
Köyden döndüğüm gün, otobüs camından şehri gördüm.
Bir zamanlar bana dar gelen o şehir, şimdi bana küçük değil, sadece uzak geliyordu.
Artık o sokaklara, o okula, o insanlara başka bir gözle bakacaktım.
Kendime sessizce fısıldadım:
“Bu kez farklı olacak.”
Ve biliyordum — gerçekten öyle olacaktı.
Artık aynı Selma değildim.
Kırılmış, ağlamış, susturulmuş Selma değil.
Küllerinden yeniden doğmuş, kendi sesini bulan bir Selma.
Belki hâlâ biraz ürkek,
belki hâlâ geçmişin yankısını duyan,
ama artık o yankılara ait olmayan biri.
Bu yaz bana bir şey öğretti:
Bazı sessizlikler ceza değil, şifadır.
Ve ben sonunda kendi sessizliğimde iyileşmiştim.
Okulun kapısından içeri adım attığımda, taşların arasına sıkışmış eski bir yankı gibi tanıdık sesler yükseldi kulaklarımda. Ayakkabılarımın zemine vuruşu, koridorun uğultusu, uzak bir yerlerden gelen kahkaha… Hepsi yerli yerindeydi. Değişen tek şey bendim.
Yanımda Gülşah vardı. Omzuma hafifçe değen kolu, “yalnız değilsin” diyen sessiz bir cümle gibiydi. Eskiden bu kapıdan içeri girerken kalbim hızlanır, gözlerim istemsizce birini arardı. Şimdi gözlerim dümdüz karşıya bakıyordu. Ne sağa, ne sola. Aradığım kimse yoktu çünkü.
Yusuf artık aklımda değildi.
Bunu fark etmek, sandığımdan daha sade bir histi. Ne bir zafer duygusu, ne de büyük bir rahatlama. Sadece… boşluk. Ama korkutucu değil. Temiz bir boşluk. Yeni bir şeyin yerleşebileceği kadar sakin.
Koridor boyunca yürürken bakışları üzerimde hissettim. Fark ediyordum. İnsanlar değişimi sezer; bazen adını koyamasalar da. Eskiden başım biraz eğik olurdu, adımlarım tereddütlü. Şimdi omuzlarım dikti. Yürüyüşüm acele etmiyordu ama geri de çekilmiyordu. Olduğum yerdeydim.
Yusuf’u gördüm.
Merdivenlerin başında duruyordu. Kalabalığın içinde değil; biraz kenarda. Eskiden göz göze gelmemek için yönümü değiştirirdim. Bu kez değiştirmedim. Gözlerim üzerinden kayıp geçti. Tanıdık bir yüz gibi, ama tanımadığım bir anlamla. O an anladım: Görmezden gelmek, görmemek değildi. Umursamamak, hissetmemek değildi. Sadece… bağın kopmasıydı.
Gülşah hafifçe eğilip kulağıma fısıldadı:
“İyi misin?”
Gülümsedim. Gerçekten.
“Hiç olmadığım kadar.”
Sınıfa girdiğimizde sıralar aynıydı, tahtanın köşesindeki küçük çatlak bile duruyordu. Ama ben o sıraya oturan eski Selma değildim. Defterimi açtım. İlk sayfa boştu. Kalemimi elime aldım ve bir an duraksadım. Eskiden yazmaya başlamak zor gelirdi. Şimdi zor olan tek şey, nereden başlayacağıma karar vermekti.
Teneffüste bahçeye çıktık. Gülşah’la merdivenlere oturduk. Güneş tam karşımızdaydı; gözlerimizi kısmamıza sebep olacak kadar parlak. Telefonumuzu çıkardık, fotoğraflar çektik. Plansız, filtresiz. Gülüşlerimiz de öyleydi. İçten.
“Biliyor musun,” dedi Gülşah, fotoğraflara bakarken, “sanki başka birine bakıyorum ama… aynı zamanda gerçek hâline.”
Bu cümle içimde bir yere dokundu.
“Ben de öyle hissediyorum,” dedim. “Sanki uzun süredir kendime uzaktan bakıyordum. Şimdi geri geldim.”
Yusuf bahçenin diğer ucundaydı. Belli ki gelmek istiyor ama gelmiyordu. Gözleri birkaç kez bizim tarafa kaydı, sonra vazgeçti. Eskiden bu tereddüt beni üzerdi. Şimdi sadece fark ettim ve geçtim.
Bazı insanlar, hayatımızdan çıkarken büyük bir gürültü koparmaz. Sessizce silinirler. Ve o sessizlikte insan kendini daha net duyar.
Zil çaldığında ayağa kalktım. Kalbimde bir ağırlık yoktu. Sadece devam etme isteği. Geçmiş, ardımda duruyordu ama beni tutmuyordu artık. Ne Aynaz’ın gölgesi, ne Yusuf’un bakışı… Hiçbiri.
Koridorda yürürken kendi kendime düşündüm:
Bu okuldan mezun olacağım gün geldiğinde, buradan yaralı değil, tamamlanmış biri olarak çıkacağım.
Ve belki de en büyük dönüşüm buydu.
Artık kimseye bir şey kanıtlama ihtiyacı duymuyordum.
Sadece kendime sadık kalıyordum.
Gülşah’la yan yana yürürken, içimde sessiz ama sağlam bir cümle yankılandı:
Bu kez gerçekten başlamıştı.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 163 Okunma |
70 Oy |
0 Takip |
23 Bölümlü Kitap |