlamaya devam ettim. Daha doğrusu diyemeyerek. Ben böyleydim işte. Ruhu asla iyileşemeyen yaralarla dolu zayıf bir kız çocuğu. Evet kız çocuğu, çünkü içimdeki sevgiden bihaber mazlum kız asla büyüyemiyordu. Çünkü o kız baba sevgisinden yoksun, babasının suçlayan bakışlarıyla dolu kocaman bir ömür geçirmişti. Fakat bu onu güçlü yapmak yerine, aksine oldukça zayıf, sevgiye muhtaç, en ufak bir olayda darmadağın olan bir insana çevirmişti.
"Güzelim benim, ağlama ne olur. Çok pişmanım yaptıklarımdan dolayı. Seni öyle korkak, yaralı bir kuş misali görünce, gözüm karardı. Ne yapacağımı bilemedim. Sana dokunan o eller, sana şiddet uygulayan o şerefsiz yüzünden kendimi kontrol edemedim. Ağlama ne olur daha fazla," Esat dediklerini bitirince hiç beklemediğim bir şey yaparak, yüzüme doğru eğildi ve yavaşça alnını alnıma yasladı.
"Ben seni öyle savunmasız görünce , yıpranmış bir durumda görünce ne yapacağımı bilemedim. Öfkem yakıp yıkacak cinstendi." Derin bir nefes aldığında alnı hâla alnıma yaslıydı.
Bense dedikleriyle deprem etkisi yaşıyordum. Neler dökülüyordu bu adamın dilinden. Bu kadar mı değerliydim onun için? Kalbim öyle hızlı çarpmaya başlamıştı ki bu dedikleriyle, kırgınlığım bile gözüme gözükmüyordu.
Bir süre ikimiz de sessizleştik. Ardından Esat usulca tenlerimizin temasını kesti ve başını kaldırarak tekrar gözlerime baktı.
"Ben nasıl geldim buraya?" Nihayet kelimeleri bir araya toparlayarak sormayı başarmıştım. Esat ise derince iç çekmişti sorum üzerine.
"Sen bayılınca, konağa getirdim seni. Önden halanı aradım, kimseye görünmeden içeri girmeme yardım etti. Sonrasında seninle ilgilendi. Yatırdık, ben dışarı çıktım, o üstünü değiştirdi, dizindeki ellerindeki yaralara baktı. Daha sonra baban bir şeylerin ters gittiğini anlamasın diye sen uyanana kadar aşağıda olacağını söyledi." Dedikleriyle başımı belli belirsiz salladım. İnşallah babam bu olanları duymazdı fakat burası küçük bir şehirdi. Küçük şehirlerin tek eksi yönüyse, hiçbir şeyin gizli kalmamasıydı.
"Sen nasılsın? Daha iyi misin?" Tekrar konunun odağı olarak ben alınca bakışlarımı yeniden yüzüne çıkardım.
"İyiyim," diye fısıldar nitelikte cevapladım. Aslındaysa külliyen yalandı. Hiç iyi değildim ve uzun bir süre iyi olabileceğimi de düşünmüyordum.
"Peki beni affettin mi?" Üzgün çıkan sesiyle sakince dedikleriyle şaşırarak ona baktım. Onu affetmem veya affetmemem bu kadar önemli miydi onun için?
Ona olan sevgim tabii ki, her zamanki gibi ağır basmış, üzgün olan ifadesi karşısında daha fazla kayıtsız kalamamıştı kalbim. Daha özür dilediği ilk anda kalbim kanatlanarak uçuvermiş, affın beyazlığı bir ışık misali okşamıştı ruhumu.
Sorusu karşısında hafifçe gülümsedim ve başımı onaylar gibi salladım. Ah benim Mecnununun aşkıyla Leyla olan kalbim? Ona karşı hep böyle aciz mi kalacaktım?
"Bana bir daha öyle davranma ama," yine dudaklarımdan kelimeler benden bağımsız dökülmüştü. Çünkü Esat bu hayatta değer verdiğim ikinci erkek ve tek aşkımdı. Hayatımda değer verdiğim en önemli varlık ve ilk erkek olan babam kalbimle öyle hoyrat davranıyordu ki, benim ne hissettiğim umurunda olmuyordu. Bugün ben aynı hisleri Esat'la yaşamıştım. Yaralı ruhumu bir kez daha o kırmıştı zaten kırık olan yerden.
"Davranır mıyım hiç? Kıyamam ben senin gözlerinin yaşına." Kalbim teklemişti dedikleriyle. Bu adama ne olmuştu böyle?
Söyledikleriyle anında dudaklarımda beliren o küçük gülümseme, içimde kopan fırtınayı saklamaya yetmemişti. Çünkü insan bazen en çok, tam da kıyamam diyenlerin sözleriyle kırılıyordu.
Bakışlarım istemsizce yüzünde dolaştı. Kaşlarının arasındaki çizgi hâlâ kaybolmamıştı. Sanki biraz önce yaşananların ağırlığı omuzlarına çökmüş gibi duruyordu.
"Kıydın ama," diye fısıldadım. Çok mu nazlıydım bilmiyordum ama hepsi ona olan tarifsiz duygularımın eseriydi.
Öteki taraftan sesim o kadar kısık çıkmıştı ki belki duymayacağını sanmıştım. Ama duydu. Çünkü gözleri bir anda benimkilerle buluştu.
"O an… kendimde değildim," dedi yavaşça. "Seni o halde görünce… aklımı kaybediyorum sandım." Sözleri içimde garip bir sıcaklık bıraktı. Birinin seni bu kadar önemsemesi… insanın kalbini hem iyileştiriyor hem de daha çok kırılmaya açık hâle getiriyordu.
"Çok korktum," dedim.
Bu iki kelime dudaklarımdan dökülür dökülmez boğazım yeniden düğümlendi. Çünkü o korku hâlâ bedenimdeydi. Osman'ın yüzü, arabada attığı tokat, karanlık yol… hepsi gözlerimin önünde birer gölge gibi dönüyordu.
Esat bunu fark etmiş olacak ki yatağın kenarına biraz daha yaklaştı.
"Artık korkmana gerek yok," dedi sakin ama kararlı bir sesle. "Kimse sana dokunamaz." Sözleri güven vericiydi. Ama yine de içimde bir yer hâlâ titriyordu.
"Her şey bitti mi gerçekten?" diye sordum istemsizce.
Esat birkaç saniye sessiz kaldı. Bu sessizlik… cevaptan daha ağırdı.
"Osman bir daha hiçbir şey yapamayacak," dedi sonunda. "Ama sen yine de, bir süre yalnız bir yere gitmeyeceksin."
Bir an duraksadıktan sonra ekledi:
"Ben yanındayken kimse sana yaklaşamaz zaten. Ama önlem için bir süre tek başına çok dolanma" Bu sözleri duyunca kalbim yine o tanıdık hızla atmaya başladı. Onun yanında olmak… hem en büyük huzurum hem de en büyük zayıflığımdı.
Bakışlarım istemsizce ellerine kaydı. Parmakları yumruk olmuştu. Hâlâ sinirliydi.
"Esat," dedim yavaşça.
"Hm?" belli belirsiz sesler çıkardı.
"Sen de sakin ol artık, lütfen" elimi yumruk yaptığı elinin üstüne koydum. Daha fazla sinirlenmesini istemiyordum.
Kaşları hafifçe çatıldı. Ardından yumruk yaptığı elini gevşetti.
"Sakinim güzelim, endişelenme sen" dediğinde yine içim kıpır kıpır olmuştu. Güzelim... ne de çok yakışıyordu bana, onun dilinden.
Başımı yastığa biraz daha yasladım. Dizimdeki sızı yeniden kendini hatırlatıyordu.
"Çok canın yanıyor mu?" diye sordu bu sefer o.
"Biraz." Diye mırıldandım.
"Doktor çağıralım mı?" Başımı hemen iki yana salladım.
"Hayır. Babam duyar." Bu isim dudaklarımdan döküldüğü anda havam değişmişti anında.
Esat da bunu fark etmiş olacak ki yüzündeki ifade ciddileşti.
"Baban öğrenirse ne olur?" Bilinmezliklere cevap arar gibiydi sesindeki tını.
Sorusu ise basitti. Ama cevabı… Boğazım düğümlendi.
"Bilmiyorum," dedim fısıltıyla. "Sadece iyi bir şey olmayacağını biliyorum."
Esat birkaç saniye bana baktı. Gözleri turladı yüzümün her çizgisinde
Sonra beklemediğim bir şey yaptı.
Elini yavaşça benim elimin üzerine koydu. Sıcaklığı tenime değdiği anda kalbim bir anlığına duracak gibi oldu.
"Ben buradayım," dedi. Sesi bu sefer sert değil… garip bir şekilde yumuşaktı.
"Kimse sana zarar veremez." Güven vermek ister gibiydi.
Tam o anda… Koridordan gelen ağır ayak sesleri duyuldu.
Bir.
İki.
Üç.
Esat'ın eli bir anda kasıldı.
Benim kalbimse göğsümü parçalayacak gibi çarpmaya başladı. O sesleri tanıyordum. Hayatım boyunca tanıdığım en korkutucu seslerdi onlar. Kapı kolu sertçe hareket etti. Ve kapı bir anda açıldı. Babam kapının eşiğinde duruyordu. Gözleri önce bana, sonra Esat'ın benim elimde duran eline kaydı.
O an içimde bir şey koptu. Çünkü babamın yüzündeki ifade… fırtına öncesi gökyüzü gibiydi. Ve ben çok iyi biliyordum. Şimdi asıl fırtına başlayacaktı.
*****
06.03.2026
Tam üç bin kelimeyi aşan uzun, bir o kadar da duygu yüklü bir bölüm oldu.
Maysa ve Esat artık hiçbir zaman eskisi gibi olamayacaklar. Zira Esat da yavaş yavaş duygularının farkına varıyor gibi ha? Ne dersiniz.
Desteklerinizi benim için çok önemli, eksik etmeyin lütfen.
Sağlıcakla kalın.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |