

27. Veda
Sertap Erener| Karbeyaz
🌘
Pes etmek değildi benimkisi kabullenmekti. Yaşanılanları unutmak kolay olmayacağı için kabullenmek basit gibi görünebilirdi fakat öyle değildi. Bunu da tam olarak yaşayarak öğrenmiştim. Kabullenmek yerine düzeltebilecek olduğum şeyleri düzeltmek, yaşamak için dik durmak zorundaydım.
Ben pes etsem o pes etmezdi ki.
O kim?
Benim askerim. Mülhemim, koca cüssesi olup bir o kadar da büyük kalbi olan sevgilim. İşte o benim arkamdaydı. Arkamda duran ikinci erkekti. Atalay… Atalay babamın yerini aratmamak için yaratılmıştı. O beni pembe olmayacak bu dünyada pembe rüyalara sürükleyecek kadar büyülüydü.
Ve şimdi bana imkansızı başardığını söylüyordu.
Bana, bana evimi bana ailemi geri vermişti. Görünüşünün savaşçı, ruhunun zarif bir beyefendi olduğunu bir kez daha anlıyordum. Fakat ben şu an yaşadığımı bile düşünemiyordum. Ya da yaşıyordum ama rüya görüyordum.
Evi aydınlatan ışıklar sanki gözlerimin önündeki karanlık perdeyi de bir anda kaldırmıştı. Bu ışık bana yutkunmak konusunda resmen emir verdi.
“Ayakkabılarını çıkartayım bir tanem.”
Ayakkabılarımı çıkarmama yardımcı olduğunda sanki bu işlemi bile yapamayacak kadar zihnim yerinde değil gibiydi. Ayakkabılarımı çıkardığında kapının pervazına tutunmak zorunda kalmıştım. O da ayakkabılarını çıkarmış olacak ki evin içerisine doğru adımını attı.
“Evine yabancılık çekme yavrum.”
O ev, kapkaranlık kül içindeydi. Şimdi nasıl olur da bu hale gelebilirdi? Aklım almıyordu. Bir daha yutkundum. Elimi pervazdan çektim ve adımlarımı evimde gezdirmeye başladım. Bembeyaz duvarlar, aile fotoğraflarımız, odalar tıpkı eskisi gibiydi. Annemlerin odasına girdiğimde görmekten korktuğun o manzarayla karşılaşmadım. Dolabı açtığımda bomboş bir görüntüyle karşılaşacağım sandım ama o da öyle olmadı.
“Bu kadarını da yapamazsın, bu kadarı da fazla olmaz yani. Nasıl olabilir ki?”
Atalay’a bakmadım ama güldüğünü işittim. “Bazıları zarar görmüş olsa da attırmadım. Yandığı için bazı kısımları kesik ama yıkandı hepsi temiz.”
O böyle söyleyince, içinde tutamadığım o hıçkırığı sessizce serbest bıraktım. Ağlıyordum ama sesim çıkmıyordu, ne tuhaftı. Dolabın karşısında öylece ayakta kalakalırken bedenini arkamda hissettim ve çok geçmeden beni ters çevirerek sıkıca sarıldı. Sıcacık kollara çekilmemle ağlamam daha da şiddetlendi. İnsan, güvendiği yerde rahatlarmış ben de öyle oldum. Kaç dakika sürdü ağlamam ama öyle rahatlıyordum ki hem mutluluktan hem de üzüntüden ağlıyordum. İkisinin birleşimi de öyle aşırı oluyordu ki nasıl bir haldeydim bilmiyordum.
“Atalay.” Diye seslendiğimde ağladığım o göğsünden kendimi geri çektim. Ellerimi yüzünü iki yandan kavrayarak “sen gerçek misin?” Diye sorduğumda gülümsedi.
“Ben de bütün bunlar da gerçek.”
Gerçekti. Hiç olmadığı kadar hem de gerçekti. Rüya olmasın istedim. Rüya olursa nasıl dayanırdım ki? Dayanamazdım. Fakat bunun gerçeğiyle de nasıl kendime gelecektim?
“Ben seni hak edecek ne yaptım?” Dediğimde gözlerim ağlamaktan ağrımaya başlamıştı bile. Hemen de şişen bir göz tipim olduğu için bu ağrı gittikçe artıyordu. Göz yaşlarım akmayı durdursa da hala dolu doluydu.
Alnıma dudaklarını değdirdiğinde “Asıl ben seni hak edecek ne yaptım?” Diye sordu.
Sen huzuru bulduğum, gözlerinin büyüsüne kapıldığım… Biz birbirimize yazılmış ve birbirine merhem olan o iki insanız. Hep varmışsın gibi hissettiğim o evin içerisindeki en sevdiğim birisi gibisin. Şimdi ise en sevdiğim evde en sevdiğim kişiyleydim.
“Şimdi ne yapmak istersin yavrum?”
Aniden sorulan bu soru beni kendime getirmişti. Şimdi ne yapacaktım? Bildiğim tek şey vardı ki buradan ayrılmak istemiyordum. Evimi özlemiştim.
“Burda kalmak istiyorum.”
Tek tek yanağıma, alnıma ve saçlarımın arasına dudaklarını değdirdiğinde dudakları saçlarımın arasındayken mırıldandı. “Sen ne istiyorsan onu yapalım güzelim, ne dilersen söyle onu yapalım.”
“Sadece burada kalmak istiyorum.”
Atalay’ın ağzından
Yusuf suresinde diyor ki: ”Her imtihan sonunda mutlaka bir mükafat vardır; tüm mesele sabır ve tahammüledir.”
Firuze de bu imtihandan sabırla, güçlü ve dindik bir şekilde çıkmıştı. Bu duruşu sayesinde de ona bu hediyeyi vermeme yol açan Allah’a büyük bir minnet borçluydum. Şimdi ise Firuze’nin güler yüzünü görmek için kırk takla atıyordum. Neşesi solup gitmişti, ben de öylece düzelmesini bekleyemezdim. Ki öylece de düzelmezdi.
Bu evi baştan düzeltmek için çabaladım. Eskisi olsun diye hafızamı yokladım yeri geldi arkadaşından yardım aldım. Ama buraya kadar bazen yakından bazense uzaktan işlerimi hallettim. Başarmıştım, eskisi kadar manevi bir ruha sahip olmayabilirdi ama maddi olarak yerine getirmiştim.
Burda kalmak istiyorsa burada kalırdık, o ne isterse onu yapardık.
“Evi incele yavrum sen, ben de bu sırada yemek sipariş edeyim. Ne istersin?”
Bakışları kısa süreli bana döndü. “Fark etmez.”
Yemek ayırt etmediğini biliyordum. Ama yine de ortaya karışık bir şeyler sipariş etiğimde telefonu kapadım. Balkona çıkarak bir dal sigara yaktığımda çok geçmeden Firuze’nin bana seslendiğini işittim.
“Atalay?”
Sigarayı balkon masasındaki küllüğe bastırarak söndürdüm. “Balkondayım yavrum.”
Usul usul adımlarla yanıma kadar geldiğinde hiçbir şey demden kollarını belime sardı. Acaba içinde hangi duygularla başa çıkıyordu? Söyleyemediği şeyler mi vardı? O bu halde olunca sanki bütün moralim alt üst oluyordu. İçim yanıyordu, ağladığında.
“Ne oldu bir tanem?”
Omuz silker gibi oldu. “Sadece sarılmak istedim.”
O böyle söyleyince gülümsedim. “Hiç bırakma o zaman yavrum, işime gelir.” Söylediklerimin ardından güldüğünde sonunda yüzünün gülmesi bütün bedenimi rahatlatmıştı. Zil çaldığında geri çekilmek zorunda kalmıştık. Kapıya doğru ilerleyerek siparişi aldığımda yemeği balkonda yemeye karar vermiştik.
Ben paketleri açarken o da dolaptan bardakları almaya gitmişti. Eve ihtiyaç gerektiren her şeyi almıştım. Belki özel bir mutfak eşyası olabilirdi ama onları da geri getirebilecek kadar elimde efsane bir güç yoktu. Yapabildiğim kadarını yapmıştım ve bu onu yeterince mutlu etmişti.
“Atalay başımdan bir sürü şey geçti, bu aralar mutsuzdum. Peki ya şimdi neden bu kadar huzurlu hissediyorum? Sen bunu nasıl başarıyorsun? Kötülerin yerine iyilerini, siyahın yerine beyazı nasıl getirebiliyorsun?”
Yemeğin sonuna yaklaştığımızda aniden bunları söylemesiyle boğazımdaki lokmayı zorlukla yuttum. Peçete yardımıyla dudaklarımı sildiğimde o öylece masaya bakıyordu. Bana bakmaması hoşuma gitmezken parmağımla çenesinden tutarak bakışlarını bana doğru çektim.
“Günler öncesinde de mutsuz ediyordum.” Dediğimde bu gerçekle kendime yine psikolojik olarak baskı yaptım. Yapmam da gerekiyordu çünkü bir daha onu üzmemek için böyle olması gerekiyordu. Sözlerimin ardından bu sefer donup kalan o oldu. Fakat çok da uzun sürmedi.
Oturduğu yerden kalktığında ne yapacak diye meraklı gözlerle baktığımda kucağıma oturmasını beklemiyordum.
“Hep mutlu olamam. Beni üzecek şeyler elbet olacak, seni üzecek şeyler de. Fakat biz bir yolunu bularak bunları telafi etmeliyiz. Çaba bu durumlarda en önemli şey. Çabalamak bile bazı şeyleri iyi etmeye yeter. Şimdiye bak, ben mutluyum.”
Bu kelimelerin her biri sanki içimi rahatlatmak için söyleniyor gibiydi. Sanki değil öyleydi. Fakat yaptığım hataya rağmen beni düşünmesi kendime olan nefretimi daha da arttırıyordu. Naif kalbi sayesinde onu içime katasım geliyordu. Tam da kucağımdayken bunu yapabilirdim belki.
“Böyle tatlı tatlı konuşursan, indirmem kucağımdan haberin olsun.”
Omuzlarını sikti. Şu anda tam bir çocukken “indirme.” Dedi. O böyle söyleyince bana da uymak düşerdi. Sanki tam tersini söylese bırakacaktım. Yarım kalan yemeği de böylelikle o kucağımdayken tamamlamıştık.
Boşalan paketleri çöpe attıktan sonra masadaki kırıntıları ıslak mendil yardımıyla silmişti.
“Dışarı çıkmıyoruz sanırım yavrum, ne yapmak istersin?”
Heyecanla birden atıldı. “Film izleyelim mi? Geçenlerde sosyal medyada dolaşırken bir dram filmini gözüme kestirdim.”
“Olur yavrum. Ben o zaman filmi ayarlıyorum.”
“Ben de üzerimize bir şeyler alayım.”
İkimiz de mutfaktan çıktıktan sonra ben salona ilerledim. Firuze filmin adını odadan bağırarak söyledikten sonra internet üzerinden ayarlamıştım. Firuze de elinde iki yastık ve ince battaniyeyle odaya giriş yapmıştı. Elindekilerle yüzü görünmezken bu haliyle gülümsedim.
“Koltuğun puflarını kaldırayım yavrum.” Dediğimde koltuğun üzerine elindekileri bıraktı.
Kaşlarını çatarak “neden?” Diye sordu.
“Kucağımda yatmak istediğini bu kadar belli etme yavrum.” Dediğimde ise ilk başta anlamadı. Daha sonra bakışları bir koltuğa bir bana kaydığında başını eğerek koltuğa uzandı.
Utanmış mıydı o?
Ben de ses etmedim. O başlıklı olan kısma geçtiğinde ben de halıya bakan tarafa geçmiştim. Arkamıza yaslandığımızda öylece durduğunu fark ederek onu kendime doğru çektim. Filmi başlattığımda başı göğsüme yaslanmıştı.
Film başladı. İlerledi, ilerledi ve gözüm dalıp gittiğinde anladım ki bu an benim hayatımdan çok farklıydı. Ben genellikle görevde olan görev dışında da eve giderek sigara içip yatan bir adamdım. Yaptığım bir aktivite -arkadaşlarla takılmak- dışında bir artım yoktu. Şimdi bakıyordum da hayatıma giten bu kadınla basit şeylerim bile değişime uğramıştı. Bundan rahatsız mıydım? Asla.
Başıma gelen en iyi şey bu kadındı. Firuze benim yaşamak için savaştığım ikinci şey olmuştu. Vatanımdan sonra savaştığım ikinci şey.
Sessizlik hakim olduğunda bakışlarım Firuzeye kaydı. Film boyunca olan şeyleri yorumladığı için sürekli konuşmuştu. Konuşmayınca şüphelendiğim için baktım ve gözlerinin kapalı olduğunu gördüm. Uyumuştu benim meleğim. Öyle güzeldi ki ilk başta dokunmaya kıyamadım. Fakat daha sonra burada uyuyakalsa beli ağrır belki diye kucaklayarak odasına götürdüm. Sabah kendi odasında uyanmak ona iyi hissettirecekti.
Yatağın içine minik bedenini bıraktığımda ufacık bir bebek misali kıvrandı. Yatak çift kişilikti. Eskisinden tek farklı olan sanırım buydu. Burdan da kendime birazcık çıkarım yapmıştım. Bunu fırsat bilerek usulca yanına uzandım. Komidinin üzerinde bulunan gece lambasını yaktığımda odayı lacivert renginde ışık aldı.
Firuze bedenime yanaşarak uykusuna kaldığı yerden devam ettiğinde kollarımı beline sararak burada olduğumu hissettirdim. O uyudu, bende onu sadece izlemekle kaldım. Uyurken öyle huzurluydu ki bu hali onu iyice tatlı bir hale getiriyordu. Tatlı olunca da öpesim geliyordu. Fakat uyuyordu, kıyamazdım.
Sadece kokusunu içime çekmekle yetindim. Bir ara bu istek öyle artmıştı ki saçlarının arasına dudaklarını değdirdim, parmaklarım usulca saçlarında gezinmişti. Kokusunu içime çekmeyi özlemiştim, bu gece derin bir uyku çekmek istiyordum. Onun kokusuyla…
“Sevgilim? Öğlen oldu yalnız, kalkacak mısın?”
Duyduğum sesle göz kapaklarım aralandığında ilk gördüğüm şey kahve gözleri oldu. Parlak harelerle bana bakarken görüntüm daha da netleşti. Aşağıdan aşağıdan bana bakıyordu. Sebebi ise ona sıkıca sarılmış olmamdı. Ne ara bu konuma gelmiştik?
“Günaydın yavrum.” Dedim boğuk sesimle.
Tatlı tatlı “günaydın.” Dedi. Ellerini göğsüme koyarak doğruldu. Bu yakın mesafede durması hoşuma gidiyordu. Dayanamayarak dudaklarına dudaklarımı kısa süreli değdirdim. Şaşırdı. Şaşırırken bile güzeldi.
“Şey acıktım ben.”
Acıkmıştır kesinlikle ama şu anda söylemek istediği cümle bu değildi biliyordum. Kaçmak ister gibi olduğunda kollarımdan dolayı tabi ki de milim kımıldamadı. Kımıldayamayınca daha da utandı ve bu durum çok hoşuma gitti. Elleri bir suçlu gibi göğsümün üzerinde birleştiğinde belinden kavrayarak kendime iyice çektim. Bir nefes kadar uzağımdaydı. Hep böyle olsun istedim, bencilce.
Birbirimize baktık, gözleri gözlerimden bir an olsun çekilmedi. Çekmedim. Ta ki odada kısık sesli bir bildirim sesi duyulduğunda Firuze’nin bütün odağı kaydı ve ben o başka yere dikkat kesildiği için kaşlarımı çattım. Bakışlarım sesin geldiği yöne doğru kaydığında bunu fırsat bilerek boşluğumdan faydalandı ve kollarımın arasından kaçtı. Kimse o bir posta da ona sövdüm.
Firuze telefona bakarken bir süre parmakları klavyenin üzerinde kımıldadı. Daha sonra telefonu komodinin üzerine koyarak geri sırtını yatağın başlığına yasladı. Ben kim? Diye sormadan o beni yanıtladı.
“İş yerinden arıyorlar, bugün yoğunluk olacakmış. O yüzden de öğlen gitmem gerekiyor.”
Şu iş… Firuze o mekana her gittiğinde onu iki katı daha fazla merak ediyordum. O hangi işte çalışırsa çalışsın benim aklım hep onda kalacaktı. İnsanların nasıl birisi olduğunu öğrenince güven sorunu denen namert ortaya çıkıyordu. Çalıştığı yere gidip gelen bazı insan tiplerini biliyordum. Aslında o tipler her yerdeydi ama yine de içimi kemiren bir şeyler oluyordu.
“Dışarıda kahvaltı yapalım o zaman. Sonra bırakırım.”
Sadece başını sallamakla yetinmedi. “Olur.”
“Bi öpeyim mi o zaman yavrum.” Dediğimde ise gülümsedi. Omuzlarını silkerek nazlı bir edayla “öp.” Dedi. Harfi öyle bir uzattı ki içim gitti.
Dudaklarına doğru yaklaştığımda ikinizin dudağı arasında oluşan o sıcaklık daha büyük bir sıcaklıkla harlandı. Günlerin özlemiyle dudakları dudaklarımla kavuştu. Yumuşak ve dolgun dudaklarının hissi öyle güzeldi ki ayrılmak da epey zor olacaktı. Onu öperken bile neden ayrılacak dudaklarından kopacak olmamı bile düşünüyordum?
Parmaklarım çenesine ulaşmış onu biraz daha çekerken onun elleri ise göğsümün üzerine öylece duruyordu. Birkaç kez tırnaklarının varlığını hissetsem de sinek ısırığı kadar ufaktı. Önemsemedim, kokusunu solurken nasıl olurdu da kendimde olabilirdim.
Geri çekildiğimde derin bir nefesi içine çektiğini işittim. Hala gözleri açılmamıştı. Yeni doğmuş bir bebek kadar masumdu. Tatlıydı. Dokunmaya bile kıyamamak sözümün ta kendisiydi. Hem kıyamamak hem de dokunmak istemek…
“Hadi daha fazla şey yapmayalım, şey yani çıkalım artık.” Utanmış mıydı o? Evet evet utanmıştı.
“Ne şey?” Dedim uzatarak. Gülümsediğimde Onun böyle utanıp çekilmesi daha da hoşuma gittiği için uğraşmak da istiyordum.
“Atalay.” Dedi isyan eder gibi adımı söyleyerek. Ölüp bitiyordum bu ses tonuna. Sahi, onun her şeyine hayran, aşıktım. Böyle bir kadına sahip olacak kadar da şanslı. Ve onu asla bırakmayacak kadar da kararlıydım. Bir nefes kadar bile uzağımda olsun istemiyordum.
“Kalk be artık adam, acıktım ben.”
O böyle söyleyince el mecbur kalkmak zorunda kaldım. Ellerim bedeninden uzaklaştığında esneyerek yataktan kalktı ve banyoya doğru ilerledi.
Ben üzerimi değiştirirken o da kıyafetlerini alarak tekrar banyoya geçmişti. Hala benden utanması hoşuma gidiyordu. Gözlerini kaçırdığında küçük bir kız çocuğu halime bürünüyor, onu doyasıya içime katmak istiyordum.
Üzerimizi değiştirip, ben arabanın anahtarını o da çantasını aldığında, iş yerine yakın güzel bir mekanda kahvaltımızı yaptık. Ordan ona ile bıraktıktan sonra ben de işlerim olduğu için onları halletmek için tekrardan yola koyulmuştum.
…
Firuze’nin ağzından
2 gün sonra.
Bugün Atalay’ın doğum günüydü. Bugün onun için yoğun bir gün olduğunu biliyordum. Bu yüzden hazırlığımı rahat rahat yaptım. Onun evine gelmiş ve ilk olarak pastayı yaptıktan sonra dolaba kaldırmıştım. El emeği bir şey olsun istediğim için kendim yapmaya karar vermiştim ve başarmıştım da.
Üzerinde iyi ki doğdun sevgilim yazılı, bembeyaz bir pasta yapmıştım.
Hayatımda ilk defa bu şekilde pasta yapmama rağmen elimdeki malzemelerle bunu başarabilmiştim. Akşam yemeği için de bir şeyler hazırladığımda saat epey ilerlemiş ve akşam olmaya başlamıştı. Beyaz renkte uzun bir elbise, saçlarını açık bırakmıştım. Hafif bir makyaj yaptıktan sonra artık hazır durumdaydım. Arada ağzını yoklamak için de nerdesin? falan yazmış gelmek üzere olduğunu öğrenmiştim.
Masayı çok da abartılı olmayacak bir şekilde süslemiştim. Yani eksik hiçbir şey yoktu. Her şey hazırdı, hazırdım.
Onunla kutlayacağım ilk doğum günüydü ve çok heyecanlıydım. Acaba bugün doğum günü olduğu için hazırlık yaptığımı anlamış mıydı? Ya da bir şeyler yapacağımı düşünüyor muydu?
O anda düşüncelerimden sıyrılmamı sağlayan zil sesiyle kalbim gerim gerim gerildi. Heyecanlı bir şekilde kapıya doğru ilerlediğimde kapıyı açmamla karşımda belirdi.
Elinde beyaz laleler…
Ben onu mutlu etmeye çalışırken o da beni mutlu ediyordu. Bir çiçekle bile mutlu olan o kızlar sınıfındandım. Ama ne yapayım, çiçekler bu hayattaki en güzel şeylerdi.
“Hoşgeldin sevgilim.” Dediğimde bakışları baştan aşağıya bedenimi süzdü. Gözleri zaten parlaktı daha da parlamıştı. Benimkiler ise ona zaten hep böyle ışıldıyordu
“Bebeğim ben bir şey mi kaçırdım.”
Gülümsedim. Unutmuştu demek.
“Bugün doğum günün sevgilim.” Dediğimde şaşırdığını iliklerime kadar hissettim. Elinden çiçekleri aldığımda ardımızdan kapıyı örttü. “Hadi aşkım ellerini yıkadıktan sonra aşağı gel.” Sözlerimden sonra hafif duraksar gibi olsa lafımı ikiletmeden merdivenlerden süzüldü.
Ben de bu sırada pastayı masaya çıkarmış ve mumlarını yakmıştım. Işıkları da söndürdüğümde sadece yemek masasının yanındaki loş ışıklar açık kalmıştı. Ortam aydınlık olsa da doğum günü havası verebilmiştim. Masanın üzerindeki mumlar ise romantiklik katıyordu, bence.
Masanın üzerine oturarak beklemeye başladım ve çok geç gelmeden merdivenlerden uzun boylu bedenini görebildim. Heyecanım biraz da olsa onu görünce azalmıştı. Fakat hala vardı.
“Bebeğim sen ne yaptın böyle?”
Omuzlarımı silktim. “Hiç.” Dedim i harfini uzatarak. Adımlayarak yanıma yanaştı ve elleri belimi buldu. “Sadece yanımda olsan yeterdi yavrum.”
Yanımda olsan yeterdi. Cidden de aşık olunca sadece o olsun yetiyordu. Aşk ne garip bir şeydi, ondan başka bir şey istememek gibi huylar bedenimize hızla aşılanmıştı. Bu durumdan memnundum, lafım yoktu.
“İlk doğum günün özel bir şey olsun istedim.” Dediğimde içimden diğer doğum günlerinin de böyle olacağını biliyordum. Ben buydum. Özel günlere önem verirdim, hatta daha küçük yaşlarımdan beridir. Annem ve babam hiçbir doğum günümü eksik etmemişti, bu yüzden pastanın üzerindeki mumları hep hevesle söndüren o kız çocuğu olacaktım.
Sevgilimin de öyle olmasını istiyordum.
“Birlikte o zaman.”
Masanın üzerindeki bedenimi, ellerini belime koyarak indirdiğinde arkama geçti. İkimiz de pastaya doğru eğildiğimizde gözlerini kapadım ve dileğimi diledim. Lütfen beni hiç bırakmasın.
Mumlar söndü. Kokusu burnuma kısa süreli doluştu. “Pastayla fotoğrafını çekebilir miyim?”
Kaşları çatıldı. “Sensiz ne yapayım bir tanem fotoğrafı?”
Gülümsedim. “O zaman bunu da beraber.” Bir sözümden sonra bir sürü fotoğraf çektim. Galerim zaten onunla çekildiğimiz fotoğraflarla dolmaya başlamıştı. Fotoğraflara sürekli bakmak iyi hissettiriyordu.
Pastayı bir kenara kaldırmış yemeğe geçtiğimizde bugün hakkında konuşmaya başladık. “Kaç gündür bugünü planlamaya çalışıyorum. İstediğim gibi gittiği için çok mutluyum.”
“Hiç de belli etmedin.” Dediğinde yan gözlerle bana baktı.
“Eh bu da benim sırrım.” Derken gülümsemeye başlamıştı bile.
“Bebeğim ellerine sağlık, her şey için teşekkür ederim.”
“Aa daha pastanı yemedin.” Dediğimde tatması için hemen bir tane dilim kestim. Yan yana oturmuştuk ama bu sefer kendi yerime oturmak yerine onun kucağını tercih ettiğimde ilk başta anlamadı. Daha sonra ellerimi omuzlarına koyarak yan bir şekilde oturdum ve ellerimin arasına tabağı aldım.
Bakışları üzerimdeydi. Hep. Yanımda yokken bile o hep vardı. Onun nefesi, sesi, yüzü… Gözlerimi kapattığımda onun yüzünü görüyor ve ezberlediğim her bir telini düşünebiliyordum. Ya gözlerimi kapattığımda onu görmezsem? Ya bir gün sesimi unutursam, ya. Ya ezberlediğim yüzü değişirse…
Dalıp gittim gözlerine. Onun da daldığını bilmeden.
“Sen beni hiç bırakmayacaksın değil mi?”
Yutkundu. Nedense o yutkunuşta bir çok neden yatıyor gibiydi. Ağırlık varmış da kurtulamıyormuş gibi tekrardan yutkunduğunda parmaklarım farkında olmadan ademelmasına dokundu. Dayanamadım, eğildim ve o yumruyu öptüm. Orayı sevdiğimi biliyormuş gibi tekrardan yutkundu.
Düşüncelerimden dolayı gülümseyemdim bile. Bunu fark etmiş gibi dudaklarını araladı. Nefesi nefesime çarptı. “Seni isteyerek hiç bırakmayacağım.”
Atılıp soru soracağım vakitte benden önce davrandı. “Hani benim pastam?” Diye sorduğunda bütün düşüncelerim 180 derece döndü. Çatalı dudaklarına doğru uzattım ve tatması için bekledim. Kocaman gözlerle yemesini bekledim ve hafif yüzünü buruşturdu.
“Bebeğim bal dudaklarının da bu pastada emeği var mı?”
Rahatladım. Beğenmişti. Başımı olumsuz anlamda salladım. “Hayır ama olabilir istiyorsan.”
Duraksadı. Çok düşünmedim ve dudaklarına kapandım. Düşünürsem eğer utanırdım ve cesaret edemezdim. Bugün cesaretle sarmalanmış iplerimi elime almıştım. Geri adım atmak istemiyordum. Bugün ona büyük bir adımla yaklaşmak istiyordum.
Bu duraksaması o kadar kısa sürdü ki dudaklarıma eşlik etmesiyle kalbim kıpır kıpır oldu ve yerinden ayrılmak istercesine çevresini zorladı. Ona yardım etmek çok isterdim ama aklım yerinde değildi. Yerinde miydi yoksa?
Ellerim aramızda kalan tabağı zorlukla arkamdaki masaya koyabildi. Boşta kalan ellerim vakit kaybeden omuzlarını bularak ordan boynuna ulaştı. Traşlı saçları yüzünden çok saçı olmasa da olduğu kadarıyla parmaklarıma değen saçlarını çekmeye çalıştım. Bunu isteyerek değil de farkında olmadan yapsam da ikimizin de hoşuna gidiyordu, biliyorum.
Öptü, öptüm.
Bu öpüş nefessiz kalıp zorlanmaya başladığımda son buldu. Gözlerini açtığında kısık bir şekilde bakması tıpkı benim gözlerim gibiydi. Ondan deli gibi etkileniyordum. Ve bu etki de vücudun birçok yerine yansıyordu.
“Benden istediğin bir şey var mı yavrum?” Diye sorduğunda bu sefer yutkunma sırası bana geçmiş gibiydi. Bekledim bi süre gözlerine bakmaya devam ettim. Gözlerinde yaşar, gözlerinde ölürdüm. Öğle bakıyordu bana. Nefesimiz öyle sıktı ki senkronize bir şekilde hareket eder olmuştu. Ellerim boynunda yuva yapmış, bedenim yanmaktan kül olmaya hazır görünmeye başlamıştı.
İşte o an dudaklarım aralandı. “Sensin.” Dediğimde gözlerinden geçip giden -sözde geçip giden- yangını gördüm. O yangın sadece gözde değildi biliyordum, kendimden.
“Yavrum sen istediğin zamanda bu olacak.”
Kaşlarım çatılır gibi oldu. “Evet öyle, ben de istediğim söylüyorum.”
Hiçbir zaman bunun imâsını yapmasa da bana saygı duyduğunu biliyordum. Hiç bu konudan da zorlamamıştı zaten zorlasa onu yanımda tutmazdım. Fakat o bu konuda kesinlikle emin olmamı ister gibi duruyordu. Ama ben emindim. Hislerimin de farkındaydım. Ayrıca bazı şeylerin de olgunluğundaydım.
“Ciddi misin Firuze?”
Yutkunarak başımı onaylar anlamda salladım. “Evet.”
Elleri yüzümü bularak iki yanımdan sardığında parmakları tenimi okşadı. İçli içli baktı. Bakışlarında bugün bir gariplik vardı ama neydi bilmiyordum. Olsun dedim, bunun sebebini sorardım.
Evet dememle o yangının fitilini ateşledim. Aramızda hiç ateş yokmuş gibi daha da harladım. Bedenimizi o ısrarla birbirine çeken bağın iplerini keserek serbest bıraktım. Artık aramızda hiç mesafe yoktu. Kanıtlamak ister gibi kucağındaki bedenimle ayağa kalktığında merdivenlerden çıkmaya başladı. Karanlıkta ilerledi, ilerledi ve en sonunda odasında -odamızda- durduğunda kapıyı açtıktan sonra ardımızdan kapattı.
Bir şeye doğru ilerledi, bunu odayı aydınlatan lambadan saçan ışık sayesinde neye doğru ilerlediğini anladım. Bedenim yatakla buluştuğunda ilk defa karşısında üşür gibi oldum. Aslında evin sıcaklığı da iyiydi. Şimdi bedenimi esir alan titremenin sebebi neydi?
Saten örtünü üzerinde yer edinen bedenimin üzerine bir gölge gibi yerleştiğinde dudakları dudaklarımı buldu. Öptü, son kez öpercesine kana kana içtim dudaklarını. Şifa olmak ister gibi sevdi beni. Parmakları bedenimi keşfederken ben sadece kendimden uzaklaşan ruhumla ona bakmakla yetiniyordum. Çok da uzun olmayan saçlarını sevdim. Kaç gündür uzun olan saçları kısa, sakalları gitmişti.
Parmakları omuzlarımdaki askılıkları bularak aşağıya indirdiğinde vakit kaybetmeden bedenimden kumaş sıyrılıp gitti. Sadece alt çamaşırımla karşısındaydım. Elleri o noktayı bulduğunda hissettirdim dolulukla gözlerim kapandı. O dokunmaya devam etti bense kendimden geçmeye. Bu geçe kaç defa kendimden geçmiştim bilmiyorum ama bedenimin bedenime ait olduğu an üşümeye bıraktığım an olmuştu.
Artık aynı bedende birleşmiştik.
Acıyla gözlerimde ger edinen doluluğu gitmesini beklemiş, teselli etmiş. Güzel iltifatlarla yumuşatmıştı. Bu gece onun bedeninde kaybolmuştum. İlk başta soğuktan üşür gibi titreyen bedenim sıcaktan terler hale gelmişti.
O kocaman bedeniyle küçük bedenime bedenime uygun şekilde davranmış, kendisinin ne durumda olduğu hakkında farkında olmuştu. İçim acayip bir hisse bürünmüş öylece onu seyretmeye başlarken elleri belimde varlığını belli ediyordu. Bu gece saatlerce birbirimizi seyrettik. Uykum gelmeden önce son kez fısıldadım.
“Doğum günün kutlu olsun sevgilim.”
…
Kulağıma çarpan telefonun zil sesiyle kendime gelmeye başladığımda kaşlarım çatıldı. Aldırmadım. Fakat bir süre sonra susadığım için gözledim tekrardan aralandı ve doğrulmamla elimi sağ tarafa atmam bir oldu. Elim boşta kaldı.
Kaşlarım olduğundan kat ve kat çatıldı. “Atalay?” Diye seslendiğimde bir cevap alamamla yataktan kalktım. Nereye gitmişti acaba? Uykusu mu kaçmıştı?
Dudaklarımı yalayarak çıplak ayakla ışığa doğru ilerledim ve yanan ışıkla gözlerim acıdı. Gözlerim etrafta gezinirken yanı zamanda da ses var mı diye de kulaklarımı sonuna kadar açmıştım. Banyoya doğru ilerleyeceğim vakitte giyinme dolabında gördüğüm şeyle dönüp kaldım. Dolaba birkaç adım mesafede olsam bile onun ne olduğunu anladım.
Kalbim hızla çarpmaya başladığında çıplak bedenim üşüdü, hem de çok.
Korka korka ilerledim. Kötü düşünceleri aklımdan def etmeye çalıştım ama gördüklerimle kanım dondu. Ölüyorum sandım, tekrardan.
Gelememeyi sana anlatamam ama anla. Gözüm değil. Gönlüm, aklım, fikrim, zikrim kaldı. Beklemek seni, gitmek beni yordu. Özür dilerim. Arafta bir yolda, sana hasret kaldım.
O, o gitmişti.
BÖLÜM SONU
Sezon finali...
Tahminlerinizi, beğenilerinizi yorumlarda bekliyorum. Sağlıcakla kalın ve yeni bölümün ağırlığına hazır olun 💗💗
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |