
Merhaba sevgili okuyucularım; nasılsınız? Umarım hepiniz çok iyisinizdir. Bildiğiniz gibi bugün Kayıp İzler’in heyecan dolu sezon finali günü! 🖤✨
Bu yolda bana destek olan, her satırda yanımda duran sizlere sonsuz teşekkür ederim. Sizler sayesinde harika okunma sayılarına ulaştım ve paha biçilemez deneyimler kazandım. Hepiniz sağ olun, var olun.
Kayıp İzler'in asıl finaline son 30 bölüm kaldı... Daha şimdiden, kitabı sezon finaline sokarken bile bu kadar duygulanıyorsam, gerçek final geldiğinde sanırım kocaman bir boşlukta hissedeceğim. Çünkü bu kitap, bir platformda yayınladığım ilk göz ağrım ve her kelimesiyle kalpten bağ kurduğum tek kurgum. Ama biliyorsunuz ki; her evren bir gün biter, tıpkı her mutlu gidişatın bir yerde hüzne bürünmesi gibi...
Lafı çok uzatmayayım; sizleri çok seviyorum, umarım sizler de beni sevmişsinizdir. Sizinle çok güzel bir aile olduk. Beni yalnız bırakmadığınız ve her daim desteklediğiniz için teşekkürler. Hep benimle kalın! :)
📱 BENİ TAKİP EDİN!
Yeni kurgularım ve güncel haberler için sosyal medya hesaplarıma göz atmayı unutmayın:
❗ Wattpad: Steelfable
❗ TikTok: Steelfable
❗ Instagram: Steelfable
📢 WHATSAPP KANALIMIZ AÇILDI!
Kitap hakkında özel detaylar, teoriler ve yeni kurgum hakkındaki her şeyi ilk orada paylaşacağım!
🔗 WhatsApp kanal linkine ulaşmak için: Instagram hesabımı takip edebilir ve biyografideki linke tıklayabilirsiniz.
Kayıp İzler’in bu sarsıcı sezon finalini okumaya hazır mısınız? Yorumlarda buluşalım! 👇
Kayıp izler
30.Bölüm;
Bir insan hayal kurmadan yaşar mı? İşte ben yaşadım, hem de kaç yıl... Çünkü bana göre hayal kurmak büyük bir şeydi; yaşamayı seven insanların kurduğu şeylerdi ama ben yaşamayı hiç sevmemiştim. Yaşam bana uzak gelirdi; yaşamak için aldığın nefesin bile gerçek olması gerekirdi ama bırakın benim aldığım nefesi, büyüdüğüm ev bile gerçek değildi. Bana hiçbir şeyi sevme hakkı vermediler, hayal kurma hakkım yoktu, sevme hakkım da; hatta yaşama hakkım da.
Bir gün bir gerçek çıktı ortaya; umudum oluştu, yaşama nedenim arttı, çünkü o gerçekte gerçek ailem vardı... Yıllar sonra bulacağım, yıllar sonra ilk defa tamamlanacağım diye bir umut dolu dolaştım etrafta. Ama bir şeyi unutmuştum; bana hiçbir hak verilmemişti ve ben o hakları çiğnediğimde ise bana verilen o umut, yaşam istediği an geri alınacaktı. Ben kimi sevsem gitti, seveceğim an herkes birer birer elimden alındı.
Şimdi ise sessiz, soğuk ve hissiz o hastane koridorlarının duvarına yaslanmış, son kalan umudum ile yoğun bakım ünitesinin önünde çaresizce bekliyordum. Annem ve babam trafik kazası sonucu yoğun bakıma alınmışlardı, ikisinin de durumu ağırdı. Hayatlarına girdiğim an lanetim de benimle beraber o hayata girmişti; peşimi bırakır dediğim o lanet şimdi anne ve babamın canına göz dikmişti.
Kaç saattir yerimden bile kıpırdamadan gelecek haberi bekliyordum. Durumları ağırdı; babam buraya gelirken beyin kanaması geçirip ameliyat masasına yatmıştı, şimdi ise geri yoğun bakıma alınmış öylece yatıyordu. Annem ise bir defa kalbi durmuş, ardından geri hayata dönmüştü. Ben ise onlarla beraber kaç defa ölüp dirilmiştim; annemle beraber kalbim durmuştu, babamla beraber beyin kanaması geçirmiştim doktor yanımıza gelip "Her an her şey olabilir, hazırlıklı olun," dediğinde. Ölümümü beynimde planlamıştım bile, akan kanlarım kısa saniyeliğine durmuştu; kalbimdeki atış hızı kısa bir saniye içinde düşmüştü.
Bu hayat bana mutlu olma hakkı vermemişti, her zaman yarım kalmıştım; herkes gülerken ben açılan izlerimi kapatmak ile uğraşıyordum. Şimdi ise hayat beni tekrardan yarım bırakacaktı; hem de bu sefer bir daha tamamlanamayacak şekilde yarım kalacaktım. Çünkü ben bu sefer gerçekten annesiz ve babasız kalacaktım...
"Gece." Emre’nin sesiyle bakışlarımı ona doğru kaldırdım, o da en az benim kadar yıkık haldeydi. Elindeki suyu bana doğru uzattı, "Bari su iç," dedi. Geldiğimizden beri ağzıma tek damla bir şey sürmemiştim; onlar o haldeyken ne boğazımdan geçiyordu ne de başka bir şey. Başımı sağa sola sallayıp bakışlarımı geri yoğun bakım kapısına doğru çevirdim. Annem bu yoğun bakımda yatıyordu, babam ise hemen yanındaki yoğun bakımdaydı; ikisinden gelecek kötü haberi bekliyordum, iki yoğun bakım kapısının tam ortasında durmuştum. Gözlerim bir sağa bir sola gidip geliyordu, her açılan kapı ile boğazım düğümleniyor, kalbim sıkışıyordu.
"Gece yapma böyle," dedi Emre kısık bir sesle. Cevap verecek gücü bile kendimde bulamıyordum, uğradığım yıkım dilimi bile lal etmişti; öylece bakıyordum ve evde geçirdiğim krizin etkisi de hala devam ediyordu. Emre ne kadar zorlasa da evde kalmam için, tehditler ederek kendimi hastaneye getirtmiştim.
Anneminin olduğu yoğun bakım ünitesinden sesler gelmeye başlayınca, düşük olan omuzlarımı dik hale getirip korku dolu bakışlarla kapıya doğru bakmaya başladım. İçeriden hızlı adımlarla çıkan hemşireyi görmemle hızlıca hemşireye doğru ilerledim. "Ne oluyor?" diye sordum, fakat hemşire bana cevap vermeden koşar adımlarla yanımdan gitti. Başım Emre’ye döndü; "Emre neden koşuyor bu hemşire? Anneme bir şey mi oldu?" diye sorular sormaya başladım. Emre kollarımı tutup dudaklarını araladı, o sırada gelen ayak sesleri ile başım koridora doğru döndü. Doktor bağıra bağıra bir şeyler diyordu; Emre’nin kollarından kurtulup doktora doğru ilerledim. "Biriniz bir şey deyin! Anneme bir şey mi oldu!?" diye bağırmaya başladım. Doktor adımlarını durdurup hüzünlü bakışlarla bana bakmaya başladığında kalbimdeki basınç arttı; ama bir şey demeden içeriye girince yoğun bakım ünitesinin önünde kalakaldım.
"E-Emre, annem ölüyor mu?" Sesim boğuklaştı, omuzlarım aşağı düştü; gözümden yaşlar yanağımdan aşağı süzülmeye başladı. Başımı yana doğru çevirdim, Emre arkamda öylece duruyordu. Boynumu yere eğdim; benim annem ölüyordu... Daha kokusuna doyamadığım annem beni bırakıp gidiyordu. Gözlerimi sıkıca yumdum, ıslanan dudaklarım kurumuş dudaklarıma nem vermeye başlamıştı.
"Gece gel otur." Emre kolumdan kavradığı zaman kolumu geriye çektim, bakışlarım onu bulduğunda Emre’nin acısı daha da büyüyordu; şuan ne haldeydim bilmiyorum ama Emre’ye baktığımda evsiz kaldığım belliydi... Ben gene evsiz kalmıştım. Benim evimi benden almışlardı, oysaki ben daha o eve doyamamıştım, oysaki ben daha o evin kokusuna ihtiyaç duyuyordum. Eşyaları ile kapıya atılmış bir çocuk gibi kalmıştım; üzerimde bir ceket bile yoktu, tenim buz kesmişti; ayaklarımda çorap yoktu, bastığım her toprak parçalıyordu ayaklarımı.
"Emre ben çok üşüyorum," dedim titreyen sesimle. Emre’nin kaşları havaya kalktı; "Hastanenin içi sıcak, ateşin mi var acaba?" diyerek telaşlı bir şekilde konuşmaya başladı. Aslında ne ateşim vardı ne de hastane soğuktu; ben soğuk bir kış günü evsiz kaldığım için üşüyordum. Kalbimdeki basınç arttıkça zar zor nefes almaya başlamıştım. Ben gerçek ailemi bulduktan sonra bu kadar güçsüzleşmiştim; onları bulmamla birlikte üzerine toprak attığım duygularımı da bulmuştum. Şimdi ise o duygularla çelişiyordum, bir yanda annem diğer yanda babam... Annemin durumu neydi onu bile bilmeden, içeriden çıkacak doktoru bekliyordum. Ya tamamen evsiz kalacaktım ya da bir şekilde boş odalı bir eve düşecektim...
Yarım saat sonra;
Neredeyse yarım saattir içeriye girip çıkmayan doktoru bekliyorduk. "Ne zaman çıkacak bu doktor?" Işıl olduğu yerde rahatsızca kıpırdanırken, ben sadece boş gözlerle annemin olduğu yoğun bakıma bakıyordum. Gözlerimdeki yaşlar artık kurumuştu, vücudum gitgide daha güçsüz hale geliyordu; annesine ne olduğunu bilmeyerek çaresizce bir umut bekleyerek dikiliyordum ayakta. Alacağım herhangi bir haber benim ayaklarımın altında olan sandalyeyi devirip nefesimi de kesebilirdi; ya da boynuma asılı olan o halattan kurtarırdı. Boynumda bir halat, ayaklarımın altında ise kırık bir sandalye...
Yoğun bakımın kapısı açıldığında içeriden çıkan doktoru görmemle adımlarımı doktora doğru atmaya başladım. Alacağım cevaptan korkarak dudaklarımı araladım. "Annem iyi mi?" diye sordum, bunu sorarken fazlaca sesim titremişti. Doktor başını aşağı yukarı salladığında sıkıca tuttuğum nefesi sesli bir şekilde verdim. "Ne oldu anneme?" diye sordum. Doktor yüzündeki maskeyi çıkarttı: "Kalbi durmuştu, biraz uğraştan sonra hayata geri döndürebildik ama..." dediği anda verdiğim nefesi geri tuttum. Eğer bir cümlenin sonuna 'ama' geliyorsa, o cümlenin devamı iyi değildir. Derin bir nefes alıp verdim. "Bakın Gece Hanım, her an her şey olabilir... Kendinizi her şeye hazırlıklı tutmanız lazım," dediği anda boğazıma saplanan teller boğazımı kesmeye başlamıştı.
Doktor "İyi günler," dileyerek yanımızdan ayrılırken ben olduğum yerde öylece kalmıştım. Bakışlarım daha fazla donuklaşmaya başlamıştı, artık acıdan akıtacak tek damla gözyaşım bile kalmamıştı. Sahi ağlayamayan ben, şimdi ne oldu da ağlamaktan gözünden yaş gelmez oldu? Hayat ne garip değil mi? Bir proje uğruna geldiğin, önemsiz sandığın o şehir aslında senin her şeyinmiş; kaçtığın, kaybettiğin duyguların çıktığı yermiş. Yıllarca ait olmadığın bu koca dünyaya ait olmakmış. Şimdi ise ait olduğum şehirden bile yarım bırakılmıştım.
Cebimde hissettiğim titreşimle elimi cebime soktum, gene o yabancı numaraydı; bir konum atmıştı bana. Kaşlarım çatılırken ekrana düşen bildirime tıklayıp mesaj ekranına girdim. Mesaj ekranında duran konuma tıklayıp incelemeye başladım; hastane ile bana gelen konum arasında neredeyse 20 dakika vardı. Altta yazan "Yazıyor..." yazısı ile konumdan çıkıp gelecek mesajı beklemeye başladım. "Kim olduğumu öğrenmek istiyorsan attığım konuma gel," yazmıştı. Derin nefes alıp verdim. Tekrardan bilinmez bir çıkmaza girmiştim; başıma ne zaman bir olay gelse anında daha felaketi de geliyordu, nefes alacağım derken o nefes benim tutsağım oluyordu.
"Gece." Işıl’ın sesini duymamla telefonu yandan kapatıp cebime sıkıştırdım; gövdemi Işıl’a doğru çevirdim, onun da bakışlarında aynı benim gibi tükenmişlik ve yorgunluk vardı. Evet, onlar benim annem ve babamdı ama yeğenlerine de anne ve baba olmuşlardı; o kalplerine herkesi sığdırmışlardı. "Eve gidelim mi?" diye sorddu Işıl kısık bir sesle, ağlamaktan sesi kısılmıştı. Başımı sağa sola salladım, "Sen git, benim biraz işim var," dediğimde Işıl tek kaşını kaldırıp boynunu yana doğru verdi; sorgulayıcı bakışlarla ne işim olduğunu sorguluyordu. "Ne işin var?" diye sordu, gözlerinde bir tedirginlik de vardı; kriz geçirip bana bir şey olmasından korkuyordu.
"Şirkette birkaç sorun çıkmış," dedim tok bir sesle. "Sonra ilgilenirsin Gece." Emre adımlarını bize doğru atıyordu. Karşımda duraksayıp boynunu öne doğru eğdi; ellerini omuzlarıma koydu, "Şu an iş düşünecek halde değilsin." Derin nefes aldı, "Biraz daha inat edersen halsiz düşeceksin," diyerek telaşlı gözlerle bana bakmaya başladı.
Şu an bu haldeyken beni hayatta bir yere göndermezlerdi, o yüzden bende onlardan gizli bu işi yapacaktım. Başımı aşağı yukarı sallayıp bakışlarımı Kerem’e doğru çevirdim. "Kerem bizi eve götür," diyerek emir vererek gövdemi koridora doğru çevirdim. Emre Kerem’e "Gözün Gece’de olsun," diye talimat verirken biz Işıl’la hastanenin çıkış kapısına doğru gelmiştik bile. Kerem de bize yetişip hastaneden çıkarken hızlı adımlarla arka kapıyı açıp araca geçmemizi beklemeye başladı. Araca geçtikten sonra Kerem de direksiyon kısmına geçti, aracı çalıştırıp yola çıktık.
Arabada koca bir sessizlik vardı; benim bakışlarım camdan dışarı dolanırken aldığım nefes gene beni boğmaya başlamıştı. Camı hafif aralayıp derin derin nefes almaya başladım. Işıl kendini öne doğru itmiş bana bakarken benim odağım ise aldığım nefesteydi. "Gece iyi misin?" diye sordu Işıl, elini omzuma koyarak odağımı dağıtarak. Başımı aşağı yukarı sallamaya başladım. "İyiyim, araba bastı biraz beni," diyerek geri odağımı camdan dışarı verdim. Kerem ve Işıl’ın bakışları birbirini bulurken ben bitkisel hayattaki biri gibi boş gözlerle etrafı izliyordum; Mardin’in havası bile en az benim kadar buz kesmişti. O açık, her yere renk veren rengini kapatmış, içimdeki sıkıntı gibi kendini karartmıştı. Mardin bile benim duygularımı anlıyordu.
Konağa vardığımızda araçtan inip bakışlarımı Kerem’e çevirdim; "Odama gel," diyerek adımlarımı evin kapısına doğru atmaya başladım. Kapı açıldığında bizi Suzan Hanım karşılamıştı; onun da gözlerinde büyük bir hüzün yatıyordu. Ceketimi çıkartıp Suzan Hanıma uzatarak merdivenlere doğru ilerlemeye başladım. Merdivenlerden çıkıp odama girdiğimde Kerem de benim arkamdan içeriye girmişti. "Kapıyı kapat," dedim tok bir sesle. Kerem hızlıca kapıyı kapatıp gövdesini bana geri çevirdi. Cebimdeki telefonu çıkartıp yabancı numaradan gelen mesaj ekranına girip Kerem’e doğru uzattım. Kerem anlamsız bakışlarla bir bana bir de ona doğru uzattığım telefona bakıyordu. "Oku," dedim.
Kerem elimdeki telefonu alıp atılan mesajlara göz gezdirmeye başladı. Yüzündeki kaslar belirginleşirken bakışları beni buldu; "Kim bu?" diye sordu. Omuzlarımı aşağı yukarı kaldırıp indirdim, bir şey demeden kahve köşeme doğru ilerleyip dolabı açıp iki tane fincan çıkarttım. "Bilmiyorum ama burnumda değişik kokular var," diyerek kahveyi fincanlara doldurup Kerem’e doğru döndüm. Elimdeki fincanı Kerem’e doğru uzattım, "Ve bence annem ve babamın bu olayı bir kaza değil," diyerek devam ettim. Kerem’in kaşları yukarı kalkarken ben kahvemden bir yudum alarak balkona doğru çıktım. Kerem de peşimden gelip karşımdaki sandalyeye oturdu. Masada duran paketten bir dal çıkartıp dudaklarımın arasına yerleştirdim.
Yaktığım sigaradan büyük bir duman çekerek içime geri havaya doğru üfledim. "Bir şey mi biliyorsun?" diye sordu Kerem, dirseklerini masaya dayayıp kendini öne eğerek. Omuz silktim, "Hayır," dedim. İçimden bir ses bu kazanın planlı olduğunu söylüyordu ve nedensizce aklıma gene Kuruçaylar geliyordu. Babam Kerem’i ellerinden aldığında ses çıkartmamaları, bu onların yapabileceği bir durum değildi. Hele ki şuan Asrın’ın geri dönüşüyle daha fazla güçlenmelerine rağmen verdikleri bu sessizlik beni değişik bir şekilde huylandırıyordu.
"Kuruçaylardan mı şüphe ediyorsun?" diye sordu Kerem. Başımı aşağı yukarı sallayıp sigaramdan duman çekerek dudaklarımı araladım. "Bu kadar sessiz olmaları normal mi sence?" diye sordum. Kerem kahvesinden bir yudum alarak kendini geriye yasladı. "Karun Bey’in beni aldığı gün bir şey yapmadılarsa şuan neden yapsınlar ki?" diye sorgularken derin bir iç çektim. "İşte sorun da tam burada," dediğimde Kerem boynunu yana doğru vererek dikkatlice beni dinlemeye başladı. "Seni onların elinden aldı babam ve ses soluk çıkmadı; bu sessizlik nedensizce bana rahatsızlık veriyor Kerem." Kendimi öne doğru eğdim, başparmağımla işaret parmağımı birleştirerek, "Ben onları azıcık tanıyorsam onlar başka bir şeyin peşinde," dedim.
Kerem’in yüzü ciddileşmeye başladı; "Yani bu kazadan onlar sorumlu," dediğinde göz devirdim. "Kerem bazen saf ve salak olduğunu düşünüyorum," diyerek bakışlarımı bahçeye doğru çevirdim. Kahvemden yudum alıp sigara dumanımı ciğerlerime kadar çekiyordum; gelen telefon bildirim sesiyle bakışlarımı hafifçe Kerem’e doğru çevirdim. Telefonu masasının altına sokmuş biriyle mesajlaşıyordu. Işıl olsa bu kadar gizli saklı mesajlaşmazdı. Kerem başını bana doğru kaldırdığında bakışlarımı bahçeye doğru çevirdim geri; Kerem de bir şeylerin peşindeydi veya bir şeylerin içindeydi ve bu durum benim hiç affetmeyeceğim bir şeydi.
"Peki şimdi ne yapacağız?" diye sordu Kerem. Kerem’in sorusuyla elimdeki fincanı masaya bırakıp önüme düşen iki tutam saçı kulağımın arkasına sıkıştırdım. "Attığı konuma gideceğiz, bakalım kimmiş onu öğreneceğiz," dedim. Kerem bu fikirden pek memnun kalmamış gibi bakarken tek kaşımı kaldırdım. "Hayırdır Kerem, fikrim pek hoşuna gitmemiş gibi duruyor," dediğimde Kerem yüzündeki ifadeyi değiştirip omuzlarını dikleştirdi. "Hoşuna gitmedi değil," diyerek derin bir nefes verdi, "Sadece bu haldeyken seni tehlikeye atmak istemiyorum," dedi.
"Peki asıl tehlike tam karşımdaysa?" diye sordum gözlerimi kısarak. Kerem kurduğum cümleyle afallarken ben ise kollarımı göğsümün ortasında birleştirip ona bakmaya başladım. Kerem’in rengi solarken dudaklarımda belli belirsiz bir tebessüm oluştu; Kerem’in benden sakladığı bir başka tarafı daha vardı, bundan emindim. Hissettiğim hiçbir şey boşa çıkmazdı. Masanın üzerinde duran telefonu elime alarak mesaj kısmına girdim: 'Yarım saate oradayım.' yazarak ekranı kapattım, masanın üzerine bırakıp sandalyemi geriye doğru verdim. Ayaklandığımda Kerem hala buz kesmiş bakışlarla bana bakıyordu. Bakışlarımı Kerem’e çevirdim, "Hadi Kerem," diyerek balkondan çıktığımda Kerem de arkamdan geldi. Komodinin çekmecesini açıp içinde olan silahımı alıp belime sıkıştırdım.
Açık olan saçlarımı sıkıca atkuyruğu yaptıktan sonra Kerem’e doğru döndüm, "Hazır mısın?" diye sordum. Kerem başını aşağı yukarı salladıktan sonra odadan çıkarak aşağı doğru indik. Işıl etrafta yoktu, büyük ihtimalle odasında uyuyordu; o da uykusuz ve yorgundu. Ona haber vermeden evden çıkarak bahçede park halinde duran araca doğru ilerlemeye başladım. Kerem kapıların kilidini açtığında şoför koltuğunun yanına geçip oturdum, Kerem de direksiyon kısmına geçti; gönderilen konumu açıp yola çıktık. Kerem yandan yandan bana bakıp ardından geri bakışlarını yola çeviriyordu. Camı hafifçe aralayıp cebimden çıkarttığım sigara paketinden bir tek çıkartıp dudaklarımın arasına yerleştirdim.
Sigaramı yakıp kendimi geriye doğru yasladım. Havadan düşen yağmur damlaları ön cama değerken camı daha fazla araladım; içime çektiğim o koku ciğerlerimi rahatlatıyordu, aldığım her nefes bir parçamı daha sonsuzluğa bırakıyordu. "Kerem," dedim bakışlarımı camdan ayırmadan. "Hı..." dedi Kerem. Omuz silkip sigaramdaki son dumanı çekip camdan dışarı attım. "Belki de bu günler benim son günümdür," dedim. Hani insan öleceğini hisseder ya, işte onu bende hissediyordum; sanki bu günler benim son günümdü, aldığım nefes bile bir parçamı özgür bırakıyordu, sanki bu yolun sonunda ben biri tarafından ihanete uğrayıp gözlerimi sonsuzluğa kapatacaktım... Belki de ben hayal kuruyordum ama zannetmiyorum çünkü ben öleceğimi hissediyordum. Bugün değil belki ama birkaç güne, belki de birkaç haftaya ben olmayacaktım.
"Neden öyle diyorsun?" diye sordu Kerem bakışlarını yoldan ayırıp bana çevirerek. "Hiç," dedim tek omzumu aşağı yukarı kaldırıp indirerek, "Öylesine bir hissiyat," diyerek mırıldandım. Kucağımda duran telefona baktığımda on dakikamız kalmıştı, bayağı tenha ve ıssız sokakları ardımızda bırakmıştık. Bu kişi umarım Kuruçay ailesinden biri çıkmazdı. Kucağımda titreyen telefon sesiyle bakışlarımı telefona çevirdim, arayan Emre’ydi. Hızla telefonu açıp kulağıma götürdüm; tek telefon sesi bile artık beni deli gibi ürkütüyordu. "Bir şey mi oldu?" diye sordum telefonu açar açmaz. "Güzel bir haberim var," dedi Emre, sesi neşeli geliyordu, "Amcam uyandı." Dediğinde dudaklarım 'O' şeklini almıştı. "Ciddi misin?" diye sordum. "Ciddiyim, Işıl’ı da alın gelin hadi," dediğinde Emre, "Tamam," diyerek telefonu kapatıp geri kucağıma koydum.
Bakışlarım Kerem’e doğru döndü; "Babam uyanmış, ilk konağa sonra da hastaneye," dedim. Kerem başını aşağı yukarı sallayıp direksiyonu sağa doğru kırdı. Geldiğimiz yoldan geri dönüyorduk, içimde oluşan mutluluk kıpırtısıyla yerimde kıpırdanıp duruyordum. Aradan geçen bir saatin sonunda hastaneye varmıştık; hızlı adımlarla Emre ve Murat’ın yanına doğru ilerledim. "Nerede babam?" diye sordum. "Normal odaya aldılar ama içeriye kimseyi almıyorlar," dedi Murat gülümseyerek. "Peki annem?" dedim tek kaşımı kaldırıp. Emre ve Murat boyunlarını yere eğerken bende derin bir iç çektim. Annem hala yoğun bakımdaydı ve canıyla savaş veriyordu. Murat elini omzuma koydu; "Amcam nasıl iyileştiyse emin ol yengem de iyileşecek, sıkma canını," diyerek beni kendine doğru çekti, saçımın tepesine küçük bir buse kondurup geri çekildi.
"Ne zaman görebiliriz peki?" diye sordum. Emre, "Birkaç saate," dedi. "Bak ben sana demiştim, dayım iyi olur diye." Işıl neşeli bir sesle gülümserken bende sırtımı duvara yasladım. Babama ilk işim bu kazanın nasıl olduğunu sormak olacaktı çünkü bu bir kaza değildi, bu planlanmış bir şeydi. Kuruçayların bu kadar sessiz olması ve babamların kaza yapması arasında bir bağlantı vardı. Telefonuma gelen mesaj bildirim sesiyle cebimdeki telefonu çıkartıp ekrana düşen bildirime baktım. Gene o yabancı numara yazmıştı: 'Bekledim, bekledim gelmedin.' yazmıştı. Gözlerim Kerem’e kaydığında boş gözlerle duvarı izliyordu. Mesaja görüldü atıp geri cebime sıkıştırdım telefonu; içimi saran bir tedirginlik oluştu.
Sanki son zamanlarımdı, sanki son günümdü; her hikaye bir gün biterdi, her mutlu sonun bir gün bittiği gibi. Her hikayenin bir başkahramanı vardı, işte bu hikayenin de başkahramanı bendim. Hayatı sırlarla dolu bir başkarakterdim. Benim hikayemde mutlu son ile ölmek bana yakışmazdı çünkü ben mutsuz sonla başlayıp mutsuz son ile ölürdüm. En güvendiğimden bile darbe yiyeceğimi bilirdim, belki de çok yakın bir zamanda yiyip onun yüzünden ölecektim. Hayat bana bir yaşama sebebi vermemişti, o yaşama sebebini ben bulmuştum. Şimdi ise bir hiç uğruna veya bir kan uğruna en güvendiğim tarafından öldürülecektim.
"Sizin burada ne işiniz var!?" Emre’nin bağırış sesiyle düşüncelerimden sıyrılıp bakışlarımı koridora doğru çevirdim. Mert Kaleli, Ozan Kaleli ve Cenk Kaleli bize doğru geliyorlardı. Kaşlarım yukarıya doğru kalkarken Emre sinirden delirmiş gibi yüzü kıpkırmızı olmuştu. Mert her zamanki gibi beyaz gömleğini giymiş, iki yakasını açık bırakmıştı, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı. Saçları gene özensiz ve dağınıktı, o artık onun oturmuş bir stili olmuştu. Sakallarını yeni kesmiş olacak ki yüzü pürüzsüz ve her yüzündeki kas daha meydana çıkmıştı. Gözleri gene yüzü kadar sert ve net bakışlıydı; Mert önden yürüyor, Ozan ve Cenk ise bir adım gerisinden geliyordu.
"Sakin ol kaptan." Cenk alaycı bir sesle Emre ile dalga geçercesine konuşurken Emre olduğu yerde daha da kuruluyordu. Mert’in adımları bana doğru gelmeye başlayınca sertçe yutkundum. Emre bu kadar sinirliyken onun bana doğru geliyor olması şuan kan dökülmesine açık bir alandı. "Geçmiş olsuna gelelim dedik." Mert benim karşımda dikilirken Ozan da Emre ile konuşuyordu. "Ozan kan çıkmadan gidin şuradan!" Emre tehditkar bir sesle Kalelileri kovarken Mert’in bakışları Emre’yi buldu. "Cık, cık, cık," diyerek kafasını sallamaya başladı, "Hiç yakıştıramadım eski dostum, insan en sevdiği dostunu kovar mı?" diye imalı bir sesle Emre’ye soru sorarken bakışlarım Emre’ye kaydı. Emre’nin eli belindeki silaha uzanırken olduğum yerde rahatsızca kıpırdandım.
"Defolun!" diye bağırdım. Mert’in bakışları beni buldu. "Ben sana ne dedim Kaleli! Benden uzak dur ama sen illa dibimde olacağım diyorsan..." Bir adım atarak aramızdaki mesafeyi kapattım, "O zaman işin rengi değişir," diye fısıldadım. Mert’in dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. Boynunu bana doğru eğdi; "Senden uzak duramam Gece," dediğinde vücudum kaskatı kesildi. Mert boynunu geriye verdiğinde bakışlarımda bir soru işareti vardı. "Zamanı gelince öğreneceksin," dedi. Zamanı gelince öğreneceğim şey neydi? Gene hayatımda ne gibi bir sır vardı? Mert, "Hasta ziyareti kısa olurmuş, hadi bize eyvallah!" diyerek arkasını dönerken ben olduğum yerde kalakalmıştım. Bakışlarım Mert’e kayarken onlar çoktan yol almış gidiyorlardı.
"Hastamız uyandı." Yanımıza gelen hemşireyle bakışlarımı ona doğru çevirdim. "Gece Karan kim?" diye sordu. Bir adım öne çıktım, "Benim," dedim. "Babanız sizi görmek istiyor," deyince başımı aşağı yukarı sallayıp hemşirenin arkasından ilerlemeye başladım. Hemşire bir kapıda durdu; "Yarım saat süreniz var ve hastayı çok yormayınız," diyerek yanımdan ayrılırken bende kapı kolunu aşağı indirip kapıyı araladım. Babam kafası sargılı bir halde duvarı izliyordu. Bakışları açılan kapıya kaydığında gözlerindeki ışık kocaman olmuştu. "Gelsene kızım," dedi kısık bir sesle.
Aralık kapıyı tamamen açıp içeriye girdim, kapıyı yavaşça kapatıp geri babama doğru döndüm. Babam elini hafifçe sedyeye vurdu, "Otur bakalım şöyle," dedi. Yavaş adımlarla yanına ilerleyip sedyenin ucuna oturdum. Babamın eli elimi kavradı. "Nasılsın?" diye sordu. Dudaklarımda bir tebessüm oluştu, "Seni gördüm ya daha iyiyim," dedim sevinçli bir sesle. Babamın gözlerinde bir keder oluştu, "Annen..." dedi. Bunu sorarken sesi titremişti; annemin hala yoğun bakımda durumu kötü olduğunu söylediğimde babamın alacağı hali biliyordum. Ama ona da yalan söylemezdim, karısının ne durumda olduğunu bilmesine hakkı vardı. Derin nefes alıp verdim, bakışlarımı babamdan kaçırıp yere eğdim. "Yoğun bakımda, hala durumu stabil," dediğimde babam elimin üzerinde duran elini çekti.
"Hepsi benim suçum," dedi. Bakışlarım hızlıca ona döndü, "Hayır," dedim başımı sağa sola sallayarak, "Hiçbiri senin suçun değil, öyle düşünme," diye devam ettim. Her ne kadar senin suçun değil desem de o içtenlikle biliyordu ve kendini suçluyordu. "Baba," dedim, "O gün ne yaşandı?" diye sordum. Babamın bakışları duvara kaydı. "Baba bu bir kaza değil," dedim, o da biliyordu bir kaza olmadığını, "Bu kazanın altında yatan biri var," dediğimde babamın bakışları bana döndü. Sessizliğini korumaya çalışıyordu. "İkimiz de biliyoruz baba, kandırmayalım birbirimizi, o gün ne yaşandı?" diye sordum. Eğer tahmin ettiğim gibi Kuruçaylarsa bu sefer Mardin’i yakardım.
"Kazaydı," dedi, sesinde bir titreme oluştu; yalan söylediği apaçık belliydi. "Baba-" "Gece kurcalama, kazaydı!" diye sesi yükselince derin bir nefes aldım. Bu bir kaza değildi, hele ki babam bu şekilde bir tepki veriyorsa bu bir kaza sayılmazdı. Sedyeden kalkıp gövdemi babama çevirdim; "Bu bir kaza değil ve bunu yapan da Kuruçaylar," dediğimde babamın bakışları değişti. "Salak bir kız değilim, her şeyin farkındayım ama sana and içerim ki o şerefsizler bunun cezasını misliyle ödeyecek," diyerek arkamı döndüm. Sinirden beynime kan çıkmıştı; annem ve babamın bu halde olmasının nedeni onlardı, şimdi bende onların kuralına uygun bir şekilde oynayacaktım. Artık durgun olma devri bitmişti, eski Gece Karan’ı geri açıyordum. Madem istedikleri buydu o zaman bende onların istediğini verirdim.
"Gece!" Babamın sesiyle adımlarımı duraksattım. "Beni sevmekten hiçbir zaman vazgeçmezsin değil mi?" diye sordu. Ona dönük olan sırtımı çevirdim, tek kaşım havaya kalktı. "Hayır da neden böyle bir şey sordun?" dedim. "Söz ver bana," dedi, "Hiçbir zaman benden vazgeçme." Gözleri dolmuştu, sanki babamın da bu masum yanlarının altında sakladığı ve kanla kapattığı bir yalanı varmış gibiydi. "Sen de mi bir şey saklıyorsun?" dedim tok bir sesle. Babam zar zor başını sağa sola sallayıp "Hayır sadece şunu bil; ben her zaman seni çok sevdim," dedi. 'Gece bizi yeni bir hikaye bekliyor.' İç sesim meydana çıkmıştı. 'Bu sefer hiç beklemediğin darbeler alacağız, hazırlıklı olmamız gerek.' diyordu. Bakışlarım babamda gezindi ve tek kelime etmeden odadan çıktım. Babamın da geçmişe gömdüğü bir sırrı vardı, bir 'Kayıp İz'i vardı ve o Kayıp İz yıllar sonra açığa çıkmıştı. Şimdi de bunun korkusuyla yanıp tutuşuyordu ve bu sır benim bile ondan vazgeçeceğim bir sırdı.
Derin nefes alıp verdim, düşük omuzlarımı dik hale getirdim. "Artık daha güçlü olma zamanı Gece," diye mırıldandım, "Duygular bitti şimdi ise gerçek Gece Karan olma devri," diyerek Emrelerin yanına doğru ilerlemeye başladım. Emre’nin bakışları bana döndü, "Amcam nasıl?" diye sordu. Kafamı aşağı yukarı sallayıp "İyi," dedim kısa bir cevapla. Başımı Kerem’e doğru çevirdim. "Beni eve bırakır mısın?" diye sordum. Kerem dayadığı sırtını dikleştirip "Olur," dedi. "Bir duş alıp geri gelirim," dedim Emre’ye. Emre başını aşağı yukarı salladı. İçimden bir dürtü sanki hepsine sarılmam gerektiğini söylüyordu. Bir çekim beni hepsine itiyordu; hızlı adımlarla kollarımı Emre’nin boynuna sardım. "Gece iyi misin?" diye sordu Emre, bir yandan da bana sarılıyor saçlarımın kokusunu içine çekiyordu.
Kendimi geriye verdim, "İyiyim," dedim. Emre saçlarımın tepesine küçük bir buse kondurdu. Gövdemi Murat’a doğru çevirdim, aynı şekilde ona da sarıldığımda Murat sarılmama karşılık verdi. Kendimi geriye verip Işıl’a baktığımda gözlerimin ardında bir sızı hissettim. "Işıl," diyerek sımsıkı sarıldığımda Işıl da bana sımsıkı sarılmıştı. "Seni çok seviyorum biliyorsun değil mi?" dedim. Işıl kendini geriye verdi, gözlerinde yoğun bir duygu vardı. "Biliyorum da neden veda eder gibisin?" diye sordu. Emre ve Murat da bize bakıyordu. "Veda etmiyorum ki," dedim başımı Emre ve Murat’a da çevirerek, "Sadece size sarılmak istedim." dedim, "Ve son olarak bana hakkınızı helal ediyor musunuz?" diye sorduğumda hepsinin bakışları birbirini buldu. "Helal olsun da Gece ne oluyor?" Emre telaşlı gözlerle bana bakıyordu. Omuzlarımı kaldırıp indirdim, "Neyse ben duş alıp gelirim," diyerek yanlarından ayrıldım. 'Gece gitme.' diyordu içimdeki ses, 'Dur burada gitme.' diye tekrar etti.
İçimdeki sese kulak vermeyerek başımı Kerem’e çevirdim. "Kerem annemin yanına da uğrayalım," dedim, Kerem başını aşağı yukarı salladı. Yoğun bakım ünitesinin önüne geldiğimizde derin bir nefes alıp verdim. Üzerimde yoğun bir duygu ve baskı vardı, içimdeki her sıkıntı birbirine karışmıştı. "Beni dışarıda bekle," dedim Kerem’e. Kerem kafasını sallayıp yanımdan ayrılırken bende yoğun bakım kapısını açarak içeriye girdim. Annem karşımda öylece uyuyordu, gözleri hala kapalıydı; burnunu ve dudaklarını kaplayan oksijen maskesi ve yanında öten cihazlar odanın her bir yanında yankı yapıyordu. "Anne," dedim yanına yaklaşarak. Gözlerim yüzünün her zerresinde dolanıyordu; uyurken bile bir insan nasıl güzel olabilirdi ki? Uyurken bile nasıl bu kadar zarif? Teni kendi renginden daha açık bir haldeydi; ona bu kadar uyku iyi gelmemişti. Elim saçlarının tepesine gitti; zarif ve bir o kadar narin bir şekilde annemin saçlarını seviyordum.
"Biliyor musun?" dedim burnumun direği sızlarken, "Sen dünyanın en güzel annesisin," diye mırıldandım, "Öyle güzelsin ki yıllardır hasret kaldığım kokunla bana cenneti verensin. Öyle güzelsin ki gülüşünle içimdeki karanlığa renk olansın... Ve öyle güzelsin ki..." Dudaklarımı birbirine bastırdım, "Sana veda etmeye geldim," diye mırıldandım. "İçimde bir şey var öleceğime dair büyük bir şey; bunu bana çocukluğum söyledi, içimdeki ses söyledi, kafamdaki sesler söyledi. Ve bu ölüm benim en yakınımdan olacak anne. Geçmişin kanını gene ben ödeyeceğim anne." dedim. Bana deli diyeceksiniz; evet, belki de deliyim ama deliler de hisseder. Aslında size bir sır vereyim mi? Deliler gerçekleri gördükleri ve hissettikleri için deli denmiştir onlara. Evet, bende ileri derecede şizofreni ve dissosiyatif hastası bir kızım; üvey babam Osman Kuruçay yüzünden delirtilmiş desek daha doğru olur. Ve şimdi evet, hissediyorum; ben gene bir kökün cezasını çekeceğim. Kaderi insanlar kendileri belirler değil mi? Aslında bir konuda evet, bir konuda hayır; kader yazılmıştır. Kaderden kaçamazsın; kaderi kendin bir noktasını belirler ama yazılan kaderi de yaşarsın. Şimdi bende yazılan kaderimin kurbanı oluyorum. Her masal bir gün biter... Benimki de bitmek üzeredir belki de...
Keremle eve doğru yola çıkmıştık, hava karardığı için yollar zifiri karanlıktı. Bakışlarım camdan dışarı kaydığında içimdeki sıkıntı gitgide artıyordu, ruhuma sığmayan bir şey vardı. Dikkatimi bir şey çekmişti; gittiğimiz yol evin yolu değil, başka bir yoldu. "Kerem nereye gidiyoruz?" diye sordum. Kerem sessizliğini koruyarak yola bakıyordu. "Kerem!" diye bağırdım, "Nereye gidiyoruz!?" diye sordum. Kerem’in bakışları beni buldu; "Öğreneceksin Gece," dediğinde boğazımı bir el sıktı. Nefes alışım kesildi; hissettiğim çıkmıştı, ben en yakınım tarafından ölüme gidiyordum. Araba ıssız ve dağlık bir yerde durduğunda Kerem belindeki silahı çıkartıp bana doğru uzattı. "İn araçtan!" diye bağırdı. Kendisi araçtan inerek bana doğru gelip kapımı açtığında çaresiz kaldığımı anlamıştım.
"Kerem ne yapıyorsun?" diye sordum. Rüzgarın şiddeti o kadar fazlaydı ki sesim belki de Kerem’e ulaşmıyordu. "Soru sorma!" diye bağırdı. Elindeki silah titrerken ellerimi kaldırdım. "Sakin ol, yanlış yapıyorsun lütfen sakin ol!." diye bağırdım. Kerem bu cümleme kahkaha atmaya başladı. "Ahahhahaha ben mi yanlış yapıyorum!?" Elindeki silahın tetiğini çekti, "Asıl yanlışı baban yaptı," dediğinde kaskatı kesildim, kaşlarım yukarı kalktı. "Babam derken?" diye sordum. Aklıma bugün hastanede konuştuğum diyalog geldi babamla. "Senin o alçak baban benim ailemi öldürmüş," dediğinde gözlerim kocaman açıldı, irislerim titremeye başladı. Kerem sinirden cinnet geçiriyordu. "Şimdi Gece, her dökülen kanın bir cezası olacak." Gözlerimi sıkıca yumdum, son kez derin bir nefes aldım; babam dediğim o adam da buranın adamları gibi bir çocuğu daha öksüz bırakmıştı ve onun da yaptığı o pisliğin vebalini ben ödüyordum.
"Kerem!" diye gelen sesle başımı arkaya doğru çevirdim. Mert, Ozan ve Cenk elindeki silahları Kerem’e doğru doğrultmuşlardı. "Sakın," dedi Mert, "Sakın! Gece’ye bir şey yapma yoksa buradan sağ çıkamazsın." Kerem kısık bir kahkaha attı, karşımda delirmiş birini görüyordum. "Yaşamak umurumda mı sanıyorsun Kaleli!?" diye bağırdı, "Benim ailem yokken yaşasam ne olur? İlk önce onun canını alacağım... ardından kendi canımı," dediğinde artık çare olmadığını anlamıştım. Bakışlarım Kerem’e döndüğünde gözlerindeki cinneti görebiliyordum. Kerem elindeki silahı tam göğsümün ortasına doğrulttu; gözlerim kendiliğinden yavaş yavaş kapanmaya başladı. Benim ölümüm bile acı doluydu; bir insan ölürken sır öğrenmezdi ama benim ölümümde bile bir sır vardı. "Kerem sakın!" Mertlerin bağırış sesleri kulaklarımda yankı yapıyordu.
Tak...
Göğsümün ortasında bir acı, gözlerim o acının etkisiyle kocaman açıldı. Bakışlarım Kerem’deydi; beni vurduğu an gözlerimin önünde silahın namlusunu şakağına dayadı. Acıdan kasılan vücudum kendini serbest bırakırken "Gece!" diye bir haykırış duydum. Tak... Bir silah sesi daha; Kerem beynine sıkmıştı, hatta intihar etmişti. Gövdem yere düşerken gözlerim bulanıklaşmaya başlıyordu, aldığım nefes kesik kesikti. Bulanık görüntüde gördüğüm tek kişi Mert Kaleli’ydi; "Seni daha yeni buldum, gitmene izin veremem," diye bir itiraf yankılandı kulaklarımda. "Gece..." Gözlerim kendiliğinden kapanmaya başlarken kasılan vücudum da gevşemeye başlıyordu. Boynum Mert’in kolları arasındaydı; "Gece!" diye haykırdı Mert, "Gitme, yalvarırım gitme Gece! Beni sensiz gene bırakma!" Kulaklarım Mert’in sesine ilişiyordu. "Gec-" Artık tamamen duyma yetimi kaybetmiştim, gözlerim simsiyah bir karanlığın ortasında kalmıştı. Artık acı çekmiyordum, acı çekme duygum da bitmişti.
Gözlerim bembeyaz güllerin olduğu bir bahçede açıldı; üzerimde bembeyaz bir elbise vardı, saçlarım kalçamı kapatacak şekilde salıktı. Ellerimi beyaz güllerin üzerinde gezdirirken karşımda Mert belirdi. Elinde bir beyaz gül vardı; "Bu gül sana," diyerek adımlarını bana doğru atmaya başladı, yanında ise bir çocuk, ona çok benziyordu. "Mert!" Yanımdaki çocukluğum, o küçük erkek çocuğuna doğru koşmaya başladı. O erkek çocuğu da benim çocukluğuma doğru koşuyordu... "Buldum seni," dedi o erkek çocuk. "Buldun beni," dedi benim çocukluğum. "Buldum seni Gece... yıllar sonra." Bakışlarım Mert’e kaydı. "Gece bak bunlar senle benim, yıllar önce okul bankında aşık olan iki küçük çocuk." Bakışlarım o çocuklara kaydı. "Sen bana demiştin ya; beni hiç unutma diye... Heh işte bu deli Kaleli bırak seni unutmayı, senin yaşadığını bile bilmeden seni aradı. Ölün bile olsa kavuşmak istedim, sana verdiğim sözü tutmak istedim. Ölün bile olsa mezarının yanına kendi mezarımı kazdırır senden bir daha ayrılmazdım." Bana elini uzattı; "Belki seni geç buldum ama buldum işte... Artık bırakmaya da niyetim yok. Sen çünkü bana Allah’ın verdiği en güzel mucizesin." Boynunu yana doğru eğdi; "Peki sen; senin beni bırakmaya niyetin var mı?" diye sordu. "Sen," dedim, "Sen osun," diye mırıldandım. Mert başını aşağı yukarı salladı. "Ben senin sevdiğin o çocuğum Gece," dedi. "Hadi gel."
Sırtımda bir sızı hissettim. "Ah!" diye inledim acı dolu bir sesle, hafif öne doğru eğildim. "Bizim kaderimizde," dedim acı dolu bir sesle, "Kavuşmak yokmuş." Gözlerim buğulanmaya başladı, nefesim kesikleşmeye.Her sevda kavuşmazmış, işte biz de o sevdanın içerisindeyiz. Kader yazdı ama kavuşturmadı, yere yığılmıştım. "Elveda Kaleli." Gözlerim sonsuzluğa kapanmaya başladı. Kanlarım bütün o narin ve zarif beyaz güllerin üzerini kirletmişti; artık o beyaz güller de en az benim kadar kirliydi...
Sır dolu bir hayatınız olsa ne olurdu? Delirir miydiniz? Yoksa intihar mı edersiniz? Galiba ben yaşardım. Yaşadım da; çünkü biliyordum bir gün bu çile son bulacaktı. Ama yanılmışım... Sağ kolum Kerem Öztürk tarafından, göğsümün ortasında bir el kurşun ile vuruldum. Ardından sağ kolum Kerem Öztürk, beni vurduğu silahla kendi kafasına sıkmıştı. Oysaki Kerem benim en güvendiğim insandı; o isteseydi ben ona canımı verirdim ama o kendi elleriyle canımı almak istemişti. Ben en güvendiği tarafından ihanete uğramış bir kızdım; her kökün cezası olduğu gibi o cezaları da çeken bir kız. Ne garip değil mi? Sevdiğin adamın kolları arasında hayata karşı gözlerini yumuyorsun.
Mert Kaleli;
Kanlar içinde kollarımın arasında kapatmıştı o güzel kömür gözlerini. Beni gene mahrum bırakmıştı o kara gözlerinden; kalbinin tam ortasından akan kan gene bir eski geçmiş kanın cezasıydı, gene benim Gecem üstlenmişti o cezayı. "Aç gözünü!" diye yalvardım, "Beni sensizliğe gene mahkum etme," dedim. Bu sefer onsuz kalırsam nefes alamazdım; önceden cansız bedenini bulsam yanına mezar taşımı kazarım derdim, şimdi ise canlı bedenini bulmuştum ve kanlı vücudu kollarımın arasındaydı. "Nefesini duymuyorum!" diye bağırdım; nefes alışverişi kesilmişti. "Ozan, Gece’nin nefesini duymuyorum!" diye bağırdım. Duymuyordum, nefesini duyamıyordum; yüzündeki renk gitgide soluyordu. "Bir şey yapın sevdiğim kadının nefesini duyamıyorum!" Elim yüzünde geziniyordu; bir ölünün soğukluğu kadar soğuktu teni, çıldırmak üzereydim. Gene benden almışlardı onu, gene bana yar etmemişlerdi Gece’mi. Onu bulduğum an hayatım karanlıktan aydınlığa çıkmıştı... Şimdi aydınlıktan gece çökmüştü hayatıma.
Rüzgarın şiddeti arttı. O an tek bir nefesini duyabilmek için rüzgarın sesini bile durdurmak istedim. O an tek bir nefes sesini duymak için dağları, tepeleri, yolları bastırmak istedim sessizliğe. Ama benim Gece’min nefesi her sesi keserdi ama o nefesi şimdi yoktu. "Yapma Gece," dedim dudaklarımı alnına bastırarak, "Beni gene bırakma." Ağlıyordum. Mert Kaleli; herkesin korkulu rüyası ve duygusuz piçin teki... Ama bir adamı en çok yıkan, sevdiği kadını kolları arasında kanlar içinde bulmak olurdu; ellerimde onun kanı vardı. Bu durum beni rahatsız ediyordu, benim ellerim onun kanı olmuştu. "Ah!" diye haykırdım kanlı olan elimi yere vurarak. "Yetmedi lan!" dedim, "Yetmedi mi bu kızdan alınan kan?"
Delirmiş gibiydim; sevdiğim kadın kollarımın arasında dünyaya o güzel gözlerini kapatmıştı. Beyaz gülümün rengi artık o zarif ve narin bir beyazlık değildi; benim gülüm kırmızıya dönmüştü... O olmadan yaşamanın ne anlamı vardı? Onun nefesi yokken aldığım nefes haramdı bana. O girdi hayatıma, karanlığımı yıktı; o çıktı hayatımdan, ben enkazın altında kaldım. Gece derdi adına, kendini lanetli sanırdı; lanetli olan bu dünya, o değil. Ay gibi tenini kana buladılar; o kırmızı kader değildi, cinayetti. Kimsenin gücü yetmezdi onu benden almaya derdim; meğer bu hayatta en kolay şeymiş sevdiğimi çalmak. Kurşun sadece bedenine değil, benim yarınıma saplandı. Nefesim suç oldu, kalbim hükümlü; adalet sustu, ben bağırdım. Tanrı neredeydi, söyle? Işığı en çok hak edeni karanlığa kim sattı? Ben dua etmeyi bıraktım o gün, çünkü dualar da onu koruyamadı. Şimdi geceyi ben lanetliyorum, gökyüzüne bakıp hesap soruyorum. Onu benden alan her şeye; bu hayata, bu düzene ve hala dönmeye devam eden dünyaya isyan ediyorum. Benim isyanım Tanrıya; belki de onun isyanı yarattığı insanlaraydı.
Son...
Sezon finalini nasıl buldunuz?
Sizce Gece ölecek mi?
Mert'in dediklerini Gece duydu mu?
Peki Mert'in sonda yazdığı o şiire ne demeli?
Sırada ki bölümde bizi neler bekliyor?
Evet, koskocaman kaç ayı geride bıraktık, sezon finali kısmına geldik. Bu bölümü umarım sevmişsinizdir, sizlere böyle bir veda yazdım.
İki hafta sonra görüşmek üzere! 👋🏻
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 9.75k Okunma |
6.3k Oy |
0 Takip |
34 Bölümlü Kitap |