17. Bölüm
Parvin Ağardan / Maysa / Bölüm: 16

Bölüm: 16

Parvin Ağardan
papatyahikayeleri

İyi günler ve İyi Ramazanlar sevgili okurlarım.

Nasılsınız? İyi olduğunuzu umuyorum.

Satır arası yorumlarınızı, oylarınızı eksik etmeyin lütfen.

Düğünümüzün ve ilk birlikte gecemizin olduğu uzun soluklu bir bölüm oldu.

Keyifli okumalar.🤩

Medya: Maysa kuşumuzun gelinliği
*************************************

 

Maysa'nın anlatımından:
**************************

Zaman, avuçlarımızın arasından sızıp giden ince bir dere gibi akıyor; ne kadar tutmaya çalışsak da parmaklarımızın arasından kayıp gidiyordu. Bazen bir sonbahar rüzgârı gibi esiyor; farkına varmadan günleri, ayları önüne katıp götürüyordu. İnsan geriye dönüp baktığında, dün yaşananlar sanki çok eski bir hatıra gibi uzaklaşıyordu. Saatlerin tik takları, görünmez bir nehrin kıyısında yürür gibi bizi yavaş ama durmadan geleceğe taşıyordu. Bir anın sıcaklığı henüz içimizdeyken bile, zaman onu çoktan geçmişin sessiz raflarına kaldırmış oluyordu. Böylece hayat, suya düşen yapraklar misali, akıntıya kapılıp usulca ilerlemeye devam ediyordu.

Zamanın o durmadan akan nehri, farkına bile varmadan günleri önüne katıp sürükledi; takvim yaprakları sessizce birer birer düştü. Ve ben daha dün baharın serinliğini hatırlarken, zaman çoktan akıp geçmiş, kendimi Temmuz'un tam ortasında bulmuştum...

Gün benim için sabahın ilk ışıklarıyla başlamıştı. Kalbim göğsümde sanki hızla çarpan bir kuş gibi atıyordu. Mardin'in o taş konaklarından birinde, avluya bakan penceremden içeri serin sabah havası dolarken aşağıdan gelen sesleri duyabiliyordum; mutfakta tencereler tıkırdıyor, avluda birileri telaşla bir şeyler taşıyordu. Konağın her köşesinde bir hareket vardı, kadınların alçak sesle ama oldukça hararetli konuşmaları taş duvarlardan yankılanıyordu.

Bugün günlerden o gündü. Bugün benim düğün günümdü.

"Evleniyorum..." Kelime dudaklarımdan neredeyse fısıltıyla döküldü. Bu düşünce hâlâ gerçek gibi gelmiyordu.

Esat. Üç yıldır kalbimde sessizce taşıdığım sevdiğim. Kara saçları gecenin en koyu vakti gibi, gözleri ise içine bakınca insanı derin bir kuyuya düşürür gibi karanlık ve derin olan sevdiğim.

Onunla evleniyordum. Daha birkaç hafta önce birbirimize mesafeli duran iki yabancıydık. Şimdi ise aynı hayatı paylaşacaktık. Hayat gerçekten de çok garipti. Bundan iki ay önceye kadar, Esat'la evleneceksin deseler, bana eşek şakası yapıyorlar sanarak, ciddiye bile almazdım. Şimdiyse onun karşısına beyaz gelinlik içinde çıkacaktım.

Ben düşünceler deryasının en diplerinde cebelleşirken kapı bir hışımla açıldı.

"MAYSA!" Sanem'in sesi odanın içindeki o yumuşak sabah sessizliğini bir anda paramparça etti.

Başımı kapıya çevirdiğimde kapı eşiğinde üç gölge belirdi. Ardından üçü birden odaya doluştu: Sanem, Dilan ve İpek. Üçünün de yüzünde aynı heyecan, aynı telaş vardı; sanki bütün konak ayaktaydı da yalnız ben uykudan yeni uyanmıştım. Dün gece geç saatlere kadar grupta konuşmuş, sabahın köründe bize geleceklerini söylemişlerdi. Fakat ben başta dalga sanmıştım, demek ki dalga değilmiş diye geçirdim içimden.

Sanem hiç vakit kaybetmeden ellerini beline koydu ve bana öyle bir baktı ki, kendimi suçüstü yakalanmış çocuklar gibi hissettim.

"Sen hâlâ yatakta mısın?!" Cırtlak sesi yankılanmıştı odada.

"Sabahın körü..." Gözlerimi yarı kapalı hâlde kırpıştırdım, saçlarım omuzlarıma dağılmıştı.

Sanem ise çoktan pencereye yürümüştü. Taş duvarların arasından sızan loş sabah ışığına aldırmadan perdeyi iki eliyle kavradı.

"Sabahın körü değil!" Perdeyi bir anda açtı.

Bir anda altın rengi güneş ışığı odaya doldu; Mardin'in o sıcak sabahı, avludan yükselen seslerle birlikte içeri aktı. Aşağıdan kadınların konuşmaları, kapıların açılıp kapanması, birilerinin telaşla koşuşturması duyuluyordu.

Sanem bana dönüp kaşlarını kaldırdı. "Maysa Hanım'ın düğün günü!"

Dilan yatağın kenarına oturdu. Yüzünde her zamanki gibi yumuşak, sakin bir gülümseme vardı. "Heyecanlı mısın?"

Soruyu duyunca birkaç saniye sustum. Gerçekten ne hissettiğimi kelimelere dökmek hiç kolay değildi.

"Bilmiyorum," dedim sonunda.

Cevabım üzerine İpek başını hafif yana eğdi, beni dikkatle süzdü.

"Senin aklın hâlâ toparlanmamış," dedi gülümseyerek. "Daha ne olduğunu anlamaya çalışıyorsun."

Bunu duyan Sanem durur mu? Tabii ki hayır!

"Olur tabii! İnsan böyle bir günde nasıl sakin olsun?" Sonra bana doğru biraz eğildi.

"Evleniyorsun sen." Yastığa yaslanıp derin bir nefes aldım.

"Farkındayım." İç çekmiştim.

Sanem yüzüme birkaç saniye dikkatle baktı. Sonra sesi biraz daha yumuşadı. "Esat'la evleniyorsun."

Kalbim o anda yeniden hızlandı.

Evet.

Esat.

Onu düşündüğümde içimde garip bir huzur dalgası yayılıyordu. Sanki yıllardır aradığım bir limana yaklaşmış gibiydim... ama aynı zamanda önümde nasıl bir hayat açılacağını bilmediğim o geniş yol da aklımı kurcalıyordu.

Tam o sırada Sanem bir anda ellerini çırptı. "Tamam! Bu derin düşünmeleri sonra yaparsın."

Sonra yüzünde kocaman bir gülümsemeyle ekledi: "Şimdi seni gelin yapacağız."

Bir saat sonra odam tanıdığım o sessiz odadan tamamen farklı bir yere dönüşmüştü.

Masamın üzeri makyaj malzemeleriyle dolup taşmıştı. Pudra kutuları, allıklar, küçük cam şişelerde parfümler... Tokalar, saç fırçaları, spreyler, iğneler... Her şey telaşla açılmış, kullanılmış ve ortalığa yayılmıştı. Odanın içinde sabun, saç spreyi ve hafif gül kokulu parfümün birbirine karışan kokusu dolaşıyordu.

Ben aynanın karşısındaki sandalyede oturuyordum. Beyaz sabahlığım omuzlarımdan dökülürken aynada kendi yüzüme bakıyor, olan biteni biraz uzaktan izliyormuş gibi hissediyordum.

Arkamda Dilan duruyordu. Saçlarımı dikkatle tarıyor, fırçayı yavaş hareketlerle saçlarımın arasından geçiriyordu. Parmakları bazen saçlarımın arasına giriyor, bazen bir tutamı ayırıp dikkatle arkaya topluyordu. O kadar özenli davranıyordu ki, sanki saçlarım değil de narin bir ipek kumaşla uğraşıyormuş gibiydi.

Kapı ise neredeyse hiç kapanmıyordu.

Elif abla arada bir içeri giriyor, ellerini dizlerine vurarak "Hazırlıklar ne durumda?" diye soruyordu. Halam hemen arkasından görünüyor, başımı sevip "Bir şeye ihtiyacın var mı kızım?" diyordu. Esat'ın kuzenleri Mine ile Gülten abla da birkaç kez odaya uğramış, meraklı bakışlarla beni süzüp gülümseyerek çıkmışlardı. Her girişlerinde oda biraz daha doluyor, biraz daha şenleniyordu.

İpek ise makyaj çantasını açmış, içindeki fırçaları büyük bir ciddiyetle tek tek masanın üzerine diziyordu. Küçük yuvarlak fırçalar, ince uçlu olanlar, kabarık pudra fırçaları... Hepsini sıraya koydu, sonra aynadan bana bakıp hafifçe gülümsedi.

"Tamam," dedi kararlı bir sesle. "Şimdi seni gerçekten gelin yapmaya başlayabiliriz."

Sanem elinde kahve kupasıyla odanın içinde dolaşıyor, her adımıyla sanki bütün evin sorumluluğunu omuzlamış gibi bir telaş yayıyordu.

"Ben gelin hazırlığına geliyorum, doğru düzgün kahve yok, çay yok," diye mırıldandı, kaşlarını çatarak ama gözlerinde belli belirsiz bir gülümseme vardı. Her şeyden çok heyecan ve gergindi. Bu halleri de zaten o yüzdendi.

Dilan saçlarımı dikkatle tararken başını hafifçe salladı, sessizce güldü. "Sanem," dedi yumuşak bir sesle.
"Evet?" Sanem dönüp bana baktı, kahve kupasını sıkıca kavramıştı.

"Biraz sakin ol, olur musun? Hepimiz heyecanlıyız zaten, sen iyice geriyorsun bizi" Dilan da söylediklerinde ciddiyetten ziyade, takıldığını belli eden ses tonu kullanmıştı.

Sanem omuzlarını salladı ve hafifçe kahkaha attı. "Ben mi sakin olacağım? Hatırlatayım ki bütün konağın uyanmasını sağlayan ben oldum?!" Onun bilmiş tavrına gülmek dışında cevap vermedik bu kez.

İpek aynadan bana bakıyor, hafifçe gülümsüyordu. "Maysa... inan bana, harika görünüyorsun. Düşünsene, bugün tüm Mardin senin adını konuşacak."

Kalbim bir kez daha hızlandı. Dilan saçlarımı arkadan yarım topladı, ince bukleler omuzlarıma düşerken her dokunuşu içimi ürpertti.

"Birazdan gelinliği giyince," dedi Dilan, sesi yumuşak ve sıcak, "tam olarak nasıl göründüğünü fark edeceksin."

"Gerçekten bu ben miyim?" dedim, hâlâ aynadaki yansıtmaya inanmak istercesine.

Sanem arkamdan omuzlarıma sarıldı, hafifçe eğilip saçımı kokladı. "Evet," dedi fısıldayarak, "ve bugün... bugün bütün Mardin senin güzelliğini konuşacak."

Kahve kupasını bir kenara koyarken gözleri parlıyordu; gülümsemesi, telaşı ve gururu bir araya gelmişti. İçimde hem tarifsiz bir heyecan hem de o anın ağırlığıyla karışık bir huzur vardı. Bugün... hayatımın en özel günüydü.

Kapı çaldığında hepimiz aniden döndük. Elif abla, gelinliği nazikçe kucağında tutuyordu. O an odadaki tüm sesler kesildi; sanki zaman bile durmuştu.

Gelinlik beyaz değildi... Krem tonlarında, zarif bir ışıltı taşıyordu. İnce dantel işlemeleri omuzlardan başlayıp eteğe doğru süzülüyor, kumaş ışıkta adeta parıldıyordu. Eteği ağırdı ama her hareketinde yumuşak dalgalar halinde iniyordu.

Elimi uzatıp kumaşa dokundum; parmaklarım onun yumuşak dokusunu hissetti. Elif abla hafifçe gülümsedi, gözlerindeki gurur ve heyecan karışımı yüzünden okunuyordu.

İpek, sessizce fısıldadı: "Bu... gerçekten çok güzel."

Sanem başını salladı, sesi kararlı ama gözlerinde bir parça hayranlık vardı: "Maysa, bunu giyince Esat'ın aklı başından gidecek güzelliğin karşısında."

Yüzüm kızardı ama içimde garip, tatlı bir heyecan yükseliyordu. Esat'ın tepkisini, düşüncelerini merak ettim şimdiden.

Bir süre sonra gelinliğin içindeydim. Dilan arkamdaki düğmeleri dikkatle kapatıyordu, parmaklarının nazik dokunuşlarıyla. İpek ise duvağı saçlarıma yerleştiriyordu, ince ve titiz bir özenle. Elif abla yanımda duruyor, gözleriyle beni onaylıyor ve küçük bir gülümsemeyle "Hazırsın kızım," diyordu.

Sanem birkaç adım geri çekildi, ellerini kalbinin üzerinde birleştirdi ve gözlerini büyüttü. "Allah'ım..." fısıldadı, sesi hem şaşkın hem hayran doluydu.

Dilan gülümsedi. "Ne oldu?" diye sordu.

Sanem hafifçe fısıldadı: "Gerçekten... gelin olmuş."

Aynaya baktım. Bir an kendimi tanıyamadım. Saçlarım dalga dalga omuzlarıma düşüyor, krem tonlarındaki gelinlik ışıkta parıldıyordu. Duvağım sırtımdan aşağı süzülüyordu, her katmanında sanki bir hayal varmış gibi hafifçe dalgalanıyordu.

Kalbim hızlıca çarpmaya başladı. "Gerçekten... ben miyim?" diye fısıldadım. İnanamıyordum tüm bu yaşadıklarıma.

Dilan omzuma dokundu, sıcak ve güven verici bir sesle: "Evet," diye fısıldadı.

İpek gülümsedi, gözleri parlıyordu: "Ve çok güzelsin."

Elif abla ise sessizce yanımda duruyor, gözlerindeki gururla bana baktı. "Hazır olduğunda Esat'ın kalbi yerinden çıkacak," dedi fısıldar gibi.

O an, Mardin'in o taş konaklarında zaman durmuş gibi hissettim; bir yandan bütün heyecanımı, bir yandan da tarifsiz bir mutluluğu aynı anda hissediyordum. Bir yandan da belirsizliğin getirdiği korku vardı tabii. Fakat korku hissini rafa kaldırmayı tercih etmiştim. Zira bugün canımdan çok sevdiğim adamla düğünümdü ve ben düğünümüze odaklanmak istiyordum. Her şeye rağmen.

O sırada kapı sessizce açıldı. Halam içeri girdi; gözlerinde hafif bir parıltı, yüzünde yılların getirdiği şefkat vardı. Yanıma yaklaşırken dizlerinin hafifçe titrediğini fark ettim; belki de benim heyecanım onu da etkilemişti.

"Kızım, nazlı bebeğim," dedi gözleri dolu dolu, yumuşak bir sesle. Ellerini uzattı, gözlerime bakıyordu. "Çok güzel bir gelin olmuşsun."

Bir adım geri çekildi, sonra elini küçük bir kutunun üzerine koydu. Kutuyu bana uzattı. "Bu senin için," dedi.

Merakla ve duygusallıkla kutuyu açtım. İçinde ince bir altın zincir vardı; ucunda küçük bir nazar boncuğu asılı.

"Bu... senin mi?" diye sordum, gözlerim dolarken. Onun kolyesiydi zira. Çok takmazdı, o yüzden sadece silik birkaç anı dolmuştu kolyeye ilgili aklıma.

Halam başını salladı. "Evet, nazlı bebeğim. Bütün hayatımı senin için feda edemedim, seni annen gibi sevemedim, annen gibi bakamadım sana, onun gibi koruyamadım belki ama elimden geldiğince hep yanında oldum, olmaya çalıştım, seni dünyalar kadar sevdim. Şimdi bu kolyeyi veriyorum sana, benden bir parça, bu nazar boncuğu... seni her daim korusun. Artık kendi hayatına adım atarken bunu da hep yanında taşı."

Kalbim hızla çarparken gözlerim çoktan dolmuştu. Boğazımsa düğüm düğümdü. Kutuyu açıp kolyeyi elime aldım; soğuk altın parmaklarımı okşuyor, ama içimi sımsıcak bir his kaplıyordu. Gözlerimden bir damla yaş süzüldü.

"Teşekkür ederim, hala," dedim fısıldayarak. "Beni her zaman koruyan, yanımda olan... sen oldun. Seni çok seviyorum." Daha fazla bir şey diyemedim. Dediklerimi bile zar zor toparlamıştım. O kadar yoğun duygularla sarmalanmıştım ki, ellerim buz gibi olmuş, titremeye başlamıştı.

Halam bana sarıldı. Başımı omzuna yasladım. "Ve hep öyle kalacağım," dedi. "Bugün senin günün... ama benim de en gururlu günüm, nazlı bebeğim."

O an sabahtan beri devam eden odadaki bütün telaş, bütün kahkahalar, bütün hazırlıklar geride kaldı; sanki koca odada sadece halam ve ben vardık, aramızdaki sessiz bir bağ, yılların birikmiş sevgisi ve koruyuculuğu arasında.

Konağın merdivenlerinden inerken ayaklarımın titrediğini hissettim. Gelinliğin ağır krem tonlu eteği taş basamaklara sürtüyordu; her adımda hafif bir ses çıkarıyordu, ama içimdeki heyecan onu bastırıyordu.

Avludan müzik sesi geliyordu. Davulun ritmi taş duvarlarda yankılanıyor, kalabalığın kahkahaları ve konuşmaları arasında karışıyordu. Mardin'de düğün demek... aşiretin, mahallenin bir araya gelmesi, geçmişin ve geleceğin bir arada atması demekti.

Merdivenin başında durdum. Avlu insanlarla doluydu; herkesin yüzünde heyecan ve mutluluk vardı. Ama ben o kalabalığın ortasında sadece birini gördüm.

Esat. Sevdiğim adam.

Siyah takım elbisesi içinde dimdik duruyordu; saçları geriye taranmış, gözleri ise dikkatle ve neredeyse istemeden bana kilitlenmiş gibiydi.

Gözlerimiz buluştu. Kalabalığın sesi sanki bir anda uzaklaştı, dünya sadece o bakışla daralmış gibiydi. Esat'ın gözlerinde kısa bir şaşkınlık gördüm; sonra yüzüne yavaş yavaş hayranlık ve şaşkınlık karışımı bir ifade yerleşti. İçimde, yıllardır sakladığım o derin hislerin bir kısmı hafifçe yüzeye çıktı.

Merdivenlerden aşağı inmeye başladım. Her adımım ağır, kalbim ise deli gibi atıyordu. Esat birkaç adım bana doğru geldi; nefesini duyabiliyordum, ama bir şey söyleyemiyordu. Sanki kendi içinde savaş veriyordu; belki de benim hislerimi, belki kendi hislerini anlamaya çalışıyordu.

Son basamakta durdum. Elini uzattı. Parmakları güçlü ve sakindi. Avucunu hissetmek... üç buçuk yıl boyunca hayalini kurduğum bir anın gerçeğe dönüşmesi gibiydi. Elimi onun eline bıraktım; sıcaklığı içimi hem heyecan hem de bir güvenle doldurmuştu.

"Çok... çok güzel olmuşsun," dedi, sesi alçaktı ama gözlerindeki yoğunluğu hissetmek mümkün oldu. İçim kıpır kıpır olmuştu beklenmedik bu iltifat ve tepki karşısında.

Kalbim bir an duracak gibi oldu. Başımı hafifçe eğdim, kelimeler boğazımda düğümleniyordu.

"Teşekkür ederim... sen de çok yakışıklısın" diye fısıldadım utangaç bir edayla.

"Hazır mısın?" dedi, sesinde hafif bir titreme vardı; kelimeler basit ama arkasında yılların karmaşık hisleri gizliydi.

Derin bir nefes aldım, kalbimin hızlı atışını hissettim. "Sanırım... evet, hazırım," dedim, sesi titrek ama kararlıydı.

O an, avludaki herkesin ve Mardin'in bütün taş duvarlarının ötesinde, sadece ikimiz vardık. Benim üç buçuk yıldır sakladığım sevdam sessiz bir bağla bizi birbirimize bağlıyordu.

Esat'ın elini tuttuğumda avludaki kalabalık yeniden hareketlenmişti.

Davulun sesi giderek yükseliyor, ritim taş duvarlara çarpıp yankılanıyordu. Kadınların neşeli konuşmaları, çocukların koşuşturması, arada yükselen kahkahalar... hepsi konağın avlusunu doldurmuştu.

Ama ben o an hiçbirini tam olarak duyamıyordum. Çünkü Esat'ın bakışlarını hissediyordum.

Elimi hâlâ bırakmamıştı. Parmakları avucumu sakin ama kararlı bir şekilde tutuyordu; o dokunuş içimde tuhaf bir güven duygusu uyandırıyordu.

Avlunun ortasına doğru birlikte birkaç adım yürüdük. Kalabalık bizi izliyor, bazı kadınlar fısıldaşarak gülümsüyordu. Tam o sırada Aras koşarak yanımıza geldi. Gözleri heyecanla parlıyordu, sanki düğünün en önemli anını yakalamış gibi nefes nefese kalmıştı.

"Maysa, çok güzel olmuşsun!" dedi coşkuyla. Yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi.

"Teşekkür ederim Aras'cığım." Sonra küçük çocuk bir anda bana sarıldı. Gelinliğin kabarık eteğine rağmen eğilip onu kucakladım. Küçük kolları boynuma dolanırken içimde sıcak bir şey kıpırdadı.

Aras başını kulağıma yaklaştırıp gizli bir sır söylüyormuş gibi fısıldadı: "Babam da çok yakışıklı olmuş."

Dedikleriyle gülmemi zor tuttum. Başımı kaldırıp Esat'a baktım.

O da bunu duymuş olmalıydı. Çünkü dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme vardı.

Aras babasına dönüp gururla sordu: "Değil mi baba? Sen de çok yakışıklısın"

Esat başını hafifçe eğdi. Gözlerinde kısa bir tebessüm belirdi. Sonra bakışları tekrar bana döndü. Bu sefer bakışları birkaç saniye fazla sürdü. Sanki söylemek istediği bir şey vardı ama kelimeleri dikkatle seçiyordu.

"Yakışıklı değil de çok şanslıyım oğlum, yanımda böylesi güzel bir gelin var." Sözleri kulaklarıma ulaştığı anda kalbim göğsümde öyle bir çarptı ki, sanki herkes duyacak sandım. İçimde bir şey aniden çözülmüş gibi oldu; üç buçuk yıldır sessizce taşıdığım o duygular bir anda kabarıp boğazıma kadar yükseldi. Nefesim hafifçe kesildi, yüzüme sıcak bir dalga yayıldı ve bakışlarımı kaçırmaya çalışsam da gözlerim tekrar tekrar ona dönüyordu. O an, küçücük bir cümlenin bile insanın kalbini nasıl altüst edebileceğini iliklerime kadar hissettim.

Saatler ilerledikçe kalabalık daha da arttı. Avlu artık tamamen dolmuştu. Renkli şallar, işlemeli uzun elbiseler, koyu renk takım elbiseler... insanlar taş avlunun her köşesini doldurmuştu. Konaktan yükselen ışıklar taş duvarlara vuruyor, müzik ve kahkahalar geceyi dolduruyordu.

Mardin düğünlerinin kendine özgü bir ritmi vardı. Önce ağır sohbetler ve yemek... Sonra müzik yükselir... Ve bir anda herkes kendini dansın içinde bulur.

Davulun sesi giderek sertleşti. Zurna ince ve keskin bir ezgiyle melodiyi taşımaya başladı. Bir grup genç ortada halay çekmeye başlamıştı; kadınlar alkış tutuyor, çocuklar aralarına girip ritmi taklit etmeye çalışıyordu.

Ben bir an durup etrafı izledim. Bütün o kalabalığın ortasında içime tuhaf bir huzur doldu. Bu ev artık benim de evimdi.

Tam o sırada müzik değişti. Davul bir anda daha ağır vurmaya başladı. Ritim yavaşladı. Kalabalık bunu bekliyormuş gibi ortada geniş bir alan açtı.

Bir adam yüksek sesle bağırdı: "Reyhani!"

Avlu alkışlarla doldu.

Esat elimi bırakmadan beni avlunun ortasına doğru götürdü. İnsanlar etrafımızda geniş bir halka oluşturmuştu. Davulun ağır vuruşları taş zeminde yankılanıyor, zurna uzun ve gururlu bir ezgi çekiyordu.

Reyhani... Mardin'in o vakur, ağır dansı. Bu dans sadece adımlardan ibaret değildi. Bir duruştu. Bir gururdu. Bir hikâyeydi.

Esat ilk adımı attı. Ayağını yavaşça yere bastı, sonra diğerini ritme uydurdu. Omuzları dikti, başı hafifçe yukarı kalkıktı. Hareketlerinde kendinden emin bir sakinlik vardı; sanki yıllardır bu taş avluda dans ediyormuş gibiydi.

Sonra gözleri bana döndü. Bakışlarında hafif bir meydan okuma vardı. Sanki sessizce, "Bakalım sen ne yapacaksın?" diyordu.

Ben de adım attım. Ayağımı ritme uygun şekilde yere vurdum. Sonra diğer adımı attım. Eteğim hafifçe savruldu. Bir dönüş yaptım. Gelinliğin krem rengi eteği havada geniş bir daire çizdi.

Kalabalıktan bir anda alkış yükseldi. Bir kadın yüksek sesle bağırdı: "Maşallah!"

Ama ben artık kimseyi duymuyordum. Sadece müziği... Ve Esat'ı.

Omuzlarımı ritme uygun şekilde hareket ettirdim. Reyhaninin o keskin ama zarif adımlarını attım. Bir adım geri, sonra yan, sonra ani bir dönüş...

Esat'ın kaşları hafifçe kalktı. Belli ki bunu beklemiyordu. Gözlerinde şaşkınlıkla karışık bir gülümseme belirdi. Bana doğru bir adım daha yaklaştı. Davulun ritmine uygun şekilde ayağını yere vurdu.

Sonra eğilip bana alçak bir sesle söyledi: "Bu kadar güzel dans ettiğini bilmiyordum güzelim."

Nefesim hızlandı. Hafifçe gülümsedim. "Sana ayak uydurmaya çalışıyorum." Utançtan yanaklarımın ısısı artmıştı. Dediklerim üzerine Esat'ın yüzüne kocaman bir gülümseme yayılmıştı.

Müzik biraz daha hızlandı. Adımlarımız artık daha akıcıydı. Esat'ın hareketleri güçlü ve kontrollüydü; benim dönüşlerim ise daha hafif ve kıvraktı. Bir anda karşılıklı dönerek aynı ritmi yakaladık. Davulun her vuruşu göğsümde hissediliyordu.

Bir dönüş daha yaptım. Gelinliğin eteği havalanıp tekrar taş zemine yumuşakça indi. Esat'ın bakışları üzerimdeydi. Bir adım daha attı, sonra hafifçe başını eğip mırıldandı: "İnsan bütün kalabalığı unutabiliyormuş."

Kalbim yine hızlandı. Son hareketi yaptığımızda müzik bir anda kesildi. Çok kısa bir an için sessizlik oldu. Sonra avlu alkışla doldu. Esat bana baktı. Gözlerinde artık saklayamadığı bir hayranlık vardı. Ve ben... o gözlerin karasında kaybolmak istedim.

Davulun ritmi yavaşlayıp yeniden değiştiğinde avludaki kalabalık da usul usul hareketlenmeye başladı. Halay çeken gençler kenara çekildi, ortada geniş bir alan açıldı. Birkaç kişi hemen ortaya küçük bir masa getirdi; üzerine kırmızı işlemeli bir örtü serildi. Yanına da altınların ve zarfların bırakılacağı büyük bir tepsi kondu.

Bir kadın yüksek sesle seslendi: "Takı merasimi başlıyor!"

Avluda bir anda tatlı bir telaş başladı. Kadınlar şallarını düzeltti, erkekler ceketlerini ilikledi. Herkes sırayla yanımıza gelmeye başladı.

Ben Esat'ın yanında duruyordum. Gelinliğin eteği taş zemine dalga dalga yayılmıştı. Davulun sesi artık daha yumuşaktı, ama kalabalığın uğultusu avluyu dolduruyordu.

İlk gelen Esat'ın amcası, Şehmuz amca oldu. Elimi tuttu, gülümseyerek bileğime bir altın taktı. "Allah mesut etsin kızım," dedi.

Ardından kadınlar... komşular... akrabalar... herkes sırayla gelip altınlar takıyor, zarfları tepsiye bırakıyordu. Bazıları sarılıp dua ediyor, bazıları yüzüme bakıp gülümsüyordu.

"Maşallah gelinimize..." "Allah nazardan saklasın..." nidaları birbirine karışmıştı.

Bir süre sonra kalabalık biraz geri çekildi. Tam o sırada Selma anne öne doğru yürüdü. Ağır ama zarif adımlarla yanıma geldi. Üzerindeki koyu renk işlemeli elbise ve omzuna attığı ipek şal ışıkta hafifçe parlıyordu. Elinde büyük kadife bir kutu vardı. Kutuyu açtığında içinden altın bir gerdanlık çıktı. Bu, Mardin'de çok bilinen "Kıstı" gerdanlığıydı.

Kalın, parlak altın halkaların birbirine bağlandığı gösterişli bir kolye... eski Mardin düğünlerinin en kıymetli takılarından biri. Selma anne kolyeyi iki eliyle tuttu. Sonra bana yaklaşıp boynuma taktı. Parmakları duvağımın arasından saçlarımı hafifçe kenara çekti. Gerdanlık boynuma oturduğunda altının serinliğini hissettim.

Selma anne yüzüme baktı. Gözlerinde sıcak bir ifade vardı. "Tekrardan evimize, ailemize hoş geldin kızım," dedi yumuşak bir sesle.

Boğazım düğümlendi. Başımı hafifçe eğdim. "Sağ olun... Selma anne."

Kalabalıktan alkışlar yükselmeye devam ediyordu. Selma anne geri çekildiğinde bu sefer Elif abla öne çıktı. Yüzünde sıcak bir gülümseme vardı. O da elinde gösterişli bir kutu tutuyordu.

Kutuyu açtığında içinden büyük ve kalın olmasına rağmen oldukça zarif gözüken bir altın bileklik çıktı. Mardin ustalarının yaptığı "Telkâri" işlemeli bir bileklikti. İncecik altın tellerin sabırla örülmesiyle yapılan o zarif işçilik... ışık vurdukça sanki küçük yıldızlar gibi parlıyordu.

Elif abla bileğimi nazikçe tuttu. "Bu da benden," dedi gülümseyerek. "Artık gerçekten kardeşimsin." İçimi sıcacık etmişti sözleri.

Bilekliği bileğime takarken hafifçe ekledi: "Hoş geldin ailemize."

Kalbim yine hızlandı. Teşekkür etmek için gülümsedim ama kelimeler boğazımda düğümlenmişti.

Kalabalık tekrar alkışladı. Tam o sırada Esat bir adım öne çıktı. Avludaki uğultu yeniden azaldı.

Elinde tuttuğu Kutuyu açtığında içinden ağır bir altın kemer çıktı. 22 ayar Trabzon hasırı... İnce ince örülmüş altın halkalar ışıkta parlıyordu. Ortasındaki tokası güçlü ve zarif bir işçiliğe sahipti.

Kalabalıktan hemen fısıltılar yükseldi. "Trabzon hasırı..." "Maşallah..."

Esat kemeri iki eliyle tuttu. Sonra bana baktı. O an içimden geçen düşünce bir anda zihnimde yankılandı. Bu... nikâhta söz verdiği mehirdi.

İmam nikâhında söylediği o söz... yüzüme kocaman gülümsemeye yayıldı. Yememiş içmemiş hemen almıştı kemeri ya. Başımı olumsuz anlamda sallamak istesem de, yapmadım. Mehir konusundaki aceleci tavrı beni oldukça şaşırtıyordu.

Esat bir adım daha yaklaştı. Gelinliğin eteklerini hafifçe kaldırıp kemeri belime yerleştirdi. Altın halkalar hareket ederken ince bir ses çıkardı. Tokayı kapatırken parmakları bir anlığına belimde durdu.

Sonra geri çekildi. Gözleri kısa bir an için gözlerime değdi. Avluda bir anda alkışlar yükseldi.

Kadınlar "Maşallah!" diye bağırdı.

Davul yeniden çalmaya başladı. Ama ben o an sadece boynumdaki gerdanlığın serinliğini... bileğimdeki ince telkârinin hafifliğini... ve belimdeki altın kemerin ağırlığını hissediyordum. Sanki o altınların her biri... yeni hayatımın bir parçası olmuştu.

Kalabalığın alkışları yavaş yavaş dinerken insanlar tekrar hareketlenmeye başladı. Tam o sırada avlunun kenarında duran birini fark ettim.

Babam. Bir süredir orada duruyordu ama kalabalığın içinde sanki hep biraz uzakta kalmış gibiydi. Gözleri bir an benim üzerimde durdu. Sonra ağır adımlarla öne doğru yürüdü.

Babam kalabalığın arasından geçip yanıma geldiğinde kalbimin ritmi değiştiğini hissettim. Yıllardır aramızda görünmeyen bir duvar vardı; konuşurken bile kelimeler hep o duvara çarpıp geri dönermiş gibi hissederdim.

Elinde küçük bir kutu tutuyordu. Kutuyu açtı. İçinden ince bir altın bilezik çıktı. Çok gösterişli değildi... ama belli ki eskiydi.

Bileziği eline aldı, bir an baktı. Sonra sessizce konuştu. "Bu... annenindi." Duyduklarım karşısında nefesimi tuttum.

Babam gözlerini benden kaçırarak devam etti. "Yıllardır saklıyordum." Sesi sert değildi bu sefer. Daha çok... yorgun gibiydi.

Bileğimi tuttu. Hareketi her zamanki gibi mesafeli ama nazikti. Bileziği yavaşça bileğime taktı. Altın soğuktu. Ama içimde tuhaf bir sıcaklık yayıldı. Annemin bileziği. Şimdiye kadar hiç görmemiştim bunu. Ama babamın bana annemin bileziğini vermesi ifade edilemeyecek kadar özeldi benim için.

Babam kısa bir an yüzüme baktı. Gözlerinde yıllardır görmediğim bir ifade vardı; tam olarak ne olduğunu anlayamadım... belki pişmanlık, belki gurur.

"Mutlu ol," dedi kısaca.

Sonra ekledi: "Annen... seni böyle görseydi çok sevinirdi."

Boğazım düğümlendi. Ne söylemem gerektiğini bilmiyordum. Onunla aramızda yıllarca o kadar büyük bir mesafe oluşmuştu ki. Şimdi karşılaştığım bu durum karşısında ne yapacağımı bile bilmiyordum.

Sadece başımı hafifçe eğebildim. "Teşekkür ederim," dedim sessizce.

Babam bir an daha durdu. Sanki söylemek istediği başka bir şey vardı ama doğru kelimeleri bulamıyordu. Sonra başını hafifçe salladı. Ve tekrar kalabalığın arasına karıştı. Arkasından bakarken bileğimdeki bileziğin ağırlığını hissettim. Belki yıllardır aramızdaki o mesafe hâlâ duruyordu... Ama ilk defa, o duvarın üzerinde küçük bir çatlak oluşmuş gibiydi. Ve ben o küçük çatlağın ufak bir noktasında babamın sevgisinin tek damlasını hissetmiştim. Bu damla bile yıllardır baba sevgisine muhtaç kalbimin kanatlanmasına yetmişti.

Babam kalabalığın arasına karışıp uzaklaştığında gözlerim hâlâ onun gittiği yere takılı kalmıştı. Bileğimdeki ince altın bileziğe baktım. Parmaklarım istemsizce üzerinde gezindi. Annemin bileziği...

Boğazım düğümlendi. İçimde bir şeyler yavaş yavaş kabarmaya başladı; yıllardır bastırdığım bir duygu sanki kapıyı aralıyordu. Gözlerim çoktan dolmuştu.

Tam o sırada bileğimi kavrayan bir elin sıcaklığını hissettim.

Esat.

Sessizce yanıma biraz daha yaklaştı. Gözleri yüzümü dikkatle inceliyordu.

"İyi misin?" dedi yumuşak bir sesle. Bir taraftan da bilekliklerden boşta kalan tenimi okşuyordu.

Sanki sesimi çıkarırsam ağlayacakmışım gibi hissettim. Başımı hafifçe salladım ama gözlerim hâlâ doluydu.

Esat biraz daha eğildi, sesi daha da alçaldı. "Maysa..." daha çok ne diyeceğin bilmiyordu. Zaten böyle bir durumda ne denirdi ki? Nasıl teselli edilirdi ki?

O anda dudaklarımdan fısıltı gibi bir cümle çıktı. "Babam... bana ilk kez böyle baktı."

"İlk kez..." diye tekrar ettim neredeyse kendi kendime. Gözümden firar eden tek damlaya engel olamamıştım.

Esat bir an sessiz kaldı. Sonra elini yavaşça bileğimden çekti. Önce yavaş hareketlerle gözümden süzülen tek damlayı parmağıyla kavrayarak kendi tenine hapsetti, ardından parmaklarını parmaklarımla kenetleyerek ellerimizi birleştirdi. Tutuşu güçlüydü ama bir o kadar da acelesiz.

Gözlerim yeniden doldu. "Yıllardır bana hiç böyle bakmamıştı," dedim kısık bir sesle. "Sanki... sanki beni gerçekten gördü."

Esat başını hafifçe eğdi. "Elbette gördü," dedi sakin ama kararlı bir tonla.

Sonra bileğimdeki bileziğe baktı. "Babanla olan tüm sorunlarınızın bir gün çözüleceğinden eminin güzelim. Baban seni seviyor, sadece bazen insanlar... kendilerini ifade etmeyi, kabuklarını kırmayı geç öğreniyor." Esat'ın melodik sesle, ağır ağır bana dediklerini tarttım kafamda.

Babam gerçekten beni seviyor muydu? Gerçekten de bir gün tüm sorunlarımız çözülecek, ona dilediğim gibi doyasıya sarılabilecek miydim? Sevgiye muhtaç yaralı kalbim bu düşünceyle anında sıcacık olmuştu.

"O gün gelene kadar yanında olacağım, o gün geldiğinde ise seninle mutluluğunu paylaşacağım. Sen asla yalnız değilsin Maysa, ben varım." Dedikleri bittiği anda dudaklarını alnıma yasladı. Sanki tenimin kokusunu içine çekiyormuş gibi bir süre oyalandı dudakları alnımda. Ardından tüy kadar hafif bir öpücük kondurdu tenime.

O öpücüğün içinde öyle bir sıcaklık vardı ki içimdeki düğüm biraz çözüldü. Derin bir nefes aldım. Kalabalığın sesi yeniden kulağıma dolarken başımı hafifçe Esat'a çevirdim. Belki beni sevmiyordu ama bana değer verdiğini hissettim bir an. Belki de öyle hissetmek istedim.

Gece ilerledikçe avludaki kalabalık yavaş yavaş çözülmeye başladı. Renkli şallar ve işlemeli elbiseler birer birer kalkıyor, erkekler ceketlerini düzelterek konağın taş merdivenlerinden aşağı iniyordu. Çocukların neşeli koşuşturması sessiz adımlara karışıyor, davul ve zurna sesleri geriye doğru yankılanarak avluyu boşaltanları uğurluyordu. Misafirler sırayla bize son bir kez göz göze gelip hafifçe başlarını eğiyor, ellerini uzatıyor, bazen küçük hediyelerini bırakıyor, bazen de dudaklarının kenarında ince bir tebessümle sessizce veda ediyordu.

Avlu yavaş yavaş boşalıyor, taş zemin ve duvarlar üzerindeki ışık hüzmeleriyle yalnızlığın huzurunu yansıtıyordu. Arkadaşlarım yanımdan son bir kez geçerken kısa bir bakış fırlatıyor, gülümsemeleriyle geceyi hatırlatıyordu.

Ama içimde bir kıpırtı vardı; kalbim hâlâ hızlı atıyor, nefesim hafif kesiliyordu. Bu sessizlik, davetli kalabalığın gidişi, taş avlunun yalnızlığı... hepsi, beni ilk gecenin bilinmezliğine hazırlıyordu. İçimde hem bir heyecan hem de küçük bir korku dalgalanıyordu; Esat'la geçireceğim o ilk gece, bana hem yeni bir başlangıcın tatlı ağırlığını hem de belirsizliğin titrek gölgesini hissettiriyordu. Her nefesimde, kalbim bu tuhaf karışımı hissediyor ve ben, kendimi hem korkuya hem de meraka bırakmış bir şekilde, gecenin içine adım adım sürüklüyordum.

Konağın koridorları gece olunca çok daha sessiz ve ağır bir huzurla doluydu. Taş duvarlar serinliğini koruyor, lambalardan gelen sarı ışık sadece adımlarımızın önünü aydınlatıyordu. Adımlarımız taş zeminde yankılanıyor, her tıkırtı kalbimin ritmiyle karışıyordu. Esat ağır ve kararlı bir şekilde kapıyı açtı.

Odaya girdiğimizde bir an duraksadım. Bu onun odasıydı; yıllardır sadece ziyaret ettiğim bir mekan, şimdi ise... bizimdi. Yatak düzgünce örtülmüş, Selma anne odanın her köşesini hafifçe ışıkla doldurmuştu. Yatak başucunda küçük bir tepsi duruyordu; üzerinde Mardin usulü cevizli sucuklar, ballı lokumlar ve tatlı kurabiyeler vardı. Küçük bir şişede ise gül suyu... annem gibi görünmese de, Selma annenin sevgisi her detayda hissediliyordu.

Perdenin ardında taş duvarların gölgesi odaya sarkıyor, mum ışıkları altın rengi parlıyordu. Odaya ilk adımımı attığımda kalbim yine hızlandı; hem heyecan hem de tuhaf bir çekingenlik içimde birbirine karıştı. Esat bir an benim yanımda durdu, bakışlarımız buluştu. Derin bir nefes aldım. Artık bu oda, bu gece, bizimdi; geçmişin ve geleceğin bütün sessizliği, taş duvarların serinliği ve Selma annenin özeniyle birleşmişti.

Selma anne tam tahmin ettiğim gibi, gerdek gecesi serüvenini unutmamıştı. Bu düşünce kalbimin deli gibi atmasına, damarlarımda akan kanın yanaklarımda toplanmasına sebep olmuştu. Tanrım, sakin olmam gerekiyordu. Fakat vücudum telkinlerimi dinlemiyor, sonbahar yaprağı misali titriyordu.

Esat ceketini çıkardı ve sandalyeye bıraktı. Ardından bana döndü; bakışları sakin, ama derin bir anlam taşıyordu. Gerginliğimi hissetmişti.

"Titriyorsun güzelim, sakin ol lütfen," dedi yumuşak bir sesle. Ardından elleriyle yüzümü kavradı ve yanaklarımı okşamaya başladı.

Gözlerimi kaçırmıştım cevap vermeyerek. O kadar utanıyordum ki. Bir taraftansa üzerimdeki takılar, gelinlik, saçımdaki tokalar, yüzümdeki makyajın ağırlığı vardı. Gelinliğin içindeyken hareket etmek hâlâ zordu; belimdeki altın kemer ve gerdanlığın ağırlığı ile düğmeleri açmak neredeyse imkânsızdı.

"İstersen... yardım edebilirim," durumumu anlamış gibi dedi Esat birkaç saniye sonra, sesinde hem dikkat hem de şefkat vardı.

Yüzüm kızardı ama başımı hafifçe salladım. Esat tam arkamda durdu. Parmakları gelinliğin düğmelerine dokunduğunda, hareketleri özenli ve temkinliydi; sanki bana zarar vermekten korkuyormuş gibi.

"Bugün... çok yoruldun," dedi sakince.

"Evet," diye cevap verdim fısıltıyla. Sanki ikimiz de ne yapacağımızı, ne diyeceğimizi bilemiyorduk. Parmakları sırtımda olan açıklığa her dokunduğunda, içimde oluşan tarifsiz duygularla titriyordum.

Son düğmeyi açtığında geri çekildi. Benim için bir rahatlama anıydı. Ancak önümüzde hâlâ altınlar vardı; gerdanlık, bileklik ve belimdeki hasır kemer.

"İzin verirsen..." dedi Esat. "Altınlarını da çıkaralım, daha rahat olursun."

Başımı hafifçe salladım. Selma annenin verdiği gerdanlık ve bileklikleri tek tek çıkardık; Esat onları dikkatle tepsiye koydu. Belimdeki kemeri de yavaşça gevşetti. Her hareketi saygılı, ama bir o kadar da nazikti. İçimde garip bir sıcaklık yayıldı; onun her dokunuşu hem güven veriyor hem de kalbimi hızlandırıyordu.

Artık gelinlikten, altınlardan ve aksesuarlardan tamamen arınmıştım. Saçlarım hâlâ yarı topluydu; tokaları çözmeye çalıştım ama beceremedim. Esat bunu fark etti, tekrardan yanıma yaklaştı. Parmakları sabırla saçlarımdaki tokaları tek tek çıkardı; saçlarım dalgalar halinde omuzlarıma döküldü.

"Bennn, banyoya geçerek gelinliği çıkarayım," diye mırıldandım içime kaçan sesimle.

"Ben geçeyim banyoya, orası gelinlik çıkarmak için rahat değil. Sen burada değiş üstünü ben banyoda. İşin bitince seslenirsin gelirim." Yavaş yavaş dedikleriyle içim sıcacık oldu. Bu kadar ince düşünmesi beni hem sevindirmiş, hem de şaşırtmıştı.

Cevap vermek erine başımla onu onayladığımda, Esat hafifçe gülümseyerek dolabın önüne adımladı ve saniyeler içinde kendine bir eşofman altı ve kısa kollu bir tişört alarak odanın içinden banyoya açılan kapıya doğru adımladı.

Esat gittikten sonra aklıma gelen şeyle elimi alnıma vurdum. "Ben buraya eşyalarımı getirmemiştim ki," her şey o kadar acele olmuştu ki, kişisel eşyalarımı buraya taşımamıştım.

Bir umut dolabın önüne kuruldum. Esat'ın kıyafetleri dışında bir şey yoktu. Yanaklarımı şişirdim. Selma anne muhtemelen bu kadarına karışmak istememiş olmalıydı ki, bana eşyalarımı odaya getirmemi söylemişti. Ya da düğün erkene çekildiği için herkes o telaşta bu tarz ufak detayları düşünmemişti. Tıpkı benim gibi.

Yapacak başka bir şey olmadığı için Esat'ın tişörtleri arasından beyaz olanlardan bir tane aldım ve yatağın üstüne bıraktım. Ardından hızlı hareketlerle gelinlikten ve sabahtandır beni fazlasıyla sıkan sıkı sütyenden kurtuldum. Sadece iç çamaşırımla kaldığımda hızlıca Esat'ın tişörtünü aldım ve üzerime geçirdim. Tişört Esat'ın yapılı ve uzun boyu sebebiyle dizlerimden iki karış yukarda bol bir şekilde sarmıştı vücudumu.

Esat nasıl tepki verecekti acaba? Kızar mıydı ki? Yani kişisel eşyasını izin almadan almıştım. Derin bir nefes koy vererek banyonun kapısının yanına yaklaştım. Sonuçta saatlerce bekletemezdim onu içerde.

"Değiştirdim ben üzerimi," banyonun kapısını iki kere tıklatarak dedikten sonra birkaç adım geriledim.

Saniyeler içinde banyonun kapısı açılmış, Esat tüm heybetiyle karşımda durmuştu. Bense gergince gözlerimi kaçırmıştım.

"Şey, düğün telaşıyla ben eşyalarımı buraya getirmeyi unutmuşum. Mecbur senin tişörtlerden aldım bir tane, kusura bakma sormadan aldım." Diye gevelediğimde Esat hızlıca yanıma adımlamış, parmağıyla çenemi kavrayarak ona bakmamı sağlamıştı.

"Sana benden daha çok yakışmış," beni baştan aşağı süzerek dedikleriyle utançla inlememek için zar zor frenledim kendimi. Tanrım, yer yarılsa da içine girsem.

"Şey ben de geçeyim banyoya, yüzümü yıkayayım," geveleyerek koşar adım banyoya geçtiğimde arkamdan Esat'ın gülüşünü duydum.

Dakikalar içinde tuvalet işlerimi yapmış, makyajımı çıkarmıştım. Şimdiyse aynada kendime bakarak gerginlikle yanak içimi ısırıyordum. Çünkü birazdan dışarı çıktığımda neyle karşılaşacağımı bilmiyordum.

Korkunun ecele faydası yoktur diyerekten kapıyı açtım ve yavaşça odaya geçtim. Fakat gördüğüm manzara karşısında put gibi kesilmiş, hareket edememiştim. Zira Esat yatakta sırt üstü uzanmış, kolunu başının arkasına geçirerek beni izliyordu. Bense ne yapacağımı bilemedim. Odada koltuk yoktu, Esat gününün çoğunu çalışma masasında geçirdiği için odasında yatak komodin ve dolap dışında pek eşyası yoktu. Koltuk olmadığı için onunla mı yatacaktım aynı yatakta diye geçti içimden. Offf, gerginlikten ölmeme ramak kalmıştı valla.

"Gelsene güzelim," Esat'ın sesini duyduğum anda kalbim deli gibi çarpamaya başladı.

Usulca adımladım önce odanın ışığını kapattım, artık sadece Selma annenin ayarladığı komodin lambalarının loş ışığı vardı. Ardından yatağın benim için ayrılan tarafına bıraktım vücudumu. Yüzümü ona taraf döndüğümde, o da pozisyonu değişerek bana taraf döndü. Şu an karşı karşıya bakıyorduk ama aramızda elle tutulur cinsten bir mesafe vardı.

"Maysa gerginliğini görebiliyorum, sen istemediğin, hazır hissetmediğin sürece asla cinsel bir yakınlığımız olmayacak, daha fazla kasma lütfen kendini." Açıkça bir anda söyledikleriyle gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi açılmıştı. Bu kadar açık konuşması alıştığım bir durum değildi. Hayatım boyunca cinselli üzerine hiçbir şekilde, hiçbir erkekle konuşmamıştım.

Dediği cümleler beynimde dönüp durduğunda, kuruyan dudaklarımı yaladım. Rahatlamıştım. Her ne kadar onunla bir bütün olmayı çok istesem de, beni sevip sevmediğinden emin olmadan bu tarz bir şey yaşamak istemiyordum.

"Teşekkür ederim," diye mırıldandığımda, daha fazla göz teması kuramayacağımı anladığımda hızlıca ona arkamı döndüm ve ince yorganı tüm vücuduma sardım. Aslında ona sarılarak uyumayı çok istesem de böylesi bir cesaretim yoktu. Esat ise teşekkürüm üzerine sessiz kalmayı seçmişti. Anlaşılan o da benim gibi duygu karmaşasının içindeydi.

Dakikalar birbirini kovalarken, hafif hareketlerle yerimde debelensem de gözüme uyku dolmuyordu. Ona bu kadar yakındım, kokusu burnuma doluyordu ama bir o kadar da uzaktık. Aynı yatağın içinde birbirine saygılı iki yabancı...

Fakat Esat tavrını koymuştu, benim isteğim olmadan bir şey yapmayacaktı. Ve o sözünü tutardı. Onu artık çok iyi tanıyordum. O yüzden cesaretli olmayı seçerek, utancımı rafa kaldırdım.

"Esat," diye mırıldandım arkamı dönmeden. Sırtım ona dönük kalmaya devam etti.

"Maysa?" Anında dökülmüştü ismim dilinden sorgular nitelikte. Anlaşılan uyku ona da uğramıyordu bir türlü.

"Sarılır mısın bana?" Dedim tüm duygu yoğunluğumla. Esat'ın melodik iç çekişi doldu kulaklarıma.

Ardından bir şey demeyerek elini belime sardı ve aramızdaki mesafeyi sıfırlayarak sırtımı vücuduna yasladı. Burnunu saçlarıma daldırdığını, saçlarımın arasında derin bir nefes aldığını hissettim. Sanki saçlarımın kokusunu içine çekiyordu. Bu hareketiyle gözlerimi kapattım. Kalbim dört nala koşuyor gibi çarptığında, buz gibi olan titreyen elimi kaldırarak karnımın üstünden vücudumu saran sıcacık elinin üstüne koydum. Tenlerimizin arasından akıp giden karıncalanma garip bir şekilde hoşuma gitmişti.

"İyi geceler," diye mırıldandığımda yavaştan uykumun geldiğini hissediyordum.

"İyi geceler güzelim," Esat cevabının üzerine dudaklarını saçlarıma bastırarak ufak bir öpücük kondurduğunda, gülümsedim.

Geceler seninle iyi canımın içi... diye içimden geçirdiğimde uyku yavaş yavaş benliğimi sarmaya başlamıştı.

 

 

*****

14.03.2026

Tam beş bin kelimeyi aşkın bir bölüm oldu. İlk kez bu kadar uzun bir bölüm yazdım.

Umarım tatmin edebilmiştir düğünümüz ve ilk gecemiz sizi.

Yorumlarınızı bekliyorum.

Sağlıcakla kalın.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 14.03.2026 11:30 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...