34. Bölüm

28.Bölüm

Nehir Kılınç
steelfable

Selamm nasılsınız bakalım?

‼️Bu Bölüm hafif smut içerir,rahatsız olacak veya kötü yorum yapacaklar bu bölümü okumadan geçebilirsiniz.Sevgilerimle🙏🏻🫶🏻

Sizlere güzel bir haberle geldim,biliyorsunuz ki kayıp izler 30.Bölümde iki haftalık bir sezon finali verecek.

 

Ve bende sizlere Sezon finalinin gecesi,ikinci kitabımın başlığını Instagram üzerinden yayınlayacağım.

 

🔊‼️Evettt,bu kitaptan sonra ikinci kitap da yayınlanacak,ve başlığından büyük bir spoiler yiyeceksiniz.🤭🫣

 

Neyseee...

 

! Wattpad:Kayıp İzler

 

! Tiktok:Steelfable

 

! Instagram:steelfable

 

‼️ WhatsApp kanalı açılmıştır, gerekli alıntıları ve gelişmeleri oradan paylaşıyorum.

 

 

 

 

 

Kayıp İzler

{28.Bölüm};

Gözlerimiz birbirine kenetlendiği an, dünyadaki her ses sustu, en gürültülü yankılar bile toprağa gömüldü.

Bakışları yavaşça dudaklarıma doğru kayarken, derimin altı adeta ateşle doluyordu. Yanaklarımda hissettiğim o yoğun sıcaklığın, yüzümü kıpkırmızı ettiğine emindim.

Mert’in gözleri yanaklarıma indiğinde, yüzünde beli belirsiz, hafif bir gülümseme oluştu.

Bakışları yüzümdeki her bir noktaya dokunurken, ben onun güçlü kolları arasında istemsizce kıvranıyordum.

Kendimi ondan uzaklaştırmak için geriye doğru hareketlenince, kolumun üzerindeki eli ağır ağır belime kaydı. Sertçe kavrayıp beni kendine çektiğinde, zorlukla yutkundum.

"Ne yapıyorsun?" diye sordum. Gözbebeklerimin içi titriyordu.

Onda hissettiğim bu karşı konulmaz çekimin nedenini bilmiyordum. Ona bakarken, gözlerinin derinliklerinde kendi küçüklüğümün, kendi yansımamın oluştuğunu görüyordum.

Bu zamana kadar hiçbir erkeğin gözlerine bu denli odaklanmamıştım; hiçbir erkekte en ufak bir çekim bile hissetmemiştim.

Tabii ki hissetmem de imkânsızdı.

Yıllardır hep bir mahpustum. On üç yaşımdan on sekizime kadar bir akıl hastanesinde yatmış, daha sonrasında ise hayatımdaki her türlü karanlığı en acımasız haliyle yaşamıştım.

Benim diğer yaşıtlarım gibi bir hayatım olmamıştı. Her kız binlerce erkekle tanışıp görüşürken, ben daha kendimi bile tanımıyordum.

Gerçi, hâlâ tanıyor muyum, orası meçhul.

Yüzünü bana doğru eğdi. Gözleri ise bir kez daha dudaklarıma kaydı.

Mert'in burnunun direği, benim burnumun ucuna değerken kalp ritmim hızla artıyordu. Gözlerim istemsizce kapanmaya başlamış, vücudum ona tamamen teslim oluyor gibiydi.

Tam o kritik anda, "Uheşş!" diye tiz bir ses duyuldu. İkimiz de hızla başlarımızı yana doğru çevirdik.

Gözlerini sıkıca yummuş olan Cenk'i gördük.

"Ne yapaysanuz? Toparlanun!" diye gürledi.

Mert sinirle bir nefes verirken, ben de hızlıca bir adım geriye attım. Cenk'in bizi bu halde görmesinin yarattığı rahatsızlığı yaşarken, Mert ise başka bir şeye sinirlenmiş gibi Cenk’e sertçe bakıyordu.

Mert, ağız dolusu küfür savururken, Cenk yumduğu gözlerini açtı. Gözlerinde muzır bir pırıltı geçti, başını yana eğerek gözlerini kırpıştırdı.

"Gelmeyince, 'Taciz mi edildin' diye bakayım dedim," diyerek kıkırdamaya başlayınca, daha fazla duramadım.

Hızlı adımlarla yanlarından geçip içeriye doğru yürüdüm. Cenk’in başı bana doğru döndü.

"Bu hanum kiz da pek nazlıdur," diye arkamdan söylenirken omuz silktim ve içeriye girdim.

Annemin telaşlı bakışları hemen beni buldu.

"Neredeydin kızım?" diye sordu.

Gözleri kızaran yanaklarımda gezindiğinde kaşları havaya kalktı. Başını kızaran yanaklarıma doğru eğdi, "Ne bu hâl?" diyerek göz kırptığında, utançla elimi yanağıma götürdüm.

"Soğuktu o yüzden," dediğimde, annemin yüzündeki alaycı gülümseme büyüyordu.

"Hı... hı..." diyerek, önüne düşen saçlarını elinin tersiyle geriye savurdu.

Boğazımı temizleyip omuzlarımı dikleştirdim. İçimde, Mert'le yaşanan o anın ardından ani gelişen bir duyguyla mücadele ediyordum. Aklımı kurcalayan tek bir soru vardı: Neden her Mert’in gözlerine baktığımda, kendi çocukluğumu görüyordum?

Evet, hastalığım bana sık sık oyun oynardı ama bu his farklıydı; anlatamadığım, hatta tarif bile edemediğim bir şeydi. Ne cümleler yeterdi ne de kelimeler.

"Evet, herkes buraya bakabilir mi?" Babamın sesiyle hepimizin bakışları orta alana kaydı. Elindeki mikrofonla tüm dikkati üzerine çekti.

"Madem bir kutlama yapıyoruz, o zaman..." dedi ve gövdesi bana döndü. Ceketinin önünü ilikleyip yavaş adımlarla bana gelmeye başlayınca, kaşlarım şaşkınlıkla yukarı kalktı.

"Hanım Ağam, bu dansa babanıza eşlik eder misiniz?" diyerek elini uzattığında sertçe yutkundum.

Babamın gözlerinde huzur dolu bir bakış vardı; bir yandan bakışlarıyla, bir yandan da uzattığı eliyle beni davet ediyordu. Gülümseyip uzattığı elini tutarak sahneye doğru ilerledik.

Arkadan çalmaya başlayan şarkıyla, gözlerimde bir buğulanma oluştu. Çalan şarkı, Bülent Serttaş'tan Güldalım idi.

Tuttuğu elimi omzuna koydu, diğer elini ise yavaşça belime yerleştirdi. Bunu yaparken, sanki bana zarar vermekten korkar gibi hareketleri yavaştı.

Güldalım

Babam, şarkının sözlerine eşlik ediyordu:

"Serin, sessiz esen şimal rüzgârı..."

"Ne o, bugün yoksa esmiyor musun?"

"Gözümün nuru canımsın benim..."

"Büyüdün de şimdi gidiyor musun?"

Nakarat kısmında dudakları hafifçe oynadı. Gözlerinde, sanki yıllardır bu anı bekleyen, derin bir kederin izleri vardı.

Her şey bir rüya gibi geliyordu. Sanki her şey bir gün son bulacaktı. Ya bu benim uydurduğum ve hastalığımın bana sunduğu bir hayalse? Ya gerçekte bu durumda değilsem?

Şarkı devam etti:

"Uç güzel kızım..."

"Dallarıma defne ol, güzel kızım."

"Allah'a emanet git, güle güle..."

"Güldalıma kon da, gül güzel kızım."

Belimi kendine doğru yavaşça çekti. Belimdeki diğer elini kaldırdı ve saçlarımın arkasına geçirdi. Saçlarımı yavaş yavaş okşayarak, boynumu hafifçe öne doğru eğdi.

Dudakları alnıma değdiğinde içimde tarifsiz bir kıpırtı oluştu. Eskiden çekildiği için acıyan saçlarımı, şimdi biri nazikçe ve yavaşça seviyordu. Hayatım boyunca görmediğim ve tatmadığım alnımdaki bu öpücüğü, şimdi biliyor ve tadıyordum.

Kimine göre basit bir hareket olsa da, benim için hiç basit değildi. Ben yıllarca hor görülmüş, saçlarına bir kere bile sevilmek için değil, şiddet için dokunulmuş bir kızdım.

Gözlerime kimse böyle şefkatli ve merhametli bakmamıştı. Ben yıllarca kin ve nefretin bakışlarını bilmiştim. Sevgi kırıntısı olan gözlere hiç şahit olmamıştım.

Burnunun direği saçlarıma değdi. Sanki kokumu son kez çekiyormuş gibi ciğerlerine kadar doldurdu.

"Sen benim," dedi gözlerini bana çevirirken, "canımdan can, kanımdan bir parçasın." Sesi o kadar içtendi ki.

Kurduğu cümle, gene yanaklarımı al al etmişti.

Buruk bir gülümseme oluştu dudaklarımda. Başım öne eğilirken, babam parmaklarını çeneme değdirip yukarı kaldırdı.

"Belki geçmişi silemem ama... sana açılan her bir yarayı sarar ve bir daha açılmayacak olarak onarırım," dedi.

Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. İlk defa yaralarımı sarmak için biri çabalıyordu.

Birden halay çalmaya başlayınca, bakışlarım etrafta gezindi.

"Halay çekelim mi?" diye sordu babam.

Gözlerim babama döndü.

"Olur," dedim.

Babam gülümseyerek kendini geriye çekti.

Babam, eliyle garsona bir şeyler işaret etti. Garson, babama doğru eğilip talimatı aldıktan sonra geri geri adımlamaya başladı.

Babam, sol tarafıma geçerek serçe parmağımı tuttu.

Halayı pek bilmezdim ama katıldığım düğünlerden az çok birkaç figür öğrenmiştim.

Garson, elime parlak, kırmızı halay mendilini uzattı. Garip gözlerle adamın elindeki mendile baktım.

"Halay başı sensin," dedi babam.

Gülümseyerek uzatılan mendili aldım.

"Mendili sallamaya başladığın an, halay başlayacak. Hadi bakalım!" Babam başını bana doğru uzatıp beni teşvik etti.

Onun dediğine uyarak, mendili yukarıya kaldırdım ve ritmik bir şekilde sallamaya başladım.

Mendilin sallanmasıyla birlikte çalmaya başlayan halay ezgisiyle, herkes hızla birbirinin parmaklarına kenetlendi. Üç adım öne, üç adım geriye giderek coşkuyla halay çekiyorduk.

Babamla omuzlarımız birbirine çarparken, eğildiğim yerden başımı Mert’in olduğu masaya doğru çevirdim.

Mert, hayran dolu bakışlarla beni izliyordu. Parmakları arasında tuttuğu narin şarap bardağını bana doğru kaldırdığında, gözlerim büyüdü.

Benim için kadeh kaldırmıştı.

Halay hızlanırken, bizim de adımlarımız hızlanıyordu. Babam yorulduğunu belli ederek halaydan çıktığında, buldukları ilk fırsat ile Emre ve Murat halaya girmişti.

Üçümüz aynı tempo ile coşkuyla devam ederken, babam ceketinin içinden cüzdanını çıkardı. Birkaç tomar para ayırıp hızlı adımlarla yanıma geldi. Bütün villayı saran magazin kameraları bizi çekiyordu.

Babam, kendini öne eğip ayakucuma paraları serpmeye başlayınca, herkesin yüzünde büyük bir şaşkınlık vardı.

Kimseye boyun eğmeyip, belini bükmeyen Karun Ağa... kızı için belini büküp boynunu eğmişti.

Bu, yörede garip karşılanan bir durumdu. Burada, kızlar ve kadınlar değer görmezdi; doğdukları an kaderleri bir erkeğin hizmetine bağlanırdı. Ama Karun Kılıç bu algıyı kırıp, kendi kızını dansa kaldırmış, üstüne üstlük önünde eğilip ayaklarına paralar sermişti.

Herkese bana olan değerini, saygısını ve zaafını gösterirken, herkesin bakışları önce birbirini buldu, ardından bize döndü.

Gözlerimde uzun süre sonra bir pırıltı hissettim.

Koskocaman Karun Ağa, benim önümde eğilmiş, sevgisini sadece bana değil, yedi cihana göstermişti.

Kutlamalar nihayet bitmiş, bütün konukları uğurlamıştık. Kaç saat çektiğim halay yüzünden artık ayaklarımı hissetmiyordum.

"Of, kadın olmak çok zor ya!" Işıl homurdanarak yanımda yürürken, bakışlarımı ona çevirdim.

"Çok nazlısın," dediğimde, aklıma Cenk'in arkamdan, "Pek de nazlı hanım kızımız," dediği gelmişti.

Aklıma gelen şeyle, engel olamadığım bir gülümseme yayıldı dudaklarıma.

"Neye gülüyorsun?" Işıl kızgın bir suratla bana bakarken, omuz silktim.

"Senin bu hallerine," deyince, gözlerini devirdi.

Ağzının içinden bir şeyler mırıldanırken, Murat derin bir iç çekerek adımlarını duraksattı.

"Amma narinsin, sabahtan beri dırdır dırdır!" diye isyan ederken, Işıl boynunu yana doğru eğdi.

"Dırdırımdan bıktıysan beni taşıyabilirsin." Ellerini çenesinin altında birleştirip parıltılı gözlerle Murat'a bakarken, Murat yüzünü buruşturdu.

"Hamalın değilim," diyerek önüne geri dönünce, Işıl'ın parıldayan gözleri Murat'a sert bir şekilde bakıyordu.

"Erkek değil mi, hepsi aynı!" diye söylendi.

"Işıl, arabalar tam iki adımlık yerde, bir iki adımdan ölmezsin!" Bıkkın bir sesle Işıl'a söylenirken, o önüne düşen saçlarını elinin tersiyle arkaya savurdu.

"Ölürüm canım, malum benim gibi narin ve güzel kız bu hallere düşmeyi hak etmiyor," diyerek adımlarını büyütürken, göz devirdim.

Emre, ellerini pantolonunun cebine sıkıştırmış bir halde yürürken, başını arkaya doğru çevirdi.

"Neredeydin?" diye sordu.

Anlamsız bakışlarla ona baktım.

"Anlamadım?" diye sorusuna soruyla karşılık verince, Emre adımlarını duraklattı ve beni bekledi.

Attığım bir adımla tam yanında durdum. Emre, omuzlarının üzerinden bana bakıyordu.

"Bir gittin, gelmedin," diye imalı bir bakış attı. Ardından ses tonu sertleşti: "Ardından içeriye girdikten sonra da, peşinden o Mert piçi girdi."

Suratında bir kas seğirirken, kaşlarımı yukarı kaldırdım.

"Ciddi misin?" diye sordum, yüzümü buruşturarak.

"Umarım onunla değildin," dedi tok bir sesle.

Omuz silktim.

"Genç bir kadınım ben, istediğim kişiyle istediğim yerde olurum," deyince Emre bu cümleden hoşnut olmamış gibi bana bakmaya başladı.

"Mert hariç herkesle olabilirsin," deyince boynumu yana doğru eğdim. Mert’i mi kıskanmıştı bu? Yoksa Mert'e karşı başka bir nefreti mi vardı?

Hepimiz araçlara geçtik. Eve doğru yola çıkarken Işıl, hâlâ ayaklarının ağrısını dile getirip homurdanıyordu.

"Yemeğe gidelim mi?" Murat, ön taraftan başını arkaya çevirdi.

"Olur," Emre tok bir sesle Murat'ı onaylarken, Murat'ın gözleri bende oyalandı.

"Olur," dedim.

"Ay ne yemeği, içmeye mi gitsek?" Işıl heyecanlı bir sesle gövdesini dikleştirirken, Emre'nin sert bakışları dikiz aynasına kaydı.

"İçmek yok Işıl!" diye sesi yükselirken, Işıl yüzünü buruşturup arkasına yaslandı.

Işıl'ın bu içme ve eğlence mekânı hayranlığını pek anlayamamıştım. Ben de içerdim ama sadece artık bir şeylere dayanamayıp beynimi uyuşturmak istersem. Onun dışında ise ağzıma sürmezdim.

"İleride çok iyi bir dönerci var," dedi Emre, gözlerini yoldan ayırmadan.

"Sür olum sür! Döner kaçmaz," diyerek Emre'ye arka çıkarken, ben camdan dışarıyı izliyordum. Beden olarak buradaydım ama zihin olarak hâlâ Mert'in etkisinden ve aramızdaki çekimden çıkamamıştım.

Telefonuma gelen bildirim ile dikkatimi camdan çekerek kucağımda duran çantama verdim.

Fermuarı açıp telefonu elime aldığımda, 'Mert Kaleli bir Instagram gönderisi paylaştı' yazısını gördüm. Hızlıca ekranı yukarı kaydırıp Instagram'a girdim.

Gönderisi anında önüme çıkınca incelemeye başladım:

Sırtını manzaraya karşı vermiş, boynunu hafifçe öne eğip dudaklarına sigarayı yerleştirmişti. Tek eli ise pantolonunun cebine sıkıştırmıştı.

Telefonumda gördüğüm gönderinin altındaki açıklamayı okuyunca sertçe yutkundum.

**"Kokunu çektiğim günün gecesi, sigaradan nefret ettim."**

Yazıyordu.

İrislerim kocaman olurken, gözlerim açıklamada oyalanıyordu. Kimeydi bu açıklama?

Arabanın durmasıyla telefonumu hızlıca çantama attım.

Emre arabadan inip bana kapıyı açarken, Işıl çoktan inmiş Murat'a karşı homurdanıyordu.

"Hadi geldik," diyerek inmemi işaret ederken, yavaş adımla araçtan indim.

Emre üzerindeki ceketi çıkartıp omuzlarıma koydu. "Üşütme, sonra amcamın dırdırı ile uğraşırım," deyince kıkırdadım. Hasta olsaydım babamın kesinlikle Emre'ye laf yapacağından emindik.

Dönerciye girmemizle, herkesin bakışları bizi buldu. Saat geç olmasına rağmen dükkân dopdoluydu.

"Hoşgelmişseniz Hanım Ağam." Garson önümde eğilip selam verirken, başımı hafifçe öne eğip geri kaldırdım.

"Hoş bulduk," dedim tok bir sesle.

Garsonun bakışları Emre'ye döndü, "Siz de hoşgelmişseniz Beyim. Buyurun, şöyle alayım sizi," deyince gösterdiği yere doğru ilerledik. En arkalarda bir masa vermişti bize, güzel dizayn edilmişti.

"Burası sadece sizler gibi insanlara aittir," deyince adam, kaşlarım çatıldı.

"Bizler gibi derken?" diye sordum, boynumu yana eğerek.

"Şöyle hanımım, sizler gibi özel olanlara." Gözlerim etrafta gezinirken, diğer tarafta insanlar ceket ve şallarla oturuyor; bizim tarafta ise birçok "özel" insan sıcaktan pişiyordu.

"Sınıf ayrımı mı?" diye sordum. Sesim garsonu tedirgin ediyordu.

"Haşa hanı—" deyince elimi kaldırıp sözünü kestim.

"On saniye içerisinde bu dükkânın her bir yanını sıcak görmek istiyorum," dedim.

Verdiğim emir ile, adam hızlıca başını sallayıp yanımızdan ayrılırken Emre gülümseyerek bana bakıyordu.

"Amcam iki," dedi alaycı bir sesle.

Tek kaşımı kaldırdım, "Anlamadım?" diye sordum.

"O da senin gibi, sınıf ayrımından nefret eder," deyince gülümsedim.

Garson tabaklarımıza dürümleri koyup masadan ayrılırken Murat çoktan başlamıştı. Sanki yıllardır açmış gibi, dürümden büyük ısırıklar alırken Işıl, yüzünü buruşturup onu izliyordu.

"Hayır, aç da bırakmıyor yengen seni," dedi Işıl.

Murat kulak vermeyerek dürümünden bir ısırık alınca, Emre omuzlarının üzerinden Murat’a baktı. "Yuh oğlum ya," diye homurdandı.

Telefon bildirim sesiyle bakışlarım yanımda oturan Işıl'a döndü. Hızlı bir refleksle telefonunu alıp sesini kısarak masaya koyduğunda, kaşlarım havalandı. Ne saklıyordu bu?

Hâlâ tek bir ısırık bile almadığım dürüme bakıyordum.

"Gece," Emre, gözlerinin üstünden bana bakıp boynunu öne doğru eğmişti.

"Hı..." dedim.

"Yememişsin. Beğenmediysen değiştirelim," deyince omuzlarımı kaldırıp indirdim.

"İştahım yok," diyerek sırtımı geriye verdim. Murat, tabağımdaki dürümü ani bir refleksle kendi tabağına koydu.

"Yuh ya!" Emre elindeki peçeteyi tabağının içine koyup Murat'a homurdanıyordu.

Bakışlarımı yana çevirdim. Işıl, telefonu saklar bir halde biriyle yazışıyordu. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı.

"Işıl,"diye seslendim, Emre ve Murat'ın duymayacağı bir sesle.

Işıl paniklemiş bir halde telefonunu kapatıp kucağına koydu.

"Efendim," dedi, tok bir sesle.

Kucağındaki telefonu işaret ettim, "Kim ile konuşuyorsun?" diye sordum.

Işıl salağa yatarcasına, "Kimseyle," dedi.

Daha fazla ısrar etmemek adına önüme döndüm.

"Kalkalım mı artık?" diye sordum. Üzerime ağırlık çökmüştü.

Emre başını aşağı yukarı sallayıp elini havaya kaldırdı. Garson, hesap defteriyle yanımıza gelip Emre'ye uzattı. Emre, bir miktar parayı deftere koyup geri verdi.

Biz ise çoktan kalkmış, kapıda Emre'yi bekliyorduk. Arabalara binip eve geldiğimizde, evin kapısı hemen açıldı.

Suzan Hanım bizi kapıda karşılarken, hızlı adımlarla içeriye geçtim. Salonda oturan annem ile babama baktım. Babam elinde gazete bir şey okurken, annem de yüzünde beyaz bir maske ile dergisine bakıyordu.

"İyi akşamlar," diyerek selam verdim.

Babam elindeki gazeteyi kapatıp gülümsedi, "Hoş geldiniz kızım."

"Dünyalar güzelim hoş geldin annem," Annem de sevgisini belli ederek gülümsedi.

"Ben biraz dinlense—" diyecekken, annem yerinden doğrulup bana doğru geldi.

"Bugün, bu gece, yeni odanda yatacaksın," deyince boynumu yana eğdim.

"Anlamadım?" diye sordum, misafir odasında yatıyordum.

"Anneciğin odanı yaptırdı, bir sürü de kıyafetler aldı," deyince kaşlarım yukarı kalktı.

Babam derin bir nefes verdi, sesi duyuluyordu. "Hanım bir dur," diyerek sık boğaz olmam için çabalıyordu babam.

Annem elini beline koyarak babama döndü, "Sen bana dur diyeceğine, boğazına dur de Bey!" diye homurdanınca gülümsedim.

"Bakalım o zaman yeni odama," deyince annem başını bana çevirdi. Gözlerindeki ışık büyümüştü.

"Hadi o zaman," diyerek kolumdan tuttu ve beni yukarıya çıkardı.

Kapımın önünde durduğumuzda, annem benden daha heyecanlıydı. Kapı kolunu yavaşça aşağı indirip kapıyı araladığında bakışları bana döndü.

"Hazır mısın?" diye sordu.

Başımı aşağı yukarı salladım.

Annem aralık olan kapıyı komple açtığında, irislerim kocaman olmuştu. Boydan boya camların önüne serilen perdeyi LED'lerle kaplamışlardı. Hemen yanında ise iki kişilik yatağım vardı. Nevresim renkleri cıvıl cıvıl değil, tam tersine siyah ve gri tonlar arasındaydı.

Gözlerim yatak başlığımın yukarısına kaydı. Annem, babam ve benim olduğum, bugün çekildiğimiz fotoğraf çerçevelenmiş, duvara monte edilmişti. Ortada ise babamla dans ettiğimiz görüntüden bir fotoğraf daha çerçevelenmişti. Diğer yanda ise Emre, Murat ve Işıl ile çekildiğimiz fotoğraf vardı. Bunları ne ara çıkarttırıp asmışlardı?

Odamda büyük bir gardırop, ortasında boydan boya ayna vardı. Yatağımın yanında komodin, üstünde ise gece lambası ve kitap konulmuştu.

Gözlerim karşı tarafa kaydı: Benim için bir kahve köşesi yapmışlardı. En sevdiğim yer burası olmuş gibi hayranlıkla bakmaya başladım. Duvar renkleri griye benzer bir boyaydı.

"Siz ne ara yaptınız bu odayı?" diye sordum anneme.

"Davete gittiğimizde, baban hemen hallettirdi," deyince gülümsedim.

"Teşekkür ederim." Sesim mahcup çıkıyordu.

Annem elini omzuma koyarak kaşlarını havaya kaldırdı. Gözlerinde bir merak vardı. "Beğendin mi?" diye sordu, sesi biraz tedirgin çıkıyordu.

Gövdemi anneme çevirdim. "Galiba hayatımdaki en güzel oda burası," deyince, annemin gülüşü kocaman olmuştu.

"Gerçekten mi?" Gür, uzun ve kıvrımlı kirpiklerini kırpıştırarak.

"Evet," dedim.

Kollarını boynuma geçirecekken, bir an duraksadı. "Maskem var," deyince kıkırdadım.

Eliyle maskesini düzeltti. "Başka zaman sarılırız bir tanem," diyerek saçlarını geriye atarken, hayranlıkla onu izliyordum. Alev Kılıç tam bir markaydı.

Çalınan kapıyla bakışlarımız oraya kaydı. Babam kapının eşiğinde durmuş bize bakıyordu.

"Müsaade var mı?" diye sordu.

"Tabii," diyerek içeriye buyur ettim. Gözleri odanın içerisinde geziniyordu.

"Beğendin mi?" diye sordu.

"Çok," dedim.

"Kahve çok seviyorsun diye, sana kahve köşesi de yaptırdım, bol bol içersin artık," deyince gülümsedim. Ardından kahve köşesinin yanında bulunan küçük bir dolabı açtı.

"Burada yüz paket sigara var." Bunu derken sesi iğneleyici çıkıyordu. "Pek istemesem de, annen zoraki al dedi." Annem bıyık altı gülümserken babam kapağı kapatıp bana döndü. "Çok içmek yok." Küçük çocuk gibi beni tembihliyordu.

"Kaç yaşında kız oldu Bey artık, ne yapacağını söyleme kıza!" diye homurdanmaya başladı annem.

Babam dolu gözlerle bana baktı. "O hâlâ benim yeni doğmuş kızım," deyince sertçe yutkundum.

Annemin ise boynu yere eğildi. Bir cümle hepimizi yerle bir etmişti.

"Off!" Annem gözlerini tavana doğru kaldırdı, "Gözaltlarım kırışacak," diyerek ortamı yumuşatmaya çalıştı. "Hadi Bey, çıkalım kız dinlensin," diyerek babamın koluna girdi.

"İyi geceler hayatım," dedi annem.

"İyi geceler Meleğim," deyince babam, göğüs kafesim sıkıştı.

İkisi birlikte odadan çıkıp kapıyı kapatınca, kalçamı yatağın ucuna koydum. Elimi göğüs kafesime koydum. "Sakin ol," diye mırıldandım.

Kendimi silkeleyerek oturduğum yerden doğruldum. Şimdi sıcak bir duş, ardından ise sıcak bir kahve ile günü bitirecektim. Dolaptan çıkardığım siyah askılı şortlu pijama takımımı ve siyah sabahlığımı yatağın üzerine koyup banyoya ilerledim. Odamın hemen yanındaki lavaboya geçtim.

On beş dakika duşta oyalandıktan sonra, bornozumu üzerime geçirip omuzumdan aşağı sallanan saçlarımı kurulayarak odama geçtim.

Kahve köşeme ilerleyip kahve yapmaya başladım.

Açılan kapıyla başım oraya döndü. Işıl, başını aralık olan kapıdan çıkartmış bana bakıyordu.

"Gel," dedim içeriği göstererek.

Işıl içeriye geçti. "Kahve?" diye sordum.

Işıl başını aşağı yukarı salladı. Işılda kahve yaptıktan sonra yatağıma doğru geçtim. Elimdeki fincanı Işıl'a uzattım.

"Seni dinliyorum," dedim bir yudum aldığım kahveyi komodine bırakırken.

Işıl kaşlarını havaya kaldırdı. "Ben öylesine gelmi—" diyeceken araya girip lafını kestim.

"Kerem'le konuştuğunu biliyorum," deyince, Işıl'ın yüzü bozguna uğramıştı.

"N-nasıl?" diye sordu, şaşkınlıkla kekeliyordu.

Önüme düşen bir tutam saçı kulağımın arkasına koydum. "Bunu anlamayan insanın salak olması lazım. İşte ben de salak olmadığım için, çok kolaylıkla anladım," dediğimde, Işıl'ın bembeyaz yüzü kıpkırmızı olmuştu.

Yerinde rahatsızca kıvrandı. Bu halleri bana acayip komik gelirken gülmemek için yanağımı ısırıyordum.

"Şey..." dedi boynunu yere eğerek.

"Ney?" dedim ısrarcı bir sesle. Işıl bunu söylemeye çekinir haldeydi.

"Bak Işıl," dedim. "Aranızda bir şey var, bu çok güzel bir şey. Kerem düzgün çocuktur, delikanlıdır. Onunla olduğun sürece gözüm arkada kalmaz." Işıl bakışları bana doğru döndü.

"Eğer sevgilisiyseniz de, bunu bilmeye hakkım var. Biri sağ kolum, diğeri ise kuzenim." Başımı öne doğru eğdim.

Işıl sanki benden bu tepkiyi beklemiyormuş gibi, şaşkın gözlerle bakıyordu.

"Kızmadın mı?" diye sordu, kısık bir sesle.

Başımı sağa sola salladım. "Cık, cık, cık, kızmadım. Hatta mutlu bile oldum, doğru bir kişiyle olduğun için," dediğimde, Işıl sesli bir şekilde nefesini verip kollarını boynuma doladı.

Kısa bir sarılışın ardından kendimi geriye verdim. "Kahveler soğuyor hadi," diyerek kahveme uzandım.

Işıl'ın yüzündeki tebessüm, içimdeki her karanlığı alıp götürüyordu. Heyecanlı bir şekilde kahvesini yudumluyordu.

"Sigarasız da hiç çekilmiyor ya," diye homurdanmaya başlayınca gülümsedim.

"Çıkalım balkona," deyince Işıl yerinden doğrulup balkona çıktı. Peşimden gidip iki kişilik olan masaya oturduk.

"Kerem sence nasıl biri?" diye sordu.

Bahçede gezinen bakışlarımı Işıl'a çevirdim.

"Düzgün biri. Seni kendinden bile koruyacak kadar iyi biri," dedim. Kerem gerçekten, fazlaca mert bir çocuktu; kendi canını gözün kapalı emanet edebileceğin tek kişi o olabilirdi. Bir kızı incitmek bir yana dursun, gördüğü karıncaya bile dokunamazdı. Kerem benim için bir sağ koldan çok, abi olmuştu. Samimiyetini ve değerini hiçbir zaman yalan hissetmemiştim.

"Peki sen," diyerek Işıl'ı işaret ettim. "Sen seviyor musun benim sağ kolumu?" diye sorduğumda, yüzünde bir gülümseme oluştu.

O da zaten her şeyi fazlasıyla anlatıyordu. Ne garipti sevgi denilen şey... Bir ad ile bir soru ile insanı güldürüyordu. Lanet diye bildiğim o sevgi, aslında birçok kişinin zaafıydı. Sevginin zarar diye adlandırıldığı bu dünyada, aslında zarar vermeden sevildiğini de öğrendim. Sahi sevgi bu kadar güzelken, insanlar ne diye sevgiden bu kadar mahrum kalırdı ki? Ne diye sevgiyi kirletir, kendileri gibi karanlığa hapsederdi?

Belki de bu soruyu ilk kendime sormam gerekiyordu.

Sahi, Gece Karan, sevgi neydi?

Ertesi sabah, gözlerime güneş ışığının vurmasıyla, göz kapaklarım yavaş yavaş aralanmaya başladı.

"Günaydın güzel kızım," diye gelen nazik ve zarif bir ses ile bakışlarımı ayakucuma doğru çevirdim.

Annem gülümseyerek bana bakıyordu. Saçları kalçasına kadar ulaşıyor, dümdüz fön ile asaleti ortaya çıkıyordu. Giydiği siyah dar bir elbise, dizlerine kadar uzanırken fiziği bu yaşlardaki bir kadına göre fazla güzeldi. Yüzündeki gülümsemeyle belirginleşen elmacık kemikleri ve altındaki gamzeleri ona farklı bir aura katıyordu.

Ellerimi gözlerime götürerek ovuşturdum. "Günaydın anne," dedim kısık bir sesle.

"Aşağıda kahvaltı hazır. Hazırlan gel, işe geç kalma," diyerek adımlarını bana doğru attı. Eğdiği gövdesiyle dudakları alnıma uzanırken, yattığım yerde hareketsiz kalmıştım. Alnıma bir buse kondurup geri çekildi.

"Aşağıdayım ben," diyerek odadan çıkınca, yattığım yerden doğruldum. Alnıma değen küçük bir buse içimdeki sesleri bir nebze kenara atmıştı sanki.

Dolabımı açıp biraz göz gezdirdikten sonra nihayet giyeceklerimi bulmuştum. Üzerim için siyah korse çıkarttım, altım ise siyah uzun bir kumaş pantolon. Ceket olarak ise yeşile biraz sönük kalan bir ceket tercih etmiştim.

Hızlıca giyinirken makyaj aynama geçtim. Saçlarıma çektiğim fön ile jilet gibi bir saç oluştururken, klasik koyu göz makyajımla her şeyi komple tamamlamıştım.

Çantamı alıp odadan çıkarak aşağı doğru ilerledim. Herkes sofrada beni beklerken babam başını bana doğru çevirdi.

Dudakları aralandı, "Çok güzel olmuşsun kızım," deyince gülümsedim. İçimde değişik bir şey uçuşurken babamın sağ tarafına geçip oturdum.

Hepimiz kahvaltılarımızı edip bitirirken sandalyemi geriye vererek oturduğum yerden doğruldum.

"Ben şirkete geçiyorum, akşam görüşürüz," diyerek evden çıktım.

Kerem arabanın ön kaportasına kalçasını yaslamış, telefonu ile uğraşıyordu.

"Günaydın," diye seslendiğimde, telefonunu kapatıp cebine sıkıştırdı. Ardından arka kapıyı açarak önünü ilikledi. Benim için açılan tarafa geçip oturdum. Kerem de direksiyon kısmına doğru geçti.

"Sağ kolumdan, damatlığa geçiş yapıyorsun bakıyorum da," dedim. Sesim alaycı çıkarken, Kerem gözlerini yoldan ayırmıyordu.

"Şey," deyince kıkırdadım. "Işıl ile senin şu şeyleriniz bitmedi." diyerek işi dalgaya vurmaya çalıştım. Kerem ve Işıl benden çekiniyorlardı. Kerem, kuzenime karşı bir şey hissettiği için kendini bana karşı mahcup hissediyordu.

"Işıl'ı üzersen, kelleni kopartırım," dediğimde bakışları dikiz aynasına kaydı.

"İçin rahat olsun," dedi tok bir sesle.

"Kerem," dedim.

"Efendim Gece Hanım," deyince bakışlarımı dikiz aynasına çevirdim.

"Benden başka bir şey daha saklamıyorsun değil mi?" diye sorduğumda Kerem'in yüzünde değişik bir ifade oluşmuştu.

Kaşlarım çatılırken sert gözlerle Kerem'e bakmaya başladım.

"Kerem," diye seslendim.

Derin bir nefes alıp verdi. "Hayır," dedi tok bir sesle. Bunu derken irisleri kocaman olmuştu, gözleri koyulaşmıştı. Hayır derken bile sesi titriyordu. İçimde hiçbir şüphe olmadan sormuştum bunu, fakat hareketleri ve tavırları içimdeki şüpheyi meydana çıkartmıştı.

"Emin misin?" diye sordum, tek kaşımı kaldırıp.

Kerem bakışlarını dikiz aynasına çevirmeden, sadece yola bakıyordu; gaza biraz daha yüklendi. Sanki bir an önce yolu bitirmeye çalışır hali vardı.

Soruma karşılık alamayınca, kendimi geriye verdim. Daha fazla üstüne varmak istemediğim için bakışlarımı cam'a çevirdim.

İçime bir kurt düşmüştü. Kerem'in en son bu hareketleriyle benden birçok sakladığı şeyi öğrenmiştim.

Şirkete vardığımda, Kerem direksiyon kısmından inip kapımı açtı. Yavaşça araçtan inerek ilerlemeye başladım. Kerem'e bile bakmamıştım.

Şirkete girdiğimde Aslı'yı görememiştim. Asansöre ilerleyip ofisimin olduğu kata çıkarak içeriye girdim. Ceketimi askılığa asıp çalışma masama geçtim. Birkaç proje ve dosyaları incelemeye başladım.

Mert Kaleli;

Çalan telefonumla lavabodan çıkıp odama geçtim. Yatağın üzerinde duran telefonumu elime alıp göz ucuyla baktığımda arayan, Gece'nin sağ kolu Kerem Öztürk'tü.

Telefonu açıp kulağıma götürdüm.

"Alo."

"Mert, bugün Gece bana, benim ondan bir şey saklayıp saklamadığımı sordu," deyince kaşlarım çatıldı. Gece durduk yere soru sormazdı, sorduğu her sorunun altında yatan cevabını bilirdi.

"Sen ne dedin!?" diye sordum. Şuan onun öğrenmesi benim için iyi olmazdı. Bir başkasından değil, karşısına çıkarak benden öğrenmesini istiyordum.

"Tabii ki saklamıyorum dedim." Kısa bir sessizlik oluştu. Ardından verdiği sesli nefes ile devam etti, "Ama inanmadı gibi," deyince ağzımın içinden çıkan küfür ile, etrafta dönmeye başladım.

"Mert," dedi Kerem. "Bak, Gece bir kez daha ondan sakladığım sır olduğunu öğrenirse, beni öldürür! Bu sefer acımaz." Kerem ondan çekiniyordu. Gece hayatı boyunca sırlar ve yalanlar ile büyümüştü, bu yüzden bu tarz şeylere tahammülü yoktu. Kerem zamanında sakladığı sır yüzünden, Gece neredeyse Kerem'i öldürecekti. Ama şimdi eğer bu sırrı öğrenirse, ne Kerem hayatta kalırdı, ne de benim olurdu. Hiç kavuşamadan benden uzaklaşır ve bir daha karşıma çıkmazdı. Bir kez daha terk ederdi beni.

"Senin canın umrumda bile değil! Ama eğer Gece öğrenirse, benim olmadan tamamen onu kaybederim," dedim sert bir sesle. Onu tekrardan kaybetmek bir nebze ölmekle eş değerdi.

"Duydun mu beni Kerem!" diye bağırdım.

"Duydum Mert, ama bu sırrı daha fazla saklayamayız artık. Karşısına çıkman gerek."

Fakat cevap vermeden telefonu yüzüne kapatıp yatağa fırlattım.

"Mert." Ozan kapıyı açıp içeriye girmişti. "Ne oluyor oğlum, sesin aşağıya geliyor?" diye sordu.

Başımı pencereye doğru çevirdim. "Kerem aradı, Gece ona benden sakladığım bir şey mi var diye sormuş," dedim.

"O ne demiş?" diye sordu Ozan.

Başımı ona doğru çevirdim. "Bir şey dememiş fakat, Gece bir şeyleri anlamış gibi," deyince Ozan'ın yüz hatları değişmişti.

"Sıçtın desene," dedi tok bir sesle.

Ozan başından beri direkt karşısına çıkmamı istemişti, fakat her şeye cesareti olan Deli Kaleli'nin bir tek 1.60 cm'lik kızın karşısına dikilmeye cesareti yoktu.

Gece yavaşça sevgiye kalbini kapatmış bir kızdı. Birinin ona seni seviyorum demesi bir nebze sana zarar vereceğim demekle eş değer gelirdi. Küçük hallerinde bu kadar karanlık bir kız değildi, tam tersine sertliği kadar da hoş ve cilveli bir tarafı vardı.

Gece'yi öğrendiğim ilk günü detaylı bir araştırma yapmıştım. On üç yaşından ile on sekiz yaşına kadar hastanede yatmıştı. Yatış sebebi ise, dissosiyatif bozukluk teşhisiydi. Ardından Gece'nin zamanındaki psikoloğu olan Sarp doktoru buldum. Ondan Gece hakkında bilgiler almıştım. Aslında Gece'nin hiç hasta olmadığını, oradaki doktorların Gece'yi hasta etmek için iğneler ve kanına saldıkları uyuşturucu maddeleri ile bu hale geldiğini öğrenmiştim. Ve bunu yapan kişi ise, o alçak adam Osman Kurçay'dı.

"Napacaksın şimdi?" diye sordu Ozan.

Omuzlarımı aşağı yukarı kaldırdım, "Bilmiyorum."

"Mert, bu sır bugün değil bir başka zaman ortaya çıkarsa... Gece'ye sahip olmadan kaybedeceksin," dediğinde kan beynime sıçramıştı.

Hızlı bir refleks ile Ozan'ın yakasına yapıştım.

"Bir, Gece bir eşya değildir!" Yapıştığım yakayı ileri geri sallamaya başladım. "İkinci ise, Gece'yi hiçbir zaman kaybetmeyeceğim!" diye bağırdım.

Tuttuğum yakayı sertçe bırakıp odadan çıktım. Gerilen vücudum ile etrafta sinir küpü gibi geziyordum. Salonda duran viskiyi bardağıma döküp tekte diktim. Elimin tersi ile dudağımdaki ıslaklığı silerek iki elimi masaya dayadım. Kendimi öne doğru eğdim.

"Seni bir kez kaybettim Karan, bir kez daha kaybedemem," diye fısıldadım.

Gece Karan;

Sırtıma giren ağrı ile, "Ah!" diyerek hafifçe inledim. Kendimi geriye yaslayıp boynumu sağa sola oynatmaya başladım.

Masada duran telefonuma uzanıp Aslı'nın numarasına tıklayarak kulağıma götürdüm. Kısa bir süre sonra telefon açıldı.

"Neredesin Aslı?" diye sordum.

"Gece Hanım, dün mesaide kaldığım için çalışma odasında uyuyakalmışım," deyince derin bir iç çektim.

"Odama gel," diyerek telefonu kapatıp masaya fırlattım.

Gözlerim duvardaki saate kaydığında saat, 12:30'a geliyordu; öğle yemeğinin üzerinden neredeyse yarım saat geçmişti.

Çalınan kapıyla bakışlarımı kapıya çevirerek, "Gel!" dedim.

Kapı yavaşça açıldı, gelen Aslı'ydı. Yüzünde bir utanç ile girmişti içeri. Yüzünü işaret ettim. "Ne bu hâl?" diye sordum.

Önündeki elleri ile oynamaya başladı, "Şey, uyuyakaldım ya." Sesi fazla kısık çıkıyordu.

Elimde tuttuğum kalem ile oynamaya başladım.

"Bana dünkü çalıştığınız dosyaları getir, ardından çıkabilirsin," dediğimde afallamış bir ifadeyle bana baktı.

"Anlamadım Efendim."

"Dosyaları getir, ardından çıkıp eve git. Düzgünce dinlen, yarın seni daha dinç görmek istiyorum," dedim. Aslı ben yokken her şey ile tek başına ilgilenmişti. O yüzden ona diğer çalışanlarla nazaran daha fazla değer veriyordum.

"İyiyim ben Gece Hanım, boşuna izin yapmayayım," deyince kaşlarım çatıldı.

"Bak Aslı şansını zorlama! Sana çık diyorsam çık, ücretli izin olarak kayda geçeceksin," diye yükseldi sesim.

Aslı kafasını aşağı yukarı sallayıp, "Peki Hanımım, ben dosyaları getireyim," diyerek odadan çıkınca, bakışlarımı Mardin'in manzarasına bakan camıma çevirdim.

Aklım Kerem'e sorduğum soruya ve verdiği tepkilere kaydı. En son böyle bir tepkide benden gerçek ailemi saklanmıştı. Peki şimdi, şimdi ne saklıyordu?

Hayatımda daha benim bilmediğim, ve onun bildiği ne gibi kayıp bir iz olabilirdi ki?

İçimdeki ses meydana çıktı, "Belki de içinde arayıp, bulamadığın o üçüncü yapbozun bir parçasını biliyordur." İçimden gelen bu ses ile kaşlarım havaya doğru kalktı. Kerem o yapbozun son parçasını biliyor olabilir miydi?

"Benden sır saklayamaz o," diyerek omuz silktim. En son sır sakladığında neler olduğunu ve neler yaşanacağını biliyordu. Şimdi de bunu yapmaya cesaret edemeyecek olmasıydı.

Kapım hafif tık tıklandı. Başımı kapıya çevirdiğimde içeriye elinde dosyalarla Aslı girmişti. Dosyaları masaya bırakıp, "Ben çıkabilir miyim?" diye sordu.

"Dinlen bol bol," deyince Aslı gülümseyerek odadan çıktı.

Masaya bırakılan dosyalara dönüp göz attıktan sonra hepsini teker teker çıkartıp incelemeye başladım. Bu projenin her bir ayrıntısıyla kendim ilgileniyordum. Kendimi iyice projeye odaklayıp, bilgisayarda çizimleri yapmaya başladım.

 

Birkaç saat sonra, uzun süredir bilgisayara bakmamın etkisiyle gözlerim acımaya başlamıştı. Gözlerimi ovuşturarak kendimi geriye yasladım. Sırtım ağrımıştı, bacaklarım ise uyuşmuştu.

Gözlerim saate kaydığında, 20:00'a geldiğini fark ettim. "Daha demin 12:30 değil miydi bu saat?" diye mırıldandım.

Telefonumun çalmasıyla bakışlarımı masanın üzerindeki telefona kaydı. Arayan Işıl'dı.

Telefona uzanıp kulağıma götürdüm, "Alo efendim Işıl."

"Napıyorsun aşkoo."

"Şirketeyim," dedim tok bir sesle.

"Hazırlan, gidiyoruz." deyince kaşlarım çatıldı.

"Nereye?" diye sordum bıkkın bir sesle.

"Clübe."

Benim burada canım çıkmışken, o bana kulübe gitmek için teklifle mi geliyordu?

"Yorgunum," dedim.

"Ben anlamam Gece! Bugün o eğlenceye gidiyoruz." diye emir verirken, omuz silktim.

"Her istediğin olamaz maalesef," diyerek ses tonumu incelttim.

"Peki ben de tek giderim o zaman," dediği an, can sıkıcı bir şekilde derin nefes aldım. En son tek gittiğinde bir adamın önünde abuk subuk danslar ediyordu. Sarhoşken kendini kaybeden bir kızdı.

"Tamam Işıl, ben de geliyorum," dedim.

Işıl kıkırdamaya başladı. "Dayıma bir şey çaktırma, onlar bugün gidiyor," deyince tek kaşım yukarı kalktı.

"Nereye gidiyorlar?" diye sordum.

"Bilmiyorum, yengem valiz hazırlıyor," deyince sandalyemi geriye doğru verip ayaklandım.

"Tamam kapat, geliyorum. On beş dakikaya evde olurum," diyerek telefonu kapattım.

Ceketimi omuzlarıma atıp odadan çıktım. Aşağı kata indiğimde, güvenlik harici kimseler yoktu. Şirketten çıkıp kapıda beni bekleyen Kerem'i gördüm. Kerem, bakışlarını bana çevirdiğinde omuzlarını dikleştirip ceketinin önünü ilikledi.

Arka kapıyı açarak beni beklemeye başladı. Yavaş adımlarla yanına doğru ilerleyip bir şey demeden araca geçtim.

Kerem kapıyı kapatıp direksiyon kısmına geçti. Arabayı çalıştırıp yola çıktı.

"Clübe mi gideceksiniz?" diye sordu Kerem, sessizliği bozarak.

Önüme düşen bir tutam saçı kulağımın arkasına attım, "Evet," dedim tok bir sesle.

Kerem geri önüne dönerken, sırtımı dikleştirip tek kaşımı kaldırdım. "Kerem, umarım benden gene bir sır daha saklamıyorsun," dedim. Sesim, her zamanki tondan daha kısık ve tehlikeli çıkıyordu.

"Ve bugün ben de alkol alacağım. O yüzden bizi sen alıp bırakacaksın," diyerek emir verdim.

Kerem başını aşağı yukarı sallayıp, "Tabii ki Gece Hanım," dedi. Şuan ona karşı tavırlı olduğumdan dolayı bana Gece demiyor, daha çok Gece Hanım diyordu.

Bakışlarım cama dönerken yağmur hafiften atıştırmaya başlamıştı.

Nihayet konağa giriş yaptığımızda, Kerem yanındaki koltuğa uzanıp şemsiyeyi alarak kapıyı açtı. Arabadan inmeyerek, önce şemsiyeyi açıp ardından benim kapımı açtı. Şemsiyeyi bana doğru doğrulttu. Evin içerisine kadar bana eşlik etti. Kapıyı çaldığımda kısa bir süre sonra açılmıştı. Suzan Hanım gülümseyerek bana bakarken, içeri girip ceketimi Suzan Hanım'a uzattım.

"Bana kahve getirebilir misiniz?" diye sordum.

Suzan Hanım gülümseyerek başını aşağı yukarı salladı, "Tabii Hanımım, siz geçin ben hemen getiriyorum."

Adımlarımı salona doğru attım. Salona geldiğimde, Emre ve Murat koltukta oturmuş telefona bakıyorlardı. Annem babama telaşlı telaşlı bir şeyler anlatıyordu.

"İyi akşamlar," dediğimde annemin bakışları bana döndü.

"Tam zamanında." Babam bıkkın bir sesle, bana beni kurtardın bakışları atarken gülümsedim.

"Ne oluyor burada?" Başımı merdivenlerin yanında duran valizleri işaret ettim. "Yolculuk nereye?" diye sordum.

Annem göğsünden aşağı sallanan saçlarını elinin tersiyle arkaya atarak kalçasını kıvıra kıvıra yanıma doğru gelmeye başladı. Babam annemi arkadan çaktırmadan süzerken ben de şaşkın gözlerle anneme bakıyordum.

"Babanla balayına çıkıyoruz tatlım," deyince, dudaklarım hafiften aralandı.

"Balayı mı?" diye sordum, şaşkın gözlerle anneme bakarken, annem ise bıyık altı muzur bir gülümseme ile boynunu yana doğru eğdi.

"Hı hım," diyerek alt dudağını ısırıp babama dönerken, ben ikisine şaşkınlık içinde bakıyordum. Resmen gözlerimin önünde birbirleriyle cilveleşiyorlardı.

"Yenge ayıp ya," diyerek Murat homurdanmaya başlayınca annem yüzünü buruşturdu.

"Niye elin bilmemleri sana kur yaparken ayıp demiyorsun ama Murat'cım," deyince Murat'ın yüzü buz kesmişti. Emre ise karnını tutarak kahkaha atmaya başladı.

Babam bileğindeki saate baktı, "Hanım haydi geç kalacağız."

Annem hemen bana doğru döndü. "Dikkat et olur mu anneciğim kendine," diyerek saçlarımı öptü.

"İyi eğlenceler size de," dedim.

Babam da alnımı öpüp ikisi evden çıkarken, Emre ile Murat yerlerinden doğrulup ayaklandılar.

"Biz bugün eve gelmeyiz, beklemeyin bizi." Murat üstünü başını düzeltip eve gelmeyeceklerini söylüyordu.

"Tamam," dediğimde ikisi de evden çıktı.

Işıl eğile eğile merdivenlerden inerken bakışlarım ona döndü. "Sen ne yapıyorsun?" diye sordum.

Işıl kendini dikleştirip, "Çıktılar mı diye baktım da," dedi.

Başımı aşağı yukarı sallayıp, "Çıktılar. Emre ve Murat da bugün eve gelmeyecekler," deyince, Işıl'ın yüzündeki gülücükler büyüdü.

"Şans aşko bu, ee hadi çıkalım," deyince derin bir iç çektim. Suzan Hanım elinde kahve ile bana doğru gelirken bakışlarımı ona çevirdim.

"Biz çıkıyoruz Suzan Hanım," deyince gülümsedi.

Işıl ile evden çıkarken Kerem bakışlarını Işıl'a çevirdi. Gözleri Işıl'da oyalanırken sertçe yutkundu. Mini bir beyaz elbise giymişti. Göğüs dekoltesi V şeklinde geliyordu, göğüs çizgileri fazlaca meydandaydı; sırtı neredeyse beline kadar açıktı.

Sapsarı saçları açık olan belini kapatırken, V yaka gelen elbisesini hiçbir şey kapatmıyordu. Kerem'in yüzü kırmızıya dönerken Işıl muzur bir ifadeyle ona bakıyordu.

"Yürü Işıl," diyerek aklımdaki düşünceleri silmeye çalıştım. Işıl önüne gelen saçlarını arkaya atarak kıvıra kıvıra yürümeye başlayınca, Kerem arkasından ona bakıyordu. Gözleri kalçasında oyalandı, alnından hafif bir ter atmaya başladı.

"Önüne bak!" diye bağırdım Kerem'e. Gözlerimin önünde, kuzenimi gözleriyle yiyemezdi.

Kerem yalandan bir öksürme ile boğazını temizleyip direksiyon kısmına geçti. Yola çıktığımızda Işıl ile Kerem dikiz aynasından birbirine bakıyor, Işıl ise alttan alta libidosu yükseltecek şeyler yapıyordu. Şuan bu halde olup onları izlemek midemi deli gibi bulandırıyordu.

Nihayet kulübün önüne geldiğimizde araçtan inip kulübün kapısına doğru ilerledik. "Bizi burada bekle," diyerek Kerem'e emir verip içeriye geçtik.

İçerisi ışıklar ile canlı ve fazlaca hareketliydi. Işıl atmosferin enerjisi ile dans ede ede boştaki masaya geçti. Garson yanımıza gelirken, Işıl masayı donatmasını istiyordu. Ben ise üzerimdeki ceketi çıkartıp sandalyenin arkasına asıyordum.

Garson masayı donatırken, benim gözüm etrafta dolanıyordu. Herkes birbirleri ile dans ediyor, deli gibi içiyorlardı.

"Gece," Işıl'ın sesi ile ona döndüm. Kendini bana doğru eğdi. "Biliyor musun, seni ilk gördüğüm an, keşke kuzenim veya kardeşim olsa dedim." Gözleri buğuluydu. "Ve bir gecede, benim kanım olduğunu öğrendim," diyerek devam etti.

Elindeki bira bardağını havaya kaldırdı, "Gece, iyi ki benim kuzenimsin ve en önemlisi iyi ki de benim her şeyimsin... Bu kadehi ikimiz için kaldırıyorum," deyince gülümsedim. Masadaki bira bardağını uzanıp, havada olan bardağa vurdum.

"Şerefe kuzen," diyerek biraları sekledik. Elimin tersiyle dudaklarımızın ıslaklığını silip kıkırdamaya başladık.

Vücudum ısınmaya başladığını fark ettim. Kanımda hissettiğim değişik bir hız her yerime yayılıyordu.

Sandalyemi geriye verip ayaklandım. Işıl da benimle beraber ayaklandı. İkimiz de sahneye çıkıp dans etmeye başladık.

Işıl kendinden geçmiş bir şekilde dans ederken, ben müziğin sesini içimde hissediyordum. Ritmi ile kalçamı sağa sola sallayıp, kollarımı yukarıya doğru kaldırdım. Gözlerim bulanık görüyordu, net seçemiyordum ama Işıl ile bana doğru gelen birilerinin olduğunu biliyordum.

Kim olduğunu seçemiyordum.

"Gece," diye gelen o erkeksi sesi duydum.

Hâlâ dans ederken dudaklarımı araladım, "Hıh..." diye mırıldandım.

Belimde hissettiğim bir el ile irkildim. Belimdeki el beni kendine doğru çekerken afallamıştım. Yüzünü bile göremediğim o kişi beni kendine çekmiş ve bastırıyordu.

"Yapma," kulağıma gelen fısıltı ile boynumu yana doğru verdim. Boynumda hissettiğim nefes tüylerimi diken diken ediyordu.

"Bunu bana yapma... sana dokunamıyorken, sana dokunmak için beni yalvartma." Sesi kısıktı.

Kıkırdamaya başladım.

"Dokunsana." Dudaklarımda muzur bir gülüş vardı.

Belimdeki elin baskısı artıkça, kalçamı daha fazla sallamaya başladım. Hareketlerim yavaştı ama o hareket benim bir şeyleri hissetmeme sebep oluyordu.

Mert Kaleli;

Kerem ile içeri girdiğimizde Işıl ile Gece sahnede dans ediyordu. Gece kollarını yukarıya kaldırmış, zarif ve kadınsı fiziği ile kalçasını yavaş hareketlerle sağa sola sallıyordu.

Hızlı adımlarla yanına doğru ilerledim, baştan aşağı onu süzerken içimdeki buz gibi olan duygular şimdi ise yoğun bir baruta dönmüştü. Her hareketi beni daha da alevlendiriyordu.

"Gece," diye seslendim, iyice ona doğru yakınlaşarak.

Gövdesi bana dönerken yüzü fazla haz vericiydi. Alt dudağını ısırmış, yanakları al al olmuş, gözleri ise aşağı doğru kayıyordu.

Elimi yavaşça beline koyup kendime çektiğimde, Gece afallamıştı.

Boynumu hafifçe kulağına doğru eğdim. Verdiğim nefes Gece'yi kollarımın arasında üşütmüştü. Gece boynunu yana doğru eğip sanki bana daha çok yer açıyor gibiydi. Açtığı boyun çukurdan gelen o kokusu beni delirtiyordu.

Kokusunu yavaşça içime çekip kulağına yanaştım, "Yapma," diye fısıldadım. Onu o kadar isterken, ona dokunamamak beni çıldırtıyordu. "Bunu bana yapma," dedim, "sana dokunamıyorken, sana dokunmak için beni yalvartma," dediğimde, Gece kendini geriye doğru verdi.

Dudaklarında muzur bir gülüş oluştu, gözlerindeki irisler koyulaşmıştı. Kendini bana doğru eğdi.

"Dokunsana,"diye fısıldayınca, kaskatı kesildim.

Verdiği alkolün cesareti ile ne yaptığının farkında bile değildi, hatta şuan kime "dokunsana," dediğinin bile farkında değildi. Tuttuğum beli kendime daha çok çektim. Elim ile beline baskı yapıp kendime bastırıyordum.

Gece ise sanki bu durum ona hoşnut verir gibi, kalçasını yavaş yavaş sağa sola sallıyordu. Her hareketi erkekliğimi kabartırken, kendimi içten içe engel olmaya çalışıyordum. Her ne kadar engellemeye çalışsam da, önümde kıvranan o kişi benim yıllarca hasret kaldığım, yıllarca dönmesini beklediğim kadındı. Hızı artarken yüzümdeki renkler değişmeye başladı. Sertçe yutkundum.

Eli enseme değdi. Tırnakları ensemde gezinmeye başladı. Yavaş ve nazikti ama bir yandan da arzuladığı bir his vardı içinde.

"Gece yapma," diye kendimi geri çekmeye çalıştım, ama ensemdeki eli buna müsaade etmedi. Ona en çok dokunmak isteyen bendim, ama ona sarhoş bir halde dokunmak istemiyordum. Bu benim erkekliğime ters bir kavramdı, ayıldığı an pişmanlığını yaşatmak istemiyordum ona.

"Ne yapıyorum ki?" Sesi küçük yaramaz çocuklar gibi çıkıyordu, kendini iyice bana doğru yaklaştırdı. Ani bir hareket karşılığı dudaklarımız birbirine değebilirdi. Dudaklarıma kaydı gözleri.

"Öpsene beni,"deyince gözlerim kocaman açıldı. İrislerim büyüyüp koyulaşırken, afallamış bir ifadeyle ona bakıyordum. O ise gözlerini kapatmış onu öpmem için bekliyordu.

Elimi belinden çekip hafifçe onu kendimden kurtardım. Şuan bu kafayla onu öpemez, ona temas dahi edemezdim. Onun da beni öpmesine izin veremezdim. Bu tamamen benim yanlışım olurdu.

"Abi ben Işıl'ı eve götürüyorum." Kerem'in sesi gürültülü ortam yüzünden zar zor bana ulaşırken, bakışlarımı ona çevirdim.

"Gece'yi ben getiririm," deyince başını aşağı yukarı sallayıp, Işıl'ı elinden tutarak dışarıya çıkarttı.

Gece ise hala dans ediyordu.

Omuzlarım aşağı düştü. Boynumu yana doğru eğdim. "Ha bu deli Uşak, ne yapacak senunle," diye homurdandım.

"Hadi Gece, gidiyoruz," diyerek elimi koluna değdirdiğimde, Gece afallayarak geriye doğru gitti. Elim gene beline değerken, sakin kalmak için çaba gösteriyordum.

Önüne düşen saçlarını geriye attığımda, burnuma gelen koku içime işliyordu.

"Gelmeyeceğim ben," diyerek kendini benden kurtarmaya çalıştı.

"Oldu, ha bu deli Kaleli de katil olsun," diyerek elimi bacaklarının altına geçirip tek kolumla kucağıma aldım.

Gece gülerek ellerini arkaya doğru attığında, kollarım arasındaki beli hafifçe yukarıya doğru kalktı. Göğüs çizgileri fazlaca belirgin duruyordu.

Clüpten çıktığımızda, aracın kapısını açıp Gece'yi arabaya bindirdim. Ardından direksiyon kısmına geçip yola çıktığımda, Gece hala oranın etkisi ile yerinde duramıyordu.

Konağa vardığımızda, aracı ortada park edip Gece'yi kucağıma alarak içeriye girdim. Gözlerim evin içinde dolaşırken, merdivenlere doğru ilerledim.

Yukarıya çıktığımda kulağıma gelen sesler ile, bakışlarımı sağda kalan koridora doğru çevirdim. "Hayvan herif!" diye homurdandım.

Gece'nin odasını Kerem'den dolayı biliyordum. Adımlarımı sol koridora doğru çevirip ilerlemeye başladım.

Dirseğim ile kapıyı açtığımda, Gece kucağımda uyukluyordu. Yavaşça ayağımla kapıyı kapatıp, yatağına doğru ilerledim. Kendimi öne doğru eğerek Gece'yi yatağa bırakacakken...

Gece, iki yakamı tutarak beni kendine çekti.

Dudaklarını dudağıma bastırdığı an irislerim kocaman olmuştu. Öpmenin etkisi ile afallayıp Gece'nin üzerine düşerken Gece bacaklarını yana doğru ayırmıştı.

Dudaklarım hareketsiz kalırken, Gece dudaklarımı deli gibi öpüyordu. Öpüşmeyi bilmediği çok belliydi; dudakları düzensiz ve hızlıydı.

Erkekliğim pantolonun altında zonkluyordu. Gece bunu hissetmiş olacak ki, kalçasını aşağı yukarı kaldırıp indirmeye başladı. Her hareketi erkekliğimi zorlarken, eli gömleğimin altına doğru kaydı.

Vücudum buram buram kasılıyordu. Sevdiğim kadın kollarım arasında dudaklarımı öpüyor ve benimle sevişiyordu.

Dudaklarımı aralayıp, öpüşüne karşılık vermeye başladım. Bu sefer kontrolü ele alarak tek hamle ile onu üste, kendimi alta aldım. İki bacağı erkekliğimin üstünde açık bir halde oturuyordu. Elimle boynuna değdirip kendime doğru eğdim.

Dudaklarımız geri birbirine değerken, yıllardır beklediğim ve aç kaldığım o dudakları deli gibi öpüyordum.

Gece'nin hareketi kucağımda daha hızlanmaya başladı, kendini geriye doğru verdi. Alt dudağını ısırıp, gözlerini yumarken elini ise karnıma koymuş, karnımdan destek alarak hareketlerini daha da hızlandırıyordu. Onu kucağımda kıvranıyor halde görmek bana daha fazla haz veriyordu.

"Ah," diye gelen inilti ile, kendime hakim olamayıp tekrardan dudaklarına yapıştım. Alt dudağını ısırdığım an, inlemesi büyümüştü. Yükselen libidom ile dudaklarımın arasından çıkan hırıltıya engel olamıyordum.

"Gece," dedim nefes nefese. Biraz daha erkekliğimin üzerinde kıvranırsa olacaklara engel olamaz ve ayıldığı zaman pişman edemezdim.

"Dur!" diye bağırdım.

Ancak Gece'nin durmaya niyeti yoktu. Vücudu birden titremeye başlayınca kaşlarım havalandı.

"Siktir." diyerek irislerim koyulaştı.

Boşalacaktı ve bu boşalma sadece sürtünme ile olmuştu. Cinsel ilişki deneyimi o kadar yoktu ki, sadece bu şekilde bile vücudu anında tepki veriyordu. Cinselliğe aç bir kadın gibiydi şuan, hiç bilmediği ve yaşadığı o şey onun o kadar hoşuna gidiyordu ki durmaya niyeti yoktu.

Benim de durmasına niyetim yoktu.

Hızı artarken, kasıklarımda bir kasıntı hissettim. Dudaklarımdan çıkan küfür ile, "Ah," diyerek inlemem bir oldu. Cinsel ilişki deneyimim vardı fakat, kucağımda kıvranan sevdiğim kadın olunca sanki ilk defa milli olan bir erkekten farkım kalmıyordu.

Gece birden kendini, göğsüme doğru salarken nefesi kesik kesik geliyordu. Göğüs kafesi aşağı yukarı kalkarken, başını göğsüme iyice gömmüştü.

Gözlerimi başına doğru indirdiğimde, göz kapakları ağır ağır kapanıyordu. Pozisyonunu hiç bozmadan kucağımda yatarken, dudaklarımda bir gülümseme oluştu.

"Allahsızın kızı," diye mırıldandım.

Gece Karan;

Burnuma gelen ferah bir parfüm kokusu ile göz kapaklarım ağır ağır açılırken, gözlerim etrafta gezinmeye başladı. Henüz yeni uyanmanın etkisi ile neyin ne olduğunu fark bile edememiştim.

Altımda hissettiğim bir hareketlilik ve baskı ile afallayarak, başımı hafifçe geriye doğru verdim. Başımı geriye vermemle altımda olan şeyi görmem bir oldu: Kafamı koyduğum şey yastık değil, tam tersine Mert Kaleli'nin göğsüymüş!

"Siktir!" diyerek hızlıca, kendimi doğrulttuğumda bu sefer bakışlarım bacaklarıma kaydı. Bacaklarım iki yanı açık ve tam Mert'in erkekliğinin üstünde oturur bir haldeydim.

Bacaklarımı hızlıca çekip ayağa kalkarken, hızlı refleksim yüzünden sendelemiştim.

Bakışlarım Mert'e kaydı. İki kolunu ensesinin altına almış, rahat bir halde uyuyordu. Dün gece hakkında tek bildiğim şey, Işıl ile gece kulübüne gidip deli gibi içmemizdi. Devamı ise siyah bir renkten fazlası değildi. Beynimde bir şeyleri hatırlamaya çalıştım, fakat başarılı olamamıştım.

Dün gece ne kadar içtiysem hepsi hafızamdan silinmişti. Mert ile nasıl bu pozisyonda uyanmıştım ben? Veya Mert ne ara benim yatağıma gelmişti. Asıl en kötüsü biz dün ne yaşamıştık?

Yumruk yaptığım elimi sertçe şakağıma geçirdim. Acının etkisi ile dudaklarımı birbirine bastırıp "Ah!" diyerek inledim.

"Gece," diye gelen sesle, bakışlarım yatağıma dönerken Mert uyanmış, oturur bir pozisyonda bana bakıyordu. Onu görmem ile yüzümdeki bir kas seğirmeye başladı.

"Senin ne işin var benim odamda!?" diye bağırdım avazım çıktığı kadar.

Hala ne yaşadığımızı hatırlamadığım için pişman olacağım bir şey yaptığıma karşı korkuyordum. Ben bağırırken Mert'in aklı dün geceye gitmiş olacak ki, gözlerinde şeytani bir pırıltı olmuştu. Dudaklarında belli belirsiz bir gülümsemeyle bana bakarken, onun bu hali kanımı daha çok çekiyordu.

"Ne geçiyor aklından Kaleli!?" diye bağırdım.

Mert derin bir nefes verip oturduğu yerden doğruldu. Adımları bana doğru gelirken ben ise geriye doğru atmaya başlamıştım adımlarımı. Eli belime doğru uzanıp beni kendine çekerken kısa bir süreliğine afallamış gibi yüzüne bakmaya başladım. Gene her zamanki yakınlık vardı yüzlerimizde, ama bu seferki farklıydı; Mert benim gözlerime daha hisli bakıyordu.

Başparmağını sırtımda bir yukarı bir aşağı gidip gelirken, rahatsızca yerimde kıpırdandım.

"Korkma," dedi kısık bir sesle. "Hiçbir şey yaşanmadı, sadece ufak bir uykuydu," diyerek ekledi. Bu açıklamanın benim içimi rahatlatması gerekirken, daha da telaşa düşürmüştü.

"Üstündeydim!" diye bağırdım.

Uyuyan bir insan yanında olurdu, ben ise onun üstünde uyanmıştım. Mert boynunu yukarıya kaldırıp derin bir iç çekti.

"Bak gerçekten düşündüğün hiçbir şey olmadı aramızda," diyerek boynu gene bana dönmüştü. "Siz piste dans ederken ben de o sıra sizin olduğunuz kulübe geldim. Kapıdaki korumana sizi eve bırakmasını söyledim... Ancak kapıdaki adam kuzenin Işıl ve seninle baş edemediği için, o Işıl'ı aldı ben de ona yardım etmek amacıyla seni alıp getirdim." Her şeyi ince ayrıntısına kadar anlatıyordu. Gözlerinde ona inanmam gerektiğini söyleyen bir bakış vardı.

"Ki her şeyi geçtim, ben sarhoş bir kadına bile dokunmam," dedi kendinden emin bir sesle.

Son cümlesi içimi rahatlatır gibiydi. Ardından tek kaşımı kaldırdım. "Neden üstündeydim o zaman?" diye sordum.

"İşte onu ben de bilmiyorum. Seni yatağa yatırdım. Tam odadan çıkacakken 'gitme kal' diyerek elimden tuttun. Ardından ben de biraz başında bekleyeyim derken yorgunluktan uyuyakalmışım. Sonuç da işte sabah uyandığımda üstümde oluş—" diyecekken avuç içimi dudaklarına bastırdım.

Bunu duymak bile bana yeterince utanç veriyordu. İçimden bir ses ona inanmamı söylerken, bir yanım da daha fazlası var diyordu.

Kafam çok fazla karışmıştı. Mert gittikten sonra ilk işim Kerem'i gebertmek olacaktı. Adam diye kapıya dikmiştim ama o daha iki kızla bile baş edememiş sarhoş bir kızı elin oğlu ile göndermişti.

Elim ağzını kapattığı için bıkkın gözlerle bana bakıyordu. Elimi hızlıca dudaklarından çekip belimdeki elini çekerek kendimi arkaya verdim.

Gözlerim Mert'in kemerine sıkışık olan silaha kaydı. Hızlıca belindeki silahı kavrayıp kalbine doğru değdirdim namluyu. "Bir kere daha bir temasın olursa, diğerinde yaşatmam seni Kaleli! Duydun mu beni?" diyerek kalbinin ortasındaki silahla göğsüne baskı uyguladım.

Mert ise beni baştan aşağı süzüp dudaklarını yana doğru kıvırdı.

"Bir şey yaşamadığımız için mi bu sinir?" Ardından alt dudağını büzüp boynunu yana doğru eğdi. "Bu gencecik uşak yaşımda, ellenmeye niyetim yoktur, hem anam da çok kızar." Sesi alaycı çıkıyordu, yüzündeki mimikler eğlendiğinin kanıtıydı.

Sertçe açılan kapıyla başımı arkaya çevirdim. Mert ise saçlarımın üzerinden sertçe açılan kapıya bakmaya başladı.

"Gec— siktir! Bastım, Allah'ım bastım." Işıl, eli ile gözlerini kapatıp hızlıca sırtını bize dönerken, yerin dibine girmiş bir halde ona bakıyordum. Şuan şurada yer yarılsa ilk ben atlar ve ölene kadar da o yerin altından çıkmazdım.

"Işıl, ne oluyor?" Kerem eşiğe gelip başını bize çevirince, sertçe yutkundu. Afallamış bir halde ağız dolusu küfür savurup sırtını o da bize dönerken, şuan daha çok ölmek istediğimi anladım.

Elimde tuttuğum Mert'in silahı ile her an kafama sıkabilirdim. "Gece çok özür dilerim." Işıl boğuk bir sesle, bizi bastığı için özür dilerken bıkkın bir şekilde nefesimi verip gözlerimi devirdim.

"Bakın şuraya!" diye bağırdım, ancak ikisi de kedi gibi pusmuş, gözlerini kapatıyorlardı. "Size bakın şuraya diyorum!" diyerek sesimin tonunu daha fazla yükseltince ikisi de yavaşça bize doğru döndü.

İkisinin gözlerinde mahcubiyet vardı, sanki sevişirken basmışlar gibi davranmaları beni bin kat daha sinir ediyordu.

"Şu bakışlarınızı düzeltin!" diye bağırdım. Elimdeki silahı bir o yana bir bu yana sallarken Işıl sertçe yutkundu.

Gözlerim Işıl'ın üzerinde gezinirken her yeri meydandaydı. "Mert, dön arkanı!" diye bağırdım. Işıl'ın neredeyse göğsü gözüküyordu. Başımı hafif arkaya çevirdiğimde Mert zaten sırtını çoktan dönmüştü.

Gözlerim Kerem'e kaydığında ise, gömleğinin düğmeleri kopuktu. Ağız dolusu küfürler ederek bakışlarımı hızlıca Işıl'a çevirdim. Kerem'e bakmamaya çalışarak Işıl'a odaklanmaya çalışıyordum.

"Ne bu haliniz!" diye bağırdığımda, Işıl'ın bakışları Kerem'e kaydı. Elini alnına geçirip "Kerem arkanı dön," dedi.

Hepimiz burada ne yaşandığını anlamaya çalışıyorduk. Işıl'ın yanakları utangaçlıktan al al olurken, benim ise sol gözüm seğirmeye başlamıştı.

"Siz," dedim başımı hafifçe yana vererek, "bir şey mi yaşadınız?" diye sormamla, Işıl kaskatı kesilmişti.

Gözleri yere doğru kayarken, sinirden elimi sıkmaya başlamıştım. Eğer bunu biri öğrenirse neler olurdu? Ve ikisi de bunu bilmesine rağmen kendilerine sahip çıkamamıştı. Hadi Işıl sarhoştu, peki benim sağ kolum Kerem... Birazdan gerçekten geri tımarhaneye yatacaktım!

"Siz delirdiniz mi!!? Bunu Emre'ler görse, biri görse biz kime ne diyeceğiz!?" diye sinirden etrafımda dönmeye başladım.

"Hadi sen sarhoştun, peki Kerem sen? Sen niye dur demedin kansız herif!" diye bağırınca, Kerem olduğu yerde rahatsızca kıpırdanıyordu. Bu durum onun hoşuna gitmemiş olacak ki boynunu yere doğru eğdi.

Aşağıdan kapı açılma sesi ile, Işıl'a bakışlarımız birbirini buldu. İkimizin ağzından aynı anda çıkan küfür ile telaşa düşerken, "Gece, Işıl!" diye bağırarak merdivenleri çıkan Emre'nin sesini duymamızla kalp ritmimiz daha fazla artmıştı.

"Kapıyı kapat," diye fısıldadım Işıl'a. Işıl hızlı adımlarla kapıyı kapatıp kilitledi. Sırtını kapıya verip derin ve hızlı nefes alıp vermeye başlarken, ben daha fazla sinirleniyordum.

"Gece bunları ne yapacağız?" Işıl gözleri ile arkamdaki Mert'le, sırtı bize dönük olan Kerem'i işaret etti.

"Bunu o bokları yemeden önce düşünecektin!" dedim.

Emre'nin adımları benim kapımın önünde duraksayınca, Işıl nefesini tutmaya başladı.

"Gece ve Işıl, odada mısınız? Sesleriniz geliyor," diyerek bize seslenirken,

"Gece ne yapacağız?" Işıl kısık sesle bana soru sorarken işaret parmağımı dudaklarıma bastırıp susması için işaret verdim. Mert verdiği sesli nefes ile önünü bize doğru dönmüştü, gözlerindeki bıkkın bakışlarla bir bana bir de Işıl'a bakıyordu.

Elimde tuttuğum ona ait olan silahı alıp, yere düşmüş olan ceketini de alarak omuzlarına koydu. Yavaş adımlarla kapıya ilerlerken Işıl, "Hayır!" diye bağırmasıyla, dudaklarımı birbirine bastırıp gözlerimi sıkıca yumdum.

Sesindeki ayar yüzünden Emre sesimizi duymuştu.

"Ne hayır? Gece, Işıl açın şu kapıyı, ne oluyor orada?" diye kapıya vurmaya başlarken, Işıl'a 'gerçekten mi ya' bakışı atıyordum.

Mert, Işıl'ın kapıdan çekilmesi için ona kaş göz işareti yaparken, Işıl ise korku dolu bakışlarla bana bakıp sırtını kapıya daha çok bastırıyordu. Kerem ise çoktan ecel terleri dökmüştü. Mert ise son derece rahat bir şekilde bir elini pantolonunun cebine sıkıştırmış, üstten bakışları ile Işıl'a bakıyordu.

"Işıl şu kapıyı aç, bağırırım yoksa!" Mert kısık sesle Işıl'ı bağırmakla tehdit ederken, Işıl ise kafasını sağa sola sallıyordu.

Gözlerim makyaj masamın yanında olan sopaya kaydı. Aklımdan geçen şeyi yapmak zorunda olduğumu fark ettiğim an yavaş adımlarla makyaj masamın yanındaki sopaya uzandım.

Işıl'ın irisleri elimdeki sopayı görmesiyle kocaman olurken, Kerem'in dudakları ise 'o' şeklini almaya başlamıştı.

Mert neye baktıklarına bakmak isterken, havaya kaldırdığım sopayı ensesine geçirdim! Yediği darbe ile sendeleyip yere yığılırken Işıl sıkıca gözlerini yumdu.

"O ses ne?" Emre hala kapının kolunu zorluyordu.

Bakışlarım hızlıca Kerem'e döndü. "Yardım et bana şunu yatağın içine sokalım." Sesimi olabildiğince kısık çıkartmaya çalışıyordum. Kerem afallamış bir şekilde yanıma ilerleyip Mert'i kollarından kaldırmaya çalışıyordu.

Mert'in iri cüssesi ikimizi zorlarken nihayet onu yorganın içine sokmuştuk. Kerem'le ikimiz nefes nefese kalırken şimdi ise sıra Kerem'deydi; "Kerem dolaba gir sen de," diyerek başımla dolabı işaret ettim. Kerem başını aşağı yukarı sallayıp, dolabın içine girerken Işıl'a döndüm.

"Ben de yorganın altına gireceğim. Sen de 'Gece uyuyor, üstü de müsait değil' falan de işte," deyince Işıl başını aşağı yukarı salladı. Hızlı adımlarla yorganın bir ucuna girip, yorganı kafama kadar örttüm.

Mert yediği sopanın etkisi ile baygın halde uyurken tek temennim Emre odadan çıkana kadar uyanmaması olacaktı. Başının altındaki yastığı çekip yüzüne koydum. Ardından durum anlaşılmasın diye kafamdaki yorganı hafif aşağı indirip, Mert'in yüzünü kapattığım yastığa başımı koydum.

Tek bacağımı büküp, Mert'in bacakların üzerine koyarak gözlerimi yumdum. Eğer bu anlaşılırsa basılmaktan daha kötüsü olacaktı. Bildiğin çocuğu bayıltmış üstüne üstlük kendi yatağıma yatırmıştım.

Nefesimi tutmaya başladım.

Tam o sırada Işıl ise kapının kilidini açıp kapıyı açmıştı. Yalandan bir esneme ile sesler yaparken Emre'nin sesini duyamıyordum.

"Niye açılmıyor bu kapı?" dediğini duydum Emre'nin.

"Uyuyordum," dedi Işıl, sesini sanki yeni uyanmış bir tonda ayarlayarak.

"Gece nerede?" Emre beni sormaya başlamıştı.

"Uyuyor," dedi Işıl tok bir sesle.

"Bakayım bir," Emre'nin bana bakmak istediğini duymamla içimden ağıza dahi alınmayacak küfürler ediyordum. Eğer Emre odaya girerse her şeyi anlayabilirdi, ve bu da bizim sonumuz olurdu.

"Olmaz!" Işıl birden bağırınca, gözlerimi daha sıkı yumdum. Her şeyi mahvedecek gibi bir hali vardı. "Yani şey, üstü müsait değil o yüzden," demesiyle dakikalardır tuttuğum nefesi rahatça verebilmiştim.

"Üstü mü müsait değil?" İmalı bir sesle, Işıl'a soru sorarken, Işıl ise; "Evet değil, ve hatta benim bile değil. Çıksana şu kapıdan," diyerek homurdanmaya başladı.

"Senin üzerinde neden gece elbisesi var?" Emre'nin sorduğu şey ile ben bile afallarken kim bilir Işıl'ın yüzü ne hale gelmişti.

"Sanane Emre!" diye bağırmaya başladı.

"Ayıp ya, bu kadar da olmaz. Kuzenin şuan her yerimi görüyor," demesiyle hızlı bir şekilde ilerleyen adım sesi duydum. Galiba bu son cümlesi Emre'yi def etmemize yardımcı olmuştu. Kapı kapanıp kitlenirken başımı hafifçe arkaya doğru çevirdim. Işıl elini göğüs kafesinin ortasına koymuş, hızlı hızlı nefes alıp veriyordu.

"Gitti," dedi kesik gelen bir sesle.

Hızlıca yerimden doğrulup, Mert'in yüzüne bastırdığım yastığı kaldırdım. Mert hala baygın halde yatarken, Işıl'ın gözleri Mert'e gezinmeye başladı. "Gece, ölmez değil mi?" diye sordu. Bunu derken sesi fazlaca ürkek çıkıyordu.

Ayaklarımı yataktan aşağı salandırıp omuz silktim.

"Ölmez," diyerek ayaklanıp kahve köşesine doğru ilerledim. Işıl ise boynunu yana doğru eğerek, "Dağ gibi adam yerle bir oldu," diye mırıldanmaya başladı.

Şuan yaşadığımız bu şey, komedi filminden farksızdı. İkimizin yediği nane ile rezil olacakken son anda kurtulmuştuk. Bir yerden gelen telefon sesi ile başımı arkaya doğru çevirdim.

"Senin mi?" diye sordum Işıl'a.

Işıl başını sağa sola sallayarak, "Hayır," dedi.

"Kerem'in olabilir mi?" diye sordum bu sefer.

"Zannetmiyorum," deyince, gözlerim yerde olan cekete doğru kaydı.

Mert'in telefonu çalıyordu. Hızlı adımlarla ceketin olduğu yere ilerleyip eğilerek ceketi aldım. Cebindeki çalan telefonu elime alıp göz ucuyla baktığımda, Ozan arıyordu.

"Kim?" Işıl tek kaşını kaldırmış bana bakarken, telefonun ekranını ona doğru çevirdim. Işıl arayan kişiyi görmesiyle paniği artarken, ben telefonu meşgule atarak sesini kıstım.

"Neden açmadın?" diye sordu Işıl.

Kaşlarımı çattım, "Açıp ne deseydim? 'Basıldık da kardeşin de çıkmak isteyince sopa ile bayılttım, şuan baygın halde uyuyor' mu?" dediğimde, Işıl hüzünlü gözlerle boynunu yana doğru eğdi.

"Gece, ne bok yiyeceğiz?" dedi.

Omuzlarımı kaldırıp indirdim, "Bilmiyorum."

Elimdeki telefona gelen bildirim ile göz ucuyla ekrana baktığımda, Ozan yazmıştı:

√√orospu çocuğu bütün Mardin bu görüntüleri konuşuyor!

√√Siktiğimin telefonunu aç! her nerdeysen.

Göz ucuyla okuduğum mesajlarla yüzümdeki bir kas seğirmeye başladı:

√√Gece ile clüpteki görüntüleriniz magazine düşmüş.

Yazısını okuduğum an, dudaklarım şaşkınlığın verdiği etki yüzünden 'o' şeklini almıştı.

"Gece ne oluyor? Kim yazmış?" Işıl yavaş adımlarla yanıma gelip, ekrana düşen bildirimlere baktı. "Ne!" diyerek bakışları bana dönerken, ben kaskatı kesilmiş halde, ekrana bakıyordum.

Ne görüntüsünden bahsediyordu bu? O gece kulübünde ne yaşanmıştı?

Alkolün etkisi o anlara siyah perde takarken, ben sinirden deliye dönmeye başlamıştım. Bütün Mardin bunu biliyorsa, net Emreler ile babamlar da öğrenmişti. Bu görüntüler her neyse, iyi bir şey olmadığı apaçık belliydi. İşin en kötü tarafı ise benim hiçbir şeyi hatırlamıyor oluşumdu.

Gözlerim Mert'e kaydığında hala baygın halde uyuyordu.

Ben ise kendi ölümümü yavaştan hazırlıyor, kaçış planımı yapıyordum.

Koskocaman Hanım Ağa uygunsuz görüntüler ile magazin sayfalarına düşmüştü. Bu bir imparatorluğun yıkılışıydı. Sinirden titreyen ellerim ile bomboş etrafa bakıyor, olacakları baştan sona hayal ediyordum.

 

 

 

Son...

 

 

 

•Sizce Gece,Kerem'in sakladığı şeyi öğrenebilecek mi?

 

 

 

•Gece ve Mert'i sizce kim magazin sayfaların da paylaştı?

 

 

 

•Bu video Karun Kılıç'ın kulağına giderse neler olacak?

 

 

 

•Kerem ve Işıl hakkın da ne düşünüyorsunuz?

 

 

 

!Oy ve yorumlarınızı bekliyorum, Hoşçakalın👋🏻✨🥹

Bölüm : 15.12.2025 21:59 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...