32. Bölüm

27.Bölüm

Nehir Kılınç
steelfable

 

! Wattpad: steelfable

 

! tiktokta: steelfable

 

! Instagram: steelfable

 

! WhatsApp kanalı açılmıştır gelişmeleri ve alıntıları orada paylaşıyorum.(Instagram üzerinden Kanal linke ulaşabilirsiniz‼️🔊)

 

Kayıp İzler

 

27. Bölüm

 

Adımın hakkını en iyi ben verirdim. Gece, en az adım kadar karanlık, en az adım kadar sırlarla doluydu. Ben, gece çöktüğü an ortaya çıkan her bir hissin ve gerçeğin vücut bulmuş haliydim.

 

Hep kendime sorardım: "Gerçekten üzerimde bir lanet mi var?" diye. Kafamdaki düşüncelere hep bir cevap arar, var olabilmek için kendime bir kimlik edinmeye çalışırdım.

 

Hayatta kalmak için gömdüğüm her bir duygu, her bir korku yeniden su yüzüne çıkmıştı. Vücudumda, hatta zihnimde kaç yılın, kaç gecenin ağırlığı vardı.

 

Hep, "Ne zaman geçecek bu?" derdim. "Az daha dayan Gece, bitecek" derdim ama ne bitirebildim ne de geçirebildim.

 

Ben her gün olduğum yerde öldüm ama kimse bilmedi. Üzerimde kaç gecenin bastırılmış çığlığı, kaç gecenin gözyaşları vardı... Ben ağlayamazdım; gökyüzü acırdı halime. O açık mavi rengini kapatır, bulutları birleştirir, bütün gün benim için ağlardı.

 

Daha birkaç saat önce Alev Kılıç gerçeği öğrenmişti. O an, yıllarca adını bile unuttuğum duyguları yaşarken buldum kendimi. Canımın yanması garipti, yıllardır taş olan gözlerimden yaş akması garipti, hepsi garipti.

 

Ama garip olan tek bir his vardı: Ben hâlâ bir konuda yarımdım. Sanki yıllardır aradığım ve bulamadığım bir parça daha vardı.

 

Annem ile babamı bulmam bile o içimdeki parçayı tamamlamamıştı. Bana sunulan üç kaybolmuş yapboz parçası vardı. İkisi tamamdı, peki diğer üçüncü parça neydi?

 

Aradan saatler geçmesine rağmen kimseden ses çıkmamıştı. Hepimiz sessizce oturmuş, yeri izliyorduk. Çünkü hâlâ, hepimiz benim hayata gelişimimi kabul edememiştik.

 

Evet, "biz" diyorum çünkü ben bile hâlâ Melek olarak var oluşuma inanamıyor, defalarca içimden sorguluyordum.

 

Her şey bir yalan da olabilirdi veya her bir anı bir rüyaydı. Çünkü bunları yaşayan eğer şu an bensem, hayatımda her an ters köşe yiyebilirdim.

 

"Gece."

 

Gelen sesle yere eğik olan başımı, karşımda dik halde oturan babama çevirdim. Dudakları 'Gece' diyor, gözleri ise 'Melek' diye sesleniyordu bana.

 

"Efendim," dedim kısık bir sesle.

 

"Bugün şirketine kim geldi?" diye sordu babam, yüzündeki gerginliği ve tedirginliği gizlemeye çalışırcasına.

 

Omuz silktim. "Kimse" deyince babam boynunu yana doğru eğdi. Gözlerinde inanmayan bir bakış vardı.

 

"Emin misin?" diye sordu.

 

Her ne kadar yalan da söylesem onlara bunu anlatmak istemiyordum. Benim dertlerimle başları ağrımasın istiyordum.

 

Başımı aşağı yukarı salladım, 'evet' anlamında. Babam ise hâlâ o gözlerle bakıyor, doğru cevabı bekliyordu.

 

"Son kez soruyorum," dedi baskın bir ses tonuyla.

 

Kimse bilmediği bir sorunun cevabını bu kadar sormazdı. Derin bir iç çektim, bakışlarımı Emre'ye çevirdim. O ise çoktan koyu gözlerini bana dikmişti. Göz kapakları kapanıp geri açıldı; gözleriyle onay verince bakışlarımı geri babama çevirdim.

 

"Asrın Kurçay," dedim.

 

Kendini geriye doğru yasladı, elini çenesinin altına götürdü. Yukarı doğru kalkan tek kaşıyla birlikte dudaklarını hafifçe araladı.

 

"Ve sana evlenme teklifi etti, değil mi?" diye sorunca bakışlarım kocaman açılmıştı. O bunu nasıl biliyordu?

 

Bakışlarım hızlıca Emre'ye dönerken, Emre de bana şaşkın gözlerle bakıyordu.

 

"Hiç ona bakma kızım, Emre demedi bana," deyince kafam daha fazla karışmaya başladı.

 

"Ben kendim öğrendim," diye devam etti.

 

Bunu Emre söylemediği sürece bilmesi veya duyması imkânsızdı. Emre de o dakikalar içinde yanımdan bir dakika bile ayrılmamıştı.

 

"Nasıl öğrendin?" diyerek kendimi öne verdiğimde, babamın dudaklarında belirsiz bir gülümseme oluştu.

 

"Zamanı gelince kızım," dedi, bakışlarını benden çekip cama çevirerek. "Zamanı gelince," diye tekrar ederek fısıldadı.

 

İçime düşen kurt ile bir Emre'ye bakıyor bir de babama bakıyordum. Bir şeyler dönüyordu ama ne dönüyordu bilmiyordum ve bu durum ister istemez beni tedirgin ediyordu.

 

Arka kapıdan içeri giren Samet Abi ile bakışlarım onu buldu. Babama doğru ilerleyip boynunu babamın kulağına eğerek bir şey söyledi. Babam duyduğu şeyle dudakları yana doğru kıvrılırken, ben anlamsız bakışlarla onları izliyordum.

 

Samet Abi olduğu yerden doğrulup bana doğru döndüğünde, babam da iki elini hafifçe dizlerine vurarak oturduğu yerden ayaklanıp bana bakmaya başladı.

 

"Getirin!" diyerek verdiği emirle, gözlerim kapıdan içeri giren o kişiye kaydı.

 

Kerem'di.

 

Gözlerim kocaman açılırken dudaklarım şaşkınlıkla o şeklini almıştı. Gözlerim Kerem'in üzerinde gezinmeye başladı: Beyaz gömleği gerçek rengini kaybetmiş, kirden ve gördüğü şiddetten dolayı üzeri gri ve kırmızıya karışmıştı. Her zaman özenli taranan ve jöleyle yana attığı saçları pis ve dağınıktı. Ayakta duracak hali ve gücü olmadığı için korumaların desteği ile duruyordu.

 

"K-kerem..." diye fısıldadım.

 

Hâlâ burada olmasının şoku üzerimdeydi. Asrın bana bu teklifi yapmasının üzerinden çok bir vakit geçmemişken, babam tüm bu olanları nasıl öğrenmiş ve Kerem'i nasıl geri getirmişti?

 

"Doktoru aradınız mı?" diye sordum, Kerem'i kolundan tutan korumaya.

 

"Aradık kızım, birazdan burada olur." Babamın sesiyle bakışlarım ona döndü. Gözlerimle ona teşekkür edercesine baktım.

 

Çalınan kapıyla babam omuzlarını dik hale getirdi. İçeri giren doktorla gövdemi ona doğru çevirdim. Babama tebessüm ederek elini uzattı.

 

"Hoş geldin Fazıl," diyerek Fazıl Bey'in elini sıktı.

 

"Hayır olsun abi, acil gelmen lazım dedin. Bir sıkıntın yok değil mi?" deyince, babam başıyla ayakta duran Kerem'i işaret etti.

 

"Benim yok oğlum da, korumamın," deyince Fazıl Bey'in bakışları Kerem'i buldu.

 

Gözleriyle Kerem'i inceledikten sonra, onu tutan adamlara dönerek koltuğa yatırmalarını söyledi. Adamlar yavaşça Kerem'i koltuğa yatırırken Kerem acıdan inliyordu. Aldığı nefes bile ona acı verirken, ben de başlarında dikilmiş onları izliyordum.

 

Doktor yaralarını inceleyip gerekli tedaviyi yaparken Kerem, her dokunuşta dudaklarını birbirine bastırıp acı içinde inliyordu. Boştaki elimi sıkmaya başladım. Onun bu halde olmasının asıl sebebi bendim. O, benim günahımın bedelini ödemişti. O halde olması gereken benken Kerem bu hale düşmüştü.

 

Doktor Kerem'in kolundan açtığı damar yoluna serum bağlayıp ayaklandı. Bakışları babama dönerken ben de kulaklarımı açmış onları dinliyordum.

 

"Ağrı kesici bir serum yaptım. Ciddi bir hasar görünmüyor ama siz gene de en ufak bir sıkıntıda beni arayın," dedi.

 

Babam başını hafif öne eğerek, "Teşekkür ederim Fazıl," diyerek elini sıktı ve Fazıl Bey'i kapıya doğru geçirmeye gitti.

 

Ben ise olduğum yerde Kerem'e bakıyordum. Dudakları kurumuş ve çatlak içindeydi. Ne olduysa artık, dudaklarının rengi bile beyazlamıştı.

 

Omzumda hissettiğim bir elle bakışlarımı yana doğru çevirdim. "Kızım, hadi gel. Kerem biraz dinlensin, biz de seninle bir üst kata çıkalım," deyince bakışlarımı geri Kerem'e çevirip ardından babama baktım.

 

Başımı aşağı yukarı salladıktan sonra babamın bakışları karşıya kaydı. "Sizler de ses yapmayın," diye Işıl, Murat ve Emre'ye diyordu bunu.

 

"Hanım, haydi," diyerek başıyla merdivenleri işaret edince, annem olduğu yerden doğruldu ve merdivenlere doğru ilerlemeye başladık.

 

Nereye gittiğimizi bilmeyerek bir kata çıktık. Merdivenlerin sonunda iki koridor vardı. Babam önden ilerleyip sol koridora doğru ilerlemeye başlarken, annem ile ben bir adım gerisinden onu takip ediyorduk.

 

Koridorun sonuna geldiğimiz an babam bir kapıda durup, ceketinin cebinden çıkarttığı anahtarla kapıyı açtı. Bakışları bize dönerken başıyla açtığı kapıyı gösterip, "Duracak mısın kızım orada öylece, gelsene," dediğinde kapıya doğru ilerledim.

 

Babam ve annem içeri girmiş, odanın tam ortasında dururken ben ise kapının eşiğinden onlara bakıyordum.

 

"Burası artık senin odan." Annem heyecanlı bir şekilde yanıma gelip ellerimi tutarak beni odanın içerisine soktu. Dudaklarındaki tebessüm daha çok büyüyordu.

 

"Burası sana ait. İstediğin şekilde dekore de edersin," diyerek gözlerindeki ışıkla beraber bana bakmaya başladı.

 

Dudaklarımda belirsiz bir tebessüm oluştu. Bakışlarım etrafta dolandı. Onlarla gerçekten kalacak mıydım? Her şey çok hızlı ilerliyordu ve ben bu duruma ayak uyduramıyordum.

 

"Hanım, dur bakalım, Gece isteyecek mi?" dediğinde, bakışlarımı babama çevirdim. Gözlerinde bir merak vardı. Onlarla burada, bu evde kalmak isteyip istemediğimi o kadar merak ediyordu ki, ama beni sıkmamak için hiçbir kelime dahi etmiyordu.

 

"İster ya," dedi annem tok bir sesle.

 

Annem bu kadar emin iken babam ise tam tersine, hiç emin olmayan gözlerle bana bakıyordu.

 

Karnıma giren sancıyla kendimi öne doğru verdim. Gene o sancı başlamıştı ve eminim ki birazdan da kalbime giren ağrıyla kriz geçirecektim.

 

"K-kızım..." Annem endişeli bir sesle boynunu bana doğru eğdi.

 

"İ-iyiyim, ufak bir kram..." diyemeden kalbime giren sancıyla afallamıştım. Bu kadar hızlı gelişen her şey bana zarar veriyordu.

 

"Ah," diyerek dudaklarımı birbirine bastırıp acı dolu bir inleme oluşturdum.

 

Kalbime hızlı hızlı sancılar giriyordu. Kendimi daha çok eğdiğimde babam ve annem endişe dolu bakışlarla bana bakmaya başladılar.

 

"Kızım iyi misin?" Babam tedirgin bir sesle bana soru soruyordu.

 

"Gece!" Gelen sesle, gözlerimi yana doğru çevirdim. Osman Kurçay elinde kemerle bana doğru geliyordu.

 

"Gece!" Gelen bir başka sesle, gözlerimi diğer tarafa çevirdim. Ağzı yüzü kanlı halde bana bakan çocukluğumu gördüm.

 

Ve birden boğazımda bir el hissettim. Osman Kurçay, yüzünde o korkunç ifadeyle boğazımı sıkıca sıkıyordu.

 

"N-nefes," diyerek boğazımdaki elden kurtulmaya çalışıyordum.

 

Osman'ın yüzü değişmeye başladı. Yerine gelen bir erkek çocuğu idi. Bu çocuğu tanımıyordum. Boğazımdaki baskı büyüyordu. Kulağıma sesler geliyordu ama ben net seçemiyordum. Değişen yüzler ve kişilerle gözlerim kararmaya başladı.

 

Kalbimdeki ve boğazımdaki baskı arttıkça vücudum kendimi salmaya başladı.

 

En son hatırladığım ses, "Karun, doktoru ara! Kızımıza bir şey oluyor!" sesiydi.

 

O an bir kez daha benim için ışıklar sönmüş, perdeler sonuna kadar çekilmişti...

 

Ertesi Sabah

 

Gözlerim yavaş yavaş aralanmaya başladı. Başımda hissettiğim ufak bir ağrıyla elimi alnıma doğru götürdüm. Vücudumdaki eklemlerin her bir yanı ağrıyor, başım ise zonkluyordu.

 

Yerimden doğrulmaya çalışırken açılan kapıyla bakışlarımı kapıya doğru çevirdim.

 

Gelen Kerem'di. Düne göre daha iyi gözüküyordu. Endişeli gözlerle bana bakıp, kalktığımı görünce hızlıca yanıma geldi.

 

"Dur, kalkma," diyerek kalkmam için beni durdururken, onu umursamadan olduğum yerden kalkmaya çalıştım. Ama hissettiğim sersemlik ile başım tekrardan yastığa düştü.

 

"Sana kalkma dedim ama," diyerek homurdanmaya başladı Kerem.

 

"Kerem," diye fısıldadım.

 

Kerem, benim sesimle bakışlarını bana doğru çevirdi. "Gece," dedi.

 

Derin bir nefes aldım. "Özür dilerim," dediğimde Kerem'in bakışları değişmişti.

 

Boynunu yana doğru eğdi. "Ne için?" diye sordu.

 

"Her şey için," dedim tok bir sesle.

 

Kerem omuzlarını kaldırıp indirdi. "Bunları sonra konuşalım, sen iyi misin?" diye sorunca gülümsedim.

 

"Benim ne zaman kötü olduğumu gördün?" Alaycı bir tavırla iyi olduğumu kanıtlamaya çalışıyordum.

 

Kerem kısık bir kahkaha attı. "Sen kötüyken bile iyisin ki Gece," dediğinde, ben de kahkaha atmaya başladım.

 

"Unutma Kerem, ben senin hâlâ patronunum," dedim dalga geçercesine. Kerem gülüşünü daha çok büyüttü.

 

"Affedersiniz Hanımım," dediğinde, rahat bir nefes verdim. Her şey hızlı ve aniden gelmişti evet ama en azından şu an mutluydum.

 

Açılan kapıyla ikimizin bakışları kapıya dönerken, Işıl kafasını kapıdan içeriye uzatmış bize bakıyordu.

 

"Gelebilir miyim?" diye sordu kısık bir sesle.

 

Başımı aşağı yukarı sallayıp, "Gel tabii," deyince Işıl büyük adımlarla yanıma gelip ayakucuma oturdu.

 

"İyisin değil mi Gece?" diye sordu. Sesi çok durgun çıkıyordu.

 

Başımı aşağı yukarı sallamaya başladım. "İyiyim," dedim.

 

Gözlerim hafifçe Kerem'e kaydığında, yandan yandan Işıl'a baktığını fark ettiğimde gülmemek için yanaklarımın etlerini dişliyordum. Bizim oğlan yoksa Işıl'ı mı beğeniyordu?

 

Işıl'ın gözleri birkaç saniye Kerem'e değince Kerem yalandan öksürmeye başladı. Bu halleri o kadar komikti ki.

 

"Işıl, teşekkür ederim." Kerem bütün içten gelen samimiyetle Işıl'a teşekkür ederken, ben de ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.

 

"Sabaha kadar ilgilendin benimle," deyince gözlerimin içinde muzur bir bakış oluştu.

 

"Aa, öyle mi?" diye sordum.

 

Işıl boynunu öne doğru eğmiş, yanakları ise al al olmaya başlamıştı.

 

"Şey," dedi kısık bir sesle.

 

Kendimi zar zor yataktan doğrultup sırtımı yatağın başlığına dayadım. "Anlamadım," dedim alaycı bir sesle. Bu hareketlerim anlaşılan Işıl'ı utandırıyordu.

 

Yanımdaki telefona uzanıp saate baktığımda saat 10:00'a geliyordu. Üzerimdeki yorganın ucunu diğer tarafa atıp hızlıca yerimden doğruldum. Kerem ve Işıl şaşkın bakışlarla bana bakarken başımı hızlıca onlara çevirdim.

 

"Kerem, beni eve götürür müsün?" diye sordum.

 

Kerem gülümseyerek başını aşağı yukarı salladı. "Olur da ne yapacaksın evde?" diye sordu.

 

"Şirkete gitmem lazım ve burada eşyalarım bile yok," dediğimde Işıl yerinden doğruldu. "Benden giyin istersen," dediğinde yüzümü buruşturdum. Onun giysileri benim giyim tarzıma göre tersti; onun renkleri cıvıl cıvıl iken benimkiler düz ve sabit renklerdi.

 

"Evden giyinsem daha iyi olur," dedim.

 

Kapıya yönelip odadan çıktığımda, aşağı kattan gelen seslere kulak verdim.

 

"Suzan, masada kuş sütü bile eksik olmasın!" Annem Suzan Hanım'a emirler yağdırırken, babam, Emre ve Murat ise bıkkın bakışlarla ayakta anneme bakıyorlardı.

 

Babamın bakışları merdivene kaydığında yüzünde koca bir gülümseme belirdi. "Günaydın kızım," dedi. Sesi o kadar içten ve sevgi dolu çıkıyordu.

 

Annem de babamın sesiyle bana dönerken, bir tutam önüne gelen saçını kulağının arkasına doğru sıkıştırdı.

 

"Benim Gecem uyanmış," diyerek hızlı adımlarla bana doğru ilerlemeye başladı. Kollarını boynuma geçirip sımsıkı sararken, ben babamlara bakıyordum. Babam ise gözlerindeki buğularla hem anneme hem de bana bakıyordu.

 

Annem kendini geriye verip yanağımı yavaşça sevmeye başladı. "Hadi, açsındır. Geç sofraya," deyince, dudaklarımı araladım.

 

"Benim eve gitmem lazım," dediğimde annemin yüzündeki tebessüm kaybolmuştu. Tek kaşını yukarıya doğru kaldırdı.

 

"Neden ki?" diye sordu. Sesi nazik ve kısık çıkıyordu.

 

"Şirkete gitmem lazım ve burada kıyafetim yok," deyince babam bir adım öne çıktı.

 

"Tamam, kapıdaki adamlara söyleyeyim bıraksınlar seni," dediğinde başımı ona doğru çevirdim.

 

"Hem bugün çalışma, alışveriş yapın. Akşama davet var," deyince, annem de elimi tutmaya başladı.

 

"Evet kızım, anne kız alışverişe çıkalım." Gözlerinde koca bir bakışla boynunu yana doğru eğdi, gözlerini kırpıştırmaya başlayınca derin bir nefes verip gülümsedim.

 

"Peki, o zaman," dediğimde tekrardan eski gülümsemesi meydana çıkmıştı. Güldüğünde oluşan elmacık kemikleri ve tam elmacık kemiklerinin altında oluşan güzel ve belirgin gamzelerle bana bakıyordu. Yüzündeki gülüş alışık olmadığım kadar gerçek ve içtendi.

 

"Hanım, artık sofraya geçelim mi?" Babam elini karnına koyup acıktığını gösterirken, annem saçlarını geriye doğru attı.

 

"Karun, bu gidişle şişko olacaksın." Ardından alt dudağını büzdü. "Biliyorsun, kocan fit ve taş. Lütfen yediklerine, içtiklerine dikkat et," diyerek cilveli gözlerle babama bakarken, babam ise muzur bir gülüşle anneme bakıyordu.

 

"Öhm," diyerek sahte bir öksürükle dikkatleri bana çekerken, babam ve annem hızlıca yerlerine geçti. Onların bu tutkusu beni bile etkilemişti. Birbirine olan sevgileri gerçek ve samimiydi. İkisi de birbiri için varlardı. Annemin canı yansa babamın on kemiği de kırılır, babamın canı sıkkın olsa annem elindeki her şeyi bırakmış gibi davranırdı.

 

Hepimiz masaya geçerken, babam bana sağ tarafındaki sandalyeyi işaret etti. "Böyle geç," dedi.

 

Gülümseyerek sağ tarafına geçtiğimde annemin gözleri dolmuştu.

 

"Yıllarca boş orası," dedi buruk bir sesle.

 

"Yıllardır boş olan yer dolu artık Hanım." Babam, masanın üzerinde duran annemin elini sıkıca tuttu.

 

Annem sol tarafında, ben ise sağ tarafında oturuyordum babamın. Tabaklarımıza servisler yapıldıktan sonra, babamın 'Afiyet olsun' demesini bekledik ancak babamdan tek bir kelime bile çıkmamıştı.

 

Gözleri bana döndü. "Açlıktan öleceğim kızım, 'afiyet olsun' de de başlayalım," deyince kaşlarım havalandı. Normalde başta oturan Ağa derdi yemekte 'afiyet olsun' diye ama babam bana vermişti bu hakkı.

 

"Senin demen gerekmez mi?" diye sordum.

 

Babam gülümsedi, ardından boynunu bana doğru eğdi.

 

"Bu masada tek Ağa ben değilim ki," deyince, bana bir davette beni gördüğü an ayağa kalkıp önünü iliklediği günü hatırlatmaya çalışmıştı.

 

Gülümseyip ellerimi hafifçe yukarı doğru kaldırdım. "O zaman afiyet olsun," dediğimde herkes yemeğe gömülmüştü. Ben ise tabaktaki üç zeytinle oynuyordum. Yaşadığım krizden sonra depresif bir moda geçip ne yemek yiyor ne de dışarı çıkıyordum. Bugün de o günlerden biriydi. Üzerimdeki depresif mod iştahımı da kesmişti.

 

"Aç değil misin?" Babam yanındaki peçeteyi dudaklarına götürüp, sildikten sonra geri masaya bırakıp ellerini çenesinin altında birleştirdi.

 

Başımı kaldırıp, tek omzumu yukarı doğru kaldırdım. "İştahım yok," dedim durgun bir sesle.

 

Şu an tek istediğim kahve ve sigara içip yatağa gömülerek uyumaktı.

 

"Yaşadığın krizden dolayı mı?" Babam sakin bir sesle bana soru soruyordu. Başımı aşağı yukarı salladım.

 

"Bu tarz krizlerden sonra, ertesi sabah depresif bir modda uyanıyorum. Odamdan çıkmıyor, sürekli uyuyorum," dediğimde annem hüzünlü gözlerle bana bakıyordu. Halime acır gibiydi. Çünkü iyiyim desem de krizin verdiği etkiyle gözaltlarım sevmediğim rengi taşıyor, ten rengim ise kendi rengimden daha açık kalıyordu.

 

"Gece," dedi babam. Rahatsızca yerinde kıpırdandı. Sanki soracağı şeyden dolayı tedirgindi.

 

"Çoklu kişilik bozukluğu hastasıyım," dedim umursamaz bir sesle.

 

"Ve ileri derecede şizofreni," dediğimde, babamın ağzından bir küfür çıkmıştı.

 

Annem ise bakışlarını başka yere kaçırmıştı. Ben ise bomboş bir beyinle önüme bakıyordum. Bu zamanlarda bitkisel hayata giriyordum. Konuşurken bile tükeniyor ve boğuluyordum.

 

Sandalyemi geriye verip ayağa kalktığımda annem ve babam endişeli gözlerle bana bakıyordu. "Size afiyet olsun, ben şirkete geçeceğim," dediğimde annem tam dudaklarını aralayıp bir şey diyecekken, babam bileğinden tutarak susmasını sağladı.

 

"Peki kızım, ama davete geç kalma," deyince başımı aşağı yukarı sallayıp kapıya doğru ilerledim.

 

Çalışmak az da olsa beni rahatlatır diye düşünmüştüm.

 

Kapıdan çıktığımda Kerem ayakta karşıladı beni. Gözleri yüzümde gezindiğinde derin bir iç çekti. Gözlerinde halime acır bir bakış vardı.

 

"Gidelim mi?" diye sordum.

 

Kerem başını aşağı yukarı salladı.

 

İkimiz de arabaya doğru ilerleyip yerlerimize geçtikten sonra Kerem aracı çalıştırıp, kendime ait olan konağa doğru yola çıktık. İkimizden de ses çıkmıyor, sadece yola bakıyorduk.

 

Nihayet kısa süre sonra konağa varmıştık. Araçtan inip eve doğru ilerlerken gövdemi Kerem'e doğru çevirdim.

 

"Eve gidip bir duş..." diyerek verdiğim talimatla geri eve ilerlerken, nedensizce kendimi garip hissediyordum. İçimde değişik bir sıkıntı ve bitkinlik vardı.

 

Kapıyı açıp içeri girdiğimde gözlerim etrafta dolandı. İçimde büyük bir yabancılık vardı. Sanki bu eve hiç ait olmamış, sanki bir başkasının evine gelmiştim.

 

Kapıyı kapatıp hızlı adımlarla odama çıkarken attığım her adımda içimdeki sıkıntı büyüyordu.

 

Odamın kapısının önünde durup derin bir nefes aldım. Kapıyı açtığımda hızlı adımlarla içeriye girip giyinme odama doğru geçtim.

 

Dolabı açıp göz gezdirdim. Bugün gösterişli şeyler giymek yerine sade ve şık bir kombin yapacaktım.

 

Üzerime beyaz uzun kollu bir crop çıkarttım. Altıma ise gri renkte olan bir kumaş pantolon tercih etmiştim. Ayakkabı olarak da bileğe kadar uzanan topuklu botlarımı tercih ettim.

 

Giyeceklerimi hazır edince, geri odaya dönüp lavaboya geçtim. Üzerimdeki elbiseyi çıkartıp kirli sepetine attım. Yavaş adımlarla duş kabinine girip sıcak suyu açtığımda, vücudumdan akan sular her yerimi uyuşturuyordu. Üzerimdeki yorgunluk bu şeffaf suyla birlikte aşağı doğru akarken, gözlerimi kapatıp başımı yukarıya doğru kaldırdım. Sıcak su yüzümle buluştuğunda, sanki yüzümün her parçasındaki gerginliği alıp götürüyordu.

 

Yaklaşık on beş dakika duşta kaldıktan sonra, suyu kapatıp duş kabininden çıktım. Üzerime geçirdiğim bornozumun iplerini sıkıca bağlayıp, saçlarımı sıkıca havluya sardım. Aynanın yanındaki dolaptan bakım malzemeleri çıkartıp, birkaç bakım yaptıktan sonra odama geçtim.

 

Gözlerim yatağa doğru kaydı. Şu an uyusam saatlerce uyurdum ama bunu yapmak istemiyordum. Her şeye rağmen gene de dik durmam lazımdı.

 

Omuz silktim. Yavaş adımlarla giyinme odama geçip omuzlarımdan aşağı bornozumu attım. Seçtiğim kıyafetleri yavaş yavaş giyinirken, aklım hâlâ hızlıca gelişen ve ne olduğunu anlayamadığım birçok olaydaydı.

 

Giyindikten sonra takılarımın olduğu yere ilerleyip, gold renkli kolyelerimi taktım. Biri tam göğüslerimin ortasında duruyordu, diğerleri ise göğüslerimin üst bölümünde. Bileğime taktığım Gold saat ile takı işim de bitmişti. Ardından gri bir ceket çıkartıp üzerime geçirdim.

 

Saçlarımı kurutmaya dermanım bile olmadığı için kendi haline bırakacaktım. Hafif bir makyaj yaparak masadaki gözlüğümü taktım.

 

Son kez aynadan kendime bakıp, odadan çıktım.

 

Aşağı kata inip son kez evime göz attıktan sonra evden çıktım. Korumalar peş peşe dizilmiş bana bakarken ben arabam doğru ilerliyordum. Direksiyon kısmına geçip aracı çalıştırdım, şirkete doğru ilerliyordum.

 

Kısa bir yoldan sonra şirkete varmıştım. Arabayı otoparka park edip araçtan indiğimde hızlı adımlarla şirkete doğru ilerledim.

 

Aslı beni görmesiyle hızlı adımlarla yanıma doğru geldi.

 

"Hoş geldiniz Gece Hanım," diyerek samimi bir gülüş attı.

 

"Hoş buldum," dedim tok bir sesle.

 

Bana elindeki dosyaları uzattı. "Gece Hanım, bu yeni projeniz hakkında olan birkaç görsel ve çizim," deyince dosyaları elinden alıp, göz ucuyla inceledim.

 

"Odamda daha detaylı bakarım, sen benim odama bir kahve gönder," diyerek asansöre doğru ilerlemeye başladım.

 

Asansör gelince, odamın olduğu kata çıkarak odaya girdim. Üzerimdeki ceketi askılığa asıp, elimdeki dosyaları da masaya doğru fırlattım.

 

Çalınan kapıyla, başımı kapıya doğru çevirdim.

 

"Gel," deyince kapı yavaşça aralandı.

 

"Gece Hanım, kahveniz," dedi personel kadın.

 

Başım ile masayı işaret ettim. "Bırakın şöyle," dedim.

 

Kadın elindeki tepsiyi masaya bırakıp odadan çıkarken, adımlarımı masaya doğru ilerletip, masada duran fincanı aldım. Ardından odamda bana ait olan terasa çıkıp koltuklardan birine oturdum.

 

Çantamdan çıkarttığım paketten bir dal alıp dudaklarımın arasına sıkıştırıp yaktım. Bir yandan kahvemi yudumluyor, diğer yandan ise sigaramı ciğerlerime kadar çekiyordum.

 

"Hâlâ bir konuda tam değilim," dedim, Mardin son yağmurlarını yağdırırken.

 

Tekrardan sigaramı ciğerlerime kadar çekip, sonsuz gökyüzüne doğru üfledim. Birden gelen üşümeyle, sigaramı kül tablasına basıp ayaklandım. Hasta olmaya hiç niyetim yoktu.

 

Terastan çıkıp odama girdiğimde masaya doğru ilerleyip sandalyeme oturdum. Elimdeki fincanı masaya bırakıp önümde duran dosyalara birkaç göz attım. İçlerinden birkaç parça beğendiğim çizimleri kenara ayırdım. Bir an önce bu projeye başlamam gerekiyordu.

 

Masada duran telefona uzanıp, Aslı'nın numarasına tıklayarak kulağıma götürdüm. Saniyesinde Aslı telefonu açmıştı.

 

"Odama gelir misin?" dedim.

 

"Hemen geliyorum Gece Hanım," deyince telefonu kapatıp, geri masaya fırlattım.

 

Dosyaları gene incelemeye başladım. Bu şirkette üç yüz kişiden fazla eleman vardı. Ama içlerinden sadece üç tane adam akıllı çizilmiş bir proje resmi çıkmıştı. Bu durum beni gererken çalınan kapıyla gözlerimi dosyalardan ayırmadan,

 

"Gel," dedim.

 

"Gece Hanım." Aslı kapıyı kapatıp, masaya doğru ilerlerken sert gözlerle Aslı'ya bakmaya başladım.

 

"Bizim şirkette kaç çalışan var Aslı!?" diye sordum.

 

Aslı, "Üç yüz kişiden fazla Gece Hanım," deyince, elimdeki dosyaları havaya kaldırdım.

 

"Üç yüz kişiden fazla olan şirkette, sadece üç tane adam gibi çizilmiş proje mi çıktı!?" Tek kaşımı kaldırıp, sesimi yükseltirken Aslı olduğu yerde rahatsızca kıpırdandı.

 

"Ben size boşuna mı para ödüyorum Aslı!?" diye bağırdım tekrardan.

 

"Acil toplantı ayarla, hemen şimdiye!" diyerek emir verdim. Aslı'nın gözleri korku dolu bakarken ben sinirden deliye dönmüştüm.

 

"Şimdi çık." Diyerek masamın üzerindeki kahve fincanına uzanıp dudaklarım arasına yerleştirdim. Bir yudum alıp fincanı geri masaya bıraktım.

 

Sandalyemi geriye verip, odadan çıktım. Hızlı adımlarla asansöre binip en üst kata, toplantı alanına çıktım.

 

Kapıyı açtığımda daha kimse yoktu. Masanın başına geçip oturdum. Bacak bacak üstüne atarak sırtımı geriye doğru yasladım.

 

İnsanlar yavaş yavaş içeri girip yerlerini alırken, hepsi endişe dolu gözlerle bana bakıyordu.

 

"Bu ne?" diye önümde duran üç çizimi gösterdim.

 

"Üç yüz kişiden fazla olan elemanlardan nasıl üç tane çizim çıkabildi?" diye sordum.

 

Herkes bakışlarını yere eğerken, yüzüm daha fazla geriliyordu. Kendimi öne vererek iki elimi masaya vurdum.

 

"Ben size ne dedim?" diye sordum, gözlerim her birinin üzerinde gezinirken.

 

"İşini adam gibi yapmayanı kovarım demedim mi?" Sesim daha da yükselirken, kimseden tek kelime bile çıkmıyordu.

 

Sandalyemi geriye verip ayağa kalktım.

 

"Bu proje seneye kadar hayata geçecek, duydunuz mu beni! Ona göre çalışın yoksa hepinizi kovarım!" deyince hepsinin bakışları beni buldu.

 

"Şimdi çıkın. Bugün kimse çıkmayacak, mesainiz var," dedim.

 

Hepsi aynı anda kalkıp odadan çıkarken, ben gövdemi boydan boya olan cama doğru çevirdim. Sinirim sadece onlara değildi ama tek çıkartacağım yer burasıydı.

 

Akşam Saati

 

Şirketten çıkıp kendi evime doğru ilerlerken, yağmur fazlaca bastırmıştı. Yavaş yavaş ilerlerken nihayet konağa varmıştım. Arabayı park ettiğimde kapıda adamlarımdan biri elinde açık şemsiye ile yanıma gelip kapımı açtı. Şemsiyeyi bana doğru tuttu ve eve kadar eşlik etti. Eve girdiğimde direkt üst kata çıkmıştım. Yoğun çalışmış, üzerimdeki derdi ve yorgunluğu bile unutmuştum.

 

Giyinme odama geçip elbiselerimin olduğu kısmı açtım. Siyah bir elbise çıkartıp, ayakkabı dolabından da ince topuklu bir ayakkabı çıkarttım.

 

Saçlarıma ilk önce jilet gibi bir fön çekip, ardından koyu ve siyah gözlerimi meydana çıkartan bir makyaj yaptım. Masadan ayrılıp çıkarttığım elbisemi giydim. Kendimi yavaşça öne doğru eğip topuklu ayakkabılarımı da bileğime sabitledim.

 

Son kez aynaya baktığımda, eksik olan bir şey olduğunu gördüm. Bordo rujumu sürmemiştim. Masanın üzerinde duran bordo rujumu dudaklarıma sürdükten sonra kendimi geriye verip baştan aşağı süzdüm.

 

Dudaklarım hafif yana doğru kıvrıldı. "İşte gerçek bir Hanım Ağa," diye mırıldandım.

 

Kendime verdiğim desteği kimseye vermezdim.

 

Giyinme odasından çıktığım anda yatağımın üzerindeki telefonu ötmeye başlamıştı. Hızlı adımlarla yatağa ilerleyip, üzerinde çalan telefonu aldım. Kerem arıyordu.

 

"Hazır mısın?" diye sordu.

 

"İniyorum şimdi," dedim.

 

"Tamam, Emre, Murat ve Işıl seni aşağıda bekliyoruz," dediğinde kaşlarım çatıldı.

 

"Benim evimin aşağısında mı?" diye sordum.

 

"Yok, babannemin," Arkadan gelen geveze o ses, Murat'a aitti.

 

Derin bir iç çektim.

 

"Geliyorum," diyerek telefonu kapatıp çantamın içine attım. Bacağıma taktığım silah kılıfına silahımı sıkıştırıp, odadan çıktım.

 

Kapıyı açtığımda hepsinin bakışları beni buldu. Dudakları hafifçe aralandı her birinin. Hayranlıkla bana bakmaya başladılar.

 

Gözlerim her birinde dolanmaya başladı. Emre üzerine siyah bir gömlek tercih etmişti. Düğmelerin iki yakasını açık bırakmıştı. Açık olan düğmelerden göğsündeki çizgiler meydandaydı. Gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı, kolları gömleğin içine sığmıyordu. Altına ise siyah bir pantolonla, kemer olarak da siyah ve parlak bir kemer tercih etmişti. Saçlarına dalgalar vermişti.

 

Ardından gözlerim Murat'ı buldu. Üzerine beyaz bir polo yaka tercih etmişti. Altında ise ten rengine benzeyen kumaş pantolon vardı. Murat ve Emre bu konuda zıt ikiliydi; Emre daha ağamsı ve patronumsu giyinir, ciddi gözükürdü. Murat ise bu tarz şeylerden kaçardı. Saçlarını yukarı doğru taramıştı.

 

Gözlerim Kerem'i bulunca, beyaz bir gömlek giymiş, yakasından iki düğmeyi açık bırakmıştı. Gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı. Altına ise lacivert kot pantolon ve düz sade bir kemer takmıştı. Saçlarını yana doğru taramıştı.

 

Ardından son olarak Işıl'a baktım. Saçları gibi elbisesini de sarı renkte seçmişti. Vücuduna yapışan elbisesi, vücudundaki her detayı gösteriyordu. Göğüs dekoltesi V şeklinde geliyor, göğsün üst kıvrımları dışarı taşıyordu. Elbisenin bel kenarları açıktı ve sol bacağında neredeyse kalçasına kadar gelen yırtmaç vardı. Babamın bu giysiden haberi olduğunu zannetmiyordum.

 

Emre bana doğru ilerleyip elini uzattı. "Buyurun Gece Hanım," diyerek arabayı işaret edince gülümsedim.

 

Elimi kaldırıp avucunun içine koydum. Yavaş adımlarla arabalara geçip yola çıktık. Davet alanında buluşacaktık galiba annem ile babamla.

 

Kısa bir yolculuktan sonra, bir villanın önünde durduk. Villanın dört bir yanı ışıklarla süslenmişti. Kapıdaki korumalar neredeyse on kat fazlasına çıkmıştı. İçeriye girenlerin üstü aranıyor ve bellerine sıkıştırdıkları silahları bir kutuya koyuyorlardı.

 

Kapım açıldığında Emre üstünü başını düzeltip bana elini uzattığında, dudaklarımda belirsiz bir gülümsemeyle parmaklarımı avcuna yerleştirdim. Yavaşça arabadan çıktığımda, bütün kameralar bana doğru dönmüştü. Her parlayan flaş gözümü alırken, duruşumu daha dik hale getiriyordum.

 

Yanımda beliren anne ile babamla bakışlarım onlara döndü. Babamın gözlerinde bir hayranlık vardı bana karşı.

 

"Çok güzelsin," dedi, kısık bir sesle.

 

Ardından sağ kolunu bana uzattı. Yavaşça koluna girip kameralara bir iki poz verdikten sonra içeriye doğru girmeye başladık.

 

Villanın içerisi baya büyüktü. Neredeyse Mardin'in her dört bir yanından insanlar vardı. Tabii hepsi iş adamı ve karanlık işlerle uğraşan insanlardı. Kimi karısı ve çocuklarıyla, kimi ise sevgilileri ve nişanlıları ile gelmişti.

 

Gözlerim etrafta dolanırken, en uç köşedeki masaya takıldı gözlerim. Kaleliler de buradaydı.

 

Ozan'la derin bir sohbet içerisindeydi Mert. Üzerine gene her zaman ki gibi beyaz gömlek ve siyah kumaş pantolon tercih etmişti. Saçlarına ne kadar özen gösterse de, dışarıdan bakılınca özenilmemiş, serseri saç havası veriyordu. Geniş omuzları dışarı doğru taşıyordu, her an gömleği patlayabilirdi.

 

Ozan ise; takım elbise giymişti, renkleri beyaz ve lacivertti. Ozan'ı tanıdığımdan beri daha resmi bir hava verirdi.

 

İkisi de derin bir sohbet ederken, Mert'in dudakları yana doğru kıvrıldı. Başı bana dönmeden gözlerini hafifçe bana doğru döndürdü. Kırptığı göz ile kalp ritmim daha hızlandı. Ona baktığımı anlamıştı. Bakışlarımı hızlıca başka yere kaçırdım. Ona bakmamak için bir savaşa girmiştim.

 

Gelen konukları selamladıktan sonra babam beni, bize ait olan masaya bırakıp adımlarını salonun ortasına ilerletti. Dik duruşu ve sert imajı bütün herkesin dikkatini kolayca çekiyordu.

 

Garsonlardan biri babamın yanına giderek elindeki mikrofonu ona doğru uzattı. Babam alıp dudaklarını aralayınca, ben alttan alttan Mert'e bakıyordum. O ise keskin ve net gözlerle babamın her hareketini izliyordu.

 

"Merhaba sevgili konuklar," deyince bakışlarım babamı buldu.

 

"Bugün beni kırmayıp bu davete geldiğiniz için sizlere teşekkürlerimi sunarım," diyerek devam etti. Her bir iş adamı boyunlarını eğdi.

 

"Bugün burada olmamızın asıl sebebi şudur: Biliyorsunuz ki eşim Alev yıllar önce bir doğum yaptı." Babamın olayları anlatmaya başlamasıyla, boğazıma bir kilit saplandı.

 

"Ve bu doğumda bize kızımızı kaybettiğimizi söylediler." Babam dudaklarını birbirine bastırıp, derin bir nefes aldı. Bastırdığı dudaklarını birbirinden ayırdı. "Fakat benim kızım hiçbir zaman ölmemiş. Onu yıllardır kan davalı olduğum Kurçay ailesi kaçırmış," dediğinde sinirden boynundaki şah damarı meydana çıkmıştı.

 

"Onu bizden almış ve yıllarca farklı bir kimlikle yaşatmış," diye ekledi.

 

Kısa bir anlığına Mert ile göz göze geldik. Gözlerimizde bir ifade yoktu ama derininde sanki daha farklı şeyler vardı. Onun gözleri boş bakıyordu. Ama daha derine odaklandığınızda ise, daha farklı bir hisle karşı karşıya geliyordum. Nedenini bilmediğim bir çekime düşüyor, o çekimden kurtulamıyordum.

 

O an bütün ışıklar sadece bize dönüyordu. Sesler susuyor, sadece gözlerimiz konuşuyordu. Kocaman salonda sanki sadece ikimizdik, ne bir sesimiz ne bir temasımız vardı. Ama gözlerimiz birçok şeyi konuşuyordu. Nedenini bilmiyordum, çünkü ben hiçbir zaman böyle bir şey yaşamamıştım.

 

"Lafı çok fazla uzatmaya gerek yok. Artık yıllardır bizden uzakta tutulan kızımız... Gece artık bizimle," diyerek bakışlarını bana çevirdi. Gözlerimi Mert'ten çekip babama odaklandığımda gözlerinde yatan büyük bir gururu gördüm.

 

"Kızım, sahneye gelir misin?" diyerek bana soru sorunca, bir adım öne çıkarak babamın yanına doğru ilerledim. Eli yavaşça belime değdi. Dokunuşları olabildiğince yavaş ve nazikti. Sanki beni rahatsız etmek istemiyor gibiydi.

 

"Ve artık hep bir aradayız... Kızım ve karımla. Bugün burada Kılıç ailesinin baştan kurulduğunu ve artık daha güçlü olduğunu söylemek istiyorum."

 

Bakışları beni buldu.

 

"Benden sonraki Kılıç ailesinin tek varisi olarak da, Melek Kılıç başa geçecektir," dediğinde herkes birbirine bakmaya başladı. Şaşkınlığımı gizleyemeden ben de babama bakmaya başladım.

 

"Çünkü benim ailemi tek yönetecek güce sahip olan, Tek Vâris benim kızımdır," dediğinde sertçe yutkundum. Bu şehirde hiçbir kadına fırsat verilmezken, babam beni ondan sonraki varisi ilan etmiş, üstüne üstlük sadece onun ailesini benim yöneteceğimi dile getirmişti.

 

"Tekrardan geldiğiniz için teşekkürler," diyerek mikrofonu yanındaki garsona uzattı.

 

Babam ile masamıza geçerken, Mert'in gözlerini üzerimde hissediyordum. Gözlerim hafifçe Mert'e kaydı. Boynunu aşağı eğmiş, biriyle yazışıyor gibiydi. Telefonu cebine sıkıştırıp, adımlarını kapıya yöneltince olduğum yerde kıpırdanmaya başladım.

 

"Ben bir kapıya çıkayım," diyerek masadaki çantamı alıp, hızlı adımlarla arkasından ilerlemeye başladım.

 

Mert'in adımları bana eş değer, fazlaca büyük ve hızlıydı. Aramızda neredeyse fazla bir mesafe vardı.

 

Koluma birinin çarpmasıyla afalladım. "Yavaş!" diye bağırdım.

 

Ardından bakışlarım önüme dönerken, Mert ortalıkta yoktu. "Nereye gitti bu?" diyerek gözlerimi etrafta gezdirmeye başladım.

 

Kolumda hissettiğim bir el beni kendine çekerken, o anki şokla kısık bir çığlık bastım. Dudaklarıma bastırılan el, çığlığımı keserken kim olduğunu anlamaya çalışıyordum. Karanlık olduğu için hiçbir şey seçilmiyordu. İrislerim kocaman olurken, burnuma gelen o ferah koku içime işliyordu.

Bu koku Mert'e aitti.

"Beni mi arıyorsun?" diye sordu kısık bir sesle.

Nefesi yüzüme değip, yüzümü buz hale getirirken o erkeksi sesi ise içimde bir şey uyandırıyordu. Eli dudaklarımdan aşağı kayarken,

"Hayır," dedim, önüme düşen saçları kulağımın arkasına atarak.

Yüzü şimdi daha iyi seçiliyordu. Tek kaşını kaldırmış, gözlerindeki şeytani bir pırıltı ile bana bakıyordu.

"Emin misin?" diye sordu, aramızdaki kısa mesafeyi kapatarak.

Şimdi ikimiz de birbirimize daha yakındık. Nefeslerimiz birbirimizin yüzüne değiyordu. Onun nefesi benim dudaklarımı kuruturken, benim nefesim ise onu yakıyordu.

"Yalan söylerken kızaran yanaklarını unutma." Başı kulağıma eğilmişti. Kızaran yanaklarımı ima edip kulağıma fısıldıyordu.

"İyi bir yalancı değilsin asi kız." Bu sefer başı hafifçe bana doğru döndü.

Olduğum yerde donakalmıştım. O ise muzur bir ifadeyle hem dudaklarıma hem de irileşmiş ve titreyen irislerime bakıyordu.

Hızlanan kalbime söz geçiremedim.

Nasıl oldu bilmiyorum ama sanki bir parça daha yerine oturuyordu.

 

Son...

 

 

Sizce Karun, Asrın ve Kerem olayını nasıl öğrendi?

 

Gece, Mert'in eski aşkı olduğunu öğrenecek mi?

 

Bizi diğer bölümde neler bekliyor?

Bölüm : 08.12.2025 19:46 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...