

Disosiyatif Amnezi, İclal’in zihninin kanla lekelenmiş bir geçmişi hayatta kalmak adına parçalayıp saklama biçimidir; hatırlamak çözülmek demektir, bu yüzden bellek susmuş, anılar kilitlenmiş ve bilinç gerçeği karanlığa gömmüştür. İclal neyi neden yaptığını bilmeden yapar; elleri, zihninin inkâr ettiği şiddeti tanır, bedeni unuttuğunu sandığı suçları tereddütsüzce tekrar eder. Bu unutma bir masumiyet yaratmaz, aksine suçun izlerini daha kontrolsüz hâle getirir; çünkü disosiyatif amnezide bastırılan her anı, bir dürtü olarak geri döner. İclal hatırlamaz ama faildir; geçmişi sustukça şiddet konuşur ve gizlenen gerçek, en sonunda kanla kendini ele verir.
Peki bir insan hatırlamadığı bir suçun masumiyetini ne kadar taşıyabilir?
İclal...
Soğuk...
Bedenim ilk parmak uçlarında hissediyor o dondurucu soğuğu. Ardından içime işleriyor soğuğun her demini.. Dakikalar sonra bilinçsel algım kendine gelirken yüzüm ve göğsümde ıslaklık hissediyorum. Yüreğime düşen korkuya karşın merak duygum baskın gelince bir cesaretle açıyorum gözlerimi ne ile karşılacağımı bilmeden.
İlk gözlerim gözlerim kamaşıyor hemen ardından geri yumuyorum. Kaçış yok... Eninde sonunda bu gerçeklikle yüzleşecektim.
Yavaş ama soğuğun verdiği üreptiyle tekrardan gözlerimi açmaya çabaladım. Bir süre acı çektikten sonra gözlerim gün ışığın ve o uçsuz bucaksız beyazlığın her tonuna alışabilmiştim.
Soğuk artık her uzvuma işlemiş acı veriyordu. Yüzüstü yattığım yerden ilk dizlerimin üstüne doğruluyorum daha sonra en sonunda yalın ayaklarımın üzerinde duruyorum. Her taraf bembeyazdı. Sanki doğa üzerine bebemyaz bir elbise giymiş gibiydi.
Soğuğun ve korkunun verdiği etkiyle kollarımı bedenime sararak etrafıma bakınıp durdum. Neredeydim ben? Neresiydi burası? Şakşkınlığımla birlikte tedirgin bir şekilde çevreme bakınıp durdum dakikalarca...
Çevremde ağaçlar çok sıkı değildi belki ama epey uzun boyluydu. Aynı zamanda bulunduğum nokta biraz eğimliydi. Aşağıya doğru kuşbakaşı bakınınca sonu gözükmüyordu sanki.
Vücudumda ki git gide artan panik dalgası kendisini strese bıraktı. Halihazırda aynı zamanda soğuğun etkisiyle vücudum şişdetli bir şekilde sarsılıyordur. İstemsizce bir adım attım. Kar çıplak ayağımın altında ezilikten parmak uçlarmın rengi kaçmış artık morarmaya yüz tutmuştu.
Dayanamaycaktım... Burada... Bilmediğim bu yerde ölüp gidecektim. Zihnime hücum eden her bir karamsarlık gözlerimden aşağıya süzülen yaşların sebebi oluyordu.
Aşağıya doğru adımlarken düşmemek için çaba sarfediyor bir yandan da ölmemek için dua ediyordum. İslanmış gözlerim, etrafı buğulu görüyordu.
Ayağıma batan bir dal parçasıyla duraksadım acı içerisinde. Ayak altımı temizledikten sonra gözlerimi elimi tersiyle sildim. Kafamı yerden kaldırdığım an... Siyah bir gölge gördüğüm... Uzakta... Ağaç gövdelerinin arasında. İlk gözlerim seçmedi. Ben yaklaştıkça... Gölge yaklaştıkça... Herşey daha da netleşir oldu.
Ne olduğunu anladığım an yerimde dona kaldım. Ne yapacağım bilemedim o an için. Zamanla Gölge giderek yaklaştı. Artık gözle görülür bir şekilde daha belirgindi. O bir... Kurttu... Simsiyah kürkü, beyazların arasında ki en aykırı şeydi ve son derece ürkütücüydü.
Gölge bir an için yönünü değiştirdiğinde bende tersi yönde hareket etmeye başladım. Bir yandan nereye bastığıma dikkat etmeye çalışıyordum lakin yeryüzü beyazlar içerisindeydi. Acıyı göze alarak koşmaya başladım.
Ta ki...
Gölge gibi başka bir canlıyla karşılaşana dek...
Dudaklarımın arasından çığlıklar peydah olurken başarısız plan geri adımlarım neredeyse düşmeme sebebp olacaktı. Adam tüfeğin ucunu bana doğrultmuş, pür dikkatti.
Sakallı yüzünün geri kalanını tüfeğin kabzası kamufle ediyordu. Siyah beresi, askeri kamuflaj pantolonu, siyah montu oldukça tuhaf ve ürkütücüydü.
Güçlü ve sık nefes alış verişlerim giderek artarken tekrar yanaklarımdan aşağıya yaşlar akmaya başladı. Gözlerim karşımda ki koca cüsseye baka kalmış, bedenimde ki kasla Kas katı olmuştu.
"Hey küçük!" diye seslendi adam o gür sesiyle.
"Bu halde... Bu ormanda ne yapıyorsun böyle?
O kadar çok korkmuştum ki cevap veremedim. Adam tüfeği yavaşça indirdi. Artık yüzünün geri kalanını görebiliyordum. Sağ kaşından alnına kadar devam eden bir yarık vardı. Yeni değil, uzun süre önce olmuştu sanki.
" Sen kimsin?" dedim merakla. Sorduğun an cesaretim yitip gitmişti.
"Avcıyım..." Kalın ses tonu, büyük cüssesine tamamen uyuyordu.
"Ne avlıyorsun?" dedim fısıltılı çıkan sesimle.
"İşime yarar herşeyi..."
Sözlerini bitirir bitirmez tüfeği bana doğrultu. Kulaklarımda ki uğurlu artarken bir kaç adım geriye doğru adımladım. Saniyeler sonra bir patlama sesi duyuldu.
Sırt üstü yere düşerken ağzımdan peydah olan çığlıklarıma engel olamamıştım. Eş zamanlı ağaç dallarınada ki kuşlar kanatlarını çırptı aceleyle. Kuşlar gökyüzüne yükselirken soğuktan ötürü hissizleşen vücudumun uzuvlarında artık hiçbir his yoktu.
Vurulmuş muydum? Nasıl geldim buraya? Neden buradaydım ki?
Eriyen kår suya dönüşürken sırtımda ki ıslaklığı hissettim. O an titreme aldı beni. Bedenimde ki dolaşım hâlâ diriydi. Algım çevremde ki seslere odaklanırken ötete bir hayvan sesi işittim. Can çekişen bir sesi vardı.
Yavaşça doğrulup adamın ateş ettiği yöne bakındım. Yerde yatan bir geyik vardı. Çevresinde ki örtülü karlar kanla kaplanırken şaşkınlıkla gözlerim büyüdü. Karnı inip kalkıyor, inledikçe inliyordu. Zamanla ne inler oldu ne de nefes alır oldu. Koca bir sessizlik...
Vurulan ben değil günahsız bir geyikti. Neden vurmuştu ki onu? Yaşamayı hakketmiyor muydu?
Sinirle oturduğum yerden doğrulup ayaklarımın üzerinde durdum. Gözlerimi geyikten alıp geriye bakındım. Ancak adamdan geriye hiçbir şey kalmamıştı. Sanki toz bulutu misalı yok olup gitmişti.
Minik minik kar yağışı artarken tekrar geriye döndüm. Son kez geyiğe bakımmak istiyordum.
Beyazların arasında simsiyah kürkü olan Gölge tekrra göz önündeydi. Yavaşça geyiğin ölü bedenine yakalşıyordu. Hırıltılı sesler artarken gözlerimi kıstım, daha iyi görecekmişçesine. Birden fazla kurt sürü halinde Gölge'nin ardından geliyordu.
Çok fazla...
Çıplak ayaklarıma rağmen yokuş aşağıya doğru koşar adım inemeur başladım. Bir yandan da kulağıma ilişen hırıltılar zihnimin duvarlarına çarpıp duruyordu öylece. Ne kadar süre koştum bilmiyorum ama ayak tabanlarım yara bere içerisindeydi. Öyle ki her adım attığımda geriye karla karışık kandan adım izleri bırakıyordum. Bir an bile duraksamadım. Ormanın bitişinde araba yolunu gördüğüm an artık daha hızlıydım. Yol karla kaplıydı ama dağın eteğinden kasabayı görebiliyordum. Aşağıya doğru inen araba yolunu takip etmeye başladım. Tam dönemeci koşarak dönerken üzerime süratle gelen jandarma arabasını görene dek.
Adam ani bir frenle duraksarken şaşkınlıkla bana bakınıp durdu. Bense durup ellerimi dizlerime koymuş soğuktan haşlanmış boğazım ve ciğerlerimi dinlendirmeye çalışıyorum.
Arabanın kapıları aceleyle açılırken doğruldum. İlk babam inmişti. Büyük bir panikle üstüme doğru koşuyordu.
Camurla karışık olan pijamamın paçaları ve üstü yarıya ıslaktı. Sırtında ki içi kürklü montu çıkarttı. Beni tek bir hamlede sarıp sarmalayarak kucağına aldı.
"Nerdesin kızım?"
"Aklımızı başımızdan aldın."
O söylenirken kollarımı boynuna dolayarak, başımı boynuna gömdüm. Sıcacık... Huzurlu... Bedenim sıcaklığı etkisiyle gevşerken o an bütün korkularım yok olmuştu.
Bir kaç saniye sonra başımı kaldırdığımda annem ve dedeminde arabadan inmiş olduğunu fark ettim. Dedem endişeli gözüküyordu. Ama annem... Kollarını birbirine dolamış şüpheyle bana bakıyordu.
İki jandarma indi arabadan. "Sizin kızınız mı?"
Dedem başıyla onaylarken ben tekrar bakışlarımı anneme çevirdim. Yüzünde en ufak bir endişe dahi yoktu. O sanki... Korkuyordu... Başıma bir şey gelmiş ve gelecek olmasından değil! Biliyorum çünkü o endişeli olduğunda nasıl gözüktüğünü biliyordum. En azından benim için endişeli değildi! Bir şey oldu ve o depoda ki vahim olaydan sonra annem bir anda yabancılaştı.
Belkide yapabileceğim şeyler yüzünden benden kokuyordu. Artık onun için korunması gereken bir çocuk değildim. Belki de ben değilde artık başkaları korunmalıydı.
Acı verse de bakışlarımı ondan kaçırdım. Gözlerimi daha demin koşarak çıktığım ormana çevirmiştim. Garip bir şekilde bedenim oraya geri dönmek istiyordu. Az önce ki gibi artık orası korkutucu gelmiyordu. Kim bilir belki de burası daha kokrutucuydu.
Babam, "Nereye bakıyorsun?" diyerek bakışlarını baktığım yöne çevirdi.
"Baba... Orada biri vardı." dedim fısıltıyla.
"Ne?"
"Elinde kocaman bir silahı vardı." dedim sözlerimi devam ettirirken babam gözlerini dehşet içerisinde bana çevirdi.
"Sonra bir geyiği vurdu.." dedim en sonunda.
Jandarmalardan biri, "Burada avlanmak yasak!" diyerek yanındakine işaret etti ve çıktığım ormana doğru adımlamaya başladılar.
Babam, "O adam mı seni buraya getirdi?"
Olumsuz anlamda başımı sallarken, "Bilmiyorum, burada uyandım."
Dakikalar sonra jandarmalar ormandan çıkarken gördük. Dedem heyecanla kendilerine doğru yürürken merakla sordu. "Bulabildiniz mı adamı?"
"Hayır, orada birinin olduğuna dair bir iz yok. Hatta vurulmuş bir Geyik bile yok."
Annemin sesli göz yaşları duyulurken. "Yine oluyor..."
Jandarma , "Ne oluyor?"
Annem burnunu çekerken bir yandan göz yaşlarını elinin tersiyle siliyordu. "Yine uyurgezer atağı geçirdi. Geçenlerde aynısını yaşamıştık ama bunun kadar korkunç değildi."
"Geçmiş olsun! Psikiyatriye götürmeyi hiç düşündünüz mü?"
Annem olumlu anlamda başını sallarken "Evet götürdük. Ama sanırım artık gitmesi gerekiyor."
Artık gitmesi gerekiyor...
O zamanlar bu cümlenin büyüklüğünü anlamamış basit gelmişti . Daha o zamanlar bilmem gerekiyordu beni gözden çıkardığını. Bilmeliydim... Bilmeliydim ki o günden sonra annem ve aramızda ki uçurum daha da derinşeşeceğini idrak etmiş olurdum.
"Abla!"
Yavaşça gözlerimi araladım. Aysar bir hışımla storları açarkan gözlerimin kamaşmasıma engel olamadım. Bir yandan da ısrarla çalan telefonun sesi fazlasıyla gürültülü gelmişti.
Soğuk...
Hâlâ ormanın o dondurucu soğuğunu içimde hissedebiliyordum. Korkutucu... Gördüğüm rüya mı gerçek mi ayırt edemiyordum. Bir yanım gerçek olmadığı ihtimaline sarılıyordu. Çünkü eğer gerçek olursa geçmişte annemle aramızda ki uçurum daha da derinleşirdi sanki ve bu canımı fazlasıyla yakardı.
Diğer yanım ise duymak istemeyeceğim bir şekilde gerçek diyordu. Hepsi yaşandı ve sanki ben yaşadığım onca şeyi kilitli bir sandığın içine tıkmış zihnimin en ücra köşesine saklamıştım. Bir daha gün yüzüne çıkmaması umuduyla...
"Camı da açık bırakmışsın oda bumbuz olmuş.."
Gözlerimi tavandan ayıramıyordum. Rüyada gördüklerim tekrar zihnimde canlanıyor. Gölge... Karın beyazlığını meydan okurcasına simsiyah kürkü ve korkutucu sivri dişleri.
"Abla...! Telefonun susmadı sabahtan beri." Aysar yatağın kenarına oturup ellerini elimin üzerine koydu.
"Hasta olacaksın. Bak epey de üşümüşsün.!"
"Abla.! Duyuyor musun beni? Kalk hadi.."
Aysar, komidinin üzerinde ki telefonu alarak ekranına bakındı. Ardından bana uzatarak, "Ukala Patron diye biri arıyor."
Yataktan doğrulurken saate bakındım. Nerdeyse sabahın onuna geliyordu. Mesai çoktan başlamıştı. Bense hâlâ yataktaydım. Dün onca şey yaşadıktan sonra yataktan kalkıyo olmak benim için çok şeydi aslında. İstemsizce Aysar'a bakındım. Yanımda ve güvendeydi.
"Zümra okula gitmeden güzel pankekler yaptı. Çay suyu koyayımda kahvaltı edelim. Bir an evvel sıcacık bir duşa gir."
Her şerde bir hayır vardır derler ya gerçekten de doğruydu. Bu beni kötü bir abla yapar mı bilmiyorum ama Aysar'ın kaçırılması bizi eskisine göre yakınlaştırmıştı.
Aysar odadan çıkarken bende ısrarla çalan telefona uzandım. Ekrana bakındığımda tanıdık bir hissiyat kapladı bedenimi. Ukala Patron arıyordu.
Bıkkın bir şekilde nefes vererek telefonu kulağıma dayadım. "Pes et artık!"
Düz ve monoton bir ses tonuyla, "Saatin kaç olduğunun farkında mısın?"
"Hayır.."
"Mesai başlayalı 1 saat oldu ve sen hala yoksun."
Hakikaten saat kaçtı. Telefonu kulağımdan indirip saate bakındım. Saat 10 olmuştu bile. Karan cevap vermediğimi farkedince sözlerine devam etti.
"Kuzenin nasıl?"
"Gayet iyi." dedim gururlu bir şekilde.
"Öğleden sonra kurul toplantısı var. O zamana kadar sana müddet veriyorum. Dinlenebilirsin.."
Şaşkın ama muzip bir dille, "Hayret... Bugün kibarsınız."
"Benimle dalga geçme. Birde seni aradığımda telefonuma anında cevap ver küçük hanım.!"
Görüşme sonlandığında bir ürperti ensemden sırtıma doğru yayıldığında huzursuzca kıpırdandım. Küçük hanım... Sensin küçük!
Yataktan çıktığım gibi dolaptan havlumu alarak banyoya yöneldim hızla. Sıcak su başımdan aşağıya akarken tepemden ayak ucuma kadar karıncalanma hissetmeye başladım. Ensemde ki ürperti orada mesken tutmuştu adeta.
Sıcak suyla birlikte vücudum gevşese de ruhum hâlâ tetikteydi. Dakikalar sonra yere çöktüm istemsizce. Rüyada gördüklerim fotoğraf karesi misali zihnimde asılı kalmıştı. Sadece rüyaydı. Beni korkutan, tetikte tutan neydi ki? Karın ayağımın altında ezilişi, kuşların sesi, barutun kokusu... Hâlâ hissedebiliyor olmak garipti ve fazlasıyla tanıdık.
O adam kimdi? Ve Gölge... Bir o kadar tanıdık ve bir o kadar yabancıydı. Hayâl ürünüydü belkide herşey.
Ruhum çürüyordu adeta. Artık ben ben olmaktan çıkmış başka bir şeye dönüşüyordum. Belkide... Belkide asıl olmam ya da olduğum şeye dönüşüyordum.
Zoraki aldığım duştan sonra Aysar ile kahvaltı yaptık. Evden ayrılırken paniğe kapılmaya başlamıştı. Onu sakinleştirmek fazlasıyla uzun sürmüştü.
Verdiğimiz kayıplar, katil oluşum, kaçırılması ve zamanla tramvaları artıyordu. Bir genç kızın için ağır bir yüktü. Yeniden pişmanlık sardı bedenimi. Artık aramız iyi olsada onun ruh hali giderek kötüleşiyor.
Asansörün kapısı ağır ağır açılırken tanıdık bir yüzle karşılaştım. Üst komşum, savcı hanım… Yüzüm ne kadar poker face olsa da içten içe irkilmiştim. Uzun süredir karşılaşmamıştık; neredeyse varlığını unutacak noktaya gelmiştim.
“Günaydın…”İlk karşılaştığımız gündeki güler yüzünden eser yoktu.
“Günaydın, Esra Hanım,” dedim; onun aksine yüzüme kontrollü bir gülümseme yerleştirdim.
“Nasılsın? Ee…”İsmimi ya hatırlamıyor ya da bilerek söylemiyordu. Belki de ben giderek paranoyaklaşıyordum.
“İclal…” dedim, nazikçe hatırlatarak. “İyiyim, teşekkür ederim. Siz nasılsınız?”
“Kusura bakmayın. Şu aralar çok yoğunum, biraz da dalgınım.”
Sorun değil der gibi başımı salladım. Tam o sırada, beklemediğim bir soru yöneltti:
“Hâlâ o şirkette mi çalışıyorsunuz?”
“Evet…” dedim, kısa bir tereddütten sonra.
“Geçenlerde gözaltına alındığınızı duydum.”Ses tonunda açık bir sorgu vardı.
“Doğrudur,” dedim ve olabildiğince özgüvenli bir şekilde devam ettim. “Gerekli olanı yapıp gidip ifade verdim. Sonunda aradıkları kişinin ben olmadığını anlayıp serbest bıraktılar.”
Savcı Hanımın sorgulaması devam edecekken telefonumun çalan zil sesiyle bir anlığına duraksadı. Telefonumun ekranına bakındığımda oldukça üzgün bir yüz ifadesiyle kafamı kaldırdım.
"Üzgünüm, geç kalıyorum. Ama daha sonra si-"
"Sizinle görüşürüz." dedi lafımı tamamlayarak. Pes etmeyecekti. Birde bu eksikti.
Hızla siteden ayrılırken görüşmeyi başlattım.
"Abla.." dedi nefeslenerek. "Ben iyi değilim."
"Sakin olur musun Aysar? Lütfen..."
Panikle "Ya yaşadığımız yeri biliyorlarsa.."
Güven verircesine "Bildiklerini düşünmüyorum. Eğer öyle olsaydı herşey daha farklı olurdu. Güven bana!"
"Ama..."
Lafını keserek, " Canım bak! Seni ve Zümra'yı her daim izliyor ve takip ediyorum. Dün seni nasıl bulabildim sence? Bir düşün lütfen..."
Telefonu kulağımdan indirip arayüzünde ki panele tıkladım. Aysar mutfakta tezgâhın başında duruyordu. Transa geçmiş gibiydi.
Telefonu tekrar kulağıma dayadığımda sözlerime devam ettim." Sürahi doldu da taşıyor. Tabi su faturasını sen ödemiyorsun, ondan bu rahatlık." dedim esprili bir şekilde. Onu neşelendirmeye çalışıyordum.
"Ne?" dedi şaşkın bir şekilde. Çevresine bakındı bir süre. Kamerayı bulamamıştı.
"Lütfen sakin ol ve bana güven olur mu? Eğer bir tehlike sezersem yerimizi değiştiririz. Tamam mı?"
"Tamam." dedi pes ederek.
"Dizi izle.. Resim çiz.. Bir saatçikte olsa ders çalış olur mu?"
"İlla laf sokacaksın dimi?"
"Görüşürüz.."
"Görüşürüz.."
Telefonu çantama koyduktan sonra arabama yönelirken. Yolun başında siyah mercedes dikkatimi çekti.
"Gerçekten mi ya?" diye fısıldadım sinirle.
Otoparktan çıkarak yolun başına yürümeye başaldım. Karan'ın adamı beni görür görmez panikleyerek yanında uyuyan arkadaşını dürttü.
Arabaya yanaştığımda gülümseyerek camı indirmesini işaret ettim. "Günaydın beyler!"
"Havada soğudu epey. Burada böyle bekliyorsunuz. Kusura bakmayın ya." dedim abartılı bir şekilde. "Şu köşede bir pastane var. Size birer çay birer poğaça ismarlıyayım mı? Ne dersiniz?"
Henüz uykudan uyanmış olan adam, "Yok zahmet etmeyin. Teşekkür ederiz."
Şöfor koltuğunda ki adam sinirle ona dönerek, "Gerizekalı! İroni yapıyor salak! " dedi.
Tahammül seviyem düşerken, "Patronunu ara!" dedim.
"Ne?"
"Patronunuzu arayıp telefonu bana verin!" Adam şaşkın şaşkın bana baka kalmıştı.
"Hadii!"
Penikle telefonu eline alarak bana uzattı. Bir süre çaldıktan sonra Karan'ın sesini işittim.
"Ne oldu?"
"Naber Ukala Patron?"
"Salaklar.." diye fısıldadı.
"Ne kadarda uzun süre oldu görüşmeyeli dimi?" durup düşünüyormuş gibi yaptım. "Bir saat kadar... Epey uzun aslında. " dedim muzip bir dille.
"Nereye gidiyorsun?"
"Sana ne?"
"Yorgunsun diye sana kurul toplantısına kadar müsade verdim. Bu kadar erken nereye gidiyorsun?"
Sinirle nefes verdim. "Kimleri sevmem biliyor musun?" duraksadım.
"İşime karışan isnanları. Heh bir de işime karışan Ukala Patronları sevmem."
"Seni biraz olsa sevmeye çalışıyorum. Lütfen zorlama olur mu? Yoksa sevmediklerime karşı nasıl olabileceğimi bilmek istemezsin."
Tam telefonu adama uzatacakken geri kulağıma dayadım. "Bu arada bunlar fazlasıyla amatör. Kov gitsinler bence." Adamların korkudan gözleri büyürken telefonu geri verdim.
Otaparka geri dönerken şu bol bir kaç saatimi değerlendirmeyim diye düşünüyordum. Artık daha fazla ertelemeyemezdim. Navigasyona mezarlığın adresini yazarken istemsizce ürperdim. Belkide bunca zaman bu meseleyi erteleme sebebimin yüzleşmeye cesaretimin olmamasıydı.
Yaklaşık 40 dakikalık araba yolculuğundan sonra mezarlığa gelmiştim. Adabadan indiğimde saatime bakındım. Kurul toplantısına 3 saat kadar bir süre kalmıştı. Fazlasıyla yeterdi herhalde. Kolumda ki saat... O kadının saatiydi. B. D. Kimdin sen? Ve dedemle nasıl bir ilişkin vardı?
Zihnime huvüm eden sorulara karşın mezarlığın yokuşunu tırmanmaya başaldı. Bir yandan da yanlış ayakkabı seçimi yüzünden pişmanlık yaşıyordum.
Zaman akıp giderken ben mezar mezar geziniyor acı dolu insanlarla karşılaşıyordum. İleriden yükselen kadının feryadıyla zihnim aylar önce acı dolu anlara gitti. Göğsümde hızlanan çarpıntıyla birlikte sanki Zümra'nın çığlıkları işitiyor gibi oldum.
Hızlanan kalp atışlarıma artık nefes alış verilerimde eşlik ediyordu. Bir anlığına bulunduğum yerde sendelerken hemen geride ki banka oturuverdim. Neydi bu yaşadığım? Genelde vücudum birisini öldürmeye kadar verdiğimde böyle hissederdim. Ama... Bu defa farklıydı. Kontrol edemiyordum. Şuan hiçbir şey kontrolümde değildi. Ve bu beni daha da strese sokuyordu.
"Güzel şeyleri düşün İclal... " Diye fısıldadım kendime.
Geriye yaslanırken çevreyi incelemeye başaldım. Amacım Biraz olsun dikkatimin dağılmasıydı. Ama olmuyordu. Kadının feryadı dinmiyordu. Çantamdan kulaklıklarımı çıkartıp kulağıma yerleştirdim. Artık daha iyiydim.
Mezarlığın bir kısımını gezmiştim ama sadece bir kaç Bade isimli mezarlara rastlamıştım. Onlarında ne soyadının baş harfi ne de ölüm tarihleri tutuyordu.
Mezarlıkta boylu boyunca geziniyor duraksamadan bakınıyordum. Aslında bu fazlasıyla dikkat çekiciydi. Kimsenin dikkatini çekmeye niyetim yoktu. Üzerimde ki stres yükü artarken banktan doğruldum. Başka bir zaman gelir bakmadığım taraflara bakarım diye düşünüyordum. Belkide yüzleşmekten korkuyordum.
Alt yola inmek için patikayı takip ederken hemen ileride lüks araçlar dikkatimi çekti. Bundan ötürü göz ucuyla o bölgede mezarlıkları inceledim. Oldukça gösterişli mezarlar vardı.
Alt yola indiğimde merakla arabalara bakındım. Ortada Vip Transporter, önde ve arkada olmak üzere BMW markalı araçlar vardı. İçimde yükselen merakıma engel olamamış oraya doğru adımlamaya başlamıştım. Kim bilir ne ile yüzleşecektim.?
Görüşüme bir kaç takım elbiseli adamlar ilişti. Oldukça sert görünüme sahiplerdi. Mezarlarların arasında gezinirken biraz daha o tarafa yanaştım. Bir yandan da mezar taşlarını inceliyordum.
Bri anlığına duraksadım çünkü takım elbiseli adamların hemen ardında mezarın kenarına oturmuş yaşlı bir kadın girdi görüş alanıma. Oldukça şık giyinimli bir kadındı. Biraz daha o taraf doğru yanaştım. Artık yaşlı kadını daha net görebiliyordum. Bordo deri eldivenleri ve bordo Fransız model bir şapka takıyordu.
İçli içli ağlıyor hantal vücudu sarılıyordu. Aslında yaşından ötürü oldukça zayıf ve güçsüz gözüküyordu. Halsiz bir şekilde toprağa dokunuyor,mezar taşını seviyordu.
Gözlerim mezar taşının üzerinde ki yazıya iliştiği an korkuyla duraksadım. Güçlükle yutkunurken göz kapağım seğirmeye başlamıştı. Tekrar göğsümde ki çarpıntı yerini bulurken Gözlerim usulca mezar taşını inceledi.
Bade Devranoğlu...
Doğum yılı 1944- ölüm yılı ise 1962'di.
Herşeyi tutuyordu. Bileğimde ki saatin sahibi oydu. Beceriksizce çeketimin kolunu çekiştirdim. Düşmanın hemen yanı başımdaydı. Zihnimde bir film kesiti oynamaya başladı.
Çantamın içinde ki silahı kavradım. İçimde yükselen adrenaline karşı vücudum etkiye tepki veriyordu. Elimde ki silahı hissettiğim an üzerimde ağırlıklarımdan kurtuldum. Üzerlerine doğru doğru koşarken silahımı onlara doğrulttum. Adamlar beni farkettiği an elleri bellerine uzanıyordu. Lakin onlar için artık herşey çok geçti.
Mezarda ardı ardına yükselen patlama sesleriyle birlikte adamların bedenleri yerle yeksan oldu . Yaşlı kadın ise tepki veremeden kafasının hemen gerisinden kurşun beynine girmişti bile. Mezar taşı kanların içindeydi.
Zihnimde akan film kesitine karşın başımı iki yana salladım. Hayır... Bu dürtüye boyun eğemem. Ensemde ki soğuk nefes yerini bulurken Azat'a fısıldadım.
"Şimdi olmaz..!"
Kendime gelerek üstüme başıma çeki düzen verdim. Ruhum karanlık tarafa çekilmiş gibiydi. Bütün korkularım ve kuruntularım yok olmuş. Ben ben değildim sanki.
Kendimden emin ve mağrur bir şekilde yaşlı kadına yaklaştım. Takım elbiseli adamlar sert bakışlarıyla kadınla aramıza duvar örerken. Yumuşak bir ses tonuyla seslendim.
"Başınız sağ olsun hanımefendi.."
Titreyen ses tonuyla, "Dostlar sağ olsun.." dedi.
Hıçkırarak ağladığı için sesi çatallaşmış ve arada sırada öksüyordu. Bunu fırsat bilerek çantamdan açılmamış pet şişeyi ona uzattım. O an yakınımda ki adam koluyla siper yaşlı kadına siper oldu.
Yaşlı kadın sorun yok diyerek elimdeki suyu aldı. Başını kaldırıp yüzüme dahi bakınmamıştı. Ne kadar acılı olsada o sakladığı kibrinde şimdiden nefret etmiştim.
"Neyiniz oluyordu?" diye sordum merakla.
"Ablamdı.." dedi göz yaşlarını silerken.
"Gencecik yaşında ölmüş. Hasta mıydı acaba?"
Hıçkırıkları giderek yükseldi. En sonunda fısıldayarak, "Hayır,hasta değildi." dedi.
"Ablam -" lafını bitiremeden az önce aramıza siper olan adam. "Hanımım geç kaldık. Artık sizi götürelim." dedi.
"Gencecik yaşında öldü. Ah ah ablam kıydılar sana..."
"Bunların hiçbirini haketmedin."
Yerinden doğrulurken bir anlığına bana bakındı. Çehresinde anlayamadığım bir ifade belirdi. Korku muydu?
"Ablamı gördüm sanki..." dedi.
"Nasıl?" diye sordum merakla.
"Gözlerin..." duraksayıp nefeslendi. "Gözlerini ablamın gözlerini benziyor. Tıpkısının aynısı..."
"Ne!" şaşkınlığımı gizleyememiştim.
"Saçlarının dalgası bile ablama benziyor."
Şaklıkla gözlerim büyümüştü. Ne diyeceğimi bilemez bir haldeydim.
"İnsanlar çift yaratılmış derlerdi de inanmazdım." Yeniden akan gözyaşlarını elinde ki saten mendille sildi.
"Yıllar sonra ablamı gördüm sanki..."
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 590 Okunma |
60 Oy |
0 Takip |
23 Bölümlü Kitap |