42. Bölüm

2.Sezon 1.Bölüm

Nehir Kılınç
steelfable

 

Selllamm özleştik miii??

 

Evett iki haftayı geri de bıraktım şimdi ise yeni bölümle karşınızdayım,ee o zaman daha fazla uzatmadan bölüme geçelim.

 

! Instagram;Steelfable

 

! Tiktok;Steelfable

 

! Wattpad;Steelfable

 

! WhatsApp kanalı açılmıştır,gerekli haberleri oradan paylaşıyorum, Instagram üzerinden linke ulaşabilirsiniz.

 

 

 

Kayıp İzler

 

2.Sezon 1.Bölüm;

 

Yazar anlatımı:

 

Bir ay içerisinde her şey çok değişmişti. Gece neredeyse bir ay boyunca ölümle burun buruna gelmiş, Mert ise bir ay boyunca alkol ve uyuşturucudan dengesini kaybetmişti.

 

Karun Kılıç, aldığı haberle bir ay içerisinde sık sık hastanelik olmuş; bu vicdan azabı onun azabı olmuştu. Alev Kılıç bu olaylardan sonra Karun Kılıç’la arasını bozmuş, ayrı bir eve çıkmıştı. Gece’nin başından bir dakika bile ayrılmamıştı. Onun bu halde olmasının asıl sebebinin kocası olduğunu bildiği için her gece ahlar etmişti.

 

Emre ve Murat ise amcalarını hayatlarından tamamen çıkartmışlardı; Alev Kılıç’la beraber yaşamaya başlamışlardı. Işıl ise Kerem’in ölümü ve Gece’nin ölümden dönmesiyle psikolojisi tamamen bozulmuş, ağır bir depresyona girmişti. Bunu duyan ailesi Işıl’ı yanına almışlar; ne Alev Kılıç’a ne de Karun Kılıç’a göstermişlerdi.

 

Tabii bu dağılmayı fırsat bilen Kurçay ailesi, hemen tekrardan başa geçmiş ve birçok köyde tekrardan kendi imparatorluklarını daha sağlam kurmuşlardı. Peki şimdi ne olacaktı? Hazırsanız kaldığımız yerden devam edelim...

 

Gece Karan:

 

Göz kapaklarım yavaş yavaş aralanırken, tam dibimde öten cihazlar kulaklarımı rahatsız ediyordu. Gözlerimdeki buğulanma yüzünden henüz etrafı net seçemesem de nerede olduğumu az çok tahmin edebiliyordum. Gözlerimdeki buğular ortalıktan kaybolduktan sonra bakışlarım etrafta dolanmaya başladı.

 

Tam tahmin ettiğim gibi hastane odasındaydım. Tek hatırladığım şey, en son çok güvendiğim, canımdan parça dediğim sağ kolum tarafından bir kurşunla vurulmamdı. Kaç haftadır buradaydım veya kaç senedir buradaydım; hiçbir fikrim bile yoktu. Aralanan kapıyla bakışlarım kapıya kaydı. Hemşire elinde tepsiyle içeriye girip kapıyı kapattığında bakışları beni buldu. Gözlerinde büyük bir pırıltı oluşmuştu.

 

"Uyanmışsın," dedi elindeki tepsiyle yanıma doğru yürürken. Boş bakışlarla hemşireye bakıyordum. İlk önce serumumu kontrol edip ardından bana döndü. "Ben şimdi doktorumuzu çağıracağım, sen de kendini zorlama lütfen," diyerek yanımdan ayrıldı. Hâlâ başımda bir sersemlik olduğu için göz kapaklarım ağırlaşıyordu.

 

Gözlerim etrafı tararken tekrardan kapı açılmıştı. İçeriye bu sefer doktor girmişti. Gözlerinde büyük bir mutluluk yatıyordu. Yanındaki hemşireye dönüp, "Yakınlarına haber verin," dediğinde hemşire gülümseyerek başını aşağı yukarı sallayıp odadan çıktı. Doktor cebinden çıkarttığı feneri gözlerime tutunca gözlerimin ardında bir sızı hissetmiştim. Göz kapaklarıma dokunup geriye doğru kaldırdı, ardından elindeki feneri kapatıp cebine sıkıştırdı.

 

İşaret parmağını gösterip, "Parmağımı takip eder misin?" diye sordu. Parmak sağa ve sola gittikçe benim de bakışlarım parmağa göre hareket ediyordu. "Çok güzel, şimdi elini tutacağım ve eğer hissediyorsan elimi sıkmanı isteyeceğim," diyerek boşta olan elimi tuttu; ama ben bir şey hissetmiyordum. Parmaklarımda bir uyuşma vardı. Elini sıkmadığım için bakışlarındaki pırıltı solmuştu. "Tamam, hüzünlenmek yok; en azından şu an bizimlesin," diyerek gülümsedi. "Şimdi seni ailenle görüştürececeğim, ardından senin durumuna göre seni normal odaya alacağım," dedi.

 

"Gecem!" diye gelen sesle bakışlarım ağlayarak içeriye giren anneme kaydı. İrislerim kocaman oldu. Annem eski annem değildi; gözaltları artık bembeyaz değildi, tam tersine sevmediğim renkten yani mor rengine sahipti. Yüzü solmuş ve çok fazla çökmüştü, ışıltısı artık yoktu.

 

"Hastamızı sorular sorarak yormayalım, bir ay komadan sonra bilinci yeni yeni kendine geliyor," dendiğinde daha da şaşırmıştım. Ben bir aydır komada mıydım? Annem aşağı yukarı başını salladı. Doktor yanımızdan ayrıldığında annemle baş başa kalmıştık. Gözleri ağlamaktan kan çanağı olmuştu, dudakları parçalanmıştı.

 

"Kızım," dedi ağlayarak. Eli saçlarımda buluştu. "Çok şükür," diyerek saçlarımı sevmeye başladı. "Öldüm annem, kaç kere öldüm hem de," dedi; içtenlikle her şeye isyan ediyordu. Ben ise sadece boş gözlerle annemi izliyordum. Ne hareket ediyor ne de konuşacak gücü kendimde buluyordum. "Emre ve Murat da seni görmek istiyordu, çağırayım mı?" diye sordu, sesi fazla neşeli çıkmıştı.

 

Göz kapaklarımı zar zor kapatıp geri açtım. Annem bu halime oldukça acıyor ve bitiyordu. Daha yeni bulduğu kızını bu halde görmek ona dünyanın en büyük kahpeliğiydi sanki. Annem kapıya ilerleyip Murat ve Emre’yi çağırdığında ikisi birden içeriye girdi. En az onlarda annem kadar kötüydüler. Emre’nin sakalları fazla uzamıştı; o bebeksi yüzünü saklamıştı uzayan sakalları, saçlarına bile hiç dokunmamıştı. Gözleri artık kıpkırmızı bakıyordu. Bakışlarım Murat’a kaydı; eski yakışıklılığından eser bile yoktu. Saçları dağılmış, eli yüzü birbirine karışmıştı. Üstündeki kıyafetler bile kırışık içindeydi.

 

"Gece," dedi Emre kısık bir sesle. "İyi misin?" dediğinde sadece gözlerimi yumabilmiştim. O ise benden "iyiyim" beklerken ben sadece göz kapağımı kapatıp açmıştım. Bu hareketim onlara daha fazla yıkım vermişti. Murat yalandan bir gülümsemeyle başını yana doğru eğdi. "Aslan Gecem iyidir ya, değil mi aslanım benim?" diyerek gevezelik ediyordu. Amacı kötü değildi, neşe olsun istiyordu.

 

Bakışlarım kapıya kaydığında babamın olmadığını fark etmiştim. Böyle bir durumda beni asla yalnız bırakmazdı; peki şimdi neredeydi? "Baban gelmedi kızım," dedi annem. Bakışlarımı anneme kaydırdım; babamı anarken bile gözlerinde büyük bir kine şahit olmuştum. Dudaklarımı aralamaya çalıştım neden diye sormak için ama olmadı. Derin nefes alıp verdim. Babam yoktu, neden gelmemişti ki? Ben sadece vurulmamla ilgili anı hatırlıyordum ama neden vurulduğum hakkında tek bir fikrim bile yoktu.

 

Dikkatimi çeken bir şey daha vardı; Işıl da yanımda değildi. O da beni bırakmazdı ama şimdi o da yoktu. Bir ay içerisinde ne olmuştu böyle? Bir ay içerisinde gene hayatımda ne değişiklikler olmuştu? Gözlerimi sıkıca kapattım. İçimden ise "Keşke hiç uyanmasaydım," diye geçirdim. Rahattım ben, ilk defa uyurken rahattım. Şimdi ise tekrardan yalan dolu dünyaya gözlerimi açmıştım. Sıkıca kapattığım gözlerim hafifleyip kendini uykuya bırakmıştı.

 

Birden zihnimde bir ses, bir görsel canlandı;

 

"Seni buldum..."

 

"Beni buldun Mert..."

 

Ve o görüntü... "Haydi gel Gece."

 

Mert Kaleli... "Elveda Kaleli..."

 

Ve beyaz güllerin üstündeki kanlar...

 

1 Hafta sonra:

 

Nihayet bugün normal odaya alınmıştım, fizik tedavilerim de başlayacaktı. Travma sonrası beynim birçok anıyı sildiği için ilk defa kendimi bu kadar özgür hissediyordum. Bir hafta boyunca yoğun bakım odasına demet demet güller geliyordu, odam artık dolup taşmıştı.

 

"Kızım nasılsın?" Annem gülümseyerek içeriye girmişti, biraz da olsa eski ışıltısı yerine gelmişti. "İyiyim anne," dedim. Hâlâ konuşurken kekelemelerim oluyordu, doktor bunun normal olduğunu dile getirmişti ve zamanla bunun benimle kalmayacağını söylemişti. Annem alnıma bir buse kondurup kendini geriye verdi. Sedyemin ucuna oturup, "Senin iyi olduğunu da gördüm ya, artık ölsem gözüm açık gitmez," deyince yüzüm gerildi.

 

"Ölmek falan gereksiz konulara girme anne!" diye homurdandım. Annem gülümseyerek, "Şu sert hallerini bile özlemişim," dediğinde yüzümde tebessüm oluştu. Ama tebessüm fazla uzun sürmedi; odaya geldiğimden beri ne Işıl ne de babam gelmişti. "Anne," dedim doğrulmaya çalışarak, "Ah!" diye inledim. Yaram hâlâ yeni olduğu için hareket ettiğimde canım acıyordu.

 

"Hay Allah’ım, kızım hareket etme!" Annem panikle yastığımı sırtıma koyup bana yardımcı olmuştu. Derin derin nefes alıp verdim, şu hareket bile beni yoruyordu. "Babam ve Işıl, onlar nerede göremedim?" dedim boynumu yana doğru eğerek. Annemin gözlerinde tekrardan o yeni uyandığımda gördüğüm nefreti gördüm. Derin bir iç çekti. "Hatırlamıyor musun?" diye sordu ince bir ses tonuyla. Tek kaşımı kaldırdım. "Neyi hatırlamam gerekiyor?" diye sordum.

 

Annemin gözlerindeki keder büyüdü. Önüne düşen iki parça tutam saçı kulağının arkasına sıkıştırdı. "Toparlanınca hatırlayacaksın her şeyi," diyerek sedyemin ucuna oturup ellerimi tuttu. Belli ki gene bir şey dönmüştü ve bu durum benim vurulma anımla ilgiliydi. Umarım bu işin içinde babam çıkmazdı! Onu çok seviyordum, onun bana ihanet etmesini asla kaldıramazdım.

 

Kapı tıklatılmaya başladı. Annem başını kapıya doğru çevirip "Gel!" dediğinde kapı kolu yavaşça aşağı indirilip açıldı. Gelen Emre ve Murat'tı. "Hoş geldiniz paşalarım," annem genellikle onları öyle severdi. Emre ve Murat anneme tatlı bir gülümseme atıp bana döndüklerinde yüzümü buruşturdum. "Bu ne böyle, maymuna benzemişsiniz!" diyerek homurdandığımda ikisi birden gülmeye başladılar. Garip gözlerle onlara bakıyordum.

 

"Ben demiştim abi, Gece uyandığı zaman bunu diyecek diye. Sakalımız yok ki dinlensin," dedi Murat alaycı bir sesle. Bakışlarım Murat’ta oyalandıktan sonra neredeyse örülecek sakalını işaret ettim. "Sakalın olsa ne olurdu acaba?" diye sorduğumda Murat’ın kahkahası büyümüştü.

 

"Işıl nerede?" diye sordum. Hadi babam ortalıkta yoktu ama Işıl'ın olmaması beni afallatmıştı. Emre’nin ve annemin yüz ifadesi düşerken, Murat’ın kahkahası sorumla kesilmişti. Gözlerim hepsinin üzerinde gezinmeye başladı. "Artık biri bana ne olduğunu söylesin!" diye bağırdım. Bu halleri sinirimi bozuyordu. Bir ay kaldığım koma yüzünden şu an pek fazla bir şey hatırlayamıyordum. Travmatik durum ve beynimin beni "öldü" olarak kodlaması yüzünden birçok anım kesik kesikti; geçici olan bir durumdu ama gene de öğrenmem gereken bir durum varsa bilmem gerekirdi.

 

Annem derin nefes alıp verdi. Göğsünün aşağısına kadar salanan saçlarını geriye doğru verdi, gözlerinde büyük bir hüzünle bana döndü. Başımı yana doğru eğdim, bir durum vardı ama bana bunu açıklayamıyorlardı. "Gece," dedi annem hüzünlü bir sesle. "Daha yeni komadan çıktın anneciğim, biraz daha toparlanınca bize kalmadan sen her şeyi kendin öğreneceksin," dediğinde beynimde kesik kesik görseller oluşmaya başladı. Ama birçok görsel karanlık ve sansürlüydü. Sıkıntılı bir nefes verip kalkık olan başımı yastığa koyarak bakışlarımı tavana diktim.

 

Dikişlerim hâlâ çok yeni olduğu için hareket ettikçe zonkluyordu. Annemin bakışları bana döndü. "Biz çıkalım, sen de dinlen anneciğim," diyerek saçlarımın tepesine ufak bir buse kondurup odadan çıktılar. Zaman kavramım kaybolmuştu; şu an saat kaçtı, akşam mıydı yoksa gündüz mü? Ne garipti hayat değil mi? Sana bir o kadar eziyet eder ama bir o kadar da seni baştan hayata bağlardı. Gözlerim kapandığında beynimdeki bulanık görseller meydana çıkmıştı. Uyumuyordum, uyanıktım, bilincim açıktı.

 

Karşımda Kerem vardı; elinde ise göğsüme doğru doğrulttuğu silah. "Senin baban benim ailemi hayattan kopardı. Şimdi ben de seni hayattan koparacağım!" diye bağırıyordu. Ardından bir ses kulaklarıma yansıdı; Mert’in sesiydi bu, o erkeksi kalın sesi. "Sakın!" diye bağırıyordu. "Tak..." Bir acı hissettim göğsümde, ardından bir "tak" sesi daha... Gözlerimin önünde Kerem kafasına sıkmıştı. Gövdem yere yığılırken bulanık olan gözlerimin önünde Mert’i görüyordum. Gözleri hiç görmediğim o korku dolu bakışlarla kaplanmıştı.

 

Gözlerim karardı... Ardından bir rüya devreye girdi. Bembeyaz bir elbisem vardı üzerimde, her yer beyaz güller ile kaplanmıştı. Yanımdaki çocukluğum, bir erkek çocuğuna doğru koşuyordu; "Buldun beni," diyerek. O çocuk benim zamanında yarım kalmış küçüklük aşkımdı. O erkek çocuğun yanında Mert belirdi. Göğsümdeki sızı artıyordu. Mert benim geçmiş aşkımdı; Mert benim yıllar önce terk edip izimi kaybettirdiğim o adamdı... Ama nasıl? Ben onu nasıl unutabilmiştim? Ben onu bu kadar severken, hastanede bile adını sayıklarken ben onu nasıl unutmuştum?

 

Gözlerim aniden açıldı. Dikişlerim deli gibi zonkluyordu. Hatırladığım her bir an, tekrardan göğsüme bir mermi saplamıştı. Derin nefes alıp verdim, zar zor elimi kaldırıp boynuma dokundum. Nefes almam bile zorlaşmıştı; aldığım nefes bile bana şu an acı veriyordu. Gene acı dolu bir dünyaya uyanmıştım ve bu sefer hiçbir şey eskisi gibi değildi; hatta daha kötüsüydü.

 

Açılan kapının gıcırtısını duymamla bakışlarımı aralık olan kapıya çevirdim. Babam gelmişti. Boynunu aralık kapıdan öne doğru uzatmış, tedirgin gözlerle bana bakıyordu. Hatırladığım her an tekrardan beynimde yankılandı, yüzümdeki her kas seğirmeye başladı. "Niye geldin!?" diye sordum sert bir sesle. Babam içeriye girip kapıyı kapattı, sırtı bana dönüktü; gözlerimdeki nefret ona acı veriyordu. "Gecem," dedi babam hüzünlü bir sesle. "Gecem mi? Gecem öyle mi!?" dedim yüzümdeki her kas gerilirken. "Ben senin yüzünden bu haldeyim!" diye bağırdım. "Bak buraya!" Elimi yatağa vurmaya başladım. "Buraya bak Karun Ağa!" Babam başını arkaya çevirdi.

 

"Bak şu halime! Şu halime bir bak! Ben senin yaptığın iğrençlik yüzünden gene bir bedel ödedim!" Dikişlerim her hareketimde daha fazla zonkluyordu. "Senin yediğin o pislik yüzünden ben gene ceza çektim!" Sinirden boynumdaki damarlar meydana çıkmıştı. "Yetmedi mi!?" Bu sefer artık sesimdeki her feryadı ortaya dökmüştüm. "Yetmedi mi!? Sizin yediğiniz bokların cezasını benim çekmem yetmedi mi!?" Benim isyanım artık köklerime değil, artık Tanrı’yaydı.

 

"Kızı-" Babam bir adım öne gelecekken iki elimi kaldırdım. "Sakın!" dedim işaret parmağımı sağa sola sallayarak. "Sakın bana kızım deme!" Sinirden ateş püskürtüyordum. "Bak şu halime." Dudaklarımda alaycı bir gülümseme oluştu. "Sağ kolum dediğim, her şeyden çok güvendiğim adam ilk önce benim canımı, sonra ise kendi canını aldı." Sinirin yerini büyük bir kahkaha aldı. "Peki bunlar neden oldu?" diye sordum başımı yana doğru eğerek.

 

"Kızım dikişlerin kanıyor," dedi babam panik bir halde. Bakışlarım dikişlerime kaydı; üzerimde ful kan vardı. Dudaklarım yana doğru kıvrıldı. "Her dökülen kanın bir bedeli olurmuş ya, işte o bedeli ödeyenler de hep masumlar olurmuş," diye mırıldandım. Gözlerimin üzerinden babama bakmaya başladım. Babamın omuzları düşmüştü. Gözlerinden yanağına süzülen yaşların ardı arkası kesilmiyordu. O beni bir kere kaybetmişti; şimdi ise tamamen beni yok etmişti.

 

"Ben," dedim, beynim uyuşmaya başladı, vücudum soğuk soğuk terliyordu. "İlk üvey olduğumu öğrendiğimde..." Nefesim kesikleşmeye başladı, ses tellerim titriyordu. "Acaba dedim babam ve annem beni sever mi?" Sesim artık gür çıkmıyordu. Zar zor başımı sağa sola salladım. "Belki annem sevdi..." Dudaklarımı birbirine bastırdım, alnımdaki terler şakaklarımdan aşağı süzülüyordu. "Ama babam... Babam da üvey babamdan farksızmış. O bana işkenceler etti; öz babam ise benim hayatımı ellerimin arasından aldı," dediğimde beynim çoktan kapanma moduna geçmişti.

 

Artık tek hissettiğim, göğsümdeki sızı ve vücuduma düşen ağırlıktı. Benim hikayemde mutlu bir son yoktu belki ama mutlu olacağım günlerim de yakındı. "Gece," diye bir ses geldi tam arkamdan. Her şey gene bembeyazdı. Başım hafif arkaya döndüğünde Mert'in olduğunu fark ettim. "Gecem," dedi, ismimi vurguladı. "Gecem" derken bile içindeki bana olan sahiplenici duyguları meydana çıkıyordu.

 

"Sen her zaman benimdin ve hep de benim olacaksın; ta ki ölüm bizim aramıza kara ateşini düşürene kadar." Ardından dudaklarında hafifçe bir gülümseme oluştu. "Gerçi... bizi ölüm bile ayıramaz," dedi. Bakışları tam gözlerime odaklandı. "Gece..." Adımlarını bana doğru atmaya başladı. Her adımında etraftaki her şey sanki küle dönüyordu. Attığı her adımda arkasındaki alevler büyüyordu. O an şunu anladım; bizim sevdamız bir ateşten gömlekti... Bizim sevdamız yakardı... Beni yakardı... Onu yakardı... Bizi yakardı... Etrafı yakardı... Hatta dünyayı yakardı... Ama tek bir şey vardı; bu ateş herkesi acıtırken bizi diriltecekti. Çünkü bizim aşkımızı bırakın tek bir su, bir barut bile öldüremezdi.

 

Mert Kaleli:

 

Kapıdaki adamlardan aldığım haberle birlikte anında evden çıkarak Gece'nin yattığı hastaneye gelmiştim. O yoğun bakımdayken sık sık ziyarete gelir, her geldiğimde ise elimde beyaz gül buketini yanı başına bırakırdım. İçinden bir dal alır, aldığım o gülün solmasıyla yenisiyle ziyaretine gelirdim.

 

Uyanalı neredeyse bir hafta olmuştu, bugün ise normal odaya alınmıştı. Karşısına çıkma cesaretini hâlâ kendimde bulamıyordum. Kaç kere uyanık olduğu zamanlar hastanenin kapısından geri dönmüştüm. Kapı kolunu yavaşça aşağı indirip kapıyı araladım. Boynumu aralık olan kapıdan içeriye uzattığımda Gece'nin derin uykuda olduğunu fark ettim. Aralık olan kapıyı biraz daha açarak gövdemi içeriye soktum. Yavaşça kapıyı kapatıp elimdeki beyaz gül buketini yanı başına koyarak sedyenin ucuna oturdum.

 

Her hareketim fazla dikkatli ve sessizdi. Elimi yavaşça kaldırıp saçlarına değdirdim. Her hareketim fazlaca ürkekti. Ben ilk defa birine dokunurken bu kadar ürkek ve çekingen davranıyordum. Büyük, iri ellerim bir tek ona değerken küçülüyor ve narinleşiyordu. Elim yavaşça yanağına doğru gitmeye başladı. Yıllarca hasret kaldığım o yüze... Elimin tersiyle yanağını okşamaya başladım, avuç içimde oluşan nasırların onu rahatsız etmesinden korkuyordum.

 

"Gecem," diye fısıldadım. O benim hem gündüzüm hem de gecemdi... O benim satırlara sığmayan, şiirlerden taşan sevdamdı. Onsuz kalma fikri bile beni ölüme sürüklemişti. Hâlâ dün gibi aklımdaydı; kollarımın arasında kanlar halinde olan vücudu. Vicdanım her seferinde beni azap içinde bırakıyordu. Çünkü ben o an ona geç kalmıştım. Yıllarca aradığım kayıp izime ben o an geç kalmıştım...

 

"Daha önce gelmediğim için..." Dudaklarımı birbirine bastırdım, "beni affet..." O benim hem güçsüzlüğüm hem de güçlülüğümdü. Bir hareketlenme hissetmemle yanağında olan elimi yavaşça geriye çektim. Hafifçe aralanan kurumuş o dudaklarında bir şey mırıldanmaya başlamıştı. "Dokunma," diyordu. Kaşlarım çatıldı, boynumu öne doğru eğdim onu daha iyi duyabilmek için. "Sırtımda yer kalmadı baba," dediğinde yüzüm kaskatı kesilmişti. Geçmişi hakkında kabus görüyordu. "Lütfen," diyerek başını sağa sola sallamaya başladı. Sanki rüyasında biriyle savaş halindeydi.

 

"Ah!" diye bağırdığı an dudaklarımın arasından ağız dolusu bir küfür çıktı. Gece, geçmişinde yaşadığı o şiddeti şimdi kabuslarında görüyordu. Birden yanında duran nabız ölçer cihazı ötmeye başladı. Gözlerim nabız ölçere doğru kaydığında nabzının düştüğünü fark ettim. "Kahretsin!" diyerek sedyeden kalkarak kapıya doğru yöneldim. Gördüğü kabus onun en büyük yarasıydı. İyileşmemiş ve hayat boyu kapanmayacak o yaraydı...

 

Kapıda duran adamıma dönerek, "Hemşire çağır çabuk!" diyerek emir vermemle adam önünü ilikleyip hızlı adımlarla koridora yöneldiğinde, ben de geri Gece'nin yanına dönmüştüm. Yatağın içinde gördüğü o kabustan kurtulmaya çalışıyordu. Ellerini yumruk yapmış sağa sola döndürüyordu. Gözlerim bileklerine kaydığında sertçe yutkundum; o izleri biliyordum, Allah kahretsin ki biliyordum! Adımlarımı Geceye doğru atarak hareket halinde olan bileklerini yavaşça kavradım. Sımsıkı sıktığı ellerini yavaşça açmaya başladım.

 

"Sakin ol," diye fısıldıyordum bir yandan da. "Ben buradayım," diyerek kendimi ona doğru eğdim. Elimi yavaşça ve dikkatlice ensesine getirdim. Hafifçe onu öne doğru kaldırıp başını boynuma yasladım. İçimden bir ses kokumun onu rahatlatacağını söylüyordu. Sıklaşan nefesleri birden normale dönmeye başlamıştı. Boynuma verdiği o sıcak nefesi beni kendimden alıp götürürken, sıktığı elleri iki yana düşmüştü.

 

Kasılan vücudu gevşerken cihazın ötme sesi kesilmişti. Diğer elimi saçlarının arasına geçirip sevmeye başladım, bir yandan ise gülümsüyordum. Benim kokum Gecemi rahatlatmıştı. Burnunu boynuma sürtmeye başladı, sanki boynuma kendi yerini hazırlıyor gibiydi; ardından derin bir nefes aldığını hissettim. Aldığı nefesi rahatlamış bir şekilde verdi. "Mert," diye mırıldandığında kaskatı kesilmiştim. Gece benim kokumu tanımıştı. Onu sakinleştiren o kokunun sahibinin kim olduğunu biliyordu. "Gecem," diye fısıldadım, dudaklarımı şakağına doğru bastırıp bir buse kondurdum.

 

Tekrardan elimi ensesine getirip kafasını geriye verdim. Yüzü göz hizama geldiğinde şaşırmıştım; Gece bana "Mert" derken aslında uyuyordu. Yavaşça geri başını yastığa koydum. "Mert Bey," içeriye giren hemşire bütün sessizliği bozmuştu. Başımı arkaya doğru çevirdim. "Beni çağırmışsınız," diyerek gözleri hem Gece'de hem de bende oyalanıyordu. Oturduğum yerden doğrulup dağılan üstümü düzelterek bakışlarımı hemşireye doğru çevirdim. "Gece'nin durumu hakkında bilgi alacaktım," dedim. Nabzı düştüğü için çağırmıştım aslında ama Gece benim kokumla normale dönmüştü.

 

Hemşire gülümseyerek, "Gece Hanım'ın durumu çok iyi... Gerçekten çok güçlü bir kadın. Bir başkası olsaydı şuan belki hayatta bile değildi," dediğinde bakışlarım ölü gibi uyuyan Gece'ye kaydı. Dudaklarım yana doğru kıvrıldı. "Güçlüdür o," dedim. "Efendim?" hemşire sorgular bakışlarla bana bakarken ben de yalandan boğazımı temizleyerek düşen omuzlarımı dikleştirdim. "Öhm... Tamamdır, teşekkür ederim," diyerek kapıya yöneldim. Ardından adımlarımı duraksattım, başımı çevirmeden; "Buraya geldiğimden kimsenin haberi olmasın, Gece'nin bile," diyerek odadan çıktım. Adımlarımı hastanenin çıkışına doğru atarken bir yandan ise daha deminki olayı düşünüyordum. O benim kokumu biliyor, o beni biliyordu... Gece belki de artık bizi biliyordu.

 

3 hafta sonra:

 

Gece Karan:

 

Nihayet bugün o boğuk odası olan hastaneden terhis olup evime geçecektim. Hastanede kalmayı kendimi bildim bileli sevmezdim; on üç yaşından on sekiz yaşına kadar zaten fazlaca kalmıştım. Emre arabayı başka yola saptırınca boynumu öne doğru verdim. "İyi de burası bizim konağın yolu değil," dediğimde Emre'nin bakışları dikiz aynasına kaydı. Omzumda hissettiğim elle bakışlarım anneme döndü. "Eve gidince konuşacağız," dediğinde sırtımı geriye verdim. İki ay içerisinde birçok şey olmuştu. Kısa süren yolculuktan sonra nihayet bir malikanenin önünde durmuştuk.

 

Emre şoför tarafından inerek benim olduğum kapıyı açıp elini uzattı. "Dikkatli kalk," dediğinde baygın gözlerle ona bakmaya başladım. Hiç sevmezdim bu tarz şeyleri. Gözlerimi malikaneye çevirdiğimde her dört yanının duvarlarla ve üzerinde ise tellerle çevrili olduğunu gördüm. Kapıda ise neredeyse on koruma vardı. Bakışlarım anneme döndüğünde, boynuna takılı olan şalını savurup yanıma doğru geliyordu. "Yeni evine hoş geldin," diyerek sıcak bir tebessüm atarak koluma girdi.

 

"Gece neredeyse yaşı kadar ev değiştirip kimlik değiştirdi maşallah be," Murat gülerek bize doğru gelirken, Emre de söylediği cümleye kısık bir kahkaha attı. "Gizli işler," diyerek Murat'a göz kırptım. Murat'ın dudakları yana doğru kıvrıldı. "Sen de derinsin yeğen," dediğinde gülüşüme engel olmayarak kahkaha atmaya başladım. "Tutmayın kızımı ayakta, yaralı o; hadi anneciğim," diyerek annem kolumdan çekiştirmeye başlayınca derin bir nefes alarak eve doğru ilerlemeye başladık.

 

Kapıdaki korumalar demirden kapıyı bizlere açtığında içeriye girdik. Gözlerim etrafta gezinirken gene o zengin konaklarından birindeydik; bazenleri benim ve ailemin kara para akladığından şüphe duyuyordum. O kadar şey olmasına rağmen bir tek paramız bitmiyordu. Evin kapısı açıldığında karşımda Suzan Hanım'ı görmem bir olmuştu. "Hoş geldiniz hanımım," diyerek başını öne eğdiğinde sıcak bir tebessüm ederek, "Hoş buldum Suzan Hanım," dedim.

 

Suzan Hanım üzerimizdeki ceketleri alıp asarken biz salona doğru geçmiştik. Koltuklara oturduğumuzda annem Suzan Hanım'a seslendi; "Suzan, bize kahve yapar mısın?" dediğinde Suzan Hanım başını aşağı yukarı sallayıp mutfağa doğru ilerledi. Emre ve Murat da karşıdaki tekli koltuklarda yerlerini almışlardı. "Evet, hepimiz buradaysak artık bana bu iki ay içerisinde neler yaşandığını anlatın," dedim. Artık bir şeyin saklı kalmasını istemiyordum.

 

Annem oturuşunu dikleştirip kucağımın üzerinde duran ellerimi sıkıca kavradı. "Gecem," dedi, gözlerinde pırıltı oluşmuştu. "Senin bu halde olmanın sebebi-"

 

"Babam," diyerek sözünü kestim. Annem afallamış bir şekilde bana bakıyordu. "Babam zamanında Kerem'in ailesini öldürmeseydi, ben belki de bu halde olmayacaktım," diyerek devam ettim. Kerem'in konusu açıldığında yüzümde bir bozulma oluşmuştu. Ne olursa olsun beni bu hale onun getirmesini kabullenemiyordum. Kerem bu hayatta bana zarar verecek en son insandı; şimdi ise bana en büyük kahpeliği yapan o olmuştu. Son zamanlarda bana karşı değişmişti, yani Osman Kurçay onu kaçırdığından beri. Anlam veremiyordum, meğerse aklında bunun planı varmış.

 

"İyi misin?" diye sordu annem. Boşluğa doğru dalmış gözlerimi anneme çevirdim. "Kerem'in mezarı nerede?" diye sordum. Annem benden böyle bir soru beklemiyor gibi bakıyordu. "Kerem'in mezarı nerede anne?" diye tekrarladım. "Gökçe Mezarlığı'nda," dedi. Sesli bir şekilde nefes alıp verdim. "Peki Işıl?" diye sorduğumda annem, Murat ve Emre göz göze geldiler. "Işıl'a ne oldu?" diye sordum. Belliydi ona da bir şey olduğu.

 

"Ailesi yanına aldı kızım," dediğinde annem, bir hışımla olduğum yerden doğruldum. "Ne demek yanına aldılar!?" diye bağırdım. Onun ailesini bilirdim; babası onu evlendirmek isteyen cahil bir adamdı, tam bu yörenin adamıydı, para uğruna kendi kızını satardı. "Gece, sakin ol bir," dedi annem oturduğu yerden doğrularak. "Işıl ağır bir depresyona girdi; Kerem'in ölümü bir de onun seni vurması... kızın dengesini altüst etti," dedi, gözleri dolmaya başlamıştı. "Krizler ve kendine olan zararları artmaya başladı. İlk önce ailesine demeyecektik... ama sonra elimizden bir şey gelmedi," dediğinde kaşlarım çatıldı.

 

"Nasıl elinizden bir şey gelmedi!? O alçak babası ya onu zorla evlendirirse?" Sinirden yerimde duramıyordum. Annem başını sağa sola salladı. "Öyle bir şey yapamaz," dediğinde ağız dolusu bir küfür savurdum. "Öyle bir yapar ki!" dedim. Şuan arkasında duran bir dayısı yoktu, başına her an bir durum bile gelebilirdi. Şu iki ay içerisinde daha bilmediğim neler vardı!? "Işıl'ı almaya gidiyorum," dedim. Annem paniklemiş halde bana doğru yanaştı. "Olmaz Gece," dediğinde yüzümdeki her kas daha fazla seğirmeye başlamıştı. "Ne demek olmaz anne!" diye bağırdım. "O kızı orada mı bırakacağız!"

 

Emre, "Gece bir sakin ol, bu sinirle bir şey yapamazsın," dediğinde sert bakışlarım ona doğru döndü. "Sen çok mu şey yaparsın?" diye sordum. Emre sessiz kalarak bir adım geriye gittiğinde bakışlarım anneme doğru döndü. "Peki Kurçaylar?" diye sordum. Kulağıma gelen bir takım şeyler yüzünden bunu da sormak zorundaydım. "Gece," dedi annemin yüzü düşerek, "Tekrardan başa geçtiler," dediğinde ellerimi sıkmaya başladım. "Çok güzel," diyerek başımı sağa sola salladım. Tekrardan bir oyuna sokmuşlardı beni, tekrardan bir savaşa atılmıştım.

 

"Benim odam nerede?" diye sordum. Annem karşıdaki odayı gösterdi. "Orada mı yatacaksın?" diye sorduğunda başımı sağa sola salladım. "Hayır, ilk önce Işıl'ı alacağım, ardından şirkete geçeceğim," dedim. "Bu halde hiçbir yere gidemezsin!" annem bağırmaya başladı. "Anne kalbini kırmak istemiyorum," dedim. Annem koluma yapıştı. "Seni bir daha kaybedemem," titreyen sesiyle. Derin bir nefes alıp yüzünü avuç içime aldım. "Beni kaybetmeyeceksin inan bana. Ama Kılıç erkeklerinin yapmadığı o şeyi benim yapmam lazım," diyerek yanağına küçük bir buse kondurdum.

 

Annem burnunu çekerek başını arkaya verdi. "Peki," dedi istemeyerek. Artık beni tanımıştı, her koşulda ben oraya gidecektim. Odama doğru ilerleyip hastanede giydiğim kıyafetlerden kurtulup altıma tayt, üzerime ise boğazlı siyah bir kazak geçirdim. Dağılmış saçlarımı sıkıca toplayıp çekmecede duran silahımı belime sıkıştırdım. Üzerime uzun siyah bir kaban ceket giyerek odadan çıktım. Annem endişeli gözlerle bana bakıyordu. "Arabamın anahtarı nerede?" diye sordum. "Suzan, Gece'nin anahtarını getir!" diye bağırdı. Suzan Hanım hızlıca arabanın anahtarını getirdi.

 

"Biz de gelelim," diyerek öne çıkınca Murat, alaycı bir yüz ifadesiyle ona bakmaya başladım. "Ben yokken neredeydiniz?" diyerek kapıya doğru ilerledim. Her ne kadar iyi insanlar olsalar da Işıl da onların kuzeniydi; babasının ne bok olduğunu bilmelerine rağmen bırakmaları gözümden düşmelerini sağlamıştı. Bahçede duran arabama doğru ilerleyip direksiyon kısmına geçtim. Arabayı çalıştırıp bahçeden çıktım.

 

Kısa süre sonra Işıl'ların evine varmıştım. Aracı tam kapıda durdurup arabadan indiğimde korumaların hepsi kapıya dolmuştu. Derin nefes alıp kapıya doğru ilerledim. "Karun Ağa'nın kızı, Gece Karan," dediğimde hepsi kapıdan ayrıldılar. Kapılar sonuna kadar açıldığında hızlıca içeriye girip evin kapısını çalmaya başladım. Kısa süre sonra kapı açılmıştı. Karşımda orta yaşlarda bir kadın vardı, büyük ihtimalle Işıl'ın annesiydi; saçları beline kadar uzun ve sapsarıydı, uçları bilinçli bir şekilde dalgalar halindeydi. Yaşına göre oldukça genç duruyordu, gözleri ise yemyeşildi. Boynunu yana doğru eğdi. "Buyurun?" dediğinde omuzlarımı dikleştirdim. "Gece Karan," dediğimde dudakları 'O' şeklini almıştı. "Işıl'ı görmeye geldim," dedim. Başını sağa sola sallayarak, "Üzgünüm göremezsin," dediğinde kaşlarım çatıldı. "Ne demek göremem?" diye sordum. "Uyuyor," dedi.

 

Fazla ayakta durduğum için dikişlerim zonklamaya başlamıştı; hâlâ umursamadan içeriye daldığımda, "Sana gir demedim!" diye bağırarak arkamdan geliyordu. "İzin aldığımı zannetmiyorum," diyerek gördüğüm her kapıyı açıp geri kapatıyordum. Merdivenlerden çıktığımda karşımda duran kapıyı açtım hızlıca. O an adımlarım tam eşikte duraksadı. Işıl tam karşımda oturuyordu, gözleri yerde geziniyordu, saçları başı dağınıktı. Bileklerinin her yeri sargı beziyle sargılıydı; beyaz teni artık esmerimsi görünüyordu. O kadar bakımsız ve kötü halde görünüyordu ki onu o halde görmek sırtımdaki her kemiği paramparça etmişti.

 

"Sana yemek yemeyeceğim dedim!" diye bağırdı Işıl. Beni annesi zannetmişti. "Işıl," dedim sessizce, "Girebilir miyim?" diye sordum. Işıl'ın bakışları yavaşça bana doğru kaydı, beni görmesiyle sertçe yutkundu. İrisleri irileşti. "G-Gece..." sesi titremeye başlamıştı. Yavaş adımlarla içeriye girip odanın kapısını kapatıp kilitledim. "Işıl," dedim gülümseyerek. Karnına kadar çektiği bacaklarını serbest bırakıp yataktan aşağı sallandırmaya başladı. Ardından yavaşça yerinden kalkıp bana doğru gelmeye başladı. "Yaşıyorsun," dedi. "Yaşıyorsun!" diyerek boynuma atıldığında gövdesi dikişlerime denk geldiği için "Ah!" diye inledim.

 

Işıl korkuyla kendini geriye çekti. "B-bir şey mi yaptım? Özür dilerim." Gözleri vücudumda dolanıyordu. Yüzünü avuç içime alarak bakışlarını bana döndürdüm. "Özür dileme," dedim. Ardından Işıl'ı kendime çekip sımsıkı sarılmaya başladım. Işıl ağlamaya başladı; kokumu içine çekiyor, bir yandan ise hüngür hüngür ağlıyordu. Işıl'ı çok özlemiştim, hele ki onu bu halde gördükten sonra daha fazla burada kalmasına izin vermeyecektim. Kollarından tutup Işıl'ı geriye doğru verdim. "Seni almaya geldim," dedim. Işıl'ın irisleri titremeye başladı. "Ben o eve gelmem," dedi; sesi fazlaca kırgın çıkıyordu. "Peki," dedim, "Bende burada bahçede yatarım," dediğimde Işıl'ın kaşları havalandı. "Ciddi misin?" diye sordu; yüzünde şaka yapmamı ister gibi bakıyordu. "Gayet ciddiyim," dedim omuz silkerek.

 

Işıl gülmeye başladı. "Deli misin?" diye sordu. Kollarımı göğsümün ortasında birleştirdim, tek kaşımı havaya kaldırıp boynumu yana doğru eğdim. "Sence?" dediğimde kahkahası büyümüştü. Onun gülüşünü gördükçe mutlu oluyordum; Işıl'ın gülüşü çok güzeldi, ona gülmek çok yakışırdı. "Geliyor musun?" Boynumu öne doğru eğdim. Işıl'ın gülüşü soldu. "Babam salmaz ki," dediğinde çenesinden tutup başını dikleştirdim. "İzin alan var mı? Sen gelecek misin bana onu de," dedim. "Bu ailede olmaktansa beni bırakan ailede olmayı tercih ederim," dedi. "Tamam o zaman hadi," deyip arkamı döndüğümde, "Gece!" Işıl'ın seslenişiyle adımlarımı duraksattım. "Efendim," dedim. Başıyla dolabını işaret etti. "Eşyalarım?" diye sordu. Derin bir nefes verip boynumu yukarıya doğru kaldırdım. "Yenisini alırız, yürü," diye emir verdiğimde adımlarını bana doğru atmaya başladı.

 

Kilitli olan kapıyı açtığımda karşımda halam duruyordu. Kollarını göğsünün ortasında birleştirmiş, sağ bacağını öne doğru kırmış bizi bekliyordu. "Hayır olsun, yolculuk nereye Işıl?" Sert bakışları Işıl'ın üzerinde dolanıyorken Işıl kolumu sıkmaya başladı. "Ait olduğu yere," dedim. Sert bakışları beni buldu. "Ait olduğu yer? Babasının bundan haberi var mı?" Gözleri Işıl'a kaydığında Işıl olduğu yerde rahatsızca kıpırdanıyordu. "Kimler gelmiş kimler..." Merdivenlerden çıkan bir adamın sesini duymamla bakışlarım ona doğru döndü. O da orta yaşlarda bir adamdı; beyaz takım elbisenin içerisinde oldukça genç duruyordu. Saçlarına düşen akı gizlemek için siyah boya ile boyuyordu saçlarını. "Karımın biricik yeğeni, Gece Karan," alaycı bir sesle bize doğru yanaştı. "Hangi kuş attı seni buraya-" diyecekken lafını kesip bakışlarını Işıl'a çevirdi. "Tabii ki bizim kuşumuz." Sesindeki öfkeyi gizleyemiyordu.

 

"Çekilin," dedim sabırlı bir şekilde. Eniştem gövdesini dik hale getirdi. "Tam da Karun'un kızı," diyerek halama baktığında halam sertçe yutkundu. "Işıl odana!" diye bağırdı eniştem. Işıl sıkıca tuttuğu kolumu serbest bırakırken elini yakalayıp sertçe tutmaya başladım. "Işıl benimle geliyor!" dedim. "Işıl odana!" diye bağırdı tekrardan. "Işıl hiçbir yere gitmiyor. Sizin gibi bir ailede onu bırakacak değilim," dediğimde yüzünde alaycı bir tavır oluştu. "Ama dayısı bıraktı," dedi boynunu yana eğerek. "Kimi bırakmışım ben Levent!" Arkadan gelen sesle başımı yana doğru eğdim. Babam merdivenleri ağır ağır çıkarak bize doğru geliyordu. "Bir de bana söyle bakalım, ben kimi bırakmışım?" diye sordu babam. Eniştem başını arkaya çevirdiğinde vücudu kaskatı kesildi. Babamdan korkuyordu çünkü çoğu gelirini onun üzerinden elde ediyordu. Babam iki elini pantolonun cebine sıkıştırmış, sert gözlerle enişteme bakıyordu. "Evet dinliyorum," dedi. "Abi hoş geldin," halam ona doğru ilerlerken babam elini kaldırıp onu durmasını sağladı. "Dur bakalım Nurgül, sen bir dur," dediğinde halamın yüzü bozguna uğradı. Başımı Işıl'a doğru çevirdim. "Yürü," dediğimde ikimiz de babamın ve eniştemin ortasından hızlıca geçip merdivenlerden inmeye başladık.

 

"Işıl!" Eniştem bağırmaya başlamıştı. Evden çıkarak kapıda duran arabama geçtik; hâlâ babamın orada olması şokunu atlatamamıştım. Nereden biliyordu ki? Dikişlerimde oluşan zonklama hissiyle derin nefes alıp verdim, yalan yoktu canım şuan acıyordu. "Gece iyi misin?" diye sordu Işıl. Başımı aşağı yukarı salladım. "İyiyim, eczaneye uğrayıp ilaçlarını alalım," diyerek arabayı çalıştırdım. Işıl arkasına yaslanmış gene gerçek dünyadan bağını koparmıştı. Tırnak etleriyle oynuyor hatta kanatıyordu; tabii ki bunun farkında olmadan yapıyordu. "Oynama şu etlerinle!" diye bağırdığımda Işıl irkildi. "Bağırmak istemedim ama oynama kanıyor," diyerek etlerini gösterdiğimde Işıl'ın da gözleri etlerine kaydı. Ardından yanağından aşağı süzülen yaşlara şahit oldum. Arabayı durdurup gövdemi Işıl'a doğru çevirdim. "Işıl niye ağlıyorsun?" Işıl'ın bakışları bana döndü. "Kafamda sesler başladı," dedi kısık bir sesle. O an duraksadım; o sesleri en iyi ben bilirdim, ne yaparsan yap geçmeyen o sesleri... Aldığın nefesi haram ederdi o sesler; beynin içinde yankılanır, seni ölüme ya da zarar vermeye iterdi. Delirtirdi bir yandan da; susmazlardı, ne yaparsan yap gene meydana çıkarlardı. Bir zamandan sonra ise o beyninde olan sesleri artık ya bir çocuk halinle ya da bir kişi olarak görmeye başlardın. Beyninde dönen o sesleri sana sanki kanlı canlı biri diyor gibi hissederdin. Onlar sıkardı boğazını; kimse göremezdi ama sen o hayaletin altında delirir, üstüne üstlük ölürdün.

 

"Ne diyorlar sana?" diye sordum; sesimi oldukça narin çıkartmaya çalışıyordum. "Ölmemi istiyor," dedi. Gözlerinde o korku vardı; zamanında bende olan o korku... "Onlara kulak asma, bu durum geçici," diyerek yanağını sevmeye başladım. "Gece," dedi kısık bir sesle. "Hıh?" "Nasıl bu kadar güçlüsün? O kadar şey yaşadın, o kadar kayıp verdin... kimsenin kaldıramayacağı şeylerle birebir savaştın. Ve sonuç hala buradasın ve hep de eskisinden daha güçlüsün," dedi. Güçlü müydüm gerçekten? Veya güçlü olmak zorunda kalmış biri miydim? Belki de hayat bana bu kadar ağır şey sunmasaydı ben de bu kadar güçlü olamazdım. Hayat bana başka şans vermemişti; her zaman bir darbe sunmuştu bana. Duygularımı saklamayı öğretmişti, acılarımı bastırmayı. Dinlenme hakkı sunmamıştı bana; dinlendiğim an hissettiğim suçluluk duygusuyla yanıp tutuşmuştum sadece. Bana bir yaşama hakkı vermişti evet ama bu yaşama hakkını cehennemde vermişti. Kaç kez aldığım nefeste boğulmuştum ben, kaç kez gözlerimi açtığımda kör olmuştum. "Belki de güçlü değilimdir," diye mırıldandım. Işıl kısık bir kahkaha attı. "Salak mısın? Güçlü olmadan şuan burada değildin," bakışları bana döndü. "Sen güçlü olduğun için buradasın." Dudaklarımda acı bir gülümseme oluştu. "Belki de yalnız başıma savaşan biri olmasaydım güçlü olmak zorunda da olmazdım. Ben hep tek savaştım, güçlü olmaktan başka şansım yoktu ki," dedim omuzlarımı aşağı yukarı kaldırıp indirerek. "Ama senin öyle bir sorumluluğun yok. Senin yanında ben varım. Dünya bir savaşa girse ilk seni kurtarırım. Sen güçlü olmak zorunda değilsin, sadece benimle ol yeter," dediğimde Işıl'ın gözleri kocaman açıldı. "Ben bu Gece'yi sevmedim," dedi yüzünü buruşturarak. "Eski odun Gece daha iyiydi," dediğinde kahkaha attım.

 

Arabayı çalıştırıp tekrardan yola devam ettim. İkimiz de yol boyunca sessizdik. Eve vardığımızda arabayı bahçeye park edip araçtan çıktığımda Işıl şaşkın bakışlarla bana bakıyordu; o da bu evi yeni görüyordu. Elimle arabadan çıkması için işaret verince kapısını açarak araçtan çıktı. "Yeni evin mi?" diye sordu; bakışları etrafta gezinirken. "Alev Kılıç'ın evi," dediğimde kaşları havalandı. "Nasıl yengem ev mi aldı? Diğer eve ne oldu?" diye peş peşe soru sormaya başladı. "Anlatırım hadi," diyerek evin kapısına doğru yöneldim. Kapıyı tıklatıp açılmasını bekledim. Saniye süren beklemeden sonra nihayet kapı açılmıştı. "Hoş geldiniz hanımım, siz de hoş geldiniz Işıl Hanım," diyerek üzerimizdeki ceketleri askılığa astı Suzan Hanım. Biz de salona doğru geçtik. Annemin bakışları beni bulduğunda rahatlamış bir şekilde nefesini verdi. "Oh," diyerek elini kalbinin üzerine bastırdı, "Sağ salim geldin." Yanımıza doğru gelmeye başladı; gözleri Işıl'a kaydığında yüzünde bir mahcubiyet olmuştu. "Sen de hoş geldin kızım." "Hoş buldum yenge," dedi Işıl tok bir sesle; Işıl'ın onlara kızgın olması normaldi. Ailesini en iyi annemler biliyordu ve bile bile Işıl'ı o aileye bırakmışlardı. Bakışlarım etrafta gezindi. "Emre ve Murat nerede?" diye sordum. "Çıktı onlar," deyince annem, tek kaşımı havaya kaldırdım. "Nereye?" Annem omuzlarını aşağı yukarı kaldırıp indirdi. "Bilmiyorum, işleri varmış."

 

"Gece Hanım, bir kargo gelmiş sizin imzanız gerekiyor, bir bakar mısınız?" Başımı Suzan Hanım'a doğru çevirdim. "Ne kargosu?" diye sordum. Suzan Hanım, "Bilmiyorum hanımım," dediğinde adımlarımı kapıya doğru attım. Kapıda dikilen kargocunun elinde bir buket beyaz gül vardı; bakışlarım büyürken kimin gönderdiğini tahmin edebiliyordum. Mert Kaleli; benim geçmiş aşkım olan o adam. Kargocunun gösterdiği yeri imzalayıp buketi alarak salona doğru ilerledim. Annem ve Işıl'ın meraklı bakışlarını üzerime çekmiştim bile. "Kimden?" annem neşeli bir sesle soru sorarken omuz silkerek odama geçtim. Kapıyı kapatıp yatağımın üzerine oturdum. Bakışlarım beyaz gül buketinin üzerinde geziniyordu. Yıllar önce bir okul bankında tanışmıştık onunla; o küçük kalbime bir o iyi gelmişti. Bir tek o beni sorgusuz sualsiz sevmişti; ama ben onu unutmuştum... Oysa ki o unutulacak bir sevda değildi. Ama işte hayat bazenleri size sevdiğiniz insanı bile unutturuyor.

 

Gözümde bir anda geçmiş canlandı;

 

Geçmiş zaman:

 

Kulağımın arkasına beyaz gül sıkıştırdı, o an yanaklarımda bir sıcaklık hissetmiştim. Kalbim güm... güm... çarpıyordu. Onunla geçireceğim son üç günümdü; sonra onunla tamamen ayrılacaktım ve bir daha hiçbir şekilde karşılaşmayacaktım... "Mert," dedim. O küçük sert gözleri tam gözlerime odaklandı. "Efendim," dedi. "Bir gün... ben gidersem beni bulur musun?" diye sordum. Bir yandan da bacaklarımı arkaya öne doğru sallıyordum. Mert başını yana doğru eğdi; gözlerindeki pırıltı sorduğum soruyla birlikte kaybolmuştu. "O nasıl bir soru? Biz evleneceğiz seninle," dedi. Omuz silktim. "Ama biz daha küçüğüz." "Büyüyünce evleneceğiz zaten." "Ama sen şimdi diyorsun." "Ben sana şimdi demedim ki." Saçlarımı geriye attım. "Şimdi zaten olmaz ki." Mert derin bir iç çekti. "Deli edeyisun beni ha! Kot kafalı, ben sana şimdi mi diyeyrum?" Sinirlenince şivesi kaymıştı. Dudaklarımda belli belirsiz gülümseme oluştuğunda onun da gözlerindeki ışık geriye gelmişti. Boynumu yana doğru eğerek gözlerimi kocaman açtım. "Ne zaman diyorsun?" diye sordum. "Deli etme da, öperum," dediğinde olduğum yerde rahatsızca kıpırdanmaya başladım. "Ayıp," diyerek bakışlarımı yere eğdim. "Neyine ayıptır da, evleneceğim diyorum sana seninle." Yanaklarımdaki sıcaklık daha fazla artış göstermişti. "Evlenince ne yapacaksın ha? Gene böyle utangaç mı olacaksın?" diye sordu. Ne demek istediğini anlayamadığım için sorgular bakışlarla bakmaya başladım. "Evlenince uşak olur bilmiş misin?" diye sordu; başımı aşağı yukarı salladım. "Heh işte ben evlenince seni öpeceğim, çocuğumuz olacak. Boy boy yapacağım uşak... Kız olursa sana benzeyecek, erkek olursa bana; babası gibi yakışıklı olacak."

...

 

Yazar anlatımı:

 

Mert o küçük aklıyla Geceyle gelecek hayallerine dalıp gitmişti. Gece ise Mert'in bu hayallerinin hiçbir zaman gerçek olmayacağını düşünüyordu çünkü birkaç güne kadar Gece, Mert'in hayatından komple çıkacaktı. Ve bir daha geri dönmemek üzere... Tabii ki o öyle sanıyordu; kaderin ikisi için çizdiği kırmızı bir ipi vardı.

 

Mert Gece'nin gidişine yıkılacaktı; Gece ise onun adını sayıklaya sayıklaya onu unutacaktı. Mert sert bir adam olup sevdaya dair her şeyi bitirecekti. Gece ise tek bir duygu kırıntısı hissetmeyecekti.

...

 

Bazen her bitiş bir bitiş değildi; bazen biten ve yarıda kalan o hikayenin bir tamamlanması olurdu. Kadere yazılmış bir kırmızı ip varsa elinde sonunda gene bir araya gelinirdi. Gece & Mert'in hikayesi asıl şimdi başlıyordu... Şimdi asıl onların bir hikayesi olacaktı; belki sonsuz olmayacaktı ama akıllarda kalan bir sevdaları olacaktı. Belki mutlu olunmayacaktı... Ama beraber aldıkları her nefese şükredeceklerdi. Mert, yıllarca aradığı Kayıp İz'ini bulmuştu. Gece ise şimdi tamamen tamamlanmıştı. İkisi için de bir yol başlamıştı. İşte şimdi asıl hikaye başlıyordu. Şimdi asıl Gece Karan & Mert Kaleli'nin hikayesini dinleyeceğiz.

 

"Bizim aşkımız belki sonsuz olmayacak ama... her evrende var olacak güçlü bir sevdamız olacak."

 

 

 

 

 

- Mert Kaleli

 

 

 

 

 

Son...

 

• Yepyeni sezonla karşınızdayım, bu sezonu nasıl buldunuz?

 

• Sizce Karun Kılıç ve Gece Karan’ın arası düzelecek mi?

 

• Mert ve Gece'yi neler bekliyor?

 

• Sizce Kurçayların yeni bir planı var mı?

 

Evet, bir bölümün daha sonuna geldik; şimdilik bu bölüm için sizlere "hoşça kalın" diyorum 👋🏻 Diğer bölümde görüşmek üzere.

Bölüm : 12.01.2026 20:06 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...