34. Bölüm

24. BİRBİRLERİ İÇİN YARATILANLAR

sadeceSU4
sadecesu4


Merhaba aşklarımmmm.❤️❤️

Ben geldim.❤️

Nasılsınız? İyi misiniz.❤️

Gerçekten bölümün düzenlemesini bitireceğim diye kendimi paraladım öğleden beri. Bölüm uzun olduğu için baya uzun sürdü.❤️

Yıldızın üzerine basmayı unutmayın lütfen.❤️

Yorumlarınız her zaman benim motive kaynağım, eksik etmeyin lütfen.🤭🐧

Çok uzatmadan sizi bölümle baş başa bırakıyorum.❤️

Keyifli okumalar. ❤️

....

Alevler yukarıya doğru yükseldiğinde iki muhafız, aynı anda Toprak’ı sürüklemeye başladılar içeriye doğru. Dumanların ve yükselen alevlerin arasında kulak tırmalayan uğultular çıkarken ortalık fena halde karışmıştı. Herkes o asi kızın ölmesinin şokunu yaşarken Toprak, az önceki yıkılmış ifadesiyle içeriye doğru ilerledi; zindana geri götürüleceğinin farkındaydı. Artık hareket etmediği için yanındaki adam sayısı azalmıştı, zindan yoluna düşmeden ne yapması gerektiğini biliyordu.

Kalabalıktan uzaklaştığına emin olur olmaz kolunu tutan iki askerin de bileğini hızla kavrayıp, saniye bile beklemeden büktü. Yükselen çatırtı sesiyle askerlerden aynı anda acı haykırışlar döküldü. Az önce ki olanların etkisinde olduğunu düşünen askerler farkında olmadan yapmamaları gereken bir şey yaparak Toprak Kırcalı'nın bileklerine zincir vurmayı unutmuşlardı.

Zaman yoktu, Toprak birisinin kafasını yan tarafta ki duvara geçirirken diğeri arkadan saldırmıştı lakin arkadaşının hançeri Toprak tarafından çıkartılıp karın boşluğuna girmesine engel olamadı. Yüzüne yediği sert yumrukla geriye doğru bir adım attı fakat daha öfkeli bir şekilde o adımı kapatıp, adamın en hassas noktasına tekme atarak dizlerinin kırılmasına sebep oldu. Aynı tekmeyi yüzüne de yiyen asker ne olduğunu anlamadan geriye doğru savruldu, kafasına yediği darbe yüzünden bayılması uzun sürmedi..

Hayır, muhafızlar acemi değildi. Karşılarında Toprak Kırcalı vardı.

En kötüsü de sinirden elleri titreyen bir Toprak Kırcalı olmasıydı.

Hızlı adımları nereye gideceğini biliyordu, kanına dolup taşan öfkeden bir gram eksilmeden koca sarayın içinde hayalet gibi istediği noktaya vardı.

Arsal ile birlikte büyümelerinin onlara kattığı en büyük şans her iki ülkede, sarayda olan gizli geçitleri, güvenli alanları ve bir çok kişinin bilmediği yolları bilmelerini sağlamıştı.

Bunlar olmasa bile O Toprak Kırcalı'ydı. İstese her şeyi yapacak kabiliyetteydi, güçleri olup olmaması ondan hiçbir şey eksiltmezdi.

Kapıyı neredeyse kıracak güçte attığı tekmeyle kapı duvara arka arkaya çarparak açıldı. Tahmin ettiği gibi, İlge camdan dışarıya bakıyordu ve gelen gürültüyle yerinden sıçramıştı. Arkasını döndüğünde gördüğü kişiyle yüzü bembeyaz kesildi, eli ayağı boşaldığında neredeyse korkudan olduğu yere yığılacaktı. Ona bile müsaade etmedi Toprak.

Hızlı adımları kızın üstüne yürüdüğünde aynı saniyede perdeyi çekip ilgiyi tuttuğu gibi pencerenin camına savurdu. Boğazına yaslanan buz gibi büyük ellerle İlge acı içinde inledi.

"Efendim-"diyecek oldu fakat Toprak buna da izin vermedi. Öyle öfkeliydi ki onu elleriyle boğarak öldürebilirdi.

"Seni saniyeler içinde burada öldürebileceğimin farkında mısın, Lizgin?" Sesinde buz gibi ölüm vardı.

"Efendim ben-" daha da sıktı Toprak boğazını, öyle bir gözü dönmüştü ki ne yaptığının farkına bile sonradan vardı. Dişlerini sıkarak ellerini İlge'nin boğazından çekti. Yüzü nefessizlikten kıpkırmızı olan kız derin derin nefesler almaya çalıştı öksürüklerinin arasında.

O nefes almaya çalışana kadar Toprak kapıyı kapatıp tekrardan ateş saçan bakışlarını ona çevirdi.

"Yapamazsınız," Dedi delirmiş gibi. Ya da delirmişti. "Bu kadarını da yapmış olamazsınız!"

"Efendim, ben ben- ben bilmiyoru-"

"Kes sesini!" Toprak’ın kükreyişiyle İlge korkudan olduğu yere sindi. Aynı saniyelerde kapı Arsal tarafından açıldı. Arkasından Elber, Devrim ve Batın girdi. Arsal buz gibi olan bakışlarını karşısında ki titreyen kıza çevirdiğinde İlge olduğu yerde taş kesildi. Tüm vücudu kasılıp kaldı, kan akışının tersine işlediğini sandı.

Başıyla bir işaret yaptığında Devrim ve Batın İlge’yi iki kolundan da kavradı. "Hayır, hayır, hayır Efendim. Lütfen beni dinleyin, lütfe-" Toprak'ın sinirden gözü dönmüş bakışları aynı saniyede tekrardan gözlerini bulduğunda boynundan aşağıya inen soğuk terlerden bi haberdi, İlge.

"Eğer tek bir kelime daha edersen aşağıda kalbini deldiğiniz kızla birlikte yakarım seni!" Başka hiçbir şey söylemeye cesareti yoktu. Toprak'ın ses tonuyla birlikte dilini yuttuğunu sandı. Devrim ve Batın aynı anda onu sürükleyerek çıkardığında Elber işaret beklemeden onlarla birlikte çıkması gerektiğini bildiği için çıktı.

Öfkeden eli ayağı titreyen Toprak'ın yosun yeşili gözleri kızarmış, soluk almakta zorlanıyordu. Az önce darmadağın olan Arsal, Toprak'ın bu öfkesine bile tutunacak kadar muhtaç olduğunu gördü.

Onun en ufak bir yaşama ihtimaline tutunmak uğruna canını verirdi.

Derin bir soluk veren Toprak, sakinleşmek adına kimin olduğu sikinde olmayan yatakların birisine oturdu. Bir süre sakinleşmek adına iki adamda sustu. Buna ihtiyaçları vardı. Toprak nemli gözlerinde ki yaşı geri itmekte zorlanmadı, fakat içinde ki çökenlerin altından kalkmakta oldukça zorlandı. O sandı... yeminler olsun ki orada cansızca yatan bedeni Eva sandı. Başını iki elinin arasına alıp bir süre sesli soluk aldı.

"Nasıl anladın, o olmadığını?" Arsal'ın sesini duyduğunda başını yerden kaldırmadı. Cevap vermedi bir süre, sustu. Az önce ki acının dayanılmazlığını kaldırmaya çalıştı.

"Anlamadım..." Dedi en sonunda kısık bir sesle, "Gördüm." Anlayamazdı. Yerde yatan cesedin her yeri parçalanmış, yüzü tanınmaz haldeydi. Kanla kaplı olan gözlerini gördüğünde taş kesilmişti. Eva olduğunu o zaman düşündü... ta ki gözüne çarpan bir detaya kadar. Ya o an fark etmeseydi? Sadece saniyelik bir acıydı. Ciğeri yandı, kalbine köz düştü, aynı anda tüm vücudunu kızgın demirlerle yaktılar sandı.

Bunların hepsi o kısacık bir kaç saniyede oldu ama hala izi vardı.

Nasıl bir acıydı tarif edebilir miydi?

Kardeşi öldü sandı...
Yeğeni öldü sandı...
Kızı öldü sandı...

Her şeyi bir anda gözlerinin önünde yanıp gitti sandı ve bu saniyelik acı onu bu denli yakacağını bu güne kadar hiç bilmiyordu. Öğrenmişti...

Dinmeyen öfkesi de bunaydı ya.

Pişman mıydı İlge’yi gammazladığı için? Hayır, asla değildi. Hatta saatler öncesine kadar İlge’yi deşifre etmek gibi bir düşüncesi yoktu fakat annesinin bu hamlesi bardağı taşıran son damla olmuştu.

“Neyi gördün?” Dedi, Arsal artık sabırsız sesiyle.

"Sağ elini siper etti o kalbine Arsal, orada yatan cesedin sol eli göğsündeydi...” Gözlerden bile anlamazdı Eva olduğunu. Nefesi yine göğsüne dar geldi. Sadece tek bir ihtimale tutundu. Dudaklarında arka arkaya, aynı kelimelerin döküldüğünü fark etmeden devam etti.

“Eva kalbini sağ eliyle korudu, sol eliyle değil. Yaşıyor, yaşıyor, yaşıyor...”

Altı harfli, tek bir kelime iki adamın da canından can giden bedenlerine iyi geldi.

Yaşıyor...

Eva Efnan bir umut yaşıyordu...

🦋

Bir hafta olmuştu neredeyse. Bir hafta önce karşı köyden bir eve yerleştirmişti beni Vesir. Arkamda beni öldürmek için çırpınan bir çok kişi olduğu için elinden geldiği en iyi şekilde saklamaya çalışıyordu. Garip bir şekilde bu süreçte de çok iyiydi.

Bana asla kötü söz kullanmıyor, sürekli nazik ve kibar davranıyordu. Arada iltifat ediyor fakat sınırını asla aşmıyordu, tek bir kötü hareketine rastlamamıştım şu bir hafta içinde.

İlk bir kaç gün sorun çıkarsam da yemek yememe yardımcı oluyordu. Pek bir şey yediğim söylenemezdi, bir haftada gözle görülür şekilde kilo verdiğimin farkındaydım.

Ben ne kadar suratsız ve ciddi olsam da onun yüzünde beni gördüğü an mutlaka bir gülümseme oluşuyordu. İstisnasız her gün baş ucumda bir çiçekle uyanıyordum ve iyileşmem için benden daha çok çabalıyordu.

Garipti, baya garipti. Aslında insanların birbirine iyi davranması normaldi ama bana karşı olunca bi şaşırmadım değil.

Bu gün ise köyde, evlilik yemini mi, kan yemini bağlama bilmem bir şeyi vardı. Yani kısaca düğün gibi bir şey olmalı. Açıkçası köyden kimseyi tanımıyordum, bir haftadır iki tane kız geliyor, ellerimi kullanamadığım için kişisel ihtiyaçlarımda yardımcı olup yemeğimi, hazırlıyorlardı. Düğünse yanıma gelen kızlardan Mervin'nindi. Gelmemi çok istemişti. Halbuki bana yardım etmek için geldiklerinde yüzlerine bile bakmamış hatta ilk gün yardım etmelerine bile izin vermemiş, zorluk çıkarmıştım. Yüzüm sürekli asık, konuştuklarında cevap bile vermiyordum.

Onlara özel bir durum değildi bu. Bu aralar genel halim buydu.

Kapı iki kere tıklatıldığında "Gel." Dedim. İçeriye Vesir girdi. Beni gördüğü an yüzünde yine aynı gülümsemesi belirdi. Sanırım buna alışamayacaktım. Sakin adımlarla yanıma gelip oturdu.

"Nasılsınız Eva Hanım? Bu gün yanınıza gelemedim özür dilerim, önemli işlerim vardı." Her gün aralıksız yanıma uğruyor, geç geldiğindeyse bana sormadığım halde açıklama yapıyordu. Doğru söylemek gerekirse arkadaşlığı hoşuma gidiyordu ama gelmediği günlerde eksik değildim.

"Bana açıklama yapmana gerek yok." Dedim kuru sesimle, "Senden istediğimi yapacak mısın?”

Bakışları bir süre yüzümde dolaştı, sürekli beni uzun uzun izliyordu. "Bu çok tehlikeli olabilir, eğer yakalanırsanız Ateşli’ den sizi sağ çıkarmazlar." Başımı iki yana salladım.

"Vesir senden sadece beni eski çarşının orada ki ağaca götürmeni istiyorum, bu vakte kadar da senden hiç bir şey istemedim. Evet, canımı sana borçluyum, farkındayım benim için çok şey yaptın ama ben bunların hiç birisini senden istemedim. Senden istediğim tek şey bu."

"Sadece sizi düşünüyorum, ya başınıza bir şey gelirse?"

Ayağa kalktım. "Bunu göze alırım."

"Ben alamam ama..." Derince ofladım. O da ayağa kalkıp karşıma geçti, daha fazla bir şey demedim. İkinci söyleyişimdi, üçüncüsü olmazdı genelde. Ateş’li de her ne kadar hain ilan edilsem de oraya gitmem gerekiyordu.

Yüzüme baktı, yine uzun uzun izledi. Derin bir nefes bırakıp pes etti. "Ateşli de gitmem gereken bir yer var, ilk önce sizin istediğiniz yere gidelim sonra da bana eşlik etmenizi rica edeceğim. Sanırım üçüncüsüne bir yolunu bulup gidecekmişsiniz gibime geliyor." Anında sırıttım. Kaçacağım dışarıdan o kadar belli oluyor muydu ya?

"Sen nereye gideceksin?" Askılıktan aldığı şalı omuzlarıma yerleştirdi. "Arsal'ın sınır şehirde bir evi var," Diyerek direkt açıklamaya başladı. Sorularımı asla kestirip atmıyordu, ne sorsam uzun uzun cevap verirdi. "Orada birisi var,” duraksadı. “Yani sanırım. Kim olduğunu nasıl girip çıktığını ne zaman orada olduğunu bile anlayamıyoruz. Arsal onu öyle sıkı koruyor ki evin belirli bir sınırına vardığında içeriye giremiyorsun. Güçlü bir kalkanla korunuyor. Uzun süredir onu aşmaya çalışıyoruz, bu sefer aşabilecek miyiz onu öğrenmek için gideceğim."

Şalı omuzuma yerleştirip geri çekilip etrafına bakındı bir süre ve sonra pencereyi söktü. Şaşkınca baktım ona, baya baya pencereyi tek hamlede söküp yere koydu.

"Ne yapıyorsun be?"

"Büyü size doğrudan etki etmiyor Eva Hanım, bu yüzden bir nesneyle temas ederseniz o nereye giderse siz de kendinizi orada bulursunuz." Demek beni böyle götürüyorlardı ibneler. Ben de diyorum ülkeden ülkeye nasıl daldan dala atlar gibi geçiyorum. Ama sayılmaz ki!

Nerede kaldı pardon da benim dokunulmazlığım?

Pencerenin camına çıktım, bir süre gözlerime baktı. Dudakları kıpırdadı, hava yoğunlaştı, etrafta ki ışık göz kamaştırdı ama saniyeler içinde kendimi Elyesa’yla birlikte kaçtığımız eski çarşının ilerisinde ki dere kenarında bulduk. Karanlık çökmek üzereydi.

Vesir bir süre etrafa bakındı. "Neden geldik peki buraya?"

"Sen işini halletmeye gidebilirsin, bundan sonrasını ben hallederim." Normalde bana karşı sert olmayan Vesir'in bir anda kaşları çatıldı.

"Olmaz," Diye karşı çıktı. "Gecenin bir yarısı burası ne kadar tehlikelidir haberiniz var mı, Eva Hanım? Sizi burada bir başınıza bırakıp gitmem mümkün değil." Ofladım. Ne dersem deyim bırakacağını sanmıyordum.

"O zaman burada bekleyeceksin beni, ben o ağacın yanına gideceğim arkamdan gelmeyeceksin." Tam itiraz edecekti ki izin vermedim. "Vesir," Derin bir nefes verip başını salladı.

Adımlarım yavaşça bir kolu güneye diğer kolu batıya dönmüş olan ağacın yanına doğru ilerledi. Nehir sessiz bir durgunlukta akarken ağacın altına gelip Vesir'e sırtımı döndüğümde benim geldiğimi fark etmeyen şaşkın yılanın söylenmelerini duydum.

"Günlerdir burada olmamın sana ne gibi bir zararı var!" Diyen şemsi sinirliydi. Yerdim onun sinirini.

"Ağırlık yapıyorsun! Daha ne olsun def ol git artık." Sanırım bir ağaç vakası daha.

"O kız buraya gelmeden sen beni dereye atsan yine gitmem, kıçı kırık meşe palamudu!"

"Hemen dibimde bekleyen kızdan bahsediyorsan o çoktan geldi, git artık!"

"Uydurma lan nereye gel-" Bakışları aşağıdan ona bakan beni bulduğunda anında elipsleri irileşti.

"Evaa!" Diyerek hareket edecekti ki hemen onu durdurdum.

"Sakin ol şaşkın sürüngen, orada kalman gerek. Vesir bizi izliyor."

"Vesir kim ya!" Diye isyan etse de söylediğime uydu.

"İyi misin şemso-" lafı ağzıma tıkadı..

"Kaçırılıp, üstüne işkence görüp, onun da üstüne uçurumdan itilen ben miyim de bana nasılsın diye soruyorsun!" Çıkışına güldüm ama sesi çok endişeli geliyordu. Küçük yılanım benim için korkmuştu.

"Bir sıkıntı yok Şemsoş. Sadece elim kesilebilir, onun dışında bir de ölüyordum sanırım. Ama o da olmadı." Sırıtışıma sinirlendiğinde ağaçtan yükselen seslerle daha da sinirlendi.

"Sesini kesmezsen yemin ederim iki dalın arasına girer, gerine gerine çat diye kırarım." Yapardı, benim dostum olan hayvan bile normal değildi.

Ağacın gövdesine yaslandığımda şemsi de kararmaya yüz tutmuş havayı kullanarak gizli gizli indi, Vesir ağacın diğer tarafını görmediği için şemsiyi de görmedi.

"İyi misin?" Bunu gerçek anlamda soran tek kişi sensin be Şemsi’m.

"Değilim." Dedim, dürüstçe. "Ama olacağım." Başını eğdiğinde yan yan bana baktı. Gülüşüm genişledi, yaralarımı kontrol etmeye çalışıyordu.

"Bakma şöyle," Güldüm. "Gören der ki öldüğümü gördü."

"Gördüm." Yine gülecektim fakat ciddi olduğunu fark edince duraksadım.

"Ne demek oluyor bu?" Dili bir içeri bir dışarı, girip çıkarken etrafına bakındı.

"Eva, senin cesedin Ateşli'nin önünde yakıldı, haberin yok mu?"

Şaşkınlık içinde sesimi yükseltecektim ki ilerde beni bekleyen Vesir duyar diye yuttum. "Ne?"

"Arsal, uçurumdan düştüğün gün Akın ve Mavi'yi zindana attırdı. Elyesa'yı da saraydan kovdu. Hain ilan edildikten altı gün sonra sana ait bir ceset buldular zaten. Toprak'ı onun sen olup olmadığını anlamak için getirdiler. Sen olduğun anlaşıldığında Asrın Karahan onu tüm halkın gözü önünde yaktı." Başımı sağa sola çevirdiğimde dişlerimi sıkıyordum.

Vesir bana bu küçük detayı vermeyi unutmuş olmalıydı!

"Meydanı boş bıraktık hemen öldü dediler demek!" Vesir'in bu konuda yalan söylediğini hissediyordum fakat nedensizce ona karşı bir güven duygusu oluşmaya çalışıyordu içimde. "Elyesa'yı nasıl saraydan atabilir! Onun yanında yer aldığı için ne kadar it çakal varsa peşine takılmıştır çoktan. Başına bir şey gelirse o zaman ben ona yapacağı bilirim."

Şemsi antenlerim varmış gibi baktı suratıma. "Kızım sen hasta mısın? Adam seni neredeyse öldürecek olmandan yargıladı o kızı. Kovulması az değil mi sence!"

"Saçmalamayı kes Şemsi, Elyesa beni korumak uğruna ölüyordu neredeyse. Benim yüzümden o kız artık anne olamayacak, sen bunun farkında mısın? Niye mi? Ben ölmeyeyim diye şemsi, ben ölmeyeyim diye. Elyesa’ya karşı bir öfkem yok. Hep o, Osiris iti yüzünden oldu. Onun suyu bu aralar fazla ısınıyor, kaynamaya kalmayacak." Arsal'ın Elyesa'yı gözden çıkarmış olması beni çok sinirlendirmişti.

Benim için değer miydi!

Şemsi bir süre yerinde rahatsızca kıpırdanıp durdu, "Bir şey daha var, gibi, yani.."

"Geveleme Şemsoş. Öldüğümün haberini aldım daha ne kadar kötü olabilir ki?" Ne zaman bunu desem belam gelip bana çarpıyordu.

"Eva, sanırım Arsal, Puskan’ la anlaşma yaptığını biliyor. Büyük ihtimal onu Puskan'a vurdurduğunu da öğrenmiştir." Öfkeli bir soluk aldım. Bir süre durdum ama çok düşünmeye gerek yoktu!

"Ezrak itii!" Ondan başka kimse bunu bilmiyordu! O piç söylemiş olmalıydı.

"Hayır o değil, nasıl oldu bilmiyorum bende kulaktan yayılma haberlerle ancak bu kadarını biliyorum. Hem o saklanıyor, Vampirler her yerde deli gibi kendisini ararken saraya gelmesinin imkanı yok."

"Ravzar nerede?"

Şemsi tekrardan başını uzatıp Vesir'i kontrol etti. "Ezrak, Ravzar'ı günler önce Viran'a teslim ettirdi." Şükürler olsun, en azından evine gitmişti. "Fakat kan lordu onu vampir topraklarından kovdu." Kaşlarım çatıldı.

"Ne demek Kan lordu onu kovdu? Saçmalama şemsi babası onu nasıl kovar?" Şemsi’nin pullu derisi gerilirken hafifçe dikleşti.

"Onu kirlenmiş olarak görüyorlar artık. Ezrak tüm Viran'a ona dokunduğunu duyurmuş. Ravzar şu an Ateşli de, Abileri oraya getirmiş." Ellerim yumruk olduğunda dişlerim kenetlendi.

Bu nasıl bir zihniyettir!

"Abilerinin de cibilliyetini sikeyim!" Biraz bile adamlık olsa o kızı Ateşli ’de bırakmazdı, üç abi de!

Bir kaç saniye durup tekrardan etrafıma baktım, durdum. Şemsiye ters ters baktım, ibne sürekli etrafa bakıyor diye bende de tik olmuştu. "Şimdi seninle yeni ekşınlara yelken açıyoruz bebeğim." Yüzünü buruşturdu.

"Yeni rezilliklere olmasın o." Sırıttım.

"Yok yok, baya renkli olaylara kafa göz gireceğiz." Sırıtışım da ki piçliği anında yakaladı.

"Gökkuşağına dönüyoruz o zaman." Hemen çakması güzeldi.

"Öncelikle bana bu Viran'ın ne ayak olduğunu söylemen lazım. Ülke mi, krallık mı, Eyalet mi, ne halt bunlar?"

"Ülke de, krallık da değiller. En azından onlar öyle olduğunu iddia ediyor fakat Ateşli istese onları parmağında un ufak eder. Ateşli'nin sınırındalar ve öyle büyükçe bir yer sayılmaz. Onlar kendi aralarında, sadece Vampirlerin bulunduğu sınırları olan topraklarda, diğer insanlar olmadan yaşamak istediler ateşli de bunu kabul etti. Kanmazan da Viran eyaletinde olduğu için oranın adını büsbütün Viran ilan ettiler. Normalde Ateşliye bağlı küçük bir yerdi. Viran diye diye adları öyle kaldı işte." Başımı salladım.

"Seninle Viran da vezirin odasından belgeleri araklamıştık ya? O belgelerin içinden bazı fotoğraflar çıkmıştı." Kusar gibi dilini dışarıya çıkardı. Büyük ihtimal o görüntüler gözlerinin önüne geldi.

"Senden istediğim de o görüntüleri bazı kişilere ulaştıracağız." Göz kırptım. "Sen yaparsın, sürüngenimmm benim." Yılışık halime ters ters baksa da hoşuna gittiğini biliyordum.

"Sen ne yapacaksın şimdi? Gidecek misin?" Dedi, üzgün bir sesle. Kıyamazdım.

"Vesir'le bir yere daha uğrayacakmışız sonra büyük ihtimal Kırcalı topraklarına." Yüzümü buruşturdum. "Keşke sen de gelebilsen Şemsoş, orada ki herkes benden nefret ediyor. Sen varken kendimi yalnız hissetmiyorum." Başını yana eğerek tatlış dilini yine çıkartıp içine soktu. Çekip kopartacaktım bir gün.

"Dilimden uzak dur!" Dedi, sanki döve döve sevme isteğimi gözlerimde görmüş gibi. Güldüm. Yavaşça ayaklandım, Vesir hala beni bekliyordu. Kısık sesle konuştuğumuzdan muhtemelen salak gibi yarım saattir oturduğumu düşünüyordur.

"Gidiyor musun?" Dedi tekrardan, gitmemi hiç istemiyor gibiydi.

"Şimdilik gitmem lazım, merak etme sürüngen yakında tekrardan Ateşli de olacağım. Baya şatafatlı bir giriş olsun istiyorum, umarım olur." Daha fazla kalıp onunla sohbet etmek, gülmek saçma sapan şeylere dalga geçmek istiyordum fakat mümkün değildi. Arkamı dönüp gitmeden önce durdum. "Şemsi," Dedim sessizce. "Eva, Kasırgayı bulmuş diye bir bilgi yaymanı istesem, ne dersin?"

Tip tip baktı. "Oradan bakınca tam teşekkürlü dedikoduculara mı benziyorum acaba?"

"Yoo, sürünen bir sürüngene benziyorsun."

"Senin kadar sürünmediğime eminim." Eğer arkada Vesir olmasa yerde ki taşın birisini alıp kafasına geçirirdim. Bunu bildiği için sırıttı köpek!

Arkamı dönüp Vesir'e doğru ilerlemeye başladığımda yüzümde olan gülümseme yavaş yavaş dağıldı. Şemsiyle atışmayı bile özlemiştim, böyle ayrı kalmak canımı sıkıyordu. Yanına geldiğim de yüzümün asık olduğunun bile farkında değildim.

"Orada öylece oturdunuz ve şimdi yüzünüz asık bir şekilde geldiniz, bir şey mi oldu, Eva Hanım?" Omuz silktim.

"Gidelim hadi, nereye gideceksek." Bir süre oturduğum ağacın olduğu tarafa baktı ama bir şey demedi.

🦋

Ateşli'nin hangi şehrindeydik bilmiyorum, gözlerim sıra sıra dizilen evlerde dolaştı. Küçük bir mahalleyi mi andırıyor, yoksa kasabayı mı bilemiyorum ama oldukça ücra bir yerdi.

Vesir'in yanına bir kaç adamı geldiğinde konuşmalarını benden saklama gereği duymamıştı. Anladığım kadarıyla evin içine yine girememiş ve içeride ki kişiyi bir türlü tespit edememişlerdi.

Arsal'ın bu denli sıkı koruduğu kişi kimdi acaba?

Vesir sinirle elini saçlarına geçirdiğinde yanında ki adamı uzaklaştı.

"İyi misin?" Deme gereği duydum çünkü sinirden kızarmıştı. Uzun süredir tanımıyordum onu ama ilk defa bu kadar sinirli görüyordum. Bana karşı nazik olmaya çalıştığı için derin bir soluk verdi.

"Değilim," Bakışlarını bana çevirdi, gülümsedi. "Ama olacağım, siz merak etmeyin. Biraz bekler misiniz? Öfkem size değil, size yansısın istemem."

Nicelerinin öfkesine maruz kaldığımı bilse bu dediğinin saçma olduğunu bilirdi.

"Uzun süredir bunu çözmeye çalışıyordum ve bu sefer olacağına emindim!"

"İçeriye neden giremiyorsunuz?" Hepsi birbirinin üstüne büyü yapabildiğine göre imkansız diye bir şeyleri yoktu.

"Kalkanı bir türlü kıramıyoruz ki! Giren çıkan kişi nerden giriyor, nasıl çıkıyor onu da anlamış değiliz!" Elini kaldırıp burun kemerini sıktı. Vesir'i gerçekten ilk defa bu kadar sinirli görüyordum.

"İstersen ben içeriye girmeyi deneyebilirim?" Başını hızla kaldırıp bana baktı.

"Olmaz, içeride ne olduğunu bilmiyoruz. Sizi tehlikeye atamam." Omuz silktim.

"Öğrenmiş oluruz, fena mı olur?”

"Olmaz Eva Hanım. Sizi böylesine bilinmedik bir yere göz göre göre gönderemem. Kim bilir içeride nasıl bir tehlike vardır?"

"Vesir başıma gelenleri anlatsam “önden buyur” diye bana yol verirsin. En fazla ne olabilir ki?" Gözlerinde ki onaylamaz bakışların farkındaydım ama bir tarafı da bunun mantıklı olduğunu biliyordu.

"Ama Eva Hanım," elini alnına attı, n yapacağını bilmez bir halde görünüyordu. "Eğer orada başınıza bir şey gelirse içeriye girip sizi kurtarabilme ihtimalim bile yok."

"Vesir-"

"Hayır. Gidelim, ben başka bir yolunu bulacağım-" Onu umursamadan evin sınırlarına doğru koştuğumda bir an şaşkınlıkla kalsa da peşimden koştu fakat onların giremediği sınıra girdiğim an görünmez kalkana çarptı. Burnunu sert vurmuş olmalı ki ağzının içinden bir şeyler homurdandı.

"İnanamıyorum size, Eva Hanım!" Diye kısık sesle söylendiğinde sırıttım.

"Değil mi? Bu kadar harika oluşum inanılır gibi değil."

"Lütfen buraya gelir misiniz?"

"Yalvar."

Kafa karışıklığı içinde bana baktı. "Anlamadım?"

Yüzünde ki ifade o kadar komikti ki güldüm. "Ben bir içeriye bakıp çıkayım." Arada ki kalkanı unutmuş gibi yine bana doğru atıldığında kalkana sert şekilde çakılınca kahkaha atmamak için elimle ağzımı bastırdım.

"Komik mi!" Dedi kızgınlık içinde. "İki eliniz de sargıda, yaranız daha yeni yeni iyileşti. Kendinizi böyle hiçe saymanız hiç hoşuma gitmiyor."

"Benimde gitmiyor inanır mısın, Vesir." Ofladı. Bir süre daha beni vazgeçirmeye çalıştı ama inadıma baş gelemeyeceğini anladığında çoktan eve girmeye çalışıyordum.

Pencereden girmeyi denedim, hatta açmaya çalıştım ama hiç biri olmadı, evin etrafında dolaşarak başka bir yol aradım ama o da yoktu. Kapıdan girmek çok dikkat çekecekti fakat başka çare görünmüyor.

"Bu siktiğimin evine nerden giriyorlar böyle!" Söylenerek evin kapısına geldiğimde eğilerek kapının kilidine baktım.

Kırık olan elimin iyileşmeye başladığını hissediyordum, Vesir'in askerlerinden çaldığım, ucu keskin minik çubuğu dört parmağımın arasında zorlukla tutuyordum. Bu çubukla silahların bir yerlerini takıyorlardı sanırım. İlgimi çektiği için almıştım.

Parçalanmış elimi kapının üstüne koydum, onu hala hissetmiyordum, sanki tüm elimi kaplamıştı bu hissizlik. Neyse ki bu sadece bileğime kadardı, kolumu kullanabiliyordum. Dört parmağımın arasındaki ince uçlu çubuğu, kapının kilidine yerleştirmeye çalışsam da çok zordu. Bir süre daha denedim ama içine bile sokamadım. Oflayarak kapının koluna yaslandığımda aşağıya eğilmesiyle neredeyse içeriye düşecektim. Kapı sakinlik içinde geriye doğru açıldığında şaşkınlıkla bakıyordum.

Hadi ama, kilitli bile değil miydi!

Yavaşça hole doğru adımladım. Her yer çok karanlıktı fakat kulağıma dolan hızlı nefes alışverişleri hissediyordum. Dört tane oda vardı ve sadece birisinin kapısı açıktı, oradan da loş bir ışık yansıyordu.

Adımlarımı küçük tuttum fakat içeride ki kişi birisinin geldiğini biliyordu çünkü kapıyı gürültülü açmıştım. Tekrardan titrek bir nefes duydum ve aynı anda bir ses daha yükseldi fakat anında susturuldu. Konuşmaya yeltenen kişinin ağzını kapatmışlardı. İki kişi mi vardı o zaman?

"Kim var orada?" Diyen sesi duyduğumda bir an bocaladım, dur bir dakika?

Sesi tanıyordum.

Kapıya bakarken bir kaç saniye adım atmadan bekledim, içeride ki ses bir kere daha korkuyla yükseldi.

"Kim var orada, kimsin!" Onun burada ne işi vardı!

Kapının yanına geldiğimde içeride ki titreyen sesini tekrardan işittim. "Kimsin, neden geldin, nasıl girebildin bu eve!" Sonrasında kapıdan rast gele atılan bıçaktan vücudumu yana çekerek kurtuldum. Tam kapının önüne geldiğimde ise bakışlarım içeride asılı kaldı.

Bir kaç saniye içeride ki Nar'la bakıştık. Gözlerim kucağına sarıp sarmaladığı battaniyeye düştü, battaniye kıpırdadı, kıpırdadı ve içinden bir kafa çıktı.

Şaşkınlıkla baka kaldım.

Nar kucağında sıkı sıkı tuttuğu bir bebekle duvarın en dibine sinmişti. Tek koluyla kendini bebeğe siper ederken elinde ki bıçağı beceriksizce tutuyor, elleri titriyordu. Kapıdan içeriye girenin ben olduğumu gördüğünde titreyerek tuttuğu bıçak ellerinin arasından kayıp düştü. Diğer elini de kucağında ki bebeğe sararak göğsüne bastırdığında ikimiz de şaşkınlıkla birbirimize bakıyorduk.

"Eva..." boğuk sesiyle gözleri anında doldu, "Sen ölmemişsin. Yaşıyorsun..." Gözlerinden ardı ardına yaşlar dökülürken ben hala göğsüne bastırdığı bebeğe bakıyordum. Onun mu şoku daha büyüktü yoksa benim mi bilmiyordum fakat kucağında ki bebekten "ded de de," Diye anlamsız bir ses yükseldi.

Bakışlarım bu seferde Nar'ın açık yakasında oyalandı, şokum daha da arttı. Nar o bebeği emziriyordu!

"Sen?" Diyebildim varla yok arası. Bu gerçek miydi? Yutkundu, dudakları aralanıp kapandı ama konuşamadı. İkimiz de bir süre konuşamadık fakat koruma iç güdüsüyle göğsüne bastırdığı bebekten bu sefer de "ba ba ba" yükseldi ve ardından şiddetli bir bağırtı kopardı. Nar bebeğin ağlamasıyla irkilerek kendine geldi ve göğsüne bastırdığı bebeğin yüzü bana dönecek şekilde çevirdi. Kucağında neredeyse bir buçuk yaşlarında olan erkek bir bebek vardı. Bir süre suratıma baktı ve Nar'ın çayır yeşili gözlerini andıran gözleri kısılacak kadar bana gülümsedi, tombul yanakları daha da ortaya çıktığında ağzının kenarında emdiği sütün tükürükleri vardı.

Nar bir süre daha yüzüme baktı yutkunarak başını öne eğdi, kucağında ki bebeğe dikkat ederek yerde ki yumuşak tüylü halıya oturdu. Bense hala şaşkınlıkla onlara bakıyordum. Kucağında ki bebek rahat durmayıp Nar'ın elleri arasından sıyrıldığında halıya doğru yuvarlandı, o kadar komik ve tatlı görünüyordu ki ne konuşuyordum ne de bana doğru poposunu sürüye sürüye gelen bebeğe ilerliyordum.

"Nar.." Dedim sesimi bulup konuşabildiğimde, "Ne demek oluyor bu?"

Nar hızla bana doğru gelen bebeğe ilerledi, kucağına aldı. Tam karşımda durduğunda yüzünde buruk bir gülümseme vardı.

"Ilgar," Dedi, bebeğe bakarak, "Annecim seni Eva'yla tanıştırmamı ister misin?" Adının Ilgar olduğunu öğrendiğim bebek tombul yanaklarıyla tekrardan gülümsedi, bu sefer dayanamayarak Nar'ın kucağından aldım, hiç garipsemedi. İki kolumun arasına zorlukla da olsa tuttum. Huysuz bir bebek değildi, neşeli bir kahkaha yükseldiğinde kızarmış, elma elma olmuş yanaklarını öptüm. Şu an bebek sevme sırası değildi belki ama öyle tatlıydı ki kendini sevdirmek için uğraşıyordu.

Bir süre tatlı yüzüne baktığımda bana birisini andırdığını düşündüm, baktım bir kaç saniye. "Annesisin." Dedim, Nar'a. Başını salladı. Çok düşünmeme gerek yoktu, devamını söylerken kendimden oldukça emindim. "Babası Akın değil mi?" Bu kadar çabuk anlayacağımı düşünmüyor olacak ki bir an ne diyeceğini bilemedi. Anlaması zor değildi. Nar'ın, Akın'dan bir şeyler sakladığını biliyordum fakat bu kadar büyük olduğunu sanmıyordum.

Kucağımda tuttuğum bebeğin babası, Akın Barlas'tı ve o bunu bilmiyordu.

"Arsal biliyor ve sizi o koruyor." Dedim devamın da emin sesimle, yine cevap vermedi. Haklıydım.

İşte şimdi taşlar yerine oturuyordu. Arsal’ın onun hain olduğunu bildiği hâlde neden öldürmediğini, hatta neden koruduğunu bir türlü anlayamıyordum. Çok düşünmüştüm ama bir sonuca varamamıştım. Oysa Arsal, Nar’ın Akın’ın çocuğuna hamile olduğunu biliyordu; bu yüzden onu, ihanetine rağmen öldürmemiş, yaptıklarına göz yummuştu.

"Neden bunu Ateşliye yaptın, Nar?" Hem Akın'dan öz çocuğunu gizliyor hem de Arsal'ı bu duruma sokuyordu. Dur bir dakika! Asıl Arsal en yakın arkadaşından bunu nasıl gizleyebilirdi? İnanamıyorum, Akın öğrense neler olacağını tahmin bile edemiyordum. "Arsal bunu Akın'a nasıl yapar?" Onlar birbirine dayanaktı ve Arsal onu en ince yerinden çatlatmıştı. Akın bunu öğrendiğinde tamamen kırılacaktı! Bunu nasıl göze alabilirdi.

"Eva," Dedi, Nar dolu dolu olan yeşil gözleriyle. "Efendimizin hiçbir suçu yok, baksana bana." Yaşlar bir bir yanaklarına süzüldü. "Ülkesine ihanet etmiş bir sürtükten başka bir şey değilim! benim yüzümden o kadar çok masum öldü ki bunun ağırlığı bana nefes aldırmıyor. Efendimiz her şeye göz yumup beni bağışladı, ona minnettar olduğum kadar da kızgınım. Keşke boynuma bir urgan geçirseydi de böyle yaşayarak nefes almasaydım."

"Neden, Nar," Dedim bir kere daha anlamaya çalışarak. Ben Nar'ın hain olduğunu isimsizler mezarlığından beri biliyordum. Yaptıklarını elbet görmüştüm. Onu tehdit ederken ki öfkem bundan gelmişti.

"Tehdit etti.." Dedi, dudaklarından bir hıçkırık yükselirken. "Puskan beni-" hıçkırıklarla ağlamaya başladığında kucağımda ki Ilgar de huysuzlandı, Nar oğluna uzandı ama annesini böyle görmek bebeği daha çok üzer diye geri çekildim.

"Adın ne senin yakışıklı?" Dedim Ilgar'a doğru. İki kolumun arasında onu düşürmeden tutmak zordu ama beyefendi yerinden oldukça memnundu. Yüzünde kocaman bir gülümseme oldu. "Sen çok mu çapkınsın, böyle her kıza güler misin?" Diyerek yanağına doğru yüzümü sürttüğümde kahkahası odaya doldu. Dört tarafı sünger dolgulu yumuşak oyun alanına bıraktığım minik, ben bırakır bırakmaz mavi renkli topların olduğu tarafa hızla emeklemeye başladı. İçeriye girip onunla oyun oynamak geldi bir an içimden.

Bakışlarım Nar'a döndüğünde içli içli bize bakıyordu. Sırtını verdiği duvara güçsüzce çöktü, yanına ilerleyip aynı şekilde oturdum. "Puskan seni kimle tehdit etti, Nar?" Yutkundu, konuşacaktı ki bakışları ellerimi buldu.

"Eva, sen-"

"Önemli değil, ufak tefek bir kırık." Şaşkınlıkla baktı bana.

"Kırığın ufağı tefeği mi olur? Bakma mı ister misin?" Başımı hızla salladım.

"Anlat Nar. Seni kiminle tehdit etti?

"Annemle..." sesinde ki acıyı hissetmemek imkansızdı. İçim sızladı, bakışlarında ki pişmanlık çaresizlik birbirine karıştı.

"Sen bu yüzden-" böldü beni.

"Ben bu yüzden ne Eva? Yaptığım şeyin hiçbir kılıfı yok, ben ihanet ettim. Doğup büyüdüğüm ülkeye ihanet ettim, bana ve bir çok kişiye kapısını açan saraya ihanet ettim. Hiçbir suçu yokken, kendi anneme zarar gelmesin diye ne kadar annenin yüreğini yaktım biliyor musun? O kadar çok asker öldü ki benim yüzümden, o kadar çok çocuk babasız, kadınlar eşsiz, anneler evlatsız kaldı ki ben nasıl bir kılıfa sığdırayım yaptıklarımı..." Bir türlü dinmeyen yaşları daha da çoğaldı. "En kötüsü de ne biliyor musun? Annemi öyle çok seviyorum ki bir daha olsa bir daha yapmak zorunda kalırdım ben tüm bunları." Ellerini yüzüne bastırarak sarsıldığında hiçbir şey yapmadan ona bakıyordum sadece. Puskan'ın ne kadar şeref yoksunu olduğunu bir kere daha görmüştüm gözlerimle "Efendimiz beni yakaladığında ilk görevimi tamamlamıştım, yapmam gerek bir görev olmasına rağmen yakalanmak için can attım ama yaptım, Eva. Yakalandım ama elimde ki kanla, belki hiçbirini tek tek öldürmedim ama sebebi oldum." Tek kelime etmeden onu dinlemeye devam ettim. Konuştukça kelimelerinin altında nasıl nefessiz kaldığını görebiliyordum. Nar pişmandı, hem de çok.

"Efendimizin her türlü buyruğuna kabulüm, vereceği ölüm emrini bekledim, istedim bunu. Hak etmiştim, belki ölüm bile beni istemediği için hala yaşıyorum ama canımın çıkmasını hak etmiştim." Gözleri elinde ki topları ağzına tıkıştırmaya çalışan Ilgar'ı buldu. "Sadece dört ay daha istedim ondan, karnımda ki can için." Elinin tersiyle gözünde ki yaşları sildi. Bir kaç saniyelik bir sessizlik oldu, tüm bunları anlatmayı kaldıramadığını görebiliyordum fakat bizzat yaşamıştı.

Peki merak ettiğim bir şey vardı. Nar, Arsal'a karnında ki bebeğin babasını söyleyerek mi bağışlanmak istemişti?

Bunu o, bu denli yıkıkken soramazdım fakat Nar benim ne düşündüğümü bilmeden aklımda ki soruyu yanıtladı. "Bebeğim doğduktan sonra olacak hiçbir şeye sesimi çıkartmamak adına söz verdim. Fakat ben söylemeden Ilgar'ın, Akın'ın çocuğu olduğunu anladı." Başını utançla eğdi. "Ben işe yaramaz biriyim, beni öldürmeyip bebeğime bağışladı. İsraftan başka bir şey değilim, bebeğimin varlığı şükürüm ama eğer o olmasaydı hakkım olanı bulabilirdim."

"Hakkın olan neyse sana onu vermiş zaten, Arsal."

"Ben de onu neredeyse öldürecek olan kurşunları baş düşmanına verdim." Dedi hiddetle. Omuz silktim, ölmemişti. Bardağın o tarafından bakardım.

Yerinde rahatsızca kıpırdanıp en sonunda dayanamayarak ağzında ki baklayı çıkardı.

"Nasıl yaptın?" Sesin de ki şaşkınlığa engel olamıyordu. "Arsal tüm yollarını taşla tıkadı sen nasıl istediğine ulaştın?" Bakışlarımı Nar'dan uzaklaştırdım. "Kitap bendeyken yakaladılar nasıl olur da büyüyü tamamlayabildin?" Aklı bir türlü almıyor olmalı ki iki eli omzumu buldu, "Lütfen bana bir şey söyle, Efendimiz asla yanılmaz onu nasıl yanılttın? Onun aklıyla kimse savaşamaz sen nasıl galip geldin?"

Onun gibi düşünmüş, onun gibi karşılık vermiştim.

Tıpkı ilk günkü bana yaptığı gibi, yine at koşturmam için herkesi ortalıktan çekmişti ki istediğim hamleyi kolayca ulaşabileyim. Hayır, bu sefer düşmedim. Başkası olsa düşerdi ama ben düşmedim.

"Senin getirdiğin kitap gerçek değildi, Nar. Benzeriydi." Şaşkınca bana baka kaldığında onu aslında maşam olarak kullandığımı anladı, yutkunuşuyla bakışlarımda ki ifade değişmedi.

"Bu bir kumardı ve benim kaybetme gibi bir lüksüm yoktu. Eğer Arsal senin hain olduğunu bilip öldürmüyorsa kitabı bana getirirken yakalasa bile öldürmezdi. Çünkü benim sana geleceğimi, senin de bana yardım edeceğine kadar her şeyi biliyordu." Her kelimemde daha da afalladı.

"Sahte kitabı sana istediğim yere götürmeni sağladım ki asıl kitabı almamda bir sorum çıkmasın. Çünkü sarayda ki hain ortaya çıkacaktı. Arsal'da bunu senden başka kimseden istemeyeceğimi bildiği için oraya askerlerini gönderdi. Büyü için en önemli olan şey kitap değildi, iradeydi ve ben onu çoktan almıştım. Sadece bir kaç saniyelik kitabın varlığı gerekiyordu, bunu kitabı çalmak yerine kitabın yakınlarında olarak büyüyü gerçekleştirdim."

Bakışları dehşete dönüştüğün de dudakları aralanıp geri kapanıyordu. "İyi de böyle ağır bir büyüyü Kim yapabilir? Arkanda birisi mi var? Olsa bile bu büyüyü, büyük büyücüler, baş kahinler yani en kıdemliler yapabilir. Sen nasıl yaptın? Kim yaptı?" O peş peşe sorular sorarken zihnime dolanlarla dudağımda ki kıvrım büyüdü...

Hafifçe gülümsedim, oyunum da burada başlıyordu işte.

Şemsiyle Viran da konuştuklarımız hatıralarımda dolaştı.

"Ne gerekti bize Şemsi hatırlıyor musun
söylediklerini?" Başını salladı. "Kitap, Yalan, İrade, ve ten dokusu." Bunları bana zaten o söylemişti.

"Hepsini yaparsın da İrade peki Eva? Karşında ki adam Arsal Karahan, ondan iradesini nasıl çekip alacaksın?" Bakışlarım keskin tırnaklarıma dokunduğunda yüzümde ki şeytani kıvrım yerini koruyordu.

"Sen bana kitabı getir sürüngen. Hepsini halledeceğim ben."

"Eva, Nar bunu yapamaz, kız kabak gibi ortada. Arsal'ın ilk göz hapsine alacağı kişi o olacak. Nar yaparsa büyüyü yapabilme ihtimalimiz ortadan kalkar, kim yapacak? Sandığın büyülere benzemez, ağır bir büyü. Herkesin gücü yetmez." gülümsedim.

"Tılsımlılar'ı bilir misin şemsi?" Elips gözleri irileşti.

"Hadi oradan!" Dedi şaşkınlık içinde. "Tılsımlılardan birisini tanıyor olamazsın değil mi?"

"Tılsımlı mı tam emin değilim ama bu sayede öğrenmiş olacağız." Sırıttım.

Holok'a bu tılsımlılarla Konseyin aradığı Tılsımın nasıl bir alakası olduğunu sorduğumda Tılsımlıların Versital insanından özel güçleri olduğunu, onların büyülerini onlardan başka kimsenin bozamadığını öğrenmiştim. Holok çok işime yaramıştı doğrusu.

"Sana yetişemiyorum." Diyen sesi gerçekten de şaşkın geliyordu. Güldüm.

"Şimdi saraya gideceksin Şemsoş, bunu aslında biraz daha erteleyecektim fakat burası tekin değil başıma ne geleceğini kestiremiyorum. Odamda ki en alt çekmecede kıyafetlerin arasında, peçetenin içinde bir tutam saç var. Saraya gittiğin de Nar ve İlge'nin odasına sadece İlge'nin görebileceği bir yere koyacaksın. Yalan zaten hayatımın her yerini kaplamış iradeyi de çoktan aldım." Parmağımdaki yüzüğü çıkartıp küçük bir bezle kuyruğuna bağladım. "Bu yüzük de Toprak'ın, büyü için tek eksik kitap. İlgeyse tüm bunları birleştirebilecek kadar zeki bir kız. Büyüyü o yapacak." İlge'nin Tılsımlılardan olduğuna mı yoksa söylediğim planıma mı , hangisine dehşetle bakıyor bilmiyorum ama ağzı açılmış çatal dili bir içeri bir dışarı çıkıyordu.

"Bunu yapmazsa peki?" Dilimi damağıma vurup başımı iki tarafa salladım. Hazırladığım notu yüzüğün yanına sıkıştırmıştım.

"Notta yazanı gördüğünde bunu yapmak zorunda kalacak Şemsi."

Asla ihtimallere güvenip kendimi riske atmazdım. Nar yapamazsa Yelzar, Yelzar yapamazsa İlge yapmak zorunda kalacaktı.

Notun başında ne istediğim yer alırken sonunda aynen şu yazıyordu.

"Eğer büyüyü gerçekleştirmezsen hain olduğun sen daha Anasır'a ulaşamadan ifşalanacak ve bu elindekilerle hem Kırcalı'lara hem de Karahan'lara ihanet ettiğin ortaya çıkacağı için seni savunan tek bir nefes bile olmayacak İlge, iyi düşün..."

Büyüyü yapan İlge, kurşunları Puskan'a veren Nar'dı.

Her tarafın da birbirinde ajanları vardı, o ajanlar da benim parmağımdaydı.

İki tarafa da ipleri dolamıştım, ben nereye istersem oraya hareket ediyorlardı.

Nar'a bunu söylemesem de şaşkınca bana bakmaktan öteye gidemiyordu.

Nar başaramadı, Yelzar beni sattı ama benim her zaman bir c planım vardı.

Birinciyi ikinciye, ikinciyi de üçüncüye güvenmezdim.

Eğer son ihtimal de olmasaydı yine yapardım, çünkü aklıma koymuştum.

Karşımda ki herkes tüm ihtimalleri düşürse bile ben kendime yeni bir ihtimal yaratırdım.

🦋

● 

Elinin altında döndürdüğü sayılarla kasa Tık sesiyle açıldığında Arsal sakince içinden çıkan ve üstünde bilmediği harflerin yazdığı kutuya baktı. Dişlerini sıktı.

Bu sikik aletin içinden daha ne kadar şey çıkacaktı!

Kasa içine kasa koydukları yetmemiş gibi şimdi de bu kutu! Hem de açılmıyordu.

Uzun süre onu açmak için uğraştı. Denemediği büyü, denemedik baskı bırakmadı fakat kutu ne açılıyor ne de kırılıp çatlıyordu!

Açmak için biraz zorlandığın da kutunun kenarlarından akan sıvı parmağının ucuna değmesiyle geri çekti. Yakıcı sıvı eline biraz daha temas etse parçalardı.

"Sikerim böyle işi!" Elini geri çekti, sinirle yumruğunu sıktı. Eva'nın çaldığı kodları onun değiştirdiği sistemle tekrardan değiştirip kasayı açmıştı fakat yine önünde engel vardı!

Sinirden duvara kafa atmak istiyordu.

Üstünde ki yazılan harfler buraya ait bir dil değildi. Araştırmıştı, dünyaya da ait değildi!

Tuşların üstünde bilmediği harflerden kurulmuş bir cümle vardı.

Derin bir nefes verip kutuyu kenara fırlatıp kapıyı kilitledi ve çıktı.

Burası teşkilatın olduğu bölgeydi burada o kutuyu kimse alamazdı fakat alsa da bir bok olacağı yoktu!

Sinirden tüm kasları gerilmişti. Başı adeta çatlıyordu. "Efendim Elyesa Hanım geldi." Batın'ın sesiyle dışarıya doğru adımlarını hızlandırdı.

Elyesa kendisini beklerken havuzun kenarına oturmuş dalgın gözlerle suyu izliyordu. Arsal'ı fark ettiği an hemen ayaklandı, küçük bir selam verdikten sonra Arsal etrafta ki adamlarına işaret yaparak gitmelerini istedi.

"Tahmin ettiğin gibi oldu," Dedi, Elyesa. "Mesir adamlarını gönderdi yanında olmam için bana teklif yaptı."

"Kabul ettin mi bari?" Arsal'ın alaysı sesiyle Elyesa güldü.

"Etmez olur muyum? İki saat sonra senin de orada olduğunu düşündükleri Karaocaklarını ateşe verecekler. Suçu Hatiflere yıkacaklar." Bu aralar bu numarayı çeviren çok düşmanı vardı. Hatiflerin yaptığı şerefsizlikleri de bilirdi Arsal ancak kimin dost kimin düşman olduğunu daha iyi bilirdi.

"Eva nasıl? İyi mi?” İsmini söylemek bile aklından çıkmayan yüzünü gözleri önüne getirdi. İçli bir nefes verdi.

Elyesa başını olumlu anlamda salladı. Tüm askerlerinin önünde onu bilerek kovmak aralarında ki çürükleri seçmekte ona pek ala yardımcı olmuştu.

Elyesa her şeyin bir oyun olduğunu biliyordu fakat Arsal'ın o yüzünü ilk defa bizzat kendisine karşı kullandığını gördüğü için orada ki ağlamaları biraz da gerçek sayılırdı.

Eva'yı Osirs’in etkisiyle yaraladığını Kostan sayesinde öğrenmişlerdi ve gerekli tüm önlemleri almışlardı. Şimdi ki görevi bittiği ilk saniye Osiris’i gebertmeye yeminliydi Elyesa.

"Vesir'in yanında hala, bir köydeler. Muhtemelen senin, Eva’nın öldüğüne inandığına emin olana kadar saraya götürmeyecekler." Arsal'ın kaşları anında çatıldı.

"Vesir'in Eva'yla ne işi var, Elya?" Dedi, öfkeli bir sesle. Benes torununu Vesir’e bırakmak gibi bir haltı neden yiyordu!

"Benes özellikle Eva'yı Vesir'in korumasını istiyor, nedenini henüz bende bilmiyorum."

Sert bir nefes verdi, "Onunla aynı yerde mi kalıyor?" Sesinde ki kıskançlığı işiten Elyesa hafifçe güldü.

"Doğruları söylemek gerekirse her gün Eva'nın yanında. Resmen etrafında dönüp duruyor ve Eva'nın ağzının içine bakıyor. Arada ona dalıp gittiğini gördüğüm oldu ama Eva-" Burada duraksadı, bir süre düşündü. "Nasıl anlatırım bilmiyorum, Eva sanki Vesir'in yanında mutlu gibi. Tamam, gülücükler de saçmıyor ama, bildiğimiz buz gibi Eva İşte. Ona kötü davrandığını görmedim, tam tersi üstüne titriyor." Kurduğu her cümlede tepesine doğru yükselen kıskançlık ateşinin farkında olmadan ellerini yumruk yaptı, Arsal.

"Mutlu demek." Dişlerinin arasından konuştuğunun farkında bile değildi. "Bu gün akşam Kırcalı’ların ziyafet çekmesini istiyorum, Elyesa. Yemek seçimi senin zevkine bırakıyorum. Zevkli birisi olduğunu biliyorum." Elyesa'nın dudağının kenarı anımda kıvrıldı.

"Ne kadar iyi seçimler yaptığımı çok iyi bilirsiniz Efendim." Duraksadı bir kaç saniye. "Arsal," Dedi, "Toprak... nasıl, iyi mi? Bana çok kızgın mı?”

"Eva'yı kanlı canlı görmediği müddetçe siniri geçmez. Beynimi sikip duruyor az kaldı kapının önüne koymama." Elyesa içini tırmalayan huzursuzluğun daha da çoğaldığını hissetti.

"Ben-" yutkundu. "Bilerek yapmadım, Eva'ya isteyerek zarar vermedim." Arsal dostça elini omzuna koydu.

"Biliyorum Elya, ama o piç şu an iyi durumda değil. Eva'yı ne denli değer verdiğini biliyorsun." Başını aşağı yuları salladı.

"Biliyorum ama-" Dudaklarını ısırdı, dilinin ucuna geleni yutup Arsal'a baktı.

"Beni hiç affetmeyecek değil mi?" Dedi, kısık bir sesle. Boğazını yakıp geçen yumruyla gözlerinin dolmasına engel olmaya çalıştı. Bakışlarını Arsal'dan çekip boşluğa dikti. "Eva da Toprak da Affetmeyecek..."

🦋

"Fazla sakinsin." Diyen Vesir yanımda ilerlerken karşıya bakıyordu.

Kırcalı'ların Büyük kapılarından geçerken bu kadar normal oluşum onu şaşırtıyor olmalıydı.

Pek sakin değildim aksine içimde bir huzursuzluk vardı ama ona bunu söylemedim. Bakışları üstümde oyalandığında inatla ona bakmadım.

Nar'ın yanından çıktığımda telaştan ölmek üzereydi. İçeride o kadar uzun süre kalmış olmam onu çok endişelendirmişti, ki bu kadar büyük bir tepki ben de beklemiyordum. Bana bir şey olmadığına emin olduktan sonra içeride kim olduğunu sordu.

İçeriye girdiğim an sesler duyduğumu fakat tüm odaları karıştırmama rağmen kimseyi bulamadığımı söylemiştim. Buna inandı mı bilmiyorum ama ben çok iyi yalan söylerdim. Etrafı karıştırıp işine yarayacak bir detay olup olmadığını aradığımı bu yüzden uzun süre kaldığımdan bahsettiğim de konuyu uzatmamış ve beni buraya getirmişti.

Anamın topraklarına!

Hey gidi memleketim, demek anamız babamız hep buralarda büyüdü.

Kendi kendime göz devirdim

"Öyle görünüyorsam iyi." Diyerek Vesir'i cevapsız bırakmadım.

Adımlarımız yavaşça içeriye doğru ilerlerken, etrafta koşuşturup duran insanlara Ateşli’den aşinaydım artık. Yukarıya doğru uzun, ince bir çizgide devam eden, kubbeyi andıran tavanın her bir çizgisinden ileriye doğru uzanan alevler etrafı aydınlatıyordu. Garip bir tasarımı vardı; aşağısı gayet genişken, yukarıya doğru yükseldikçe uzun ve ince bir yol hissi veriyordu. Yukarıya doğru yükselen sütunların etrafını sarmalayan yazılar, harfler ve şekiller sanki Anasır’a özgü bir şeydi.

Bakışlarımı yukarıdan çekip önüme döndüm. Bizi bekleyen dört kişiyi gördüğümde yüzümü buruşturmak istedim.

Tekçe, Zahir ve beni kaçırdıklarında yanında gördüğüme emin olduğum iki adam daha vardı.

"Hoş geldiniz?" Dedi, Tekçe Vesir'i gördüğü an gülümseyerek. Bakışları bana dokunmamıştı bile. Diğer üç adam da Vesir'e saygı niteliğinde hafifçe eğilip selamlarını verdiğinde göz devirdim. Vesir kim bilir nerenin prensiydi.

Konuşuyorduk fakat özel hayatıyla ilgili sorular sormak pek huyum değildi.

Tekçe'ye inatla baktığımda onun bakışları da bana döndü. Hemen sırıttım. "Teyzecik, bana selam yok mu?" Hemen küplere bindi. Sanırım öfkemizi de teyzemizden almışız.

"Tanrı aşkına!" Bana katlanamadığını sesinden anlayabiliyordum. "Sana tek damla nefes bile yok ama alıyorsun!"

"Nasip kısmet işte, ölmedik yaşıyoruz." Omzumu umursamazca indirip kaldırdığımda Zahir ve yanında ki tanımadığım adam bir şey demedi fakat diğeri de en az Tekçe kadar katlanamayan bakışlarla bakıyordu bana.

Bir süre onun da yüzüne baktığımda dişlerimi birbirine bastırıp yumruklarımı sıktım. "Sen!" Küçümser bakışları parladı.

"Evet, ben?" Resmen benle dalga geçiyordu piç kurusu.

"Sen beni kan kusana kadar tekmeleyip döven piçsin!" Küstah kıvrımı bunu duyunca sadist bir şekilde daha da büküldü. Bu herif Tekçe ve Ezrak beni kaçırdığın da bayılana kadar işkence eden şerefsizlerden biriydi. O an pek hatırlamasam da yavaş yavaş görüntüler hafızamda netleşiyordu.

"Sen de altımda acıyla inleyen kız olmalısın." Öyle bir altımda demişti ki gözüm seğirdi anlık.

Sustum, bakışlarım yanımda ki Vesir'e kaydı. Ters bakışlarla konuşun adama baktı "Çirkinleşmeyelim, Uras." Omuz silkti.

"Sorun yok, Vesir." Dedi, bakışları beni süzerken. Sargılı ellerime baktı. "Diğer parmaklarını da ben mi kırsam diye düşündüm ama sonra lazım olur diye yapmadım, ellerinle güzel işler çıkartırsın bence." Sözlerinin altında ki sapkınca yatan imayla midem bulandı.

O, bu iğrenç kelimeleri bana karşı rahatça kullanırken hiç kimsenin sesi çıkmadı.

"Nasıl işler çıkardığını Karahan'a sormak lazım. Onun çok iyi bildiğini düşünüyorum."

"Siz ikimiz sesinizi kesecek misiniz!" Vesir kolumu sahiplenen bir tavırla tutacaktı ki daha buna yeltenmeden bir adım geri çekildim. Göz pınarlarıma dolup taşan kan damlaları süzülmek için benden bir adım beklerken dişlerimi sıktım.

Bir kaç saniye tanıdım kendime, sadece bir kaç saniye. Bu iğrenç lafları bir kaç saniye sindirip sakince karşımda konuşan adamdan çektim bakışlarımı.

"Vesir, gidelim mi artık?" Başını olumlu anlamda sallayarak benimle birlikte onların yanından uzaklaşacağımız esnada Tekçe konuştu.

"Sen benimle geliyorsun. Kral ve kraliçenin yanına bu kılıkta çıkamazsın." Boş gözlerle ona döndüm

"Ne varmış kılığımda?" Bakışlarında ki tahammülsüzlük ve nefreti daha iyi hissettiremezdi. Burada ki herkes bana bunu çok iyi hissettiriyordu zaten.

"İşe yaramaz varlığına katlanmak bu kadar zorken beni daha fazla uğraştırma bence! Üstün başın toz toprak içinde ayrıca çok iğrenç kokuyorsun. Bu yüzden boş yere asilik yapma ve hemen peşime düş. Seninle daha fazla zaman kaybetmek istemiyorum." Hiç bir tepki vermedim. Başımı dikip sadece yüzüne bakmaya devam ettiğimde dişlerini sıktı. "Senin bu korkusuzum bir haltım sanan hallerin beni benden alıyor doğrusu. Dışarıdan nasıl taştan göründüğünü bilmeden aptalca bu tavırlarını sürdürüyorsun. Sandığın hiçbir şey değilsin, Eva. Tam tersi seni gören ayağının ucuyla vurup yolundan çekilmen için seni kenara atıyor. Hiç kimsenin ilk tercihi olmayacaksın. Kendini bir Kırcalı olarak burada yer biçiyorsan boşuna sevinme derim, senin gibilerin bu topraklara basmaya yüreği yetmez." Söylediği onca şeyi sanki hiç söylememiş gibi baktım suratına. Yüzümde ne bir değişim oldu ne de bir kas seğirmesi.

"Kuduruyorsun." Sesim oldukça sakindi. "Evet dayım beni değil seni seçti Tekçe.

Ama sen hala çıldırıyorsun, neden?" Gülümsedim. "Bana bizzat izlettin nasıl tercih edilmediğimi. Öyleyse bana olan bu öfken neye?" Durdum. "Tercih edilmenin öfkesi mi bu yoksa edilmemenin mi?"

"Sen-"

"Kırcalı konusuna gelirsek sizin soy isminizle herhangi bir alıp veremediğim yok ama böyle giderse senin, Efnan ismiyle bir alıp veremediğin olacak. Çöplüğündeyiz diye fazla ötme." Başımı yana yatırıp gülümsedim. "Keserler yoksa sesini."

"Sen beni, benim sarayımda tehdit mi ediyorsun Sürtük!" Tekçe üzerime atılacakken yanında duran adamlar onu zapt etmeye çalıştı.

Böyle çirkef prenses mi olurmuş. Biraz
nezaket biraz kibarlık yani? Nerede kaldı sizin krallığınız efendiliğiniz?

Bir süre Tekçe ölümümün onun elinden olacağına dair bir şeyler söyledi ama ilgimi çekmediği için kulak asmadım.

Emri büyük yerden almış olmalı ki mecburen beni yönlendiren kişi yine kendisi oldu.

Onunla gittiğim de devamında olanlar bana tonlarca sabrım olduğunun en büyük kanıtı olmuştu.

Buradaki kimse de beni sevmiyordu. Hatta nefret ediyordu, bazı çalışanlardan bile çirkin laflar duymuşken koskoca askerler omzuma çarparak geçiyordu yanımdan.

Hadi ama bu kadarına gerek yok bence!

Hiçbir şey yapmadım, sadece susup beni aşağılayan insanlara baktım. Neredeyse her şey için farklı farklı odalara alınmıştım. Duş için, kıyafet için, saç için, takılar tokalar boş mücevherler için bile beni ayrı ayrı odalarda ağırlamışlardı.

Madem bu kadar nefret vardı içlerinde neden bu kadar özeniyorlardı? Ya da benimle bu kadar ilgilenmelerini kim istiyordu?

Saraya adımımı atar atmaz bana laf atan O, Uras piçi kıyafetlerimi giyerken gelip beni sıkıştırmıştı! Elimin biri yokken zorlanıyordum ama tek elimle de katil olamam diye bir kural yoktu. Aşağılık herif beni taciz ediyor oluşunun benim için dünyanın en kutsal şeyinin olduğundan falan bahsederken bacağıma iğrenç dokunuşlarını bırakmıştı. Neyse ki Zahir son anda gelip beni ondan kurtarmıştı.

Sikimsonik bir kaç elbiseden sonra kral ve kraliçelerinin yanına gidebilmem için uygun olduğumu söyleyip beni büyük yemek salonuna yönlendirdiler.

Aynı saray ritüelleriyle kapılardan geçtim, arandım tarandım, sonunda açılan kapı eşliğinde düğün salonuna girdim sandım ama ortada duran büyük uzun yemek masasını görünce bu fikirden vazgeçtim.

"Ciddi oluyoruz Evolisaaa, bu bir memleket meselesidir!" İç sese göz devirdim.

Üzerime verdikleri saten kahve elbise tam dizlerimde bitiyordu, omuzların da minik detaylar vardı ama abartılacak kadar değildi, dekoltesi yoktu. Sade ve pek bir albenisi olmayan bir elbiseydi ama beni gören askerlerin bakışları pek öyle demiyordu. Bana nefretle bakanların gözlerinde ki beğeniyle dudaklarım sakin bir kıvrımla yukarıya kıvrıldı.

Geniş salona girdikçe bakışlarım etrafta dolaştı. Yukarıya doğru genişleyerek yükselen yemek salonunu çevreleyen bir balkon vardı. Saray görevlileri, balkonu çevreleyen taştan tırabzanlara yaklaşmadan geçip gidiyor; hiçbirisi aşağıya gözlerini değdirmiyordu.

Yüzeyi pürüzlü duvarlardaki dar nişlere konulmuş küçük sandıklar, minik şişeler; onların da ötesinde duvar diplerine yerleştirilmiş yüksek sırtlı sandalyeler vardı. Büyük, uzun masanın dışında birkaç küçük masa daha salona serpiştirilmişti.

Bakışlarım masadaki kişilere dönmemek için her tarafı en ince ayrıntısına kadar inceleyebilirdi.

Derin bir nefes aldım.

Kaçış yoktu, buradaydım ve buna göre davranmalıydım.

Gözlerim nedensizce ilk olarak masanın başında oturan kadını buldu. Hepsi beni inceliyordu ama ben inatla o kadına baktım.

Onun da bakışları tıpkı benim gibi dikkatle beni süzüyordu.

Sıkı sıkı topuz yaptığı kızıl saçları benimkini andırıyordu fakat tamamen aynısı değildi. Gözlerinde ki kızıl kahvelik hemen hemen benimkilere benziyordu

fakat benimki kandandı onunki normal bir kızıllıktı. Yüz hatlarımızda olan belli belirsiz benzerliklerle sinirlerim tepeme çıktı.

Benes Kırcalı...

O benim anneannemdi.

Tamam, bire bir aynı değildik ama resmen anneanneme benziyordum!

"Otur, Eva. Yemekte bize katıl." Yanında ki adamdan gelen sesle bakışlarım ona döndü, gözlerim bir onda bir onda dolaştı.

Payidar Kırcalı ve Benes Kırcalı tam karşımdaydı.

Masada ki çoğu kişiyle kan bağım vardı! İnanılır gibi değil.

Gözlerim Vesir'in yanında ki boşlukta oyalandı. Sessizce benim için ayrılan yere oturdum. Uzun masaya donatılmış çeşit çeşit yemeklere ve gerekli gereksiz şamdanlara, biblolara baktım bir süre. Konuşmak istemedim, görmek istemedim, bakmak istemedim ama hepsi karşımdaydı.

Kimin masasına oturursam oturayım
Benden pek haz almadıklarını bilmek can sıkıcı olmaya başlamıştı.

Seni kimse sevmiyor, Eva...

Herkes için bir mecburiyettim ya da bir çıkış kapısı. Hiç kimse beni sevdiği için ya da nur yüzüme hasret kaldığı için yanında istemiyordu. Hepsinin bende çıkarı vardı. Bu masada oturan herkesin bana bir zararı dokunduğuna emindim, yakından uzaktan bir şekilde yanan canımda payları olduğunu biliyordum. Olmayanların bile yakında olması için çabalayacaklarının farkında olarak baktım hepsine.

Bir çok kişi vardı ve ben çoğunluğunu tanımıyordum fakat onlar beni tanıyor ve burada olmamdan memnun olmadıklarını belli eden bakışlar atıyordu. Bunu gözüme soka soka yapmıyorlardı, aksine gizlemeye çalışıp ifadelerini sabit tutuyorlardı, bana gülenler bile vardı fakat görüyordum.

Bunu bile bile arkama rahatça yaslandım.

"Hatırlat kendine, sen Eva Efnan'sın. Kim seni küçük görebilir ki? Sen en dibi gördün onlar da görecek."

"Topraklarıma, sarayıma ve soframa hoş geldin, Eva. Kendini rahat hissedebilirsin. Bizden sana zarar gelmez. Hepimiz senin akrabanız, Ateşlilerin sana yaptığı hiçbir saygısızlığı burada sana kimse yapamaz." Konuşan kişi Payidar Kırcalı’ydı. Benim onu tanıyor oluşuma oldukça emin olmalıydı ki kendini tanıtma gereği duymamıştı. Daha geleli bir kaç saat olmuştu; taciz edilmiş, küfür yemiş ve bir çok çirkin mana barındıran cümlelere maruz kalmıştım. Evet, gerçekten kimse yapmıyordu.

"Teşekkür ederim," Dedim nazik bir dille. "Misafirperverliğiniz görülmeyecek gibi değil." Bakışlarım Tekçe'yi buldu. "Kızınız ve yanında ki bir kaç adamı o kadar nazik ki ben gelmeyince onlar beni kaçırıp getirmek istediler sanırım, çok inceler." Gülüşüm daha da büyürken iki elimi de havaya kaldırdım, sargılarıma bakarken gülümsüyordum. "Parmaklarımı falan kırmam gerekti ama sorun değil, sonuçta buradayım." Tekçe boğazından çıkan hırıltılı bir sesle masaya doğru eğildi fakat yanında ki kız ona engel olup bir şeyler söyledi.

"Bu tatsız konuları elbet konuşacağız ama şu an yemeğimizin tadını çıkartalım. Senin özel olarak görüşmem gerekenler var zaten." Sevgili dedeciğim ne kadar nazikti bana karşı.

Başımı sallayarak onayladığımda Payidar'ın izniyle herkes yemeğe başladı.

"Payidar mı?" Dedi, iç sesim kıkırdayarak. "Askerlik arkadaşı sanki." Ne deseydim dedecim mi?

Aşçılar, yardımcılar servis yaptı, içecekleri doldurdu. Daha ne kadar yemek gelecek diye düşünürken içeriye tabak tabak yemek getirildi.

"Yardımcı olmamı ister misin?" Sessizce konuşan Vesir'e hayır anlamında başımı salladım. İştahım yoktu. Israr da etmedi zaten. Herkes sakince yemek yemeye başladığında arada konuşuyor, benim bilmediğim mevzuları tartışıyorlardı. Sesimi çıkarmadan onları izledim.

Tekerlekli sunum sehpasını masanın yanına yanaştıran aşçıya kaydı gözlerim. Üstü kapalı olan tabağa doğru ilerleyen eli hafifçe titrediğinde terlemiş avuç içlerini üstünde ki beyaz önlüğe sildi, hızla tabağı masanın ortasına koydu. Aşçı servis tabağını ortaya bıraktıktan sonra derince yutkundu ve Payidar Kırcalı’ya baktı. Yüzü kireç gibi bembeyaz olmuş, göz bebekleri irileşmişti.

Devamında olanları ben bile beklemiyordum.

Kapalı servis tabağının kapağını açmasıyla masadaki kadınlar çığlık atarak kalkarken erkekler küfürler savurdu. Servis tabağının içinde bir adet pişirilmiş kelle vardı. Aman tanrım!

Baya baya soslanmış en sonunda da ağzına kesilmiş limon tıkanan bir erkek kafası vardı. Herkes bağırış çağırış içindeyken sakince kafanın suratına baktım ve asıl bomba ondan sonra patladı.

Uras'ın pişmiş sıfatına bakarken şok üstüne şok yaşıyordum!

Uras'ı pişirmişlerdi! Hem de fırında.

"Bence közde de mükemmel olurdu."

Bir kaç saniye kimse kafanın kime ait olduğunu anlamadı, ta ki tanımadığım bir kadının dudaklarından acı dolu bir feryat dökülene kadar. "URAS!!" Dediği anda masada ki herkesin kafasından aşağıya kaynar sular boşalmış gibi kaldı. Ağzına tıkanan limonun üstüne de kürdanla dikilmiş bir not vardı. Hırsla nota ilerleyen Payidar notu okuduktan sonra öfkeyle masaya savurdu.

"GÜLÜMÜ SOLDURMAYA CÜRET EDENİ KÖKÜNDEN SÖKERİM."

ARSAL KARAHAN...

Altında ise küçük bir not. "İyi denemeydi kraliçe Benes."

Etrafa dolup taşan askerlerle kadınların dudaklarından dökülen hıçkırıklar birbirine karıştı.

Az önce ki kelleyi masaya bırakan adamın bembeyaz kesilmiş suratı bu sefer de kızarmaya başladı. Önüme bir kutu bıraktı ve aynı saniyelerde ağzından ve burnundan kanlar gelmeye başladı. "Bu size Eva han hanı-" ağzından köpük köpük dökülen kanlarla ayağımın dibine yığıldı.

Ben daha ona bakmadan kutuysa saniyeler içinde alev aldı ve söndü. İçinde ateşten yanmayan küçük bir kağıt ve bir tane gül vardı.. Arsal'ın sürekli bana verdiği gül. Artık onun adını biliyordum. Lâl gülü buydu...

Kağıdın üstünde yazanlar direkt bana ithafendi.

"Bu gül savaşımızın nişanesi olsun güzel Eva. Senin sıran geçti, şimdi bende." Dudaklarım aralık kazandığında kalabalık arttı, sesler kulağımda rahatsız edici bir kıvama geldiğinde net duyduğum tek şey bir muhafızın sesiydi.

"Efendi Lizit'de ki baş bina ateşe verilmiş aynı anda sekiz şehrimizde ki Sentozonlar bölge bölge yakılmış." Askerler konuşuyor, komutanlar durum bildiriyor, kadınlar ağlarken Payidar sinir krizi geçiriyordu.

Kafamı kaldırıp yukarıda ki tek bir noktaya gözüm çarptığında başını yana yatırmış bana bakarak gülümseyen Elyesa'yı gördüm. Balkonun bir üstü kubbe şeklinde yükseliyor ve yukarıya doğru tırmandıkça küçük küçük boşluklar oluşuyordu. O küçücük aralıktan bakanlar birisinin olduğunu fark edemezdi fakat elinde ki bıçaktan süzülen kanı diliyle yalayan kıza baka kalmamak için başımı aşağıya eğdim.

Şaşkınlığımı saklamam lazımdı ama çok zordu.

Arsal'ın yanında olan hiç kimse boş değildi, elinde tuttuğu kozlardan biri de bu kadındı!

Nasıl saraya girdi ya da nasıl çıktı bilmiyorum ama ortalık durulacak gibi değildi. Beni, bana ait olduğunu söyledikleri bir odaya gönderdiler ve sadece susmamı istediler.

Sorun yoktu. Susardım.

Arsal yeterince konuşmuştu yerime...

Tek istediğim uyumaktı.

Bu sefer ben kılımı kıpırdatmayacaktım.

Meydan Karahan'ındı.

Yakıp yıksın, parçalayıp yok etsin istedim.

Üzerimde ki elbiseyi bile çıkarmadan uzandığım yatakta gözlerimi kapadım... izlendiğimi bile bile, birazdan yanıma yanaşacağını bile bile gözlerim bana inat edip kapandı...

Belki de yüzleşmeye cesaretim yoktu belki de yüzüne bakmaya yüzüm...

Sadece kokusunu hissettim ve gözlerim beni en dibe çekti. Duyduğum son şey şiir gibi sesinden dökülenler oldu.

"Bu son ateş değil güzel şeytanım... onlar için cehennem, bizim için kıvılcım."

Sonrası beni içine çeken saçma bir şekilde huzurlu bir uyku oldu...

🦋

Geçen dört günün ardından Anasır'da her gün başka bir olay olmuştu.

Arsal'ın, Kırcalı'lara ilk defa bu kadar üst üste saldırı düzenlediğini konuşuyordu herkes.

Sebebini parçaları birleştirince anlamak zor değildi. Benes ona sahte cesedimi göndermişti ama o bizzat cesetleri ayaklarının dibine seriyordu.

Saray tam teşkilat korunuyordu fakat Arsal'ın sürekli yanıma geldiğini hissediyordum, bilmiyorum belki gelmiyordu ama sanki gece burnuma kokusu doluyordu, göğsümün üstünde hafif bir baskı hissediyordum ve saçlarıma birisi dokunuyordu.

Arada kulağıma bir şeyler fısıldıyor ama ben bir türlü uyanamıyordum, gözlerimi açıp ona bakamıyordum.

Belki gerçekten uykumun ağırlığından kalkamıyordum ya da onunla yüzleşemediğimden...

Ama bildiğim bir şey varsa o da kesinlikle ondan uzak durmam gerektiğiydi. Ofladım.

Buz gibi zemin popomu dondurmuştu, ona da ofladım. Ay tüm görkemiyle karşımdayken geniş terasın em köşesinde yerde oturuyordum. Sarayın en ücra terasıydı burası. Pek gelen giden yoktu, belki vardı ama artık ben varım diye de olmayabilirlerdi. Son olanlardan sonra saraydakiler bana daha da bir katlanamaz olmuştu. O kadar güvenmiyordum ki Vesir dışında odama getirilen hiçbir yemeği yemiyordum. Vesir’e gelecek olursak da...

Garipti... Bana karşı saraydakilerin aksine çok iyiydi. Bana bir yanlışı yoktu, fakat bazı konuşmalarında benimle flört ediyor gibime geliyordu. Çizgiyi aşmadan bana iltifat ediyordu, daha saçması ise içimde bir yer bundan memnunken diğer taraf değildi. İçimde daha kaç parçaya bölünecektim bilmiyorum ama yine iki his arasında savrulup duruyordum. Saçma bir şekilde hem istiyor hem istemiyordum, hem uzak durmak istiyordum hem de-

Dişlerimi daha da sıktım.

Vesir benim için karma karışık bir şeydi!

Neyimdi? Hiçbir şeyim.

Neyim olabilirdi? Hiçbir şeyim.

O zaman içimde neden ona yakın hisseden, ama aynı zamanda beni ondan uzaklaştıran bir taraf vardı.

Ona yakın hisseden tarafım her seferinde, beni ondan uzaklaştıran tarafımdan darbe yiyordu.

Kabul etmiyordu bir tarafım, içim almıyordu ama aynı zaman da-

Başımı daha önüme eğerek sert bir soluk verdim. Bana ne oluyordu böyle!

Gri alanda dolaşmaktan nefret etmişimdir hep bu zamana kadar, peki neden siyaha ya da beyaza kaymak yerine kendimi bu belirsizlikte öldürüp gidiyordum.

Buna da cevap bulamadım...

Tek elimde ki bıçağa baktım, elimin birisi iki gün önce sargıdan kurtulmuştu fakat diğeri için aynı şeyi söyleyemiyordum. Durumu sanırım gittikçe kötüleşiyordu, kesilmesi an meselesiydi. Buna da üzülmeliydim sanırım ama içimde dolup taşanlar artık beni boğuyordu. Tek elimle tuttuğum bıçağı öylece boş boş çevirirken oldukça sessizdim.

Sessizdim ama yalnız değildim. Beni izleyenin farkındaydım. Daha doğrusu izleyenlerin...

"Kafanı kaldırmayı düşünüyor musun?" Dedi, şeytanımın iç gıcıklatan sesi. Uzun süredir onu görmüyordum ama yine etrafımdaydı. Bu sefer etrafımda olmasını istiyordum, bu gece onun insafı lazımdı bana...

"Daha ne kadar beni izlemeye devam edeceksin, Osiris?" Alaysı sesimle başımı kaldırdığımda terasın kenarına yaslanmış adam bana bakmaya devam etti. Yavaşça ayağa kalktım.

"Sen sürekli beni takip mi edeceksin böyle?" Küçümser sesimle onu yalandan süzdüm. "Bak Etrafımda çok dolaşıyorsun. Kuyu kazanım çoktur benim, dikkat et de birisine düşme." Güldü, samimiyetle alakası olmayan bir gülüştü bu.

"Düşmek sana yaraşır ancak, Şeytanın kızı. Senin gibilerin kabiliyetidir." Omuz silktim.

"Yine mi öldürmeye geldin beni?"

"İsteseydim bunu çoktan yapardım." Bakışlarında ki üstünlüğü görmemek imkansızdı.

Benimkilerde ne vardı?

Açıkçası bu ara mağduru oynamaya alışmıştım. “Ben yaparım,” dedikçe yapamayacağımı sananların yüzleri mi, yoksa yardıma muhtaç sandıkları bir kızın bunları gerçekten yapabildiğini gördüklerinde ki hâlleri mi beni daha çok tatmin ediyordu, bilmiyordum

"Öldür o zaman Osiris. Çünkü bu şansı sana bir daha tanımam." Çok ciddiydim. İsterse beni burada öldürür, her şeyi bitirirdi. Ama yapmazsa bundan sonra konuşan kişi yan tarafımda beni izleyen şeytanım olacaktı. Gün geçtikçe kanıma karıştığını hissediyordum, cümleyi ben başlatıyordum o bitiriyordu, nefesi ben alıyordum o veriyordu. Engel olabiliyor muydum? Evet

Ama kötü olan neydi biliyor musunuz?

Ben şeytan olduğumun farkında bile olmuyordum.

O bana sessizce karışıyor, ben büyük bir gürültüyle onu kendimden uzaklaştırıyordum.

Derin bir soluk verdim. "Ben sana hala yaşama şansı veriyorum, Eva. Çünkü bana bir sözün vardı. Duyduklarımın doğruluğunu teyit etmeye geldim." Benden istediği kişiyi almaya gelmişti.

"Ne duydun?"

"Ne duyduğumu çok iyi biliyorsun, Şeytan kız." Omuz silktim. Hâlâ ona Kasırga'yı getireceğimi sanıyordu. Ya çok aptaldı ya da gözümü korkuttuğunu sanıyordu.

"Her söze inanır mısın sen yer altı tanrısı." Duraksadım. "Sen ölülerin mi efendisiydin yer altı bir şeysi miydin neydin be? Tam olarak hangisi çıkartamadım ama birisiydin işte." İğneleyici sözlerimi gale almadı, alsa iyi ederdi.

"Neşen yerinde olduğuna göre bana verecek güzel havadislerin var?" Bu herif niye bir tek bana takmıştı bu amına koyduğumun yerinde?

Gerçi bana kafayı takan tek hasta bu değildi ki.

"Tabi ki de var. Olmaz olur mu? Mesela sen herkesin ölümünü biliyorsun ya?" Ona doğru ilerledim. "Kendi ölümünün ne zaman olduğuna hiç baktın mı, Osiris? Sen ne zaman gebereceksin biliyor musun?" Başını arkaya doğru yatırıp güldü.

O kadar buna ihtimal vermiyordu ki şaka sanıp kahkahalarla güldü.

"Beni öldürmek imkansız Arsal'ın sürtüğü bunu hiç duymadın mı?" Kahkahası sürdüğünde üzülür gibi başımı yana doğru eğdim.

"Hep böyle miydin?"

"Nasıl?"

"Aptal." Bakışlarım yanımda dikilen şeytanımı bulduğunda onun gözlerinde ki ifadeyi artık tanıyordum. Çünkü ne zaman ölüm için yanıp tutuşsam gözlerim bu denli dönüyordu. Sakin adımlarla Osiris’in arkasına doğru adımladı, zihnimde bir fırtına koptu. Şeytanımın beni yönetmeye çalıştığını biliyordum fakat izin vermedim, etraf kıpırdamadı ama zemin sanki ayaklarımın altından kayıp gitti. Dik durdum, duracaktım. O beni değil ben onu yönetirdim.

"Asıl aptal sensin biliyorsun değil mi, Eva. Eteklerine sığınacağın koskoca bir krallık var. Peşinde koşan, tüm topraklara hükmeden bir prens var ama sen kendi ayakların üstünde durmaya çalışan bir ucube gibi davranıyorsun. Anneannenin ayağına gitsen ya da Arsal'ın altına girsen asla bu halde olmazdın." O bunları ciddi bir şekilde söylerken ben güldüm .

"Demek yerimde olsan birilerinin altına yatarak hayatta kalmaya çalışırdın." Masum bir gülüş oluştu yüzümde. "Orospu olmak için illa ki birisinin altına yatmana gerek yok Osiris, erkeğin orospusu kadınınkine taş çıkartır derler." Hafifçe süzdüm onu. "Sen de yapıyorsun bir şeyler aklın kalmasın." Dişlerini sıktığın da kafasının üstünde olan duman yavaş yavaş siyaha döndü. İşte şimdi sinirlendirebilmiştim onu.

"Seni öldürmüyor oluşum yaşamına duyduğum ihtiyaçtan değil, bir halta yararsın umudundandır şeytan kız. Sınırları daha fazla zorlama neler yapabileceğimi gördüğünü düşünüyorum."

"Evet, gördüm." Dedim, dürüstçe. "Gelip onu kurtarabilecekken bir kadının nasıl ölümün kıyısında savrulduğunu izlediğini gördüm." Elyesa ölümle burun buruna geldiğinde umurunda olmamıştı. Onun için ölen birisini izlemek yürüyen birisini izlemek kadar normaldi. Normal olmadığını en acı şekilde öğrenecekti. "Ölümün kıyısından almadığın kadına beni nasıl öldürtmek üzere olduğunu da gördüm, biliyorum." Bir adım daha attığımda şeytanım tam arkasına geçti. "Benimle asla aşık atamazsın, benim insanlara verdiğim hak üçtür ama hiç birisi üçüncü hakkını kullanamaz. Sen de sana tanıdığım hakkı doldurdun," şeytanım iki elinde tuttuğu mıhı havaya kaldırdı. "Osiris," Dedim gözlerine baka baka. "Senin kalbin solda değil diyorlar doğru mu? Bir yerde duymuştum. Yanlış mı hatırlıyorum acaba?" Ciddi şekilde sorduğum soruya küstahça güldü.

"Beni öldürmek için kalbimin yerini bilmen yetmez küçük şeytan. Önce yürek lazım, sende de o yok." Soğuk bir tebessümde buluştu dudaklarım.

"Ne sağda ne solda."

"Ney?"

"Kalbin ne sağda ne solda Osiris, tam ortada." Aynı saniyelerde şeytanım, ucu kanlı mıhı Osiris’in kürek kemiklerinin ortasına indirdiğinde aniden nefesi boğazına tıkandı, tam kalbine gelmemişti, biliyordum. Çünkü ben öyle istemiştim. Şeytanımın sağ eli benimkinin aksine sargıda değildi. Tam da o eliyle mıhı hareket ettirip Osiris’i tam karşımda acıyla çökmesini sağladı.

"Seni öldürmek zor ama imkansız değil Osiris, birazcık insan kanına batırılmış küçük bir mıh seni canından etmeye yeter." Tüm kan akışı tersine dönmüş gibi teninde ki renk değişimi göğsümde ki katilin ruhunu kabarttı. Şeytanım mıhı bu sefer de Osiris’in tam kalbine sapladığında tüm teni pul pul olup dökülmeye başladı ve saniyeler içinde önümde diz çöken adam toz olup ayaklarımın dibine serildi.

Kendisi gibi küçük bir mıhla, aşağıladığı küçük bir insan kanıyla ve kimsenin karanlık diye dönmediği bir terasta ayın altında ölüp gitmişti.

Şeytanım bir süre elinde ki mıha baktı, sonra bakışlarını bana çevirdi. Gözleri Kızıldı, benim gibi... yutkundum.

Bana doğru ilerlerken elinde ki Mıhı hiç kullanmadığım sağ elime bıraktı, üstünde ki kana baktım bir süre. Başımı kaldırdığımda ise şeytanım yine siyah saçlı siyah gözlü olmuştu.

"Onu ben öldürmedim Eva, sen öldürdün." Her kelimesinde bir adım daha yaklaştı bana. Parmağı tam soluma, yarama dokundu. "Az önce onunla konuşan sen değildin, bendim. Mıh senin elinde, laf benim dilimdeydi." Elime baktım, bir damla kan yoktu, vicdanıma baktım, tek bir sızı bile yoktu, neden?

"Neden?" Fısıltısı çıktı dudaklarımdan.

"Vesilesi olduğun kaderi yaşamak için, Eva."

“Bu mu benim Vesilesi olduğum kadar?” Sesimi tanıyamadım, o da mı bana ait değildi?

"Vesilenin vesilesi..." Dedim, alayla. Dudaklarımda bir gülümseme belirdi. Acısı yüreğimi yaktı. "Güneşin batması ayın doğmasına vesile, yağmurun yağması çiçeğin açmasına vesile, bir insanın ölmesi diğerinin doğmasına vesile." Bana ruhu yokmuş gibi bakan şeytanıma arkamı döndüm. Adımlamaya başladığımda konuşmaya devam ettim.

"Söylesene şeytanım, elimin bileğimden kesilecek olması neye vesile?" Gitmiş miydi yoksa orada mıydı bilmiyorum? Yanımda mıydı hiç mi yoktu bilmiyorum.

Sadece yürüdüm, kendi karanlığımın zifti yetmez gibi odama doğru giden karanlıkta da yürüdüm.

Sonrası nasıl oldu ya da nasıl geçti hiç bir fikrim yok. Zaman geçti mi yoksa durdu mu? Hızlandı mı yavaşladı mı hepsi bende bir hiçlikti şu an.

Kapıyı kapattığımı biliyordum, yaslanıp yere oturduğumu, gözlerimin dolduğunu ama akmadığını, dudaklarımın aralanıp konuşmadığımı, saatlerin geçtiğini ama kıpırdamadığıma kadar biliyordum.

Bu kadarı yeterdi sanki.

Yutkundum, ağzımda ki acı tat sanki yutkunuşumla boğazıma kadar indi. Nefes aldıkça boğulduğumun farkındaydım. Kendi düşüncelerimde daha fazla boğuluyordum, kendi zihnimde daha fazla nefessizdim.

Düşüncenin yükü olur muydu insana?

Hep bu soru dönüp duruyordu aklımda, oluyordu! Lanet olsun öyle bir oluyordu ki kenara attıkça iki üç kat birikip yığılıyordu üstüme.

Sakince ayaklandım. Karanlığa alışmıştı gözlem, ay ışığı aydınlatıyordu bu ara sadece önümü, yine onun ışığına güvenerek ilerledim karanlıkta. Bakışlarım boşluğa takılı kaldı, banyo yapmak istiyordum fakat bir elim sargıdayken çok zordu, yine de yapacaktım. Kimseyi çağırmak istemiyordum, ki kimsenin geleceğini sanmazdım. İnsanlara muhtaç olarak yaşamak çok zordu. Zaten benim olduğum tarafın çoğunluğu boştu. Asker dahi yoktu, gece uyanıp saldırdığım için. En karanlık ve en yalnız taraftaydım...

Normalde uyur gezer bir insan değildim fakat git gide artıyordu farklı yerlerde uyanma işi. Ya bir askerin kafasını patlatıyordum, ya merdivenden itiyordum. Elimin birisi sargıdayken bile böyle yerimde durmazken sağlam olsa kim bilir kaç ölüyle uyanırdım sabaha

Bundan daha kötüsüyse aklıma koyduğumu yapmadan uyanmıyor oluşumdu. Evet, bunları düşündüğümü inkar edemem fakat uyurken düşündüklerimi inatla yapıyor oluşum hoş değildi.

Umarım bir gün nenemi de öldürmezdim, kıkırdadım. Benes Hanım ona nene dediğimi duysa sinir krizine girerdi herhalde.

Dolabın önüne geldiğimde elime siyah ne geçiyorsa aldım, burada ki kıyafetler daha sinir bozucuydu. Ateşli de olanlar, insanlardan baya feyz almıştı bu kıyafet konusunda fakat burası pek öyle sayılmazdı. Sinir bozucu bir şekilde ortalıkta Hürrem Sultan gibi dolaşıyorlardı. Banyoya girip kıyafetleri gelişi güzel savurdum, tek tek onları asamazdım şu an. Tek elimle arkamdan bağlı olan saçımı çözdükten sonra üzerimde ki nefret ettiğim, keten kumaşından olan gömleğin iliklerini çözmeye başladım. Düğmeler onlara has ve çok değişikti. Fazla ince ve küçüktü, bir iki tanesini açtım fakat bir yerden sonra o kadar sinirlerim bozuldu ki öfkeyle tek elimde çekiştirdiğim gömleğin düğmeleri bir bir yere döküldü. Hırsla onu da kenara savurdum, üzerimde sadece siyah korse atlet kalmıştı. Kırcalı kadınları sinir bozucu bir şekilde sürekli korse giyiyordu ve bana da giydirmişlerdi, başlardım onların korsesine! Arkadan bağcıklı etek giyip çeke çeke de bağlıyorlar mıydı acaba!

Sinirim kıyafetten çok elimeydi, Evet kırığım iyileşmişti ama diğer elimde tık yoktu. Varlığını unutuyordum bazen. Hareket etmiyor, öylece duruyordu.

Bakışlarım etrafı taradığında havlu almamış olduğumu fark ettim, ofladım. Gerçekten yarım olmak çok zordu!

"Elimi kullanamayan bir aciz gibiyim resmen! Kendi kendime banyo bile yapamayacak kadar zavallı olduğuma inanamıyorum!"

Söylene söylene banyodan çıktım, çıkmamla birlikte durmak zorunda kaldım. Bir kaç saniye nefes aldım mı almadım mı bilmiyorum fakat girdiğim an içeriye dolan yoğunluğu iliklerime kadar hissettim.

Buradaydı...

O buradaydı!

Şimdi olamazdı, şu an onunla yüzleşebileceğimi sanmıyordum.

Kalbim yerinden çıkacak gibi çarpmaya başladığında bakışlarım kapıyı buldu, açıktı...

Kendime ekstra düşünme fırsatı vermeden hızla kapıya doğru koştum fakat aynı saniyeler içinde kapı kendiliğinden çarparak yüzüme kapandı. Vaz geçmedim, kapının kolunu tek elimle zorlamaya çalıştım; çektim çevirdim ama bana mısın demedi!

Arkaya doğru çekileceğim sırada sırtım bir bedene çarptı.

Öylece kaldım.

Zira sırtımın yaslı olduğu bedenin, kime ait olduğunu ciğerlerime dolan kokusundan çoktan anlamıştım... Bilmem kaçıncı kere ihanetine uğradığım nefeslerim yine bana inat hızlandı. Vücudumda bulunması yasak, imkansız olan panik, dalga dalga etrafımı sardı. Aptalca bir heyecan kalbimin tüm ritim düzenini alt üst etti. Kaçmam lazımdı, uzaklaşmam gerekiyordu. Karmaşık Düşüncelerimin arasından ondan uzaklaşacağım düşüncesini duymuşçasına kollarını belime sararak sırtımı göğsüne sıkı sıkı yasladı. Koşmaktan nefesiz kalmışçasına sesli nefesler alıp vermeye başladım. Başını saçlarımın arasında hissettiğimde içine çektiği derin soluk kalbimi yerinden oynattı. Parmaklarıyla nazikçe saçlarımı okşar gibi dokundu, sağ omuzuma atarak boynumun bir tarafını açıkta bıraktı. Ne yaptığını tam anlayabilecek halde değildim, beynim uyuşmuş gibiydi. Ensemden boynuma akan sıcak nefesi bedenime uyarılar gönderiyordu.

Sıcak nefesi daha da yaklaşırken tam saç diplerimin bitimine burnunun ucunu dokundurdu, tenimi uyuşturan dudaklarının sıcak ve ıslak dokusunu ensemde hissettim, Heyecandan deli gibi çırpınan kalbime söz geçiremiyordum. Neredeyse çığlık atacaktım ki atmam gerektiğini bile sonradan fark ettim.

Bunu da anladı. Çıplak göbeğimde sarılı olan elinin birisini dudaklarıma bastırıp firar edecek olan çığlığıma mani oldu. Kollarının arasında çırpınmaya başladım. Yetmeyecekti. Gücüm ona asla yetmeyecekti.

Çırpınışlarımı umursamıyor ensemde varlığını sürdüren sıcak teninin dokunuşlarını boynuma ilerletiyordu. Ritmi alt üst olmuş, varlığı vücuduma ağır gelen kalbimin çaresiz çığlıkları kulağımda uğuldadı. Ona karşı olan öfke ve nefretime rağmen kalbim bunun tam aksini haykırıyordu. Lanet olasıca tenim onun için tutuşurken ben ondan uzaklaşmaya çalışıyordum. Doğru olan buydu...

"Sakin ol." Dudaklarını kulağıma yaslayarak kurduğu cümle daha fazla çırpınmamdan başka bir şeye yaramadı. Onun etkisinden kurtulmak için varlığından uzaklaşmam şarttı.

Dudaklarıma bastırdığı eline doğru bağırdım fakat bağırtım boğuk bir iniltiden öteye gitmemişti. "Seni bırakmam için önce sakin olman gerekiyor güzel, Eva." Şiir gibi sesi dudaklarından tenime rüzgar misali esip geçti. Açıkta kalan tenime temas eden elini yavaşça hareket ettirmeye başladı. Eline doğru içli içli nefesler verdim. Göbeğimin çevresinde dolaşan sıcak parmak uçları her bir hücremi titretti. Yavaş ve tahrik edici dokunuşları tenimi yakıp kavurdu.

Yapmamalıydı bunu. Ona olan öfkem kendini bitirecek kadar fazlayken böyle yapmamalıydı.

Bir insan aynı anda aynı kişiye nefret beslerken kalbi onun için atar mıydı?

Atıyordu!

Kokusunu soluduğumda ne ara sakinleşmeye başlamıştım? Tenime dokunmamalıydı mesela, dokunuşları ne ara beni mahvedecek kadar etkiliyordu.

Bu adam neden bana her yaklaştığında vücudumda olan bütün hücreler, tepkiler benden izin almadan hareket ediyordu. Sıcak dokunuşları göbek deliğimin çevresinde devam etti, sırtımı göğsüne daha da bastırdı. Bayılmama çok az kalmıştı. Son bir irade kırıntısıyla ağzımı kapattığı elini ısırdım benden uzaklaşması için. Kıpırdamadı bile. Hatta lanet olasıca adam acıya dair tepki bile vermedi. Onun yerine sırtımı göğsüne daha sert yasladı, başını boynuma iyice yerleştirip burnunu tam şah damarımın üzerine bastırdı. Yine içine derin bir nefes çekti. Neden inatla kokumu içine işlemesini istercesine soluyordu.

"Böyle yaparak senden uzak kalmış tenimin daha da alevlenmesini sağlıyorsun, lâl gülü. Rahat dur" Boynuma doğru gelen karanlık fısıltısı kanımı fokurdattı. Pislik adam resmen onu ısırmamdan tahrik olduğunu ima ediyordu! Kurtuluşum yoktu. Onu dinleyerek çırpınmaya son verdim. Hareketsizce göğsüne yaslı şekilde beklemeye başladım. Aldığım sık nefesler yüzünden göğsüm hızla inip kalkıyordu. Tenimi okşayan eli sabit durmuyor, yavaş ve yakıcı hareketine devam ediyordu.

Boynumda olan nefesi beni bir kere daha yakıp kül etti. Tik tik atan şah damarımın üzerine dudaklarını bastırdı. Yumuşak dudakları tenime temas ettiğinde farkında olmadan kapandı gözlerim. İçine derin bir soluk daha çekti boynumdan, bir kere daha öptü naifçe, dudaklarını hafif hafif dokundurup yüzeyinde onu hissetmemi sağladı. Her hareketi altında mayışıp gevşeyen bedenime engel olamadım.
Dokunuşlarıyla tenime hükmediyordu.

Kollarını yavaşça belimden çözdüğünde boynumdaki dudakları ve ağzımı kapatan eli sakince benden uzaklaştı ve yüzümü kendisine çevirdi. Odanın loş ışığı altında bana bakan Okyanus gözlerinde ki hasreti görmek beni harap ediyordu.

Baktı yüzüme, hiç konuşmadı. Sadece baktı, yüzüme boynuma, saçlarıma, sol göğsüme, elime, tüm vücuduma dikkatle baktı. Yutkundu, gözlerinde hiçbir anlam yok muydu yoksa bir çok anlam mı vardı?

Biliyordu... düşmanıyla nasıl birlik olduğumu biliyordu. Öğrenmişti. Fakat buna rağmen bana olan bakışları değişmiyordu.

Niye hala böyle bakıyordu...

Niye mavi gözleri hala bana aşkını itiraf eden adam gibi bakıyordu! Neden orada öfke yoktu da kırgınlık vardı! Neden orada nefret yoktu da sevgi vardı! Bu adam neden hala bana, beni seviyor gibi bakıyordu.

O bana böyle derin baktıkça bakışları altında eziliyordum, adımlarımı farkında olmadan geriletecekken nicedir duymaya hasret kaldığım sesini işittim. "Lütfen kaçma daha fazla benden, iyi olduğuna inanana kadar bakmam lazım." Gözleri bir saniye olsun üstümden ayrılmazken ne yapacağımı bilmez bir durumdaydım, artık hareket dahi edemezken Arsal'ın tek bir kıpırtısıyla kalbim yine yerinden çıkacak gibi atmaya başladı.

İki kişi de sol tarafıma garip hisler dolduruyordu ve bu çok rahatsız ediciydi.

Vesir'in bana yaklaşıyor oluşuna kalbimin bir tarafı razıyken büyük bir tarafı değildi, ona karşı iyi hissediyor sanki ondan zarar gelmeyecek gibi güvenmek istiyordu sol tarafım. Bu da hiç hoşuma gitmiyordu fakat bunu durdurabiliyordum. Kalbimin emirlerine uymak gibi bir zorunluluğum yoktu lakin karşımda ki adamda işler böyle yürümüyordu...

Vesir'in yanında normal hızının bile altına düşen yüreğim karşımda ki adamın kokusunu hissettiği an ne yapacağını şaşıyordu...

Tenim Vesir'i istemiyordu ama Arsal'a karşı saçma bir doyumsuzluğu vardı.

Gözlerim Vesir’i arıyordu ama yanımda hissettiğim hep Arsal oluyordu.

Vesir’e karşı bir şey vardı bende ama ne vardı bilmiyordum! O hep karma karışıktı bende.

Arsal’a baktığımda ise onu istediğimi iliklerime kadar hissediyordum...

Kafamın iki tarafını tutup, duvara duvara vurmama ramak kalmıştı! Bu karmaşa beni öldürüyordu.

Beni yoran karşımda ki adam değildi, sanki zorunlu bir his vardı içimde ve sürekli beni Vesir’e itiyordu.

Neler oluyordu böyle!

Bana doğru uzanan eli sargıda ki elimi buldu. Sadece baş parmağımın arasından ve elimin ortasından geçen sargı hariç bütün parmaklarım ortadaydı lakin işlevsiz gibiydi. Arsal incitmeye kıyamaz gibi hafifçe dokundu, dudaklarına götürüp gözümün önünde bütün parmaklarımı tek tek öptü. Hiçbir tepki veremiyordum, sanki az önce ondan kaçmaya çalışan ben değil gibi öylece ne yapıyorsa yüzüne bakıyordum. O ise diğer elime geçmiş tek tek parmaklarımda ki bütün yaraları öpüyor, özellikle kırdığım baş parmağımı okşuyordu.

Canına kast eden bir kadını bu kadar güzel öpmemesi gerektiğini kimse söylememiş miydi ona?

Eli yanağımı bulduğunda bana bu denli yaklaşmasına izin veren bana da sövdüm. Ama o varken ondan uzak durmak çok zordu.

"Çok yaktılar mı canını, güzel Eva'm?" Diyen sesinde ki her bir tını canımı daha çok yaktı. "Çok fazla ağrın var mı?" Eli solumda ki yarama gitti. Dokunuşunda art niyet olmadığını bilecek kadar onu tanıyordum artık. Sanki ben onu kalbinden vurdurmamışım gibi kalbimde ki yaraya dokundu şefkatli eli. “Çok zayıflamışsın...”

"Arsal..." Diyen sesimin bu kadar titrek çıkacağını ben de düşünmemiştim.

"Neden benden kaçmaya çalıştın?" Sesinde sitem vardı.

Dudaklarım aralandı fakat konuşmadım, yokluğuyla ıstırap çeken tenim varlığına çekilmek için bana baskı uyguluyordu. Boynuna atılıp sarılmak istiyordum, boynuna başımı gömüp kokusunu içime çekmek istiyordum, teninin hasretiyle yanan tenim ona dokunmak için çıldırıyordu fakat yerime çakılıp kalmışım gibi öylece durdum. Ama o bunu yapmadı, iki elini de belime yerleştirip canımı acımayacak şekilde üzerime doğru eğildi, başını boynuma gömüp derin bir nefes alırken kolları bana sıkı sıkı sarılıyordu.

İki tarafımda, boşlukta sallanan ellerim bir anlık havaya kalktı fakat yapamadım. Yapmamalıydım. Ondan uzak duracağımın sözlerine ne diyecektim ya sonra?

Yutkundum ve öylece kaldım yerimde. Kaç dakika öylece durup varlığımı, kokumla kanıtlamaya çalıştı bilmiyorum fakat başını boynumdan çektiğinde gözleri yoğun bakıyordu.

"Senden daha güçlü birini gördün mü ki bu zamana kadar, kendine aciz diyerek en büyük haksızlığı güçlü duruşuna yapıyorsun?" İlk başta ne demek istediğini anlamasam da banyodan çıkarken farkında olmadan sesli söylediğim cümleleri hatırlayınca anladım.

Tuttuğum nefesimi yüksek bir sesle verdiğimde belimi tutarak beni yürüttü. "Ne yapıyorsun?"

"Banyo yapmana yardım edeceğim." Gözlerim anında kocaman açıldı, az önce ki apışıp kalan ifadem çok şükür ki bu cümlesiyle tuzla buz oldu.

"Ne demek banyo yapmama yardım edeceksin!" Diye cırladığım da istediği tepkim buymuş gibi sırıttı.

"Bir insana banyo yaparken yardımda bulunmak ya da yardımda bulunan kişi de diyebilir-“

"Mealini istemedim, sen nasıl böyle bir şey söylemeye cüret eder-" O da devamını söylememe izin vermedi. Bir anda kucağında buldum kendimi. Kalbim yine yerinden çıkacak gibi göğsüme baskı yapmaya başladığında kocaman açılmış gözlerle bakıyordum ona.

Arsal sanki kucağında ben yokmuşum gibi benimle birlikte banyoya girdi. Buranın düzeni Ateşli’den farklı olduğu için tüm banyo açık kahve ahşapla kaplanmış, üstüne su geçirmez boya uygulanmıştı. Işıklar sarımsı bir renkte yandığı için içeride yoğun bir hava vardı. Etrafa saçtığım kıyafetlere onaylamaz bakışlar attıktan sonra beni yere indirip kapıyı kapattı. Yerde ki kıyafetleri tek tek topladıktan sonra hepsini yavaşça askıya astı. Eminim sarayın daha iyi odaları vardı fakat burası pek öyle değildi, banyosu küçüktü. Camdan mı yoksa plastikten mi olduğunu bilmediğim duşa kabinin kapısını araladığında hala ona şokla bakıyordum.

"Bunu yapacağımı sana düşündüren ne?"

"Bunu yapacak olmam." Diyerek çok geniş bir kelamda bulundu.

"Arsal hayır olmaz, ben yapama-" dememe kalmadan bana doğru yaklaşınca kelimeleri yutmak zorunda kaldım. "Yüzün yine pembeleştiğine göre utanıyorsun," gülümsedi. "Bakmayacağım Lâl gülü, kimseye izin vermiyorsun ve şu an rahat hissetmediğine eminim. Sadece yardım edeceğim, sen istemediğin sürece asla sana dokunmam." Haklıydı, sürekli kadınlar bana yardım etmek için geliyordu ama ben kendimi zavallı gibi hissediyordum. Bu yüzden her seferinde gelenleri kovuyordum. Sebebi sadece bu değil, kadının birisi beni öldürmeye teşebbüs etmişti. Adım gibi biliyordum Tekçe’nin yaptırdığına.

Öylece yüzüne bakmamdan onay aldığını düşünüp benimle birlikte içeriye girdi. Nefes dahi almadan ona bakarken o bir süre üstümde ki yarım atlete baktı. "Yaran iyi durumda öyle değil mi?" Dedi, Tekrardan. Yaralarım kendini garip bir şekilde çabuk iyileştirmişti. Göğsümün üstünde kare şeklinde bir bant vardı sadece ama yara o kadar da acımıyordu artık. Üstelik su değerse sorun da değildi.

Yara yüzünden sutyen takmayı bırakmıştım ve üstümde de yarım korse atlet vardı, eğer onu çıkarırsa kalbim buna dayanmazdı, "Bu üstünde kalsın," Dedi neyse ki. Bakışları altımda ki kahve pijama altına döndü, hemen gözlerime tırmandı. Gözlerimi bir saniye bile gözlerimden çekmeden parmakları pijamayı aşağıya çekti ve karşısında sadece yarım bir atlet ve siyah külotla kaldım.

Yanaklarım cayır cayır yanmaya başlasa da okyanuslarını kızıllarımdan çekmediği için hipnoz olmuş gibi sadece maviliklerine bakıyordum. Ayaklarımı kaldırarak pijamaları tamamen çıkardım.

"Gömleğimi çıkarabilir miyim?" Üstü ıslanmasın diye başımı olumlu anlamda salladım ama sallamaz olaydım. İliklerini her açtığında gözümün önüne serilen kasları aklımı bulandırıyordu. Bakışlarımı kaçırdığımda nefesimin sıklaştığını anlamasın diye sakin kalmaya çalıştım ama çok zordu.

Elleri bir yere dokunup bastığında soluma doğru yukarıdan su dökülmeye başladı, elinin birisi sağ bileğimi tutup hafifçe yukarıya kaldırarak ıslanmasına mani oldu. Gözleri bir saniye bile vücuduma kaymazken elleri saçlarıma ilerledi, konuşmadı, beni utandıracak hiçbir şey söylemeden parmaklarını saç diplerime dokundurup şefkatle ovaladı. Göz pınarlarım sızlarken her dokunuşunda içimi sıcacık eden his tüm tenimi kapladı.

Üst üste duşa kabininin camına monte ettikleri raflarda yuvarlak bir kutu vardı. Ondan aldığı şampuanla saçlarımı yavaşça ovaladı. Gözlerimi kapattığımda yumuşak elleri vücudumda dolaştı, elinde ki sabunu yavaş yavaş omuzlarımda ve bacaklarımda dolaştırdı.

Dokunuşlarında hiçbir art niyet olmayışı, hatta parmaklarından tenime dökülen şefkatin sıcaklığı içimi kapladı.

İlk defa bir erkeğin karşısında yarı çıplaktım ve bundan rahatsızlık duymadım.

Sabunu kenara koyup yavaşça tenimi yıkamaya başladığında yüzüme akan suya rağmen sıcak nefesini yüzümde hissettim. Su az da olsa onu ıslatıyordu fakat alnını alnıma yasladığında tıpkı benim gibi sırılsıklam oldu. Bir kaç saniye öylece suyun altında kaldık, dudaklarını yanağıma bastırdığında derin bir nefes verdim. Sıcak dudakları yavaşça sürtünerek şakağıma kadar ulaştı. Keşke bu kadar güzel hissettirmeseydin be zalimin oğlu.

Su üstümüzden akıp giderken tenin tenimde ateş yakması normal değildi. Hani su ateşi söndürürdü? Neden daha çok alevlendiriyordu ki? Dudakları tenimden ayrıldığında sıcacık bakışları gözlerimde dolaştı. Böyle bakma işte kalbim duracak, bakma! Nefeslerim sıklaştığında dudaklarımdan benden bağımsız bir cümle döküldü.

"Arsal... öpsene beni," Sıcacık bakan gözleri dumura uğramış gibi öylece kala kaldı. Az önce beni yıkarken bakışlarında şehvet değil şefkat vardı, fakat şu an gözleri anında koyulaşmış, nefesleri hızlanmıştı. Yüzü yüzüme doğru yaklaştığında bunu sanki ben istememişim gibi vücuduma ateş bastı, bakışları gözlerim ve dudaklarım arasında gelip giderken yutkundu. "Yapmamam gerekiyor bunu..." Heyecanla üst üste binmiş tüm duygularım aynı anda hayal kırıklığıyla yıkıldı. Sıcak nefesi dudaklarımı yalayıp geçtiğinde başını iki tarafa salladı. "Öpemem seni..." derken bile bakışları daha da koyulaşıyordu.

"Neden?" Sesimde ki küskünlüğe inanamadım. Onun beni öpmesi için bu kadar mı istekliydim?

Dudakları dudaklarıma yaklaştı, yaklaştı, yaklaştı ve durdu. Artık birbirimizin nefesleri ikimizden öteye gidemiyordu. Kalp atışlarım kulaklarımı uğuldatırken yutkunuşuma engel olamadım.

"Kalbimden vurdun sen beni, şeytanın kızı..." Her kelimesinde dudakları dudaklarıma dokunuyor, aklımı başımdan alıyordu. "Canımı yaktın." Sanki bahsettiği kalbini delip geçen kurşun değildi. Arsal bana kızgındı ve neye kızgın olduğunu bilmiyordum. Geri çekildiğinde tatlı nefesini benden uzaklaşması boşluk hissi yarattı. Bir süre gözlerime baktı öylece, beni gerçekten öpmek istemediğini düşündüm. Daha doğrusu gözlerinde beni öpmek için çıldıran fakat bunu yapmamaya çalışan adamın çelişkisini gördüm. Bir süre öylece su ikimizin arasından akıp gitti fakat onun yangını su da sönmek yerine daha fazla alevlendi, içinde nasıl bir savaş veriyordu bilmiyorum fakat "Sana dayanamayan irademi sikeyim!" Demesiyle dudaklarını dudaklarıma bastırması bir oldu. Anında ellerim boynuna gidecekti ki yaralı olan elimi bileğimden tutarak suyun olmadığı tarafa doğru kaldırdı ama diğer elim hemen yüzünü buldu.

Dudakları açlıkla dudaklarıma saldırırken onun için ilk ağzımı aralayan ben oldum. Uzak duracağım naraları, birbirine çarpan tenlerimizin arasında yok olup gitti. Onun için araladığım dudaklarıma bir saniye bile beklemeden sızdığında öpüşünün altında kalbim yine güm güm atmaya başladı. Her seferinde azalması gerekmez miydi bu hissin? Niye daha da katlanarak yüreğimi bu denli biniyordu?

Üst dudağımı iki dudağının arasına alıp hafifçe çekiştirdiğinde, sıcak nefesine haz dolu bir mırıltı bıraktım. Daha önceden bildiğim tadı yine başımı döndürecek kadar güzelken dudaklarıma doğru verdiği içli nefesler kanımı kaynattı. Bir eli bileğimi tutarken diğer kolunu bana doğru sardığında anında kucağına atladım. Kalçalarımın altından geçirdiği tek koluyla beni tutarken bir yandan açlıkla öpmeye devam ediyordu. Sırtım duşa kabinine yaslandığında tek elimi yanağını okşayarak daha da öptüm onu. Onu öpmeyi bu kadar sevdiğimi bilmiyordum...

Dilime dolanan dili, tenime dokunan teni, nefesime karışan nefesi... istediğim tek şey bu adamdı. Tenim onun için tutuşuyordu, dokunuşu için, bakışı için her şeyine arsızdı. Tenim tenine arsızdı.

Alt dudağımı yoğun bir şekilde emmeye başladığında iki bacağımı da sıkı sıkı beline bastırıp farkında olmadan inledim, sakin kalmaya çalışırken inleyişlerim onu çıldırtmış gibi kendini daha da vücuduma bastırdı.

Su masumca aramızdan akıp gitti fakat bizim dokunuşlarımız artık masumluktan çıkmıştı. Ellerim sürünerek çıplak göğsüne indiğinde dokunuşumdan ne denli etkileniyor oluşu bana inanılmaz bir haz veriyordu.

Dudaklarımız sakinleştiğinde öylece birbirinin üstünde durdu, ayrılmadı, sadece durdu. "Eva..." Diyen boğuk sesi kasıklarıma inanılmaz bir sızı veriyordu. "Her seferinde beni nasıl kendine köle ediyorsun?" Sitemli sesine karşılık başımı yana eğerek onu tekrardan öpmeye başladım, anında karşılık buldu. Sanki bundan hiç bıkmayacak, sonu gelmeyecek gibi onu tutkuyla öptüm..

Sanki hiç birbirimizi sırtından vurmamış gibi... tehdit etmemiş gibi... kandırmamış gibi...

Bizim en büyük sınavımız bizdik. Bizim en büyük cezamız birbirine çekilen tenlerimiz, birbiri için atan kalplerimizdi.

Kaderimiz bizi düşmanlığa sürüklerken bizim yüreğimize sevdanın ateşi düşmüştü. Kimse görmüyordu fakat biz için için yanıyorduk.

Holok "zaman yanında olursa kazanırsın , zamanın aksine gidersen kaybedersin" demişti.

Eğer o benim zamanımın aksiyse, en güzel kaybedişim olurdu.

Dudaklarımız yine sakince birbirinden ayrıldığında tek eliyle beni dakikalardır taşımıyor gibi hiç zorlanmıyordu. Az önce yapmadığımı şimdi yapıp başımı boynuna gömdüm, hiç konuşmadık bir süre, öylece güzel kokusunda yaslı kaldım. İkimizin de göğsü körük gibi inip kalkıyordu.

Güzel kokusunda gözlerimi kapattım. Suyu kapatarak beni duştan çıkardı, yavaşça ayaklarım yere bastığında bakışlarım elime gitti. Islanmadan duşumu aldırmıştı. Havluyla bedenimi sardığında tekrardan beni içeriye götürdü. Tıpkı sarhoş olduğum günkü gibi yatağın ucuna oturttu. Beni utandırmadan giydirdi. Oda karanlık olduğu için zaten göremez diye düşündüm ama onun parlayan Mavi gözlerini görmemek imkansızdı. Göğsümün üstünde ki ıslanmış yara bandını çıkarmış onun yerine yenisi yapıştırmıştı, artık pek gerek olduğunu sanmıyordum.

Altında ki pantolon tamamen sırılsıklam olmuştu, çıkarır korkusuyla kocaman olmuş gözlerle baktığımın farkında değildim, hafifçe güldü. Benden biraz uzaklaşarak ellerini iki tarafa doğru hafifçe kaldırıp indirdi ve anında etrafında oluşan alevler bir kaç saniye içinde söndü. Pantolonu kurumuştu. Bu çok havalıydı bence!

Tekrardan yanıma geldiğinde yine saçlarımı yavaşça kuruttu, hiç ses çıkarmadan saçlarıma dokunan parmaklarının tadını çıkardım. Bu gün yan yana, yarın karşı karşıya olacağımızı bile bile dokunuşlarının altında mayıştım. Bilmem kaç kere yaptığı gibi başını boynuma götürüp derin bir nefes çekerek küçük bir öpücük kondurdu.

"Sarhoş musun?" Şaşırsam da belli etmedim.

"Hayır.".

"Kafanı çok sert mi çarptın?" Dedi bu seferde. Kafamı yakın zamanda bir yere çarptığımı hatırlamıyordum.

"Kafamı çarpmadım?"

"İlaç falan mı verdiler sana kafanı uyuşturacak?" Arkamda olduğu için bakışlarımı göremiyordu, bu yüzden şaşkınca ona doğru döndüm.

"Aklım gayet başımda?" Bunları neden sorduğunu anlamadığım için yüzüne garip bir ifadeyle baktım.

"Aklın başındayken dokundun bana o zaman, öptün..." Okyanusları yüzümün her bir zerresinde dolaştı. "Peki söylesene güzel Eva, Aklın başındayken mi vurdurdun beni düşmanıma?" Nefesim kesildi. Ne diyeceğimi bilmez bir halde ona baktım, o ayağa kalktığında bende kalktım ama ağzımı açamadım bile. Karşımda dururken yüzünde acı çeken bir ifade vardı, ya da hayal kırıklığı? Neydi adı? Bilmiyordum...

Yutkundum, Arsal yüzüme doğru yaklaştı. Bakışları dikkatle ifademde dolaşıyordu. "Bana karşı yanan öfke ateşin dindi mi vurulduğum da? Biraz olsun azalmadı mı hiç? Ölseydim belki o zaman mutlu olurdun ama ölmedim, yine karşındayım." Kelimeleri çok keskindi, kanatıyordu...

Bana doğru yaklaşıp sağlam olan elimin üstüne avcunu koydu ve parmakları arasından çıkan alevler saniyeler içinde yanıp söndü. "Arsal..." Bir anda avuçlarım arasından çıkan alevden bir silah belirdi.

"Al bunu, bir daha beni öldürmek istediğin de silahı başkasının eline verme. Çünkü beni kalbimden vurup, öldürebilecek tek kişi sensin." Gözlerimin dolduğunu hissettim, hızla başını iki tarafa salladım. Ona şu an hiçbir neden veremezdim.

"Arsal..."

"Affetmedin, affetmeyeceksin de..." Yutkundum, taştan bir yumru boğazımı parçaladı. "Sevmedin sevmeyeceksin de..." Bakışları acıyla harmanlandı. "O zaman sevecek gibi bakma bana şeytanın kızı, o zaman seviyor gibi yapıp da canımı canımdan alma..." Gözlerimden süzülenlerin yaş olmadığını biliyordum fakat konuşmadım.

Bağırmıyordu, çağırmıyordu sesi bir desibel bile yükselmeden sakince konuşuyordu. İlk defa bağırsın istedim, ilk defa bana karşı bağırsın çağırsın içinde dolup taşan yangın biraz olsun dinsin istedim ama yapmadı. Elimde ki silahı alıp gelişi güzel bir yere savurdu, bakmadım. Gözlerinden başka hiçbir şeye bakamıyordum.

Gözlerin de ki ifadeyse şimdi değişti. "Seni tebrik etmem gereken yerler olduğunu söylemeden geçmeyeyim, Güzel Eva. Çünkü sen benim yapamadığımı yaptın."

"Neyden bahsediyorsun?"

Başını yana yatırdı ve etkisi bende şoktan daha sarsıcı olan o cümleyi kurdu. "Eğer sen Afran'ın ruhunu Toprak'a bağlamasaydın ben yapacaktım."

Dudaklarım açıldı, kapandı. "Sen-"

"Açıkçası orospu çocuğu dayına bağlamak gibi bir niyetim yoktu, kendime bağlayıp tüm güçlerimi kardeşime verecektim. Ama yapamadım, çünkü yerine getiremediklerim vardı, daha doğrusu ulaşamadıklarım." Dişlerimi sıktığımda bir adım geri çekildim ama o bir adımı tekrardan kapatıp aramızda ki boşluğa tahammül edemedi.

"Yalan söyleyebilirsin... ten dokusunu bulabilirsin, kitaba ulaşabilirsin ama İrade..." Bakışları dikkatle yüzümde dolaştı. "Kimsenin iradesini onu tehdit ederek alamazsın, Kırcalı prensesi..." yüzümde ki tüm ifade yerle bir olduğunda dişlerimi sıktım. Afrika'dan mızrak atsak adama yarıyordu!

"Yedi ülkeye birbirine karıştırıp kenara oturacak potansiyelin var, onu biliyorum." Arkamı dönüp pencereye doğru yürüdüğümde arkamdan beni izliyordu. "Merak ettiğim şu, bu kadar dalavereyi kimle çeviriyorsun?" Gözlerim penceredeydi ama onu dinlediğimi iyi biliyordu, "Toprak değil, o olsa anlardım. Dayına artık güvenmiyorsun." Belki o fark etmedi ama o üç kelime canımı çok yaktı. Dayına artık güvenmiyorsun... oysa bir zamanlar Kızılın tek doğru bildiği Yosunuydu. "Nar değil, onunla bir şeyler yaptın ama Nar değil. Çünkü onun Puskan'a çalıştığını biliyorsun, Elyesa'ya güvenemezsin. Yelzar'la şansını denedin ama bunu yaparken bile Yelzar'ın seni arkandan vuracağını biliyordun. Akın ve Mavi'ye sırtını bile dönmezsin çünkü en yakınlarım onlar. Muhafızlar senin şeytani planlarına ayak uyduramaz," tekrardan yanıma geldiğinde bakışlarında ki siniri görebiliyordum. Deliriyordu. Arkamda kim olduğunu bir türlü bulamıyor ve bu onu delirtiyordu. "Kırcalı’lardan değil, Ateşli’den değil, Hatifler olamaz bile," öfkeli bir soluk verdi. "Tüm bunları yaparken yanında kim vardı senin?" Yüzümde oluşan gülümsemeyle ona döndüm.

Puskan değildi, anlaşma yaptığımızı öğrenmişti belki ama ona güvenip sırtımı bile dönmeyeceğimi bilecek kadar tanıyordu beni.

Nar ve Elyesa değil, Akın ve Maviye ihtimal bile vermiyordu. Toprak ve Yelzar bütünüyle içimde hayal kırıklığıyken yanımda kim olduğunu anlamaya çalışıyordu.

Çünkü o da biliyordu. Beni seven herkes beni arkamdan vurmuştu...

Bilmediği bir şey vardı ki benim arkamda olan kişi insan değildi.

Komik dili aklıma gelince gülümsedim.

Arkamı döndüğüm tek kişi onlara göre belki sadece yerde sürünen bir yılandı ama Şemsi benim her şeyim olmuştu şuraya ayak bastığımdan beri.

Arkamı döndüğüm, sırtımı yasladığım tek dağımdı buradaki.

Deli gibi aradıkları, arkamda kim var diye ülke ülke araştırdıkları kişi Şemsiydi.

Koynumda beslediğim yılan onun kemik attığı itlerinden daha sadıktı benim gözümde.

Yönümü ona çevirdim. "En başa dönmeye ne dersin?" Bakışlarım maviliklerine dokundu. "Ben sana dedim? Geldiğimden beri ben sana ne anlatıyorum Karahan?" İşaret parmağımı sol göğsüne bastırdım. Onu bile yavaş yapıyordum canı acır diye. "Bana arkanı dönme, bana güvenme ilk fırsatta elime verdiğin silahla vuracağım seni demedim mi? Bu ipte ikimiz, ayakta kalmaya çalışıyoruz eğer düşersen asla tutmayacağımı ben sana söyledim. Bana hesap sormak gibi bir lüksün olamaz senin, çünkü ben senin aksine yüzüne baka baka söyledim yapacaklarımı." Elimi kalbinden indirip, bir adım geri çekildim, "Kardeşine gelirsek de senin yapamadığını yapmış olmak gururumu okşadı doğrusu." Bir süre yüzüme baktı.

"Seni tehdit etti," Dedi, söylediğim onca şeye rağmen. "O orospu çocuğu seni tehdit etti. Uzak durmaya çalışıyorsun, benden de ailenden de. Tek başına olduğun yerde çırpınıyorsun ama sesini çıkarmıyorsun ki gelip seni kurtaralım. Niye uzattığım elimi her seferinde geri çeviriyorsun," ben ondan uzaklaştıkça o bana yaklaştı, ben geriledikçe o geldi. Ben kaçtıkça o yakaladı. "Bana yardım elini uzat diye seni beklemiyorum. Sana uzattığım ele karşılık ver diye bekliyorum. İçinde ki nefrete bir kere de benim su dökmeme izin ver diyorum ama sana gelen tüm yollarıma duvarlar örüyorsun." Kolumdan tuttu, sıkmadı, çekmedi de. Sadece ondan uzaklaşmama engel oldu. "Sen ne yaparsan yap benim senden başka gidecek yerim yok hala anlamadın mı? Kalbimden de vursan, sırtımdan da vursam benim varacağım sensin. Senden önce ya da senden öte değil, sen."

"Evet, Etti." Dedim, yalan söylemeden. "Sizin yaptığınız gibi, senin yaptığın gibi öz anneannemin, dayımın, daha sizin gibi bir çok kişinin yaptığı gibi o da beni tehdit etti ama ben hepinizden yavaş yavaş alıyorum alacaklarımı. Komik olan ne biliyor musun?” Gözlerine acımasızca baktım. “Sizin bundan haberiniz bile yok."

Puskan'ın canını bile verecek kadar sevdiği kardeşi öldürülmüştü. Hem de lime lime edilerek. Arsal'ın yaptığını adım gibi biliyordum. Bir kaç bilgi yaymam onu yakalatmak için yetmişti.

İçeride ki piç Uras? Öldürenin Elyesa olması bana da sürpriz olmuştu ama özellikle onun ölmesi için gözlerimden akıtmıştım kan damlalarımı, mağduru oynamak kolaydı ama kendimi tutmak çok zor olmuştu. Elbet Arsal'ın bir ajanı olacağını biliyordum içeride.

Ölmüş müydü peki? Hem de en hak ettiğinden.

Osiris'e bizzat bilenmiştim ki onun sonu da filmlere konu olacak cinstendi.

Ateşli'nin patlayan yönetim binasında çok bir katkım yoktu, Tekçe'nin beni kaçırdığı ara yarı baygın bir kaç şey çıtlatmaktan başka.

Anasır’da Arsal zaten taş üstünde taş bırakmamıştı, niye mi? Yine benim vasıtamla. Ama bunun için de kılımı kıpırdatmamıştım.

Toprak'ın ruhunu düşman ailesinin kızına bağlayarak cezasını yeterince kestiğimi düşünüyordum.

Ve daha neler neler, Eva'yla huzura doğru programımız da gündem hız kesmeden devam ediyordu.

Zihnimde dönüp duran yakıcı acıyla dudaklarımı aralamak istedim ama zaten Arsal’ı kanatmak için her şeyi yapıyordu, nasıl yani? Yine saniyelik bir sızı yerleşti ruhumun bir köşesine ama ben acıdığını şimdi fark ettim. Tüm benliğim benden bağımsız hareket etmeye başladığı karşımda ki duvarın dibine sinen kızıl saçlı şeytanımı gördüğümde refleksle yerimden sıçradım. Kızıl gözleri bana döndüğünde bakışlarımda ki siyahlığı hissettim ama bunu kimse görmedi. saçları hep siyahtı, benimkiler kızıl! Ben şeytanıma uzaktan bakıyordum... Arsal daha ne olduğunu anlamadan odanın içinde ki aynaya doğru koştuğumda gördüklerimle tüm vücudumdan beni titreten bir elektrik geçti. Saçlarım ve gözlerim siyahtı, kahretsin bu ben değildim bu ben değildim, hayır, hayır, hayır

"HAYIR, HAYIR, HA-" Aynaya doğru savuracağım yumruk bir anda birisi tarafından engellendi. "EVA, kendine gel güzelim, kendine gel. Yok o burada yok. Sakin ol, sadece sakin ol." Arsal belimden tutup beni göğsüne yasladığında aynada ki siyah saçlarım ve siyah gözlerim dağılarak yok oldu ve yerine tekrardan kendi gözlerim ve saçlarım geldi.

"Ara da varlığımı hatırlatmazsam ayıp olur diye düşündüm. Hükmetmek tek taraflı olmaz, Eva. Bazen de bütün ipler benim elimde olmalı, değil mi?" Az önce benim çöktüğüm duvara yaslanan şeytana doğru hırladım ama Arsal beni göğsünden ayırmadı.

"Siktir git artık! Görmek istemiyorum seni. Git! Git! Git!" Ben haykırırken Arsal beni göğsünden ayırıp yanaklarımı avuçları arasına aldı. Dudaklarından çıkan bir kaç kelimeyle şeytanımın çığlıklar atarak yanımdan yok oldu, bozuk nefeslerimle kendimi sakinleştirmeye çalıştığımda Arsal beni göğsüne bastırdı. Az önce ona sarılmak için kalkmayan ellerim anında beline sarıldı. Bir kaç saniye öylece göğsüne sinip kaldım.

"Ben, ben-"

"Yorma kendini," Dedi saçlarımı yavaş yavaş okşarken. "Onu görüyorsun artık değil mi?" Yutkundum.

Az önce Arsal'a cevap veren ben değildim, oydu. Titreyen ellerimi yumruk yaptım. Kendimi ayırt edemiyordum, dudaklarımdan çıkan bana mı ait yoksa şeytana mı kontrol edemiyordum!

Arsal beni kucağına aldığında ona zorluk çıkarmadım, yatağa yatırıp üzerimi sakince örttü. Titremelerim geçtiğinde hızlanan nefeslerimi düzene sokmaya çalıştım fakat yanıma uzanan bedenle bu pek mümkün olmadı.

Az önce delirmiş gibi bağıran ben değil gibi heyecanlanan kalbime şok içinde bakıyordum.

Mavi gözleri yüzümde dolaşırken konuşmadım, onun beni izlediği gibi ben de onu izledim. Yakışıklı yüzünün her bir milimine hayran hayran baktığımı bilmeden onu inceledim. Gözünün içinden geçen kesik izi onu bu denli karizmatik göstermeseydi keşke, farkında olmadan iç çektiğimde yüzünde bir gülümseme oluştu. Bir anda silkinip kendime gelmeye çalıştım fakat ona böyle bakarken yakalanan tenim çoktan kızarmıştı. Anında kaşlarımı çatıp ters ters baktım.

Parmağını kaşlarının ortasında oluşan çukura bastırdı. "Çatma hemen şu kaşlarını."

"Sen ne sırıtıyorsun o zaman?"

Yine sırttı. "Bakıyorsun alık alık, aşıklar gibi niye sırıtmayayım? Dudaklarım şaşkınca aralandı.

"Ne münasebet!" Diye doğruldum hemen, "Ne aşkı bilmem nesi, yani ne alakası olabilir aşkla, aşkıyla falan? Tamam prenssin, yakışıklısın, aşırı karizman falan var diye ben sana ne diye aşık oluyormuşum, nerden çıkardın seni beğendiğimi!" Her kelimemde yüzünde ki gülüş büyüdü. O güldükçe kalbimin hızı arttı. Bu herif güldüğünde ben ne dediğimi, ne konuştuğumu bilmiyordum gerçekten!

"Beni beğeniyorsun demek?" Diyerek o da benim gibi doğruldu. Adi herifin keyfi nasıl da yerine gelmişti öyle!

"Sanki sen beğenmiyorsun." İnkar edemedim. Yeteri kadar yalan söylemiştim ama bu en saçması olurdu. Beğenmek az kalırdı, dibim düşüyordu görünce! Çaktırmayıp havalı kız olacağız diye alnımızın damarı çatlıyordu.
Önüme düşen bir tutam nemli saçı kulağımın arkasına sıkıştırıp yanağıma dokundu sıcak eli. Teni tenime mi yaratılmıştı ki bu kadar iyi hissettiriyordu dokunuşları?

Ayrıca hala üstünde bir şey yoktu. Bunu görmezden gelmeye çalışıyordum ama herifin vücudu ben buradayım burada diye haykırıyordu.

Azcık ellesem çok mu şey durur acaba?

"Bunu hiç İnkar etmedim," eli tekrardan omuzlarımdan dökülen saçlarıma uzandı, gözlerime baka baka burnuna yaklaştırıp derin bir nefes çekti içine. "Seni beğendiğimi, sana taptığımı, " Gözleri gözlerimi delip geçti. "Seni istediğimi... hiç inkar etmedim, güzel şeytanım." Ne ara gözlerim kapanmıştı? Ya da sıcak nefesleri tenimi yakacak kadar yakınlaşmıştı?

"Vesir'in," diye fısıldadı kulağıma doğru, elinin birisi belime dolandığında soluklarım hızlandı. "Sana böyle bakmasından hoşlanmadım."

"Ne?" Dediğini tam algılayabildiğimi sanmıyordum. Gözlerimi açıp da onu kendimden uzaklaştıramıyordum da. Yanağı yanağıma dokunduğunda dudakları kulağım ve boynum arasında ki boşluğa bir öpücük bıraktı. Göğsüm yine hızla inip kalkmaya başladı, üstümde ki etkisinden kendi irademle kurtulmama imkan yoktu. Beni aşıyordu...

Üzerime biraz daha abandığında sırtım arkamda ki yatak başlığına yaslandı.

"O adamın sana dokunmasını istemiyorum." Kalbim heyecanla çarparken beynim söylediklerini zorlukla iletti bana.

"Ne demek oluyor bu?"

"Gayet açık olduğumu düşünüyorum. O heriften hoşlanmıyorum ve biraz daha sana öyle bakmaya devam ederse bakacak bir gözü olmayacak. Sabaha benimle Ateşliye geleceksin." Sesin de ki kıskançlığı gizlemeye çalışması ama başaramayışı beni neredeyse güldürecekti. "Anne tarafını tanıyıp onlara şans vermen için bekledim ama sana daha fazla böyle davranmalarına müsaade etmem."

"Tam da kaynaşacaktık ama hemen mi gideceğiz?"

"Ne demek kaynaşacaktık!" Masumca göz kırptım bu Çıkışına.

"Sen demedin mi anne tarafına şans ver diye tam da kaynaşıyorduk diyorum." Sırıttım. "Sen kimle kaynaşacağımı düşündün ki?" Gülüşüme bakarken tek kaşı usulca havalandı, gözlerinde ki parıltı kalbimin üstünden gelip geçen o hissin en büyük sebebiydi. Belimde ki eli aniden beni aşağıya çektiğinde üstüme abanan adam tamamen üstüme çıktı.

Üstünde hiçbir şey yoookk diye arkadan beni dürttü iç sesim. Sus, lütfen sen sus bari...

Kalbimin hızı tüm hücrelerime yayıldı. Bana üstten bakan Arsal'ın yutkunuşuyla boğazından bir yaşam gibi gelip geçen adem elmasına kaydı gözlerim, oradan boynuna çıplak tenine, en sonunda gözlerine. Bu sefer yutkunan ben oldum.

Belimde ki eli hareketlendi, yavaş yavaş tenimi okşarken diğer elini yatağa bastırmıştı. Belimde ki eli yüzüme çıktığında neden bu yakınlığa dur demek yerine aklımdan delicesine şeyler geçiyordu. Gözlerine inan sisli perdeyi, altında gizlediği anlamları gördüğümde tüm tüylerim diken diken oldu.

Beni ne denli istediğini gözlerinde görüyor olmak... karnımda uçuşan kelebekler göğsüme doğru yükseldi.

Az önce ki sırıtan ifadem yüzümde buz gibi dağılırken konuştu. "Beni delirtmek hoşuna gidiyor. Artık buna eminim." Bir süre öylece ne demeye çalıştığını idrak etmekle meşgul kaldı beynim sonradan söylediğim aklıma dank etti.

"Sen beni Vesir’ den mi kıskanıyorsun?" Soru değildi, tamamen emin olduğum bir şeymiş gibi kesindi sesim.

"Alakası yok." Homurtusuna güldüm. Tek elim boynuna doğru çıktığında yüzünü yüzüme doğru çektim. Hiç itiraz etmedi.

"Kabul et Karahan," dudaklarına doğru üfler gibi konuştuğumda bakışları dudaklarımda asılı kaldı,

"Ediyorum..." Dedi, ama ne dediğinin bile farkında olduğunu sanmıyordum. Öyle yoğun bakıyordu ki dudaklarıma her kıpırdadığında sıcak nefesim ona karışıyordu. Sırıtmak istedim.

"Neyi kabul ediyorsun?" Kadınsı bir gülüş dudaklarımı esir aldığında öylece kala kaldı. Üstümde kasılan her bir milimini hissedebiliyordum. Arsal Karahan'ı bu denli etkilediğimi bilmiyordum doğrusu.

"Sen ne diyorsan onu işte," Dudaklarıma atılacağı esnada başımı yana çevirdim. Yüzümde engel olamadığım bir gülümseme vardı. Dudakları dokunduğu tenimde bir süre oyalandı ama ondan kaçmam hoşuna gitmediği için homurdandı.

"Niye sürekli senin istediğin zaman öpüşüyoruz!" Kızgın sesiyle kahkaha attım.

"Çünkü önemli olan benim istemem."

Ters ters baktı. "Ya ben istemezsem?" Boynunda ki elim yanaklarına kaydı, baş parmağım usulca elmacık kemiğini okşadığında anında bakışları mayhoş bir hal aldı. Hemen erimesi hoşuma gitmedi desem yalan olurdu. İleriye doğru uzandım, öpeceğim sandığı için göğsü anlık heyecanla inip kalktı.

"İmkansız." Dedim kendimden emin bir sesle. "Hem düşmanını bu denli istemen ne kadar doğru Karahan?"

"Sen istemiyor musun?"

"İstiyorum." Hiç çekinmeden söylediğime öylece dona kaldı, baya baya şok içinde kaldı. Ne nefes aldı ne hareket etti. Öylece bana baka kaldığında anında üstümden kalkıp kendini yatağın diğer tarafına attı. Bu sefer şaşıran taraf bendim. Yattığı yerde göğsü hızla inip kalkıyordu sanki saatlerce koşmuş gibi.

"Bir dakika izin verir misin?" Dedi ama ne olduğunu anlamadım. Gözlerini kapattı, dişlerini sıktı olmadı doğruldu, sonra ayağa kalktı.

"Ne oluyor?"

"Kızım bu birden söylenir mi!" Diye patladı. Kulaklarına kadar kızardığını gördüğümde ne olduğunu daha yeni anlıyordum.

Kahkaha attım. "Gülme şöyle daha kötü oluyorum." Daha fazla güldüm. Tek bir kelimemle tahrik olmuş olamazdı değil mi?

Kızaran yüzüyle banyoya ilerledi bir kaç saniye sonra elini yüzünü yıkayıp tekrardan yatağa uzandı. Tam ağzımı açacaktım ki "Kendime zor hakim oluyorum sakın beni delirtecek bir cümle daha kurma. Bekle!" Dudaklarımı birbirine bastırdım gülmemek için.

"Arsal." Tavandan gözlerini ayırdı ama bana bakmadı.

"Efendim Yavrum," Bu sefer ben
olduğum yerde dona kaldım. Bana karşı sürekli iltifat ediyordu biliyorum. Sıkıntı şuydu ki Öyle beklemediğim anlarda ediyordu ki bu sefer kulağına kadar kızaran ben oldum.

Acımasızca gülme sırası ona geçti. Alev alev yanan yanaklarımla hızla yerimden kalktım. Bu sefer de elini yüzünü yıkamaya giden bendim. Buz gibi suyu yüzüme çarptığımda homurdanarak ben de yatağa tekrardan geldim.

Sırıtan taraf oydu.

Arsal’a ters ters bakarak arkamı döndüm. "Sen gitsene artık, düşman topraklarında fazla kalmadın mı!" Sinirim tamamen kendimeydi. Söylenmemi umursamadan arkadan belime sarılıp beni göğsüne çekti.

"Uyu güzel şeytan, uyu..." Sanki gözlerim bu emri bekliyormuş gibi anında kapandı. Kokusu içime doldu, teni tenime dokundu, sıcak nefesi saçlarımın arasından bana ulaştı, direnmedim bu sefer. Bilincim beni uykunun kollarına iterken kimin kolları arasında uykuya dalacağını bilen bedenim saçma bir şekilde gevşedi.

Konuşacak çok şey vardı, söylenecek binlerce söz vardı, kırılacak belki parçalanacak kalpler yine bize aitti ama hiç birisini umursamadık.

Belki yarın yine kanlı bıçaklı düşman olacaktık ama şu an birbirimizin teninde dinlendik.

Uyku ikimizi de içine hapsettiğinde saatler mi geçmişti yoksa dakikalar mı farkında olmadım. Öyle huzurlu uyumuşum ki gelen sesleri, açılan kapıyı hiç duymamıştım.

Nadir çektiğim huzurlu uykumun en güzel noktasından beni uyandıran şey Vesir'in sesi oldu.

"Senin burada ne işin Var Karahan, Hem de Eva'nın odasın da!"

.BÖLÜM SONU.


Bölümü nasıl buldunuz aşklarım?🤍

En sevdiğiniz sahne hangisiydi?🤍

Peki şimdi ne olacak?🤍

Bölüm hakkında ki düşüncelerinizi mutlaka bekliyorum bebeklerim.🤍

Yıldızın üstüne basmayı unutmayın.🤍

Diğer bölüme kadar görüşmek

Çokça kalpp❤️❤️❤️❤️❤️

Bölüm : 05.01.2026 23:34 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...