

İyi günler değerli Maysaseverler
Nasılsınız? İyi olduğunuzu umuyorum.
Maysa ve Esat'ı yazarken o kadar eğleniyorum ki, umarım bu hissi sizlere de aktarabiliyorum.
Bu bölümün başında Esat'ın da ağzından okuyacağız. Biraz onun da duygularına inmenin zamanı geldi diye düşünüyorum.
Fazla uzatmadan bölüme geçeyim.
Keyifli okumalar. 💕
Medya: Esat Çapanoğlu
*************************
Esat'ın anlatımından:
***********************
Sabahın ilk ışıkları ağır ağır perdelerin arasından süzülerek odaya girmeye başladığında çoktan uyanmıştım. Aslında uyanmıştım demek biraz yalan oluyor. Zira uyku gözlerime uğramamıştı. Ama tuhaf bir biçimde kendimi yorgun hissetmiyordum. Aksine yıllardır hiç olmadığı kadar, dinç ve huzurlu hissediyordum.
Derince iç çektiğimde kollarımın arasında kıvrılarak uyuyan kadına baktım. Sırtı göğsüme yaslanmıştı. Saçları gece boyunca omuzlarıma ve çeneme dağılmıştı. Birkaç tel saç hâlâ yüzüme değiyordu. Saçlarının o hafif kendine has kokusu, gece boyunca fark etmeden içime çektiğim bir koku olmuştu.
Kolum hâlâ beline sarılıydı. Tıpkı gece uyuyakaldığımız pozisyondaki gibi. Benim aksime Maysa gece deliksiz uyumuştu ve henüz uyanmamıştı. Nefesi yavaş ve düzenliydi. Bazen hafifçe kıpırdıyor, sonra tekrar gevşiyordu. Parmakları hâlâ elimin üzerindeydi. Uykusunun derin olduğunu biliyordum artık. Ayrıca dün benden katbekat fazla yorulmuştu. O kadar takılar, gelinlik, saç, makyaj epey rahatsız edici olmalıydı.
Kokusuyla garip bir şekilde huzur bulduğum bu kadın bana kısacık bir süre zarfında ne yapmıştı hiç bilmiyordum. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes çektim içime. Yıllardır böyle bir sabaha uyanmamıştım. Yıllardır birine böyle yakın olmamıştım.
Selen'den sonra...
Onun ismi bile zihnimden geçer geçmez çenem hafifçe gerildi. İhanet insanın içini tuhaf bir şekilde boşaltıyordu. Bir gün her şey normaldi. Ertesi gün bütün dünya yerinden oynamış gibi oluyordu. Ben ihanet denilen o sarsıcı illeti iliklerime kadar hissederek yaşamıştım. Çünkü, Selen sadece gitmemişti. En yakın arkadaşımla birlikte gitmişti. Onun hayatımdan çekip gittiği o gün, bana sadece bir şey öğretmişti; insan bazen en güvendiği yerden kırılırdı.
Bu yüzden yıllardır kimsenin kalbime, ruhuma girmesine izin vermemiş, kimseyi hayatıma almamıştım. Kimseye gerçek anlamda iç dünyamı göstermemiş, kimseyi kendime gerçekten yaklaştırmamıştım.
Ama şimdi... Kabullenmek istesem de, istemesem de bir şeylerin değiştiğini görebiliyordum.
Kollarımın arasında uyuyan bu narin kız... Hiçbir şey yapmadan yıllardır bıkmadan, usanmadan ördüğüm o duvarların arasından usul usul sızmıştı. Üstelik bunun farkında bile değildi.
Uyurken yüzü çok daha masum görünüyordu. Dudakları hafif aralıktı. Yanakları sabahın loş ışığında pembeleşmişti. Üzerindeki tişört... Benim tişörtümdü. Dizlerinin biraz üstünde bitiyordu. Ve bu görüntü nedense içimde tuhaf bir sıcaklık oluşturuyordu. Dudaklarımın kenarında fark etmeden küçük bir gülümseme oluştu.
"Bu kız..." diye geçirdim içimden. "Bana ne yapıyordu böyle...?"
Tam o sırada Maysa hafifçe kıpırdadı. Kaşları çok az çatıldı. Sonra yavaşça gözlerini açtı. Birkaç saniye hiçbir şey yapmadan öylece baktı. Daha çok bilincinin açılmasını bekliyor gibiydi. Sonra bedenimin sıcaklığını fark etmiş olacak ki bir anda dondu. Sırtı hâlâ göğsüme yaslıydı. Kolum hâlâ belindeydi. Ve ben... Onu izliyordum.
Sonra yavaşça başını bana taraf çevirdi. Saniyeler içinde gözleri gözlerime bulaştı. Olayları idrak etmesini bekleyerek içimden saymaya başladım.
Bir.
İki.
Üç.
Ve olanlar oldu. Maysa tam da tahmin ettiğim tepkileri vermeye başladı. Önce gözleri daha da açıldı. Ardından yanaklarının pembesi kırmızıya evrilmeye başladı. Kulaklarına kadar yayılan o kırmızılık o kadar belirgindi ki istemsizce gülmemek için kendimi zor tuttum. En son dudağını ısırdı hafifçe. Gözlerimin odağı anında dudakları olmuştu.
Sanki mümkünmüş gibi gözlerini daha da kocaman açtı. Sonra bir anda mırıldandı.
"Ben... şey..." melodik mırıltısı doldurdu dudaklarımı. Bu hallerine öyle aşinaydım ki, artık ezberlemiştim. Ben...şey diye geveliyordu, ne zaman utansa, gerilse, bana bir şeyler söylemek istese.
O her zamanki gibi cümlesini toparlayamayınca ben kaşımı hafifçe kaldırdım. "Günaydın," dedim.
Sesim sabahın sessizliğinde daha derin çıkmıştı. Maysa bir an daha bana baktı. Sonra yüzünü hızla yastığa gömmek ister gibi çevirdi.
Ama hâlâ kollarımın arasındaydı. Kıpırdayınca kolum biraz daha sıkılaştı. Bu sefer tamamen dondu.
"Ben... gece..." Fısıltıyla konuştu. Bir diğer ezbere bildiğim huyu da, yine heyecanlandığında veya utandığında, gerildiğinde direkt aklındakileri söylemeseydi. Artık sayısını bile unuttuğum kez böyle durumlar yaşamıştık.
İpek ve Murat'ın düğününde beni dansa çağırırken ki halleri, onu yatağına taşıdığım gecenin sabahındaki hesap sormaları... aklıma düşen onlarca anı, kalbimin sıcacık olmasına neden olmuştu.
Dayanamadım. Hafifçe güldüm. Onu birazcık daha utandırsam ne olurdu ki?
"Sen gece sana sarılmamı istedin," alaylı sesimle söylediğim bu cümleyi duyar duymaz Maysa'nın yüzü, sanki mümkünmüş gibi bir ton daha kızardı. Omuzları bir ok misali gerildi. Gerçekten de kaçacak yer arıyormuş gibi görünüyordu. Ama kolum hâlâ belindeydi. Bense bilerek sırıtıyordum.
"Yaa, Esaaaat, neden utandırıyorsun ki beni," ismimi uzatarak söylediğinde içimde bir şeylerin kıpraştığını hissettim. Bu kız o kadar masum ve küçüktü ki, onu sarıp sarmalayasım geliyordu.
"Neden utandın ki güzelim, sonuçta senin istediğin bir şeyi söyledim." Oyunu biraz daha devam ettirmek istemiştim. Karşımda yüzü utanç ve şaşkınlıktan şekilden şekle giren bu küçük kadın, ne kadar tatlı olduğunun hiç farkında değildi.
"Ben normalde böyle şeyler söyleyen biri değilim ki," fısıldar gibi mırıldandığında kendini açıklamak ister gibi tavrıyla oyunu bitirme kararı aldım hızlıca. Onunla eğlenmeyi, onu utandırmayı çok seviyordum ama onu zor duruma düşürmek, kırmak bu hayatta yapmak isteyeceğim en son şeyler bile değildi. Çünkü o kadar kırılgan ve nahifti ki, ben onu incitmekten korkuyordum.
Her şeye rağmen dün gece söylediği o iki kelime... İçimde beklemediğim bir yere dokunmuştu. Kolumu belinden çekmedim. Sadece biraz gevşettim. Sonra dikkatle ona bakarak sakin bir sesle söyledim.
"İyi ki söyledin," ve bu kadardı. Oyunu bozmuştum. Ama yeni bir oyuna doğru sürüklemiştim ikimizi de.
Maysa gözlerini kaldırdı. Dediklerim onu dumura uğratmış gibiydi. Gözlerini kırpıştırdı birkaç kere. Sanki dediklerimi idrak etmek ister gibiydi. Aslında ona hak vermemek elde değildi. Ben bile daha tam olarak ne yaşadığımı anlamıyor, isim koyamıyordum.
"Gerçekten mi?" incecik sesi şaşkınlık barındırıyordu.
Bense cevap vermeden önce belinde olan elimi çektim, parmaklarımı kaldırarak yüzüne gelen saçlarını okşar nitelikte itekleyerek yüzünden çektim. O pür dikkat beni izliyordu.
"Evet," diyerek başımı hafifçe salladım.
Ardından birkaç saniye duraksayarak içimden geçenleri tarttım. Sonra kendimi geri çekmek istemeyerek ekledim.
"Uzun zamandır bu kadar rahat bir uyku çekmemiştim." Aslında gece boyunca neredeyse uyumamıştım, fakat buna rağmen kendimi o kadar rahat ve huzurlu hissediyordum ki. Nedeniyse bu küçük kadındı.
Dediklerimi duyar duymaz Maysa'nın bakışları değişti.
Az önce gözlerinde dolaşan o telaşlı utanç, sanki geri çekilip yerini daha sakin, daha derin bir şeye bırakmıştı. Yanaklarındaki kızıllık hâlâ duruyordu ama bakışlarının içindeki ifade bambaşka bir hâl almıştı. Gözleri artık kaçmıyordu; aksine, birkaç saniyeliğine durup bana baktı.
O bakışta kırılgan bir sıcaklık vardı. Sanki beni utandırmak ya da zor durumda bırakmak istemeyen, ama aynı zamanda içindeki duyguyu da saklamaya çalışmayan bir yumuşaklık... Sessiz bir anlayış gibi. İnsan bazen birinin tek bir bakışıyla anlaşılır ya, tam öyle.
Ve o an fark ettim.
Maysa sadece utangaç bir kız değildi. Yeni bir hayatın eşiğinde duran çekingen bir gelin de değildi. Onun kalbi... düşündüğümden çok daha büyüktü. İnsanların hatalarını, kırıklarını, geçmişlerini sessizce kabullenebilecek kadar geniş bir kalp. Üzerine basmadan, yargılamadan yaklaşabilen bir kalp.
Ve ben bunu gördüğüm anda içimde eski, tanıdık bir his kıpırdadı. Çünkü böyle kalpler tehlikelidir. Sessizdirler. Sabırlıdırlar. Ama insanın etrafına ördüğü bütün duvarları fark ettirmeden aşındırırlar. Günler içinde değil... belki aylar içinde. Ama bir gün bakarsın ki o duvarların yerinde sadece ince bir toz kalmış.
Ve ben... Duvarlarımı yıkmaya kimseyi kolay kolay yaklaştırmayan bir adamdım. Bu küçük kadınsa, o duvarları yıkmaya çoktan hazırdı.
İkimiz de sessizliğe gömülerek birimize baktığımızda, dikkatimizi dağıtan şey çalan kapı olmuştu.
Biz daha cevap vermeden tekrar kapıya vuruldu bu kez hızlı hızlı.
"Baba!" Aras'ın sesi koridorda yankılandı.
Maysa bir anda sıçradı. Gerçekten sıçradı. Gözleri panikle bana döndü.
"Aras!" Fısıltıyla söyledi ama yüzündeki ifade öyle telaşlıydı ki gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
Kapı tekrar vuruldu. "Babaaa!" Anlaşılan küçük aslanım inatçı tarafından kalkmıştı bugün. Bir ara önemli bir şey olmadıkça, buraya böyle gelmemesiyle ilgili onunla konuşmayı not ettim aklımın bir köşesine.
Maysa bir anda yatakta doğruldu. Üzerindeki tişört dizlerinin üstüne kadar kaymıştı. Hızlıca aşağı çekti, saçları darmadağın olmuştu. Bir an etrafına bakındı.
"Ne yapacağız?" Fısıldayarak döküldü kelimeler dudaklarının arasından.
Kaşımı kaldırdım. "Kapıyı açacağım."
Bu cevap onu daha da telaşlandırdı. "Hayır!" Elini bir anda koluma koydu. Sonra ne yaptığını fark edince hemen geri çekti ama yüzü yine kızarmıştı.
"Yani... şey... ben..." Cümle kurmaya çalışırken kapı bir kez daha vuruldu. Bu sefer daha da sabırsız.
"Babaaa aç!" Bağırmayı da ihmal etmiyordu.
Derin bir nefes aldım. "Geliyorum Aras." diye bağırdım ben de. Daha fazla kapıyı vurarak ortalığı ayağa kaldırmasın diye.
Sesim sakin çıkmıştı. Maysa bana hâlâ büyük gözlerle bakıyordu.
"Ben kapıdan onunla konuşup göndereceğim," Maysa'nın içini rahatlatmak ister gibi konuştuğumda, başıyla beni onayladı.
Ardından kapıyı açmak için hareketlendim.
"Ne oldu aslanım? Nedir bu acelen?" Kapıyı açar açmaz yere eğilmiş, Aras'ı da kucağıma alarak, koridora çıkmıştım. Ardımdan kapıyı kapatmıştım Maysa daha fazla gerilmesin diye.
"Babaannem, halamlar herkes uyandı kahvaltı için. Siz gelmeyince merak ettim." Oğlumun tıpkı benim gibi kara gözleri kocaman açılarak dedikleriyle, yanağına öpücük kondurdum.
"Maysa ablam nerede?" Fakat Aras benim konuşmama bir türlü izin vermiyor, sorular sorup duruyordu.
"Maysa ablan içerde, uyuyor. Şimdi ben onu da uyandırırım, geliriz biz de kahvaltıya." Dedim gülümseyerek.
"Tamam, çabuk olun ama. Özledim Maysa ablamı," oğlumun Maysa'ya olan sevgisini sorgulamıyordum artık.
"Tamam oğlum, ama ben de sana bir şey diyeceğim." Dedim dikkatle yüzünü incelediğimde. Onu üzmemek için kelimelerimi özenle seçecektim.
"Ne diyeceksin babacım?" meraklı gözlerle sorduğunda saçlarını okşadım.
"Maysa ablanla biz artık evliyiz ya, senin böyle gelmen doğru değil?" Dediğimde tepkilerini ölçmek ister gibi duraksadım. Tahmine ettiğim gibi sinirle kaşlarını çatmıştı.
"Ben artık yanınıza gelemeyecek miyim?" Dediğinde gülümsedim. Çocuk aklini yerim senin.
"Hayır oğlum, geleceksin. Önemli bir şey olduğunda, mesela kabus görürsen, hastalanırsan veya ağrın olursa böyle hemen gelebilirsin. Onun dışında daha sakin olman, kapıyı çaldıktan sonra beklemen, ya da geceyi bizimle geçirmek istesen önceden haber vermen gerekiyor. Birbirine saygı duyan insanlar böyle yapar çünkü." Tane tane dediklerimle dikkatle beni dinliyordu.
"Tamam babacığım, bundan sonra öyle yapacağım." Dedikten sonra yanağımı öpen oğlumla kocaman gülümsedim. Mis kokulu oğlum benim.
Ardından onu indirmek için hareketlendiğimde, kucağımdan zıplayarak fırlamıştı. Bense gülümseyerek odaya geri dönmek için hareketlenmiştim...
*****
Maysa'nın anlatımından:
**************************
Kapı kapandıktan sonra derin bir nefes aldım. Oda hâlâ geceden kalan o tuhaf sessizlikle doluydu, ama sabahın ışığı taş duvarlardan içeri süzüldükçe her şey biraz daha gerçek ve dokunulur görünüyordu.
Yatağın kenarında oturmuş, az önce yaşananları düşünüyordum. Aras'ın kapıyı çalması, benim panikle yerimden sıçrayışım, Esat'ın o sakin hali... hepsi aklımdan birer birer geçiyordu. Tanrım, gerçekten sıçramıştım. Hem de öyle böyle değil. Sanki kapının ardında küçük bir çocuk değil de bütün konağın ahalisi bekliyormuş gibi.
Dudaklarımın kenarında istemsiz bir gülümseme belirdi. Demek ki artık böyle sabahlara uyanacaktım. İçimde garip bir sıcaklık dolaştı. Hayatım boyunca hiçbir şey planladığım gibi gitmemişti aslında. Ama tuhaftır ki, şu an içinde bulunduğum bu karmaşa... bu utanç, bu telaş, bu tuhaf sabah hali... bana hiç yabancı gelmiyordu. Hatta biraz... Evim gibi hissettiriyordu. Ve bunu düşünmek bile kalbimi beklediğimden çok daha fazla ısıtmıştı.
Ben düşüncelerimle boğuşurken kapı açılmış, Esat tekrar tüm heybetiyle odaya dönmüştü. Meraklı bakışlarımı yüzüne çıkardım.
"Herkes kahvaltıdaymış, biz niye yokmuşuz diye gelmiş." Esat'ın dedikleriyle yüzümde kocaman bir gülümseme oluştu. Oy benim, yakışıklı, dünyalar tatlısı Aras'ım.
"Çok bile dayanmıştır o meraklı bücür," diyerek güldüğümde Esat da gülmüştü.
"Valla, çabuk olun diye emirlerini verdi paşam, hazırlansak iyi olur." Dediğinde daha fazla oyalanmadan yataktan kalktım.
Aklıma gelen şeyle duraksadım. Benim eşyalarım kendi odamdaydı ve ben Esat'ın tişörtüyle duruyordum. Tanrım, bugün bu konuyu halletmem gerekiyordu.
"Koridor boştu değil mi? Hızlıca kendi odama kaçayım ben üstümü değiştirmek için," dediklerim sonrası Esat'ın kaşları çatıldı. Galiba hoşuna gitmemişti dediklerim.
"Boştu, şimdilik böyle olsun ama bugün bu konuyu halledelim." Hafif gergin çıkan sesiyle benim de kaşlarım belirsizlikle çatıldı.
"Nasıl yani?" Dedim daha çok aklından ne geçtiğini öğrenmek ister gibi.
"Kahvaltıdan sonra alışverişe çıkalım, yeni mobilyalar bakalım. Yatak odası takımı. Benim dolap tek kişilik çünkü, ikimiz sığmayacağız. Sen böyle iki oda arasında mekik dokuyamazsın. Senin odan yine çalışma odan gibi kalır ama kişisel eşyalarını buraya taşırız. Şimdilik en önemli eşyalarını ve birkaç parça kıyafet getirirsin idarelik, zira bugün seçeceğimiz mobilyaların gelmesi uzun sürecektir." Uzun süreli dediklerini pür dikkat dinlemiştim.
Fakat yeni mobilyaya gerek var mıydı ki bilememiştim. Hem düzenini, eşyalarını değiştirecekti hem de masraf edecekti.
"Esat, gerek yok, ben kendi odamda idare ederim," aslında daha da devam etmek istediğim cümlemin yarım kalmasının sebebi Esat'ın iki koca adımda dibimde bitmesiydi. Kokusu anında burun deliklerimden içeri süzüldüğünde nefesimi tuttum.
"Maysa, sen böyle her şeye itiraz mı edeceksin güzelim?" Tane tane dedikleriyle, ne diyeceğimi bilemedim. Aslında ben sadece onu düşünüyordum ve sevgi evliliği olmayan birlikteliğimiz için düzenini daha fazla değiştirsin istememiştim.
"Ben,... şey..." offf, her zamanki gibi ne diyeceğimi bilememiştim. Haksızlıktı bu. Ona karşı bu kadar savunmasız olmam kocaman bir haksızlıktı.
"Bak güzelim, o güzel kafandan neler geçiyor bilmiyorum ama. Biz evliyiz, herkeste bunu böyle biliyor. Lütfen daha fazla, birbirimize yabancıymışız, bana zahmet veriyormuşsun gibi davranma." Hafif sinirli sesiyle dedikleriyle kaşlarımı çattım. Demek böyle Esat bey.
"Madem evliyiz, benim de bir isteğim var." Meydan okur gibi ben de doğrudan gözlerinin içine baktım.
"Ne isteği?" Sorduğunda, gözlerimi gözlerinden çekmedim. Bunun için üstün efor harcamıştım ama onun bilmesine gerek yoktu.
"Aras'ın eski bakıcısının maaşını benim hesabıma gönderiyordun. Onu artık yapmayacaksın." Gerçekten de onunla evli ola ola, oğluna baktığım için para almak çok fazla onur kırıcıydı benim için.
"Ama o senin ihtiyaçların için," dediğinde parmağımı hızlıca kaldırarak dudaklarına bastırdım susmasını sağlamak adına.
"Ben zaten bursumu alıyorum, eve alışverişti, yol parasıydı masrafım da yok. Fazlasıyla yetiyor bana. Evli olduğum adamın oğluyla, canımdan çok sevdiğim Aras'ımla ilgilenmek için bana para ödemeye devam etmen çok fazla onur kırıcı olur Esat." Parmağım hâlâ dudaklarındayken tane tane anlattım ona.
"Peki madem, anlaştık." Dediğinde gülümseyerek parmağımı çektim.
"Aras tekrar kapıyı kırmadan ben hızlıca üstüme bir şeyler alayım, kahvaltıya inelim. Sonra hazırlanırız çıkarız." Gülümsemeye devam ederek dediklerimle, Esat da başını olumlu anlamda sallayınca daha fazla vakit kaybetmemek için hızlıca odadan çıkmış, kendi odama doğru fırlamıştım...
On beş bilemedin yirmi dakika içinde biz de kahvaltı masasında kurulmuştuk. Herkes buradaydı. Halam, Elif abla, Fırat ağabey, çocuklar, Selma anne. Bir tek babam yoktu, halam birkaç işinin olduğunu söylemişti. Dün onunla aramızda yaşananlardan sonra gözüm istemsiz bileğime gitti. Çünkü kahvaltıya inmeden önce, Esat'ın odasına tekrar uğramış annemin bileziğini dün çıkararak koyduğum yerden almış ve koluma takmıştım. Bu bileziği kolumdan hiç çıkarmak istemiyordum.
Kahvaltı genel olarak düğün olan düğünün değerlendirmesi, çocukların şebeklikleri ve Elif ablaların bugün İstanbul'a dönmeleri gerektiği konusuyla ilgili geçmişti. Öğleden sonraymış uçakları ve birazdan havaalanına gideceklermiş.
Biz de Esat'la biraz mobilya bakmak için çıkacağımızı söylemiş, Elif ablalarla vedalaştıktan sonra ikimiz de hazırlanmak için odalarımıza geçmiştik. Odama geldiğim gibi ilk iş olarak hızlıca bir duş almıştım, hemen sonra yaptığım şey dolabın önünde kurulmak olmuştu, giyecek bir şeyler ayarlamak için.
Dolabın kapağını açtığımda yüzüme sıcak bir yaz kokusu çarpmış gibi oldu. Temmuz ayının o ağır ama canlı havası, pencerenin yarı açık perdesinden içeri süzülüyordu. Konağın taş duvarları serinliği tutsa da dışarıda güneşin çoktan yükseldiğini hissedebiliyordum.
Dolabın içinde birkaç saniye öylece durup kıyafetlere baktım. Parmağımı askıların arasında gezdirdim. Sonunda ince, açık krem rengi keten bir elbisede durdu elim. Dizlerimin biraz altında biten, beli hafif oturan, kumaşı yazlık ve ferah bir elbise... Temmuz için tam uygundu. Elbiseyi çıkardım. Kumaşı parmaklarımın arasında yumuşakça kaydı.
"Bu baya iyi," diye mırıldandım kendi kendime.
Altına ne giysem diye düşündüm. Rafın altından açık kahverengi ince bantlı sandaletlerimi aldım. Çok yüksek topuklu değildi ama yürürken zarif görünüyordu.
Elbiseyi giyip aynanın karşısına geçtiğimde birkaç saniye kendime baktım. Hâlâ bazen kendimi tanımakta zorlanıyordum. Daha birkaç hafta önce bambaşka bir hayatım vardı. Şimdi... Esat'ın karısıydım. Bu düşünce içimde garip bir sıcaklık bırakıyordu.
Saçlarıma dokundum, duştan sonra havluyla epey kurulamıştım. Ama hâlâ hafif ıslak, yumuşak ve hafif kabarıktılar. Tarakla ayırıp makyaj masasının önüne oturdum. Çekmeceden maşayı çıkardım. Saçlarımı ince tutamlar hâlinde alıp çok hafif dalgalar yaptım. Büyük, belirgin bukleler değil... sadece uçlarında belli belirsiz bir hareket. Her tutamı bıraktıkça saçlarım omuzlarıma daha yumuşak düşmeye başlamıştı. Son tutamı da yaptıktan sonra başımı hafifçe sağa sola çevirdim. Dalga neredeyse fark edilmeyecek kadar doğal görünüyordu. Ama yüzümü daha yumuşak göstermişti.
Sırada makyaj vardı. Aslında ağır makyaj yapmayı hiç sevmezdim. Özellikle dünkü ağır makyajdan sonra ve de bu sıcak havada. Küçük aynayı kendime biraz yaklaştırdım. Önce çok ince bir nemlendirici ve güneş kremi sürdüm. Ardından hafif bir fondöten... sadece cildimi eşitleyecek kadar. Yanaklarıma çok hafif bir şeftali tonu dokundurdum. Gözlerimin mavisini daha da belirgin kılacak siyah göz kalemi hilesini de yapmayı ihmal etmedim.
Kirpiklerime rimel sürerken bir an durup kendime baktım. Gözlerim biraz daha belirgin görünüyordu şimdi. Dudaklarıma da çok açık bir pembe ruj sürdüm. Neredeyse doğal renk gibiydi ama yüzümü canlandırıyordu.
Aynada gördüğüm kız bana birkaç saniye sessizce baktı. Utangaç. Ama aynı zamanda... garip bir şekilde heyecanlı.
Ayağa kalkıp elbisemin eteklerini düzelttim. İnce bir kolye taktım, ardından küçük küpe... Takılarım çok ağır değildi. Yazın zaten fazlası boğucu olurdu.
Sonra son kez aynaya baktım. Saçlarım omuzlarıma hafif dalgalar hâlinde düşüyordu. Elbisemin açık rengi tenimi daha sıcak gösteriyordu.
Derin bir nefes aldım. Bugün Esat'la birlikte ilk kez odamız için bir şeyler seçecektik. Yatak odası takımı. Bu düşünce aklımdan geçer geçmez kalbim bir an daha hızlı attı. Bir odayı birlikte seçmek... Bir yatağı birlikte beğenmek... İnsanın zihni bu düşünceleri fazla ileri götürmeye çok meyilliydi. Hafifçe başımı sallayıp kendime geldim.
"Saçmalama Maysa," diye mırıldandım.
Ama dudaklarımın kenarında küçük bir gülümseme vardı. Kapıya doğru yürürken içimde tuhaf bir his dolaşıyordu. Heyecan mıydı... Yoksa biraz utanç mı... Belki de ikisi birden.
Çantamı komodinin üstünden aldım. Küçük, açık kahverengi bir omuz çantasıydı; yazın ağır şeyler taşımayı hiç sevmezdim zaten. Telefonumu ve anahtarımı içine bıraktım, ardından kapıyı açıp koridora çıktım.
Konağın koridoru gündüz vakti bambaşka görünüyordu. Geceki o ağır sessizliğin yerini şimdi güneşin aydınlığı almıştı. Pencerelerden içeri giren ışık taş duvarlara vuruyor, zemindeki eski halıların üzerine sıcak lekeler gibi düşüyordu.
Tam merdivenlere doğru ilerleyecekken karşıdan gelen adımları duydum. Başımı kaldırdım. Esat koridorun diğer ucundan geliyordu. Bir an istemsizce durdum.
Rahat ama bir o kadar da şık giyinmişti. Üzerinde açık mavi, ince kumaşlı bir gömlek vardı; kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı. Altında koyu renk, düzgün kesimli bir pantolon... Ayağında da sade ama kaliteli görünen kahverengi ayakkabılar.
Ne çok resmi ne de fazla rahat. Tam... Esat gibi.
Güneş ışığı yan taraftaki pencereden vurunca koyu saçlarının arasında hafif parıltılar oluştu. Bana doğru yürürken bakışları bir an üzerimde durdu. O bakışın birkaç saniyeden fazla sürdüğünü fark ettim. Kalbim yine küçük bir sıçrama yaptı. Esat birkaç adım kala durdu. Gözleri yüzümden saçlarıma kaydı. Sonra tekrar gözlerime.
"Hazırsın demek," dedi sakin bir sesle.
Başımı hafifçe salladım. "Evet."
Bir saniye daha baktı. Sonra dudaklarının kenarında o hafif, neredeyse fark edilmeyecek gülümseme belirdi.
"Güzel görünüyorsun." O kadar sade söylemişti ki. Ama nedense içimde bir sıcaklık yayıldı.
"Teşekkür ederim," dedim hafifçe.
Gözleri biraz daha yüzümde oyalandı. Özellikle gözlerimde... bunu fark etmemek mümkün değildi.
"Bu renkler sana yakışmış" dedi sonra. "Gözlerinin mavisi daha belirgin görünüyor." Sesinin tınısındaki hayranlık pırıltıları kalbimin yine hızlanmasına sebep olmuştu.
Bir şey söylemek istedim ama kelimeler bir türlü aklıma gelmedi. Sadece başımı hafifçe eğip küçük bir gülümsemeyle karşılık verebildim.
Sonra birlikte merdivenlere doğru yürümeye başladık.
Eski konağın geniş merdivenleri taş basamaklardan oluşuyordu. Yanındaki ahşap korkuluk yılların verdiği parlaklığı taşıyordu. Aşağı indikçe dışarıdan gelen yaz sesi daha belirgin hâle geliyordu.
Kuşlar... Uzaktan gelen araba sesleri... Ve Temmuz güneşinin o canlı havası. Kapıdan çıkınca sıcaklık hemen yüzüme çarptı. Ama hafif bir rüzgâr da vardı ki, saçlarımın uçlarını nazikçe hareket ettirdi.
Avlunun köşesinde Esat'ın arabası duruyordu. Siyah, temiz ve sade bir arabaydı. Esat anahtarı çıkarıp kilidi açtı. Ben yolcu koltuğuna geçip oturdum.
Arabanın içi serindi. Kapıyı kapattığımda dış dünyanın gürültüsü bir anda azaldı. Esat da yerine geçip motoru çalıştırdı. Yola koyulduğumuzda aramızda sessizlik olmuştu.
Sonra elim otomatik olarak müzik ekranına gitti.
"Bir şey açabilir miyim?" diye hevesle sordum. Nedensizce bu cıvıl cıvıl günde enerjim biranda daha da yükselmişti.
Esat bana kısa bir bakış atmış, hemen sonrasında "Tabii." Diye mırıldanmıştı.
Telefonumu müzik sistemine bağladıktan sonra bir an ekrana baktım. Çalma listesi rastgele açıktı ama parmağım bir şarkının üzerinde durdu.
Düşündüm. Sonra özellikle onu seçtim. Arabayı yumuşak bir gitar melodisi doldurdu. Seni Kendime Sakladım — Duman.
Şarkının o tanıdık, hafif hüzünlü ama sıcak melodisi arabanın içini sardı. Temmuz güneşi camdan içeri vururken bu müzik her şeyi daha yumuşak hâle getirmişti.
Yüzüme kocaman bir gülümseme yayıldı. Bu şarkıyı hep sevmişimdir. Sözler başladığında kendimi tutamadım. Sesimi fazla yükseltmeden, melodinin üzerine usulca eşlik etmeye başladım.
Saniyeler içinde şarkının melodisine kendimi kaptırmıştım.
Arabanın içinde hafif bir gitar sesi dolaşıyordu. Camdan içeri sızan Temmuz güneşi koltuğun üzerine altın rengi bir sıcaklık bırakıyordu. Yol sakin ilerliyordu, motorun yumuşak uğultusu müziğin arkasında neredeyse fark edilmeyecek kadar hafifti.
Ben ise... düşünmeden şarkıya eşlik ediyordum. Sesimi yükseltmeden, sadece melodinin içine karışacak kadar. Sözler dudaklarımdan kendiliğinden dökülüyordu.
Seni kendime sakladım
Hepsini ben hesapladım
Seni kendime sakladım
Hepsini ben hesapladım...
Şarkının o hafif hüzünlü ama sıcak tonuna kapılmıştım. Sanki o an arabada değil de, başka bir yerdeymişim gibi hissettiriyordu bana.
Ama birkaç saniye sonra tuhaf bir şey fark ettim. Bir bakış. Üzerimde duran bir bakış.
Şarkının ortasında gözlerimi kısa bir an yana kaydırdım. Esat.
Direksiyon başındaydı ama gözleri yola sabit değildi. Kısa kısa bana kayıyordu. Sanki farkında olmadan beni izliyormuş gibiydi.
Bir an için şarkıyı kesmek istedim. Ama yapmadım. Hiç fark etmemişim gibi devam ettim. Belki de... gerçekten fark etmemiş gibi davranmak istedim.
Şarkının bir cümlesini daha söyledim. Sonra bir tane daha. Ama içimde hafif bir gülümseme oluşmaya başlamıştı bile. Dayanamadım. Başımı ona doğru çevirdim.
"Ne oldu?" dedim hafif bir gülümsemeyle.
Esat sanki o anda yakalanmış gibi kısa bir an durdu. Bakışları benimkilerle buluştu. Arabada birkaç saniyelik bir sessizlik oluştu. Sadece şarkı çalmaya devam ediyordu.
Esat'ın gözlerinde tuhaf bir ifade vardı. Şaşkınlık. Ama aynı zamanda... hayranlık gibi bir şey.
Başını hafifçe iki yana salladı, sanki kendi düşüncesini reddediyormuş gibi.
"Sesinin..." dedi yavaşça. Sanki kelimeyi dikkatle seçiyordu. Kısacık bir süre için sustu.
Sonra tekrar bana baktı. "...bu kadar güzel olduğunu bilmiyordum."
Kalbim o anda bir anlığına durup tekrar atmış gibi hissettirdi. Şarkı hâlâ çalıyordu ama ben birkaç saniye sözleri kaçırdım. Yanaklarımın ısındığını hissettim. Utandığımı fark edince istemsizce küçük bir gülümseme dudaklarıma yayıldı.
Başımı hafifçe iki yana salladım. "Abartıyorsun." Sesim düşündüğümden daha yumuşak çıkmıştı.
Esat kısa bir nefes verdi. Gözleri tekrar yola döndü ama yüzündeki ifade değişmemişti.
"Hayır," dedi sakin bir sesle.
Direksiyonu tutan eli gevşedi, parmakları hafifçe ritim tutar gibi hareket etti. Sonra dudaklarının kenarında o küçük, neredeyse gizli gülümseme belirdi.
"Gerçekten güzel." Kalbim yine o küçük sıçramayı yaptı.
Ama ne söyleyeceğimi bilemedim. Esat birkaç saniye sonra tekrar konuştu.
"Devam et lütfen." Bunu söylerken bana bakmadı.
Ama sesindeki ton... sanki gerçekten dinlemek istediğini söylüyordu.
Ben tekrar şarkıya döndüm. Ama bu sefer farklıydı.
Az önce şarkıyı kendim için söylüyordum. Şimdi... Esat'ın beni dinlediğini bilerek söylüyordum.
Sesim biraz daha yumuşadı. Biraz daha dikkatli. Sanki her kelimeyi daha hissederek.
Seni kendime sakladım
Hepsini ben hesapladım
Seni kendime sakladım
Hepsini ben hesapladım...
Şarkı arabanın içinde dolaşırken, ben ara ara camdan dışarı bakmıştım. Güneşli Temmuz yolları yanımızdan akıp gidiyordu. Ama içimde... tuhaf bir sıcaklık vardı. Ve nedense... Esat'ın beni dinlediğini bilmek bu şarkıyı daha güzel yapmıştı.
Arabayı mağazanın önünde durdurduğumuzda ilk dikkatimi çeken şey devasa cam vitrinler oldu. İçeride sıralanmış yatak odası takımları, parlak cilalı ahşaplar, büyük aynalar ve yumuşak kumaşlı puflar güneş ışığını yakalayıp içeri doğru sıcak bir ışıltı yayıyordu.
Kapıdan içeri girdiğimiz anda yeni mobilyaların o kendine has kokusu karşıladı bizi. Cilalı ahşap, temiz kumaş ve taze tahtanın karışımı... Mağaza oldukça büyüktü. İçeride farklı tarzlarda kurulmuş yatak odaları vardı; sanki küçük küçük odacıklar gibi.
Ben daha ilk adımda yavaşladım. Bir ev kuruyor gibi hissettiriyordu burası bana. Gerçekten... bizim odamız olacaktı.
Esat yanımda durdu, ellerini pantolonunun cebine yerleştirip etrafa kısa bir göz attı. Sonra başını hafifçe bana doğru çevirdi.
"Benim zevkim biraz fazla düz," dedi sakin bir sesle. O yüzden sen seç odamız için"
Kaşlarım hafifçe kalktı. Bu adam sürekli her şeyi bana mı seçtirecekti?
"Nasıl yani?" diyebildim sonunda.
"Nasıl yani yok," diye omuz silkti. "Bu oda senin de odan artık. Hatta daha çok senin. İçinde en çok vakit geçirecek kişi sensin."
Bir an durdum. Onunla biraz uğraşmanın zamanı gelmişti. Sürekli her şeyi bana seçtirip duruyordu, düğün, nikah malzemelerinden de neredeyse her şeyi ben seçmiştim.
Sonra dudaklarımın kenarında küçük bir gülümseme oluştu. İçimden geçeni söylemedim ama düşündüm.
Öyle mi Esat bey... seçim bana mı ait? Dur bakalım. Şimdi sen görürsün.
Başımı hafifçe salladım.
"Tamam," dedim gayet masum bir ifadeyle. "O zaman ben seçiyorum."
Esat başta hiç itiraz etmeden kabul ettiğim için şaşırsa da, saniyeler içinde toparlamıştı ifadesini. Benim iç sesimse birazdan yapacaklarım için şimdiden gülmeye başlamıştı.
"Seç." Sakin bir ses tonuyla.
Ben de mağazanın içinde birkaç adım yürüdüm. Ama bu sefer gözüm gerçekten güzel olan takımları aramıyordu.
Birkaç saniye sonra bir tanesinin önünde durdum. Gerçekten... Korkunçtu.
Takımın rengi tuhaf bir neon pembe ile koyu bordo arası bir şeydi. Parlak, göz alıcı ve inanılmaz derecede iddialıydı. Kişilik olarak ne Esat'ın tarzını ne de benim tarzımı yansıtıyordu. Yatak başlığı parlak kadifeydi, dolabın kapaklarında da garip altın varaklar vardı.
Ciddiyetimi bozmadan yatağa baktım. Sonra dolaba. Sonra düşünür gibi yaptım. "Hmm..."
Esat yanıma geldi. Bakışları takıma kaydı. İlk başta yüzünde hiçbir ifade yoktu.
Sonra kaşları yavaşça çatıldı. Birkaç saniye daha baktı takıma. Sanki kafasında oturtmaya çalışıyordu.
Sonra bana döndü. "...Ciddi misin?"
Ben başımı eğip dolabın kapaklarını incelemeye başladım. "Rengi çok farklı. Yani alışılmadık ve güzel." Az biraz yalandan kimse ölmediğine göre, sorun yoktu. Yani sanırım.
Esat'ın yüzündeki ifade değişmeye başladı. Bir şey söylemek istiyor da fakat kendini tutuyor gibiydi. Yüzü saniyeler içinde şekilden şekle girdi ve ben zafere doğru koştuğumu farkına vararak içten içe güldüm.
"Farklı," dedi sonunda. "Evet." diye de mırıldandı tekrar, daha çok ne diyeceğini bilemiyor gibi bir durumdaydı. Az önceki rahatlığındansa eser kalmamıştı. Ya işte böyle dumur ederler adamı Esat Çapanoğlu.
Ben yatağın kenarına dokundum. "Bence çok enerjik. Tam bizi yansıtıyor."
Esat dudaklarını birbirine bastırdı. Bir şey dememek için uğraşıyor gibi bir surat ifadesi vardı.
Ama gözleri açıkça şok içindeydi. Bense hâlâ ciddi görünmek için efor harcıyordum. Böylesi bir takıma bakarken oldukça zorlanıyordum ama Esat'ın şu ifadesini gördüm ya, kesinlikle değmişti.
"Bir de..." dedim düşünür gibi. "Perdeleri turuncu yapabiliriz." İç sesimin, 'bokunu çıkardın artık Maysa!' demesini umursamadım. Oyunu kuralına göre oynayacaktım.
Esat'ın başı aniden bana doğru döndü.
"Turuncu?" dedi inanamayarak.
Başımı salladım. "Evet. Böyle daha canlı canlı olur."
Sonra ekledim: "Halıyı da turuncu yaparım. Çok uyumlu olur. perdeyle."
Esat bana baktı. Sonra tekrar o korkunç neon takıma baktı. Sonra tekrar bana. Yüzündeki ifade o kadar komikti ki gülmemek için dudaklarımı ısırmak zorunda kaldım.
"...Maysa." Dedi bastıra bastıra. Sonunda dayanamamıştı anlaşılan.
"Evet?" masumca mırıldandım. Sanki bilerek yapmıyormuşum gibi.
"Gerçekten bunu mu istiyorsun?" İnanamadığı ses tonuna bile yansıyordu.
Başımı hafifçe yana eğdim. "Niye? Güzel değil mi?"
Esat birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra çok ciddi bir yüzle dolaba baktı. Bir adım geri çekildi. Sanki tabloyu uzaktan incelemek istiyormuş gibi.
Sonra tekrar bana döndü. "Yani güzel mi ki? Bilemedim. Ben... buna alışırım herhalde." Muhtemelen ben seçtiğim için kendiyle savaş veriyor, kabullenmek istiyordu durumu.
Sesi o kadar garip çıkmıştı ki, kesin seçimi bana bıraktığı için pişman olmuştu ve benim de istediğim buydu, sonunda zafere ulaşmıştım. Bu noktada artık kendimi tutamadım. Kocaman bir kahkaha patladı benden.
Ben gülmeye devam ederken, Esat'ın yüzü bir anda değişti.
Kaşlarını kaldırdı. "...Sen benimle dalga geçiyorsun." Dedi inanamaz gibi.
Hâlâ gülüyordum. "Biraz." diye zar zor dedim gülüşlerimin arasından.
Başımı iki yana salladım. "Yok Esat, sakin ol. Odayı sirke çevirmeye niyetim yok."
Esat derin bir nefes verdi. Eliyle yüzünü sıvazlayarak başını salladı.
"Bir an gerçekten korktum." Gülmem biraz daha arttı.
"Yüzünün şeklini görmeliydin." dedim yeniden gülerek
"Gördüm zaten." Diyerek şu korkunç takımın aynasını işaret etti.
Sonra başını hafifçe yana eğdi. "Beni bilerek test ettin."
Göz kırptım. "Seçim bana ait demiştin. Sen kaşındın."
Esat birkaç saniye bana baktı. Sonra o da istemsizce gülümsedi.
"Tamam, lafımın arkasındayım" dedi. "Şimdi gerçekten seç ama."
Kendimi toparlayarak çeki düzen verdim. Yüzünün aldığı şekli unutmam gerekiyordu, yoksa gülmekten takım falan seçemeyecektim.
Birkaç dakika etrafa bakındıktan sonra bu sefer gerçekten bakmaya başladım. Ve bir süre sonra... O muhteşem takımı ördüm.
Altı kapılı dolaplı, ortası boydan boya aynalı o zarif takım. Adımlarım kendiliğinden o tarafa yöneldi. Açık ceviz tonlarındaydı. Yatak başlığı krem kadife kaplıydı, ortasında ince kapitone düğmeler vardı. Abartılı değildi ama çok şıktı.
Dolap devasa görünüyordu. Ortadaki iki kapak tamamen aynaydı.
"Esat..." dedim yavaşça.
O da yanıma geldi. Takımı inceledi bir süre.
Sonra bana. "Bunu gerçekten beğendin." Dedi sorgular gibi. Anlaşılan şoku atlatamamıştı daha tam olarak.
Başımı salladım. "Çok."
Dolabın kapağını açtım. İç kısmı geniş raflarla ve askılıklar ile doluydu.
Makyaj masası da aynı takımdaydı. Oval aynalı, zarif bir masa ve önünde küçük yuvarlak, krem tonlarında bir puf vardı. Pufa oturdum. Beklediğimden daha yumuşaktı.
Etrafıma bakarken içimde garip bir sıcaklık yayıldı. Sanki gerçekten bir hayat kuruyorduk. Esat birkaç adım geride durmuş beni izliyordu. Bakışları karşısında yüzümde istemsiz bir gülümseme oluştu.
Tam o sırada yanımıza mağaza görevlisi yaklaştı ve "Beğendiğiniz takım bu mu?" diye sordu.
Ben hemen başımı salladım. "Evet."
Görevli dolabın kapaklarını açıp içini göstermeye başladı. "Takımın içinde altı kapılı dolap, çift kişilik yatak, iki komodin, makyaj masası ve puf bulunuyor. İsterseniz yatağın altı bazalı da yapılabiliyor."
Esat hemen cevap verdi. "Bazalı olsun lütfen."
Adam da hemen not aldı. "Tabii efendim."
Sonra ekledi: "Kurulum dahil teslim ediyoruz. Beş gün içinde de getirebiliriz."
Ben hemen Esat'a döndüm. "Beş gün çok iyi."
Esat başını salladı. "Tamam."
Görevli notlarını aldı. "Ekip gelir, bir-iki saat içinde kurulum tamamlanır."
Esat bana döndü. "Başka bir şeyler de bakmak ister misin?"
Dolaba, yatağa, makyaj masasına tekrar baktım. Açık ceviz tonları, krem kadife başlık... gerçekten çok zarif görünüyordu. Sonra düşünür gibi başımı hafifçe yana eğdim.
"Buna..." dedim yavaşça, gözlerim hâlâ yatak başlığındayken, "kırık beyaz tül perde çok güzel gider bence."
Esat sessizce dinliyordu.
"Elbette tek başına olmaz," diye devam ettim. "Yanına bej tonlarında fon perde gerekir. Çok koyu değil… daha sıcak bir ton."
Bir adım geri çekilip odanın ortasından takıma baktım. Sanki gerçekten odamızdaymış gibi hayal etmeye çalışıyordum.
"Halı da krem zeminli olabilir,” dedim. "İçinde çok hafif bej desenler olan… yumuşak bir şey. Bunları internetten sipariş ederiz."
Sonra birkaç saniye duraksadım. "Yani odanın havası ferah olur. Mobilyanın rengi de daha güzel ortaya çıkar." Diyerek tüm düşüncelerimi aktardım. Ayaküstü tasarlamama rağmen çok içime sinmişti.
Esat birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Sadece takıma baktı.
Sonra bana döndü. "Beğendim." Dedi yoğun bir sesle.
Kaşlarım hafifçe yukarı doğru kalktı. "Gerçekten mi?"
Esat başını küçük bir hareketle salladı. "Evet."
Sonra bir adım bana doğru geldi. Çok yaklaşmamıştı ama aramızdaki mesafe artık neredeyse yok denecek kadar azdı. Ve çok hafif bir hareketle… Alnıma bir öpücük bıraktı. Öyle uzun değildi. Sadece birkaç saniyelik, sıcak bir dokunuş. Ama nedense bütün vücudumda bir sıcaklık yayıldı.
Esat geri çekildiğinde gözlerimi kaldırıp ona baktım. Yüzümün kızardığını hissedebiliyordum. Esat bunu fark etmiş olacak ki gülümsedi. "Ne oldu?" dedi alçak bir sesle.
"Hiç…" diye mırıldandım. Ama içimde olan şey kesinlikle “hiç” değildi. Mobilya mağazasının ortasında duruyorduk. Etrafımızda insanlar vardı. Ama o an bana öyle geliyordu ki…Sanki koskoca dünyada sadece ikimiz vardık.
Sonra Esat sanki mümkünmüş gibi, bir adım daha bana doğru yaklaştı.
Parmakları çenemden nazikçe geçti, başımı hafifçe kendine çevirdi ve gözlerime bakarak fısıldadı: "Bu mobilyayı güzel kılan… senin seçmiş olman, Maysa."
Kalbim anında hızlıca çarpmaya başladı. Sanki bütün odanın sıcaklığı, ışığı ve renkleri bir anda yüzüme dolmuş gibi hissettim. Dudaklarım istemsizce hafifçe aralandı; o sessiz, kısa öpücüğün verdiği sıcaklık hâlâ tenimdeydi.
Bu adama ne olmuştu böyle bilmiyordum. Sanki kendi yıllardır kendi kabuğuna çekilmiş o Esat değildi karşımdaki adam. O kadar nazik ve anlayış doluydu ki hareketleri, bazen korkuyordum. Bu yaşadıklarımın bir rüya olmasından korkuyordum. Derince iç çektiğimde bir ara Sanem'le konuşmam gerektiğini düşündüm. Zira Esat'ın yaptığı hareketler oldukça kafamı karıştırıyor, bana karşı olan davranışları yüreğimi hoplatıyordu. Fakat ben aramızda oluşan bu duygusal bağa bir isim koyamıyordum...
*****
15.03.2026
HUHHH!!! Bir bölümü daha bitirdik.
Buraya bölümle ilgili düşüncelerinizi yazın lütfen. Bölümü beğendiniz mi?
Bir sonraki bölümde görüşmek dileğiyle.
Sağlıcakla kalın💚
.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |