
Selam bebekolarımmmmmm ❤️❤️❤️
Nasılsınız😁 iyisinizdir umarım.
Sabah namazına müteakiben burada oluşumun sebebi saatlerce düzenlediğim bölümün Word tarafından istilaya uğramasındandır!
Resmen günlerdir uğraştığım bölüm açılmadı, inanın anlık bir kalp krizi yokladı acaba yazdığım onca şey gitti mi diye, neyse ki uğraşlar sonucu hayata döndürdüm.
Her seferinde söylüyorum, yine söyleyeyim. Yorumlarınız beni yazmak adına daha da motive ediyor bebeklerim. Beni yorumsuz bırakmayın🤭
Daha fazla uzatmadan sizleri bölümle baş başa bırakıyorum.
Keyifli okumalar🦋🦋
...
●SENEM EFNAN●
Ne yapacağımı bilmez bir şekilde; şenliğin heyecanıyla süslenmiş, orman eşiğindeki avluda ilerlerken yüzümdeki peçe sayesinde kimse beni tanımıyordu. Çiçekler açıyor, doğa yeşeriyordu ve insanlar bunu uyanış şenliğiyle kutluyordu. Duvarlara bağlanmış rengârenk bezler, rüzgâr estikçe renkli renkli etrafta salınıyor; yel değdikçe çandan ince tınılı bir ses yükseliyordu. Tezgâhlar açılmış, her yerde, herkeste yeşilin getirdiği bir mutluluk vardı; lakin ben her seferinde gözlerime dolup gelen yaşları geri itmeye çalışıyordum ama olmuyordu.
Derin bir nefes aldıkça boğazımda ki
taştan yumru bana acı veriyordu. Tanrım! Bir duvar dibine çöküp bağıra bağıra ağlamak istiyordum. Kimse karışmasın, hıçkıra hıçkıra ağlayayım, yoksa içimde ki dolup taşan bu acı beni terk etmeyecekti.
Bakışlarım parmağıma indi. Küçücük bir metal parçası bu kadar ağır olur muydu? Bir yüzük insana bu denli bir yük verir miydi?
Veriyordu.
Kalbimin üstüne kalkmaz bir taş oturmasına sebepti.
Parmağımda başka, karnımda başka bir adamın çocuğu vardı.
Bu sefer dolup gelen yaşı geri itemedim. Başımı yere eğip göz yaşlarımı sessizce akıtarak ilerlemeye devam ettim. Daha fazla o sarayda kalmaya katlanamadım. Nefes almak için çıkmıştım fakat her yer dar geliyordu. Tüm yollar tıkalıydı. Ben ne yapmam gerektiğini bilmiyordum.
Sevdiğim adamı kendi ellerimle göndermiştim kapımdan.
Kalbimin ortasına kurulmuş bana ve atışına hükmeden bir adamı nasıl uzağa itebilmiştim peki?
Öyle zordu ki, canım çıktı sandım ama ölmedim...
Sevdanın yükü hep bu denli ağır mıydı?
Ellerim titremeye başladığın yine bir bulantı gelecekti, emindim. Sürekli gelen kusmalar ve dönen başım yüzünden bir gün bir yere yığılıp kalacaktım. Karnımda, canımda çok yeniydi ama ben buradayım der gibi her seferinde bana kendini hatırlatıyordu.
Kalabalıktan ayrılıp, ağaçların sık olduğu tarafa doğru koştum. İnsanların ağaçlara çaput bağladığı kısmın tersine gitmem gerekiyordu, kimse beni tanımamalıydı.
Uzaklaştığıma emin olmama kalmadan, boğazımı yakıp gelen acı hisle bulduğum ilk çalılığın arkasına geçip midemde ki suyu çıkardım. Hiçbir şey yiyemediğim için midemden boş sudan başka şey çıkmadı. Bir kaç kez daha öğürdükten sonra önüme gelen saçlar birisinin eliyle arkaya alındığında yerimden korkuyla sıçradım. Hızla ayağa kalkıp uzaklaşmaya çalıştığımdan elim ayağıma dolaştı ve neredeyse düşecekken biri kolumdan tuttu.
"Hop hop, yenge yavaş be." Diyen adamın sesini duyduğum da içim rahatlasa mı yoksa daha da mı endişelensem bilemedim. Kendimi toparladığımda derin bir nefes verip başımı kaldırdım. Tahmin ettiğim iki kişi de karşımdaydı.
Bana endişeli gözlerle bakıyor oluşları içimi sıcacık etse de onlara bile ters ters bakmak zorundaydım.
"Siz!" Dedim, tedirginlik için de. Eğer birisi onları görürse öldürürdü!
Ben korkuyla onlara bakıyor olsam da ikisi de oldukça rahattı. "Buradayım yenge buyur?" Dedi, Holok yine her zamanki gevşekliğiyle.
"Ben de buradayım ya it, beni niye adamdan saymıyorsun?" Ayvaz'a ters ters baktı.
"Sen adam mısın, amına koyayım?" Duraksar gibi oldu. "Yenge küfrün kusuruna bakmıyorsun değil mi?" Hiç mi değişmezdi! Değişmiyordu. Hala yeterince sinir bozucuydu. Ters ters baktım.
"Bakıyorum, Holok."
Sırıtışı büyüdü. "Biraz da diğer taraftan bak o zaman."
"Tanrı seni bu akıl kıtlığından kurtarsın diye hiç söylemiş miydim, Holok?" Ayvaz güldü.
"Hep söylüyorsun ya yenge." Bu herifler beni çıldırtıyordu!
"Bu zihinsel yükün altından nasıl kalktığını sana hiç sordum mu, Ayvaz?" Bu sefer gülen Holok oldu.
"Bunu da hep söylüyorsun ya yenge." Geri zekalılar! Ben bunlara sürekli laf sokuyordum ama hiç umurlarında olmuyordu.
İkisine de ters ters baktım. İkisi de bana güldü.
"Niye buradasınız?" Bu sefer birbirlerine bakarak daha da sırıttılar.
"Seni almaya geldik." Anında kaşlarım çatılırken arkaya doğru adımlamaya başladım. Her an beni sırtına atıp götürebilirlerdi. Tüm hayvanlık yetilerine sahiplerd!
"Saçmalıyorsunuz!" Ciddiye alıyordum, çünkü bu iki akıl hastası dudaklarından ne çıksa yapıyordu!
Ben geri geri adımlarken Holok'un gözleri kısa bir an parmağımda ki yüzüğe dokundu.
"Yenge." Dedi, bu ses tonunu çok iyi biliyordum. İyi bir halt çıkmamıştı bu zamana kadar altından.
"Ne var tanrı cezası, ne!"
"Parmağında ki yüzük mü?" Bana tonlarca yük veren bir yüzüktü hem de...
"Evet." Deme gafletinde bulundum sanki iyi bir şey demeyeceğini bilmiyor gibi.
"Hiç bir sikime benzemiyor, haberin olsun."
Öfkeyle kaşlarım çatıldı.
"Terbiyesiz! Ahlaksız! Düzgün konuş." Gülmeye devam etti utanmadan. İkisi de hem de.
Sinirden ayağımı yere vurdum, arkama bakmadan koşmaya başladım. Eğer birisi görürse onları yaşatmazdı, onlara zarar gelmesini istemiyordum.
Ben koşmaya başladığımda Holok sinirle bağırdı. “Koşmasana kızım, düşeceksin; bir yerine bir şey olacak,” dedi, sanki bir şeyden korkar gibi. Onu umursamadım. Fakat aklıma karnımdaki minik geldiğinde istemsizce yavaşladım. Ağaçların arasından ilerlerken biraz nefeslenmek için durmak istedim; lakin bileğimden çekildiğim gibi sırtım kalın gövdeli bir ağaca yavaşça yaslandığında yüreğim ağzımda zıpladı sandım. Holok’a bağıracaktım ki aniden dudaklarıma kapanan büyük el ve burnuma dolan kokuyla yüreğimin çırpınışı arttı.
"Şşşş." Diyen sesi tanımak için, sıkı sıkı yumduğum gözlerimi açmam gerekmiyordu. Ciğerlerim neşeyle dolmuştu kokusunu soluduğumda. Öyle özlemiştim ki tarifi yoktu. Dudaklarımda ki elini yavaşça indirdiğin de "Samet..." diyebildim zorlukla.
"Efendim, Nefesim..." haftalardır, sesinden duymadığım ismi duyunca kalbimin hızı bir an olsun yavaşlamadı. Ona nefes olup kurtardığım günden beri hep nefesim derdi bana...
"Niye buradasın?" İçim titrerken soğuk çıkarmaya çalıştım sesimi.
"Seni görmek istemiyorum demedin mi üç hafta iki gün önce, artık görmek istersin diye düşündüm." Diyen erkeksi sesi kulağımın dibinde geliyordu. Gözlerimi açmaya cesaretim yoktu. Yakışıklı yüzüne, kokusuna, gözlerine kanarım korkusu bedenim de arka arkaya sinyaller veriyordu.
"Seni istemediğimi ne zaman anlayacaksın." Dedim, ama onun derdi çok başkaydı. Burnunu yanağımda dolaştırıyor, saçlarıma doğru götürüp, derin derin iç çekiyordu.
"Sen diye çarpan yüreğim durduğunda." Ben gözlerimi açamazken teni tenimin üstünde dolaşıyordu. Dokunuşlarında ki özlem beni mahvediyordu. Eli sol elimi kavradığında ilk başta ne yaptığını anlamasam da parmakları yüzüğü bulduğun da kaşlarım çatıldı. Gözlerimi açıp karşımda ki adama baktım. Işıl ışıl olan gözlerinde ki ışıltı kaybolmuş, rengi solmuştu. Gözlerinin altı halka halkaydı. Ne zamandır uyumuyordu bu adam?
"Sen, ondan beri uyuyabildin mi, Senem? Senin ondan farkın mı var?" Yoktu. İkimiz de ayrıldığımızdan beri harap olmuştuk.
"Çıkaracaksın bu yüzüğü, Senem Efnan." Sesi sakin gibi geliyordu fakat olmadığını çok iyi biliyordum.
"Kırcalı!" Diye çıkıştım. Oysa biliyordum bal gibi de Efnan olduğunu.
"Sen üstünü kapattığın da parmağında ki bana ait olan halka silinecek mi sanıyorsun?" Dalga geçen sesinin altında ki öfkeyi iliklerime kadar hissettim.
Onun buradan çoktan gitmiş olması gerekiyordu!
"Samet..."
"Beni çok yanlış tanımışsın, Kırcalı prensesi. Başka heriflere koşmak için mi, bana git dedin?"
"Bu seni ilgilendirmez!" Ellerini ağacın iki tarafına bastırarak biraz daha yaklaştı. Kalbim son hız çarpıyordu, yakalanma korkusuyla titreyen bacaklarımı ağaca daha da yasladım. Eğer basılırsak ona zarar verirlerdi! Ve, de ona...
"Benden nefret ettiğini söyledin," sesinde ki kırgınlığı kalbimi burktu. "Tiksindiğini, iğrendiğini, benim için aileni karşına alamayacağını söyledin Nefesim, hatırlıyor musun?" Evet, hatırlıyorum. Ölüm gibi gelen o dakikaların hepsini hatırlıyor, o gittikten sonra nasıl hıçkıra hıçkıra ağladığımı biliyordum. Unutmak mümkün değildi.
Başımı diktim, dik durmam gerekiyordu. Samet'e daha fazla zarar gelmesine izin vermeyecektim.
"Başkasını sevdiğimi de söylemiştim, Samet Efnan.” Dedim, her bir kelimemim ona bıçak olup saplandığını bile bile. “Bırak artık peşimi. Kalbi dolu bir kadının peşinden koşacak kadar mı ha-" dudaklarıma bastırdığı iri elleriyle içimi parçalayan laflar yarım kaldı.
"Çok iyi hatırlıyorum, prenses!" Gülmek istedim. Ne zaman bana kızsa ya prenses, ya da Kırcalı prensesi diyordu.
"O zaman derdin ne!" Bakışları bir süre gözlerimde dolaştı. Sanki benden bir şey duymak ister gibi beklenti dolu gözlerle bakıyordu fakat hiçbir şey söylemedim, omuzları çöktü. "Dün gitmiş olman gerekiyordu Samet, neden gitmedin?" Gitse yaşayamazdım, kalsa yaşayamazdık... öyle bir imkansızlık döngüsüydük ki tek çaresi ayrılıktı. Tek oluru vaz geçmekti. Bunu da birisinin yapması gerekiyordu. Ben yaptım.
"Gidecektim, Senem." Dedi, gözlerime baka baka. Çünkü onu inandırmıştım. Başka adamı sevdiğime, onu istemediğime inandırmıştım. Aşık olduğum adamın gözlerine baka baka başkasını seviyorum demiştim. "Burada kalmam için de yaşamam için de hiçbir sebep yoktu, biliyor musun?" Kalbim kasıldı kelimeleriyle. Düşündüğüm şeyi mi yapmaya kalkmıştı?
"Bana intihar edecektim deme sakın." Dedim, titreyen sesimle. Evet demedi, ama hayır da demedi. Bunun gerçekleşme ihtimali bile öyle bir darbe vurdu ki bana, eğer ağaca yaslanmasam bacaklarım beni taşımazdı. Düşüncesi bile göğsümü paramparça etmeye yetti.
"Sen nasıl canına kıymaya kalkarsın!" Ellerim titremeye başladı.
"Sen kıydın zaten, benim yapacağım hiçbir şey kalırdı yanında!" Gözlerimden arka arkaya yaşlar dökülürken tanrıya şükrettim binlerce kez.
"Neden yapmadım, biliyor musun?" Dediğin de bakışları hala benden bir şeyler beklediğini gösteriyordu. Ne duymak istiyordu? "Bir kız geldi yanıma, zehri kenara koyup ellerimi tuttu." Duyduklarımla tenim karış karış karıncalandı. Nabzımın sesi bile fazla geldi o an vücuduma. Kalbim acıdı. Yaşadığına sevinen ben, başka bir kadının varlığını işitince göğsüm daraldı.
Oysa ben gözlerine baka baka başkasını seviyorum demiştim... sevgilim, sen nasıl kaldırdın?
"Öyle hazırdım ki ölüme, sen yoksan aldığım nefesin anlamı yoktu,"
"Benim için yaşamadın, benim için ölecek miydin." Yaşlar ardı ardına dökülürken ellerimi kaldırıp göğsünü yumrukladım. Nasıl canına kıyardı, nasıl!
O yaşasın diye kendimden vaz geçerken nasıl intihar etmeye kalkardı.
Göğsünü yumruklayan ellerimi incitmeden kavradı. Ağacın gövdesine yasladı, sarsıla sarsıla ağlıyordum. Onu ikinci kez kaybedecektim eğer o kız gelmeseydi. Birincisinin altında ezilirken, ölümünü nasıl kaldırırdım?
"Benden vaz geçtiğinde ben zaten ölmüştüm Senem, sadece ruhum bedenimdeydi. Eğer o kız gelmeseydi şu an olduğumdan bir farkım olmazdı."
Sensiz zaten ölüyüm demekti bu...
"Kimdi o gelen kız!" Varlığına şükür mü etsem yoksa damarlarımda dolaşan kıskançlığa mı kansaydım bilmiyordum.
"Çok güzeldi." Dedi, gözlerime baka baka, kalbimin ortasına tonlarca ağırlığı aynı anda indirdiler sanki. Yutkunamadım boğazımı saran teller yüzünden. Öylece baktım gözlerine. "Bakışı, gülüşü, duruşu, o kadar eşsizdi ki..." karnıma saplanan keskin acıya rağmen yüzümü sabit tutmaya çalıştım.
O kadın için mi vaz geçmişti?
Ona mı gidecekti...
"Samet, Secer haber verdi, etraf güvenli olmayabilir. Yengeyle konuşmaya mağarada devam edin." Holok'un sesiyle aniden sıçradığım da Samet benden uzaklaştı.
Alev alev yanan göğsüm kalkıp inerken ona sırtımı döndüm. Daha fazla o kızdan bahsetmesini kaldıramazdım.
"Nereye?" Dedi, Samet kolumu tutarak.
"Seni ilgilendirmez. Yakalanmadan çık git buradan. Bir daha da karşıma çıkma! Seni görmek istemiyorum, hatta senden nefret ediyorum. Lanet olası herif." Samet'in bana kızmasını bekledim bu kadar laftan sonra fakat onun dudaklarında ukala bir kıvrım belirdi. Ruh hastası! Gelip elin kızlarını bana ağzını yaya yaya anlatmıyormuş gibi sırıtıyordu.
"Konuşmamız bitmedi."
"Benim için bitti, git ölüp bittiğin kızın yanına!" Arkamı dönüp gidecektim ki aniden bacaklarımdan ve belimden kavranmak suretiyle kucağa alındığımda şokla baktım. Normalde hayvan gibi sırtına atardı ama bu sefer nazikçe almıştı. Yine de hayvandı!
"Samet, bırak beni!"
"İlerde bir mağara var Nefesim, konuşmayı orada devam ettirebiliriz."
"Bunu sormadım!”
"Söylemek istedim."
"Samet, tanrı seni yanına mı alsa, belanı mı verse bilmiyorum artık!" Güldü.
"Seni verdi işte, daha ne yapsın." Çırpına Çırpına beni kucağında zorlanmadan mağaraya soktuğunda yavaşça indirdi beni.
"O çok güzel olan kıza gitsene sen! Ne diye beni getiriyorsun buraya?" Dediğim de gülen yüzü buz gibi dağıldı. Yutkundum, onun bu ifadesinden hep korkardım. Samet Efnan'ın öfkesi beni çok korkutuyordu, o bana böyle baktıkça arkama bakmadan kaçmak istiyordum. Öyle de yaptım. Yan tarafından kaçmak için koşacağım esnada bileğimden tutup beni göğsüne düşürdü.
"Çok güzeldi," Dedi, dişlerini sıka sıka. "Hayal bile edemeyeceğim kadar güzeldi, Senem." Canımı yakmak için yapıyorsa yanacak bir can kalmamıştı benden geriye.
"Kızıl saçları vardı, minik tatlı bir burnu, belli belirsiz çilleri vardı, bembeyaz pamuk gibi bir teni, kan gözleri vardı." Hepsini tek tek sayarken gözlerimi gözlerinden ayırmıyordu.
"Kim o kız." Dedim, gözlerimden tekrardan akmaya başlayan yaşlarla.
Samet başkasına mı aşık olmuştu.
Yapamazdım ki...
Ona kızıyordum canına mı kıydın diye... yaşayamazdım. Başkasına gitse yaşayamazdım.
Bileğimde ki elini yavaşça benden uzaklaştırdı, teni tenimden ayrıldığında yerle bir oldu göğüs kafesim. Her bir milimi parçalara ayrılıp kalbime battı. Ben vaz geçilmenin acısıyla gözlerine bakarken onun eli hiç beklemediğim bir anda karnımı bulduğunda yaşadığım tüm duygu karmaşası ağır bir darbe yedi.
"Kızımdı, Senem..." olduğum yerde donup kaldım. "Bizim kızımızdı..."
Soluğumu zorlukla verdim, ya da aldım,
bilmiyorum. Sadece içimin sıkışan hissin acısını biliyordum. Kalbim patlayacak gibi atmaya başladı. Öğrenmişti...
"Samet..." diyebildim zorlukla.
"Dün Sen beni durdurmadın ama doğmamış kızım durdurdu." Bakışlarında ki hayal kırıklığı görülmeyecek gibi değildi. "Karnında benim çocuğum varken başkasına gidecektin, karnında ikimizden bir parça varken bana beni istemediğini söyledin."
"Samet-" adını söylemekten başka bir şey yapmıyordum. Yapamıyordum.
"Bu savaş ikimiz için değil, karnında ki Eva'm için olacak. Sen benden vaz geçtin ama ben sizden vaz geçmeyeceğim." Elleri yavaşça karnımı okşarken parmakları titriyordu, bana dokunurken bile titremeyen parmakları, daha karnımda ki yerini belli etmeyen bebeğimize dokunurken titriyordu.
"Bana ömrü veren tanrı, yaşatan da kızımdır, Senem Efnan." Gözlerin de ki kırılmalar bir bir tenime savruldu. "Sen başkasını sevsen de, karnında benim bebeğimi taşıyan bir kadını kimseye bırakmam."
⏳️
●EVA UÇURUMDAN DÜŞTÜKTEN 6 GÜN SONRA●
⏳️
Zindanın ardında soğuk duvara yaslanan üç adamın da yüzü dağılmış bir şekilde oturuyordu.
Her şeyin üstünden altı gün geçmişti ve asıl deccal uyanalı beş gün olmuştu. Arsal, Eva uçurumdan atıldıktan altı saat sonra uyanmış ve ortalığı kasıp kavurmuştu.
Uyandığında yaptığı ilk şey Mavi'nin ve Akın'ın yakasına yapışıp başına buyruk hareket eden iki arkadaşını da öldüresiye yumruklamak olmuştu. Onu ekstra delirten şey ise her şey olup biterken başlarında bile olmayı beceremeyen Toprak'ın yıkılmış haliydi.
Ne ölmeyi becerebilmişti ne de yaşatmayı!
Toprak Kırcalı, gözleri önünde kalbine mıh saplanıp, uçurumdan itilen yeğenini kurtaramamıştı.
Ülkede bakmadık delik bırakmayan Arsal deli gibi aradığı kadının Ateşli de ölüm emrinin ilan edilişini duyunca da zıvanadan çıkmıştı.
"Onun eline hançeri ben verdim! O da saplamayı seçti, buna kimse karışamaz. Ölümüne de yaşamına da kimse dil uzatamaz!" Sözleri bunlardı.
Ülkede yoğun bir karışıklık ve ağır istisnai hal mevcuttu.
Eva'nın tek bir hareketi tüm ateşliyi birbirine katmıştı.
Mavi kafasını arkada ki duvara sinirle çarptığın da Akın ona ters ters baktı.
"Aptal olacaksın amına koyayım, şunu yapıp durma."
"Aptal olmasak burada ne sikim
arayacağız, Akın?" Haklıydı.
Altı gündür bu deliktelerdi, ölmeyecekleri kadar bir kaç yudum su verip gitmek dışında başka hiç kimse gelmiyordu!
Her şey bu denli karışıkken Arsal'ı yalnız bırakmak ikisinin de içine sinmiyordu. Bu öfkeyle kim bilir nereleri ateşe vermişti, tahmin edemiyorlardı. Kafası anlık atan bir insandı ve Kralın karşısına çıkıp onun aksine bir sözle, işleri daha da karıştırması işten bile değildi.
İhtimaller kafasında dönüp dururken saatlerdir kimsenin girmediği demir kapı büyük bir gıcırtıyla açıldı. Elber içeriye girdi. Bakışları direkt Toprak'ın üstündeydi, derin bir nefes verip omuzlarını dikleştirdi ve soğuk zindan duvarlarında yankı bulan o kelimeleri bir araya getirdi.
"Kırcalı prensi, Efendimiz yüce Asrın sizi meydana çağırmamı emretti." Bakışları kısa bir an Akın'la Mavi'ye kaydı ve cümlesini şu şekilde bitirdi.
"Eva Efnan'ın cesedi bulundu, tespit edilmesi gerekiyor."
....
YAZAR ARAYA KAYNAK OLUYOĞĞĞR= Aşkolar bu altı saat dokuz saat bilmem neler zaman algınızı biraz yorabilir lakin böyle olmak zorundaydı🙃
Kafanız karıştığı yerde söyleyin hemen yardımınıza koşacağımmm
...
●EVA UÇURUMDAN DÜŞTÜKTEN 9 SAAT SONRA●
Bakışları büyük taht odasında dolaştı ateşli prensinin, uyanalı neredeyse üç saat olmuştu, nefes aldıkça bile teninin altına işlenen acıyı umursamadı, vücudunda ki ağrıyı yok saymaya alışmıştı. Lakin bilen bilirdi ki cayır cayır yanıyordu göğüs kafesi...
İnsan beklediği yerden darbe yiyince canı yanmazdı, okuduğu kitabı tekrar okuyunca şaşırmazdı, bildiğini başkasından duyduğunda koymazdı... niye şimdi böyle olmuyordu.
Biliyordu, Arsal.
Sike sike Eva'nın ağzına sıçacağını biliyordu oysa.
Birbirlerini kullanıyorlar, ölümün eşiğine getiriyorlardı lakin ikisi de centilmence sırası geleni bekliyordu.
O vakit sıra kendisinde miydi?
Vücudunda ki ağrı bir şekilde geçerdi de zihninde yerine yerleşen parçaların ağırlığı nasıl geçerdi bilemedi.
Göğsünün ortasından yediği kurşunun kendi silahından çıktığını öğreneli de çok olmamıştı. Yer altında oluşturduğu büyük sistemden üretilen insan üstü savaş silahları, bombaları ve bir çok kimyasallar hep onun elinde olmuştu. Alt, üstü bilmezdi lakin altta dönen oyunları en iyi o yönetirdi. Eva onu vurdurmuştu, bunu biliyordu. Kime vurdurduğu hakkında kafasında dönüp duran ihtimale onay vermek istemiyordu lakin artık Eva konusunda o kadar da emin konuşamıyordu.
Elbet bir hamle bekliyordu, kendisini sarsacağını düşünüyordu ama bu kadar ileri gidebileceğini düşünmemişti.
Ve, bir kere daha anlamıştı ki, Eva Efnan'da vicdanın zerresi yoktu!
"Siktir!" Bir de ona derlerdi ya' diye düşündü sinirle yine.
Babası birazdan burada olacaktı ve duyacaklarını harfi harfine, sırasına kadar biliyordu.
Ateşli de adını vatan hainine çıkarmayı başarmıştı en sonunda!
Hepsinin sinirini gözlerini açıp kendisine gelmeye çalıştığı o on dakikada yaşarken Mavi'nin dudaklarından dökülen bir kaç cümle öfkeyle yanan göğsüne öyle bir kor düşürmüştü ki diğer bütün alevler yanında sönük kalmıştı.
Eva Efnan kayıptı...
Eva'sı yoktu...
Duyduklarını içinde tartıp kendisine yedirmesi uzun sürmemişti. Binlerce muhafızını aynı anda görevlendirip Eva'nın izini sürdürmesi için emir vermişti.
Ateşliyi didik didik etmeleri emrini alan muhafızlar, sadece ülke içinde değil Eva'nın atıldığı uçurumun her bir milimine kadar aramaları emrini de almıştı.
Nerede? iyi mi? Kötü mü? Yarası derin mi? Birisi onu buldu mu? Ona zarar verdi mi?
Aklında öyle çok soru dönüp duruyordu ki tek bir ihtimal aklına gelmiyordu.
O ise Eva'nın ölebilecek olması...
Arsal Karahan, gülünün de ölebileceğini hiç düşünmüyordu, onun ölümünü öyle yok saymıştı ki aklına gelmiyordu...
Soluna saplanan mıh Elyesa'nın elindeymiş. Eva'yı, Toprak ile takasa Mavi ve Akın Kabul etmiş. Eva'yı kuzeni Ezrak Karahan kaçırmıştı...
Hepsinin bu denli üst üste gelişi onda tarifi olmayan bir öfke patlamasına sebep oluyordu.
Düşüncelerin içinde boğuşurken içeriye giren babasına hafifçe başını eğerek saygısını ve selamını gösterdiğini belirtti.
"Ezrak'dan haber geldi mi?" Dedi Asrın'ın ihtiyar ama kudretli sesi.
"Henüz değil ama bulacağım." Bu sefer o ibneyi gebertmezse kendisine de yazıklar olsundu.
Başında yeterince dert yokmuş gibi bir de Viran'ın vampir kızını kaçırmıştı!
"Abileri olacak o üç it de ikidir kapımıza dayanıyor, üçüncüde ne olacağını çok iyi biliyoruz." Üçüncüde zaten karşılarında olan Viranı bir kere daha karşılarına alacaklardı fakat bu sefer dengeyi kuran iki vampir de yanlarında durmayacaktı. Yelzar ve Mirzar. Vampirlerin çoktan ateşliyi aramaya başladığını elbet biliyordu fakat sesini çıkarmıyordu. Eğer onlar bulursa işi daha kolaydı, o piçi zahmet edip bulmaktan kurtulurdu. Üstüne Mirzar ile Yelzar zaten belasını tersten sikerdi, Ezrak belası da aradan çıkardı.
"Kontrol altına alacağım, Efendim." Sikseler dokunmayacaktı.
"O kızdan hâlâ haber yok mu? Mavi'yi görevlendirdim lakin hala ses yok." Derin bir nefes verdi.
"Mavi'nin şu an başka bir mevkide bulunması gerekiyor, Efendim. Onun yerine başkasını görevlendirdim." Mavi'nin zindanda olduğunu babası şu an bilmese de olurdu.
Lafının üstüne laf söylenmesi Asrın'ı sinirlendirse de oğluna her zaman güvendiği için sesini çıkarmadı. Fakat bir şeyden tam emin değildi ve yanılmış olmayı diledi.
"Eva Kırcalı'yı onlardan önce bulamazsan Payidar onu himayesi altına alır. Eğer sana bir şey olsaydı Afran'a rağmen onu gözden çıkartırdım." Dedi, Asrın açıkça. Sesinde ki öfkenin sebebi Eva'ya olan muhtaçlıklarındandı. Ateşli Eva'dan nefret ediyordu, prensese adım adım yaklaşırken bir anda bunun durması her şeyi mahvetmişti.
"Ne demek oluyor bu?"
"Pusula durdu Arsal... içinde ki tüm düzenek bir anda sustu. Hiçbir yöne kıpırdamıyor, artık yön göstermiyor. Kostan'a gelen bütün izler, sanki hepsi anlaşmış gibi bir bir silindi, parşömene yazılanlar bile sanki hiç yazılmamış gibi kaybolup gitti. Harfler geri çekildi tüm sayılar gitti ne bir leke var ne de bir iz. Bir şey oldu. Eva gittikten sonra bir şey oldu."
Asrın'ın tüm sözleri Arsal'ın içine hiç hoşuna gitmeyen bir huzursuzluk kapladı. "Buna iki neden var,"
"Ya ruhlar birleştiğinde Afran'ın yönünü gösteren her şey Eva'dan Toprak'a geçti." Bunun ihtimalinden nefret etse de ikinci ihtimalin olmasını istedi, Asrın." Ya da Eva öldü..." dikkatle oğlunun gözlerine baktı. En ufak bir korku kırıntısı görmeye tahammülü yoktu. Oğlunun, en büyük düşmanının torununa aşık olması her şeyi alt üst ederdi. Bu olmamalıydı. Buna izin vermezdi fakat ilk önce bu düşüncelerinin doğruluğunu teyit etmek istedi.
Arsal'ın gözlerinde herhangi bir kıpırtı belirmedi, korku ya da endişe duymadı Eva'nın öleceği düşüncesinden. Asrın oğlunun ifadesizliğini ve donuk bakışlarından tanırdı ve bu bakışlardan anlaması gerekeni anladığını düşünüyordu.
Arsal'ın içinde bir çok endişe vardı dışa yansıtmadığı lakin tek bir şey yoktu.
O da Eva'nın ölmesi.
Bunun ihtimalini bile aklına kalbine getirmeyi yasaklamıştı.
Yaralıydı bir yerde, canı çok yanıyordu fakat o yine de çenesini kaldırıyor, asilik yapıp acısını saklıyordu, bunu adı gibi emindi.
Parmaklarının kırık olduğunu söylemişti Akın, hiç mi canının kıymeti yoktu onda? Çok acısa da bunu belli etmez diye düşündü. Üşüyor muydu? O çok soğuktu, normalde bile çok üşürdü, şimdi daha çok üşümez miydi? Ağlayamıyordu bile... gözlerinden hep kan akardı, o da canını yakıyordu. Biliyordu, Arsal. Yine güzel gözlerinden kan damlaları düştü mü diye düşündü. Düşmesindi... Belki birisi bulmuştur ihtimali geldi yine aklına. Ya ona daha fazla zarar verirse, çok yarası vardı bu sefer tek başına ayakta duramaz, dedi kendi kendine. Birisi bulup yardım etmezse ne olurdu peki?
Bitmek bilmeyen, içinde ona nefes aldırmayan, bin bir ihtimalin içinde sadece ölüme yer yoktu.
Ona göre onun gülü ölemezdi
"Dumur'un hali kötüye gidiyormuş, son vakitleri derler. Gitmek icap eder. Akşama yola çıkmam gerekti lakin ortalık çok karışık halkın durulması lazım. Çoğu şerefsiz böyle bir çatlama bekler gibi milleti ateşliyor. Sular'ın yöneticisine suikast düzenlemişler, Karasal'da askeri yönetimi patlatmışlar. Hepsi en ufak bir yıkılışı değil oğlum, tökezlemeyi bekliyor. Tek tek arınacak o hainler fakat önce kendini ayakta tutacak gücü topla. Biz tökezlersek halk yıkılır." Arsal dikkatle babasını dinlerken Asrın devam etti. "Sana güvenim sonsuz. Şimdi gitsem de gözüm arkada kalmaz, sonra da." Bu açık açık güvenimi sarsma demek oluyordu.
Asrın oğluna güvendiğine pişman olmak istemiyordu.
"Siz sabaha gitmek için hazırlıklara başlayın Efendim. Yanınıza da isterseniz kraliçe Aksel'i de götürün. Sorun çıkmayacak." Asrın oğluna bir kaç şey söyledikten sonra gitti.
Arsal da vakit kaybetmeden gizli zindana doğru ilerledi. Sarayda ki kimse bilmezdi. Sayılı kişiler bilirdi ve önemli kişiler tutulurdu orada. Şu an ise Toprak Kırcalı oradaydı.
Adımlarını hızlandırdı çünkü her an o ibneyi yerinde bulamayabilirdi. Birinci denemesini yapmıştı bir kaç saat önce ve yine yapacaktı, üçüncüye ise kesinlikle kaçacaktı. Biliyordu.
Düzeneğin düğmelerine bastığında hareket eden duvarı hafifçe iterek diğer tarafına geçti ve aynı şekilde geri kapattı. Bir kaç metre uzağından gelen sesler yanılmadığını gösteriyordu.
Yumruk sesleri arttıkça adımları da hızlandı, yerin en dibinde yer alan bu zindanın geniz yakan kokusuna alışkın olduğu için boğucu havayı umursamadan kilitlediği kapıyı açtı. Anahtar sadece kendisinde vardı, eğer muhafızlara verirse o piç mutlaka almanın bir yolunu bulurdu.
Önüne gelen ikinci demir parmaklığı açıp içeriye kendisini attığında tahmin ettiği gibi dört askeri yerde, iki askeri de Toprak'ı alt etmeye çalışıyordu.
Bu kadar yaraya rağmen zapt olmuyordu ibne!
"Muhafızlarıma zarar vermeyi bırak!" Diyen Arsal'ın sesiyle Toprak dişlerini sıkıp ikinci kez kaçma eyleminin başarısızlığına sövdü.
"Bildiğim kadarıyla zindana bu kadar adam yığmazdın Karahan, korktuğun bir şey mi var da bu kadar adam parmaklıklarımın önünde?" Toprak, alayla yerde serili olan beş muhafıza baktı. Onları öldürmemişti, Eğer Ahar'dan olsa öldürürdü lakin Ateşli'nin askerlerini öldürmedi.
"Bu ikinci," Dedi Arsal ona doğru yürürken. "Biliyorum ki üçüncüye kaçacaksın, ama ben izin vermeyeceğim." Dişlerini birbirine kenetledi.
"Üçüncüde beni bulabilirsen tekrardan konuşalım bunu!" Diyerek bileğini kırmak üzere olduğu muhafızı ileri itti.
Arsal başıyla dışarıyı işaret ettiğinde adamları, yerde yatan askerleri de sürükleyip dışarıya çıktı.
"Ölmemiş oluşuna sevindiğimi söylemem gerekir, Karahan. Seni ellerimle öldürme şerefini kimseye yaşatamam." Burada durup damarına basa basa. "Bu yeğenim olsa bile." Eva'ya hem sinirli hem hayrandı şu an. Bu esaretin içinde bile Ateşliyi nasıl bu denli sarstığına akıl erdiremedi.
"Bunu ölümü kabul etmiş bir zavallı mı söylüyor?" Cümlesini tamamlamadan Toprak tarafından çenesine indirilen yumrukla bir adım gerilese de başını daha da dikti.
"Eva, nerede!"
"Kardeşine sorsana, neredeyse!" Diğer yumruk Toprak'ın çenesine inmişti. Dişlerini sıkan Toprak'ın göğsü körük gibi inip kalkıyordu.
"Burada bana adamlık taslayacağına git de arkadaşlarının içinde ki haine haddini bildir!"
"Benim arkamda olan hiç kimse bana ihanet etmez, senin yeğeninden başka." Dik durmakta zorlansa da çenesini kaldırdı.
"Öyleyse otorite sorunun vardır ateşli prensi, çünkü bu kadar adamın aynı anda böyle bir halt yiyemezdi."
"Sana otorite fikri danışmaya gelmedim Kırcalı!" Sesi ölümcül derecede sakindi. "Benes Kırcalı, Ateşliye kimi sızdırdı?" Güldü Toprak.
"Ben söylersem ne eğlencesi kalır, Karahan?"
Boynunda dolaşan ağrıyla şakakları zonkladı. "Biliyorsun demek." Toprak'ın dudağının kenarında ki kıvrım zaten bildiğini belirten cinstendi.
İçi yanıyor, ciğeri sızlıyordu, belli etmemeye çalıştı. Daha da kıvrıldı dudağının kenarında ki ölümcül ifade. "Ben bulduğumda daha çok eğleneceğime şüphen olmasın." Bakışları pür dikkat üstündeydi.
Ne denli çöktüğünü görüyordu eski dostunun, kendisine belli etmeme çabası komikti.
"Bunca zaman bu kadar işkencenin üstüne bile kaçmayan Toprak Kırcalı'nın zincirlerini kıran ne oldu?" Toprak söylediklerine karşılık Arsal'a doğru adımladı. Zerre umursamadan cebinde ki sigara paketini ve metal çakmağı alıp sırtını duvara yasladı. Ucunu ateşlediği sigaradan çektiği derin nefesle yosun yeşili gözlerini Arsal'a çevirdi.
"İstediğin buydu değil mi? Ses çıkartmadan geberip gitmem." Yanına yaklaşıp paketi elinden alıp kendisine de bir dal yaktıktan sonra o da eski dostu gibi sırtını duvara yasladı.
"Eğer öyle olsaydı şimdiye Ahar'a birisini sızdırıp işini bitirtmiştim." Güldü Toprak.
"Doğru söylüyorsun," bir nefes daha çekti elinde ki zehirden. "Yoksa neden beni öldürmeye gelen tüm suikastçıları Ahar'a soktuğun ajan etkisiz hale getirsin?"
Göğsü derin bir nefes için kalktı Arsal'ın fakat aynı anda bilmez kaç tane ok aynı noktaya saplandı. Onsuzluk bu kadar acı verici olmamalıydı...
"Ahar seni istiyor," Dedi, sigarasından son nefesi çektikten sonra yan tarafında ki nemli duvara basarak söndürdü.
"Rızan var mı diye de soracak mısın?" Toprak, gülerek söylemişti fakat neşeyle yakından uzaktan alakası yoktu bu gülüşün. "Gönlüm yoktur desem vermez misin?" O güldüğün de Arsal da hafifçe güldü.
İki adamda bitik bir halde acıyla güldü.
İkisinin de acısı ortaktı, her zaman olduğu gibi.
"Vermeyeceğimi çok iyi biliyorsun, Kırcalı. Yeğenin olacak o şeytan bilerek yaptı bunu. Ahar'ın seni öldüreceğine emindi ve asla engel olmayacağımın da farkındaydı. Seni Afran'a bağladı ki, seni hem Ahar'dan alayım, hem ölümden kurtarayım, üstüne bir de koruyayım." Burada sesi daha da sinirli çıkmıştı. "Altına bez bağlayıp, ağzına meme de vermemi ister misin, sik kırığı!" Bir kere daha güldü, Toprak.
Arsal onun gülüşüne ters ters baktı. "Anasır'ı basmaya gidiyorum." Bu bir izin alma değil de durum bildirimi gibi olmuştu.
"Eva'nın orada olmadığını ulaklarından beş yüz kez öğrenmişsindir." Dedi, Toprak rahat sesiyle.
"Sana ne lan belki canım beş yüz birinci kez öğrenmek istiyor sana hesap mı vereceğim, amına koyduğum?"
"Bırak beni." Dedi Toprak aniden. "Bırak ki bulayım onu."
"Dışarıda seni it gibi kokundan arayanlar varken mi? Boş konuşuyorsun Kırcalı."
"Annem onu bulduysa asla sana vermez, anlamıyor musun?" Arsal bir süre Toprak'ın yüzüne baktı.
"Eva'yı şeytana verdin. Tekçe artık canıyla hiçbir şeyi ödemek zorunda değil, onun kanını üstlenmeyi de diğer abisi üstlendi." Devamında sözleri oldukça alaysıydı. "Sen niye hala ölümü kabullenmiş durumdasın, Kırcalı? Sebebini bizlere ne zaman bahşedeceksin?" Toprak dişlerini sıkıp bir süre karşısına baktı.
"Biliyorsun."
"Dangalak kardeşinin ölmediğinden
bahsediyorsan, Evet biliyorum."
"Bi sikimi de bilmesen şaşarım." Sinirle başını arkada ki duvara vurdu. "Sakın, Sakın-"
"Ne yapmaya çalıştığını söyle bana, Toprak"
"Bu seni ilgilendirmez!"
"Öyleyse ne yapmaya çalışıyorsan buna asla izin vermem, burada gözümün önünde çürümeni zevkle izlerim. Güçlerin de elinde yokken bana asla karşı koyacak gücün yok." Toprak öfkeyle doğrulup bir yumruk daha geçirdi Arsal'a. Dudağının kenarından fışkıran kanı umursamadan cevabı bekledi Arsal, eğer cevap gelmezse bu sefer o geçirecekti yumruğunu.
"Eva'yı da, Tekçe'yi de kurtarmaya çalışıyorum! Neyini anlamıyorsun, git gide şeytana dönüşüyor. Eva'dan geriye hiçbir şey kalmayana denk devam edecek o şeytan. Eğer birisi kan hakkını ödemezse ne Tekçe'nin canı tehlikeden kurtulur ne de Eva'nın ruhu şeytandan." Az önce ki geçirmediği yumruğu bu sefer en sert şekilde vurarak ödeşti, Arsal.
"Ulan orospu çocuğu, sen kendi kardeşini korumak için ölümü kabul ediyorsun. Sen ölürsen benin kız kardeşime ne olacak hiç düşündün mü!" İkisi de tekrardan sinirle ayaklandığında aynı anda yakalar tutuldu.
"Beni ne ilgilendirir lan senin kardeşin!"
"Böyle bir piçlik yapacağını bildiği için zaten yaptı bunu! Hala neyi anlamak istemiyorsun. Eva, senin ölmene asla izin vermeyecek. Aklında hangi sikindirik düşünce varsa kovsan iyi edersin." Bir yumruk daha indiğinde bu sefer geriye doğru sendeledi Arsal, öfkeyle dolup taşan Toprak'ın göğsü sinirle kalkıp iniyordu. Burnundan akan kanı elinin tersiyle silip başını dikti. ”Çünkü ben de Eva da senin ölmene müsaade etmeyiz bu saatten sonra!”
.
⏳️
...EVA EFNAN’DAN...
⏳️
.
Kimi gelmiş, kimi gitmiş; biri varmış ama hiç yokmuş. İnsan doğmuş ama yaşam yokmuş; yaşam varmış ama doğacak tek bir nefes yokmuş...
Kim mi gelmiş? Minik bir can. Kim mi gitmiş? Dünyaya doymuş bir kan.
Biri varmış ama bastığı toprak bile “o yok” demiş; doğmak için çırpınan doğmuş ama aslında hiç yokmuş...
Bir masal fısıldıyordu rüzgar kulaklarıma doğru. Bilmiyorum yalandı, bilmiyorum gerçek.
O anlatırken gözü yaşlıydı; ben suskun. O bakarken yıkılıyordu; ben yine suskun. O anlatandı, bense duymayan; o hatırlatandı, bense unutan…
Ölmüş müydüm, yoksa hala soluk almak için cebelleşiyor muydu ciğerlerim?
Cehennemde değildim ama cennet de sayılmazdı,
Araftaydım ama kimin tarafında.
Sağıma mı gitmeliyim yoksa soluma mı?
İki tarafıma doğru uzanan halatın ortasında, öylece dengemi sağlamaya çalışırken nerede olduğumu bilmiyordum.
İki uçurumu birleştiren tek şey ortasında durduğum halattı. Rüzgar estikçe sallanan halat beni aşağıya düşmeye zorluyor, titreyen bacaklarım bana hiç yardımcı olmuyordu. Buna ek olarak göğsümde bir baskı vardı, bu da neyin nesiydi?
"Hayır, hayır şu an değil Eva. Uyanman lazım, şimdi değil!" Bu ses nereden geliyordu. Ne çok uzağındaydı, ne de görebileceğim bir yakınlıkta. Üst üste kalbime uygulanan baskı dengemi sarsıyordu.
Halatın her iki ucu da bambaşka hayatlara bakıyordu, sol tarafıma her dönüp baktığımda farklı birisini görüyordum fakat Sağ tarafımda ki kişi hep aynıydı.
Sol tarafıma döndüm; Afran'ı görüyordum, bana bakarak ağlıyordu.
Sağ tarafıma döndüm; başını öne eğip yüzünü gizlemişti, aynı kişi.
Tekrardan baktım soluma; göz yaşları içinde bakan Mavi, Akın, Elyesa vardı,
Sağıma döndüm, o kız bu sefer başını dikip bakıyordu bana ama yine yüzünü göremiyordum.
Soluma baktım; annem vardı... Babam vardı... ikisi de bana o tarafa gitmemem için yalvarıyordu, ikisi de beni yanlarına çağırıyordu.
Sağımda yine o kız vardı. Hiç konuşmuyor, sadece bana bakıyordu. Ne gel diyordu ne git. Öylece gözlerime bakıyordu.
Başımı aşağıya eğdim, altımda ki boşluk sanki sonsuzluktu. Düşsem ya kurtulacaktım ya kaybolacaktım.
Kalbime yine bir baskı hissettim, sanki birisinin eli arka arkaya kalbime baskı uyguluyordu.
"UYANACAKSIN!" Diyordu yine nereden duyduğumu bilmediğim bir ses. "Şimdi değil, şu an değil ne olur şimdi yapma. Beni yalnız bırakamazsın." Kalbime artan baskıyla nefes almaya çalıştım, sahi ben burada nefes alıyor muydum?
Adımlarımın beni sağıma götürdüğünü arkamdan bağıran Arsal'ın sesini duyana kadar fark etmedim bile. Tekrardan soluma baktığımda aslında herkesin bana bağırdığını, durdurmaya çalıştığını gördüm lakin ben bir tek Arsal'ın sesini işitmiştim.
"Gidemezsin!" Diyordu, onu bu denli korkutan neydi? Benim sağımda ne vardı?
"Sola gel kızım, gitme sağa. Orada sana yalnızlık var." Dedi, annem de.
Ayağımın altında ki halat sert bir şekilde sallandı. Bakışlarım sağa döndü. Solumda bir sürü insan vardı fakat sağımda bana bakan kız yalnızdı. Kimdi o kız?
Bana bakıyordu, nefretle mi bakıyordu öfkeyle mi? Minnetle mi bakıyordu, sevgiyle mi?
Ayağımın altında ki halat bir kere daha hızla sağlandığında dengemi sağlayamadım,
Göğsüme baskı uygulayan kişiden bir ses yükseldi. "Durdu! Kalbi durdu, Eva Efnan'ın kalbi durdu! Bırak artık onu, öldü işte neyini anlamıyorsun?" Bu ses arka arkaya kulaklarımda yankılanırken göğüs kafesime uygulanan baskı arttı.
Eva Efnan'ın kalbi durdu...
“Ölmezsin!”
"Ölemezsin sen! Şimdi ölemezsin."
Kaybettiğim dengemle boşluğa doğru düşecekken elimi buz gibi bir el tuttu, bir cesedin soğukluğunu taşıyan buz gibi bir el...
Kafamı kaldırıp kimin tuttuğuna bakamadım lakin biliyordum, o kız tutmuştu. Sağımda ki yalnız kız...
"Şimdi değil." Dedi, elimi tutan buz gibi elin sahibi.
"Bir boşluğa düşeceksin ama bu sağının boşluğu olmayacak, Eva Efnan."
Elimi sıkı sıkı tutup beni zorlanmadan yukarıya çekti. Tekrardan ayaklarım üstünde dikildiğim de ben halatın üstündeydim ama o boşlukta ayakta duruyordu.
"Sen neden düşmedin?" Sesimin bu denli acı içinde çıktığını kulaklarım işitene kadar bilmiyordum.
"Boşluğa düşmüşler tekrardan ayağa kalkamazlar, ben ayakta değilim... Ben zaten düşmüşlerdenim." Oysa ki benden daha dik bir şekilde ayakta duruyordu.
"Döndü, döndü!" Dedi, yine bir ses. "Kalbi bize döndü! Atmaya başladı." Yüzüne baktığım kızın sureti hafızamdan kalmıyordu, görüyordum ama bilmiyordum. Aniden silinip gidiyor sonra tekrar bakıyorum ve tekrar siliniyordu. Bu döngüyü biliyordum, kabusum bana onu gösterene kadar ben karşımda ki kızım yüzünü görmeyecektim...
"Sol tarafına git Eva, Sağ tarafta yalnızlık var."
"Sen neden sağdasın peki?"
Bakışları gözlerimdeyken anlam kazandı. "Soldakiler için..."
⏳️
.
○○○○○○○○○BİR GÜN SONRA○○○○○○○
.
⏳️
Kimle yapmıştı nasıl yapmıştı bilmiyordu!
O kitaba ulaşıp kardeşiyle Toprak'ın ruhlarını nasıl birleştirmişti, hep bir adım arkasından onu takip ederken ne ara izini kaybettirip onu arkasından vurmuştu!
Derin bir soluk verdi.
İki saat önce Payidar Kırcalı'nın topraklarına izinsiz gitmiş bu da yetmezmiş gibi hanesini basmıştı. Pişman mıydı? değildi.
Benes Kırcalı'yla yüzleşmiş, sakladığı kızını nasıl koruduğuna gözleriyle şahit olmuştu.
O kadın resmen yalanın anasıydı!
Ve sinir bozucu bir şekilde Eva, anneannesine benziyordu.
Sinirleri daha da zıpladı.
Yakında tekrardan Anasır'ı basacaktı. Yalan söylüyorlardı!
Şimdiyse önünde ona korku dolu gözlerle bakmamak için başını aşağıya eğmiş askerlere ifadesiz gözlerle bakıyordu.
Hepsi başına buyruk hareket etmişti.
"Konuş, Elyesa Hafzan." Arsal’ın sert sesiyle Elyesa'nın ağlamaktan kızaran gözleri bir kere daha doldu.
Tek suçlu kendisiymiş gibi kolundan tutan iki muhafız onu Arsal'ın önünde tutuyordu.
Sanki yargılanıyordu! Arsal Karahan'ın mahkemesinde yargılanmak istemiyordu. O hep acımasızdı.
"Efendim lütfen-" Dudaklarının arasından kaçan hıçkırık konuşmasına müsaade etmedi.
"Ne lütfen, Elya?" Arsal’ın buz gibi sesi tenini ürpertti.
"Ben yapmadım," nefes almaya çalıştı
hıçkırıklarının arasından. "Ben istemedim, yemin ederim ben yapmadım." Alayla baktı Arsal karşısında titreyen arkadaşına.
"Elinde neden hala Eva'nın kanı var öyleyse?" Saatlerdir ellerine indiremediği bakışları avuçlarında kurumuş olan kanı bulduğunda sarsıldı. Ellerinde hiçbir suçu olmayan bir kızın kanı vardı, parmaklarında kardeşine benzediği için kıyamadığı kızın acı kanı vardı. Kendisi yüzünden ölen kardeşiyken, kendisinin öldürdüğü Eva’ydı. Ailesinin vicdan azabıyla tükenirken Eva’nın vebali karabasan gibi üzerine çökmüştü.
Mavi öfkeyle dişlerini sıkarken Akın ve diğerlerinin yaptığı gibi susmaktan başka bir şey yapamıyorlardı.
Onların yüzünde şu an suçlu olduklarını ayan beyan ortaya seren bir maske vardı.
Onlar Arsal Karahan'ın emrinin dışına çıkıp başına buyruk davranmıştı.
"Tekrar ve son sorum olacak, bunu neden yaptın? Sana bunu kim yaptırdı Elyesa Hafzan!" Hayal kırıklığıyla boynu büküldü.
"Sana ihanet etmişim gibi davranma bana lütfen."
"Etmedin mi?" Alaysı sesinin altında yatan öfkeyi hissetmek, Elyesa’nın kaldıramadığı bir histi.
"Hayır, asla ben böyle bir şey yapmam! O an ne oldu bilmiyorum, Arsal be-" olanlar bir kere daha aklına geldiğin de dökülen yaşlarla kendisini anlatmaya çalışıyordu ama çok zordu.
"Efendim." Dedi, Mavi öfkeli sesini dizginleyerek "Karşınızda ki kişi Elyesa, her daim yanınız da olan bizlerden biri, unutmuş gibi davranıyorsunuz."
"Siz de karşınızda kim olduğunu unutmuş gibi davranıyorsunuz, Mavi." Mavi'nin göğsü kalkıp indi, bakışlarını hıçkıra hıçkıra ağlayan kıza dokundurmamak için büyük bir çaba gösterdi.
"Kim olduğumu unuttunuz mı, Semdar?" Diye bağırdı Arsal.
"Efendimizsiniz!" Mavi'nin sesinde tek bir tereddüt yok, ve bundan asla gocunmuyordu.
Bakışları tüm kalabalığa döndü.
"Kimim ben!"
"Efendimizsiniz!"
Öfkesinden bir gram eksilmeyen Arsal tekrardan Mavi'ye ve Akın'a döndü.
"Ona yataklık mı yaptınız?" Elyesa'yı kastediyordu.
"Ne dediğinizin farkında mısınız?" Dedi, Akın dişlerinin arasından. "Bizi neyle itham ediyorsunuz, kulaklarınız duyuyor mu, Efendim?"
Arsal'ın bakışları hepsinin üzerinde tek tek dolaştı. Burada ki çoğu askeri özel ordulardan seçilmiş seçili görevlilerdi. İşlerini bilir ve her zaman en üstten emir alırlardı. Emirsiz iş yapmazlardı.
İşin sonunda tüm oklar hep karşısında duran üç kişiye dönüyordu.
"Elyesa Hafzan," Dedi bakışları ona dönerek. "Sarayımı terk edeceksin. İkinci bir emre kadar da sınırlarına bile yaklaşmayacaksın, yoksa gözünün yaşına bakmam, yakarım seni."
"Siz!" Dedi Mavi lakin Arsal devam etti.
"İtirazı olan varsa onunla birlikte şimdi karşımdan yıkılsın yoksa hiç konuşmasın!" Akın ve Mavi dişlerini sıktı ama seslerini çıkartamadı. Arsal son emrini de verdikten sonra arkasına bile bakmadan gitti.
"Mavi Sıraç Semdar'ı ve Akın Barlas'ı Toprak Kırcalı'nın yanına zindana götürün!"
●●● ÜÇ GÜN SONRA●●●
○○○○○○○EVA EFNAN○○○○○○○
Kafamın içinde bir dünya dönüyordu. Baya baya tüm dünya el ele tutuşup sanki gelelim Eva'nın beyninde dönelim der gibi kafamın içi sallana sallana dönüyordu!
Gözlerimi açmakla açmamak arasında kaldım. Bir ara uyku daha tatlı gelse de merakım hep baskındı.
Son hatırladıklarıma göre ölmem gerekiyordu fakat ben yine ölmemiştim!
Ya da ölmüş müydüm?
Sahi, ölüler acıyı hissediyor muydu?
Eğer ediyorsa sıçmıştım, her bir tarafıma yine jilet atmışlar gibi bir ağrı, kol geziyordu.
Neyse açayım bari gözümü, gazamız mübarek olsun.
"Sana da zahmet olacak ama..." diye homurdandı iç sesim.
Gözlerimi araladığımda diğer taraf olduğunu düşündüğüm mekanda açacağımı sanıyordum, bir an tereddüt etmedim değildi yani. Diğer tarafta olsam böyle yatakta boylu boyunca yatacağımı sanmazdım. Yediğim o kadar halttan sonra zordu.
Gaz lambasının aydınlattığı loş ışığın arasında gözlerimin bulanıklığı bir süre gitmedi. Burası neresiydi böyle? Kulübeyi andıran tek göz bir yerde ne işim vardı acaba? Boş gözlerle etrafa bakındım; benim yattığım kauçuk yatak, bir kaç tahta sandalye, küçük bir koltuk ve tıbbi araç gereçlerin yer aldığı uzun bir sehpadan ibaretti. Ahşap duvarlar da ne olduğunu bilmediğim eski bir kaç tane tablo ve ince uçlu gaz lambası içeriye otantik bir hava katıyordu.
"Aynen, şu an ortamın otantikliği çok umurumuzda ya!"
İç ses hakkıydı şu an bu detaylarla ilgilenecek kafada değildim. Başım da ki berbat ağrıya isyan etmekten bıkmıştım. Bakışlarım istemsizce ellerime gitti. İki elim de sarılmıştı. Kim sardı, ne ara sardı hiç bir fikrim yoktu.
Burnuma dolan kokuyla başımı bir kere daha uzun sehpanın yanına çevirdiğim etrafı beyaz tüllerle süslenmiş olan yasemin çiçeğiyle bakıştım bir kaç saniye.
Gözlerim çok üzerinde oyalanmadan kapı gıcırtıyla aralandı ve içeriye giren kişiye döndüm.
Kafama çok darbe aldığımdan olsa gerek bir süre giren adamı incelemek durumunda kaldım. Son anda dank edenlerle doğrulmak istedim fakat göğsüme giren sancıyla bunu yapmaktan vazgeçtim.
İçinde bir kız gezer oy nenen ölsün, sarı gelin aman. Sarı gelin aman, sarı gelin aman suna yarim
"Bu ses nereden geliyor?
"İlerideki duvar dibinden geliyordur, Deli Efgan’dan."
Yönetimde gördüğüm, duvar dibinde bitik bir şekilde Sarı gelin türküsünü söyleyen Efgan, tam karşımda duruyordu. Onun ardında da bir adam girdi fakat ona bakmadım bile.
Duvar dibinde elinde ki sarı elbiseye sarılıp ağlayan o adamdan geriye kalan tek şey birbirine girmiş saçı saklıydı. Üstü başı da çok farklı değildi lakin o günkü gibi tamamen dağılmış görünmüyordu.
Yirmi üç ya da yirmi dört yaşında olduğunu tahmin ediyordum. Öyle yıkılmış ve hiçlikte görünüyordu ki daha yaşlı gösteriyordu açıkçası.
"Nasılsın?" Dedi, bana ama ben hâlâ ona bakmakla meşguldüm. "Beni tanıdın?"
"Kim getirdi beni buraya?" Çatallı sesimle yüzümü buruşturdum.
"Tanıdığını düşünmüyorum Eva, Efendi Vesir getirdi." Öyle birisini tanımıyordum. "İzin verirsen hekim son kontrolleri yapsın, sonra sorularını cevaplarım."
“Arsal iyi mi?” onun canıyla kumar oynarken bu kadar zorlanacağımı düşünmezdim, gözlerimi açtığımda yüreğime düşen ilk soru buydu. Cevabını duymazsam nefes alamazmışım gibi daralıyordu içim.
Yanında ki adam bu soruma şaşırsa da Efgan hiç şaşırmadı. “İyi, bunları konuşacağız, merak etme.” Göğsümde yanan yangına, kovalarca su dökülmesini sağladı bu cevabı. Derin bir nefes alabildim sanki nefessiz kalmışım gibi. Efgan başka bir şey söylemeden çıktığında onunla beraber gelen adam yanıma gelip tabureye oturdu.
Yaşı otuz beş vardı zannımca çok genç durmuyor, çok da yaşlı sayılmazdı da. Üzerindeki uzun cübbe engin bilgilere sahibim der misali oturmuştu üstüne. Saçları kırlaşmıştı. Göz kapaklarında hafif bir şişme olduğu gibi göz çevresinde yorgun halkalar vardı. Yuvarlak yüzü ve yuvarlak sayılan çenesi onu korkutucu değil de daha çok tatlı gösteriyordu.
"İyi misin, Eva?" Artık adımı bilmelerine şaşırmıyordum. Başımı sallayarak cevap vermeyi tercih ettim.
"Hangi elinin parçalandığını hatırlıyor musun?" Duraksadım.
"Nasıl yani?"
"Kalbine sağ elini siper ettiğinden mıh elinin ortasını delip geçmiş." Bunu biliyordum zaten.
"Düşerken bir yere çarptığından olsa gerek elin parçalanarak mıhtan ayrılmış, eğer şans eseri düşerken ters tarafına denk gelseydi mıh tamamıyla kalbine oturacaktı." Sakince onu dinleyen gözlerime dikkatle baktı tepki vermem adına. "Ölecektin."
"Beni nasıl buldunuz?" Göğsümü sıkı sıkı saran sargıyı hissediyordum. Doğrulmamıştım bu yüzden. "Ne zamandır uyuyorum?"
Tek derdimin bu oluşuna hayret etti. "Bedenini taşıyacak takatin kalmayana denk işkence görmüşsün, kalbine bir mıh saplanmış, iki elinde de kırıklar var, ve birisi parçalanmış sense bana bunları mı soruyorsun?" Yüzüne bakmaya devam ettim. Ciddi olduğumu anladığın da konuşmayı sürdürdü. "Efendi Vesir getirdi seni bize, birisi seni sudan çıkartıp ona haber vermiş. Haber veren kişiyi aradık ama kim olduğunu bilmiyoruz. Ortadan kayboldu bir anda." Başımı aşağı yukarı salladım sadece. Doğrulmak istiyordum. "Üç gündür de uyuyorsun." O kadar da olurdu artık. "İki elinin de baş parmağı kırık." Diye de ekledi. Ben kırdım demek yerine ona da kısaca başımı sallamakla yetindim.
Söylediklerine hiçbir tepki vermeyişime hayret etse de belli etmemeye çalıştı. Neden bu kadar tepkisiz olduğum kafasını kurcalarken bu sefer de "Hastalığın kendisini çok ileriye taşımış." Sesi düşünceliydi.
Ne kadar da çok konuşuyordu. Sıkıntıyla hareket etmek istedim fakat o da olmadı, her bir uzvun sökülüp takılmıştı sanki yerine. Ofladım. Ayrıca bu herif benim hastalığımı nereden biliyordu?
Nedenini bilmediğim bir hisle başımı çevirdiğim de bana sırıtarak bakan sureti görünce yüzümü buruşturmak istedim.
"Aşkım bana hastalık dediler, öldür onlarıı." Diyen şeytanım yatağımın karşısında ki duvara yaslanmış şuh bir gülüşle bana bakıyordu. Yanımda ki adama, hastalığım bana sırıtarak bakıyor desem bana ne derdi acaba? Kafayı falan sıyırdığımı söylerdi herhalde, bu yüzden ses çıkarmadım.
"Evrenler arası geçişin yükünü bedenin artık kaldıramıyor. Üstelik aynı etki, her iki evrende de farklı semptomlar gösteriyor. Vücudunu sinir sistemini bozuyor, çöküşe sürüklüyor." Hastalığımı böyle kolayca diline dolamış olması sinirlerime dokundu, kaşlarım ben farkında olmadan çatılmıştı.
"Laf cambazlığı yapma bana." Dedim, sert sesimle. Adını bilmediğim adam hafifçe güldü. "Beyninde bulunan iki adet Amigdala sana sakin kalman konusunda hiç yardımcı olmuyor anlaşılan." Dişlerimi sıkarak susmasını diledim. Bu kelimeleri yeterince duymuş ve sıkılmıştım.
"Çok sağlıklı görünmüyorlar açıkçası. Yoğun hasar görmüşler."
"Bana bilmediğim bir şey söyle."
"Öfkeni kontrol etmekte zorlanıyorsun, korku duygun çok zayıf belki de tamamen kayıp. İşlevini yerine getirmeyen Amigdala, seni karar verme anlarında belki çok zorluyor belki de daha net yapıyor. Hafızana bakılacak olursak onda herhangi bir hata ya da hasar göremiyorum, gayet aklın başında. Bu da demek oluyor ki duygularını kontrol edebiliyor, fakat Hastalığın yüzünden kendi sistemine karşı çelişkiler yaşıyorsun." Üç gün boyunca deneme tahtası gibi üzerimden not aldığını daha iyi belli edemezdi. Beni tamamen görmedikçe hiçbir kesinliğe ulaşamazdı, karşım da hala bana sırıtarak bakan manyaktan haberi yoktu.
"Deney sıçanıymışım gibi üzerimden not alman bittiyse bana nerede olduğumu söyle." Pürüzlü sesim bir türlü düzelmeyince boğazımı temizledim.
"Sağlığından daha mı önemli?" Dedi, gergince. Bakışlarımı ondan çektim. Gözlerim yine biber doldurmuşlar gibi yanıyordu!
Bir bu eksikti zaten!
Sağlığım iyi durumda değildi. Vücudum delik deşik, yara bere izleriyle dolmuştu. Yıkılmadım ama ayakta da sayılmazdım.
"Gözün eski haline dönüyor mu?" Aynaya bakmasam da gözümün ne halde olduğunu az çok tahmin edebiliyordum. Kan için de olmalıydılar.
Yine cevap vermedim. Konuşmak için dudaklarımı aralamaya bile takatim yoktu.
Cevap vermeyeceğimi anlayınca tekrardan konuştu, tanımadığım adam. "Elin kötü durumda. Nasıl o hale geldi hatırlıyor musun?" Hem de en ince detayına kadar hatırlıyordum.
"Mıh saplandı işte." Dedim, sıradan bir şeyden bahseder gibi umursamazca. Adamın gözü şaşkınlıkla irileşse de hemencecik toparlamaya çalıştı.
"Bu kadar basit bahsettiğin şey senin hayatına mal olacaktı farkında mısın, kafanı mı çarptın kendinde misin öğrenmeye çalışıyorum ama yardımcı olmuyorsun bana." Gülmek istedim, halbuki az önce aklımın yerinde olduğunu düşünüyordu. "Bana sadece sağlığım hakkında bilgi verip susmaya ne dersin? Kafam yerinde olmasa zaten sana cevap verirdim, yerinde ki sana cevap vermiyorum." Derin bir nefes bıraktı bıkkınlıkla.
"Kırığın iyileşir çok sürmez, kendi geliştirdiğim tedavi kemiklerini daha hızlı onaracaktır... diğer elini için aynı şeyi söyleyemem." Yere diktiğimi fark etmediğim boş bakışlarımı adama çevirdim.
"Nasıl yani?"
"Parçalanmış damar ve sinirlerinin onarılması çok zor. Kırılmış parmak kemiklerini söylemiyorum bile. Paslı demir vücuduna mikrop bulaştırmış. Şifalı iğneler yaptım yapmasına da mıh uzun süreliğine teninle temas ettiği için etki eder mi bilmiyorum. İçine ilaçlar ekleyerek enjekte etsem de vücudunun kabul edeceğini düşünmüyorum. Sıkı bir tedavi başlattım eline. Şimdilik olumlu bir sonuç elde edemedim. Yine de yolun başındayken umudu kesmemek gerekir. Ama..." duraksadı, gözlerinden umutsuzluk dalgalandı. "Eğer vücudun tedaviye yanıt vermezse maalesef ki elini-"
"Kesmek zorunda kalacaksın." Diye cümlesini ben bitirdim. Başını dediğimi onaylamak için salladı.
“Maalesef. Yaran uzun süre açık kaldığı için çoğu bakterinin saldırısına maruz kalmış. Umuyorum ki tedavi başarılı geçer." Gözlerimi adamdan çekerek sırtımı yatak başlığına yasladım.
Derin bir nefes verdim. Geri alamadım. Aldım... geri veremedim. Bu kadar düzensizliğin, derdimin içinde bir de eksik mi kalacaktım?
Sargılı ellerime indiremedim bakışlarımı.
Duvara diktim. Yutkunmak istesem de yapamadım. Adam başka bir şey söylemeden kapıdan çıkıp gitti.
Ben ve acıdan iki büklüm olmuş ruhum
odada yalnız kaldık. Bir de şeytanım...
Ama onu öyle yok saymıştım ki gözümün önünde sadece acılarım vardı.
Toprağın altında can bulmuş bir tohum, güneşle ilk defa tanışacağı günü heyecanla beklerken; cılız bedenini yakarak öldüreceğinden habersizdi. Yaşaması için ona bir damla su verebilecek kimsesi yoktu.
Sürgün edildiğim bu evrende de yaşayabilmem için alevlerime tek damla su döken yoktu. Yanıp kavrulmama, solup gitmeme, çürüyüp yok olmama engel olacak kimim vardı ki?
Zorla kapatıp açtığım gözlerim sargılı ellerime düştü.
Kırık olan elimin parmaklarını oynatmaya çalıştım. Çok acı vermeden kıpırdadı; onları hissedebiliyordum. Parçalanmış elime geçti kızıl gözlerim. Kıpırdatmaya çalıştım. Hareket etmedi, hafif bir titreme olmuştu sadece. Bana ve vücuduma tek kattığı, acıdan başka bir şey değildi. Sadece acıyı hissettim. İnatla oynatmaya çalışsam da olmadı. Tırnak uçlarıma kadar morarmıştı
Kafamı iki yana sallayarak acı içinde güldüm bu halime. Başka ne yapabilirdim ki?
Acınacak halime acı bir tebessüm yolladım. Tekrar ettim kendi kendime. "Acıda olsa hissediyorsun, Eva. Acıda olsa hissediyorsun."
O kadar çok kaybetmiştim ki, işgal altında ki bir devlet gibi sömürülüyordum sürekli. Azrail ruhumu yokluyor, çekip almıyordu. Tüm bu olanları bitirebilecek ince iplik benim olduğum kısma gelene kadar çok incelmişti.
Ya inceldiği yerden kopardı, ya da günden güne kendini yeniler sağlamlaşırdı.
"O kadar kaybımın içinde bir de senden vazgeçemem." Dedim, elime bakarak.
Kendi elime yalvardım.
Benden herkes vaz geçmişti.
O da vaz geçemezdi.
Geride bırakacak hiç bir şeye tahammülüm yoktu. Olamazdı.
Gözlerim sızlarken az önce adamın oturduğu yerde beliren şeytanım oldukça eğlenen gözlerle bana bakıyordu.
"Abartma istersen. Altı üstü bir el, zaten aynısından bir tane daha var." Harap olmuş sinir uçlarımda tepindi sanki. Öfkeyle döndüm şeytana. "Seni şu saniye öldürsem ben de abartmış olmam bence! Zaten bir tane daha var, değil mi!" Benden tek farkı siyah saçları ve siyah gözleriydi. Onun dışında tamamen kopyamdı.
"Ellerini kullanamazsın ki nasıl öldüreceksin?" Sıkıntılı bir soluk verdim.
Yeni belam haneme hayırlı uğurlu olsun...
"Neden def olup gitmeyi denemiyorsun?"
"Ama gidersem üç günlük gündemi sana kim aktaracak? Bak benden duymazsan kahrımdan ölürüm." Dedi, yalandan dudaklarını sarkıtarak.
"Arsal, iyi mi?" Adını söylemek bile nabzıma hız katmak için yeterliydi, ölümün eşiğine getirdiğim adama karşı olan bu zaafım sonum olacaktı. Olmuyordu, herkes aynı anda gelip onun iyi olduğunu söylese bile içime dolan tarifsiz boşluk canımı yakmaya devam edecekti sanki. Onu gözlerimle görmem lazımdı.
"İyi iyi, üç gündür her yeri birbirine kattı seni arıyor." Dedi, dedikoducu gibi. Yüzümü buruşturdum. "Ülkede bakmadık delik bırakmadığı yetmezmiş gibi bir de Anasır'ı bastı." Kahkaha attı burada. "Anneannenin yüz ifadesini görmen lazımdı, yemin ederim ortalığı tozu dumana kattı. Ay çok eğlenceliydi." Bir süre alaysı ifadesine buz gibi gözlerle baktım.
Göz kapaklarım kapanmak için beni zorlarken şeytanıma göz devirdim.
"Tekrar uyandığımda seni görürsem ecdadına varana kadar söverim." Gözlerimi kapatmadan önce bana yalandan attığı alaysı dargın bakışları umursamadım.
"Aşk olsun Evoş, hani yoldaşlık?"
"Sus ve def ol başımdan."
"Artık gitmeyeceğimi sende iyi biliyorsun." Dediğin de derin bir soluk verdim
Sürekli zihnimde dolaşan şeytanım artık karşımdaydı...
"Ne istiyorsun?"
"Benimle bir yere kadar gelmen gerekiyor." Tepkisiz gözlerle ona baktım.
"Sana güveneceğim?" Dedim, alayla. "Üstüne bir de kalkıp arkandan bir yere geleceğim?" Güldüm. "Uçurumdan düşen ben değil de sen olmalısın, o boş kafanı nereye çarptın güzelim?”
"Burada güvenebileceğin tek kişiyimdir belki, Eva." Doğruldum, doğrulur doğrulmaz göğsüme saplanan keskin sızıyla inledim.
Şeytanım boş gözlerle acı çeken halime bakarken ben inleye inleye ayağa kalktım.
Gerçekten her bir karışım çürümüş gibi ağrıyordu! Yine de bu iblisin peşinden gidecektim, sesinde ki isteksizliğe bakılırsa sadece söylemek için söylemişti, peşinden gitmemi istemiyordu.
"Şimdi çıkarsak hekim ve Efgan görmeyecek mi?" Şeytanın tek kaşı havalandı. "Sen Efgan'ı tanıyor musun?"
Yavaş adımlarla kapının önüne geldiğimde yüzümde onun görmediği bir kıvrım vardı. Demek ki her anımda yanımda değildi. Her şeyi bilmiyordu. Bu benim için iyi bir şeydi.
Onu cevapsız bırakmama homurdanarak peşinden geldi. Her adımımda daha da sızı vardı fakat dayanamayacağım bir şey değildi. Dayanırdım, alıştırmışlardı…
Dışarıya çıktığımızda havanın kararmış
olduğuyla yüzleştim. Ay, sanki yakınımızdaymış gibi kocaman parlıyor, karanlığa aydınlık veriyordu. Bakışlarım, direkt ağaçların hafif üstünden görünen uzaktaki köye dokundu. En az iki yüz ev vardı, belki daha fazla. Karanlık olduğu için yalnızca köyün bulunduğu yerden ışıklar yükseliyordu. Etrafıma baktığımda buranın da bir zamanlar köy olduğunu gösteren yıkık dökük evlerin molozlarıyla karşılaştım. Yıkılalı uzun zaman olmuş olmalıydı ki doğa, tüm insan kirliliğini ele geçirip üstünü örtmeye çalışıyordu.
Karşı köy uzakta ve yüksekte kalıyordu; burasıysa küçük bir tepede, ormanın hemen yanındaydı. “Her yeri kafana kazıdığına göre gidelim mi artık? Birazdan hekim gittiği yerden dönecek ve Efgan'ın ağlamaları bitecek." Ters ters baktım arkasından giderken.
"O adamı bir kere daha aşağılarsan ağzını kırarım." O da beni umursamadı, yürümeye devam etti. Küçük adımlarla peşinden gittim. Her adım attığımda göğüs kafesimden yukarıya doğru çıkan yanma hissi beni çok zorluyordu. İki elimin de sargılar içinde oluşu canımı daha çok sıktı.
Ayın aydınlattığı karanlıkta önümü görmemi sağlayan bir diğer etken de havada uçuşup duran perilerin kanatlarından dökülen ışıklı tozlardı. Biraz da olsa etrafı görmemi sağlıyordu, yıkık evlerin içinden neredeyse on dakikaya yakın ilerledik.
Soluk borumun artık iğne ucu kadar nefes alacak yeri kalmadığına emin olduğumda, elimi yıkılmamış, yosun kaplı bir duvara bastırarak dinlenmeye karar verdim.
"Hadi." Diye yanımda biten şeytana tip tip baktım.
"Bi dur iki dakika nefes alayım." Vücudum dinlenmiş sayılmazdı ve sürekli başım dönüyordu. Ravzar'dan sonra kan takviyesi almadığımı düşünüyordum. Ayakta olmam bile mucizeydi zannımca.
Bir kaç dakika nefes aldıktan sonra yıkık dökük köyün, param parça olmuş olan mezarlığına geldiğimizde kaşlarım çatıldı. “Asla." Dedim, şeytana bakarken. Bir kere daha mezarlık serüveni kaldıramazdım. Sesleri yine kulağıma ilişiyordu. Yüzümü buruşturdum.
Hayvanları duyduğumu, ölülerle konuştuğumu, bitkilerle kavga ettiğimi öğrenseler acaba bana deli mi derlerdi, yoksa inanırlar mıydı?
"Buraya neden getirdin beni?" Bakışları ters ters ilerde ki mezar taşı parçalanmış, üstünde her türlü yabani otun bittiği bir mezarda oyalandı.
"Seni buraya zaten getirmek istemiyordum. Eğer gireceksen gir girmeyeceksen gidelim. Benim işim buraya kadar getirmekti. Girip girmemek sana kalmış." Dedi, umursamaz sesiyle. Beni buraya getirmekten memnun olmadığını sesinden anlıyordum.
"Sen burada kalıyorsun." Mezarlığın, paslanmış demir kapısına ilerlerken arkamdan bir şeyler söyledi, kulak asmadım.
Kulak tırmalayan bir gıcırtıyla kapı açıldığında şeytanım hala bana ters ters bakıyordu. Göz devirip kapıyı suratına kapattım. Sakin adımlarım az önce şeytanın baktığı, en köşede ki ağacın dibinde yer alan mezarlığa doğru yöneldi. Etraftan yükselen sesleri duymazlıktan gelmeye çalıştım. Konuşuyorlar, bağırıyorlar, kimisi acı çekerken kimisinin tek derdi hala nefes alanların olmasıydı.
Mezarın yanında adımlarım son buldu, yaprağı olmayan ağacın üstüne tünemiş bir kaç karga sinir bozucu gaklamalar çıkartarak uçtu, benden rahatsız olmuşlardı. Sert bir rüzgar esti, dallar birbirine çarparak tek bir ses olmayan ama aslında benim bir çok gürültü duyduğum mezarlıkta yankılandı.
Derin bir nefes verdim.
Yere düşmüş parçaya ve zorla dikilen taşa baktım. Elim istemsizce yerde ki ağır taş parçasına ilerledi. Toprağın yüzeyine çıkmış olan soğuk mezar taşının üstünde "Hol" yazıyordu. Duraksadım bir kaç saniye. Elim de ki taşa baktım dikkatle, “Lok.” Yazıyordu yıllar yüzünden aşınmış, eskimiş olan taşta. Bir şeyler daha vardı ama anlaşılır değildi.
Elimde ki parçayı dikilen taşla birleştirdiğim de yazan "Holok." Yazısında oyalandı gözlerim.
"Adımı kendi çabalarınla bulman hoşuma gitti doğrusu." Ağacın yanından yükselen ani sesle başımı hafifçe oraya çevirdim.
Yirmilerinin sonlarında olduğunu düşündüğüm genç adam, az önce ki
yaprakları olmayan kuru ağacın gövdesini sırtını vermiş, dikkatle beni izliyordu.
Halbuki iki saniye öncesine kadar orada yoktu.
Bakışlarım dikkatle yüzünde dolaştı. Yüz hatları oturmuş, olgun bir ifadesi vardı, alnı hafif geniş ve düşünceli olduğundan olsa gerek kaşlarının arasında ki iki çizgi belirginleşmişti, gözleri derin bakıyordu. Tam olarak ne renk olduğunu seçememiştim, üzerinde haki yeşili eski işlemeleri olan bir gömlek altında ise şalvarı andıran siyah bir pantolon vardı, o da çok eskiydi. Gözlerim tekrardan yüzüne çıktığında dudağının kenarında anlamlandıramadığım bir kıvrım vardı ve en garibiyse bembeyaz bir teni vardı. Solgun kireç gibi ve neredeyse çürümeye yakındı.
Durup bir kaç saniye suratına baktım, yüzünü tanımıyordum fakat bir kere daha konuşursa onu nereden bildiğimi anlardım.
"Beni daha ne kadar inceleyeceksin, Evacık?" Sesini tekrardan duyduğum da kafamda ki yeri oturdu.
"Sen isimsizler mezarlığında kapıyı üzerime kilitleyip giden adamsın." Söylediklerime hiç şaşırmadı. Hatta bunu dememi bekler gibi dudakları tatminkar kıvrımını korudu.
"O gün de söyledim sana, seni ben kilitlemedim. Ölüler mezarlıktan çıkamaz, sadece beni görmeni istedim ki amacına ulaş."
"Kimsin sen?"
"Holok." Bakışlarım elimde tuttuğum soğuk mezar taşına yöneldi. Bir kaç saniye göz kırpıştırdıktan sonra elimde ki taşı yan tarafa savurup sert gözlerle baktım ona.
"Bana orada yattığını söyleme!" Dedim, ikimizin ortasında duran mezarı göstererek.
"Gönül isterdi kaz tüyünden döşeklerde uzanmayı, ama imkanlar bu kadar." Benimle alay mı ediyordu.
Göğsüme bir sancı daha vurduğun da dişlerimi sıkıp arkamı dönecektim ki tekrardan seslendi. "Nereye?"
"Senin gittiğin yere!"
Güldü. "Cehenneme mi?" Şaka gibiydi.
Tekrardan ona döndüğümde yaslandığı ağaçtan ayrılıp yanıma doğru adımladı. Dikkatle bana bakıyor, hareketlerimi izliyordu. Normalde tenim bile kasılmazdı burada lakin tam olarak iyileşmemiş vücudum beni zorluyordu. Bacaklarım titremeye başladığın da bana doğru yaklaşan adımları sekteye uğradı.
"Seni korkutuyor muyum?" Dedi, tereddütte bir sesle. Omuz silkip adımlarımı yıkılmış duvar taşlarına doğru ilerlettim. Bakışlarım etrafta oturacak en azından bir bank aradı lakin o olmayınca mecburen taşın üstüne oturdum. Eğer biraz daha oturmazsam yere yığılacağımı biliyordum. Derin bir nefes verip soluklarımı düzenledim. Bakışlarımı yan tarafa çevirdiğim de Holok'un çoktan yanıma oturduğunu gördüm. Az önce dikkat etmemiştim lakin şu an dikkatim, kesilmiş boğazında ki pıhtılaşıp, kuruyan kanda dolaştı. O kadar kurumuştu ki rengi siyaha dönmüş, orada ki derisi pul pul dökülüyordu.
Boğazı kesilerek öldürülmüştü...
"Kim öldürdü seni?" Sorumla güldü.
"Bir ölünün seni neden çağırdığını merak etmiyorsun da, neden öldüğünü mü merak ediyorsun?" Ellerimi önüme alarak sargılarıma baktım.
"Öylesine." Dedim solgun bir sesle. "Değdi mi sadece onu bilmek isterdim." Nefes alan her varlığın bir gün ölümle taçlandırılacağının farkındaydım. Tek temennim vardı o da uğruna öldüğüm şey canımı vereceğime değmesiydi.
Toprağın altında canım pahasınaydı ama değer demek benim için yeterliydi.
Holok'un bakışları yerde oyalanırken bana dokundu. Aynı anda gözlerimiz kesiştiğinde bakışları yumuşadı, derin bir tebessümle baktı bana. "Canım pahasına değerdi." Yutkundum.
Çürümeye yüz tutmuş vücuduna bakarken aklıma değişik değişik sorular geliyordu. Nedenini bilmiyordum lakin ilk defa bir ölüyle röportaj yapıyordum, çok heyecanlı.
"Ne zaman öldün?"
"Yirmi seneye yaklaşmıştır."
"Kaç yaşındasın?"
"Yirmi dokuz." Kaşlarım havalandı.
"Öldüğünde daha küçüktün o zaman?"
Gülümsedi, "Öldüğümde yirmi dokuz yaşındaydım, Eva" Çok gençti...
"Hala o yaşta görünüyorsun, neden yaşlanmadın?" Bu sefer ki gülüşü tüm yüzüne yayıldı.
"Sana bunu hiç söyleyen olmadı mı küçük kız, ölüler değişmez. Herkes yaş alır ama beden öldüğü yaşta kalır." Yutkunduğum da gözlerimi kaçırmam gerektiğini hissettim.
Ben neden bu konuşmanın aynısını daha önce yaşamış gibi hissettim bir anda. Cevabı biliyordum oysa ki, yine de sorma ihtiyacı hissetmiştim...
"Madem ölüsün ne diye yanımda oturuyorsun? Hayırdır, toprak mı kabul etmedi?" Holok bir süre yüzüme baktıktan sonra başını arkaya doğru yatırıp kahkaha attı.
"O kadar belli ediyorsun ki Samet Efnan'ın kızı olduğunu." Dedi, gülüşlerinin arasında.
"Sen babamı nereden tanıyorsun?"
"Baban benim en yakın arkadaşım, kardeşimdir Eva." Dedi özlem dolu bir sesle. Normalde parçaları birleştirip yerlerine koyabiliyorken kafamdan hafif bir duman yükseldiğini hissettim.
Aklım yine karman çorman olmuştu.
"Vaktimiz çok yok Eva. Beni dinlemen lazım." Ona alık alık bakmamı umursamadan devam etti.
"Bir şeyler yaptığının farkındayım ama seçebileceğin en tehlikeli yolu seçmişsin." Derin bir nefes verdim, sanırım onun böyle bir ihtiyacı yoktu. Çok imrendim.
"Aklından geçen saçma esprileri bırak da şu adamı dinle!" Diye bana kızdı iç sesim.
"Tüm büyüler çekildi mi?" Neden sorduğunu anlamasam da cevap verdim.
"Henüz değil. Savaş yılı yüzünden hepsinin yavaş yavaş çekileceğini söylediler ama henü-"
"Savaş yok Eva." Dedi, aniden. İşte şimdi ilgimi çekecek şekilde konuşuyordu.
"Ne demek oluyor bu?"
"Bak bir savaş var ama bu yıllardır süren iç savaştan başkası değil. Belirli yıllarda getirilen büyülerin çekilme sebebi savaş yılına girmeleri değil, didik didik arayıp bulamadıkları bir mezar için." Bakışlarını gözlerimden çekmedi. "Yıllardır var olup olmadığını bile bilmedikleri bir mezarı arıyorlar."
"Var olup olmadığını bilmedikleri bir mezarı neden arasınlar Holok?" Bir mezar için mi bu kadar savaş korkusu vardı tüm Veristal’de.
"Herhangi bir mezar değil, bir tılsım var, Eva. Onu arıyorlar ve o tılsım bir ölünün boynunda. Konsey yıllardır bir mezarı arıyor."
"Tılsımı bir ölünün ruhu mu koruyor?" Başını hafifçe salladı.
"Olup olmadığına bile tam emin değilim fakat belirli yıllarda etrafa bir güç yayıyor ve kendisini belli ediyormuş. Ama bu güç öyle anlık ki yakalamak hissetmek herkesin harcı değil. Yıllardır onu arıyorlar, savaş adı altına Veristal’i öldürüp, kanla konseyi yükseklere taşıyorlar. Bir savaş var Eva, ama bu kesinlikle hak için değil. " Durdum, bir kaç saniye kendime sindirme fırsatı verdim ama daha fazlası olduğuna biliyordum.
"Kim var bu konseyde?"
"Konseyin başında kim var bilmiyorum lakin her ülkenin önde gelenlerinden illaki birinin eli orada olmak zorunda, toprakların büyük çoğunluğu Arsal’ın ve Puskan’ın elin de." Başımı hızla iki tarafa salladım.
"Sakın bana, Arsal’ın da o katliamda bir parmağı var deme, Holok." Eğer öyle bir şey varsa içimde onun için edinen o büyük yere lanetler yağdırırdım. Acımasızlığı dilden dile dolaşan bir illetti.
Holok başını öne eğip şakaklarını tuttu. "Bak sana anlatabileceklerim bile kısıtlı ama elimden geldiğince açıklamaya çalışacağım. Önceden Veristal ve dünya arasında olan kolay geçişler tüm dengeyi bozdu. Her iki dünyanın insanı da ait olmadıkları evrenlerde buldular kendilerini. En büyük sorun ise Veristal’de ki insanlar kendi dünyalarına geri geçerken dünyadakilerin geçemeyişiydi. Zaman bir oyun oynadı, bunu kimse bilmiyor, o yıllar yaşandı mı kimse görmedi fakat Veristal ve Dünya arasında ki kapılar bir anda kapandı.
Veristal'de olanlar kendi evrenine döndü fakat dünyadakiler dönemedi. Her ülkede binlerce insan kapana kısıldı. Belki gitme imkanları vardı lakin o bile tamamen yok oldu. Ateşlide, Anasır'da, Ahar'da, Havan'da hepsinde binlerce insan kaldı." Duraksayıp bana baktı. Soru soracağımı fark etmişti.
"Ne zaman kapatıldı geçiş kapısı?"
"Kimisi yirmi yıl önce diyor kimisi yirmiden de fazla, o kapı kapanalı yıllar oldu." Karışıklık içinde ona baktım.
"O kapı kapanmış olamaz. Eğer kapansaydı Toprak ve Yelzar bizim dünyamıza geçiş yapamazdı," durdum bir kaç saniye, ışık yılı düştü bir anda aklıma.
"Işık yılı." Dedi, Holok da düşündüğümü tahmin ederek. "Işık yılını sen doğana kadar kimse bilmiyordu, Eva. İki dünya arasında kapanmayan tek geçit olarak kaldı ve kimse de bilmedi sayılı kişiler haricinde. Gizli tutulan bir bilgi, herkesin erişemediği bir büyüydü, Işık yılı." Ama artık çoğu kişi biliyordu.
"İnsanlara ne oldu peki? Konsey madem onları istemiyordu, en başın da bu geçişleri kapatıp gelmelerine engel olsaydı.” Cevabına erişmem gereken bir çok soru vardı, elimde olmadan peş peşe sorular döküldü dilimden. “Peki kimse neden konseyden ve bu olanlardan bahsetmiyor? Niye gizliyorlar? Madem savaş yok, insanlar nerde?"
Holok bir kaç saniye gözlerime baktı ve "Öldüler." Dedi, buz kestim. Her ülkede binlerce insanın olduğunu söylememiş miydi? Veristal’de yüzlerce ülke vardı belki, hepsinde binlerce insan varsa bu resmen soykırımdı!
"Kim öldürdü?" Bu kadar canın vebali tek bir ismin altında toplanmıyordu elbet. Hepsi el birliğiyle binlerce insanın canına kıymıştı, tek suçları bu evrene ait olmayışlarıydı.
Başını yavaşça omuzuna yatırdı, "Herkes,” derken sesinde acı vardı. “Konsey insanların bu dünyada olmaması gerektiğini duyurdu ve tüm ülkelerde insanlar yakalandı, işkence gördüler, dövüldüler, aşağılandılar, yaşlı, genç, çocuk, kadın, demediler, Eva, demediler." Uğultulu bir rüzgar arkadan saçımı dağıtarak geçip gittiğinde, tüm yaralarımın arasına sızmış gibi titredim.
Yutkundum, bu yüzden bizim dünyamıza ait olan çoğu şey burada da vardı. Kelimelerimiz, sözlerimiz, icatlarımız, kütüphane de gözüme çarpan bir kaç kitap ve daha niceleri... İnsanları hem öldürüp, hem de onlardan olanı almışlardı.
Bir sürü ihtimal vardı, bir sürü soru vardı, öğrenmem gereken belki bu değildi ama kalbimin sormam için bana ağırlık verdiği o soru dudaklarımdan döküldü. "Ateşli de mi?" Bu soru aslında "Arsal Karahan'ın da mı tüm bu katliamda parmağı vardı?" Şeklindeydi lakin bunu yuttum. Ten ağrısından daha derin bir sızı girdi kalbime, tek bir cevap için Holok’un gözlerine bakıyordum.
Holok bir süre yüzüme baktı, bir şeyi bilip bilmediğimden emin olmak istedi ve cevabını aldı.
"Arsal, insanları hiç öldürmedi." Üstümde ki tonlarca yükü aldı sanki, sıkışan nefesim rahatladı. "Konseyin sözünü dinlemeyen tek kişi Arsal Karahan Veristal’de. Lakin bazen o bile düzen için susuyor."
"Bu katliama susmadı ama." Onayladı beni başıyla. "Ülkeye tüm giriş çıkışları yasakladı, insanların hepsini güvenli bir alana topladı ve diğer ülkelerde ki insanların çoğunu ölümün kıyısından aldı, dünyalıların tek umudu Arsal Karahan'ın onları bulması olmuştu o dönem için." Yüzüme engel olamadığım bir tebessüm yerleşti.
"Ateşli halkı nasıl kabul etti?"
"Etmediler; ateşliden nadir kişiler haricinde kimse insanları istemedi." Bakışlarını benden çekip tekrardan mezarlarda dolaştırdı. "Ama kan her şeyi çözdü. Ateşlinin kanından insan vücuduna aktardıklarında ırkları tamamen değişmedi; lakin kalabalığa karışabilmek adına onları korudu. Veristal’de kanla birlikte yerleri oldu. Zamanla insanlarla iç içe olan ateşli halkı onları kabul etti. Gönül verip Veristal'i seçenler tamamen Ateşli halkından sayıldı fakat soyunu yok sayanlara da saygı gösterildi. Şu an hiçbir ülkede, kuytu köşede yaşayan yoksa eğer dünyadan gelen bir insan bulamazsın; çünkü onların buradaki yaşam hakkı ellerinden alındı. Sadece Ateşli de özgürce soluk alabiliyorlar." Söyledikleri beni mutlu etmişti. Arsal'ın böyle bir şey yapacağına inancım pek yoktu; lakin o beni bir kere daha şaşırtmıştı.
"Bunları bilmiyordun?" Başımı salladım
"En yakınında tuttuğu arkadaşının bile insan olduğunu hiç mi anlamadın, Eva?" Dudaklarım aralık kazandığında gözlerim irileşti.
Ne demek oluyordu bu?
Mavi, insan mıydı? Bu zamana kadar başka bir ülkeye ait olduğunu biliyordum lakin o Veristal’ den olmadığını hiç anlamamıştım. Mavi, benim dünyamdan mı gelmişti?
"Mavi, bizim dünyamıza mı ait?" Bundan daha fazla şaşırabileceğimi sanmazdım.
Holok’un söyledikleriyse bunun tam tersi yönündeydi. "Mavi değil Eva, Akın dünyaya ait." Şaşırdım. Akın, gerçekten de dünyaya mı aitti!
Yok artık.
Akın, bizim dünyamıza aitti, Mavi başka bir ülkeden gelmişti ve ikisi de Arsal'ın en yakınında tuttuğu adamlarıydı. Tonlarca askeri bir sürü yaveri komutanı varken en yakınlarıyla arasında ne kan bağı vardı, ne de toprak. Ama onlara güveniyordu, eğer güvenmeseydi Elyesa'yla kütüphanede olan o patlamada Akın'a tüm suçu yükler, belki de onu şutlardı. Çünkü bakınca en çok dikkat çeken kişiydi, ne kanındandı ne de toprağından, neden ona ihanet etmesindi ki? Bu da bir ihtimaldi ancak Arsal onu bu şekilde yargılamamıştı.
Peki ya şimdi? Hem Mavi, hem Akın aynı anda onun tersine iş çevirmişti. Arsal uyandığında ne olacaktı? Hadi onlar bir şekilde yırtardı, ya ben? Bu sefer aşk meşk dinlemeyecek, beni çok fena yapacaktı eminim. Çünkü bana kapıldıkça, ben daha fazla onu kullanıp neredeyse kendisini öldürtecektim.
Daha doğrusu Arsal böyle biliyordu, böyle bilmeliydi, çevirdiğim hiç bir dolapta onun ölümüne yer vermemiştim. Belki ben bile ölebilirdim lakin onu öldüremezdim. Buraya ilk adımını atan Eva olsa bunu rahatlıkla yapardı belki ama şu an öyle değildi. Ona aşık olmuştum ve oyunumu oynarken bu zaafım geri plana atarak ilerlemeliydim.
Daldığım düşüncelerden, Holok’un omzuma dokunan buz gibi eliyle çıkmak zorunda kaldım. Teni vampirlerin teni gibi çok soğuktu.
"Konsey tılsımı bulursa tüm Veristal için de dünya için de çok tehlikeli bir silah haline çevirirler. O tılsımı konsey bulmamalı." Yine bir arama kurtarma, çalışmasına katılacağım gibi duruyordu. Her şeyin gerçek oluşu ve başıma bir bir damdan düşer gibi düşmesine rağmen bazı şeyleri ciddiye almakta zorlanıyordum.
"Bana o tılsımı bulup dünyayı kurtar demeyeceksin değil mi, Holok?" Dedim, ters ters.
"Eva, şu an bir güç yarışı var ve her seferinde Ateşli ağır basıyor. Eğer o tılsım konseyin eline geçerse ölebilecek olan insan sayısını düşünebiliyor musun? Tüm düzeni yıkıp mutlak monarşiyi getirecekler. Halkın söz hakkını elinden alıp tüm yetkiyi
Konseyin başına, tek bir kişiye verecekler, bunun ne demek olduğunu biliyor musun?" Sesinde ki endişe Konseyin buna yaklaştığını gösteriyordu.
"Sizin yönetiminizden ne farkı var bunun." Dedim, çenemi dikerek. "Sizde tahttan tahta söz sahibisiniz, Holok. Ne farkı var?"
"Ahlak var, vicdan var, saygı var, Eva. Bir devleti ayakta tutan ne?"
"Adalet." Dedim, hiç düşünmeden.
"O zaman?" Ayağa kalkıp karşıma geçti. "İki dünyada da adalet yoksa, birinde de mi olmasın?"
Derin bir nefes verip ayağa kalktım. “Ben bu yolu bildim, bu yolda da öldüm, Eva. Bir daha öl deseler ölürüm. Sen de yaparsın, biliyorum; çünkü ruhunda esarete yer yok. Ruhu özgür olanlar emir altında yaşayamazlar. Burası bizden çok şey götürdü; kimisi çalındı, kimisi unutturuldu, lakin gaye aynı. ”
"Ben ne yapabilirim ki?" Dedim, elimi iki tarafa açarak. "Kim var arkamda, kim var yanımda, Holok? Tek başıma mı sağlayacağım ben adaleti? Tek başıma mı yıkacağım ben onların düzenini? Çabalasam benden başka hiç kimse yok etrafımda." Başını hızla salladı, elleriyle omuzlarımı tuttu sıkı sıkı.
"Adım at sen Eva, arkana öyle çok insan gelecek ki sen bile şaşa kalacaksın. Adalet için çırpınan tek sen değilsin, yolunun kesiştiği adam da adalet için kan döküyor." Bakışlarım anlam kazandığında kalbimin göğsüme vuruşu kulaklarımda duyuldu.
Onu sevdiğimi biliyordu...
"Sen onu," Tamamlamama izin vermedi. "Yanına alman gerekenleri sen zaten biliyorsun. Gizli bir birlik olursa kimsenin ruhu duymaz. Ülkede büyük bir Teşkilat var. Asrın Karahan bu yapılanmayı bozmak için çok uğraştı fakat ne başında ki öncüyü buldu, ne de temelini. Saraydan bir kaç hain bile çıktı fakat bir türlü yılanın başını bulamadı. Uzun süre araştırdım, başında kim olduğunu fakat bir sonuç elde edemedim.” Yüzümü sabit tutup Holok’a belli etmeden Arsal’a şapka çıkardım.
Herif resmen ülkeleri, milletleri, babasını bile ayakta uyutuyordu!
Teşkilatın öncüsü bizzat ateşlinin prensiydi, kimin aklına gelirdi ki.
Holok aklımdan geçenlerden habersiz devam etti konuşmasına. “Sarayın en büyük taburu senin emrinde farkında mısın sen, arkanda daha kim olabilir?" Omuzlarımda ki elini çekip gülerek arkaya doğru adımladım. O tabur benim yüzümden saraya ayaklanma başlatmıştı zaten. Bir de üstüne karşılarına çıkıp “yanımda ol” dersem, bana da ayaklanırdı ibneler!
"Kora," Dedi, "Kora onların başı ama taburun asıl emri Kasırganın dudaklarından dökülüyor. Onları bir arada tutan yegane güç o."
"Kasırga hangi cehennem de bilmiyorum! Bilsem zaten elimi böyle delemezlerdi." O ibneye bir türlü ulaşamıyordum.
Kaşları bir an çatılır gibi olsa da hemen düzeltti. "Bir kaç gün içinde Sarayda olacaktır, kimse onu tanımıyor ama sen tanıyacaksın, yüzünü çoğu kişi bilmez. Sol baş parmağında büyük, üst süte duran iki tane siyah leke var. Ona sadece "kutu 535" de. O sana gelecek." Şaşkın şaşkın baktım.
"Şu an saraya nasıl gideceğimi biliyor gibi mi görünüyorum. Ayrıca Ateşli sarayına girmeye kalmadan halk beni parçalar. Ülkede adım çıkmış haine-"
"Eva Ateşli sarayından bahsettiğimi kim söyledi sana? Üstelik, Ateşli de değilsin." Bön bön suratına baktım.
"Neredeyim?"
Sırıttı. "Ana topraklarındasın Evacık. Anasır sınırlarında olduğunun farkına varmanı
isterim." Dudaklarından çıkan kelimelerle, kafamdan aşağı kovalarca buz gibi su dökülmüş gibi, tüm tenim kasıldı.
"Siktir," çıkıverdi ağzımdan, farkında olmadan.
Sanki görmemişim gibi tekrardan etrafıma baktım, gözlerim nedensizce harabeye dönmüş mezarlarda dolaşırken, elimi sızlayan boynumu tutma isteğiyle kaldırdım, sargıyı görünce küfredip indirdim.
"Şokunu en derinden yaşamanı isterdim, eğlenceli görünüyor ama zamanımız yok. Benzin iyice atmış, ellerin titriyor henüz kendine gelmiş sayılmazsın. Kendini toparla ondan sonra yoluna devam edersin." Göz ucuyla sargılar içinde titreyen ellerime baktığım da dilime gelen küfürleri
yuttum.
Elimde olmadan zangır zangır titriyordu.
Bakışlarım ona döndü, yüzünü bir süre inceledim. Evet, halim yoktu. Bacaklarım bedenimi taşımakta zorlanıyordu, sargılı tenim hala sızlıyor fiziksel ağrılardan çok kanayan ruhum beni yoruyordu ama hala dikkatim açık, şuurum yerindeydi. "Eksik anlattın." Dedim, gözlerine bakarak, dolmayan bir boşluk vardı. "Evet, dediklerin doğru ama eksik anlattın. Bir şeyleri, bazı yerleri atladın. Neden?" Bu sefer şaşıran taraf o oldu.
"Bazen ölülerin de susması gereken yerler olur, Eva." Güldüm. Toprağa düşmüşler konuşamazdı zaten.
"Hani ölüler özgürdü? Neden susuyorsun o zaman?"
"Bazen ölüler de tutsak olur." Yavaşça mezarının olduğu yere doğru adımladım.
"Peki ya ölüye tutsak olursan?" Dediğim de başını yana yatırıp gülümsedi.
"Ya ölür tutsak olursun ya da ölüye tutsak olursun, Kırcalı prensesi. Eğer ikisine de mahkum değilsen işte gerçekten yaşayanlardansın demek." Son kez ona baktıktan sonra mezarların içinden geçip uzaklaşmaya başladım. Bir şeyler söylediler, konuştular, aşağıladılar mı yoksa övdüler mi bilmiyorum lakin yine kalbimin ortasında bir sızıyla mezarlığın kapısına geldim. Kan yoktu bu sefer ama öyle bir boşluk vardı ki sanki ben doldurmak istedikçe o eksiliyordu, ben çabaladıkça o kaçıyordu... Kapının paslı demirine tutunduğumda derin bir nefes verdim.
"Neden her seferinde aynı yer acıyor..." Diyen sesimi kulaklarım duyunca farkına vardım, söylediğimin. O kadar gürültünün içinde küçük bir mezardan gelen sesi işitmeyi kabul etti zihnim
“Çünkü oradan kaybettin.”
Büyük demir kapıyı açtığımda ay bile artık bulutların ardına gizlenmişti. Sanki o bile yolumu aydınlatmak istemiyordu. Etrafta uçuşup duran perilerin kanatlarından dökülen ışıklı tozlar, yolumu görmemi sağlıyordu.
Başımı gökyüzüne çevirdim.
Ay bile ışığını çekse, aydınlığı bulacaktım.
Karanlık zift de olsa yolumdan şaşmayacaktım.
Yol çok uzun ve zor olacaktı ama ben yapacaktım. Sadece bunu biliyordum; nasıl yapacaktım, nasıl olacaktı bilmiyorum ama bir şekilde olacaktı.
“Eva,” dedi, kapıdan çıkmadan önce.
“Kırcalı’ların sarayına yolun düşecek ama onlara güvenme. Arkalarından git ama önlerinde durma, sırtına bıçak saplarlar. Kanları seninle bir ama asla sen değil, bunu sakın unutma. Sağına ve soluna kimi alacağını sen iyi bilirsin. Ayvaz’a ve Kasırga’ya güven. Onlardan zarar gelmez.”
Arkamı dönmedim ama onu dinlediğimi biliyordu. Hiçbir şey söylemeden, tüm gürültünün içinden mezarlığın kapısını kapatıp tekrardan yıkılmış olan köyün içinde yol aldım.
Kafamı her şeye kapattım, tüm düşüncelerime rest çektim tek bir kelime bile düşünmek istemiyordum.
Tek bir plan ya da oynadığım kumarın ihtimallerini düşünmek istemiyordum.
İpsiz, sapsız, yolsuz gibi, sadece köyün içindeki eski parkelerden döşenmiş olan yoldan yürümek istiyordum. Onların bile ahı gitmiş, vahı kalmıştı. Birkaç peri etrafımda uçuşuyor, bir şeyler söylüyor, farkında olmadan yolumu aydınlatıyorlardı; fakat buna bile tepki vermiyordum. Köyün meydanına geldiğimde bakışlarım etrafımda oyalanıp durdu. Eski esnaf rafları, parçalanmış, eskimiş tenteler, devrilmiş bakır taslar, tepsiler, seyyar satıcıların kırık dökük ekmek tekneleri… Hepsi bir zamanlar birilerine aitti, lakin artık yerle bir olmuştu. Meydanın ortasında olan, içi oyulmuş kütüğe bakarken hatıralarımdan sisli, buğulu şeyler yükseliyordu; ama tam olarak seçemedim. Kütüğün içi çürümüştü; lakin bir zamanlar pınardan içine su dolduğu ve köyün ortasında güzel bir görüntü verdiğini hayal edebiliyordum.
Sargılarımın altında ki tenim sızlasa da umursamadan meydanın ortasından uzanan hafif yokuş yola doğru ilerledim.
Tamamen yok olmamış ama bitik bir yerdi. Acaba hangi hatıralara ev sahipliği yapıyordu. Bu yollardan hangi çocuklar, hangi aileler, hangi aşıklar geçip gitmişti.
Belki de mezarda yatanların bir çoğu buradan amansızca geçip gitmiş, kimisi kafasını kaldırıp güzelliğiyle mest olurken kimisi sadece bakıp geçmişti.
Yan yana duran ahşaptan esnaf dükkanlarını benzeyen küçük kulübelerin yanına gelince duraksadım. Zihnimde ki toz tutmuş raflara birisi üfledi sanki ve o toz rüzgara karışıp yitip gitti. Bakışlarım iki dükkan arasından geçen o küçük boşluğa takıldı, yukarıdan aşağıya sarkan çürümüş, pul pul olup dökülmüş olan halıya bakarken yine bir kıpırtı oldu içimde.
Duraksadım, ben neden sanki daha önce bu yollardan yürümüş gibi hissediyordum.
Çürümüş halı ve kopup aşağıya sarkan halatların, iplerin arasından geçip o küçük boşluğa girdim. Her yer çok karanlıktı; lakin merakla arkamdan gelen perilerin kanadından dökülen toz bana bir aydınlık veriyordu, ama yeterli değildi. Yine karanlıktı.
Etrafa baktıkça başıma giren ağrının sebebini anlayamadım. Sanki çok derinlerde gömülü bir şeyler var ve onlar çıkıp kendini göstermek için bana acı veriyordu. Ne yaparsam yapayım, tek bir parça bile kopup gelmedi; ne hatırlamam gerektiğini bile bilmeden zihnimi zorladım. Bakışlarım nedensizce ahşapta dolaşmaya başladı; bulutların arasından çıkan ay ışığı, bana bir şeyler göstermek ister gibi, tahta kırıklarının, yıkık dökük molozların arasından kulübenin ahşap duvarına doğru yansıdı.
Perilerin sadece önümü gösteren ışığı bana net bir görüntü sunmuyordu lakin ayın vurduğu ahşap duvarın üzerinde bir şeyler yazıyordu.
Yavaşça oraya ilerlediğim de bakışlarım yazılarda takılı kaldı. Olduğum yerde taş kesildim.
Bıçakla ya da çiviyle, bilmiyorum fakat bir şeylerle kazınmış bir kaç kelime vardı.
Kan gözlü kız
Kralın oğlu
♡
Kan gözlü kız...
Kralın oğlu...
Altında da minik bir kalp.
Elim ben farkında olmadan minik kalbin üzerine doğru çıktığında göğüs kafesimde ki sargının bile titrediğini hissettim hızından.
●●Unutulmuş, hiç olmuş geçmişten ●●
Köyün çarşısına doğru ilerlerken yanımda sürekli söylenen Toprak’tan kaçmak için o farkına varmadan yönümü değiştirmiştim.
Başımı beynimi yiyordu!
Sebebi ne? Kıskançlık!
Dayım resmen kıskançlık krizinin eşiğindeydi, inanılır gibi değil!
Adımlarım eski parkelerin üstünde sakince ilerlerken köyün çoğunluğu pınarın başında kavga ediyordu. Burada su savaşları vardı. Kıkırdadım. Aslında yoktu lakin çok değişik bir köydü ve sürekli birbirlerine giriyorlardı lakin en ufak bir şeyde nasıl kenetlenmesi gerektiğini iyi biliyorlardı.
Sakince ilerlerken kolumun üstünde hissettiğim elle hızla döndüm lakin beni tutan kişi daha hızlıydı, iki kulübenin arasında ki kuytu boşluğa çekildim. Yüzüme çarpan halının ardından öfkeyle kaşlarım çatıldı ve beni çeken kişi görüş açıma girdi. Keşke girmeseydi!
Okyanus gözleri gözlerime değdiği ilk an kalbim yerinden sıçradı. Hadi ama! Bunları konuşmuştuk kalbim, salak salak iş yapmak yoktu!
Ama dinlemedi, anında ritminden şaştığında kolumu tutan eli hızla kendimden uzaklaştırıp ona çatık kaşla baktım.
"Siz!" Dedim sinirle, sırıttı. Arsızdı!
"Biz?" Deme yüzünü gösterdi bir de utanmadan.
"Sizin yüzünüzden saatlerdir Yosunla uğraşmak zorunda olduğumu görmüyor gibi davranmayın!" Başını yana yatırıp gülüşünü genişletti. Bu adam millete nemrut gibi bakarken niye sürekli bana gülümsüyordu!
"Neden uğraşıyorsun ki? Kocaman adam sonuçta?" Ellerim sinirden titrerken ne diyeceğimi bilmiyordum artık. Bana gülümsüyordu, yakındı, iyi davranıyordu, hiç çekinmeden bana iltifat edebiliyordu ve Toprak'ın çıldırmasını umursamadan beni düşünüyordu!
Biz buraya bunun için gelmemiştik!
Derin bir nefes aldım, çenemi dikip ona
baktım "Neden böyle davranıyorsunuz!" Diye çıkıştım.
"Nasıl davranıyormuşuz?" Dedi, utanmadan dalga geçerek! Son zamanlarda bana karşı aşırı rahat oluşu ve açık sözlü hali sürekli beni bozguna uğratıyordu. En kötüsü buradan arşa çıkan dilim o konuştuğunda lâl oluyor, bir de üstüne kızarıp kalıyordum. Üzerime doğru bir iki adım attığına kalbim bir kere daha yerinden sıçradı. Farkında olmadan gerileyen vücudumu gördüğünde dudağının kenarında oluşan kıvrım elimi ayağımı birbirine dolaşmasına sebep oluyordu.
"İşte böyle." Dedim, o üzerime geldikçe geriye kaçarak. Toprak çıldırmakta haklıydı!
Bizi burada basarsa olacakları
düşünemiyorum!
"Nasıl?" Dedi gözlerime yoğun bir ifadeyle bakarken. Hipnoz olmuş gibi derin okyanuslarından başka yere bakamıyordu gözlerim.
"Yakın..." diye fısıldadım, sırtım arkamda ki satıcının ahşap tahtadan olan duvarına çarptı. Kuytu köşe sayılırdı olduğumuz yer, insanlar gelip geçiyordu lakin bu tarafı görmüyordu. Birisi var mı diye başımı çevirmiştim lakin bir anda kokusu başımı döndürecek kadar yakınımdan geldiğinde iki elimi de arkaya yapıştırıp şaşkın gözlerle dibimde ki adama baktım.
"Böyle bir yakınlıktan mı bahsediyorsunuz, Kırcalı prensesi?" Dediğin de sesinde ki tını tüylerimi diken diken etti. Bu adam beni nasıl etkileyeceğini çok iyi biliyordu!
"Dayım sizi öldürecek." Dedim zorlukla konuşurken. Gözlerinden kaçmak için başımı eğdiğim de çenemin altında hissettiğim sıcacık teniyle, karnıma kramplar girdi heyecandan. Parmağıyla başımı kaldırıp üzerime doğru eğildi, yüzlerimiz aynı hizaya geldiğinde dilimi yuttum sandım.
"Öyle mi dersin?" Dedi etkileyici bir sesle. "Başımı bu denli döndürüyor oluşunuza da bir ceza verir mi sizce?" Birisi sana sizli bizli konuştuğunda alev alev yanacaksın dese inanmazdım lakin şu an yanıyordum.
"Siz bana asılıyorsunuz?" Dedim sinirle, güldü.
"Bunun neresi yanlış?" İnkar da etmiyor, çıldıracağım!
"Neresi doğru!" Sitemkar sesimle, başını yana eğerek sadece bana bakarken yüzünden eksik olmayan gülüşünü derinleştirdi. Bakışları bir an dudaklarıma kaydığında nabzım şahlanıp bedenimi terk edecek sandım, şükür öyle olmadı.
"Neresinin doğru olduğunu göstermemi ister misin, Kan gözlü kız?"
"Neresinin doğru olduğunu ben zaten çok iyi biliyorum, Kralın oğlu!" Elinin birisini başımın yanında ki ahşaba yasladığında üzerime biraz daha eğildi, yutkunup ona kocaman olmuş gözlerle baktım. Ne uzak dur diyebiliyordum ne de ben uzak durabiliyordum. Aramızda olan lanet çekim bir türlü son bulmuyordu. Teni tenime dokunduğunda oluşan elektriği tüm hücrelerimde hissediyordum. Yoğun
bakışları yüzümün her bir miliminde dolaşırken arkadan bağıran Toprak'ın sesiyle alt dudağımı ısırdım, bizi bu halde basarsa gerçekten onu öldürürdü!
"Amına koyduğumun iti neredesin!" Diye çok kibar bir çağırı da bulunan dayıma kıkırdadım. Arsal ters ters sesin geldiği yöne baktı.
"Sanırım sizi çağırıyor."
"Fark ettim." Dedi aynı terslikle. Kıkırtım büyüdüğünde bakışları bir bana bir yan tarafa kayıyordu. Şüpheyle gözlerimi kıstığımda dudaklarını büzüp omuz silkti suçsuz bir çocuk gibi.
Bir adım öne çıktığımda ona daha çok yaklaştığımın farkındaydım fakat merakım her seferinde ağır basıyordu.
Ahşap tahtanın üstüne kazınmış olan isimleri gördüğümde ise gözlerim şokla irileşti.
Kan gözlü kız
Kralın oğlu
♡
Bunu az önce elini oraya götürdüğünde yapmıştı! Yuh. Şaşkın gözlerle bir ona bir yazanlara bakıyor olmam onu oldukça eğlendiriyor olmalı ki gözlerine keyifli bir ifade yerleşti.
Bir de kalp koymuştu! Sanırım benimki aşırı atmaktan yerinden düşmüştü, orada olan kalp bana ait olmalıydı! Kalbimi istiyordum, başlarım böyle işe!
Nabzım son hız attığında yanaklarıma
oturan pembeliğin farkında olmak çok kötüydü.
Küçücük bir hareketti lakin içimi kıpır kıpır etmeye yetiyordu.
"Kralın oğlu, kan gözlü kız. Lâl gülü, vicdansız prens. Efnan, Karahan." Bakışları yüzümün her zerresinde dolaştı. "Sıfatlar hep değişiyor lakin kişiler değişmiyor, güzel Eva." Yüzüme gelen saçımın bir tutamını kulağımın arkasına sıkıştırırken üzerime doğru eğildi.
"Fark ettin mi? İsimler dönüşüyor ama kalp de ruh da hep aynı."
...
Zihnimin dibinde bucağında saklı olan bir şeyler vardı. Neydi bilmiyorum ama sürekli
pusun ardından bir şeyler görüyordum ama hiçbiri net değildi.
Yutkundum.
Tek bildiğim ve emin olduğum bir şey varsa, ben bir zamanlar yine bu topraklara ayak basmış, yine aynı kişilere düşman olmuş ve yine aynı adama tutulmuştum...
Senaryo değişiyordu lakin kader hep aynıydı.
Neden...
.
⏳️
●●ARSAL KARAHAN●●●
⏳️
.
Derin bir nefes verdiğim de odasının kapısını yavaşça araladım. İçime onun kokusu dolsun diye bekledim lakin uzun süredir odasında kalmıyordu, yardımcılar da sürekli odaları havalandırdığı için güzel kokusu içeriden kaybolup gitmişti.
Bir umut soludum onun kokusuyla dolup taşmak için, yoktu. Onu solumadıkça sanki boşuna nefes alıyormuş gibi hissediyordum...
Nasıl beni bu denli büyülemişti?
Nasıl beni kendisine böylesine esir etmişti?
Daha günler önce kalbimden vurup, öldürüyordu bu kadın beni! Ben neden onun yokluğuyla mahvoluyordum öyleyse!
Yatağına doğru adımladığımda yardımcılara o gittiğinden beri hiçbir şeyine dokunmaması gerektiğini emretmiştim.
Bakışlarım masada tırnaklarına sürdüğü o ıvır zıvırlara kaydı. O şeyi hiç üşenmeden sürekli tırnaklarına sürüyordu ve bu onu mutlu ediyordu. Haberi yoktu ki, seviyor diye tüm renklerini odasına getirmiştim. Bakışlarım bir kaç telinin olduğu tarağını buldu. Elime aldığımda kopmuş saç teline bile nazikçe dokunduğumun çok sonra farkına vardım. Saç fırçasının uçları sertti, canı yanmasın, tek bir teli dökülmesin diye onu da değiştirmelerini istemiştim. Keten kumaşından rahatsız oluyordu; yatağının çarşafının farklı bir kumaşla değiştirilmesini sağladım. Nedenini bilmiyorum fakat ketene dokunmaktan kaçınıyordu. Plastik şeylerin kokusundan hoşlanmıyordu. Yeşil fıstığa alerjisi vardı; çiçeklerin dokusuna da öyle, teni kızarır, kaşınırdı. Maydanozu sevmiyordu. Sürekli baş ağrısı çekiyordu; bu yüzden onun için yanımda mutlaka ilaç taşıyordum. Çoğu içeceği sıcak değil, hafif ılık içerdi. Meyve yemeyi çok seviyordu; özellikle çileği. Saçını toplamaktan hoşlanmazdı, aşırı abartıdan kaçınırdı. Çikolataya bayılırdı ve… yutkundum.
Tarağı yavaşça masaya bıraktığımda dişlerimi sıkıyordum. Onunla ilgili gerekli ya da gereksiz her türlü bilgiyi beynim bir yere kaydediyordu.
Yatağının kenarına oturdum, başımın ağrısından beynim uyuşmak üzereydi. Derin bir nefes daha çektiğim de bu sefer burnuma dolan o hafif kokuyla kaşlarım havalandı. Yastığını alıp yüzüme yaklaştırdım, beni mest eden kokusu yastığına sinmişti, nefes aldığımı hissettim. O bana geldiğinden beri yaşadığımı hissediyordum...
"Ah be oğlum, kız seni öldürüyordu sen onun kokusuyla nefes alıyorsun."
İçime işleyen güzel kokusunu soluduğumda başımın ağrısı bile hafifledi. Yokluğu öyle bir zarardı ki varlığının da canıma kastı vardı.
Yastığı ellerimin arasındayken bakışlarım doğmak üzere olan güneşin, havaya verdiği aydınlığa kaydı. Birazdan Sancar ve Linda'nın beni beklediği yere gidecektim. Öğreneceklerimi az çok tahmin ediyordum... henüz hazır değildim.
Ah güzel sevgilim, bu imkansızlık beni bitiriyor, geldiğinde güzel gözlerine nasıl öfkeyle bakacaktım?
Yaptıkların ayan beyan ortaya döküldüğünde ben senden nasıl nefret edecektim?
Gözlerim yatağın sağ tarafına takıldı, farkında değildi belki ama koca yatakta sürekli sağ tarafta yatardı. Ellerim benden bağımsız o tarafa doğru gitti, kokusunun sindiği çarşafta gezindi parmaklarım.
"Karşıma daha da güçlü bir şekilde çıkacaksın Lâl gülü. Biliyorum. Bakalım bu sefer ki savaşımızı kim kazanacak?" Elinden tutmak için yanıp tutuştuğum kadın, her seferinde karşımda olmak zorunda mıydı?
Olacaktı...
HÜVEYDA ŞELALESİ....
Hüveyda'nın önünde beni bekleyen iki kişiye doğru sakin adımlarla ilerledim. Özellikle kimseyi almamıştım yanıma. Öğreneceklerim bana kalsa yeterdi.
Tüm coşkusuyla akan Hüveyda'ya doğru yaklaştıkça, göğsüme tonlarca taş bağlanmış gibi bir ağırlık bindi üstüme.. Başım dik, sakin ve kendimden emin adımlarım içimde taşıdığım ağırlığı kimseye yansıtmıyordu.
"Hoş geldin." Geldiğimi ilk fark eden Linda bana döndüğün de sarı saçları rüzgarın etkisiyle yüzüne savruldu, eliyle kulağının ardına sıkıştırıp bana baktı.
Sancar hafif bir baş selamı vermekle yetindi, aynı şekilde karşılık verdim.
Çok da konuşasım yoktu zaten.
"İyi misin? Nasıl oldun?" Dedi, Linda bir adım yaklaşıp karşıma geçti. Su yeşili mi yoksa başka bir renk mi olduğunu bilmediğim gözleri bana endişeyle bakıyordu. "Çok korktum, sana bir şey olacak diye." Sancar'ın ters bakışlarını üzerim de hissetsem de umursamadım.
"İyiyim, sorun yok." Dudaklarımı aralayıp konuşmak bile işkence gibi geliyordu, hele ki şu an birisinin konuşup kafamı şişirmesine tahammülüm yoktu.
Hiç kimsede aradığım ses yoktu, şu an tek duymak istediğim ses de, solumak istediğim koku da benden uzaktaydı. Tüm insanlık sussa umurumda olmazdı, ben zaten o yokken konuşmuyordum.
Linda yine bir şeyler diyecek oldu, cebimden çıkardığım, ucunda anahtar olan kolyeyi ona doğru uzatınca susmak zorunda kaldı.
Ondan aldığım kolyeyi benden çok kez araklamaya çalıştı, her seferinde yakaladığım için bunu başaramamıştı. Şu an yapacağım şeyden nefret ediyordum ama beni buna o zorlamıştı.
Eğer geldiğinde mezarlıkta olanları, iki hafta belki de daha uzun süredir orada ne yaşadığını anlatsaydı bu yola başvurmazdım. Kolye bize ne yansıtacaktı bilmiyorum, az çok tahminim vardı, olmasına ihtimal bile vermek istemediğim...
Kahin çocuklarının biri, geleceğin belirli kısımlarını görebiliyorken diğeri geçmişin belirli kısımlarını görebiliyordu.
Sancar geleceği, Linda geçmişi görüyordu. Bu yüzden onu çağırmak durumunda kalmıştım.
"Bana bu kolyede ne gördüğünü söyle." Eva'nın geleceği görünmüyordu lakin geçmişi gözükecekti.
Linda bir süre elimde ki kolyeyi inceledi, eline aldığında bakışları abisini buldu.
"Bu ne? Ayrıca Ateşli’de neler oluyor, yanındakiler nerede senin?” Sancar'a ifadesiz gözlerle baktım. Bu iki kardeş çok konuşuyordu.
"Söylediğimi yapacak mısınız yoksa siktir olup gitmem mi lazım, Sancar?" Ofladı.
Linda bana kırgın gözlerle baktığında nedenini anlamadım. "Onun için mi böyle uykusuzsun? O yok diye mi böyle etrafı yakıp yıktın, en büyük düşmanımızın kızıyken hem de?" Kafamı sağa sola çevirdiğimde boynumdan yükselen kütürtü sesiyle bir kaş saniye yukarıya baktım. Şu günlerde hiçbir şeye tahammül edemez olmuştum.
"Linda." Bakışları zaten bendeydi. "Uzatacak mısınız?" Omuzları düştü, kolyeyi aldı. Coşkuyla akan şelalenin, aşağıya biriken köpüklü suyundan oluşan göze doğru ilerledi. Gözleri kısa bir an bana dokunsa da tekrardan önüne döndü, eteklerini yukarıya kaldırıp yavaşça suyun içine doğru ilerledi, dizine gelene kadar yürüdü. Elinde ki kolyeyi suyun içine, tam ayaklarının dibine attı. Kolyenin suya karışmasıyla kulakları uğuldatacak kadar hızlı akan şelalenin hızı bir anda yavaşladı, yukarıdan aşağıya öfkeyle akan su sakinlikle dökülmeye başlarken rengi sanki daha da açıldı. Linda parmağında ki yüzüklerden birini çıkarıp havaya kaldırdı, salladıkça üstünde ki taştan dökülen tozlar tüm gözü kapladı. Yukarıya doğru yükselen beyaz dumanın arasından oluşan görüntüyle göğsüme bir sızı saplı kaldı.
İlk önce kızıl saçları girdi kadrajıma, sonra da kandan gözleri. Karşısında her kim varsa harelerinde bomboş bir ifadesizlik perdesi vardı. Ama ben biliyordum, öfke vardı gözlerinde. Nedendir bilmem ama öfkeliydi güzel gözleri, beyaz duman havaya yükseldikçe şelaleye yansıyan görüntü genişledi, Eva'nın karşısında ki adam belli olmaya başladı. İlk başta pusluydu, yavaş yavaş netleştiğinde dişlerimi birbirine kenetleyip yumruklarımı sıktım.
Eva'nın tam karşısında Puskan iti vardı. Elini öne doğru uzatmış, başını yana eğip, Eva'ya uzattığı elini gösteriyordu.
"Seni her zaman şık olarak görüyorlar, Eva. Seçenek haline getiriyorlar. Ama bak, ben sana teklif getirdim. Benimle olmayı kabul et, ben de sana hem intikamını vereyim hem de aileni." Yumruklarım sinirden titremeye başladığında öfkeden tüm kaslarım kasıldı.
Eva'nın gözlerinde değişen hiçbir şey olmadı. Kanı yansıtan harelerinde ki yorgunluk ve bitkinlik akıyordu, o ise her seferinde bunu gizleyebiliyordu. Puskan’a buz gibi bir ifadeyle bakarken derin bir nefes verdim.
Yapmazdı değil mi? Onun yanında olmazdı, böylesine bir nefretle baktığı bir adamın teklifini kabul etmezdi.
Eva'nın ifadesi de duruşu da değişmedi, buna rağmen içten içe beni yiyen karanlığın söylediği her şey bir bir çıktı.
Kızılları ilk önce ona uzatılan ele sonra da ısrarla ona bakan orospu çocuğuna doğru tırmandı. Gözlerimin önünde ona uzatılan eli tuttu. "Kabul," Dedi, en ufak bir acıma olmayan sesiyle. "Sen bana ailemi ve intikamımı ver, ben de sana istediğini." Görüntü bir anda dağıldı, göğüs kafesimde ki parçalanıp dağılan o ağırlık gibi. Dağıldı ve keskin uçları tüm kaburgalarıma battı. Bir çok acı görmüş, öyle çok yara almıştım ki daha fazlası olduğuna olan inancım bitmişti... Fakat vardı. Damarlarımda dolaşmaya başlayan yakıcı his her bir hücremi küle çevirdi. Arka arkaya gözlerimin önünde dönen yüzü, kulağımda uğuldayan sesi bu sefer bana huzur değil, inanılmaz bir ıstırap verdi.
Birisini bu denli sevmek, nasıl bu kadar ağır olabilirdi ki?
Gözlerimin gördüğü, kulaklarımın işittiği her şey onun için çıldıran yüreğime arka arkaya bıçaklar sapladı. Daha ne denli bir yürek acısı yakabilir canımı diye düşünmeme kalmadan dağılan görüntülerin arasına yenisi doğdu.
Uzaktan her türlü güçle koruduğum kardeşim onun etrafına çevrelediğim koruyucu kalkanın arkasından öfkeyle birisine bakıyordu. Puslu görüntü tıpkı ilki gibi yine dağıldı ve karşısında ki Eva ona bakarken yüzünde rahatsız edici bir gülümseme sunuyordu. Birbirlerine öfkeyle bakarlarken Eva bir anda Puskan'ın hiçbir adamının geçip giremediği kalkanın içinden geçip, kardeşimin boğazına sarıldı. Dişlerimi sıkmaktan kitlenen çenemi yukarıya diktim, sıkışan ciğerlerim nefes için göğüs kafesime baskı uyguluyordu, sinirden yerimden kıpırdamadan sadece görüntüleri izliyordum. Afran daha ne olduğunu anlamadan, Eva onu arkasından ki duvara ittirip, tek eliyle boğazını sıkmaya devam etti.
Çırpınan kardeşim nefessizlikten kızarmaya başladığında sanki benim nefesim kesildi. Eva, diğer elini yukarıya kaldırdı, ne yaptığı tam olarak belli olmuyordu, Afran'ın gözü bir an aşağıya kaydı ve kardeşimin gözlerinden bir bir yaşlar dökülmeye başladı.
"Sizin yüzünüzden!" Dedi, Eva'nın öfkeli sesi. "Senin yüzünden hayatım mahvoldu." Bir katilin soğuk kanlılığıyla konuşan kadın, benin Eva’m mıydı? "Yavaş yavaş öldüreceğim seni Afran Karahan, ilk önce abinin icabına bakayım sıra sana da gelecek. Hepinizi bitireceğim." Ve beyaz duman tamamen siyaha dönüp havaya karıştı, yok oldu.
Oradaydı işte. Düşmanımın uzattığı eli sıkmıştı, benden canımın canını alan adamın anlaşmak için uzattığı eli sıkmıştı. Yaşasın diye canım pahasına her şeyden vaz geçtiğim kardeşimin nefesini kesiyordu.
Bunları yapan benim Eva'm mıydı?
"Arsal." Dedi, Sancar'ın dehşet içinde ki sesi, Linda geldi yanıma, omzuma dokundu, bir şeyler söyledi lakin benim tek duyduğum az önce ki sesler, tek gördüğüm az önce ki görüntüydü...
.
⏳️
●●●EVA EFNAN’DAN●●●●
⏳️
.
Artık ona karşı bir şeyler hissetmeye başladığıma karar verdim.
Evet, aramızda olan bu yoğun bakışmanın başka türlü bir anlamı olduğunu sanmıyordum. Onun da bana karşı hisleri vardı bence çünkü şu an o da bana bakıyordu. Gerçi nereye bakacaktı ki? Sonuç olarak üstümdeydi, bana bakmayıp kime bakacaktı.
"Tamam, hadi itiraf et benden hoşlandığını." Dedim, yukarıya bakmaya devam ederek. Cevap gelmedi. Zaten de cevap beklemiyordum. Uyandığım yataktan karşılıklı bakıştığımız tavandan elbette cevap gelmeyeceğini bilecek kadar kafam yerindeydi.
Onunla neden konuştuğumu sorgulamayın.
İşsizlik.
Tavanla olan aşk dolu bakışmalarımız neredeyse on beş dakikadır devam ediyordu. Yine uyutulduğumun farkındaydım, uyanıkken yerimde durmayıp yaralarımı kanattığım için Yapmış olmalıydılar. Hekimin kafasında bardak kırdığım için de yapmış olabilirlerdi, bilemiyorum.
“Neyi?”
“Acaba bardağı mı fırlattım adamın kafasına yoksa şişeyi mi, onu?” iç sesim deli görmüş gibi bakıyordu artık bana.
Bir türlü iyileşmeyen yaralarım sürekli uyuduğum için biraz daha iyi durumdaydı..
"Eninde sonunda delireceğini biliyordum fakat bu kadar çabuk olması bana da sürpriz oldu." Yine tepemde dikilen şeytana göz devirip yerimde doğruldum. Bunun sürekli konuşması gittikçe sinirlerimi bozuyordu.
"Senin of tuşun yok mu?" Bıkkın sesime karşılık sırıttı.
"Bu of tuşu; offf bu karı taş tuşuysa var tabi. Taş gibi seksi bir kadınım."
Hasbin Allah çekmekten ileriye gidemedim.
Ne zaman uyansam başımda, ne zaman kafamı çevirsem o taraftaydı. Bazı anlarda gittiği oluyordu ama aklıma geldiğinde tekrardan dibimdeydi. O anlarda düşüncelere öyle bir dalıyordum ki varlığı yok oluyordu yanımdan.
"Daldığın şey düşünceler değil de Arsal olabilir mi?" Dedi, iç sesim. Aklımdan bir türlü çıkmıyordu, ne zaman gözlerimi kapatsam yüzü gözümün önündeydi. Sürekli rüyalarımdaydı. Düşlerimde gördüğüm adam bana kırgındı, rüyalarımdan gitmeyen adam bana kızgındı.
Son gördüğüm rüyamın ne olduğunu bile unutmuştum lakin "Arsal" Diye elim kalbimde bağırarak uyanmıştım. Gün geçtikçe içimde ki özlemi katbekat büyüyordu. Ben nasıl karşısında olacaktım bu hislerle? Nasıl çekecektim silahımı ona? Gözlerim, gördüğü her yerde o olsun istiyordu, ne yapacaktım ben?
Yalnız olmak zorundaydım, Holok yanında güvendiklerin olacak diyordu, hayır olmayacaktı. Biliyordum, bu zamana kadar tek başıma geldim dersem bencillik olurdu ama tek bir kişiye bel bağlayıp da planlarımı sadece onun iki dudağı arasına da bırakmamıştım. Bir çok tuşa basmış, aynı anda bir çok kapıyı çalıp kaçmıştım. İllaki o tuşlardan birisi doğru yolu aydınlatırdı, illa ki çaldığım kapıların birisi açılırdı fakat ben insanlara öyle bir güvenmiyordum ki o tuşların yolu aydınlatmayacağını, çaldığım kapıların hiç birisinin açılmayacağına kadar düşünüyordum.
Peki onunla iş birliği yapar mıydım?
Hayır, çünkü ikimizin de sakladıkları ve arkasından çevirdikleri vardı.
Biz tüm bu cehennemin ortasında yapmamız gereken en son şeyi yapmıştık!
Hadi ama! Bu en son şey bile değil, en imkansız, en olmaması gerekendi!
İki düşman birbirine darbe vurduğunda kazanmış sayılırdı.
Ben ona darbe vurduğunda niye benim canım daha çok yanıyordu!
Adil değildi!
Kalbimin onun için atıyor oluşu benim en büyük yenilgimdi. Bana karşı açtığı milyon tane savaştan en büyüğünü kazandığından habersizdi, Arsal Karahan. Sevdası yüreğimde can bulduğunda ben en büyük mağlubiyetimi almıştım.
"Öyleyse ikinizde birbirinize kaybettiniz..."Dedi, içimde ki ses, ve yine fısıldadı. "Mezarlığı öğrendiği an ise tek ve en büyük kaybeden sen olacaksın, Evolisa."
Yutkunduğumda bakışlarım, küçük komedinin üzerinde ki orkideye kaydı.
Her uyandığımda başımda farklı bir çiçek görüyordum, beyaz orkideyi ve saksının çevresini süslemek amacıyla kaplanan tüle konulmuş nota takıldı gözlerim.
Elime aldığımda notta yazanlardan dolaştı bakışlarım.
"Asaletinizi ve güzelliğinizi temsil edecek bir çiçek yoktu orkide ‘den başka, Eva Hanım..."
Bir süre nota baktıktan sonra yavaşça yerine koydum.
Kimden geldiğini bilmiyordum, hoş bir jestti fakat gönderen kişinin beni zerre tanımadığı ortadaydı. Bakışlarımı çiçekten çektim, biraz daha doğrulup sırtımı dikleştirdim. Sargılı elimi kaldırıp inceledim amaçsızca, ne zaman uyansam sürekli bunu yapıyordum. Ne durumdaydı onu da bilmiyordum. Ayağa kalkacaktım ki kapının önünden gelen seslerle duraksadım.
"Efendim, illa ki uyanacaktır bu kadar endişe etmeniz yersiz." Diyordu tanıdığım bir ses. Bu sesi biliyordum. Zahir’di. Tekçe'nin yanında ki adam.
"Uyansa da uyanmasa da onu görmek istiyorum, Zahir." Diyen kişiyi tanımıyordum. Kapı usulca açıldığında içeriye giren kişi kapıyı yavaşça kapattı beni rahatsız etmemek için, bakışları bana döndüğünde uyuduğumu düşünüyor olmalı ki uyanık oluşuma şaşırdı.
Bana doğru yaklaşan adama bakarken göğsüme anlayamadığım bir his doldu, o her adım attıkça çoğaldı mı yoksa çekildi mi anlayamadım.
Saçlarının rengi kahvenin hangi tonuydu bilmiyorum ama gözlerine yakışıyordu, yakışıklı bir yüz yapısı vardı. Hafif kemerli bir burun, çok sivri olmayan bir çene yapısına sahipti. Sol şakağından elmacık kemiklerine doğru uzanan bir dikiş izi vardı. Ben onu incelerken o da dikkatle beni inceliyordu, daha doğrusu gözlerimi.
"Nasılsınız, Hanımefendi? Umarım iyisinizdir." Dedi, kibar bir sesle. Elimde olmadan şaşırdım. Bana karşı bu kadar kibar olunmazdı genelde.
Bakışları kenarda ki sandalyeye takıldı. "İzniniz olursa oturabilir miyim?" Demesine daha da şaşırdım, fakat yüzümde bunu kanıtlayan bir ifade yoktu. O bana sıcacık bakarak gülümsüyor, bense buz gibi gözlerle ona ifadesizce bakıyordum.
Cevap vermediğim de iznim olmadığını düşünmüş olsa gerek oturmadı. Hala bana bakarken gülümsüyor, gözleri sık sık ellerime kayıyordu. Ellerimde sargıları gördükçe sanki kendi canı acır gibi yüzünde garip bir ifade oluşuyordu.
"Uzun süredir uyuyorsunuz, daha doğrusu sizi uyutmak zorunda kaldık çünkü biraz-" Burada durdu. Sanki konuşurken bana karşı saygısızlık yapmak istemiyormuş gibi kelimelerini dikkatle seçti. "Biraz agresiftiniz ve hekimin kafasına ilaç şişesini geçirdiniz." Bardak değilmiş demek ki şişeymiş.
Ben konuşmadan ona bakmaya devam etsem de o hiç bozuntuya vermeden konuşmasını sürdürdü. "Umarım kendinizi daha iyi hissediyorsunuzdur."
Hala cevap vermeyişim yüzünde ki samimi ifadeyi bozmuyordu lakin dudaklarımı araladığımda ağzımdan çıkan, üç kelime yüzünde ki tüm heyecanı söndürdü.
"Arsal'dan haber var mı? Nasıl?" Ben farkında olmadan dudaklarımdan dökülüp giden soru hiç hoşuna gitmemişti.
Bakışlarını bir süre kaçırdı, kısa bir an etrafta gezinip yutkundu ve bana döndü. "İyi. Ülkede ölüm emrinizi vermiş aldığım haberlere göre. Didik didik sizi arıyor. Büyük ihtimal bunu kendi elleriyle yapmak istediği için dört bir yana adamlarını göndermiş, yaralı halinizi kendisi için avantaja çevirmek istiyor," Başını iki tarafa salladı. "Buna izin vermem. Size zarar vermesine müsaade etmem." Dedi, sanki kendi canını korur gibi. Kimdi be bu adam?
"Yıkıldığım anlamına gelmez."
"Anlamadım?"
"Yara alışım, yıkıldığım anlamına gelmez, Arsal ise yaralı bir kadının yıkılışını avantaj olarak görmez." Sert konuşmama şaşırmadı, sadece bir kaç saniye gözlerime baktı ve tekrardan gülümsedi.
"Onu koruyorsunuz lakin yakında onun korunmaya değer olmadığını göreceksiniz, ben sadece iyiliğinizi istiyorum."
"Kimsin ki benim iyiliğimi istiyorsun? Burada ki hiç kimse benim iyiliğimi istemez, benimle oynadığını sanıyorsan daha fazla kendini yorma." Bir adım daha yatağımın yanına yaklaştı, boynumu kaldırarak ona bakmaya devam ettim.
Sert sözlerime, buz gibi bakışlarıma rağmen gülümsemesi hiç bozulmadı, hatta daha da derinleşti. "Vesir Hanedan ben hanımefendi. Siz de Eva Efnan olmalısınız?"
Vesir, beni kurtaran kişiydi...
.
⏳️
.
⏳️
.
⏳️
.
Zaman karışık yüzlerini her zaman insana farklı açılardan gösterirdi. Kimisinde doğrular yanlışları götürürdü, kimisinde tek bir yanlış tüm doğruları silerdi. Hangisi hakikat, hangisi çarpıtma kendisinden başka kimse bilmezdi.
Tek bilinen zaman, yanında olanları severdi. karşısında duranları değil...
Şimdi olanlar neyi gösteriyordu? Zamanın karşısın da olduklarını mı yoksa yanında olduklarını mı? Saatler günlere tamamlanmış herkesin olması için çırpındığı şey, gözler önüne serilmişti.
Meydanın ortasında yatan cesede askerlerin çevrelediği korumalıkların ardından lanetler yağdıran halk yatanın Eva Efnan olması için haykırıyordu.
Herkes ona olan kinini nefretini kusarken, Ateşli’de vatan haini ilan edildiğini kulaktan kulağa sağar sultana bile duyurulmuştu.
Kral, kraliçeler, yardımcıları, kıdemli askerleri, hepsi sakin bir ifadeyle yerde yatan cesede bakıyordu. Artık onların da tek temennisi o yatan kızın, Eva Efnan olmasıydı.
Taşlar yeniden dağıtılmıştı, tüm yapboz parçaları değişmiş, artık yerleri doğru değildi. Eva Efnan'ın üzerinde, Afran'ın can hakkı görünmüyordu. Ne cesedin de, ne de kalbinde artık hiçbir kinetik yoktu. Eva, kimse farkına varmadan Afran Karahan'ın can hakkını, Toprak Kırcalı’ya devretmişti.
Artık işler sadece Eva'nın üstünden gitmiyordu. Eva yolunu, başka bir yolla birleştirmişti. Bundan sonra kaderin yükü onun sırtında değildi.
Sera Karahan'ın emaneti sadece ona yükümlü değildi.
Toprak Kırcalı, kendi ruhuyla birleşen kızın can hakkını da sırtlamıştı. Bunu henüz kimse bilmiyordu lakin yakında öğreneceklerdi...
Yüreğinin içine düşen ateş, kalbinin her bir odacığını yakmıyordu artık Arsal Karahan'ın. Tüm hücrelerinde ayrı bir yangın, teninde azap vardı.
Annesinin cesedine bakarken çektiği azapla birebir değildi bu...
Hepsinin acısı farklı bir boyuttaydı lakin şimdi öyle değildi. Bambaşkaydı... Yerde öylesine bir hayvanın leşi gibi atılmış olan kızın ölüsüne bakarken yumruğunu sıktı.
"O kızın ölüsüne yaklaşmayacaksın Arsal!" Diye bağırışını duydu babasının. "Seni ve kızımı öldürmeye çalışan bir kızın dirisini zaten gebertecektim lakin ölüsüne oğlumu yaklaştırmam, duydun mu beni!"
"Siz mi karar vereceksiniz buna, efendim?" Demişti buz gibi sesi.
"Bu zamana kadar karşında durmadım ama o kıza olan bakışın değişmişken artık susacak değilim." Sinirden ne denli deliye döndüğünün farkında değildi, Asrın. "O kız seni öldürüyordu! Ölüyordu, benim oğlum ölüyordu. Bunun sende bir anlamı yok mu? O kız seni kime öldürtecekti bilmiyorum, öğrendiğim de hiç biri yaşamayacak. Ama sen, seni öldürmesini bile göze alarak günlerdir yaralı halinle, Şeytan kızı arıyorsun." Arsal onun ölmesine ihtimal dahi vermediği için hiçbir zaman Eva’nın cesedini aramıyordu. Ülkeyi didik didik etmiş fakat uçurumdan düştüğü yerden cesedini aramamıştı.
Arsal Karahan, Eva Efnan'ın öleceğine en ufak bir ihtimal vermemişti.
Kalbi bunu hiçbir zaman kabul etmemişti.
Eva için kanlısı olduğu ülkelerin bile basmıştı lakin onun cesedi için değil kendisi içindi.
Eva'nın cesedinin bulunduğunu duyduğunda ise başından aşağı kaynar sular dökülmesini bırak, tüm dünyası bir anda tepetaklak olmuştu.
İçinde büyük bir yer, aniden olan bir depremin şiddetiyle çökmüştü sanki, tüm moloz yığınları en yüksekten bir bir kalbinin merkezine düşüyordu. Her birinin keskin ucu yüreğini parçalayıp atmıştı.
O ölmezdi, değil mi? Bir tanecik gülü ölmezdi?
Karşısında yatan cesede, bundan bir adım fazlasını yaklaşmayacak olması, içine tarifi olmayan bir öfkeyle dolduruyordu.
"Eğer cesede gidip, ölenin şeytan olup olmadığına bakmaya yeltenirsen, tüm meydanın içinde cesedini cayır cayır yakarım. Bir mezarı bile olmaz." Babasının sesi başının iki tarafında döndükçe yumruklarını sıktı. Asrın Karahan, yaşlı bir kurt olabilirdi lakin gücü hafife alınamaz eski topraklardandı.
Eğer onu çiğnerse söylediğini yapardı.
O değilse... Ya Eva, değilse ve babası ondan bunu saklamak için bunu yapıyorsa?
O ihtimale tutunduğunu bilmeden derin bir nefes almak istedi lakin zehir olup ciğerlerini zorladı. Olmadı, yapamadı, şu an her tarafı yakıp yıkıp onu aramak varken karşısında yatan cesedin sevdiği olduğuna inanmak istemedi.
Hissetmez miydi?
Uğruna ölmeyi kabul ettiği kadının, onu bırakıp gittiğini hissetmez miydi?
İçinde bir alev vardı, yangın vardı, bir boşluk vardı, çökmüş bir çukur vardı, sızı vardı ama ruhunda acı yoktu.
Acımaz mıydı?
Annesinin öldüğün de en çok ruhu acımıştı fakat şu an öyle değildi.
Hepsi vardı, ama niye o yoktu
Yumruk yaptığı elleri titrerken aklından bir bir ihtimaller geçti, uzaktan baktığı kızın yüzü düşmenin etkisiyle paramparça olmuş vücudunda sağlam tek bir nokta kalmamıştı, tam yüz üstü düştüğü için elini kalkan olarak kullandığı mıh kalbine tamamen saplanmıştı.
Orada yatan kız, Eva olabilir miydi?
Belki de değildi. Ya o ise? Gittiği an Asrın'ın onu küle çevireceğini biliyordu. Babasının Eva'ya ölüsüne bile tahammülü olmadığını en son ki tartışmalarında çok net anlamıştı.
Peki ya oysa, aşık olduğu kadının bir mezarı bile olmazsa...
"Yaşayabilir misin, yatan beden ona aitse..."
Binlerce ihtimal onu ezip geçerken aynı anda bir çok muhafızın zapt ettiği Toprak meydanın ortasına doğru getiriliyordu. Ölen kadının Eva olup olmadığını, sanki canı daha da yansın diye dayısına gösterip, öğreneceklerdi. Teni bir ölüden farksız gibi geçmiş, gözlerinin etrafı halka halka çevrelenmişti. Günlerdir uyumuyor, toparlanamıyordu, o kadar işkenceye rağmen dik tuttuğu omuzları çökmüştü, tamamen bir ceset gibiydi.
İçini oya oya göğsü kafesine varmış olan acı, saklanmaksızın göz önündeydi. Onu Eva'nın ölüp ölmediğini öğrenmek için götürüyorlardı...
Arsal ona bakarken nasıl yıkık bir durumda olduğunu görüyordu, Toprak' da onun gibi amansız bir sızıda yanıp kavruluyordu.
Toprak'a bakarken gözlerinde görmek istediği tek bir ışık için canını verirdi. Orada yatan kızın Eva olmadığını söylemesi için canını hiçe sayardı, ölürdü...
Yeter ki bir yerlerde nefes alıyor olsundu...
Altı gün boyunca aramıştı onu, biliyordu ki bulacaktı.
Daha Arsal onu bulamamışken, onun cesedi kendisini bulmamalıydı...
Toprak'ın her bir hareketini dikkatle inceledi. Tıpkı kendisi gibi yerde yatan kızın toza toprağa bulanan kızıl saçlarına, oradan paramparça olmuş yüzüne, kana bulanmış vücuduna bakıyordu.
Toprak'ın gözleri yutkunuşunu, boğazına oturan keskin yumruyu görüyordu. Nefes aldığında soluğunu takılan iğnelerin farkındaydı. Toprak, cesede doğru her adım attığında farkında olmadan titreyen ellerini yumruk yaptığına kadar her şeyini izledi. Hayvan leşi gibi yere serilmiş olan kızın yanına geldiğinde herkes nefesini tutmuş onu izliyordu, yatan kişinin Eva olduğuna dair bir işaret bekliyordu.
Toprak'ın titreyen elleri kızın saçlarına dokundu, yavaşça gezindi, sonra yüzüne, paramparça olan yüz tanınmaz haldeydi. Kardeşine emanet ettiği kızın yüzü tanınmaz hale mi gelmişti? Onu eğitirken bile canından can gidiyordu bir yeri incindiğinde... şimdi tam önünde paramparça kanlar içinde mi yatıyordu?
Herkesin gözü onun üstündeyken Toprak Arsal'ın yapmak için kendini parçaladığı o hareketi yaptı. Elleri kızın paramparça olmuş yüzünde gözlerine gitti. Göz kapaklarından birisi parçalanmış gözü seçilemez bir hale gelmişti.
“Dayan ” Dedi, yüreğine. Dayanak aradı göğsüne, “nefes al, n'olur” Dedi ciğerine, çünkü yaşayamazdı. Eğer elleri altında ki kız, Kızılı ise bu yükün altından kalkamazdı.
Eli kanlar içinde ki diğer göze uzandı, araladığında karşılaştığı kan gözlerle tüm dizlerinin bağı çözüldü.
Herkes pür dikkat onu izliyordu. Arsal, onlarca adam öldürürken titremeyen ellerinin ne denli titrediğini bilmeden, dikkatle eski dostuna bakıyordu lakin gördüğü şeyle göğüs kafesinde ki her bir kemik sanki aynı anda kırıldı. Gözlerinin önünde Toprak’ın dizlerinin bağı bir anda çözüldü ve dudaklarından çıkan feryadı tüm Ateşli halkı duydu.
“HAYIR, HAYIR, HAYIR!”
Kalbine saplanan kızgın demirler bütün kor yangınlarını yüreğinde başlattı.
Demir kıpırdadıkça Arsal yandı, Toprak bağırdıkça gökler ağladı.
"Benim göğsüme saplansaydı da orada yatan ben olsaydım, ben olsaydım, benn-!"
Kırcalı'nın acı feryadını taşlar topraklar bile duydu...
Toprak Kırcalı'nın göz yaşlarını denizler okyanuslar bile gördü...
Öyle çok bağırıyordu ki halk bile intikam uğultusunu susturmuş, ciğeri yanan adamın acısına bakıyordu. Arsal'ın tüm dik duruşu sarsılmış, göğsüne giren kızgın demirler daha da derine inmişti. Olduğu yere çakılı kaldı. Ne adım atabildi, ne nefes alabildi.
Bu zamana kadar aklından bile geçmeyen ihtimal kalbinin ortasına kor gibi düştü.
Eva Efnan ölmüştü...
Toprak'ı zapt etmeye ondan fazla muhafız geldiğin de Arsal cesede doğru atıldı lakin aynı anda cesetten yükselen alevlerle adımları mıh gibi yere çakıldı. Toprak daha da bağırdı, halk daha da ayaklandı, herkes şok içinde kalırken Asrın Karahan, cesedi herkesim gözü önünde kendi ateşiyle yaktı.
..BÖLÜM SONU..
Nasılsınız aşkolarrrr (bölüm sonunu görmüyormuş gibi yapıyorum😁)
Arsal ve Eva'mız bu bölümde de ayrı ama merak etmeyin gelecek bölüme buluyoruz kızımızı🤭
Bölüm hakkında toplaşıyoruz ve yorumlarınızı bana aktarıyorsunuz🥹
Soruları verelimmmm
Sizce Eva'nın rüyasında gördüğü kız kim?❤️
Eva'yı kim kurtardı?❤️
Arsal şimdi ne yapacak?❤️
Holok hakkında ne düşünüyorsunuz❤️
Bizimkilerin ilişki durumu baya karışık ilerleyen bölümlerde düzeltirler diye umuyoruz.
Gelecek bölüme kadar sağlıcakla kalın
Yıldızın üzerine basarak oylamayı unutmayın lütfen❤️
Çokça seviliyorsunuz
Bissürü kalppp❤️❤️❤️
❤️❤️❤️❤️❤️❤️❤️❤️❤️❤️
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 5.72k Okunma |
612 Oy |
0 Takip |
24 Bölümlü Kitap |