13. Bölüm

XII - EFSA HATUN

Rumeysa Doğan
rumeysadoganm

Sencer değişik bir adamdı, ilk başta çözememiştim kendisini. Şimdi ise onu çok daha iyi anlıyor ve tanıyordum. Sencer, sessizliğinin içindeki fırtınaydı aslında. O fırtınasına binlerce anlam yükleyebilirdim. Bunun için artık çaba sarf etmeme gerek yoktu.

Arkadan karnıma doğru sarılmış kollarla irkildim. Sencer’in dudakları omzuma değdiğinde sırtımı göğsüne yasladım. Evin etrafı boş arazi olduğu için başımdaki örtüyü çıkarıp burnunu saçlarıma sürttü. Saçlarımı yan tarafıma çekerek çenesini omzuma dayadı. Beraber güneşin doğuşunu izlemek hayal edemeyeceğim kadar güzeldi. Yüzümü yan tarafıma çevirdiğimde yüzünün yüzüme değmesi büyülü bir ortama zemin hazırlıyordu. Böyle bekledim, ayrılmak istemedim yakınından. Zamanın acımasızlığına mahal vermemek, hissetmeyi en güzel biçimde karşılamak istedim.

“Kokun öyle güzel ki, hiçbir çiçeği bu kokuda tasvir edemem.” Sözlerinde yatan kelimelerle heyecanlandım. Güneş sanki kalbime doğdu. Sıcacık oldu, bazen de eridi. Ardı sıra öptü saç diplerimden. Sanki yıllarca görüşmemiş bir çift sevgiliydik. Öyle güzel gösteriyordu ki sevgisini, kışın ortasında kalmış ardından sıcacık bir yuvaya sahip olmuş gibi ısıtıyordu yüreğimi.

“Sana alışmaktan korkuyorum.” Ardından hırıltılı bir gülümseme ile, “Zaten alıştım,” dedim. “Korkuyorum sadece.” Sencer, kollarını bedenimden çekip bileğimden nahifçe tutarak kendine çevirdi. Yüzümü kaplayan perçemlerimi kulağımın arkasına sıkıştırıp yüzümü ellerinin arasına alarak bana derince baktı. Gözleri kocaman endişenin kıvılcımını meydana çıkarmıştı. Gözbebekleri titredi.

“Haklısın, sanırım bu konuda ben de senden farklı değilim.” En hassas çizgimiz buydu. Bazen kapımızı çalan bu korkuyu hep misafir edecektik. Ben kaybı ilk babamda tatmıştım, şimdi ise kaybetmekten korktuğum bir adam daha eklenmişti hayatıma. Elleri yavaşça yüzümden uzaklaştı. Başörtümü başıma çekip, “Biraz yürüyelim mi?” dedi. Onaylarcasına başımı salladığımda balkondan çıktık. Hâlâ böyle bir güzelliğin içinde olduğuma inanamıyordum. Rüya olmasından korkuyordum. Sabrın sonu hep güzellikle doludur derdi babam. Şimdi babamın sözünün hayatıma uyarlanmasını izliyordum. Acının içine düşen mutluluğa sığınıyordum.

Üzerimizi giyindikten sonra evden çıktık. Sencer kendi atını ben de kendi atımı aldım. Biraz ileride yürüme yerleri vardı, oraya gidecektik.

“Yarış yapalım mı?” Sencer’in sorusu ile hafiften dudağımın kenarını kıvırdım. Yandan bakış atıp, “Yenilmek istiyorsun sanırım,” dedim. Kaşlarını şaşkınlıkla havaya kaldırıp, “Bence bu kadar emin olma,” dedi.

“O zaman görelim kim daha iyi.” Elini havaya kaldırıp, “Vira bismillah,” diyerek atını hızlı koşuşa geçirdi.

“Hey! Hazırlıksız yakaladın.” Ben de atımı koşuşa geçirirken çoktan yanında yerini aldık. Bana bakıp, “Hadi hadi, mızmızlanma,” diyerek güldü. Gözlerimi kısıp, “Hiç de bile,” dedim. “Ben mızmızlanmam hiçbir zaman.”

Önümüze dönüp ciddiyetle yarışa odaklanmıştık ve hâlâ yan yanaydık. Elini uzattığında ben de elimi uzattım. Parmak uçlarımız birbirine dokundu. Epey eğlenceliydi yarış ve ben şimdiden bu andan zevk alıyordum. En son babamla annemin yarışlarına şahit olmuştum ama şimdi Sencer’le ben yarışıyordum. Bir dejavu gibi gerçekleşen olayda roller aynı olsa da karakterler farklıydı. Çok geçmeden ben ileriye geçmişken Sencer çok az mesafede arkamdaydı. Zaferi elime alışımla biraz hava atabilirdim. Gideceğimiz yere geldik. Atımı bir köşede durdurup hızla üzerinden indim. Sencer de aynı şekilde inip yanıma geldi. Kazanmanın verdiği gurur ile “Tebrik sözcüklerini duymak istiyorum,” dedim. Yanıma gelip, elim tutup öptü.

“Tebrik ederim hanımefendi.” Önünde diz kırıp düzelerek, “Teşekkür ederim beyefendi,” dedim. Beraber ileride duran ormanlık yola saptık. Oldukça güzel bir görünüme sahip olan ormanlık şimdiden baharını önümüze sermişti. Bu mevsimi seviyordum.

Sencer, elimi tuttuğunda dip dibeydik. Hayal kurmakla yaşamak arasında çok fark varmış meğer. Hayal değildi bu yaşadıklarım. Hayatımın ortasına düşmüş bir cemreydi. Ben kendi iç savaşımı verirken çetin bir mücadele yaşamıştım. Sencer ise bu savaşıma ortak olup hayatımı bahar bahçeye çevirmişti.

“Sencer,” dedim değişik bir ses tonu ile.

“Söyle ay yüzlüm.” Bana hep ismimin anlamıyla cevap vermesi oldukça hoşuma gidiyordu. Kollarını açtığında kollarının arasına girdim.

“O gün benimle evlenme düşüncesi seni üzmüş müydü?” Sencer, bir an duraksadı. Korkuyla yüzüne baktığımda ne düşündüğünü merak ettim. “Hayır,” dedi çok düşünmeden. “Biliyor musun? Ben seni o gece ilk gördüğüm gün sevdim. Gökyüzünü gözlerime serdiğin zaman işte o gözlerinde zaten ben kaybolmuştum.” Gülümsedim.

“Ya,” dedim şaşırmış bir ses tonu ile. Burnuma işaret parmağı ile hafiften vurup, “Ya,” diye tekrar etti. Kollarına tekrar girdim. Yürüyüşümüzü sürdürürken çok fazla bir şey düşünmek istemedim. Bedeni bedenimi kalbi kalbimi ısıtsın istedim. Hiçbir anı bu ana eş değer göremezdim. Başımı omzuna yasladığımda yürümemizi sürdürüyorduk.

Ben gecikmiş mutluluğa aç bir yolcusuydum. Bu yoldan geçip gitmek değildi amacım, misafirliğe değil bu yola ev sahipliği yapmaya gelmiştim.

Hayatım Sencer’di, yüreğime dokunduğu her bir zerresi sahipleneceğim yerdi.

Büyük bir tepeye ulaştık. Görmediğim bir ormanlık manzarası ayaklarımın dibindeydi. Daha önce buraya gelmemiştim. İç çekerek manzaraya baktım.

“O kadar güzel ki.” Manzaradan bakışlarımı çekip Sencer’e yönlendirdim. Dalgın bakışları sanki uzun zamandır üzerimde gibiydi. Gözlerimi kucaklayan gözlerinde can çekişti harelerim.

“Benim manzaram daha güzel,” diyerek ellerini sırtımda buluşturup kendine çekti. Sarılmasının altında farklı anlamlar aramak istemiyordum. Binlerce kara bulut üşüşmüşken tepemize birine daha yer vermek istemiyordum. “Biliyor musun?” diyerek devam etti hüzün kokan sesi ile. “Ben ilk defa böyle bir duyguyla baş başayım ve ilk defa yeniden doğduğumu hissettim.”

“Ben de ilk defa böyle hissediyorum Sencer ve ilk defa bu kadar korkuyorum.” Parmakları dudaklarımda yer edindi. “Şşş,” dedi, “Kötü düşünmek yok.”

“Yok,” dedim usulca. Tekrar manzaraya döndüm. Sadece önümüzdeki güzelliğe bakmak istiyordum. Yanı başımdaki güzelliğe zaten bakmaya doyum olmuyordu.

Elimdeki kılıç kınını ve okumu kamyonetin arka koltuğuna koyup şoför koltuğuna geçtim. Sencer, Altan’la beraber Hamit Güneysu’nun mahzenine gitmişlerdi. Geçen olanlardan sonra Hamit’in pek rahat durduğu söylenemezdi. Sencer, bu sefer daha tedbirli davranarak yanlarına birkaç adam almışlardı. Ben de Serra ile benim mahzene gidip orada bıraktığım birkaç eşyayı alıp Gökçe’nin yanına geçecektim.

Ara yoldan gittiğimiz ormanlık alanın pek güvenli durduğu söylenemezdi. Serra, önündeki tabletten bir şeyler bakıyor, bana gösterdiği ekranda birkaç bilgi bulunuyordu. Aklıma gelenle rotamı başka yöne çevirdim. Serra bu vazgeçişimle ne oldu der gibi bakıyordu.

“Selçuk Bey’in evine gideceğiz.” Kaşlarını çatıp, “Ne işin var orada?” diyerek meraklı bakışlarını üzerimden bir an çekmiyordu. Ona daha fazla cevap vermek istemedim. Telefonu kenardan alıp Serra’ya uzattım.

“Alper’i arayıp yardım ister misin?” dedim. Alper, ismini duyunca çekimser kaldı. Onu daha fazla bu tavırda bırakmayıp ben aradım. Birkaç kez çaldı telefon ama açmadı. Tuhaf yüz ifadesi ile telefonun ekranına kısa bir bakış atıp telefonu yerine koydum.

Epey ilerledikten sonra önümüze çıkan birkaç at ve üzerinde zırh kıyafetleriyle bize doğru yaklaşan adamları görmemle kamyoneti durdurdum. Serra’ya bakıp tekrar adamlara çevirdim bakışımı. Önlerinde duran adamı tanıyordum. Selçuk Bey’in adamlarıydı bunlar.

Arka koltuktan okumu ve kılıcımı aldım. Kılıcı Serra’ya uzatırken oku ben aldım. Çakımı bacağımdaki kılıfa sokup feracemi hızla indirdim. Feracemin altına durumdan dolayı etek giyemediğim için çakıma rahatlıkla ulaşabiliyordum.

“Hazır mısın?” Serra usulca başını sallayıp yavaşça kamyonetin kapısını açıp indi. Ben de inerek adamlara bakmaya başladım. Dört kişiydiler, iri yarı olmaları beni biraz korkutuyordu. Adamlar atından indiği an da bize yaklaşacaklarken okumu yayın kirişine sokup çok beklemeden fırlattım. Adam omzundan yaralanmıştı, hızlı hareket ederek adamlara oku fırlatmaya devam ettim. Bizi almalarına izin vermeyecektim.

Yaklaşan adamlara Serra da müdahale ederek usta hareketlerle kılıcı kullanmaya başladı. Adamların çoğu ıskalandığı için kıstırılıyorduk her dakika.

“Bunlardan kurtulamayacağız Ayza.” Serra’ya dönüp, “Kurtulacağız,” dedim. Hızla bacağımı kaldırıp çakının ikisini de kılıfından çıkardım lakin geç kalmanın verdiği rehavetle adam çoktan beni kolları arasına alıp elimdeki çakıyı kapıp boğazıma dayadı. Serra, diğer adamla dövüşmeye devam ederken adamın ikazı ile durdu. Diğer adamların Serra ile işi olmadığı ortadaydı.

“Bırak beni!” Adamın kolları arasında debelendim. Boğazımdaki çakının basıncını bilmesem belki bir hamle yapabilirdim ama işim oldukça zordu.

“Size bu işe bulaşmayacaksınız demiştik.” Adamın gür sesi ile irkildim. Serra, adama bağırmaya başladı. Adam ufak hareketle çakıyı boynumda gezdirdi. Çakı eski yarama geldiği için kabuk bağlayan yer tekrar kanamaya başladı. Hafif inlemem sonucunda bu sefer bilinmedik bir yerden gelen ok adamın atardamarına isabet etti. Adam elini oka getirdiğinde iş çoktan bitmiş adam zemini boylamıştı. Bir iki adım sendeledim. Serra beni tutmasa belki de diz üstü düşecektim.

Bakışlarımı okun geldiği yöne çevirdim. Alper, hızla attan inerek yanımıza geldi. Elimi yaramın üzerine getirdim. Sanırım ucuz yırtmıştım.

“İyi misiniz?” dedi Serra ile bana bakarak. Vücuduma giren hafif titreme ile hemen köşedeki toprak zemine oturdum. Serra bir yandan endişeyle yarama bakıp, “Pansuman etmeliyiz,” dedi. Başımı usulca sallayıp, “Eve gidince bakarız,” dedim. Sesim hırıltılı çıktı. Alper, endişeyle şalımdan sızan kana bakmaya devam ederken, “İyiyim ben,” diyerek endişelerini geri çekmelerini istedim. Alper’in yüzü kıpkırmızı kesilirken bir saniye bakışlarını üzerimden çekmiyordu. Bu durumdan rahatsız olduğumu gösterircesine kıpraşıp ayağa kalktım.

“Senin nereden haberin oldu?” Alper’e yönelttiğim soru şu an cevap almak istediğim tek soruydu. O olmasa ölebilirdim.

“Adamların size doğru geldiğinin haberini aldım. Bu tarafa geleceklerini bildiğim için hemen hareket ettim. Biraz geç kaldım ama.”

“Tam zamanında geldin.” Sözlerim onu yatıştırmamış gibiydi. Ama başka bir şey diyecek sözüm yoktu. İzin isteyip Serra ile kamyonete geçtik. Biraz önce planladıklarımı yapmaktan vazgeçtim. Hem yaram buna engeldi hem de gidip bir an önce yaraya pansuman yapmalıydım.

Kamyoneti çalıştırıp hareket ettik. Aynadan baktığımda Alper’in hâlâ arkamızda bize baktığını görebiliyordum. Ona karşı mesafeli olmalıydım. Dinende evliliğim açısından da en doğrusu buydu. Alper, asla peşimden gelmemiş, hisleri ile bana zorbalık yapmamıştı. Zaten sevdiğini söyleyecek bir harekette bulunmamıştı.

Aşk zamansızlıktı, zamana yenik düşen bir hissiyattı. Aşk kalbe yetmezlikti. Bir tek oraya hükmedemezdi insan. Mantık kalbin yanında devre dışı kalırdı. Alper de bizzat bunu yaşıyordu. Onun için üzülüyordum. Bunu kendine reva görmemeliydi. Bir başkasını sevmeli hayatına devam etmeliydi.

“Alper?” Serra’nın sessizliği bozması daldığım düşüncelerden beni uzaklaştırdı. Konuşmamak için kendini zorladığı belliydi. “O diğerlerinden çok farklı.” Serra’ya dönüp, “Öyle,” dedim. Şu an ne hissettiğini sormak istiyordum ama boğazımın acısı buna izin vermiyordu.

“Çok mu acıyor? Bir hekime gözükseydin.”

“Hekimlik durum yok. Evde hallederiz.” Israr etmedi. Bana arada ima ile bakıyordu. Alper’in ne hissettiklerini o da fark etmişti çünkü onun da Alper’e karşı boş olduğunu düşünmüyordum.

Eve geldiğimizde hızla pansuman malzemelerini alıp salona geçtim. Başımdaki örtüyü çıkardım. Serra boynuma bakıp yüzünü buruşturdu.

“Yüzeysel bir yara. Dikiş gerekmez ama büyük. Dikkat et enfeksiyon kapmasın.”

“Önemli değil, sen oraya bir şeyler uygula.” Serra, dediğimi kabul edip önce yarayı temizledi akabinde olduğu kadarıyla pansuman edip gazlı bezle yarayı kapattı. Önündeki kanlı mendilleri alıp ayaklandım. Onları çöpe atarak kutuyu temizleyip yerine koydum. Asıl mesele bunu Sencer’e açıklamaktı. Olanları öğrenirse deliye dönerdi.

Sertçe soluyup salona geçtim. Serra, bana bakıp, “Daha iyi misin?” dedi. Gözlerimi yavaştan kapatıp açtım. Serra izin isteyip kalktığında onu yolcu edip salona geri döndüm. Havada yeni yeni kararmaya başlamıştı. Sencer neredeyse gelirdi. Mutfağa geçip iftar için bir şeyler hazırladım. Çok geçmeden kapı açıldı. Stresten dudağımı ısırdım. Bu durumdan bahsetmek istemiyordum fakat bahsetmemem sonradan öğreneceği anlamına geliyordu. Bu durumu yaşamak istemiyordum. Sencer beş dakika sonra odaya geldiğinde yorgun yüz hatları dikkatimi çekti. Bütün gün fazlasıyla yorulmuş oldukları ortadaydı.

Yanıma yaklaşıp sıkıca sarıldı. Sonradan fark ettiği boynuma parmaklarını hafiften koyup, “Ne oldu boynuna?” dedi. En son onun yaraladığı yer düzelme aşamasına girmişken tekrar böyle görmesi beni zor duruma soktu.

Biraz sustuktan sonra olanları bahsettim. Öfkeyle bana bakıp, “Neden tehlikenin içine giriyorsun Ayza?” dedi. Bağırmamıştı ama sesi ürpertmişti. Bir şey diyemedim, başımı eğdim. Kendimi zaten iyi hissetmiyordum. O beni çok kez uyarmıştı ama kendimi tehlikeye atmaktan vazgeçmiyordum. Evde böyle sakince kalmak daha da zordu. Alışkındım ben, bekleyemezdim.

Sencer parmaklarını çeneme koyup başımı usulca kaldırdı. Gözlerinde öfkenin en büyüğü yuva yaparken beni daha fazla germemek için bakışlarını düzeltti.

“Ben bir şey yapmadım, nereden bilebilirdim adamların geleceğini!” Sesim yükseldi. Bir an yüz ifadesi yumuşadı. Yeniden yarama baktı.

“Af edersin, birden panikledim. Seni tek bırakmamalıydım. Benim hatam.” Beni kendine çekip sıkıca sarmaladı. Endişeyle daha çok sıktı bedenimi. Sarılması sertti ama bu beni fazla rahatsız etmiyordu. Yavaşça kollarından çıkıp, “İyiyim, buradayım,” dedim kendimden emin olmadığım bir sesle. Sertçe soluyup, “Olmayabilirdin,” dedi. Yine sertleşti sesi. Bu sefer kızgınlığı bana değildi. Arkasına dönüp, “Olanlara yetişemiyorum artık,” dedi. Bana yüz ifadesini göstermek istemiyordu, yüzünün aldığı ifadeyi bilebilirdim ben. Önüne geçip, “Seni böyle zor duruma sokmaktan hoşlanmıyorum,” dedim. Bıkkınca söyledim sözlerimi. Saçmalayıp söz israfı yapmak istemedim. Kaşlarını çattı.

“Sen beni zor duruma sokmuyorsun.” Hiçbir anlam ifade etmeyen bu kelimelere ben sadece kendi düşüncelerimi yerleştirebiliyordum. Bu böyle devam edecekti, tehlikeden kendimi geri çekemememin nedenini göz ardı edemezdim.

“Bu böyle olacak Sencer. Ben hep bir yerlerde kendimi savunmak zorunda kalacağım. Evde kalıp bir şeylerin yola girmesini bekleyemem.” Sustum. Sesimdeki ifade kararlıydı. “Ölsem bile…” Hızla parmaklarını dudağıma bastırıp, “Daha fazla devam etme,” dedi. Ciddiliğinde ezildim. Sertleşen yüz hatları daha fazla konuşmamam için uyarıydı. “Seni de kaybedersem,” dedi benim sözlerimi devam ettirmek istercesine. “Ben de öfkemde kaybolabilirim.” Geçmişte yaşadıklarını yaşamak istemiyordu. Tehlike andıran sözleri yüreğimi cayır cayır yaktı. Bu zamana kadar doğru bildiği yolda yürüyordu fakat yürüdüğü yol onu hep düşürüyor bedenini yara bere içinde bırakıyordu. Bunu kendimden biliyordum. Ben de Sencer gibiydim.

Sabrediyordu, sabrını nefsine iyi aşılamıştı. Sabrı ne kadar devam ederdi bilmiyordum, sadece bana olacakların zeminini söylüyordu.

“Bana öfkemi yaşatma Ayza, senin acınla yüz göz olamam.” Sessiz kaldım. Hep kaybetmişti, artık kaybetme korkusu onu derinden etkiliyordu. Düşmekten korkar olmuş bedenine hızlıca sarıldım. Kolları bedenime dolandı. Sarsıla sarsıla ağlamak istedim, korktum.

“Bu en son isteyeceğim durum.” Arsen Hisar bu zamana kadar çok insan yok etmişti. Buna sevdiklerimizde dâhildi. İster istemez korkuyorduk.

Geri çekildi. Bakışları yaramdayken kolay kolay bu onu rahatlatmayacaktı.

Sencer benim nahif yanımdı. Hüznümü paylaşabileceğim, öfkemi dindirebileceğim tek sığınağımdı. Sencer benim konuşan yanımdı, sessizliğimin içindeki ikrarımdı. İkimizde birbirimize bakıp ne hissettiklerini anlayabiliyorduk. Ben, sadece duygularını anlayabiliyordum, bazense anlayamadığım bir hâle bürünür, çok geçmeden bunu benimle paylaşırdı.

Sonu gelmeyen bir yolda ilerliyorduk. Düştüğüm zaman Sencer kaldırıyordu beni hep. Onunla çıktığımız bu yolda meşakkat çoktu. Sabrım çoktu benim, Hacer annemiz gibi… Sabrımızı Allah’a arz ettiğimiz bir sınanışımız vardı, İbrahim peygamber gibi… Bir yanımız acı bir yanımız sevgi…

Karşımdaki kaleye benzer binaya baktım. Hisar yerleşkesinin en büyük tepesine gelmiş, zihnimi boşaltmak istemiştim. Karşımdaki yıkık bina beni geçmişe götürüyordu. Bacağımı karnıma çekip kollarımı bacaklarıma sardım. Sencer yanıma gelip aynı şekilde oturdu. O da benim gibi bir müddet karşıya bakıyordu.

“Buradaki surların hikâyesini biliyor musun?” Aramızdaki sessizliği bozan Sencer’in sorusu oldu. Başımı iki yana sallayıp, “Hayır,” dedim. Bilmiyordum. Zaten yapılanmış şekline baktıkça bir hikâyesi olduğu ortadaydı. Duvarlardaki çoğu yerler aldığı darbeden ötürü parçalanmış lakin bu parçalanmalar kendi çapında bir şekle bürünmüştü. Ortasında devasa kapı surların tarih kokan merkezine kapı aralıyordu. Hiç girmemiştim ama girdiğimde bu kokuya binlerce anlam yükleyebilirdim.

Sessizliğin içinde bir çığlık vardı ve bu çığlık sur kapılarını ardına kadar aralıyordu. Kaç darbe yemişti duvarlar, kaç acıya şahit olmuştu? Belki de müebbet yediği bir öfkeyi ihtirasla seviyor, sessizliğini bir sonraki darbeye bırakıyordu.

“Anlatır mısın?” dedim cevabımı almayınca. Sencer, hafiften gülerek beni onayladı. İç çekip bir müddet düşündü.

“Bundan yüz yıl önce Efsa Hatun zamanında çok büyük bir savaş varmış ve bu savaş kesinlikle başka bir karşıt tarafından değil, kendi aralarındaymış. Efsa Hatun o zamanlar yirmi yaşlarında çok genç bir komutanmış. Bunu kıskanan genç kızlar olur, bazı kesimler fitne ateşini körüklermiş. Tabii buna izin vermezmiş Efsa Hatun, öldürmezmiş ama uzak diyarlara sürdürürmüş. Sürdürülmek ölümden daha betermiş o zamanlar. Sürdürülen yer kızgın sıcaklığı olan bir çölmüş ve her bir kişi ayrı çöllere gönderilmiş. Kimse cesaret edemediği gibi Efsa Hatun’u da öldürme çabalarından vazgeçmezmiş.

Bir gün meydanda bir ateş yanmış ve Helda diye bir cariye meydana çıkıp kılıcını göğe uzatarak, ‘Ateşi yeniden doğuruyoruz,’ demiş. O zamanlar ateşi büyük bir diriliş nedeni olarak kullanırlar, kim ateşi meydanda yakmaya cesaret ederse o kişi komutanla dövüşürmüş. Komutanla dövüşmek o kadar kolay değilmiş tabii.

Helda güçlü bir kadınmış ve en büyük kötülüğü aralarına o sirayet ettirmiş.

Efsa bunu duyunca kılıcını kapıp meydana çıkmış. Ortamdaki ateş büyüdükçe azgın toplum daha çok çoğalıyor, Efsa Hatun’a karşı büyük bir güç gösterisi yapıyormuş. Efsa, bir müddet bekleyip, ‘Yakın meşaleleri.’ diye emir vermiş. Meşaleleri yakmak savaşın başlangıcı demekmiş. Efsa Hatun’un arkasındaki toplum azaldıkça azalmış. Helda, bu durumdan hoşnut olarak gülmüş. O gülüş cehenneme zemin hazırlayan biletmiş. Efsa Hatun, hiddetle ‘Sürgününüz elimden olacak,’ diye bağırmış. Meydana daha çok yaklaşıp kendisine yaklaşan Helda’ya hamlede bulunmuş. Bu hamle anca Helda’nın omzunu yaralamakla kalmış. Arkasından yiyeceği darbeyi hesap edememiş. Kendisini destekleyen birkaç kişiden hiçbir yardım alamamış.

Helda, Efsa’ya hamlede bulunurken bir diğer kişiye yenik düşmeyerek adama dönüp kolundan tutarak ateşe fırlatmış. Efsa kadındı ama gücü bir erkeği halt edebilecek bir bünyedeymiş.

Etrafında çember olan topluma baktıkça hayal kırıklığıyla kalmış. Son raddesine kadar kullanmıştı gücünü. Onlarca gruba gücü yetmemiş. Efsa güçmüş, güç yenilmiş. Efsa inançmış, inanç zemine düşen kanda yok olmuş. Efsa kale gibiymiş, kale Efsa’nın ölümüyle yok olmaya yüz tutmuş. Efsa ölmüş, Helda kötülüğü Efsa ile başlatmış.

Efsa’nın ölümü Zahir’i meydana çıkarmış. Zahir, Efsa’nın sevdiği adammış. Kimse bilmemiş, bilseler Zahir diye biri kalmazmış. Susmuş, sevmiş Zahir bilmemiş. Zahir sevmiş, yer gök şahit olmuş. Zahir anlamış ki susmak kıyametin zuhur edeceği bir sessizlikmiş.

Aylar geçmiş, Zahir başa geçen Helda’nın canının yanacağı günü sabırla beklemiş. Helda ölecekti ve ölen sadece Helda olmayacakmış. Surun kapısından hızla çıkmış. Bu oturduğumuz yere gelmiş ama bu onu tatmin etmemiş. Günlerce bu tepeyi suru görebilecek bir yapıya çevirmiş. Çünkü planlarını devreye sokabilmek için suru iyi görmesi lazımmış. Tepe ne zaman suru görmüş o zaman bu onun planını devreye sokabilirmiş. Önce patlayıcı malzeme çıkarmış ortaya. Tekrar dönmüş sura ve patlatabileceği yerleri incelemiş. Tek bir yere dokunmayacakmış… Efsa’nın yakıldığı yere ve odasına. Oraya uzak yere daha güvenli biçimde patlayıcılarını fırlattığında oda oda zemine saklanan patlayıcılar bir bir patlamış. Patlamanın gücü çok olmadığından patlatılan yerler hasar görebilmiş. Zaten patlatıldığı zaman herkes odasındaymış.

İnançları onu mutlu ederken kalbindeki acıyı bu surda bırakmış. Daha dönmemiş buralara. Surda bıraktığı bir uzvu varmış; kalbi… Sevdiği kadının yakıldığı yere gidip tek bir şey yapmış. Efsa’nın kılıcını zemine saplayıp kimse alamasın diye büyük özveri ile zemine saplamış. Çoğunun inançlarına göre kılıç çıkmıyormuş. Bana göre ise kılıç oradan çıkarılırsa sur yerle bir olacak gibi geliyor. Çünkü zemini çatlamış ve tek bir darbeye yerle bir olabilecek bir alt yapıda.”

Sustu. O sustukça anlattıkları zihnimde devam etti. Belki gerçek belki de değildi. Gerçek olmasa da anlattığı aşk çok kıymetliydi bir o kadar da tehlikeli. Aşk için can kıyabilirdi ama aşktan da vazgeçmezdi. Bu ne denli tehlikeliydi ama bir toplumu birkaç kişinin kötülüğü çekemezdi. İyisini göz önüne almak gerekiyordu.

“Bazen aşk çok tehlikeli.” Sesim kendimden uzak çıktı. Sencer, başını bana döndürüp, “Zahir’e göre mi sana göre mi?” dedi.

“Zahir gibilere göre,” dedim, cevabım netti. Sencer beni onaylayıp, “Zahir gibilere göre,” dedi. Evet, Zahir sevmişti ama sevgisi vicdanını yok etmişti. Sevgi vicdanla büyüyen bir duyguydu. Vicdanı olmayanın sevgisi her zaman tehlikeli olabiliyordu. O kendi planlarına göre savaşmıştı ama bu davayı sürdürememişti.

Zahir sevmişti ama vicdanı onu Zahir etmemişti. Çünkü vicdansız bir kalpte sevgi yoktu. Zahir daha çok nefsini sevmişti.

Oturduğum yerden kalkıp tozlanmış üzerimi silktim. Sencer’e dönüp, “Hadi oraya gidelim,” dedim. Elimi uzattığımda Sencer, elimi tutup oturduğu yerden kalktı. Beraber tepeden inip surun kapısından içeriye girdik. Surlarla kaplı duvarın içinde kocaman mabet vardı. Diğer binalar çoktan patlamanın kurbanı olmuştu. Mabedin üzerinde Efsa Hatun mabedi yazıyordu. Onun hemen aşağısında Efsa Hatun’un yakıldığı yer ve hemen dibinde kılıç vardı. Yapılanması biraz değişiklik göstermişti. Usta elinin değdiği bazı düzeltmelerden belliydi. Adımlarımı mabede çevirdik. Beton blokun içinde tek ahşap kapılı yer Efsa Hatun’un odasıydı.

Ahşap kapıyı açarken sınırsız hislere maruz kaldım. Anlatılan hikâye en az bu blok kadar soğuktu ve hasar bıraktırmıştı hislerimde.

Devasa büyüklükte bir oda karşıladı beni. Eşyalar eski ve tarih kokuyordu. Parmaklarım duvarlarda gezindi. Duvarda birkaç resimli işlemeler bulunuyordu, işlemelerin çoğu çok çok eskiydi ve özenliydi. Duvara dokundukça beni eskilere götürmüş, yüreğimi alıp Efsa Hatun’un yüreğine uçurmuştu. Onun yalnızlığını, hayal kırıklığını hissetmemi sağlamıştı.

Acılara inat sadece Efsa Hatun’un hatıraları kalmıştı bu odada.

Tekrar göz gezdirdim odada. Köşede kocaman bir yatak ve hemen karşısında elbise dolabı vardı. Elbise dolabı bütün duvarı kaplıyordu. Kahverengi, ahşaptan yapılı gardırop bütün şaşaası ile gözler önündeydi. Hemen odanın ortasında yuvarlak halı el emeğinden dokunmuş olduğunu gösteriyordu.

İç çekip odada dolanmaya devam ettim. Karşıda büyük bir pencere vardı, pencere ise eski bir tülle örtülmüştü. Tek bir oda sıcacık hissettirmişti bana. O sıcaklığın içinde bir kayıp vardı ve o kayıp büyük bir tarihin adı olmuştu.

Odayı incelemeyi bıraktım. Kendimi tarihin kucağına bırakmak bir Efsa Hatun gibi hissettirmişti yaşadığımız şu zaman diliminde. Tek fark, bizi asla alt edemeyecekleriydi.

“Zahir’e ne olmuş peki? Hiçbir haber yok muymuş?” Sencer, bunu soracağımı bilir gibi gülümseyip yanıma geldi. Arkadan bana sarılıp, “Yokmuş,” dedi. “Adını, acısını burada bırakıp uzaklaşmış. Bu hikâye burada kapanmış.”

“Acısı çok zor. Keşke kalıp bu davanın adını sürdürebilseymiş.” Tepki vermeden çenesini omzuma koydu. Benim gibi karşıdaki pencereden tepeye bakmaya başladı.

“Zor olan acısının içindeki acı.”

“Öyle.” Daha fazla uzatmadım. Beraber surdan çıkıp atlarımıza binerek evin yolunu tuttuk. Kendimi yorgun hissediyordum ve gidip iftar için yemek hazırlamam gerekiyordu. Düşüneceğimiz en önemli konu ayın yirmisinde olacak patlamaydı. Ne Sencer ne de ben bu konuda pek rahat durmayacaktık. Ya biz kayıp verecektik ya da o taraf. Bir ince çizgide ilerleyecektik, düşmemek için adımlarımızı iyi seçecek, gerekirse o ince çizgiye bir çizgi daha atacaktık.

Eve geldik, Sencer kendi çalışma odasına çekilirken ben de hızlıca yemek yapmaya başladım. İftara az bir müddet kaldığı için ana yemekten daha kolay yemek yapacaktım.

Hızlıca bir çorba yapıp yanına kolay aperatif hazırladım. Sencer de kısa süre sonra yanıma gelip masada yerini aldı. Aceleci gibiydi tavrı, bir an önce odaya çekilip işleri halletmek istiyordu.

Yemekleri yedikten sonra namazları kıldık. Sencer, yine odaya çekildi. Yanına gitmek istiyordum ama benim yanımda pek de rahat çalışamıyordu. Bu tavrı pek hoşuma gitmiyordu. Beni uzak tutmak istiyordu olanlardan, onunla bu konuda tartışmak zordu.

Epey vakit geçtikten sonra çay demleyip bardaklara koyduktan sonra yanına gittim. Önündeki işe olabildiğince odaklandığından beni fark etmedi. Yanına yaklaştım. Bakışlarını dosyadan kaldırdı.

“Yorulmadın mı artık?” Önündeki dosyayı kapatıp, “Haklısın,” dedi.

“Haklı olmak istemiyorum Sencer. Biraz kendine dikkat etmeni istiyorum. Çok çalışıyorsun.” Ensesini ufalayıp çayını aldı. “Elimde değil ki işin içinden çıkamıyorum.”

Ben de çayımı alıp karşısına oturdum. Önündeki dosyaya göz ucuyla baktım. Diğer tarafta onlarca not kâğıdı vardı. Kendini böyle hırpaladıkça üzülüyordum.

Oturduğu yerden kalkıp yanıma geldi. Yorgun gözlerini gözlerimde dinlendirmek istercesine yuva yaptı. Elimden tutup kaldırdığında kolları belimi sardı. Rotam belliydi, yine onun kalbine yolculuk yapacaktım. Yol uzundu, yol sınırsızdı ama bu yol benim yorulmayan yolculuğumdu. Zamanın önemi yoktu, geceyi evim gündüzü keşfim olurdu onun yüreği ve ben o yürekte bir kış gecesinin sıcaklığını yaz gecesinin serinliğini tadardım. O yürek benim yüreğimdi.

“Sarıl bana, dinleneyim sen de.” Sarıldım. Sözüne itaat ettim. Olduğumuz yerde kıpırdadığımız yerde, “Dans etmeyi bilir misin?” diye fısıldadı.

“Bilmem,” dedim gülümseyerek. “Ben de bilmem,” dedi. “Ama bilmemek dans etmeye engel değildir.”

“Öyle midir?”

“Öyledir.”

Olduğumuz yerde dans etmeye başladıkça hafiften müzik mırıldanmaya başladım. İlk defa birine şarkı söylüyordum, sesimin berbatlığına katlanabilir miydi?

Hatırla sevgili, o eski günleri çocuklar gibi. Efkâr mektubudur aşkın sözsüz okunur. Yalan dünya dört mevsimde bir bahar olur. Varsın eller gönül yarası kapanır sansın. Kabuğun altında sevgili sen kanayansın.

Ben söyledikçe daha çok sarmaladık birbirimizi. Sencer’le ilk dansımızdı. Özeldi, güzeldi… Başımı omzuna yasladım. Saymadım saniyeleri, saniyeler biz olalım istedim. Sormadım hiçbir şey, sorsam bu an biter diye korktum.

“Uyuyor musun yoksa.” Uzun zaman böyle kalınca uyumuş olduğumu düşündü. Başımı kaldırıp, “Uyumalı mıyım?” dedim. Birbirimizden ayrıldık. Sencer, hafiften gülümseyip, “Uyumalı mısın?” dedi. Şu an benimle böyle uğraşması hiçde adil değildi. Sahte bir öfkeyle kaşlarımı çatıp, “Dalga geçmez misin?” dedim.

“Ben mi dalga geçiyorum? Günahıma giriyorsun.” Omzumu silkip masanın üzerinden tepsiyi alıp odadan çıktım. Saate baktığımda epey geç olmuştu. Ben odaya geçtiğimde Sencer de peşimden geldi. Pijamalarını giyinip yanı başıma geldi.

“Şimdi uyuyacağım.” Sencer, yaptığım ima ile gülüp bileğimden tutarak hızla yanı başına çekti bedenimi. Başım göğsüne geldiğinde hiç çekinmeden kuruldum göğsüne. Kollarını bedenime sarıp saçlarımdan öptü. Uyuştum.

“Biraz daha sabret ay güzelim, az kaldı inşallah.”

“O kadar çok kolaylaştırıyorsun ki dediğine güveniyorum.”

Gözlerim kapandı, biraz daha kollarına sokulup gözlerimi kapattım. Uykuya dayanamayan bedenim, uykunun kollarına teslim etti kendini.

Uslu bir kız çocuğu gibi söz dinlemeyecektim. Ben Ayza Giray’dım. Başta ettiğim sözleri çok çabuk unutmayacaktım. Bir korkunun ardına sığınmayacaktım. Bu, belki dejavu gibi hissettirebilirdi ama ben babamın adının her harfine temiz bir iz bırakacaktım. Bunu bizzat ben yapacaktım, kimseye bırakmayacaktım. Çünkü ben ettiği yeminden dönmeyen, cesur bir kadındım.

Ben Ayza Giray’dım. Geçmişi enkaz, geleceği yapılanmış, Sencer tarafından özel hissettirilen kadındım.

Sencer’le beraber dükkândan çıkıp kamyonete bindik. Ara ara uğradığı dükkânda yine bir sipariş üzerine çalışmış, vaktin bir kısmını geçmişten arındırmıştı. Tüzer Bey’in daveti üzere o tarafa yönlendirdi kamyoneti. Aslında oraya gitmeyi hiç istemiyordum ama Sencer’in Tüzer Bey’e karşı olan saygısından dolayı bir şey diyemiyordum.

İleride oluşan kargaşa dikkatimizi çekti. Sencer, kamyoneti köşeye sürüp bir köşeye park etti. Kargaşa varken daha fazla ilerleyemezdik. Sencer, arkadan çakısını alırken ben de hızlıca çakımı bacağımdaki kılıfa yerleştirdim. Sencer de aynı şekilde belindeki kılıfa yerleştirip gömleğini üzerine çekti. İleriye adımladık. Sencer, koruma içgüdüsüyle elimi kavrayıp biraz gerisinde tuttu beni. Çok fazla olay çıkacağını düşünmüyordum ama buranın durumu düşüncelerimi çürütebilecek bir etkene sahipti.

“Ne oldu burada?” Sencer’in sorusu ile hemen köşede duran orta yaşlarda bir adam bize dönüp, “Birileri bize ayağımızı denk almamızı söylüyor,” dedi. Sözlerinin altında yatan alay ortama gerginlik kazandırdı. Olayın olduğu yere baktım. Birinin ölümü üzerine yapılan bir tehdit unsuru adamın cebinden çıkan kâğıtla biraz daha netlik kazanmıştı.

“Olacakları biraz daha öne çekebilirler mi?” Sencer, sorduğum soruya, “Çekemezler,” dedi. Sesindeki netlik daha fazla sormamam için cevaptı. Adamın başında duran adamlardan birkaçı uzaklaşırken diğerleri ölen adamı alıp buradan uzaklaştırdı. Yere düşen bir kâğıt Sencer’in dikkatini çekti. Sencer, hafiften eğilip kâğıdı yerden aldı. Kâğıda baktı, uzun uzun inceledi. Hem öfkelendi, hem de şaşırdı. Bana açıklama yapamadan karşıdan gelen sese baktık ikimizde. Karşıdan yabancı bir çocuk yanımıza gelip, “Sencer Aybars sen misin?” dedi. Sencer, çocuğa şüpheyle bakmaya devam ederken bir yandan da “Benim,” diye cevap vermeyi ihmal etmedi. Çocuk arka tarafı gösterip, “Özmen amca seni bekliyor,” dedi. Sencer’in cevap vermesini beklemeden koşar adım uzaklaştı yanımızdan. Sencer, tedirgin hareketle kâğıdı cebine koydu. Beraber çocuğun gösterdiği yere ilerledik. Hemen köşedeki dükkânın arka kısmındaki sığınağa girdik. O an Özmen amca köşeden çıkarak, “Ben de sizleri bekliyordum,” dedi. Şu an bu olanlarla Özmen amcanın bir ilişkisi var mı merak etmiştim.

“Adamı sen öldürmedin değil mi Özmen amca?” Özmen amca şaşkınlıkla kaşlarını kaldırıp, “Sence ben öyle bir şey yapar mıyım?” dedi. Sorduğum sorunun pişmanlığı ile sustum.

Özmen amca hemen arkadan bir kutu çıkarıp Sencer’e uzattı. Sencer kutuyu alıp sorgulayıcı bakışını Özmen amcaya odakladı. Özmen amca kutuyu açmasını işaret etti. Sencer, kutuyu açtığında içerisinden bir dosya ve birkaç anahtar çıktı. Beraber kutudakilere baktık. Dosyanın içerisinde karşı tarafın kesinkes sızacağı mekânlar vardı. Hangi mekânda kim olacağı da yazıyordu. Anahtarlar ise mekânların yedek anahtarıydı. Tek kalan anahtar ise zorlukta kalacağımız zaman sığınabileceğimiz bir evin anahtarıydı. Patlamadan sonra önce evimizi sonra gidebileceğimiz yerleri bakmayı ihmal etmeyeceklerine emindik. Özmen amcanın bu kadar bilgiye nereden ulaştığını merak ederek kutudan bakışımı kaldırıp Özmen amcaya baktım.

“Bunları nereden öğrendin Özmen amca?” Özmen amca, ciddiliğini sürdürüp, “Elimin kolumun uzun olduğunu söylemiştim,” dedi. Özmen amca, eski savaşçılardandı. Uzun süre karşı tarafın arasına sızmış, bilgileri kendi çapında öğrenmeye çalışmıştı.

“Bu kadar ayrıntıyı bulmam benim aylarımı alırdı, çok sağ olun. Eksikler tamamlanmış oldu ama şu var. Bu olaylardan sonra Dağhan Erkuran’ı kaçırabilirler.” Özmen amca, bildiğini belirtircesine Sencer’in dediklerini onayladı.

“Dağhan Erkuran’ı kaçırmakla kalmayacaklar, halkı kendi taraflarına çekip köleleştirme sistemini devreye sokacaklar.”

“Büyük kıyamet o zaman başlayacak.” Özmen amca, başını usulca sallayıp, “Aynen öyle,” dedi. “19 Mayıs gecesi, Seyranlı yerleşkesindeki sığınakta beklemelisin Sencer, sabah ilk işin planlarına sızmalısın.” Sencer bir müddet düşündü.

“Ayza’yı size emanet ediyorum.” Özmen amcaya dediği sözle hızla Sencer’e baktım. Özmen amca, “Hiç şüphen kalmasın,” diyerek yanımızdan ayrıldı. Şu an ikimiz kalmıştık. Sencer, yanımdan geçecekken kolundan tutup durdurdum.

“Böyle bir şeyi aklından geçirme.” Neyi ima ettiğimi anlayınca sıkkında ellerini saçlarının arasından geçirdi. Elimi tutup açıklama yapacakken geri çekildim. “Hiçbir şey bunu kabullendiremez Sencer.” Açıklama yapmasına müsaade etmeden önden yürüdüm. Sencer, peşimden geliyordu ama konuşmuyordu. Onu bu tehlikede bir başına bırakamazdım. Mesele sadece onun meselesiymiş gibi davranması sinirlendiriyordu beni.

“Ayza.” Adımı anması öfkeyle ona dönmeme neden oldu. “Sus Sencer, daha fazla beni göz ardı etmene izin vermeyeceğim,” deyince ürkek bakışlarını yüzümde gezdirdi. Elini yüzüme getirip beni bu işten caydırır gibi tenimi okşadı.

“Seni göz ardı etmek mi? Sana bir şey olacak korkusu beni yiyip bitiriyor. Evet, başta bu işi beraber yapacağımızı söylemiştim ama yapamıyorum işte.” Elini geri itip, “Yapmalısın,” dedim. Bağırmak istedim, yapamadım. “Ben o evde nasıl rahat otururum? Yıllardır bu iş için uğraştığımı görmüyor musun?”

“Böyle yapma kurban olduğum. Çıkmazdayım.”

“Allah karanlıkların da sahibi değil mi? O karanlığın bir aydınlığı var Sencer. Bunu en iyi senin biliyor olman lazım.” Ondan önce araca bindim. Ben evde bekleyecek bir yapıya sahip değildim. Gözlerimle görmezsem her şeyi rahat edemezdim.

Tüzer Bey’in evinin önüne geldiğimizde bir müddet Sencer’e baktım. Sencer neden baktığımı anlayınca çarpık bir gülüş atıp, “Merak etme, güzel bir akşam olacak,” dedi. Deren’in olduğu yer ne kadar güzel olabilirdi ki? Uzattığı elini tutup, “Umarım,” dedim. Sencer, kapı ziline bastı. Kapıyı açan Deren oldu. Yüzünde kocaman gülümseme ile Sencer’e bakıp, “Hoş geldin,” dedi. Yanımda Sencer’e böyle davranması sinirlerimi bozuyordu. Sencer’i elinden çekiştirip geriye çektim. Deren’in bozulmasını umursamadım. Ayakkabılarımı çıkarıp girdiğimde Deren biraz geri çekildi. Sencer de girince hemen yan tarafına geçerek Deren’i Sencer’den uzak tuttum.

Beraber salona geçtiğimizde Sencer, hemen karşıdaki koltuğa Tüzer Bey’in çaprazına oturdu. Aybüke Hanım’la kucaklaştık, ben de diğer dipteki koltuğa oturdum. Aybüke Hanım, hemen yanıma oturup gülümsedi.

“Nasılsın canım?” Gülümsemesine karşılık verip, “İyiyim teşekkür ederim, siz nasılsınız?” dedim. “Seni gördüm daha iyi oldum,” diyerek yüzünden gülümsemesini eksiltmeyen bir gülüşle bana bakmaya devam ediyordu. Aybüke Hanım, mutfak kapısından çıkan Asmin’e bakıp, “Masayı hazırlayın kızım,” demesi Asmin’in mutfağa geri dönmesi bir oldu. Asmin evin çalışanıydı. Sencer’e baktım. Tüzer Bey’le epey ciddi bir mesele hakkında konuşuyorlardı. Evdekilere biraz daha alışmıştım ama Deren benim bu durumuma tezat duruyordu. Ara ara göz göze geliyor, gözlerindeki o öfkeyi görünce gözlerimi kaçırıyordum.

“Annenin yanına gitmişsin. Olanları duyduk üzüldük. Çok geçmiş olsun.” Aybüke Hanım’a başımı sallayıp, “Sağ olun, ani oldu her şey. Üzücü bir hafta geçirdik ama geçti elhamdülillah,” deyip elimin üstündeki eline elimi koydum.

“Yine bize ney üfler misin Sencer?” Deren’in sorusu evdeki havayı değiştirdi. Yerinden kalkıp ney kılıfı ile geri döndü. Gözlerindeki parlama Sencer’e bakınca daha çok çoğalıyordu. Bu durumu kullanıyordu ve bana inat eder gibi Sencer’e daha fazla bakmaya devam ediyordu.

Sencer, kılıfı alıp yanıma geldi. Hemen yanıma oturup neyi kılıfından çıkardı. Neyi dudaklarına götürüp bana baktı. Gülümseyip neyi üflemeye başladı.

Dudaklarından neye ilişen nefesi şifaydı. Sırtımı koltuğa yaslayıp parmaklarının aldığı yeri izledim. Kemikli eli neyi itina ile tutuyor, parmakları boğumlarda nahif bir edayla hareket ediyordu.

Gözlerim Deren’e kaydı tekrar. Sencer’i gözlerinden sakınamamak kıskançlık yanımı alevlendiriyordu. Dudağımı ısırıp ayağımla yere vurarak ritim tutuyordum.

Benden başkası baksın istemiyordum Sencer’e. Güzelliğini gözlerden uzak tutmak, adını başkasının dilinden arındırmak istiyordum.

Sencer, neyi kılıfa koyarak köşeye dayadı. Akşam ezanı yaklaştığında hep beraber masaya geçtik. Sencer’in yanında yerimi alırken Deren hemen Sencer’in karşısına oturdu.

Hayır hayır, bakmayacaktım. Masanın üzerinde duran suyu bilerek üzerime döktüm. Bunu yapacaktım, yapmazsam yemek yiyemezdim. Sencer’in bakışları bana kaydı. Oturduğum yerden kalktım.

“Ben banyoya geçeyim.” Aybüke Hanım, Asmin’e çağıracakken durdurdum.

“Sencer bana yardımcı olur.” Aybüke Hanım, reddetmedi. Sencer’le beraber banyoya geçtik. Sencer’i hızla içeriye çekip kapıyı kapattım.

“Deren’in uzağında dur Sencer.” Sencer, ne yapmak istediğimi yeni yeni fark edince güldü. Islak olan kıyafetime bakıp, “Bilerek mi yaptın?” dedi. Sözündeki alaycı tınıyla kaşlarımı çattım. Koluna çimdik atıp, “Uğraşma benimle,” dedim. “Rahatsız olman gerekiyor senin Sencer.” Sencer gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. Şu konuşmayı yapmazsam içim rahat etmezdi. Yarım saattir sinirlerim bozuktu zaten.

“Gülme,” diyerek sitemde bulundum. “Diğer tarafa oturacaksın Sencer.”

“Ben miyim suçlu. Gelip karşıma oturdu.” Hâlâ gülmeye devam ediyordu. Üzerimi silip banyodan çıkacakken Sencer kapıyı kapatıp bileğimden tutarak geri çekti. Ellerini duvara yaslayıp beni iki kolu arasına aldı. Yüzünü yüzüme yaklaştırdığında hoşuna gidiyormuşçasına hâlâ gülümsüyordu.

“Kıskanınca felaket güzel oluyorsun. Boncuk gözlerinde duran o öfkeye biraz daha âşık oluyorum.”

Gözleri yüzümü süzerken yanağımı usulca okşadı. Geri çekilip kapıyı açtı. Geçmem için yer verip geri çekildi. Yüzümün aldığı hâl umurumda değildi. Tek meselem Deren’di. Kıskançlık değildi bu, hayır kıskanmıyordum. Sadece onun böyle rahat davranması sinirlerimi bozuyordu.

Masaya geçip oturduk. Sencer, diğer köşeme otururken Deren hemen karşımdaydı. Yaptığım bu davranışı o da anlamıştı. Umursamadım hatta alttan alta gülüyordum. Oh olsundu.

Ezan okundu, iftarlar açıldı. Şükredecek bir neden daha bulmuştuk bugün. Bütün gün nefis çok şey isterken şimdi o nefsin ne kadar bizi kandırmaya çalıştığı bir ana ittiğini anladık. Aklıma geçen okuduğum bir kıssa geldi.

Bir gün Allah Resulü (Sallallahu Aleyhi Vesellem) ile otururken eliyle hareketler yapıyordu. Sanki karşısında birisi varmış gibi ona git diyordu sordum.

-Ya Resûlullah elini iter gibi hareket yapıyordunuz? diye sordum. Şöyle cevap verdi:

-Dünya yanıma geldi kendini bana kabul ettirmek istedi, git dedim kendini bana kabul ettiremezsin, dedim.

-Yeminler olsun sana, sen benden kaçıp kurtulsan senden sonrakiler benden kurtulamayacaklar kendimi onlara kabul ettiririm.

Hazreti Ebubekir:

-Bende bu soğuk suyu içerken dünyayı kabul edenlerden mi oldum diye ağladım.

O soğuk su içerken bunu düşünüyorsa biz soframıza inip kalkan yemekler için ne demeliyiz? Dünyanın kullarıyız dersek doğru olur mu?

Kıssayı hatırlayınca aslında bunun bir dünyalık nefis olduğunu anlamak değişkendi. Bizim nefsimiz dünyayı daha çok istiyordu ve biz nefsimizin en büyük yuvasıydık.

Masadan kalkıp tekrar salona geçtik. Aybüke Hanım’la Deren elinde çay tepsisi ve tatlı tabağı ile geldiler.

“İsterseniz terasa geçelim.” Aybüke Hanım’ın sunduğu teklifle biz kadınlar terasa geçtik. Köşede duran oturma grubuna oturduk. Aybüke Hanım, tepsiyi ortada duran kare cam sehpaya koyup oturdu.

“Sıkıldın gibi içeride.” Aybüke Hanım’ın beni fark etmesini istemezdim. “Yok, sıkılmadım. Biraz yabancı kalıyorum bazı sohbetlere, o yüzden sessiz kalıyorum,” diyerek açıklama yapma gereği duydum. Sıkıldığımı hissetsin istemiyordum. Aybüke Hanım çok tatlı kadındı, kimseyi üzmek istemezdim.

“İlk başlarda normal, zamanla bize alışmanı çok isterim.”

“Elbette alışırım. Sıkılmadım gerçekten. Böyle düşünmenizi istemiyorum.” Aybüke Hanım, elimi kavrayıp, “Sevindim,” dedi. Elini elimden çekip koluma getirerek kolumu bir abla edasıyla sıvazladı.

Çaylarımızın sonuna geldiğimizde Aybüke Hanım, yanımızdan ayrıldı. Deren’le baş başa kaldık, ikimizde şu anlık sessizdik. Deren’le konuşacak çok konumuz olduğunu düşünmüyordum. Deren elindeki telefonla oyalanırken ben de bakışlarımı karşı boşluğa odaklamıştım.

“Sencer’in birine bu kadar kolay alışması beni şaşırtıyor.” Deren’in aniden çıkan sesi ima doluydu. Bakışlarımı Deren’e çevirip, “Alışmakla bir ilgisi yok,” dedim. “Birbirimizi sevmemiz alışmayı kolaylaştırıyor.” Deren öfkeyle bana bakıp, “Sevmek!” dedi. Sanki demek istediği bir meseleyi dememek için kendini zor tutuyordu.

“Neden evlendiğinizi biliyorum Ayza.” Kaşlarımı havalandırıp diyeceklerini tamamlamak için dudaklarımı araladım. Konuşmanın sonunda hislerini açıklayacak gibiydi. Buna izin vermeden, “Öyleydi,” dedim. “Sonra birbirimizi sevdik, şu anda da çok mutluyuz ve gerçek karı kocayız.” Sesim oldukça sakindi. Deren’i umursamak istemiyordum fakat kendini bir nevi dilime düşürmeyi başarıyordu.

Deren öfkeyle elindeki telefonu sıktı. Bu dediğimi beklemiyordu. Oturduğu yerden kalkıp bana tepeden baktı. Gözleri öfkenin en koyu tonundaydı.

“Şimdilik,” dedi, sözlerini açık açık söyleme gereği duydu. Terastan çıkarak gözden uzaklaştı. Giderken ondan arta kalan tehlike barındıran kelimelerini bıraktı. Takıntısı gittikçe artıyordu. Önceden söylemeye çekinirken şimdi hiçbir sessizliğin arkasına sığınmıyordu. O susmadıkça, ben daha çok endişeleniyordum. Sencer’le aramıza giren bir sıkıntı, sadece karşı tarafı üzerdi. Deren üzülmek istiyordu ve bunu bile bile gayesinden vazgeçmiyordu. Ona bu kötülüğü ben değil bizzat kendisi yapıyordu.

“Deren nerede?” Aybüke Hanım’ın geldiğini yeni fark edip olduğum yerde kıpraştım.

“İşi varmış, gitmesi gerekti.” Aybüke Hanım kızının hislerini biliyor muydu bilmiyordum. Belki de sadece bana belli etmişti her şeyi. Bu durum Deren’i daha çok yıpratacaktı. Belki Sencer’i sevmişti belki de sevgisi bir hastalığa dönüşmeye başlamıştı.

“Ayza, kalkalım mı?” Sencer’in teras kapısından bana çağırması ile ayaklandım. Hep beraber kapıya çıktık. Hepsiyle veda ederek kamyonete ilerledik. Sencer etrafı inceleyerek aracı hareket ettirdi. Yüzünde endişenin ciddiyeti vardı. Saat neredeyse gece yarısına ulaşmıştı.

Ara sıra çevreye bakıyor, rotasını ona göre değiştiriyordu. Yolu Karabat yönünde kullandı. Karanlığı hüküm sürdüğü yol, bu yolla daha çok kararmış, yönümüzü görmemizi biraz zorlaştırmıştı.

Çok geçmeden eve geldik. Üzerimi değiştirip mutfağa yöneldim. Sahura bir saat vardı. O saate kadar kahve yapıp salona geçtim. Sencer uzandığı yerden kalkıp yanında yer açtı.

“Uykun geldi galiba.” Sencer eliyle ensesine masaj yapıp, “Biraz,” dedi. Kahve bardağını alıp dudaklarına götürdü.

“Yarın Gökçe’nin yanına gideceğim.”

“Tamam, ben seni bırakırım.”

“Olur,” dedim uzatmadan. Özlemiştim Gökçe’yi. Geçen gün yanına uğradığımda yoktu evde, bu yüzden sabahtan haber vermem daha uygun olurdu. Kahvemi bitirdiğimde hızla kapı ziline basıldı. Aralıksız çalan kapı zili Sencer’le beni tedirgin etmişti, hızla ayağa kalktık. Köşede duran başörtümü başıma geçirdim. Sencer beni arkasına alarak kapıya yöneldi. Kapı deliğinden baktı, rahatlarcasına nefesini soluyup kapıyı açtı. Karşımda Alper’i görünce rahatlamanın ve şaşırmanın verdiği hissiyatla olduğum yerde Alper’e baktım. Alper, bana bakıp, “Hemen buradan uzaklaşmalısınız,” dedi. Sencer’le birbirimize bakıp Alper’in dediklerinde birbirimize danışır gibi hâlimiz vardı.

“Ne oluyor Alper?” Sencer’in sorgulayıcı sesi Alper’in biraz daha olduğu yerden yanımıza yaklaşmasına neden oluyordu.

“Birazdan bazı olaylar çıkacakmış, sizi arıyorlar.” Sencer, kaşlarını öfkeyle çatıp bir müddet Alper’i dinlemeye devam etti. Alper’in anlattıkları bizim tehdit unsurumuzdu. Sencer, askılıktan bana ait olan feraceyi uzattı. Ne yaptığını anlamaya çalışıyordum.

“Ayza, sen gidiyorsun. Ben bir şeyler yapacağım bu konu hakkında.” Sencer’in elindeki feraceye bakakaldım. Feraceyi alıp geri askılığa astım. Sencer, bu davranışımdan hoşnut olmadı, bunu umursayacak değildim.

“Gitmiyorum bir yere.” Sencer, tekrar feracemi alıp elime tutuşturdu. Onu reddetmeme izin vermeden, “Tek olmayacağım,” dedi. “Lütfen ay güzelim. Seni bari korumama izin ver.”

“Yapamam, seni burada bırakamam. Hem…” Konuşmamı bölüp, “Şimdi Altan’ı arayacağım. Birkaç adamla gelecek. Sen beni merak etme,” dedi.

“Lütfen…” Kolumdan tutup bedenimi kendine çekti. Bedenimi sarmalayan kollarını daha çok sıkıp aynı benim gibi, “Lütfen,” dedi.

“Sencer, bırakamam seni. O zaman sen de gel.” Sencer bedenimden geri çekilip, “Geleceğim,” dedi. “Sana söz, yanına sağ salim geleceğim.” Başımı iki yana salladım. Kabul edemezdim. Tekrar bana sarılıp fısıldayarak, “Özür dilerim,” dedi. Vücudumda hissettiğim acı ile Sencer beni daha çok sarmaladı. Geriye sadece onun kollarında karanlık bir uykuya teslim olmak oldu.

Bölüm : 30.03.2025 00:11 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...