
Bu bölüm diğerlerinden biraz farklıydı. Duygusal çöküşümüzü de yaşadığımıza göre artık yavaş yavaş harekete geçmeye başlayabiliriz diye düşünüyorum.
Bölüm için yorumlarınızı bekliyorum
Hepsini ayrı ayrı okuyup gülüyorum
ve cevaplıyorum
bayyyy
.
.
.
.
.
Bölüm-7: Bugün Biraz Karamsarım
Efsun Mahallesi’nin en tuhaf özelliği, günlerin birbirine benzeyip yine de aynı kalmamasıydı; sanki zaman burada biraz eğri büğrü akıyor, sabah ile akşam arasında geçen saatler başka mahallelerdeki kadar net ayrılmıyor, her şey bir miktar uzuyor, sündürülüyor, araya kahkaha, dedikodu, kaynayan çayın buharı ve yarım kalmış cümleler giriyordu.
Berna bunu çok küçük yaşlardan beri fark etmişti ama adını koyamamıştı; şimdi on dokuz yaşına gelmiş hatta yirmi yaşına girmek üzereydi, aldatılmanın insana nasıl bir ağırlık bıraktığını iliklerine kadar öğrenmişken, bu mahallenin garip stabilitesine daha çok tutunur olmuştu çünkü burada kimse bir anda dramatik bir şekilde hayatından çıkmıyor, herkes bir şekilde ertesi gün yine aynı kapıdan sesleniyor, aynı pencerenin önünde durup aynı şeylere söyleniyordu.
Bazı insanlar için bu güvenli alan sayılırdı.
Sabah saatleri Efsun’da genellikle yavaştı; özellikle Adem bey’in kahvesinin önünden geçenler bunu çok iyi bilirdi, zira Şükrü dede okey taşlarını dizmeden gün resmen başlamış sayılmazdı ve Fettaaahhh amca daha sandalyeye oturmadan ilk küfrünü savurmazsa hava tam olarak ısınmazdı.
Berna, annesinin mutfaktan gelen tabak çanak sesleri eşliğinde odasında yatakta yarı oturur hâlde otururken, pencereden sızan ışığın perdede bıraktığı soluk lekeye bakıyor, kafasının içinde dönüp duran düşünceleri özellikle de susturmaya çalışıyordu çünkü bugün “hiçbir şey düşünmeden geçirilen gün” kategorisine girmeliydi; ne Okan, ne geçmiş, ne gelecek, ne Asaf’ın varlığı ne de başka bir şey. Bugün düşünmeyecekti. Sahi şimdi idrak aşaması başlamıştı. Aldatılmasının kırgınlığını ne kadar gülümseyerek ve neşeli davranarak günlerdir hiçbir şey olmamış gibi geçiştirdiyse de bugün daha fazla erteleyemeyecekti.
Bugün karamsar günündeydi ve mutlu olmaya çabalayacak gücü yoktu. Bir süre tadilat aşamasında olacaktı yani.
Plan buydu.
Gerçekleşip gerçekleşmeyeceği ise tamamen Efsun Mahallesi’nin keyfine kalmıştı.
Kapı gıcırtıyla açıldığında bunun Temir olduğunu anlaması zor olmadı çünkü Temirin kapı çalma gibi bir adeti olmamasının yanında o kapı açmayı hiçbir zaman sessiz başaramazdı; sanki her hareketi biraz meydan okumayla, biraz da “buradayım” deme ihtiyacıyla yapılıyordu.
“Uyanıksan gel aşağı,” dedi kapının eşiğinden, sesinde emirle karışık bir rahatlık vardı, “Esra geldi, kahve içeceğiz.” Ardından beklemeden aşağı indi.
Berna yüzünü yastığa gömüp boğuk bir sesle homurdandı çünkü Esra demek, dinlemek demekti ve şu an dinleyecek enerjisi olduğundan pek emin değildi ama bir yandan da Esra’nın varlığı, Temir’in varlığından farklı olarak, insanın içini rahatlatan bir taraf taşıyordu. Ayrıca günlerdir anlatıcam diyerek Okan’ın meselesini de erteleyip duruyordu. Anlaşılan bugün ona kaçış yoktu.
Aşağı indiğinde Esra çoktan salona yayılmış, ayaklarını sehpanın altına kıvırmış, annesiyle yarım sesli bir muhabbetin içine girmişti gören de onu hanım hanımcık bir kız zannederdi! Berna’yı görür görmez kaşlarını kaldırıp alayla güldü. Sonra Hanife hanımı hatırlayarak tatlı kız moduna tekrar girdi.
“Ooooo kral,” dedi, “öldün sandık nerelerdesin? Saat 2 oldu hiç kalkmasaydın bacım.”
Berna koltuğun ucuna çökerken omuz silkti. Saçları çalıkuşunun yuvasından halliceydi zaten. Esra korkar da çok konuşmaz umudu ile en korkutucu bakışlarını atmaya çalıştı ya da ona benzer şeyler.
“Henüz karar vermedim,” dedi, “birkaç saat daha gözlemleyip öyle hüküm vereceğim.”
Esra güldü, Temir kahveyi mutfaktan getirirken-ki bu Bernanın abisi olan temir mi? Hani yerden burnu düşse almayacak olan Temir- araya girip Berna’nın saçını karıştırdı ama Berna bu sefer itiraz etmedi; Temir’in temasları bazen rahatsız edici olabiliyordu çünkü düzgün sevemiyordu boz ayı, resmen Berna’nın kafa derisini yerinden söküyordu severken.
Kahve içilirken konuşulanlar öyle çok önemli şeyler değildi; mahallede kim taşınmış, kim kiminle kavga etmiş, Aynur teyzenin yine birine laf soktuğu ama kime soktuğunu tam olarak kimsenin çıkaramadığı bir olay, Muzaffer babaannenin sabah erkenden balkona çıkıp karşı apartmanda yaşayan genç delikanlılara ‘gel beni al’ demesi gençlerin ise alışık olduğu şeylere gülüp geçmesi…
Berna konuşmaların çoğuna sadece başıyla eşlik ediyor, arada gülüyor ama asıl yaptığı şey dinlemekti; çünkü dinlemek bazen düşünmemek için en iyi yöntemdi.
Tam bu sırada dışarıdan yükselen sesler, konuşmayı doğal bir şekilde bölmüştü.
“Okey mi dönüyor yine?” dedi Esra pencereden aşağı sarkarken.
Temir sırıtıp omzunu silkti.
“Dönmez mi,” dedi, “Şükrü dede sabah ezanıyla başlıyor, akşam haberlerine kadar taş çeviriyor. Artık eline yapıştı taşlar onlarla eve gidip geliyor.”
Berna pencereye doğru yürüdüğünde kahvenin önünde tanıdık şeytan üçlüsü çoktan yerini almıştı; Şükrü dede taşları diziyor, Sadullah amca her zamanki gibi yanlış oynandığını iddia ediyor, Fettaaahhh amca ise kimsenin anlamadığı bir noktada oyunu bırakıp hayat dersi vermeye hazırlanıyordu.
Bu manzara Berna’nın içini garip bir şekilde rahatlattı çünkü ne olursa olsun, kim gelirse gelsin, kim giderse gitsin, bu üçlü yerindeydi. Sanırım Azrailin gelmesi yakındı ama bunun biraz daha geç olmasını ummaktan başka çaresi yoktu. Sonuçta 10 bardak oralet bugüne bugün kaç liraydı ki? Öğrenci haliyle o kadar oralet içemezdi??? Bu yüzden şeytan üçlünün ölmemesi ve işi olana kadar okeyde onları yenip altına yapacak kıvama gelene kadar oralet içmesi lazımdı.
Kivili oralete değerdi…
Aşağıdan gelen bir başka hareketlilik ise dikkatini çekti; karşı binanın önünde, Asaf’ın yaşadığı apartmanın girişinde, Gülizar teyze bir şeyler anlatıyor, Asaf başı hafif önde, iki eli cebinde, dinliyordu.
Berna onların konuşmasını duyamıyordu ama Asaf’ın beden dili fazlasıyla tanıdıktı; sanki dünyayla arasında görünmez bir cam vardı ve o camın arkasından her şeyi izliyor, dahil olmadan duruyordu.
Asaf başını kaldırıp istemeden karşı binaya baktığında Berna ile göz göze gelmeleri bir saniyeden kısa sürmüştü ama Berna o an fark etti ki, bu çocukla aralarındaki bağ henüz bir bağ değildi; daha çok aynı sokakta yürüyüp birbirine çarpmamaya çalışan iki yabancı gibiydiler.
Ve bu hâl, şimdilik, Berna’ya fazlasıyla yetiyordu.
Ardından yanlarına Asaf’ın abisi indi. O biraz sinirli gibiydi, üçlünün arasında bir gerilim vardı ama sanki sorun onlardan değil dış etkenin yarattığı bir sorundan dolayıydı. Binalarına girmeden önce abisi Asaf’ın saçlarını okşayıp omuzuna dostça vurdu. Biraz daha sakinleşmiş gibiydiler ya da konuştukları meseleye şimdilik ara vermeye karar vermişlerdi.
………….
Öğleden sonra Esra ile Süleyman kapımı neredeyse aynı anda alıcı gibi çaldıklarında-benim verecek bir şeyim yok- artık yatakta yatmıyordum ama hâlâ tam anlamıyla hayata karışmış da sayılmazdım çünkü ben bugün mutlu olmak istemiyordum biraz tavana bakıp overlok-overti- her neyse adı ondan yapmak istiyordum; Süleyman’ın enerjisi, kapıdan içeri girer girmez ortamı doldurmuş, Esra daha montunu çıkarmadan bana laf sokmaya başlamıştı.
“Bu oda niye hep aynı kokuyor ya,” dedi Esra burnunu kırıştırarak, “hem yemek hem kahve hem de Temir’in spor salonu kokusu karışımı.”
Bütün suratsızlığım ile cevap verdim.
“Bana özel,” dedi, “ama yakında marka yapacağız. Sen yabancı değilsin sana yüzde on zam ile satıcam.”
“Ay yok kalsın leş kokun. Konuyu değiştirmeden öt artık.”
Süleyman ayakkabılarını gelişi güzel çıkarıp doğruca yatağıma atladı aşağıda birkaç tahtadan ses gelmişti kırılırsa eğer söke söke alırdım parasını.
Ne? Öğrenciyim ben param yok tabi ki isteyeceğim.
Sanki aralarında sessiz bir anlaşma varmış gibi birbirlerine baktılar. Ben zaten çaktım meseleyi. Sürtük Süleyman’ın aldığı dedikoduyu bir günden fazla içinde tutabilmesi zaten olağandışı bir şeydi.
“Neyi soruyorsun Süleyman zaten inciğini cinciğini anlatmıştır.”
Süleyman hemen lafa atladı. Yüzsüz….aynı ben.
“Yok kanka vall-“
“Ya kes. Bilmez miyim ben malımı?” diyerek lafını böldüm. Derince oflayarak ikiliye baktım.
“Bugün bir şey yapmayalım sadece oturalım, konuşalım, gülüp saçma şeyler anlatalım. Hiç modum yok. Bugün mutsuz olmak istiyorum. Ben. Ünlü düşünür Berna Başaran böyle istiyor çünkü. O yüzden böyle yapıcaz. ”
“Tamam kes. Bu yine saçmalamaya başladı Esra.”
“Berna takma kafana diyemem. Ağzına sıçayım o Okan’ın da. Gidip dövsek mi acaba?”
“Zeki dediğimiz kıza bak.”
Esrakraliçem zilli Süleyman’ın kafaya bir çaktı. Öff fennaaaa.
“Boş yapma erkek.”
Ve sonra bir ekleme yaptı.
“Bu arada erkek kelimesini küfür olarak kullanıyorum.”
Halim olmamasına rağmen güldüm.
“Sağol ya.”
“Ne demek kardeşim. Ne demek….”
Ne ara ve nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde kalkıp giydirildim ve dışarı çıkartıldım. Günün geri kalanı, mahallede amaçsızca dolaşarak, bir yerden bir yere giderken aslında hiçbir yere varmadan geçti; bakkala girildi, gereksiz şeyler alındı yani mesela slime bizim ne işimize yarayacaktı ki 2018 yılında mıydık? Süleyman yine birine laf attı, Esra birine göz devirdi, bense kaçışım olamayacağından dolayı sadece onara bön bön baktım.
İstemiyorum mutlu olmak kardeşim. Bugün sadece hüzün var. Ben belki evde yorganımın altında Ahmet Kaya’nın üzücü şarkılarını dinleyerek aşk acısı çekmek istiyorum?
Bu arada sanırım Kınay’ın burada oturduğunu bildiğimiz için artık daha dikkatli bakarak onu fark etmiştik. Aklımız hava da geziyorduk, doğru ama bilmiyorum 2 senedir burada üstüne üstlük karşı binamda oturuyor ve biz, en azından ben onu fark etmedim?
Sokakta yürürken Kınay’a uzaktan birkaç kez denk geldik ama ne bir selamlaşma ne de bir durup konuşma olmadı aramızda zaten Kınay da bir yerlere yetişmeye çalışıyor gibiydi, acele etmiyordu ama sanki durursa başka bir şey başlayacakmış gibi bir hâli vardı. Arada etrafı kolaçan etmesine rağmen bakışları bizi hiç bulmadı.
Akşamüstü mahalleye yayılan yemek kokuları, Efsun’un değişmez ritüeliydi; hangi evde ne piştiği, hangi pencerenin ne zaman açıldığı, hangi balkondan hangi müziğin sızdığı neredeyse ezbere biliniyordu.
Artık yorulup evlerimize akşam yemeği için döndüğümüzde, annemi mutfakta kendi kendine konuşurken buldum. Aynur teyzenin sesini taklit ederek babama güncel dedikoduları yetiştiriyordu. Bana göre kendince eklemeler de yapıyordu ama olayların sarması için bunda bir sorun yoktu bence. Bence? Temir yine birilerine sövüyordu telefondan. Bugün spor salonu öğlen birkaç saatliğine açıktı ve işten döndüğünde çok sinirli gelmişti. Kalkıp da ne olduğunu sormadım çünkü canıma susamamıştım lakin annem öyle bir gaflete düşmüştü.
Canından çok sevdiği protein tozlarını işe gittiğinde bulamamıştı. Kendisi kullanmasa da isteyen müşterilere kazık fiyatla satıyordu ve bundan epey gelir sağlıyordu. Şuan da da konunun bu olduğundan emindim.
Yorgunlukla içeri salona geçtiğimde dedikodu dinlemesi biten babam yanımda ki koltuğa oturup ayağı ile beni dürttü. Bizim evde insanca iletişim buraya kadardı çok şükür. O da kahveden yeni gelmiş olmanın verdiği yorgunlukla koltuğa yayıldı, gün boyu biriktirdiği dedikoduları bana anlatacağını şimdiden açtığı ağızı ile anlamıştım. Bugün bana huzur yoktu belli ki. Bir başladı anlatmaya varya aboo anlattıkça ses tonu yükseliyor ama anlattıklarının hiçbirinin aslında hayati bir önemi olmadığı da kuşkusuz bir gerçek; kim kiminle tartışmış, kim okeyde hile yapmış, kimin tansiyonu yükselmiş ama yine de masadan kalkmamış… Hepsini anlattı hepsini dinledim ama yarın hatırlar mıyım. Sanmam.
Bugünlük günüm böyle bitti ama yarın da aynısı olmayacaktı sanırım.
……………….
Temir mutfağa girip çıkıyor, dolaptan aldığı suyu ayakta içiyor, arada Esra’dan gelen mesajlara bakıp sırıtarak cevap yazıyordu; Boz ayıdan hallice olan abimin bu hâlini izlerken istemeden de olsa düşündüm, Temir her ne kadar gürültülü, bazen kaba, bazen fazlasıyla umursamaz görünse de, hayatta bazı şeylerin yerini bulduğuna gerçekten inanıyordu ve belki de bu yüzden bu kadar rahat hareket edebiliyordu.
Kendi hayatımda ise hiçbir şey henüz yerini bulmuş gibi hissettirmiyordu ama bu düşünce bile beni rahatsız etmiyordu artık; sanki içimdeki o acele etme ihtiyacı, bir süredir sessize alınmıştı.
Telefonum masanın üzerinde titreştiğinde ekrana bakmadan önce bir an duraksadım; artık bazı isimleri görmeye hazır hissetmiyordum ama ekranda Süleyman’ın ismi belirdiğinde, omuzlarımın fark edilmeden gevşediğini hissettim.
“Aşağıdayız, kahvenin önü. Gelmezsen seni zorla alırız.”
Bu mesajın tehdidi ciddiye alınacak türden değildi ama Süleyman’ın ısrarcı enerjisi, insanı evden çıkmaya ikna eden cinstendi.
“Bir tur çıkıyorum,” dedim salona doğru seslenerek, “hava alıp geleceğim bizimkiler aşağıda bekliyor.”
Annem başını salladı, Temir ise “çok oyalanma” dedi ama bunun gerçekten söylenmiş bir uyarı mı yoksa alışkanlıktan çıkmış bir cümle mi olduğunu ayırt etmeye çalışmadım. Temir ise evdeydi çünkü Pazar günleri spor salonu kapalı oluyordu.
Apartmandan çıkıp sokağa adım attığımda, akşamın serinliği yüzüme çarptı; Efsun Mahallesi geceleri daha dürüst olurdu, gündüz saklanan her şey biraz daha görünür hâle gelir, insanlar kalabalıkların arkasına saklanma ihtiyacı hissetmezdi.
Kahvenin önünde Süleyman ve Esra yan yana oturmuş, plastik sandalyeleri hafifçe geriye yaslamış, çevreyi izliyorlardı; beni görür görmez Esra elini kaldırdı, Süleyman ise zaten geleceğimden emin bir şekilde bekliyordu.
“Tam zamanında,” dedi Esra, “birazdan Şükrü dede siyasete girecek bunu kaçıramazdın.”
“Adam 94 yaşında Cumhuriyetin 12 başkanını da gördü mübarek. Atatürk, İnönü, Celal Bayar, Cemal Gürsel, Cevdet Sunay, Korutürk, Kenan Evren, Özal, Demirel, Necdet Sezer, Abdullah gül ve Recep Erdoğan…”
Gülerek yanlarına oturdum, sandalyenin gıcırtısı sanki ortama dâhil olduğumu ilan eder gibiydi.
“O yüzden bugün siyasete girmesin,” dedim, “ruhum kaldırmaz.”
Süleyman kıkırdadı, gözlüğünü düzeltti.
“Merak etme,” dedi, “bugün hedefinde sadece Sadullah amca var.”
Tam bu sırada kahvenin kapısı açıldı ve içeriden yükselen sesler, Süleyman’ın kehanetinin yanlış olmadığını kanıtladı; Şükrü dede yüksek sesle bir şeyler anlatıyor, Sadullah amca savunmaya geçmiş gibi el kol hareketleri yapıyordu.
Bu paha biçilmez sahneyi izlerken, mahallenin erkeklerinin yaşla birlikte nasıl daha da çocuklaştığını düşündüm; meseleler büyümüyor, aksine küçülüyor, tartışmalar daha anlamsız ama bir o kadar da tutkulu hâle geliyordu.
Karşı apartmanın önünde hafif bir hareketlenme olduğunda, istemeden gözlerimi o tarafa çevirdim; Asaf, binanın önünde durmuş, sanki içeri girmeye karar verememiş gibi bir ileri bir geri yürüyordu. Marketten geldiğini düşündüğüm abisi-ellerinde poşetler vardı-yanına vardı; iki kardeşin yan yana duruşu dikkat çekiciydi çünkü abisinin bedeni daha açık, daha kendinden emin bir şekilde sokağa dönükken, Asaf’ın omuzları hafifçe içe kapanmış, bakışları daha sınırlı bir alanı kapsıyordu. Aynı zamanda atlamadan geçemeyeceğim ki yüzleri birbirlerine epeyce benziyordu.
Süleyman da onları fark etmişti.
“Yeni çocuklar,” dedi alçak sesle, “Asaf’la abisi.”
Hitap deyince de biz…
Esra kaşlarını kaldırdı.
“Abisi fena değilmiş,” dedi bilerekten.
Gözlerimi devirmedim ama dudaklarımın kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu; Esra’nın bu yorumları ciddiye alınmazdı ama ortamı yumuşatma konusunda her zaman işe yarardı.
Asaf, kahvenin önündeki kalabalığı fark ettiğinde duraksadı; sanki oradan geçmesi gerekiyormuş ama aynı zamanda geçmek istemiyormuş gibi bir hâli vardı ve bu kararsızlığı uzaktan bile hissedebiliyordum.
Adını henüz öğrenemediğim abisi kardeşine bir şeyler söyledi, Asaf başını salladı ama yine de harekete geçmedi.
Bu hâl, içimde tanımlayamadığmı bir şefkat duygusunu uyandırdı; bu, acıma değildi, merak da değildi, daha çok “seni anlıyorum ama bunu söylemeyeceğim” türünden bir histi.
Süleyman bir anda ayağa kalktı.
“Ben bir su alıp geliyorum,” dedi ama onun gözlerini Asaf’a diktiğini fark etmiştim. Bir şeyler gelmiş olmalıydı aklına.
Süleyman’ın bu ani hareketi, Asaf’ın dikkatini çekmiş olmalıydı çünkü gözleri istemeden bizim bulunduğumuz yöne kaydı; göz göze gelmek için bakışlarımı kaçırmadım, sabitledim. Belki cesaret bulurdu.
Bu kısa an, iki insanın birbirini gerçekten tanımadan fark ettiği o nadir anlardandı.
Süleyman geri döndüğünde elinde sadece su değil, fazladan bir sandalye de vardı.
“Gelirse oturur,” dedi, açıklama yapma gereği duyarak.
Bir şey söylemedim ama bu küçük detay, Süleyman’ın nasıl bir karakter olduğunun en net kanıtıydı; kimseyi zorlamaz ama ihtimali hep açık tutardı.
Asaf ve abisi bir süre daha ayakta durduktan sonra binaya girdiler; sandalyeye ihtiyaç kalmamıştı ama hiç birimiz bundan rahatsız olmadı.
Gece ilerledikçe kahvenin önü yavaş yavaş sakinleşti; okey masaları dağıldı, sesler azaldı, sohbetler daha bireysel hâle geldi.
Eve dönmek üzere ayağa kalktığımda, içimde bir tuhaflık yoktu; ne boşluk, ne ağırlık, ne de beklenti… Sadece bir gün daha yaşanmıştı ve bu, şu an için yeterliydi.
Apartmanın kapısına yönelirken, karşı binanın ikinci katındaki balkonda yanan ışığı fark ettim; Asaf’ın odası olduğunu tahmin etmek zor değildi.
Bir an durdum, yukarı baktım ama ışık perdenin arkasında kalmıştı; görünmeyen ama varlığı hissedilen bir şey gibi.
Gülümsedim görmediğini bilerek.
Efsun Mahallesi’nde bazı şeyler yavaş ilerlerdi.
Ve belki de bu yavaşlık, herkesi biraz olsun hayatta tutuyordu.
.
.
.
.
.
.........................
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |