
Seeelaam arkadaşlar nasılsınız?umarım iyisinizdir,beni soracak olursanız sizler iyiseniz bende iyiyimdir.🫧🥹
Kayıp izler'in 2 sezonun 3.Bölümüne kadar geldik,çok hızlı büyüdük ve bu büyüme ile;çok güzel dostluklar edindim.Sizlere tanışlığım için,o kadar mutluyum kii✨
O zaman lafı fazla uzatmayalım,
! Instagram:Steelfable
! Tiktok:Steelfable
! Wattpad:Steelfable
! WhatsApp kanalı açılmıştır, gerekli haberleri oradan paylaşıyorum Instagram hesabından öne çıkanlar WhatsApp kanalı,kısmından WhatsApp kanalına ulaşabilirsiniz.
!!oylarınızı ve yorumlarınızı bekliyorum.
Keyifli okumalar dilerim👋🏻
KAYIP İZLER
2.Sezon 3.Bölüm;
MERT KALELİ;
Öylece arkasından bakakalmıştım sadece. Yine beni geride bırakıp gidişini izledim. Bu sefer her şey benim suçumdu; şu an gitme sebebi bendim. Gece her şeyi yanlış anlamış, bir kere bile dinlemeden kapıyı sertçe vurup defolup gitmişti. Derin bir nefes alıp bakışlarımı boydan boya olan cama doğru çevirdim.
Bir haber almıştım zamanında; İzmir'de yaşadığını ve orada bir hayat kurduğunu öğrenmiştim. İzmir'in dört bir yanında onu aramış ama tek bir iz bile bulamamıştım. Meğerse o günlerde adını "Gece" yapmış. Sık sık İzmir'e gider; sahilinde, sokaklarında, her bir yerinde dolanırdım. Herkese küçük olan o sokaklar, sanki bana devasaydı.
Ardından geri Mardin'e döndüm. Yine de vazgeçmemiştim ondan. Ölüsünü de bulsam yanına bir mezar kazdırır, kendi ölümümü de yanına gömerdim. Hastanede yattığını, her şeyi biliyordum. Ama aldığım tehditler onun üzerinde olduğu için hiçbir şey yapamıyordum!
Kapıya doğru ilerleyip toplantı kapısını açıp içeriden çıktım. Ozan meraklı gözlerle bana bakıyordu. Hiçbir şey demeden yanından ayrılıp asansöre doğru ilerlemeye başladım. Ozan da sessizliğini koruyarak arkamdan geliyordu. Asansörün tuşuna basıp beklemeye başladım. Kısa saniye süren beklemeden sonra nihayet gelmişti. Asansöre binip aşağı kata inerek şirketten ayrıldığımızda, Osman'ı şirketin dışında gördüm.
"Araca geç, geliyorum," diyerek şirketin dışına doğru ilerledim.
"Mert!" Ozan arkamdan bağırıyordu.
Osman'ın adamları beni görmesiyle Osman'ın önüne geçtiklerinde adımlarımı duraksattım. "Adamlarının arkasına mı saklanıyorsun orospu çocuğu!?" dedim. Osman sinsi bir gülüş atarak kaldırdığı eliyle işaret verdi, her bir adamı yana doğru açıldı. "Bu kadar hızlı geleceğini tahmin etmemiştim Kaleli," diyerek boynunu yana doğru eğdi.
Attığım tek bir adımla yakasına yapıştım. Osman'ın dudaklarındaki tebessüm büyürken onu ileri geri sallamaya başladım. "Seni gebertirim! Seni harbi gebertirim!" dediğimde, Osman alt dudağını büzdü. "Çoğu kişi denedi," dedi arsız bir sesle. Dudaklarım yana doğru kıvrıldı, elim Osman'ın beline doğru gitti. Beline sıkıştırdığı silahı alıp namlusunu karın bölgesine yasladım.
"Sen hiç," dedim namlunun baskısını artırarak, "kendi silahın ile vuruldun mu?" diye sordum. Osman'ın yüzündeki renk değişmeye başladı. Başımı sağa sola salladım. "Vurulmadın değil mi? Ben de öyle tahmin etmiştim," diyerek yüzüne geçirdiğim yumrukla başı sol omzuna doğru düştü.
"Kaldır kafayı Kurçay!" diye bağırdım. "Kaldır ki, dağılmayacak bir surat kalsın." Osman gülerek başını dik hale getirince tekrardan bir yumrukla boynu yana doğru düşmüştü. Ardından attığım kafayla dengesi kaybolup yere düşerken üzerine çıktım.
"Ula! Hadi o zaman küçük bir uşaktım, sesim çıkmazdı sana! Ama şimdi hangi kul alacak seni elimden, söyle bakayım bana!?" diyerek altımda yatan Osman'ı hız kesmeden yumrukluyordum. Attığım her yumrukla başı sağdan sola düşüyor, aldığı nefesi daha istekli tutuyordu. Elim sıkıca boğazını kavradı. "Sana aldığın her nefesi haram edeceğim!" Parmaklarımı burnundan akan kana doğru uzattım; kanı parmaklarımla bulaştırıp alnına doğru götürdüm. "Bak, aha tam da buraya yazıyorum, bu deli uşak demişti dersin," diyerek alnına imzamı attım.
Osman altımda deli gibi öksürürken ayaklarımdan destek alarak üzerinden kalktım. Bakışlarımın altında yatan iğrenç bir ifadeyle ona bakıyordum. Ardından ayağımı geriye verip karın bölgesine geçirdiğimde acı içinde inlemeye başladı. "Ah!" diyerek dizlerini karnına kadar çekti. "Daha bunlar iyi günler. Diğer günlerde 'öldür beni' diye yalvaracaksın bana," diyerek sırtımı arkaya doğru çevirdiğimde Gece'yle göz göze gelmiştik. Gözleri yerde kanlar içinde yatan Osman'da, ardından ise bende oyalanmıştı.
Osman'ın adamları ise silahlarını bana doğru doğrultmuş, tek bir işaret bekliyorlardı. Gece'nin arkasında ise yığınla koruma, silahları ise Osman Kurçay'ın adamlarına dönüktü. "Hanımım ne yapalım?" diye sordu Gece'nin arkasındaki bir adam. Gece derin bir nefes alıp verdi; bakışları Osman'a kaydı, ardından gözlerini kısarak alnındaki imzaya odaklandı.
"Kartları bu kadar açık oynama," dedi Gece, hissiz bakışlarıyla bana bakarak.
"Açık olmayı severim," dedim tok bir sesle.
Gece bakışlarını iyice bana odakladı. Gözlerinde herhangi bir ifade yoktu; boş ama derinlikte yatan bir tutku vardı. O boş bakan gözleri canımı ne kadar yaksa da ele veremezdim. Benim asıl yenilgim Gece Karan'dı. O yenilginin üzerinden bile daha gelememiştim, oysaki ben Mert Kaleli her kralı tahtından etmiştim ama bir tek Gece'ye dokunamamıştım...
"Yardım edin!" Osman, adamlarından yardım istiyordu. Yavaş adımlarla Gece'nin yanından geçtim. Ona bakmadan, sadece karşıya odaklı bir şekilde yanından öylece gitmiştim. Gece ise arkamda sadece öylece kalmıştı.
Artık yeni bir devir başlıyordu; bu sevda bizim en büyük savaşımız olacaktı.
GECE KARAN;
Adamlardan aldığım haberle şirketin dışına çıktığımda gördüklerim karşısında irislerim kocaman olmuştu. Mert, Osman'ı altına almış deli gibi yumruklar atıyordu. O an kendisinden geçmiş gibi bir hali vardı. Geniş omuzları yerde yatan Osman'ı kapatmıştı; gömleğinin kollarından taşan kolları her seferinde Osman'ın yüzünde buluşuyordu. Attığı her yumruk, her geçmişin birer parçasına aitti. Mert yumruğunu kesip bir şeyler yapmaya başlayınca boynumu öne doğru eğdim ne yaptığını görebilmek için, ancak iri cüssesi her şeyi kapattığı için hiçbir şey görememiştim. Osman'ın üzerinden kalkıp pantolonunun cebinden çıkardığı peçeteyle bulaşmış kanlarını silip Osman'ın üzerine atmıştı. Ardından Osman'ın karnına tekme geçirip onu yerde acı içinde inletmişti.
Benim burada olduğumun farkında bile değildi. O iri gövdesi bana döndüğünde adımları duraksadı. Bakışlarında koca bir hissizlik yatıyordu, sanki bilinci kısa süreliğine kapanmış gibi. Ardından bakışları arkamda yığılmış adamlarıma kaydı; her birinin elindeki silah Osman'ın itlerine dönüktü. Tek bir mermi ile burada savaş çıkabilirdi. Ardından tekrardan bana döndü bakışları.
"Hanımım ne yapalım?" diye sordu arkamda bulunan korumam.
Derin nefes alıp bakışlarımı yerde yatan Osman'a çevirdiğimde, alnında kanla yazılmış bir yazı olduğunu fark ettim. Gözlerimi kısarak alnındaki yazıyı okumaya çalıştım. Mert, Osman'ın alnına onun kanıyla imza atmıştı. Yani bir savaş başlamıştı ve kartları da bayağı açık oynamıştı.
"Kartları bu kadar açık oynama," dedim hissiz bir ses tonuyla.
Kısa bir saniye bana baktı. "Açık olmayı severiz," dedi tok bir sesle. Bakışları altında tekrardan bir çekime girerken, bir yandan bu çekime kapılmamaya çalışıyordum. Arkadan gelen Osman'ın yardım seslerine kulak asmadım. Girdiğim çekime yenik düşmüş bir halde, tek odağım yine Mert olmuştu. Gözlerinde yine çocukluğum canlandı. Artık bunun anlamını biliyordum. Bu yaşadığımı hastanede anlatsaydım "deli" denir, yatışım yapılırdı. Ama bu yaşadığım olay gerçekti. Anlamını aradığım o çocukluğumun nedenini artık biliyordum. Çünkü Mert Kaleli benim çocukluğumdu...
Mert yanımdan geçip giderken arkasında kısa bir fırtına yaratmıştı. O an içimde bir üşüme meydana gelmişti. Mert Kaleli bir fırtınaydı ve bunu her şekilde belli ediyordu. Aracına binip buradan uzaklaşınca bakışlarım Osman'a kaydı. Adamların yardımıyla yattığı yerden doğrulup elinin tersiyle dudağındaki kanı siliyordu. Gözlerini bana çevirdi; o an bakışlarındaki öfkeyi, deliliği görebiliyordum. Ama umurumda bile değildi çünkü en az karşısındaki kişi de onun kadar deliydi. İstese şu an kökünü kurutabilirdi.
"Hoşuna gidiyor değil mi?" diye sordu, aldığı nefesler kesik kesikti.
"Aciz olman mı?" diye sordum kollarımı göğsümün ortasında birleştirip.
Osman kısık bir kahkaha attı. "Biliyor musun üvey kızım," dedi adımlarını bana doğru atarak, "Mert'le birbirinizi bulmuşsunuz." Ardından derin bir nefes alıp dağılan üzerini düzeltmeye başladı. "Ama burada sevda işlemez," diyerek yandan yandan bana bakıyordu. "Burada her an bir savaş; kimse bu savaştan sağ çıkıp aşkını yaşayamadı bile." Dediğinde gülümsedim.
"Babam ve annem gayet güzel yaşadı ama," diyerek alt dudağımı büzdüm. Osman'ın alaycı bakışları değişmişti. Yıllar önce annemi seviyordu ve şu an kurduğum bu cümle onun delirmesine neden olmuştu. Elini kaldırdığı an hızlı bir refleksle bileğini kavradım. "Sakın," dedim ses tonumu netleştirerek, "sakın öyle bir hata yapayım deme, herkesten önce ben vururum seni." Dediğimde eli yavaşça aşağı doğru indi.
Başımı arkaya çevirdim. "Dağıtın şunları!" Emir verdiğim an arkamda yığınca duran adamlar her birini enselerinden yakalamıştı. Sırtımı onlara dönerek geri şirketin içerisine döndüğümde kalbimde bir karanlık oluştu. Bir ay sonra gözümü açtığımda bir tamamlanmışlık hissiyle uyanmıştım. O an her şey benim için tamdı; sonra anladım ki o yarım olan şeyi ben bulmuştum. Şimdi ise içimde yine o yarım kalmışlık hissi oluştu. Ben yine yarım kalmıştım, ondan tek bir kelime bile dinlememişim. Belki konuşsaydı ona hak verirdim. Ama hayatımda bir yalan daha bana fazla gelmişti; belki bana kızgındı, ona değil de Osman'a inandığım için, bilemiyorum.
"Sana kızgın değil." Bir ses belirdi yanımda. Başımı çevirdiğimde bir erkek çocuğu duruyordu.
"Anlamadım?" dedim, afallamıştım.
Omuzlarını kaldırıp indirdi. "Sana kızgın değil, emin ol o seni yıllarca aradı. Yer mekan fark etmeksizin... Ama sen öyle bir 'kayıp iz'din ki... Tanrı bile bulamazdı seni."
Dizlerimi yere koyarak ona doğru eğildim. "Sen kimsin?" diye sordum. O küçük elini kalbimin üzerine koydu. "Ben buranın aradığı cevabım Gece," dediğinde tüylerim diken diken oldu. "Ben senin bile bulamadığın o cevabım," diyerek devam etti. Sesi tenimi buz kesmişti.
"Gece Hanım." Diye gelen sesle başımı sola doğru çevirdim. Aslı garip gözlerle bana bakıyordu. "İyi misiniz?" diye sorunca başımı tekrardan erkek çocuğuna doğru çevirdim. Ancak o gördüğüm çocuk ortalıktan kaybolmuştu. Başımı öne doğru eğip derin bir nefes aldım. "Yine mi?" diyerek mırıldandım, yine beynim bana oyun oynamıştı. Başımı Aslı'ya doğru çevirdim, "İyiyim," diyerek iki elimi yana koyarak destek alıp eğildiğim yerden doğruldum.
İki elimi birbirine sürtüp temizledikten sonra Aslı'ya doğru ilerledim. "Bir şey mi oldu?" diye sordum. Aslı elindeki dosyayı bana uzattı. "Birçok liderden imza geldi." Aslı'nın bana doğru uzattığı dosyayı elime alarak göz ucuyla inceledikten sonra geri Aslı'ya verdim. "Mimarlar?" diye sordum asansöre doğru ilerlerken. "Bir yarım saate burada olurlar," dedi. Asansörün kapıları açılınca içeriye geçtim. "Sağ ol," dediğimde kapılar kapanmıştı.
Yukarı kata çıktığımda asansörden inip odama geçtim. Kapıyı kapattığımda aklıma aşağıda yaşadığım durum gelmişti. Birden kalbimde bir yerde yatan bir hisse şahit oldum, adını diyemiyordum ama bana heyecan veren bir durumdu. Masama doğru geçtikten sonra telefonuma bir bildirim gelmişti. Göz ucuyla baktığımda bir davet mesajıydı; mesaja tıklayıp okumaya başladım.
"Sevgili liderler, her birinizi bu mutlu günümüzde görmeyi çok isterim... Sevgiler; Deniz & Deren. Tarih: 16.01.2026" yazıyordu.
İrislerim kocaman açıldı. Deniz Seki, Doğukan Seki'nin biricik oğluydu; karanlık dünyanın en ünlü liderlerinden biri olarak bilinirdi. Deren Kutlu ise Nuri Kutlu'nun ikinci çocuğuydu. Nuri Kutlu da aynı şekilde karanlık dünyanın önde gelen isimleri arasında yer alıyordu. Bu iki ailenin arasında yıllarca süren bir husumet vardı, nedeni kimse tarafından bilinmiyordu. Bakılırsa ortada bir zoraki evlilik olduğu kesindi ve her son gibi bu zoraki evlilik de mutlu bir şekilde bitecekti.
Telefonu yandan kapatıp masanın üzerine geri koydum. Bir Karan olarak mecburen katılmak zorundaydım; her ne kadar bu tarz şeyleri sevmesem de, nam sevmediğin her şeyi yaptırırdı. Düğün yarındı, bu yüzden kuyumcuya gidip takı almam gerekecekti. Bu işlerden pek anlamadığım için Işıl'a söyleyecektim. O bu işin kadınıydı; annem ve ikisi tam bir altın meraklısıydı, sandıklarında bir aşireti doyuracak altın ve mücevher saklıydı. Benim ise öyle takıntılarım yoktu; eğer beğendiysem illa altın olmasına gerek duymaz, direkt alırdım. Bu yönden anneme çekmediğim belliydi. Saate baktığımda toplantı saatinin geldiğini fark ettim. Sandalyemi geriye verip ayaklanarak toplantı salonuna geçtim.
Neredeyse bir saat süren toplantının ardından güzel sonuçlarla toplantı odasından ayrılıp odama gelmiştim. Saat neredeyse 17:00'ye geliyordu. İş telefonuna uzanıp personel abladan bir kahve isteyip sırtımı geriye yasladım. Ardından kendi telefonuma uzanıp Işıl'ın numarasını tıklayıp kulağıma götürdüm. Kısa saniye sonra telefon açılmıştı.
"Alo," dedi Işıl neşeli bir sesle.
"Nasılsın?" diye sordum.
"İyiyim aşkom," dediğinde yüzümü buruşturdum.
"Benimle kuyumcuya gelmen lazım," dediğimde kısa bir sessizlik oldu.
"Olur da, niye?" diye sordu.
"Yarın ünlü bir iş adamının kızı evleniyor, beni de davet ettiler. Ben anlamam bu tarz şeylerden, o yüzden beraber bakacağız," dedim.
"Oluuur, ben hazırlanayım o zaman," dediğinde "Tamam," diyerek telefonu kapatıp masaya bıraktım.
Tıklatılan kapı sesiyle "Gel," dedim. Kapı yavaşça açıldı, içeriye elinde tepsiyle personel abla girmişti. Fincanı masaya bırakıp sırtını dikleştirdi. "Teşekkür ederim, çıkabilirsiniz," dedim. Kahveme uzanıp teras katına çıktım. Masanın üzerinde duran paketimden bir dal alıp dudaklarımın arasına yerleştirip yaktım. Bir yandan kahvemi yudumluyor, diğer yandan ise ayağımın altında olan Mardin'i izliyordum.
"Bu konuda hiç değişmemişsin." Yanımda beliren sesle başımı sağa doğru çevirdim. Çocukluğum Su, yanımda oturmuş, yere değmeyen ayaklarını ileri geri sallıyordu. Alt dudağımı ısırıp başımı aşağı yukarı salladım.
"Evet," dedim.
"Önceden de her bir şey olduğunda böyle kaçar manzarayı izlerdik," dedi. Gözlerini üzerimde hissettim.
Kahvemden bir yudum alıp parmaklarımın arasında tuttuğum sigaramı dudaklarımın arasına sıkıştırıp dumanını ciğerlerime dolacak kadar çektim. Ardından karanlık olan bulutlara doğru üfledim.
"O zaman güçlü değiliz diye kaçıyorduk, şimdi güçlendik ve baş edemediğimiz için kaçıyoruz," diyerek ona doğru döndüm.
Bakışları elimdeki sigarada oyalandı. "Yapmam dediğimiz her şeyi yaptık mı?" diye sordu. Başımı yana doğru eğdim. "Birçoğunu evet," dedim. Omuzları aşağı düştü. "Anladım," dedi kısık bir sesle. Hayal kırıklığına uğramıştı çünkü o büyüdüğü zaman böyle bir hayat beklemiyordu. Su Kurçay aslında hep büyüdüğü zaman yazar olmayı ve tiyatro alanında gelişmek isteyen bir kızdı. Ta ki... Gece Karan onu ele geçirene kadar.
"Yazmıyoruz değil mi?" diye sordu. Başımı sağa sola salladım. Bir kez daha dünyası başına yıkıldı. "Peki... tiyatro konusu?" diye sorunca derin bir iç çektim. "Hayalini kurduğun hiçbir şeyi yapmıyoruz," dedim. Soracağı her soru ona yıkım olacaktı. "Ben hiç böyle düşünmemiştim," diyerek kendini geriye yasladı. Omuzlarımı kaldırıp indirdim. Kahvemden bir yudum alıp son dumanı kalmış sigaramdan bir fırt çekip küllüğe bastım. "Ben de," dedim.
"Ama bizi böyle yapan sensin." Yine sesinde bir kinaye vardı.
"Kimse durduk yere böyle olmaz Su."
"Daha farklı bir hayatımız olabilirdi?"
"Ama eninde sonunda yine kaderimizde olan yola geri dönecektik," dedim.
Belki kaçsaydım daha farklı olabilirdi ama işin sonunda yine tekrardan bir savaşın ortasına girecektim. O zaman belki daha zayıf ve güçsüz biri olarak ortada olacaktım, belki öğrendiğim her gerçekle daha acı içinde kalacaktım. Şimdi en azından acı da çeksem üstesinden gelebiliyordum ama eğer hayallerimin peşinden gitseydim... gelemezdim.
"Yazdığım sayfalar duruyor mu?" diye sorunca bakışlarım ona doğru döndü. Dudaklarımda bir tebessüm oluştu. "Hepsi," dediğimde gözlerindeki ışık büyümüştü. Bunu duymayı beklemiyor gibiydi; ama bir kez olsun şaşırtabilmiştim onu.
2 saat sonra;
Gezdiğimiz onuncu kuyumcu falandı herhalde ve iki saattir hiçbir şey bulamamıştık. "Işıl artık bir şey alsak mı?" diye homurdanmaya başladım. Işıl adımlarına hız kesmeden bütün AVM'yi dolanıyordu. "Olmaz, gösterdiğin o kıza yakışır bir şey olması lazım," dediğinde adımları duraksadı. Bıkkın bakışlarla Işıl'ın nereye baktığına bakarken rafın içerisinde bir mücevhere baktığını gördüm. Işıl ışıl parlıyordu, irislerim kocaman olmuştu çünkü bu mücevher benim bile dikkatimi çekmişti. "İşte bu," diyerek Işıl gövdesini bana çevirdi.
"Almamız gereken şey o," diyerek rafı işaret etti. "Yürü alalım hemen," diyerek kolumu kavrayıp beni çeke çeke kuyumcunun içerisine soktu. Çalışan beni görmesiyle önünü ilikleyip omuzlarını dikleştirdi.
"Hoş geldiniz Gece Hanım," dediğinde boynumu öne doğru eğdim. "Hoş bulduk," dedim.
"Ne aramıştınız, hemen yardımcı olayım."
Işıl atmaca gibi eliyle rafta duran mücevher setini işaret etti. "Onu istiyoruz," deyince adamın da başı oraya döndü. Gülümseyerek, "Tam nokta atışı," dedi. Bir yandan raftaki mücevher setini çıkartıp masaya koyuyordu. "Göz zevkiniz harika efendim." Işıl'ın gözleri kocaman olurken adamın bakışları beni buldu. "2026 sezon yeni modelimiz, ilk üreten firma biziz," diyerek mücevher hakkında bilgi verirken ben yorgun gözlerle ona bakıyordum.
"Alıyoruz," dedi Işıl bir sevinçle.
"Fiyatı ne kadar acaba?" Boynunu yana doğru eğmiş fiyat sorarken adam gülümsemeye devam etti. "300.000 TL'cik," dediğinde öksürmeye başladım.
"Öhm... öhm... affeders- öhm..." Işıl gülümseyerek yanıma gelip sırtıma vurmaya başladı.
"Alıyoruz," dediğinde öksürüğüm daha fazla büyümüştü.
"Batırdın bizi," diyerek fısıldadım.
Işıl gülümsemesini bozmadan, "Seni değil, dayımı," dediğinde hızlı bir şekilde bakışlarımı ona çevirdim.
"Nasıl?" diye sordum.
"Dayımın kartıyla alacağız. Alıyoruz, güzel bir hediye paketi yaparsanız sevinirim." Işıl çaktırmadan babamın kartını bana uzattı.
"Sen Gece Karan'sın, herhalde en pahalısını alacaksın." Aşağıda uzattığı kartı elinden çekip adamın bize doğru uzattığı post makinesine doğru gösterdim kartı.
"Tam sizlik bir hareket," dedi adam. "Sizin gibi ünlü bir iş kadını tabii ki en iyisini alacaktı." Sahte bir gülümseme atarak bana doğru uzattığı poşeti aldım.
"Kolay gelsin size," diyerek kuyumcudan çıktığımda sert bakışlarla Işıl'a bakıyordum.
"Eline nasıl geçti bu kart!?" diye sordum.
Işıl önüne düşen sarı saçlarını geriye itti. "Benim değil de yengemin eline düşmüş, o da bana verdi; 'Buradan alın ne alacaksanız, batırın onu' dedi." Deyince derin bir nefes aldım. "Siz bana kafayı yedirirsiniz!" Işıl şirinlik yaparak koluma girdi. "Hadi gel, dayımın kartıyla güzel bir tatlı yiyelim. Şurada bildiğim çok güzel bir tatlıcı var," diyerek kolumdan beni sürüklemeye başladı. Keşke dilimi arılar soksaydı da Işıl'ı çağırmasaydım! Bir kez daha pişmanlık yaşıyordum, bu kız hayatıma girdiğinden beri her konuda pişmandım.
Tatlıcıya girip herhangi bir masaya geçtiğimizde garson elinde iki menüyle masaya bıraktı. Işıl kendine waffle söylerken ben de aynısından almıştım. Işıl'ın bakışları benim arkamda oyalanıyordu.
"Nereye bakıyorsun?" diye sordum.
"Kalelerin en küçüğü, ne çapkın biri," dedi gözlerini baktığı yerden ayırmadan. "Daha dün bir kızla sosyal medyada sarmaş dolaş fotoğraf atmıştı, şimdi ise bir başka kızla tatlı yiyor." Dediğinde başımı hafiften arkaya çevirdiğimde Cenk'i görmem bir olmuştu. O çapkın duruşuyla karşısında oturan kızla samimi bir sohbet içerisindeydi.
Işıl'a döndüm. "Sana ne milletten canım!" dediğimde Işıl'ın gözlerinde bir merak gördüm.
"En büyükleri Mert Kaleli senin geçmiş aşkınmış Gece?" diye sorguluyordu. Başımı aşağı yukarı salladım. "Çocukluk," diyerek düzelttim.
Işıl, "Ama hiç sevgilim olmadı demiştin?" diye sorunca sırtımı geriye yasladım.
"Eve geçince konuşalım mı? Söz baştan aşağı her şeyi anlatacağım." Şu an bu konuyu burada konuşmak istemiyordum. Tatlılar masamıza gelince Işıl iştahlı bir şekilde tatlısına gömüldü, ben ise öylece onu izliyordum.
"Kimler de buradaymış?" Cenk tepemde dikilmiş bana bakıyordu. Elimdeki çatalı tabağa bırakıp başımı Cenk'e doğru kaldırdım.
"Cenk," dedim.
"Hıh..." Yüzünde eğlenir bir ifade vardı.
"Hani sen beni sevmiyorsun ya," dedim.
"Eeee." Dudaklarındaki alaycı ifade büyümeye başlamıştı.
"He işte, ama her fırsatta da yanımda bitiyorsun," diyerek göz kırpıp başımı yana doğru çevirdim. "Ne iş?" diye sorduğumda Cenk'in eğlenen suratı bozguna uğramıştı.
"Isınmaya çalışıyorum sana, ileride yengem olacaksın," dediğinde sertçe yutkundum.
"Nereden çıkardın?" diye sordum.
Cenk istemsiz bir sesle, "Mert'in ilk aşkı, kara sevdasısın... Eninde sonunda sonu benim yengem oluşuna çıkıyor," dedi. Başını yukarıya kaldırdı. "Ne günah işledim de başıma bunlar geliyor?" diye sormaya başladı. "Bakıyorum ha bu deliye, bir de bakıyorum bizim aileye... Çok zıt iki karakter." Dudaklarını birbirine bastırdı. "Güneşin ha o batıdan doğması kadar sıkıntılıdır," dediğinde Işıl kıkırdamaya başlamıştı.
"Onu çok doğru söyledin, sizin aileye bakınca tam bir zır deli görüyorum," dedim.
Cenk kahkaha attı. "Deli, deli olduğunu kabul etmez ya, o hesap seninki de," diyerek kahkahası büyümeye devam etmişti. Gözlerimi devirdim. "Birazdan gülecek dudakların olmayacak!" Ses tonum yükselince Cenk zar zor kahkahasını bastırıp, "Niye, dikecek misin?" diye sordu. Başımı sağa sola salladım. "Cenk, dün sen hangi kızlaydın?" diye sorduğumda yanındaki kızın bakışları büyümüştü.
"Cenk dün evde abisinin aşk acısıyla uğraşıyordu," dedi yanındaki kız.
Şaşkınlıkla kaşlarım havalandı. "Allah Allah," diyerek masanın üzerindeki telefonumu elime alarak sosyal medyaya girdim. Cenk ağız dolusu küfür savurdu. Cenk'in hesabına girip gönderilere baktım ve telefonu kıza doğru uzattım.
"Abisini değil de daha çok kızı teselli ediyor gibi ama sen bilirsin yine de," diyerek önüme düşen iki tutam saçı kulağımın arkasına sıkıştırdım. Kızın sinirden eli titremeye başladı. Telefonu bana doğru uzattığında yüzümde koca bir gülüş oluşmuştu. Kız elini Cenk'in yanağına geçirdiğinde dudaklarım "O" şeklini aldı. Cenk'in kafası benim olduğum tarafa düşmüştü; gözleri bana doğru kaydığında o ölümcül bakışları derinden hissettim.
"Allah belanı versin Cenk!" diyerek kız sırtını dönerken Cenk olduğu yerde kalmıştı.
"Pelin bekle, açıklayabilirim!" diye arkasından bağırdı, ardından bana dönüp "Tam bir hainsin," dediğinde başımı yana doğru eğdim.
"Seviliyorsun." Cenk kızın arkasından koşarken ben gülerek Işıl'a doğru döndüm. "Cenk'in sana olan nefreti şaka mı?" diye sordu eğlenen bir sesle. Başımı sağa sola salladım. "Şaka değil," dediğimde aynı anda kahkaha atmıştık.
AVM'den çıkıp eve geldiğimizde kapıyı bize Suzan Hanım açmıştı. Gülümseyerek ceketlerimizi alıp asarken "Gece Hanım, babanız geldi," dediğinde bakışlarım Işıl'a döndü. Salona doğru ilerlediğimizde annem, Emre ve Murat; üçü tek bir koltukta oturmuş babama bakıyordu. Babam ise tam karşılarındaki tekli koltukta oturmuş etrafa bakınıyordu. Bakışları bana döndüğünde oturuşunu dikleştirdi.
"Hoş geldin kızım," dedi. Babamın sesiyle annemin de başı benim olduğum tarafa döndü. "Hoş geldiniz," dedi kısık bir sesle. Babamın burada olmasından memnun değilmiş gibi bakıyordu yüzüme ama bir yandan ise kederli gözlerini de saklayamıyordu. Derin bir nefes alarak koltuklardan birine ilerleyip oturdum.
"Hayırlı olsun," deyince babam, başımı öne doğru eğdim. "Teşekkür ederim," dedim tok bir sesle. Babamın daha çok buraya ne amaçla geldiği belliydi; karısı Alev için genel olarak gelirdi. Evet, beni de geri kazanmak istiyordu ama asıl meselesi karısıydı. Onun evde olmayışı içine dert olmuş olacak ki eski halinden gitgide eser kalmıyordu. Birçok lider bu konu hakkında her yerde konuşuyordu.
Bakışlarımı anneme çevirdim. "Konuşalım mı biraz? Yalnız," dediğimde annem başını aşağı yukarı sallayıp oturduğu yerden doğruldu. Annem odama geçerken ben de onun arkasından odama geçip kapıyı yavaşça kapattım.
"Anne," dedim. Annem ise ne diyeceğimi biliyormuş gibi kararlı gözlerle bana bakıyordu. Boynumu yana doğru eğdim. "Bir dinle lütfen," dediğimde annem boynunu öne doğru eğdi.
"Gece," dedi tiz bir sesle, "ben artık babandan iğreniyorum." Deyince kaskatı kesildim. Onların aşkı öyle kolay bitmezdi. Annem ona hep çok kızardı yaptığı işlerden dolayı; normal bir hayat ve normal bir yaşantı isterdi. Ancak babamı bu işlerini bilerek almıştı ve buna karşı çıkamıyordu. Ama en son yaşanan olaydan sonra ve babamın canice yaptığı şeyden sonra annemin ona olan tavrı daha net ve düzdü. Her ne kadar içtenlikle üzülse de bir yanı ise kocasının yaptığı bu yükü kaldıramıyordu.
"Ve bu yüzden boşanma davası açtım, baban da bu yüzden burada." Bir şok daha! Annem babama boşanma davası mı açtı? Bu konuda ciddi olduğu her bir mimiğinden belliydi. Annemin yanına ilerledim. "Anne bak, bu işin geri dönüşü yok," dedim; sanki verdiği kararın yanlış olduğunu alttan alttan dile getirerek. Annemin sert bakışları bana döndü. "Olmasın," dedi. Annem inat bir kadındı, girdiği yoldan kolay kolay vazgeçmezdi. Yalanlarla dolu bir hayat en az benim kadar onu da bıktırmıştı. "Ben artık dayanamıyorum," dedi. "O kadar sıkıntı çektim ki kızım, o Kurmaylar yüzünden o kadar eziyet çektim ki... bir yalanı daha kaldıracak güçte değilim." Gözleri buğulandı. Ellerini sıkıca kavrayıp boynumu öne doğru eğdim. "Ama her biri bitti," dedim gülümseyerek. "Artık buradayım," dedim sıcak bir sesle.
"Bir tek senin varlığın bana artık dayanma gücü veriyor zaten," diyerek yanağından süzülen yaşı elinin tersiyle sildi. "Ama kararım kesin! O adamdan boşanacağım." Baskın bir sesle boşanma konusunu vurguluyordu.
Derin bir nefes aldım. Onu tetikleyen en büyük şey benim babam yüzünden vurulmamdı; yoksa annem babamı bir çırpıda silecek bir kadın değildi. Geçmişte birçok araştırma yapmıştım; babam yer altının en karanlık adamlarından biriydi. Benim ölümümden sonra yer altında karanlık denilince "Karun Kılıç" gelirdi. Yaşadığı o yaradan sonra her konuda psikopat bir adama dönmüştü. Kimsenin tek damla yaşına bakmayan, herkesi yerle bir eden bir adam olmuştu. Herkes onu gördüğü an önlerini ilikler, o o masaya oturana kadar da kimse oturmaya yeltenmezdi. Ve annem de bunları bilirdi; kaç kan döktüğünü, kaç gece huzursuzca uyuduğunu bilirdi. Bu yüzden onu asıl dehşete kaptıran konu, yıllar sonra bulduğu kızının bir ay boyunca acısını seyretmek olmuştu. Onu bu yola sokan bendim.
"Gece, gidelim mi buralardan?" diye sordu annem, gözlerinde büyük bir pırıltı oluştu. "Sadece ikimiz, yeni bir hayat kuralım karanlık işlerin olmadığı," dediğinde boynumu yana doğru eğdim.
"Anne," dedim, "üzgünüm. Bu karanlık geçmiş hep benimle. Uzağa da gitsek sonucuna baktığımızda yine buradayız." Deyince annemin gözlerindeki ışık solmuştu. Dışarıdan bağırışlar gelmeye başlayınca bakışlarımı kapıya çevirdim. "Ne oluyor dışarıda?" Annem panikli bir sesle ne olduğunu sorarken gelen seslere biraz daha kulak verdim. Bu Osman Kurçay'ın sesiydi.
Hızlı adımlarla odadan çıktığımda babam belindeki silahı çıkartıp kapıya doğru ilerliyordu. "Işıl sakın çıkmayın!" diyerek odama dönüp çantamdaki silahı alıp geri odadan çıkarak hızlı adımlarla kapıya ilerledim. Emre ve Murat babamın bir adım gerisinde, silahları Osman'a doğrultmuşlardı. Osman Kurçay'ın adamları konağın dört bir yanını sarmıştı. Osman delici gözlerle babama bakıyordu, bugün ona dediğim sözü hazmedemediği belliydi.
"Sevgili eski dostum!" diyerek bağırdı Osman. "Seni burada görmek ne büyük bir şeref." dedi.
Dudakları yana doğru kıvrıldı babamın. "Seni de eski dostum," dedi bir adım öne çıkarak. "Özlemiştim seni."
Gözlerim ikisinde oyalanıyordu; ikisinin ortasında büyük bir ateş vardı ve içimden bir ses bugün bu ateşin bir yüreği yakacağını söylüyordu. Gözlerim arkasından yavaşça gelen Asrın'a kaydı; bakışları en az Osman kadar delilik barındırıyordu. Emre kolunu gövdeme getirip beni geriye itti. "Ortalıkta durma Gece," diye mırıldandı.
"Sevgili üvey kuzenim!" Asrın başını yana doğru eğmiş bana bakıyordu. Herkesin bakışları bana döndü.
"Gece içeriye geç!" Babam içeriye geçmem için bağırıyordu.
"Sevgili üvey kuzenim," diyerek gövdemi tamamen ona çevirdim. "Uzun bir ara ayrı kalmıştık, özlemişim."
Asrın adımlarını bana atmaya başlayınca ben de aynı şekilde ona doğru ilerlemeye başladım. "Gece!" Arkadan gelen seslere kulak asmadım. Adımlarım tam ortada durdu; ilk önce Asrın'a, ardından ise Osman'a kaydı. "Hangi rüzgar attı sizi buraya?" diye sordum. Ardından cevap vermelerini beklemeyerek, "Ben söyleyeyim; sana söylediğim sözleri hazmedemedin değil mi?" diye sordum imalı bakışlarla Osman'a bakarak.
Osman elindeki silahı bana doğrulttu. "Öldürecek misin beni?" diye sordum. İki elimi yana doğru kaldırdım. "Hem de canını yaka yaka!" dedi Osman.
"O mermi kızıma denk gelirse... Mardin senin için bir şehir değil, bir cehennem olur Kurçay!" Babam arkada bağırıyordu.
"Son bir şey deme hakkı veriyor musun?" diye sordum. Osman tek kaşını kaldırdı. "Neymiş o?"
Bakışlarım Asrın'a döndü. "Dedenin ve babanın ölümünü biliyor musun?" diye sordum Asrın'a. Asrın kendinden emin bir şekilde "Evet," dediğinde gülümsedim. Dilimi üst damağıma vurup "Cık... cık... cık," diyerek başımı sağa sola salladım. "Bence bilmiyorsun." Dediğimde "Kes sesini!" diye bağıran Osman'a döndürdüm bakışlarımı. "Madem öleceğim, benim ölümüm de sırlarla kaybolmasın... Her şey ortaya çıksın," diyerek geri Asrın'a döndüm. Asrın bir amcasına bakıyor, bir de bana bakıyordu. "Neymiş o sır?" diye sordu. Derin bir nefes aldım. "Hepsinin ölümü bir kaza değil de bilinçli bir ölüm olsaydı ne düşünürdün?" diye sordum. Asrın kahkaha atmaya başladı. "Delirdin mi sen?" Gülüşleri arasında zar zor konuşuyordu. "Amcan sırf tahta geçebilmek için kendi babasını öldüren bir adam," dediğimde Asrın'ın gülüşleri suratında son buldu.
Asrın dedesine düşkün bir adamdı; onun ölümü ve ardından babasının ölümü onu psikolojik olarak etkilemişti. "Ne saçmalık bu ama," diyerek omuz silkti. Dudaklarım yana doğru kıvrıldı. "Kemal!" diye seslendim bakışlarımı Asrın'dan çekmeyerek. Kemal yanıma gelip telefonunu bana doğru uzattı. Kemal'in uzattığı telefona uzanıp ekrana kısa bir bakış attığımda Osman'ın yüzü kaskatı kesilmişti. Kemal'i görmesiyle yüzündeki renkler soluyordu. "Sen!" dedi Kemal'e bakarak, "Sen Gece'nin iti miydin?" diye sordu. "Ta kendisi," diyerek ekranı Asrın'a çevirdim. Asrın bir durdurulmuş videoya, bir de bana bakıyordu. "Al bakalım," dediğimde Asrın elimdeki telefonu eline aldı.
"Tak..." Başımı arkaya çevirdiğimde Kemal yerde kanlar içinde yatıyordu. Osman'ın sinirden yaptığı bu şey savaşı başlatmıştı. Emre de karşı adamlardan birini vurdu. Ben ve Asrın ise o savaşın ortasında kalmıştık. O titreyen elleriyle videoyu oynatmaya başladı; üstümüzde yağan mermiler umurumuzda bile değildi. Asrın'ın suratı gerilmeye başlamıştı. Videonun sonunda gördüğü şeyle ela gözleri koyulaşmıştı. "Amca," dedi kısık bir sesle. "Saçmalık bu!" diyerek telefonu yere fırlattı. Sinirden her şeyi yapabilecek bir delilik vardı üzerinde; ani bir refleksle boğazıma yapıştı. "Bunlar senin oyunların!" diyerek daha çok sıkıyordu boğazımı. Zar zor gülümsedim. "Gerçekler zor gelir Asrın," dedim; eli boğazımda olduğu için sesim kısık çıkıyordu. "Ah!" diyerek boğazımı daha sert sıkıyordu. Beni öldürmeye şu an ant içmiş gibiydi gözleri. Nefes alışlarım zorlanmaya başlayınca dizimi büküp bacağının arasına geçirdim. Asrın hissettiği acıyla kendini öne doğru eğmişti. Yumruk yaptığım elimi tepkisiz halde kalan Asrın'a geçirdiğimde olduğu yerde afallamıştı; başı yana doğru düşerken kaldırdığım ayağımı göğüs kafesine geçirdim.
Asrın sırtüstü yere düşerken hızlı bir şekilde belindeki silahını diğer elime alıp iki silahı da ona doğru doğrulttum. "Seni öldüreceğim Gece!" diye bağırıyordu. "Çok kişi denedi bunu," diyerek alt dudağımı büzdüm. "Ama sonuca bakılırsa... yine buradayım." Asrın dirseklerini yere koyup sırtını öne doğru kaldırdı. "Gerçeklerle yüzleşmek zorundasın. Senin dedeni öldüren adam... amcam dediğin o piç!" Her cümlem gözlerindeki deliliği büyütüyordu. "Gece dikkat et!" diye gelen sesle arkamda hissettiğim bir şeyle gövdemi arkaya çevirip bana ateş edecek korumaya bir el ateş ettim. Ardından geri Asrın'a döndüm. "Daha bu gerçek hiçbir şey." Bakışlarımı o delirmiş olan bakışlarına odakladım. "Aslında babanın bir trafik kazası yüzünden değil de... amcanın yüzünden öldüğünü söylesem?" Dudaklarım yana doğru kıvrıldı.
Asrın'ın yüzündeki her kas öğrendiği gerçeklerle seğiriyor, aldığı her nefeste göğüs kafesi aşağı yukarı kalkıp iniyordu. Sinirden burun delikleri kocaman olmuştu; çenesini sağa sola oynatıyor, ellerini sıkıca sıkıyordu. Aldığı her gerçek onu bir nevi kendi bilinmezliğiyle yüzleştiriyordu. Hızlı bir refleksle yerden doğrulup elimdeki silahı aldı, bunu yaparken fazla çevikti. Belki de Asrın'ı artık kendisi değil, içindeki canavar yönetiyordu. Eline aldığı silahla adımlarını Osman'a doğru ilerletti. Attığı her adım arkasında bir fırtına doğuruyordu. Bugün bir gerçek daha yüreklere ateş yakmış, bir gerçek daha içimizde saklı olan canavarı dışarı çıkarıyordu. Elindeki silahın namlusunu Osman'ın ensesine dayadığında Osman olduğu yerde kaskatı kesilmişti. Başını hafifçe yana doğru çevirdi; bir başkasını beklerken ona silah çeken, yetiştirdiği yeğeninin olmasının şokunu almıştı üzerine.
Asrın'ın sol gözü sinirden seğirmeye başladı; boğazında dışarıya taşan damarları her açıda belliydi. Sıktığı çenesini serbest bıraktı. "Sen," dedi. Sesi cinnet geçiren bir insandan farksızdı; o an gözlerimin önüne Kerem geldi, o da bu haldeydi, o da bu denli canavara dönmüştü. "Benim babamı mı öldürdün?" diye sordu. Sanki bunların benim oyunum olmasını ister gibiydi ama maalesef değildi. Bu sefer oyun oynamıyor, gerçekleri bir bir dile getiriyordum. Asrın özünde iyi bir erkekti; tek kusuru kendi kararları olmamasıydı. Her şeye karar veren ve onu bu hale getiren Osman'dı.
"Yalan söylüyor!" diye bağırdı Osman. Babamın telaşlı bakışları bana doğru çevrildi; hızlı adımlarla yanıma gelip bir adım öne çıkarak beni arkasına aldı. Tekrardan zarar görmemi istemiyor gibiydi. Asrın elindeki silahı baskılı bir halde daha fazla ensesine dayadı. "Ulan ben sana baba dedim lan!" Sesi bütün konakta yayılıyordu. "Ama sen... sen bir sikim bile değilmişsin!" Tetiği çektiği an Osman'ın hareketleri durulmuştu. O an hissettiği korku her yerini kaplamıştı; derin bir nefes alıp iki elini havaya doğru kaldırdı. Sanki buna yenik düşmüş gibi pes etmişti. "Şimdi onları öldürdüğün gibi sen de onların yanına gideceksin," dediği an ortalık buz kesmişti. Herkes o an durulmuştu, her ses birer birer susmuştu. Her şey o an içerisinde bitmişti; her bir gerçek ortaya çıkmış, yine birilerinin yüreğine alevi düşürmüştü.
Babamın arkasından çıkarak yanlarına doğru ilerlemeye başladım. Elimi Asrın'ın elinin üzerine koyduğumda bakışları bana döndü, gözlerinde bir merak vardı. "Osman," dedim boynumu kulağına doğru eğerek. "Benim seni tahttan etmeme gerek kalmadı gibi duruyor galiba Kurçay?" Ardından derin bir nefes aldım, aldığım nefesi kulağına doğru verdim. "Senin asıl ölümün... kendin gibi yetiştirdiğin adam tarafından olacak." Diyerek bir adım geriye çekildim. Asrın'ın elinin üzerinden elimi çekerek kollarımı göğsümün ortasında birleştirdim. Gözlerimde şeytani bir pırıltı geçti. "Asrın yapma oğlum! Bu şeytan yalan söylüyor sana." Israrla kendini kurtarmaya çalışıyordu.
Dilimi damağıma vurdum. "Cık... cık... cık..." diyerek başımı sağa sola salladım. "Şeytan mı?" Onu ayıplar gibi bakıyordum. Osman sesli bir nefes verdi. "Şeytan bile yanında melek kalır!" diye bağırdı. Asrın bıkkın gözlerle "Yeter!" diye bağırınca Osman'ın sesi kesilmişti. "Sen yıllarca beni kandırdın!" diye bağırıyordu. "Yıllarca bana 'Erkek dediğin ağlamaz.', 'Erkek dediğin kan döker.' diyerek büyüttün!" Her bir söylediği kelime birer birer aklımdaydı Asrın'ın. "Lan sen ne aşağılık bir herifmişsin öyle!" Her cümlesi Asrın'ın alnındaki damarları biraz daha meydana çıkarıyordu. "Sen sırf şu sıfata olabilmek için..." diyeceği o cümle ona ağır gelmiş olacak ki omuzları aşağı düşmüştü. "Kendi babanı vuran birisin."
Gerçekler ona ağır gelmişti; her insanın zayıf olduğu bir noktası vardı. Her insanın bir zayıflığı ve meydana çıkarmadığı tarafı vardır ve sen o tarafı bulup onunla savaşa geçersen o zaman bir ateşin ortasına kendini atmış olursun. Osman'ın en büyük zaafı Asrın Kurçay'dı. Çünkü hem fiziksel hem de huy olarak Asrın ona en benzeyen biriydi. Ona olan bağı kendinin bile önüne geçerdi; dedim ya, birine verdiğin o zaaf, o kişinin onu kötüye kullanması olurdu. Bunu da bana şu an bir silahın altında tir tir titreyen Osman Kurçay öğretmişti. Gösterdiğin her bir duygu, bir başkası tarafından silah olarak kullanılır.
"Her şey bitti..." dedi Asrın; bunu söylerken eli titremeye başlamıştı. Ensesine silah dayadığı kişinin hem yıllarca "baba" dediği adam olması hem de yıllarca onu kandıran kişi olması onu daha çok esir hale getirmişti. Ona baktığımda gözlerindeki çaresizliği görebiliyordum. Ona baktığımda "yapmak zorunda kalmışlık" hissini de... O an Kerem'de bu ifade vardı. Belki sakinleşseydi bu düşüncesinden pişman olacak ve elinden geldiğince benden uzak duracaktı. Fakat Osman onu öyle bir eline almıştı ki... Kerem artık benim yönetimimin altında değil, tam tersine Osman'ın elinde oynadığı bir kukla olmuştu. Bir soyadı her şeyi mahvetmişti...
Asrın şimdi koca bir boşluğa düşmüştü; Osman ise yetiştirdiği adam tarafından tahttan edilecekti. İşin kötü tarafı ise Asrın, Osman'a göre daha acımasız ve zayıf noktasını belli eden biri değildi. Aslında bakılırsa Asrın da benim gibiydi... Sadece o benden bir tık daha zekice planlar yapardı. Sen onu şu şekilde vuracakken o seni hiç beklemediğin anda vururdu. Eğer o tahta geçerse herkes için zor zamanlar olacaktı. Çünkü karşımızda Osman Kurçay'dan bile güçlü bir adam bulunacaktı. Ve onun karanlık tarafını ben hariç kimse bilemeyecekti; istediğini alana kadar nasıl ileri gideceğini, gözü kararırsa neler yapabileceğini... Asrın tam anlamıyla karanlık bir çocuktu ve bir gün tüm şehri altüst edecek, içerisinde ise büyük bir savaş çıkaracaktı. İlk önce canlar yanacak, sonra ise ruhlar her bir gerçeği kabul edip daha güçlü bir hale gelecekti.
Son...
BÖLÜM SORULARI;
Sizce Asrın, Osman'ı vuracak mı?
Alev gerçekten Karun'dan boşanır mı?
Bu bölümü nasıl buldunuz?
Her pazartesi 20:00'da görüşmek üzere, hoşçakalın...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 9.75k Okunma |
6.3k Oy |
0 Takip |
34 Bölümlü Kitap |