109. Bölüm
RabiaSofi / Sevmeyi Yaşamak / 22. BÖLÜM (FİNAL)

22. BÖLÜM (FİNAL)

RabiaSofi
rabiasofi

Hepinize kocaman son bir kez merhabalar

dile kolay beş kitaplık bir serinin son bölümünü yüklüyorum.

kendi içimde çokça karakterlerimle çatıştığım, anlaştığım, kavga ettiğim bu güzel serimin son bölümü sizlerle

karakterlerimizin hepsiyle tek tek vedalaşacağız ve hepsini kendi yollarına uğurlayacağız.

şahsım adına ben kendimle biraz gurur duyuyor olabilirim.

evet... hepinize iyi okumalar

BÖLÜM

Veda Vakti 1

 

Dönem çabuk bitmiş, yaz tatili başlamıştı. Herkes ayrı yerlere dağılmadan önce son kez Kaya Malikanesi’nde bir araya geldiler. Uzun yaz tatili boyunca her kardeşin kendine ait planları ve rotaları vardı.

Yine kalabalık ve gürültü Elife Hanım ve Yusuf Bey’in hanesini doldurduğunda karı koca birbirlerine bakıp hüzünle gülümsediler. İkisi de aynı şeyi hissediyordu o anda; Huzur ve şükür…

Bütün evlatları nihayetinde kendi yollarına gitmiş bazen kaybolmuş bazen yol onları yutmuştu. Ancak şimdi tam da şu anda hanesini şenlendiren evlatlarına bakarken hepsinin sonunda kendi güzel yuvalarını kurduklarını bilmenin huzuru vardı içlerinde. Gözleri arkada kalmayacaktı artık. Hepsi kendi yuvasını bulmuş ve yerleşmişti.

“ne o Elife Sultan,” diyen kızının sesi ile kendine gelip hafifçe burnunu çekti kadın. Neslihan’ın yüzünü sevip “dalıp gitmişim,” dedi usulca. Annesinin gözlerine çöken hüznü gören Neslihan ise onun iki yanağından öpüp “zaman çabuk geçiyor değil mi?” diye katıldı ona.

“çok çabuk geçiyor hem de,” diye karşılık verdi kadın “daha dün annemin dizinin dibinde saçı örgülü bir çocuktum. Şimdi torunlarım etrafımda koşturup dururken ben annemin zihnimde kalan son görüntüsünden bile yaşlıyım.”

Neslihan yutkunup onun ellerinden öptü. Kokusunu içine çekip “bilsen o kadar güzelsin ki!” dedi fısıldayarak. Elife Hanım yüzünde tebessüm kızının gözlerine bakıp “size bakıyorum da ondan,” diye karşılık verdi ve ekledi “Sinan’ı biraz daha toparlanmış gördüm.”

“ben de,” dedi Neslihan.

Onlar olan biteni Neva’dan öğrenmişlerdi. Neva onlara hayata sadece üç ay tutunabilmiş canlarından bir parça Mary’i gösterdiğinde Elife Hanım çok ağlamıştı. Olan biten onca şeyden sonra en küçük yavrusu kalbinde bir de evlat acısı taşıyacaktı demek ki…

Sinan haftaya Londra’ya gidecek, Neva ve Ömer de onunla birlikte geleceklerdi. Sinan kızının mezarını ziyaret etmek istiyordu.

“İlay’ın doğumu ne kadar zor oldu biliyorsun,” diye devam etti Neslihan “onu kaybetmek korkusunu çok net hatırlıyorum hala. Sinan’ın neler hissettiğini az buçuk tahmin edebiliyorum ama şükürler olsun ki daha iyi gözüküyor. Zaman hangi yaranın üstünü kapatmaz ki?”

“öyle,” diye onayladı Elife Hanım “üstünü kapatır, hatta iyileşir ama illa ki bir sızı kalır.”

“o sızıya da hayat diyoruz,” dedi Neslihan annesinin elinden tutup. Yanlarına gelen Leyla “ne kaynatıyorsunuz bakayım?” diye sordu. Güzel yüzünde ailesine bakarken daima bir sevgi parlardı.

“oradan buradan,” diye karşılık verdi Elife Hanım “Sinan’ı daha iyi gördüm de onu diyordum.”

Leyla salonun bir köşesinde bir araya gelmiş sohbet eden beylere bakıp başını salladı.

“hepimiz gördük anne,” dedi Leyla “Ömer ne güzel baba diyor değil mi?”

“pek bir nazlı,” diye onayladı Neslihan onu “şükürler olsun Sinan’ım için şifa oldu Ömer’in güzel kalbi.”

“hayat ne garip değil mi?” dedi Leyla bir an dalıp “Ömer babasını kaybetti Sinan’ı buldu. Sinan varlığını ölümünden sonra öğrendiği kızının yerine Ömer’i bastı bağrına evlat diye.”

“yüce Rabbimin her işi hikmet iledir,” diye mırıldandı Elife Hanım “onun takdiri bizim için de bir tefekkür vesilesi oldu.”

“gerçekten öyle anne,” dedi Neslihan “Sinan’ın başına gelenler hepimiz için ibret aslında. Rabbim hak yolunda daim eylesin hepimizi.”

“amin,” dedi üç kadın aynı anda.

Ortama çöken ağırlık Zeynep’in şen sesi ile dağıldı, “hmmm,” dedi Zeynep yine muzipliği üstündeydi “burada güçlü bir ittifak kurulduğunu sezinliyorum. Bir adet babaanne, bir adet hala ve bir adet yengeden oluşan güçlü bir ittifak.”

“deli bu ya!” dedi Neslihan gülmeye başlarken. Kolundan hafifçe çimdikleyip “bizim evin delisi!” diye tekrarladı.

“senin delinim halacığım,” diye coştu Zeynep. Nesli onun yanağından bir makas alıp “halasının bir tanesi,” diye sevdi onu. Zeynep aileye sonradan katılmıştı ama sanki hep onların arasında büyümüş hiç ayrı kalmamışlar gibi her iki taraf da duruma çabucak alışmıştı.

“ya yenge,” dedi Zeynep bir süre sonra “amcamı ikna etsen de siz de bizimle birlikte gelseniz.”

Onlar yaz tatili için Balkan turu yapacaklardı. Hem Ayşe de dayısını ziyaret etmiş olacaktı.

“dur bakalım,” dedi Leyla “önce bir Antalya’ya gidelim. Bacımla, yeğenlerimle hasret gidereyim sonra -belki yanınıza uğrarız.”

“oh ne güzel hayat be!” diye veryansın etti Neslihan “beni düşünen yok.”

“kızım kim dedi sana yazın ortasında ev taşı diye,” çıkıştı annesi ona “elli kere dedim sonbaharı bekle, yazın zor olur.”

“aman ne biliyim ben,” dedi Neslihan “öyle her şey aniden oldu. Zaten evimden ayrılacağım için üzgünüm.”

“bak tekrar söylüyorum eğer yardıma ihtiyacın varsa ertelerim programı-“ diyen yengesini “hiç gerek yok yengeciğim,” diyerek susturdu Neslihan “herkes çok çalıştı ve tatili hak etti. Hem ben bir şey yapmayacağım zaten anlaştığımız nakliyat şirketi neredeyse bizi bile kolileyip yeni eve taşıyacak.”

Herkes yine gülmeye başlayınca bu kez mutfaktan dönen Nergis, Neva ve Ayşe de onlara katıldı.

“çok yedim,” dedi Nergis şişen göbeğini tutup. Ayşe onun göbeğini sevip “çok yemekten değildir o şişlik,” deyince Nergis “ama daha çok küçük,” diye itiraz etti “bu kadar hızlı karnım çıkamaz,”

“ikinci hamilelik her zaman ilkinden değişik olur,” dedi Ayşe. Leyla başını sallayıp “çok doğru,” diye ona katıldı.

Nergis, Yusuf Ali’den sonra ikinci çocuğuna hamileydi. Haberi Oğuz’la birlikte verdiklerinde Sinan’ın acısını deşmekten korkmuşlardı ama Sinan, abisine sıkıca sarılıp “sağlıkla büyütürsünüz inşallah,” diyerek karşılık vermişti.

“yenge,” dedi yanlarına gelen Gökçe “sence kız mı erkek mi?”

Nergis biraz düşünüp “içimden yine oğlan geçiyor,” deyince Neslihan “ailemize bir sarışın bomba daha katılır mı dersiniz?” diye sordu.

“ben babasına benzesin isterim,” dedi Nergis salonun diğer köşesinde muhabbete dalıp gitmiş olan kocasına sevgiyle bakıp. Oğuz hemen onun bakışını fark edip karşılık verince Zeynep kıkırdayıp “maşallah,” dedi “amcamın kalp radarı ilk günkü gibi çalışıyor.”

“ne sandın kızım,” dedi Neslihan “Oğuz abim aşk adamıdır bir kere.”

“öyledir valla,” diye kabul etti Nergis “ne yapar eder gönlümü hoş tutar hep.”

Oğuzhan hakkında konuşulduğunu anlamış gibi kalkıp karısının yanına gelince “hayırdır hanımlar?” diye sordu, “dedikodum mu yapılıyor yoksa?”

“yengem seni övüyordu,” diye cevap verdi Gökçe “biz de dinliyorduk.”

“öyle mi?” dedi Oğuz. İkinci kez baba olacağını öğrendiğinden beri yüzüne ayrı bir ışıltı gelmişti sanki. Karısına dönüp gözlerinde bir tek onun anlayabileceği bir ifade ile “ne diyormuş benim güzel karım?” diye sordu.

“Oğuz benim gönlümü hep hoş tutar diyor.”

Nergis biraz mahcup gülümseyip “alacağınız olsun anında sattılar beni,” dedi. Oğuz onun elini tutup “ama duyduklarım benim de gönlümü hoş etti doktor hanım,” diye karşılık verince hanımlar birbirlerine bakıp sessizce güldüler.

“beni daha fazla utandırmadan git şuradan mühendis bey,” dedi Nergis. Oğuz muzip bir tavırla yeğenlerine göz kırpıp yanlarından giderken Zeynep hülyalı hülyalı “beni alacak adamın işi çok zor be!” dedi bir anda.

“ne demek şimdi o?” diye sordu Ayşe hemen.

“baksana anne herkes aşk evliliği yapmış, önüm arkam sağım solum aşk. Çıta çok yüksek.”

“sen ondan önce İsmail Kaya engelini aş da öyle geliriz aşk meşk işlerine.”

“canım babam biricik kızının gönlünü incitecek hiçbir şey yapmaz bir kere,” diye itiraz etti Zeynep. Anne ve babası ile birlikte o da beklemek imtihanından geçip babasına kavuştuğu günden beri içinde kalan her ne varsa hepsini yapmıştı babasıyla. Birlikte bir keresinde parka gitmişler İsmail onu salıncakta sallamıştı. En çok bu anı kalmıştı Zeynep’in aklında. Kendi çocuk yüreğine saklamıştı babasıyla ilgili tüm güzel şeyleri.

“yoksa biri mi var?” diye soran Neslihan’dı. Zeynep ona bakıp başını iki yana salladı.

“kimse yok,” dedi net bir şekilde. O sırada Hasan koşarak ablasının kucağına atlayıp “abla!!” diye bağırdı coşkuyla “kocaman bir böcek gördük Ömer’le! Kocaman!”

“nerede gördünüz ablasının yakışıklısı?” diye sordu Zeynep.

“bahçede,” dedi Hasan “Ali abim ve İlay ablam da gördü. İlay ablam çığlık atıp kaçtı. Ama ben kaçmadım.”

Neslihan ayaklanıp “dur ben gidip şu kıza bir bakayım,” dedi ve ekledi “drama kraliçem bir yerde düşüp bayılmış bile olabilir.”

Kalkıp bahçeye çıktığında Alparslan’ı çoktan kızını alıp sakinleştirmiş halde görünce gülümseyip yanlarına gitti.

“duyduğuma göre kocaman bir böcek saldırısına uğramışsınız,” Yusuf Ali “kocaman bir böcekti hala!” dedi “kapkaraydı ve-“

“susar mısın lütfen,” diye araya girdi İlay gözlerini kapatıp “hatırlamak istemiyorum.”

“İlay ablam çok korktu,” dedi Yusuf Ali. Neslihan yeğeninin elini tutup “hadi içeri girip birer bardak su için kendinize gelin,” ardından kızının başından öpüp “sen de sakinleş bakayım,” diye ekledi. İkisini içeri gönderirken Alparslan “çok nazlı bir kızımız var hayatım,” dedi ve kolunu karısına sarıp kendine çekti.

“kime çekmiş bilmiyorum ki!” diyen Neslihan’ın sitemi hakikiydi. Alparslan muzip bir tavırla “benim bir tahminim var ama-“ diye ona sataşınca Neslihan “haklı olabilirsin,” dedi sakin bir tavırla ve ekledi “nazı niyazı sana benzemiş olabilir.”

Beklenmedik bu karşılık Alparslan’ı şaşırtmıştı. Karısının kollarından tutup “ne yani ben nazlı mıyım?” diye sordu.

“öylesin tabi,” dedi Neslihan gülmemek için kendini tutarak “seni kendime alana kadar göbeğim çatladı.”

“ben daha farklı hatırlıyorum oraları ama neyse,”

“sus bakayım bana karşı çıkma!” dedi Neslihan

Alparslan artık hayretle gülmeye başladığında Neslihan da ona katıldı. Kocasının gülerken kısılan kehribar rengi gözlerine bakmaktan asla bıkmayacaktı. Sonunda Alparslan karısının yüzünü tutup alnından öptü usulca.

“sen benim ömrüme ömür katıyorsun Nesli’m,” dedi sevgiyle. Neslihan halinden memnun başını kocasının avcuna yaslamış “sen de benim Alparslan’ım,” diye karşılık verdi. Yıllar geçmiş Allah’ın onlara lütfettiği biricik evlatlarını büyütmüş, yolu birlikte yürümekten bir an bile pişman olmamışlardı.

İlay’ı merak edip bakmaya çıkan Zeynep onları görünce kapının kenarına saklanıp “hayır olsun inşallah,” dedi kendi kendine “bugün herkes aşk mı tazeliyor ne!”

Salona geri dönerken merdivenlerde Sinan amcasını görünce yanına gidip “amca,” diye seslendi ona.

“söyle yeğenim,” dedi Sinan sonra muzip bir tavırla “nereye gittiğimi mi merak ediyorsun yoksa?”

“aşk olsun,” Zeynep onun yanına gelmek için basamakları çıkıp uzun boyuna yetişebilmek için birkaç basamak daha ekleyip karşısına geçti. Ellerini beline koyup “ben sandığınız kadar meraklı değilim bir kere,” diye kendini savundu.

“inansam mı acaba,” dedi Sinan. Her zamanki gibi bu eve gelince kendini çok daha iyi hissetmeye başlamıştı.

“ya amca ya!” dedi Zeynep biraz alınmış gibi. Sinan onu kolunun altına alıp “hadi hadi alınmak yok,” diye uyardı. Birlikte merdivenleri çıkıp eski odasına girdiklerinde Ömer’in uyuyakaldığını görünce “az önceki böcek tüm kuzenlerimi perişan etmiş anlaşılan,” diye yorumda bulundu.

“ne böceğiymiş bu Allah aşkına,” dedi Sinan. Ömer’in üstüne ince bir örtü örtüp saçlarını okşarken. Zeynep yüzünde hoşnut bir tebessümle onları izleyip “böcek hakkında efsaneler var sadece amca,” diye fısıltıyla konuştu.

Gökalp onların fısıldaşmalarını duymuş olmalıydı ki yanlarına gelip “Yusuf Ali kocaman ve kapkara olduğunu, cızırtı gibi ses çıkarttığını ve antenleri olduğunu söylüyor,” diye sohbetlerine katıldı. Yeğeninin yakışıklı ergen yüzüne bakan Sinan “İlay bu konu hakkında konuşmak istemiyormuş,” deyince üçü de gülmeye başladı.

“Hasan da kocaman ve siyah olduğu konusunda aynı fikirde,” dedi Zeynep. Gökalp “Zeynep abla bence onlar fare gördü ve böcek zannettiler.”

“köstebek de olabilir,” diye tahmin yürüttü Sinan. Oğlu uyumaya devam ederken iki yeğenini de alıp aşağı salona geri döndüler. Gökalp, amcasına “Londra’dan dönünce yanımıza gelsenize amca,” dedi hevesle “lütfen,” diye ekleyince Zeynep, amcasının koluna girip “ya hayır ya!” diye itiraz etti “bizim yanımıza gelin amca,”

Sinan halinden memnun gülüp “bir durun önce bir gidelim,” dedi ve ekledi, “duruma göre bakarız.”

“Leyla yengem de aynı şeyi söyledi,” dedi Zeynep “kimseyi ikna edemiyorum.”

“annem Balkan’lar için bakarız mı dedi?” diye sordu Gökalp iri kahverengi gözleri parlayarak. Zeynep başını salladı.

“bu onun lügatinde olur demek Zeynep abla,”

“sahi mi diyorsun?” Zeynep hevesle kuzenine elini uzatıp “çak o zaman!” dedi. Gökalp ona bir beşlik verirken onları izleyen Sinan “hadi yine iyisiniz,” diye yorumda bulundu.

“yüzünüzde güller açıyor maşallah!” diyen Yusuf Bey iki torunu iki yanına otururken hemen cebinden çıkarttığı cömert harçlıkları ikisinin cebine atıverdi.

“teşekkür ederim dedeciğim,” dedi Zeynep. Gökalp ise dedesinin elinden tutup “aslansın sen canım dedem,” diye gürledi o ergen sesiyle.

“Gökalp’in zulasını babam temin ediyor ha!” diyen İlyas oğluna bakıp “ulan cebinde paran var hala her şeyi bana ödetiyorsun,” diye sitem etti “bir kere de deki; babacığım gel sana bir kebap ısmarlayayım.”

“ama baba,” dedi Gökalp “sen dururken bana elimi cebime atmak yakışmaz. Ben senin itibarını düşünüyorum.”

Bu cevap karşısında İsmail keyifle gülüp “aferin yeğenim,” dedi “ye babanın parasını aferin.”

“biz bu işin kitabını yazdık amca,” dedi Gökalp de utanmaz bir sırıtışla.

Aile evinde sohbet muhabbet bu şekilde devam ederken Sinan bir ara mutfağın bahçeye açılan kapısından dışarı çıkıp sessizlikte verandadaki bahçe sandalyelerinden birine oturup gözlerini kapattı. Bu sessizlik ona iyi gelmişti. Derin bir nefes alıp gökyüzünde parlayan dolunaya baktı.

Yüreğinden eksilenlerle birlikte yaşamaya devam edebilmek, yine konuşmak, gülmek, eğlenmek insanoğluna lütfedilmiş en büyük nimetlerden biri olmalıydı.

Sinan bunu yeni yeni anlıyordu. İlk defa canından kanından birini kaybetmeyi deneyimliyordu hayatında. Evet evvelinde de yakınlarını toprağa vermişti. Ama çocuktu. Çok fazla bir şey hatırlamıyordu işin aslı. Anneannesinin cenazesinde üzüldüğü tek şey annesinin ağlamasıydı mesela. Şimdi ise anlıyordu.

“Sinan’ım,” diyen sesle doğrulup gelen kişiye baktı. Babasının ağır adımlarla yanına gelmesini izledi. Yaşlanmıştı Yusuf Kaya. Ama Sinan’ın gözünde hala aynı heybetli adamdı. Nitekim Yusuf Bey yaşına göre epey kuvvetle oğlunun omzunu sıkıp karşısındaki sandalyeye geçip oturdu.

“buraya mı kaçtın?” diye sordu. Sinan başını salladı. Yusuf Bey tebessüm etti, “siz gidince annenizle bu kahkahalar çınlayıp duruyor kulağımızda hep.”

“kulağınızın çınlaması hiç durmuyor o zaman,” dedi Sinan. Yusuf Bey halinden memnundu.

“Allah’ım daim etsin,” diye dua etti ve ekledi, “seni daha iyi gördüm oğlum.”

“öyleyim çok şükür,” diye onayladı Sinan “toparlamaya çalışıyorum.”

Yusuf Bey başını usulca salladı, “sen daha fazla üzülme diye bu mesele hakkında fazla konuşmadık ama bil ki bizim de yüreğimiz yandı.”

“biliyorum baba,” Sinan yutkundu, “kızım- o hepimizin bir parçasıydı.”

“öyle,” Yusuf Bey, karısının ona gösterdiği resmi hatırlayıp “sana benzemiş,” dedi usulca.

“çok güleçmiş,” diye anlatmaya başladı Sinan “nadiren ağlarmış.”

“bir daha hiç ağlamayacağı bir yere gitti,” dedi babası sesi boğuk çıkmıştı. Evlat acısı belki de bir yüreğin taşıyacağı en ağır yüktü.

“içimde hep bir yara olarak kalacak bu baba,” diye fısıldadı Sinan “bir kere görmek, kucağıma almak için neler vermezdim.”

“evlat farklıdır,” Yusuf Bey oğlunun yüzünü sevip ölüm döşeğinde yattığı günleri hatırladı kalbi sancıyarak, “sen hastanede yatarken hep dua ettim rabbime. ‘Allah’ım ne olur beni evlat acısıyla sınama’ diye.”

Konuşurken adamın sesi titremişti. Sinan onun elinden tutup sıktı ama bir şey diyemedi. Yusuf Bey “ama senin yüreğini bu acıdan koruyamam oğlum,” diye devam etti, “bununla yaşamak zorundasın. Torunumun vadesi bu kadarmış. Nasibi böyleymiş. İnşallah cennette kavuşacaksınız.”

“inşallah baba,” diyebildi Sinan sadece. Gözleri dolmuştu yine. Yusuf Bey onun omzunu tutup “hadi içeri girelim,” dedi “diğer evladın seni bekler.”

Sinan başını sallayıp yerinden kalktı. Salona geri döndüklerinde baba oğulun nemlenmiş gözlerini ve kızarmış burunlarını gören herkes bakışlarını kaçırdı. Belli ki ikisi dertleşmişti.

Akşam sona ererken kapının önünde vedalaşma vakti geldiğinde Sinan her zaman ki gibi ilk annesine sarıldı. Elife Hanım da onun saçlarını okşayıp “bayram sevincim,” diye fısıldadı onun kulağına. Sinan’ın içini ısıtan bu hitap yüzünü güldürdü. Annesinin elini tutup öptü ve alnına koydu.

“Allah’a emanet ol,” dedi içtenlikle “belki Trabzon’a yanınıza uğrarız bu yaz.”

“inşallah oğlum,” dedi Elife Hanım gözleri gülerek. Oğlunun önce Londra’ya gideceğini biliyordu. Ardından Ömer’in öz babaannesi ile dedesinin yanına gideceklerini de… sonrasında Sinan son durak olarak yine annesinin yanına sığınırdı. Evden çıkmadan önce son kez dönüp anne babasına baktı. Yaş aldıkça onların hüzünlerini ve acılarını daha iyi anlayan kalbi onların ihtiyarlamış bedenlerine bakarken garip bir hisle dolup taştı. Kendini tutamayıp ikisine aynı anda sarıldı bir anda.

“sizi çok seviyorum,” diye fısıldadı “iyi ki benim anne babam sizsiniz.”

Anne babası ona sarılıp sırtını usulca okşarken Neslihan “ben de isterim,” deyince diğer evlatları da bu toplu kucaklaşmaya katıldı hemen. Birbirinden güzel beş evlat, anne babalarına sarılırken bu anı saklamak isteyen Zeynep onların resmini çekti.

 

Kapıdan çıktıklarında herkes biraz duygusaldı. Yaz sonrası yine bir araya gelmek için sözleşirken herkes kendi yoluna gitmek üzere ayrıldı.

İsmail abisi, Sinan’ı da aldığı için onlar birlikte döndüler. Sinan “sizi de sıkıştırıyoruz arabada,” dedi dönerken “yaz çıkışı bir araba bakacağım kendime bizi biraz daha idare edin.”

“o ne biçim söz öyle,” diyen Ayşe’ydi. İsmail de “saçmalama ulan!” demekle yetindi.

Nihayetinde siteye girdiklerinde Sinan, oğlunu kucağına alırken Neva da çantasını aldı.

“teşekkür ederiz,” dedi içtenlikle.

“ne demek Neva kuşum,” Ayşe ona sarılıp “Allah’a emanet olun,” diye karşılık verdi. Karı koca kucaklarında oğulları kendi evlerine doğru giderlerken Zeynep de uyuklayan Hasan’ı kucaklayıp “ben bu danayı yatağına yatırayım,” dedi ve ekledi “hadi iyi geceler.”

“sana da güzel gözlüm,” dedi İsmail. İkisinin de başından öpüp onları gönderdikten sonra bir müddet karısı ile dışarıda kaldılar.

“gitmeden şu otları temizlemek lazım,” dedi Ayşe kapının önünde yükselen otlara bakıp. İsmail kolunu onun omzuna atıp “hallederiz Ayşe’m,” dedi. Böyle anları çok seviyordu. Kısacık ama bir o kadar da değerli.

“İsmail,” diye fısıldadı Ayşe

“söyle gülüm,”

“seni çok seviyorum,”

İsmail yüzünde gülümseme karısına sarılıp “benim deli sevdam,” dedi aşkla “sana kavuştuğum için rabbime ne kadar şükretsem az.”

Ayşe başını kocasının göğsüne yaslayıp gözlerini kapatırken aynı şükür onun kalbinde de atıyordu.

“nedense bir hüzün çöktü içime,” diye fısıldadı usulca

“herkes bir yerlere dağılıyor ya ondandır,” diye cevap verdi kocası “merak etme yaz bitince herkes kürkçü dükkanına geri döner.”

“öyle tabi,” Ayşe kocasına bakıp devam etti “seni beklerken her yaz başlangıcında kalbimde bir heves doğardı. Sebebini bilmiyorum ama sanki sen her an çıkıp gelecekmişsin gibi hissederdim.”

İsmail acı bir tebessümle “bense sensiz geçip giden yıllarımda ne mevsimleri saydım Ayşe’m ne de yılları,” diye karşılık verdi “Hepsi aynıydı çünkü. Sensiz!”

“şimdi seninle geçen her an öyle kıymetli ki,” Ayşe ona tekrar sarılıp kokusunu içine çekti “sen öyle güzelsin ki İsmail’im. Hiç gelmeyeceğini bilsem bile yine de seni beklemeye devam ederdim.”

İsmail onu bir kıtadan ötekine sürükleyen sevdasına sıkıca sarılıp “ben de gülüm,” dedi “ben de,”

 

BÖLÜM

Veda Vakti 2

 

Kardeşler için toplanma vaktiydi artık. Hepsi eşyalarını bir valize koymuş gitmek için hazırdı.

Yaz mevsimi bir anda bastırmıştı bu sene. Sıcak hava şehrin üstünde yeni kaynamış su gibi tüterken Sinan da karısı ve oğlu ile birlikte Londra’ya gitmek için hazırdı. Onları limana bırakacak kişi İlyas abisiydi. Sinan taksi ile giderim dese de İlyas durumun hassasiyetini bildiğinden vedalaşmadan kardeşini göndermek istememişti.

Çocukları evde bırakıp karısı ile birlikte Sinan’ı almaya giderken Leyla “umarım bu ziyaret onlara iyi gelir,” dedi. Onlar da yarın sabah yola çıkacaklardı.

İlyas gözlerini yoldan ayırmadan “merak etme hayatım,” dedi “Sinan’ın ne kadar değiştiğini görmüyor musun? Hem Neva yanında. Benim gözüm arkada kalmayacak.”

“öyle tabi.”

Bu konuşmalar arasında onları alıp havaalanına vardıklarında Sinan içeri girme vakti geldiğinde abisine sıkıca sarılıp “Allah’a emanet ol abi,” dedi.

İlyas onun yüzünü tutup gözlerinin içine baktı. Onca zorluğu aşıp şu ana çıktığı için hepsi gibi o da kardeşiyle gurur duyuyordu.

“sen de Allah’a emanet ol kıvırcığım,” dedi “Rabbim güzel gönlünü korusun.”

“sizin de.”

Sinan bu kez yengesine sarılıp “Allah’a emanet ol ablacığım,” diye fısıldadı, “her şey için çok teşekkür ederim.”

Leyla gözleri dolduğu için başını sallamakla yetindi. Bir an gözünün önünde Sinan’ı ilk gördüğü hali canlandı. Kaya ailesi ile birlikte ilk kez kahvaltı sofrasına oturduğu zaman Sinan ona ‘sen de benim yengemmişsin,’ demişti. Sonra da okula gitmeden önce ‘bu arada saçların çok güzel’ diye ilk iltifatını yapmıştı. Yıllar geçmiş Sinan onu her gördüğünde gönlünü alacak bir çift söz söylemeyi her zaman bilmişti.

“sen de Allah’a emanet ol Sinan’ım,” dedi. Ardından Neva’ya sarılıp “iyi yolculuklar,” diye ekledi.

“sağ ol abla,”

Ömer, babasının elinden tutup “hadi baba!” dedi heyecanla. Uçağa bineceği için hevesliydi.

“gidelim artık,” dedi Sinan “vakti geldi.”

“tamam,”

Onlar giderken Leyla ve İlyas da arkalarından el salladı. Gözden kaybolduklarında Leyla içini kaplayan garip bir boşluk hissetti. Bir şeylerin sonuna gelmiş gibi…

Karı koca el ele dışarı çıktıklarında İlyas da sanki aynı hisle mücadele ediyormuş gibi kafasını sallayıp “hadi birer dondurma yiyelim,” dedi “hem biraz baş başa kalmış oluruz.”

“bana uyar,” diye karşılık verdi Leyla hemen. Bir an gözü kocasının arkasında bir noktaya takıldı. Yıllar önce Serhan’a son kez veda ettiği yere bakıyordu. O zamandan bu zamana ne çok şey geçip gitmişti. O kimsesiz, yalnız ve yaralı Leyla gitmiş yerine şimdi aynada her gördüğünde yüzüne bir gülümseme yayan bu Leyla gelmişti. İlyas’la birlikte değişmiş ve büyümüştü.

Şimdi de el ele yürüdüğü bu adamla birlikte bir yaz günü deniz kenarına oturup dondurma yemenin tadını çıkartıyordu.

“limonlunun tadı çok güzelmiş,” dedi elindeki kabı İlyas’a uzatıp “tadına baksana,” İlyas kaşığını uzatıp bir parça limonlu dondurma alıp ağzına attı. Beğeniyle başını sallayıp “gerçekten güzelmiş,” diye onayladı.

Leyla bir müddet denizi izlemeye devam etti. Hafifçe rüzgar esiyor, teninde dolanıp duruyordu. Birden kocasının parmaklarını hissetti saçlarında.

“güzel yoldaşım benim,” dedi kocası usulca. Leyla tebessüm edip ona baktı. Onunla ilk tanıştığı zamanları hatırladı. İlyas’ın ona evlenelim dediği an canlandı zihninde. Başlangıçta her şey bambaşka niyetlerle inşa edilmişti ilişkilerinde.

“ne geçiyor aklından?” diye sordu İlyas biraz muzır bir ifade ile. Leyla başını onun omzuna yaslayıp “benim aklımda senden başka bir şey mi kaldı?” diye karşılık verdi “aklım da kalbim de hep sen artık.”

İlyas halinden memnun denize bakarken “sen benim en güzel nasibimsin Leyla’m,” dedi ve ekledi “yolu birlikte yürümeye başladığımız ilk andan itibaren çiçekler döküldü zülüflerinden.”

Leyla bu hoş iltifat karşısında gülümseyip kocasının yanağından öptü. İlyas ona bakarken o güzel sesiyle bir şiir okumaya başladı.

“Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum

Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum

Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi

Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor

Seni aldım bu sunturlu yere getirdim

Sayısız penceren vardı bir bir kapattım

Bana dönesin diye bir bir kapattım

Şimdi otobüs gelir biner gideriz

Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç

Bir ellerin bir ellerim yeter belleyelim yetsin

Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat

Durma kendini hatırlat.”

Leyla yüzünde titrek bir tebessümle kocasını dinleyip yine içinde o günkü heyecanı hissederek “Turgut Uyar,” dedi. İlyas onun gözlerinin içine bakıyordu hala. Başını salladı ve “bildin,” diye onayladı. Leyla ona sokuldu, “sayende şiirleri de şairleri de öğrendim artık.”

“ben de sayende neden şiir yazıldığını öğrendim Leyla’m,” dedi İlyas aşkla. Leyla daha çok gülümsedi. Az önceki garip duygu yerini yine sevdiği ile birlikte olmanın verdiği lezzete bırakmıştı. Birlikte denize bakmaya devam ettiler.

…..

Öte yandan Sinan da Londra’ya inmişti. Buraya ayak basar basmaz hatırlamak istemediği bütün geçmiş zihnine doluşmaya başlamıştı. Her yerde tanıdık bir köşe görüyordu. Bir bar çarpıyordu gözüne ya da üniversitedeyken partileyip sabaha kadar sözde eğlendiği bir apartman…

Geçip giderken Londra’ya ilk geldiği zamanlar sık sık ziyaret ettiği camiyi gördü. Aklından Irak’lı arkadaşı Salih geçip gitti. Bütün o günahlara dalıp gitmişken Salih karşısına çıkıp onu camiye davet ettiğinde şeytan görmüş gibi nasıl kaçıp gittiğini hatırlıyordu.

Neva onun boğuştuğu her şeyin farkında aklını dağıtmak için ona şehirle ilgili sorular sorup duruyordu. Sinan ise aklını toplayıp ona cevap vermeye çalışırken o kötü hatıralardan uzaklaşmak zorunda kalıyordu. Minnetle karısının elini tutup öptüğünde Neva “yüzleşmek biraz zordur ama bittiğinde daha iyi hissedeceksin,” dedi anlayışla. Sinan yine aynı şeyi düşündü o anda.

“Ben kime nasıl bir iyilik yaptım da Rabbim bana seni nasip etti?”

Kalacakları otele giriş yaptıktan sonra valizlerini yerleştirdiler. İlk gün otelin etrafını gezmekle geçip gitti. Ömer tatlığıyla herkesin ilgisini çeken bir çocuktu. Fazlaca sevildiğinin farkında utanıp annesinin kucağına saklanırken 50’li yaşlarında bir İngiliz kadın ona el sallayınca gülümseyip karşılık verdi.

“baba,” dedi merakla “evimiz?”

Ömer hala akşam olunca eve geri döneceklerini düşündüğü için biraz şaşkındı. Sinan ona “evimiz buradan çok uzakta kaldı,” diye açıkladı “biz biraz önce gittiğimiz yerde kalacağız. Sana yatağını gösterdim ya. Sen orada yatacaksın.”

Ömer onun dediklerini düşünüp “baba,” dedi tekrardan “ev çok uzak mı?” Sinan başını sallayınca “sen, ben, anne,” dedi garantiye almak ister gibi. Sinan gülümseyip tekrar etti, “sen, ben, anne,”

“her zaman,” diyen Neva oğluna bakıp gülümsedi. Sinan onları sevdiği bir mekana götürüp “hadi yemek yiyelim,” dedi “çok acıktım.”

Yemeklerini yerken aklında sürekli burada geçirdiği başka başka anılar canlanıp duruyordu. O zamanki Sinan ile şimdiki Sinan arasında dağlar kadar fark vardı. Kazadan önceki Sinan’ı hatırladıkça ne kadar kibirlendiğini, geldiği yeri nasıl da hor gördüğünü bir kere daha fark edip utanıyor ve kendine hayret ediyordu. Şimdi ise yanında karısı ve oğlu ile birlikte kalbinde onca yük varken buraya geri dönmüştü.

Otele geri döndüklerinde Ömer hemen uyuyakaldı. Bütün gün çok yorulmuştu zaten. Neva onun üstünü değiştirip örtüsünü örttü. Sonra da balkonda tek başına oturan kocasının yanına gidip ellerini omzuna koyup nazikçe sıktı. Balkonun üç tarafı kapalıydı ve uzaktan gözüken London Eye şehrin kalbi gibi atıyordu.

“çok gerilmişsin,” dedi şefkatle.

Sinan onun ellerini tutup öptü. Neva eğilip çenesini onun omzuna yasladı. Sinan başını ona çevirip hafifçe esen rüzgârda karısının saçlarının yüzünü okşamasının tadını çıkarttı.

“ateşin kalbim gibi yüzümü de yakıyor narım,” diye fısıldadı aşkla. Neva gülümseyip kendini çekti ve balkonun Viktoryan dönemine göre yapılmış trabzanlarına ellerini yaslayıp şehrin sesini dinlemeye başladı. Hayranlıkla karısını izleyen Sinan ise daha fazla dayanamayıp yanına gitti ve arkadan beline sarılıp onu kendi göğsüne yasladı. Kalbi bu kadına duyduğu aşkla atıyordu.

“bu şehre çok yakıştın,” diye mırıldandı Sinan ve ekledi “kıskanmaya başlayabilirim.”

“beni şehirden mi kıskanacaksın?” diye sordu Neva biraz hayretle. Sinan homurdanır gibi bir ses çıkartıp “şehrin içindeki tehlikelerden kıskanabilirim,” diye devam etti, “benim sende gördüğümü görecekler diye aklım çıkıyor.”

“Sinan,” dedi Neva kalbi tekleyerek “bende gördüğün şey her ne ise sadece sana ait zaten. Çocukluğumdan beri.”

“Ah Neva!” dedi Sinan ona biraz daha sokulurken “sen olmasan burası ile başa çıkamazdım sevgilim.”

“ben hep yanındayım,” Neva yine onun kolları arasında dönüp kocasının yüzüne baktı, “bu cihanda benim payıma hep sen düşüyorsun Sinan.”

“sana çok acı çektirdim değil mi?” diye sordu kocası. Neva onun yüzünü tutup ayaklarının üstünde yükseldi. Kocasının alnından öptüğünde Sinan’ın yüzüne bir tebessüm yayıldı. Sorar gibi ona bakınca Neva “ben benim payıma düşenden razıyım,” diye fısıldadı.

Sinan’ın bakışları değişince utanıp başını göğsüne yasladı. Kocası onun sırtını usulca okşarken gözlerini kapatıp her zamanki gibi ona teslim oldu.

….

Ertesi sabah Sinan sakince kızının yanına gitmek için hazırlanırken “fazla geç kalmam,” dedi karısına. Karısı onun aceleyle yanlış iliklediği düğmelerini düzeltip yanağından öptü.

“biz kendimize yapacak bir şeyler buluruz,” dedi ve ekledi “acele etme, Allah’a emanet ol.

“siz de ruhum,”

Yatağın üstünde onları izleyen Ömer’in yanına gidip başından öptü. Ömer annesini taklit ederek “acele etme,” dedi hemen. Sinan gülüp “tamam etmem delikanlı,” deyince Ömer ona sarılıp yanağından öptü.

“babam,” dedi sevgiyle.

Sinan boğazına bir yumru takılmış gibi yutkunmaya çalıştı ama başaramadı. Onun yerine oğluna sarılıp “gönlümün tesellisi,” diye mırıldandı.

Onları izleyen Neva ise açıkça ağlıyordu. Gözlerini silip “hadi artık git hayatım,” dedi “yoksa Ömer seni bırakmayacak.”

“bırakmasın zaten,” dedi Sinan. Kendini toparlayıp ikisine de el salladı ve odadan çıktı. Otel lobisindeki görevli “taksiniz geldi efendim,” dedi ona. Sinan başını sallayıp onu bekleyen klasik Londra taksilerinden birine bindi.

Mezarlığa doğru giderken kalbi sıkışıp duruyordu. Buraya daha önce bir kez gelmişti. Kimin cenazesiydi hatırlamıyordu bile. Lily’nin büyük halalarından biri olmalıydı. Bir tepede kalan mezarlığa girdiğinde ürperdi. Hristiyan mezarları Müslüman mezarlarına benzemezdi. Burada her şeyin sona erdiğini hissederdiniz. Müslüman mezarlığında ise her şeyin devam etmekte olduğunu…

Ayakları onu doğruca hatırladığı yere götürürken Lily’nin aile mezarlığını tanıdı. Sağ köşede minik bir yer çarptı gözüne. Üstüne kare şeklinde bir taş dikilmişti. Hiçbir sembol yoktu. Sadece kızının adı yazıyordu.

Marianne Kaya Davies

Sinan dizlerinin üstüne çöküp elini taşın üstüne koydu. Titriyordu. Pişmanlık ile titriyordu.

“kızım,” diye fısıldadı, “baban geldi.”

Elini gömleğinin cebine sokup Mary için getirdiği şeyi çıkarttı. Bu Sinan’ın en sevdiği oyuncaklarından biriydi. Küçücük bir kuş figürü vardı üstünde. Bir papağan. Vedalaşmak için gittikleri gün odasında arayıp bulmuştu bunu. Sinan bu oyuncakla oynamayı çok severdi. Hafifçe toprağı eşeleyip oyuncağı gömdü.

“babandan küçük bir hatıra,” dedi “bana- bana ihtiyacın olduğunda yanında olamadığım için beni affet meleğim,”

Gözlerinden yaşlar akarken konuşmaya devam etti, “baban seni hayal kırıklığına uğrattı biliyorum. Ama inan son nefesime kadar bunun pişmanlığını taşıyacağım kalbimde. Güzel gözlerini, gülümsemeni hiç unutmayacağım kızım. Beni affet lütfen.”

Bir müddet daha orada öylece kaldıktan sonra zorlukla ayağa kalkıp onu bekleyen taksiye binip geri döndü. Londra’nın kendine has gri havası ve telaşı akıp gidiyordu caddelerde.

Otel odasına girdiğinde onu Neva karşıladı. Üstündeki kıyafetlerden onların da dışarı çıktığını anlamıştı. Karısı gözlerinin içine bakıp “nasılsın?” diye sordu. Sinan ona sarılıp “iyiyim,” dedi. Kalbinde bir hafiflik hissediyordu.

Neva ise rahatlayarak “çok şükür,” dedi “bundan sonra her şey çok daha güzel olacak inşallah.”

“inşallah.”

Sinan karısı kollarındayken, oğlu yanında onu baba olarak kabul etmişken içten içe yine umut dolduğunu hissetti. Ellerinde hayallerden, sevgiden ve umuttan başka ne vardı ki zaten. İnanmak umut etmekten ibaret değil miydi?

 

SON SÖZ

YILLAR geçip gitmeye devam ederken Nergis’ten sonra Neva da ikinci çocuğunu kucağına aldı. Nergis’in bir oğlu daha olurken Neva’nın ise bir kızı oldu. Kızını kucağına aldığında aklında Arif’in Ömer için istediği o kız kardeş vardı. Sinan ise bambaşka duygularla aldı kızını kucağına ilk kez. Adını Hilal koydular. Annesi dolunay zamanı gelmişti. Kızı da gökyüzünde hilal parlarken doğmuştu. Sinan bu yüzden kızının adını Hilal koydu. Hilal, geniş ailelerinin en küçük üyesi olarak kaldı.

Sinan ve Neva çok zor yollardan geçip birbirlerine gelmişlerdi. Sanki hayatları boyunca attıkları tüm adımlar onları bir araya getirmek için döşenmiş tuğlalardı. Bir bakıma da öyleydi zaten. Ancak şaşırtıcı olan şey birbirlerini bulmadan evvel yaşadıkları hayatın bu konuda onlara en ufak bir ipucu vermemiş olmasıydı.

Birbirlerini karı koca olarak kabul ettikleri o ilk andan itibaren ikisi de içten içe bunun şaşkınlığını yaşamışlardı. Sonrasında birbirlerine kalplerini açtıklarında soğuk ıssız gibi gözüken yuvaları canlanmış, renklenmişti.

Birlikte yaşayarak, yaş alarak geçip gitmişti yıllar ömürlerinden. Dante gibi ortasına geldiklerinde ise ömürlerinin; çocukları büyümüş, saçlarında beyazlar çıkalı çok olmuştu.

Neva, yanında Sinan uzak gözlüklerini takmış bir şeyler okumaya çalışırken ona bakıp “gördün mü bak?” dedi yıllar öncesinden kalan tatlı bir anıyı hatırlayarak “sana başında dırdır etmeyeceğim demiştim,”

Sinan hemen hatırlayıp “dur bakalım hatun,” dedi “daha yaşımız o kadar ilerlemedi. Ben çok sonrası için demiştim onu.”

Neva tam o anda geçip giden zamanı düşündü. Ailesini. Etrafındaki insanları. Onca zaman yazdığı kitaplara verdiği sonları… aslında hiçbir zaman bir son yazmayı başaramamıştı. Sadece kalemine düşen bir son cümleydi her hikayesinin. Her kitap gibi kendi kitapları da akmaya devam edecekti kendi evrenlerinde… yani zihninde!

Etrafındaki insanların hikayeleri de öyle….

Mesela İsmail Kaya yıllar sonra kavuştuğu sevdası, gülü, Ayşe’si ile kalan ömrünü huzur içinde geçirip gidecekti. Zeynep gönlünde hep bir yara olarak kalsa da zamanı yakalamayı başaracak ve iki evladına da çok güzel babalık yapacaktı. Ayşe ise kendi babasının cenazesini uzaktan izleyecek ve kalbinde onu affedecek bir yer bulamayacaktı ömrü boyunca. Babasından kalan mirası hayır kurumlarına bağışlayacak onun harama bulaşmış mülkünü kabul etmeyecekti. Zeynep, babasının tüm karşı çıkmalarına rağmen 23 yaşındayken evlenip yuvasını kuracaktı. Hasan, ismini aldığı o güzel insan gibi kendini İslami ilimlere verecek ancak 35 yaşında gönlünü birine açıp evlenecekti.

İlyas Kaya’nın gönlündeki yangın ise sönecek ama külleri kalacaktı. Karısına bakarken içi hep titreyecek ve onun tarafından sevilmiş olmanın bir lütuf olduğunu asla unutmayacaktı. Leyla’nın hikâyesi ise sert rüzgârlarla başlayıp ılık bir bahar akşamı tadında bitenlerdendi.

Yıllar sonra hiç beklemediği anda ilk sevdası Serhan’la adını bile bilmediği bir caddede karşılaştığını kimse bilmeyecekti mesela. İki yoldaş gözlerinde yaşlarla birbirlerine bakakalsalar da konuşacak çok fazla şey bulamadan yine kaderlerine yazılı olan ayrılığı yaşamaya devam edeceklerdi.

Leyla’nın, annesinin mezarını ziyaret edip “seni affettim anne!” diyebilmesi içinse tam 16 yıl geçip gitmesi gerekecekti. Babasının, uğruna karısını ve iki kızını bırakıp peşinden gittiği kadından olan oğlunu yani kardeşini yıllar sonra arayıp bulacak ancak hiç karşısına çıkmadan uzak bir köşeden bir müddet onu izleyip kendi hayatına geri dönecekti.

Evlatlarını büyütecek ikisini de kendi yollarına uğurlayacak ve günün sonunda yanında kalmayı seçtiği adamın yüzünde hayat bulmaya devam edecekti.

Oğuzhan Kaya ihanetin tadını asla unutmayacaktı ama yoldaşı ve tek gerçek aşkı Nergis ile beraber güvenmenin ve sadakatin tadını da alacak ve kıymetini bilecekti. İki evladı da annesine benzeyecek anneleri gibi tıp okuyup doktor olacaklardı. Yusuf Ali de Kenan da anne babalarına layık evlatlar olacaklardı. Nergis huzurla donattığı yuvasını her zaman koruyacak ve sahip çıkacaktı. Kardeşi Efe’ye de annelik yapacak kendi elleriyle evlendirip yuvasını kuracaktı.

Yıllar sonra kalbinde zerre kadar sevgi olmayan annesi son nefesini verirken ondan helallik istediğinde Nergis tüm kalbiyle ona hakkını helal edecekti. Çünkü kalbinde o kadar sevgi olacaktı ki annesinin orada fazladan yer tutmasını istemeyecekti.

Neslihan Kaya, uğruna kendi sınırlarıyla ve korkularıyla sınandığı aşkı Alparslan’ın yanında yürümekten bir an bile pişman olmayacak onun kehribar rengi gözlerine her baktığında içinde o gençlik aşkının kıvılcımını hissedecekti. İçinde başka çocuk sahibi olamamanın üzüntüsü baki kalsa da tek çocukları İlay’ı özenle büyütecek ve gözlerinde yaşlarla gelin edecekti. İlay ise tam dört tane çocuk doğuracak, Neslihan da içinde kalan kalabalık aile özlemini torunlarıyla tam edecekti.

Sinan Kaya ise keskin bir dönemeçten son anda kurtulan her insan gibi asla unutmayacaktı. Ne olduğunu, ne olabileceğini ve ne olması gerektiğini…

Kalbinde her zaman bir kere bile görüp koklayamadan göçüp giden kızının pişmanlığını taşıyacaktı.

Karısı ile birlikte iki evladını büyütecek ve Neva’nın ona olan derin aşkının kıymetini her zaman bilerek ve aynı şekilde onu sevip sayarak geçip gidecekti bu kervandan.

Hayat her şeye ve herkese rağmen akıp gitmeye devam edecek her gelen kendi hikayesini yaşayacak ve sahneden çekilecekti.

Anlatmaya değer olan şey ise her zaman sevgiden ve sevmekten ibaret olacaktı. Sevilmenin ve sevmenin kıymetini bilenlerle yürünen yol yaşamanın en izzetli şekli olarak kalmaya devam edecekti. Kıyamete değin…

-SON-

 

her zamanki gibi son bir kez minik yıldızı parlatmayı unutmayın ricasıyla başlayacağım ve elbette final hakkındaki düşüncelerinizi benimle paylaşabilir misiniz?

bu süreçte bana güzel yorumlarınızla destek olduğunuz, beni daha çok yazmaya teşvik ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Bunun kıymetini size nasıl anlatabilirim bilmiyorum açıkçası. İyi ki varsınız...

daha güzel günlerde hayallerimizin hayırlısıyla, güzelliklerle, kolaylıkla gerçeğe dönüştüğü günlerde tekrardan bir araya gelmek duasıyla hepiniz Allah'a emanet olun.

Bölüm : 08.01.2026 20:51 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
İçindekiler
RabiaSofi / Sevmeyi Yaşamak / 22. BÖLÜM (FİNAL)
RabiaSofi
Sevmeyi Yaşamak

31.79k Okunma

3.32k Oy

0 Takip
109
Bölümlü Kitap
1. Bölüm2. Bölüm3. Bölüm4. Bölüm5. Bölüm6. Bölüm7. Bölüm8. Bölüm9. Bölüm10. Bölüm11. Bölüm12. Bölüm12. Bölüm 2. Kısım13. Bölüm13. Bölüm 2. Kısım14. Bölüm15. Bölüm16. Bölüm16. Bölüm 2. Kısım17. Bölüm18. Bölüm19. BölümSEVMEYİ SINAMAK (2. KİTAP) NESLİHAN KAYA'NIN HİKAYESİBÖLÜM BİR KISIM İKİBÖLÜM İKİBÖLÜM ÜÇBÖLÜM DÖRTBÖLÜM BEŞBÖLÜM BEŞ KISIM İKİBÖLÜM ALTIBÖLÜM YEDİBÖLÜM SEKİZBÖLÜM DOKUZBÖLÜM ONBÖLÜM ON BİRBÖLÜM ON İKİBÖLÜM ON ÜÇBÖLÜM ON DÖRTBÖLÜM ON BEŞBÖLÜM ON ALTIBÖLÜM ON YEDİBÖLÜM ON SEKİZBÖLÜM ON DOKUZBÖLÜM YİRMİBÖLÜM YİRMİ BİRBÖLÜM YİRMİ İKİSEVMEYİ ALDATMAK (3. KİTAP) OĞUZHAN KAYA'NIN HİKAYESİ 1. BÖLÜM2&3. BÖLÜM4. BÖLÜM5&6. BÖLÜM7. BÖLÜM8. BÖLÜM9. BÖLÜM10. BÖLÜM11. BÖLÜM12. BÖLÜM13. BÖLÜM14. BÖLÜM15. BÖLÜM16. BÖLÜM17. BÖLÜM18. BÖLÜM19&20. BÖLÜM21&22. BÖLÜM23. BÖLÜM24. BÖLÜM25. BÖLÜM26. BÖLÜMSEVMEYİ BEKLEMEK (4. KİTAP) İSMAİL KAYA'NIN HİKAYESİBÖLÜM 2&3BÖLÜM 4BÖLÜM 5BÖLÜM 6BÖLÜM 7BÖLÜM 8BÖLÜM 9BÖLÜM 10 & 11BÖLÜM 12BÖLÜM 13BÖLÜM 14BÖLÜM 15BÖLÜM 16BÖLÜM 17BÖLÜM 18BÖLÜM 19BÖLÜM 20BÖLÜM 21BÖLÜM 22BÖLÜM 23 (final)SEVMEYİ ANLAMAK (5.KİTAP) SİNAN KAYA'NIN HİKAYESİ2. BÖLÜM3&4. BÖLÜM5. BÖLÜM6. BÖLÜM7 & 8. BÖLÜM9. BÖLÜM10. BÖLÜM11. BÖLÜM12. BÖLÜM13. BÖLÜM14. BÖLÜM15. BÖLÜM16. BÖLÜM17. BÖLÜM18. BÖLÜM19. BÖLÜM20. BÖLÜM21. BÖLÜM22. BÖLÜM (FİNAL)
Hikayeyi Paylaş
Loading...