15. Bölüm
Parvin Ağardan / Maysa / Bölüm: 14

Bölüm: 14

Parvin Ağardan
papatyahikayeleri

Çok sevgili okurlarıma çokça selamlar.

Nasılsınız?

Ben son dönemlerde baya yoğunum ama zaman ayırıp sizler için bölümü tamamlayabildiğim için mutluyum.

Naçizane ricam oy ve yorumlarınızı eksik etmemeniz. 💕

Keyifli okumalar.

Medya: Hüzünlü kuşum Maysa

********************************************************************

Maysa'nın anlatımından
*************************

Kapı bir anda açıldığında odanın içindeki hava değişti. Gerçekten değişti.

Az önce Esat'ın yanında biraz olsun hafiflemiş gibi duran göğsüm, babamın eşiği geçtiği anda yeniden sıkıştı. Sanki odadaki bütün oksijen çekilmişti de nefes almak bir anda zorlaşmıştı.

Babam kapının eşiğinde duruyordu. Her zamanki gibi dimdik... her zamanki gibi sert... ve her zamanki gibi bana bakarken yüzünde anlamakta zorlandığım o mesafeli ifade.

Bakışları önce yüzümdeki morlukta durdu. Bir an. Sadece bir an. Gözlerinde bir şey kıpırdar gibi oldu. Ama hemen kayboldu.

Sonra başını Esat'a çevirdi. "Esat bey oğlum, ben kızımla yalnız konuşacağım" Sesi sakindi. Ama o sakinliğin içinde keskin bir şey vardı. Bu tınıyı yıllardır çok iyi tanıyordum. Fırtına öncesi sessizlik.

Esat kıpırdamadı. Babam birkaç saniye bekledi. Sonra kaşlarını çattı. "Duymadınız mı beni?"

"Burada kalacağım." Esat'ın sesi sakin ama kararlıydı.

Babamın bakışları sanki mümkünmüş gibi daha sertleşti. "Bu benim kızımla aramdaki mesele."

Esat bir adım bile geri atmadı.

"Bakın, bu konuşmanın ne yeri ne de zamanı, Maysa şu an iyi değil." Esat da artık dişlerinin arasından sertçe konuşuyordu.

Babamın dudakları ince bir çizgi hâline geldi. Sonra kısa ve alaycı bir kahkaha attı.

"Aman ne büyük hassasiyet." O kahkaha içimi burktu.

Sonra bakışları tekrar bana döndü. Ve işte o an... Kalbim sıkıştı. Çünkü o bakışı çok iyi tanıyordum. Suçlayan bakış.

"Memnun musun şimdi?" Sözleri ağırdı. Çok ağır.

"Neyden memnun muyum?" diye fısıldadım.

Babamın gözleri karardı. "Bugün bütün Mardin ne konuşuyor biliyor musun?"

Sessizlik. Verecek bir cevabım yoktu ki. Mardin'in ne konuştuğunu bu odadaki herkes çok iyi biliyordu.

Kalbim göğsümde deli gibi atıyordu.

"Benim kızımın adamın biri tarafından kaçırıldığını." O sözler içime bıçak gibi saplandı. Sadece saplanmakla da kalmadı, önce deldi geçti. Sonra da oluk oluk kanattı.

"Baba ben—" devamını getirmeme izin vermeyen şey yine babamdı.

"Sus." Tek kelime. Ama o kelime bütün cesaretimi kırmaya yetmişti. Oysa sadece kendimi açıklamaktı niyetim.

"Adımı rezil etmeyi de başardın sonunda." Ah baba ah, sözlerin canımı öyle bir yakıyordu ki.

"Bunu ben istemedim, kasıtlı hiçbir şey de yapmadım." Sesim titriyordu.

"Ben kimseye—" yine devamını getiremedim. Babam ise bir adım daha yaklaştı.

"Mardin küçük bir yer Maysa." Her kelimeyi ağır ağır söylüyordu.

"Burada hiçbir şey gizli kalmaz." Bakışları yüzümde gezindi.

"Bir kızın adı bir kere çıkar mı..." Cümleyi yarım bıraktı. Ama gerisini söylemesine gerek yoktu. Çünkü ben zaten biliyordum. O cümlenin devamı belliydi.

Yavaşça yataktan kalktım. Dizimdeki sızı kendini hatırlattı ama umursamadım.

Esat hemen yanıma geldi. "Maysa otur."

Başımı iki yana salladım. "Hayır. İyiyim ben"

Babam bunu görünce gözlerini kıstı.

Yavaşça ilerledim ve babamın tam önünde durdum.

"Baba, ne olur dinle beni. Ne duydun bilmiyorum ama hiçbir şey sandığın gibi değil." Cümlemi bitirmeme yine izin vermedi. Zira tek elini dur der gibi havaya kaldırmıştı. Yüzü ise sertliğinden ödün vermiyordu.

"Sen doğduğundan beri hayatıma sorunlardan başka ne getirdin bana?" O cümle...

Yıllardır içimde duran yarayı yeniden açtı. Gözlerim tekrar doldu.

"Bunu bana yıllardır hissettiriyorsun zaten." Artık ben de kendimi tutamamıştım.

Babamın kaşları çatıldı. "Ne demek istiyorsun?"

Boğazım düğümlendi. Ama artık susmak istemiyordum.

"Annem." O kelime odaya düştü. Çünkü ikimiz de aramızdaki asıl meselenin Mardin, dedikodular veya Osman olmadığın gayet iyi biliyorduk. Çünkü bizim aramızdaki en büyük çözümlenemeyen mesele annemdi. Annem.

"Ben annemin, benim dünyaya gelmem için göçüp gitmesini hiç istemezdim." Titreyerek ve ağlayarak sarf ettim sözlerimi. Esat ise sessizliğini korumayı tercih ederek, sanki aramızdaki bu buzdan duvarların yıkılacağını umuyordu. Fakat ben o duvarların yıkılmayacağını, aksine yerine yenilerinin örüleceğini çok iyi biliyordum.

"Ama sen bana yıllarca hep böyle baktın." Sesim titriyordu. Gözlerimden yaşlar akıyordu artık.

"Sanki her şeyi ben bilerek yapmışım gibi... ben doğduğum için hayatın mahvolmuş gibi." Artık iyice hıçkırarak ağlıyordum.

"Ben sana böyle bir şey söylemedim." Babamın çenesi gerildi.

"Ama hissettirdin!" Sesim çatladı.

"Her gün!" Bir adım daha yaklaştım.

"Bana hiç kızın gibi davranmadın." Göğsüm sıkışıyordu.

"Hep... bir hata gibi baktın bana." Söylediklerimin tek kelimesi yalan değildi ve babam bunu çok iyi biliyordu.

Fakat bilmesine rağmen kabul etmiyordu, etmeyecekti de.

"Yeter!" diye haykırdı babam. Elini kaldırdı.

O hareketi gördüğüm an içimde bir şey dondu.

Ama o el havada kaldı. Çünkü biri bileğini tutmuştu. Esat. Parmakları babamın bileğini sıkıca kavramıştı.

"Elinizi indirin." Sesi alçaktı. Ama içindeki öfke hissediliyordu.

Babam bu kez ona döndü. "Kolumu bırak."

Esat'ın gözleri kararmıştı. "Maysa'ya kimse el kaldıramaz."

Bir an. Sadece bir an. Babamla göz göze geldiler. Sonra babam kolunu sertçe çekti. Esat da bıraktı babamı.

Babam birkaç saniye bana baktı. O bakış... Yıllardır alıştığım, ya da alışamadığım o mesafeli bakıştı.

Sonra kapıya doğru yürüdü. Tam çıkarken durdu.

"Maysa." Kalbim sıkıştı.

"Bugün Mardin'de senin adın konuşuluyor." Başını hafifçe çevirdi.

"Yarın ne konuşulacağını ise ben belirleyeceğim." Kapıyı açtı. Ve sertçe kapatarak çıktı. Odanın içinde ağır bir sessizlik kaldı.

Daha fazla dayanamayarak dizlerimin üzerine çöker gibi oldum. Tanrım, bugün ne bitmez çilem varmış böyle.

O an sanki odadaki bütün hava çekilmişti.

Babam çıktıktan sonra, sanki kapının kapanma sesi hâlâ duvarlarda yankılanıyordu. O ses... kalbimin içine çarpıp geri dönüyordu.

Bacaklarım artık vücudumu taşımıyordu. Tam yere düşecekken güçlü bir kol belime dolandı. Esat.

Yaralı vücudumu yerle bütünleşmeden yakaladı.

"Maysa." Sesi ilk kez bu kadar yumuşaktı. Yani, böylesi nahif. Acaba bana acımış mıydı?

Cevap veremedim. Gözyaşlarım sessizce yanaklarımdan süzülüyordu. Konuşmak istiyordum ama boğazımda düğümlenen şey kelimelerin dudaklarımın arasından dökülmesine izin vermiyordu.

Esat beni yavaşça yatağa oturttu. "Maysa... bana bak."

Başımı olumsuz anlamda iki yana salladım. Ne yaptığımın farkında değildim ki. Ayrıca bakarsam daha fazla dağılacağımdan korkuyordum.

Ellerim titriyordu. Parmaklarımı birbirine geçirip sıkıca kenetledim. Sanki böyle yaparsam içimdeki parçalanma biraz duracakmış gibiydi.

"Ben..." Nihayet bir fısıltı döküldü dudaklarımdan. Sesim çatladı.

"Ben bunu istemedim." Yutkundum sertçe.

Esat bir şey söylemedi. Sadece dinledi.

Gözlerimi yere sabitledim bu kez.

"Ben kaçmadım." Kelime kelime konuşuyordum.

"Sadece... korktum." Derin bir nefes aldım ama nefes bile göğsüme batıyordu.

"Her şey o kadar hızlı oldu ki..." Gözlerimden yeni yaşlar süzüldü.

"Beni kimse dinlemedi." yarım yamalak, dağınık kelimeler dışında bir şey söyleyemiyordum. Duygu yoğunluğum o kadar büyüktü ki, kendimi düzgün bir şekilde ifade dahi edemiyordum.

O an sesimde öyle bir kırılma vardı ki, Esat'ın çenesi gerildi. Çünkü o kırılmayı tanıyordu. Kimse beni dinlememişti. Esat bile.

Dudaklarımı dilimle ıslatarak konuşmaya devam ettim. "Biliyor musun..." Dudakları titredi.

"Ben babamın bana kızmasına alışığım." Başımı hafifçe kaldırdım ama hâlâ Esat'a bakmıyordum.

"O bana bağırır." Omuzlarım titredi.

"Ama..." Sesimi zor çıkardım.

"Bana öyle bakması..." Gözlerimi kapadım.

"Her seferinde içimde bir şey kırılıyor." Odanın içinde ağır bir sessizlik yayıldı.

Esat yavaşça önündeki sandalyeyi çekip yatağın karşısına oturdu. Dizlerine dirseklerini dayadı.

Ve ilk kez bana gerçekten baktığını hissettim. İlk kez içimdeki fırtınaları görüyordu.

"Annem..." Sesim artık neredeyse fısıltıya dönmüştü.

"Beni doğururken öldü, yani ben dünyaya geleyim diye o öldü." Ah o lanet cümleyi yine söylemek zorunda kaldım. O cümle her söylenişinde yeniden canımı yakıyordu.

"Kimse bana suçlu olduğumu söylemedi." Haklıydım, babam dahil kimse bana doğrudan sen suçlusun dememişti.

Gözlerimden yaşlar aktı. "Ama babamın bana bakışı..." Boğazım düğümlendi.

"Bazen insanın bir şey duymasına gerek kalmaz." O cümle odada ağır ağır asılı kaldı.

Esat derin bir nefes aldı. Sonra ilk kez konuştu.

"Maysa." Yavaşça başımı kaldırdım. Gözlerimin kıpkırmızı olduğundan emindim.

Esat ayağa kalktı. Ardından dikkatli hareketlerle beni de yavaşça kaldırdı.

Şimdi neredeyse karşı karşıyaydık ve de oldukça yakındık.

"Ben kötü biri değilim." Kelimeler istemsiz dökülüyordu dilimden. Sanki kendimi savunuyordum, sanki babamın düşündüklerini Esat da düşünecekti, Esat da annemin benim yüzümden öldüğünü düşünecekti.

"Ben sadece..." Doğru kelimeyi bulamadım. Çünkü ne diyeceğimi bilmiyordum.

Esat benim cümlesini tamamladı. "Yalnızsın."

Duyduklarım karşısında nefesim bir an durdu. Çünkü biri ilk kez doğru kelimeyi söylemişti. Yalnız. Etrafınızda binlerce insan olsa da, babanız sizi sevmiyorduysa çok yalnızdınız. Tıpkı benim gibi.

Gözlerimden yaşlar yeniden aktı. Esat bir saniye tereddüt etti. Sonra elini kaldırdı. Ama dokunmadan önce durdu. Sanki izin bekliyordu.

Bunu fark edince başımı çok hafif salladım. Esat elini omzuma koydu. Dokunuşu şaşırtıcı derecede nazikti.

"Maysa." Sesi bu kez daha derindi.

"Bugün ve daha önce olanların hiçbirinde sen suçlu değilsin." tepkisizçe onu dinliyordum.

"O öyle düşünmüyor ama." titreyen dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Babam." diye de ekledim saniyeler sonra. Sanki Esat o diye kimden bahsettiğimi anlamamıştı da, detay veriyordum. Fakat kafam o kadar allak bullaktı ki, ne yaptığımı, ne konuştuğumu bilmiyordum.

Esat birkaç saniye sustu. Sonra yavaşça konuştu. "Bazı insanlar acılarıyla ne yapacaklarını bilmez."

Bakışlarımı bakışlarının en derinine kitledim. Esat'ın bakışları sertti ama içinde başka bir şey de vardı. Anlayış.

"Ve bazen..." Derin bir nefes aldı.

"Yanlış kişiyi suçlarlar." Sanki burada sadece babamı değil, kendini de kastediyor gibiydi tavırları. Çünkü bugün beni ne denli kırdığını çok iyi biliyordu.

Dedikleri karşısında kalbim hızlandı. Çünkü o anda ilk kez biri beni savunuyordu. Gerçekten. Yani gerçek anlamda anlayarak savunuyordu.

Sessizlik uzadı. Sonra fısıldadım. "Ben çok yoruldum."

"Biliyorum." Esat'ın sesi yumuşadı.

Gözlerimi kapadım. "Bütün hayatım boyunca sanki bir şeyleri telafi etmeye çalıştım."

Gözümden son bir yaş süzüldü. Zira artık yaşlarım da tükenmişti.

"Ama neyi telafi ettiğimi bile bilmiyorum." Gerçekten de neyi niye telafi ettiğimi bilmiyordum.

Esat uzun süre cevap vermedi. Sonra alçak bir sesle konuştu. "Artık tek başına değilsin."

O cümle çok sakin söylenmişti. Ama benim kalbime dokunmaya yetmişti.

Gözlerimi ağır ağır tekrar açtım. Ve ilk kez Esat'a bu denli duygusal ve dikkatle baktım. Uzun süre. Sanki onun gerçekten bunu söyleyip söylemediğini anlamaya çalışıyordum.

Esat bakışını kaçırmadı. O an odada hiçbir şey konuşulmuyordu.

Ama ikimiz de biliyorduk. Bir şey değişmişti. Sessizce. Yavaşça. Ama geri dönmeyecek şekilde. Çünkü bir şeyi fark etmiştim. Sanki yıllardır tek başına taşıdığım yük, bugün Esat'ın varlığıyla hafiflemişti.

*****

Güneş yavaş yavaş konağın taş duvarlarının arkasına çekiliyordu. Avlunun üzerindeki turuncu ışık ağır ağır soldu. Gün, Mardin'in sıcak ve tozlu akşamlarından birine dönüşüyordu.

Ben odamda sessizce oturuyordum. Esat bir süre önce çıkmıştı. Ama odada bıraktığı o tuhaf güven hissi hâlâ vardı.

Pencereyi açtım. Akşam rüzgârı içeri doldu. Uzaktan ezan sesi yükseldi.

Konağın içinde hareket başlamıştı. Tabak sesleri. Fısıltılar. Mutfağın telaşı. Bugün olanlardan mütevellit akşam yemeği de baya geç saate kalmıştı anlaşılan.

Eskiden bu sesler bana uzak gelirdi. Ama artık durum değişmişti. Çünkü Selma Hanım bir karar vermişti. Ve o günden sonra bu konakta bir şey değişmişti. Artık yemekler ayrı ayrı yenmiyordu. Artık çalışanlar ve ev halkı ayrımı yoktu. Selma annenin kesin bir kararı vardı. "Bu evde artık kimse hizmetçi değil." "Bu konakta yaşayan herkes aile." Ve o günden sonra akşam yemeklerinde herkes aynı masaya oturuyordu. İstemeden. Ama zamanla alışarak.

Düşüncelerimden uzaklaşarak, ben de akşam yemeği için aşağı inmeye karar verdim. Çünkü daha fazla suçluymuşum gibi odada kalmak gibi bir niyetim yoktu. Aşağı inecektim ve her şey normalmiş gibi devam edecektim. Olması gereken buydu.

Aşağı indiğimde uzun masanın üzerinde beyaz örtü seriliydi. Bakır tabaklar odanın ışığıyla parlıyordu.

Masada herkes vardı. Babam. Halam. Selma Anne. Esat. Aras dışında herkes. Ben içeri girdiğimde konuşmalar birkaç saniyeliğine durdu. Babam başını kaldırıp bana baktı. Ama hiçbir şey söylemedi. Sessizce sandalyeye oturdum. Esat tam karşımdaydı.

Bir an göz göze geldik. Esat'ın bakışlarında hâlâ o sertlik vardı. Ama içinde başka bir şeyler de vardı. Koruma isteği, anlayış.

"Daha iyi misin Maysa kızım?" Selma annenin sesiyle Esat'ta olan bakışlarımı ona çevirdim. Gülümsemeye çalışarak başımı olumlu anlamda salladım. Zira cevap verecek takatim yoktu.

Selma anne oluşan kısa süreli sessizliği bozdu. "Yemekler soğumasın. Afiyet olsun"

Herkes yemeğe başladı. Ama masadaki hava ağırdı. Çatalların tabağa değme sesi bile gereğinden fazla duyuluyordu.

Sonra Selma anne çatalını bıraktı. Ve masaya baktı. "Bir konuyla ilgili konuşmamız gerekiyor."

Herkes ona döndü. Ben ise kesin bugün olanlarla ilgili diye geçirdim içimde. Tanrım, ne kadar uzun bir gündü bugün. Bir türlü bitmiyordu.

"Bugün Mardin'de olanları hepiniz duydunuz." Kimse konuşmadı.

Selma anne devam etti. "Dedikodu hızlıca başladı."

Babam başını salladı. "Başladı değil."

Sesi sertti. "Çoktan yayıldı."

Masada gerilim büyüdü. Selma Hanım sakin bir sesle konuştu. "Bu yüzden bir karar aldık."

Geliyor gelmekte olan diye geçirdim içimden. Kabak tabii ki benim başımda çatlayacaktı.

Selma anne devam etti. "Düğünü erkene çekeceğiz."

Duyduklarım karşısında elimdeki çatal gürültüyle tabağıma düştü. Herkesin bakışları beni bulsa da, Selma annenin tekrar konuşmasıyla odak değişti.

"Üç ya da beş gün içinde yapılacak." Sandalyenin sesi duyuldu. Esat ayağa kalkmıştı.

"Bu mümkün değil." Sesindeki sertlik masayı susturdu.

"Daha nikâh tarihine bir ay var." diye açıklama yaptı.

Selma anne ona baktı. Sakin ama kararlıydı. "Nikâh o zaman yapılır."

Bir an durdu. "Ama düğünü erkene çekmek zorundayız."

Esat'ın çenesi gerildi. "Neden?"

Selma annenin cevabı gecikmedi ama kısa oldu. "Çünkü Mardin susmayacak."

Masadaki sessizlik daha da ağırlaştı. Çünkü herkes Mardin'in asla susmayacağını çok iyi biliyordu. Esat tekrar yerine oturduğunda bir şey dememişti. Oldukça düşünceli gözüküyordu. Bense artık ne yapacağımı,, ne düşüneceğimi bilmediğim için susmayı seçtim. Açıkçası babam veya bir başka biriyle tekrar polemiğe girecek ne gücüm vardı ne de isteğim. Ne olacaksa olsundu artık.

Ve o akşam yemek böyle bitti. Gerilimli. Sessiz. Ve herkesin içinde büyüyen bir fırtınayla.

Yemek bittikten sonra masadaki sandalyeler yavaş yavaş boşaldı. Fakat kimse gerçekten doymamıştı. Ama herkes susmuştu. Masada konuşulmayan cümleler, söylenmeyen itirazlar, yutulan öfkeler kalmıştı.

Sandalyeden kalkarken dizimin sızladığını hissettim. Ama bunu belli etmedim. Babam hâlâ masadaydı. Çatalını tabağın kenarına bırakmış, sessizce düşünüyordu. Bir an başını kaldırdı.

Gözleri beni buldu, bir süre oyalandı bakışları üzerimde. Ama bu sefer hiçbir şey söylemedi. O bakışta ne öfke vardı ne de şefkat. Sadece ağır bir yorgunluk. Beni yorduğu kadar kendini de yoruyordu ama bu durumdan vazgeçmiyordu. Ah be baba, ah...

Daha fazla uzatmadan bakışlarımı kaçırarak sessizce odama çıkmak için hareketlendim. Koridorlar loştu. Konağın taş duvarları geceyle birlikte daha da ağır görünüyordu.

Pencerelerden içeri giren rüzgâr perdeyi hafifçe dalgalandırıyordu. Odama girdiğimde kapıyı kapatıp sırtımı kapıya yasladım. Derin bir nefes aldım. Fakat göğsümdeki o sıkışma hâlâ geçmemişti. Bugün olan her şey zihnimde dönüp duruyordu. Babam. Masadaki konuşulanlar. Düğün. Üç gün. Üç gün içinde hayatım tamamen değişecekti. Ağır ağır adımlayarak yatağın kenarına oturdum. Bir süre öylece durdum.

Dikkatimi dağıtan şey çalan telefon olmuştu. Komodinin üzerinde duran telefonumu elime aldığımda arayanın Sanem olduğunu gördüm. Tabii ki tüm Mardin'in duyduklarını o da duymuştu diye geçirdim içimden.

Onu fazla bekletmeden telefonu açtım. Ve ekran bir anda aydınlandı. Sanem'in yüzü ekranda belirdi.

"MAAAYSA!" Sanem'in sesi odanın sessizliğini parçalamaya yetmişti.

"Neler oluyor ya?!" Sanem'in sesindeki endişe elle tutulur cinstendi. Bense istemsizce gülümsedim.

"Neler olmadı ki." Omuz silkerek dediklerimle Sanem gözlerini büyüttü.

"Ben burda çıldırdım biliyor musun? Herkes bir şey söylüyor! Kimisi kaçırıldı diyor, kimisi kaçtı diyor, kimisi—" Bir anda duraksadı. Yüzümü muhtemelen şimdi fark ediyordu, çünkü put gibi kesilmişti.

Ekrana daha da yaklaştı. "Sen iyi misin?" diye geveledi.

"İyiyim." aslında iyi değildim ama gelişi güzel bir cevap gibi dökülmüştü dudaklarımın arasından.

Sanem kaşlarını kaldırdı. "O 'iyiyim' tınısı hiç ikna edici değildi."

İç çektim. "Bugün çok şey oldu."

Sanem telefonu biraz yana koydu. Eline bir yastık aldı ve yatağa uzandı.

"Anlat arkadaşım, dök içini." Dediğinde ben de yatağa yaslandım. Ağrıyan dizlerime iyi gelir düşüncesiyle ayaklarımı uzattım. Ve anlatmaya başladım. En başından hem de, AVM'de olanları, Esat'la tartışmamızı, bayılmamı, eve getirilmemi, Esat'ın pişmanlığını, özür dilemesini, babamla olan tartışmayı, masadaki konuşmayı. En nihayetinde düğün kararını ve üç-beş gün sonra gelin olacağımı söyledim.

Sanem bir süre sessiz kaldı. Sonra derin bir nefes verdi. Anlattıklarımı hazmetmek ister gibi bir hali vardı.

"Harika bir gün geçirmişsin resmen papatyam," Sanem'in alaylı sesiyle onu onayladım. Cidden nasıl harika bir gündü ama.

"Şimdi en azından bugünün kısa kârlarını konuşalım," diye sırıtarak devam eden arkadaşımın ne yapmak istediğini anlamam uzun sürmemişti. Çünkü ne kadar konuşursak konuşalım ne babamla olan soruna, ne de Esat'la olan durumlara yapacak bir şey yoktu. O yüzden Sanem en iyi bildiği şeyi yapacaktı yine ve yeniden.

"Bak şimdi." Parmağını kameraya doğru salladı.

"Bir." "Sen kaçırılmadın. Yani en azından yarım kaldı bu girişim. Bu iyi." Ah Sanem, ah diye geçirdim içimden.

"İki. Adam seni kurtardı. Bu da iyi." Yaa ne demezsin, muhteşem ötesi iyi hem de! Gözlerimi devirmeden edemedim içimden geçenlerle.

"Üç." Biraz dramatik bir ses tonuna geçti. Asıl olması gereken ses tonu da buydu bence

"Ve şimdi üç gün sonra düğün." Sonra gülmeye başladı.

Bense şaşkınlıkla baktım. "Ne gülüyorsun?"

Sanem kahkaha attı. "Çünkü kızım..."

Kameraya daha da yaklaştı. "Sen resmen Mardin konulu televizyon dizilerinden birinin başrolü gibi olmuşsun."

Pffff. Ne mutlu bana. "Sanem." diye uyardım.

"Ne var be çirkef karı, seni yıldız yaptım burada. Sen surat asıyorsun?" Sanem omuz silkerek dedikleriyle dayanamayarak ben de güldüm.

"Haaa şöyle, nihayet güldünüz hanımefendi," ekrandan bana öpücük atmasıyla gülüşüm büyüdü.

"İyi ki varsınız hanımefendi," dediğimde ben de ona öpücük gönderdim. Çok seviyordum bu kızı ve gerçekten o da olmasa, nasıl baş ederdim bu kadar olanlarla bilmiyordum.

Bir süre daha konuştuk. Sanem saçma şakalar yapmaya devam etmişti. Hatta bir ara Esat'ı "gizemli Mardin adamı" bile ilan etmişti ve ben kocaman göz devirmiştim. Sonunda ikimiz de esneyerek telefonu kapatmıştık.

Gece, konağın üzerine ağır ağır çökmüştü. Duvarlar gündüz olduğundan daha yüksek, koridorlar daha uzun görünüyordu geceleri. Sanki karanlık, taşların arasına sızıp evi büyütüyordu. Ben yatağa uzandığımda odada sadece pencerenin aralığından içeri süzülen ay ışığı vardı.

Perde hafif hafif hareket ediyordu. Rüzgârın taşıdığı kuru toprak kokusu odaya doluyordu. Gözlerimi kapattım. Ama uyku hemen gelmedi. Masadaki konuşma hâlâ kulaklarımdaydı. "Düğünü erkene çekeceğiz." Üç gün. Üç gün sonra hayatım tamamen değişecekti. Babamın yüzü gözümün önüne geldi. O bakış... Öfke değil. Daha kötüsü. Hayal kırıklığı. İçimde bir şey sıkıştı. Derin bir nefes aldım. "Uyu," diye fısıldadım kendime.

Ama zihnim beni dinlemedi. Esat'ın sesi. Sanem'in kahkahası. Babamın, Selma annenin "Mardin susmaz" diyen sert tonu. Hepsi birbirine karıştı. Sonra bir noktada düşünceler bulanıklaştı. Sesler uzaklaştı. Ve uyku beni içine çekti.

*****

Önce karanlık vardı. Yoğun, ağır bir karanlık. Öyle bir karanlık ki, karanlığın kokusu bile vardı. Ağır, nemli, bulanık bir koku.

Sanki gözlerim açıktı ama hiçbir şey göremiyordum. Sonra bir ses duydum. Uzakta bir kapı çarpıyordu. Bir kez. Sonra bir kez daha.

Güm.

Güm.

Ses koridorlarda yankılanıyordu. Ben yürümeye başladım. Ama nereye gittiğimi bilmiyordum. Ayaklarım çıplaktı. Taş zemin ise buz gibiydi. Her adımda ayaklarımın altından bir şeyin kaydığını hissettim. Aşağı baktım. Kırmızı.

Yerde koyu kırmızı bir şey vardı. Başta ne olduğunu anlamamıştım. Sonra ışık biraz daha arttı. Ben o sıvının kan olduğunu anladım. Taşların arasından ince ince yayılıyordu. Kalbim hızlandı. Bir adım geri atmak istedim. Ama ayağım kaydı. Neredeyse düşüyordum. Duvara tutundum. Elime bir sıcaklık bulaştı. Elimi kaldırdım. Avucum da kıpkırmızıydı.

"Hayır..." Nefesim kesildi.

Sesim yankılandı ama tuhaf çıktı. Sanki başka biri konuşmuş gibiydi.

Koridorun sonunda bir kapı vardı. Açıktı. Kapının içinden sarı bir ışık sızıyordu. Ben istemeden o tarafa yürümeye başladım. Kalbim göğsümü parçalayacak gibi atıyordu. Kapıya yaklaştım. Ve içeri baktım.

Yerde biri yatıyordu. Beyaz bir elbise... Ama elbise tamamen kanın kırmızısına bulanmıştı.

Adım atamadım. Çünkü o elbiseyi tanıyordum. Kaç kez fotoğraflarda gördüğüm o elbise ve Annem. Dizlerim titredi.

"Anne..." Sesim neredeyse çıkmadı.

Yerde yatan beden kıpırdamadı. Kan elbisenin altından taşlara doğru akıyordu. Titreyerek yaklaştım. Elimi uzattım. Tam dokunacakken...Bir ses duydum arkamdan.

"Gördün mü?" Donakaldım. Çünkü o sesi de tanıyordum. Babam.

Yavaşça arkamı döndüm. Kapının eşiğinde duruyordu. Yüzü karanlıktaydı. Ama gözleri... O gözleri tanıyordum. Bana bakıyordu. Soğuk. Keskin. Suçlayan.

"Bunu sen yaptın." Bağırmıştı.

Başımı hızla iki yana salladım. "Hayır!" diye haykırmak istedim ama sesim çıkmadı. Sanki boğazıma bir şey düğümlenmişti.

Babam bir adım daha attı. "Ama sen doğdun."

Her kelime ağır ağır düşüyordu. "Ve o öldü."

Başımı kapattım ellerimle sımsıkı. Kulaklarım duymasındı artık.

"Hayır!" diye de bağırıyordum bu kez. Sesim nihayet çıkmıştı.

O anda yerde yatan beden kıpırdadı. Yavaşça. Korkuyla anneme baktım. Ama yüzünü göremiyordum. Saçları kanla ıslanmıştı. Yavaşça bana doğru döndü. Ve o anda gördüm. O yüz annemin değildi. Benim yüzümdü. Aynı gözler. Aynı dudaklar. Ama bembeyazdı. Ve gözlerinden kan akıyordu.

Ben geriye doğru sendeledim. "Hayır..."

Koridor bir anda daha da karardı. Duvarlar üzerime kapanıyordu. Babamın sesi tekrar duyuldu.

"Bir kızın adı bir kere çıkarsa..." Ses yankılandı.

"...artık temizlenmez. Sonuysa böyle olur." Yerde yatan bedeni gösterdi.

Bir anda kapılar çarpmaya başladı.

Güm. Güm. Güm.

Ben koşmaya başladım. Ama ayaklarım ağırdı. Her adımda kan sıçrıyordu. Arkamdan ayak sesleri geliyordu. Biri beni takip ediyordu. Koştum. Koştum. Ama koridor bitmiyordu. Sonra biri kolumu yakaladı. Soğuk. Güçlü bir el. Ben çırpındım. "Bırak!" Ama el daha da sıkılaştı. Sonra bir ses. Yakın. Çok yakın.

"Maysa!" diye haykırdı o ses. Eş zamanlı olarak, ben çığlık de attım.

Bir anda doğruldum yatakta. Nefesim kesilmişti. Göğsüm sanki içerden parçalanıyordu. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki sesini kulaklarımda duyabiliyordum. Oda karanlıktı. Ellerime baktım kan falan yoktu. O an anladım kabus gördüğümü. Ama ben hâlâ kabusun içindeymişim gibi hissediyordum.

Ellerim titriyordu. Avuçlarım ıslaktı. Alnımdan ter damlıyordu.

“Hayır…” Sesim fısıltıdan biraz daha güçlü çıktı.

Göğsüme bastırdım ellerimi. Nefes almaya çalıştım. Ama hava yetmiyordu.

Tam o sırada kapı sertçe açıldı. Kapının ahşap sesi odanın sessizliğini ikiye böldü. Ardından adım sesleri doldurdu kulaklarımı.

“Maysa!” Tanıdık olan bu ses Esat'tan başkasının değildi.

Gözleri odayı taradı. Sonra beni gördü. Yatağın üzerinde oturuyordum. Titriyordum, dağılmış bir durumdaydım. Saçlarım yüzüme yapışmıştı. Üstelik nefes nefese kalmıştım. Esat hiç beklemeden hızlı adımlarla yatağın yanına ulaşmıştı.

“Maysa.” Sesi bu kez daha alçaktı. Ama içinde saklayamadığı bir endişe vardı. Ben konuşamadım. Boğazım düğümlenmişti.

Esat yatağın kenarına oturdu. Hiç vakit kaybetmeden öne doğru atılarak kollarımı boynuna doladım ve ağlamaya başladım. Bir süre öylece ağladım. O da beni sakinleştirmek ister gibi bir taraftan sımsıkı kavradı, diğer taraftan sırtımı sıvazladı.

Ondan ayrıldığımda o elini dikkatlice omzuma koydu. Parmakları sıcaktı.

“Bana bak.” Başımı kaldırdım. Gözlerim hâlâ bulanıktı. Esat’ın yüzü birkaç saniye netleşip tekrar dağıldı.

“Hey…” Sesi yumuşadı.

“Geçti güzelim.” O kelimeyi duyunca içimde bir şey kırıldı.

Esat biraz daha yaklaştı. “Ben buradayım.”

Sesindeki sakinlik yavaş yavaş nefesimi düzene sokuyordu. Ama titremem hâlâ geçmemişti.

"Sadece kabus gördün.” diyerek diğer eliyle yüzümü kavradı ve baş parmağıyla elmacık kemiğimi yavaş hareketlerle okşadı.

Dudaklarım titredi. “Çok gerçekti.”

Esat başını hafifçe salladı. “Biliyorum.”

Sonra biraz daha yaklaştı. “Ama şu an buradasın.” Etrafına kısa bir bakış attı.

“Odandasın.” Bir an sustu. Sonra tekrar bana döndü.

“Ve kimse sana dokunmuyor. Ben buradayım, yanındayım.” Nefesim yavaş yavaş düzene girmeye başladı.

Ama içimdeki o sıkışma hâlâ duruyordu. Esat bunu fark etmiş olacak ki elini omzumdan çekmedi. “Sakin ol.”

Sesi çok alçaktı. “Nefes al.”

Derin bir nefes aldım. Sonra bir tane daha. Kalbim hâlâ hızlı atıyordu ama artık göğsümü parçalamıyordu.

Esat beni dikkatle izliyordu. “İyi misin?”

Başımı hafifçe salladım.

“Sanırım.” Sesim hâlâ kırıktı.

Bir süre sessiz kaldık. Sonra ben fısıldadım. “Bağırdım mı?”

Esat kısa bir nefes verdi. “Evet.”

Gözlerimi kapattım. “Özür dilerim.” Diye fısıldadıktan sonra tekrar ona baktım.

Kaşlarını çattı. “Niye özür diliyorsun?”

"Tüm gün olanlar yetmiyormuş gibi, bir de uykunu böldüm," dedim. Gerçekten de tüm gün onca şey yaşanmıştı. Fakat bu kara gün inat etmişti, bir türlü bitmeyecekti.

Esat hafifçe başını iki yana salladı. “Özür dilemene gerek yok, Ayrıca zaten uyanıktım.”

"Gerçekten mi?" diye sordum safça.

“Evet.” Sonra omuz silkti.

“Mutfağa inecektim." diye açıklama yaptığında meraklı yanım kafamın da dağılmasına yardımcı oluyordu.

“Niye?” Bu sefer dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme oluştu.

“Uykum kaçmıştı.” Bir an sustu.

Sonra ekledi. “Koridorda çığlığını duydum.”

Açıklaması üzerine bir şey söylemedim. Esat birkaç saniye boyunca beni izledi.

Sonra yavaşça konuştu. “Tekrar uyuyabilecek misin?”

Başımı belli belirsiz iki yana salladım. “Bilmiyorum.”

Esat kısa bir an düşündü. Sonra beklemediğim bir şey yaptı. Terliklerini çıkararak yatakağa iyice yerleşti.

Ben şaşkınlıkla ona baktım. “Ne yapıyorsun?”

“Burada kalıyorum.” dediğinde feleğim şaştı.

“Esat—” Elini hafifçe kaldırdı.

“Şş.” Sonra yatağa sırtüstü uzandı. Başını yastığa koydu. “Uyu.” Diye ekledi.

Ben hâlâ şaşkınlıkla bakıyordum. “Ya biri görürse?

Esat gözlerini tavana çevirdi. “Şu an kimse umurumda değil.”

Sonra başını bana çevirdi “ Senin de olmasın.”

Ben tereddüt ettim. Ama yorgunluk ağır basıyordu. Yavaşça tekrar uzandım. Aramızda birkaç karış mesafe vardı. Oda sessizdi. Pencerenin dışından gece rüzgârı geliyordu. Bir süre kimse konuşmadı.

Sonra Esat hafifçe bana döndü. “Elin hâlâ titriyor.”

Gerçekten de titriyordu. Ben saklamaya çalıştım. Ama o fark etmişti. Esat elini uzattı. Ve saçlarımın arasına koydu. Parmakları yavaşça hareket etti. Saçlarımı okşamaya başladı. O hareket o kadar sakindi ki… İlk başta ne yapacağımı bilemedim.

“Esat…” diye fısıldar nitelikte seslendim.

“Uyu.” Onun da sesi neredeyse fısıltıydı.

“Düşünmeyi bırak.” Parmakları saçlarımın arasında yavaşça dolaşmaya başladı.

“Şu an sadece uyu.” Gözlerimi kapattım.

Kalbim artık daha yavaştı. Nefesim düzene girmişti. Esat’ın eli hâlâ saçlarımdaydı. O hareket tekrar tekrar devam ediyordu. Yavaş. Sakin.

Bir süre sonra vücudum gevşemeye başladı. Zihnim bulanıklaştı. Uyku yeniden yaklaştı. Son düşündüğüm şey… Parmaklarının saçlarımın arasında yavaşça dolaşmasıydı. Ve gözlerim kapandığında… Esat hâlâ saçlarımı okşuyordu.

 

 

*****

07.03.2026

Huh! Sonunda bitti.

3500 kelimeyi aşkın uzun aynı zamanda duygu yüklü bir bölüm oldu.

Yorumlarınızı bekliyorum.

Sağlıcakla kalın.

 

 

Bölüm : 07.03.2026 19:38 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...