51. Bölüm

49.BÖLÜM

Sudenaz
sudenzbalikci6

BİR ÇAĞ YANGINI BU, DÜNYA GÜNAHKAR...

Mutlu olacağıma hiç ihtimal vermemiştim. Amcalarla yaşarken de, yurt dışında yaşarken de asla bu kadar bu mutlu bir güne gözlerimi açacağımı düşünmemiştim. Benim hayatım bir yere kadar zorluklar ve mücadele içinde geçmişti. Gerekse yengem, amcam, mert her zaman yanımda olmaya çalışmıştı ama benim kendi savaşımı kimse bilemezdi. Amcam... Hain. Onda bir sorun çıkacağını biliyordum ama bu kadar büyük olacağını hiç bir zaman tahmin etmemiştim. Bana, ailesine, en önemlisi vatanına ihanet edenlerin yanında olacağını düşünmemiştim. Bizi yok saysa bile nasıl kendi vatanına ihanet etmişti hala anlam veremiyorum. Yengem öğrendiği gerçekler ile yoğun bir psikolog tedavisine başlamıştı. Aylardır süren tedavisinin ne zaman son bulacağı belli değildi. Benimle görüşmek istemediğini, sesimi bile duymak istemediğini Mert’ten öğrenmiştim. Çok acımıştı canım, ikinci annem dediğim kadın kocasının ölümünden beni suçluyordu belki de. Mert, abim... Çocukken bile benim her zaman arkamda olduğunu hissettiren koca yürekli abim. Onunla bir kaç haftadır telefonda görüşüyorduk. Neler olduğunu, ne yaptığımızı her an birbirimize anlatıyoruz. Babasının ölümünden sonra bir süre kendine gelememişti ama pelin onu öyle güzel toparladı ki, kısacık zamanda ne kadar iyi olabilirse o kadar iyi olmuştu. Tabiki her şey eskisi gibi değildi ama yine de eskiye yakındı.

Alparslan’dan önce uyanmıştım ve kendime bir kahve yaparak mutfak masasında oturup kalmıştım. Aşırı mutlu olduğum için telefonumu alarak yüzüğümü göstermek için kimi arasam diye baktım. Elim yengeme, babama, abime bile gitmişti ama hiç birini arayacak kadar yakın hissetmedim. Onların yerine, hemen Selim, Uraz, Ayaz, Ela, Cihangir abi ve Mert’den oluşan bir grup kurdum. Ardından hepsinin eşini de gruba aldım. Alparslan'ın telefonundan arasam direk açarlardı o yüzden sabahın erken saatlerinde olsak da Alparslan’ın telefonundan hepsini aradım. Toplu arama yapmıştım bakalım ilk kim açacaktı.

“Mih?” Mert yine şaşırtmamış ve ilk açmıştı. Hemen ardından Ela, Cihangir abi, Selim, Ayaz, Uraz açmıştı.

“Hemen kızları da çağırın.” Heyecanlı sesimden ne olduğunu anlamadılar ama ekranda artık hepsi çift olarak görünüyordu. Ayaz ve Selim, Ela hariç onlar hala tek.

AH SAP YAVRULARIM...

Bir anda kameraya kafam kadar olan tek taşımı gösterdim. Erkeklerden “Hadi canım.” “komutanım ne yapmış?” Gibi tepkiler gelirken kızlardan çığlık ve mutluluk kahkahaları aldım. Hepsi bir anda arka arkası kesilmeyen sorularını gülümseyerek izledim.

“Bir sakin olun ve tek tek konuşun anlamıyorum.” Ufak uyarımı duyan herkes bir an sustu ve besteden başlayarak cevapladım.

“Nasıl oldu?” Sesi benim kadar heyecan ve mutluluk dolu.

“İkimizin çocukluk hallerini lego haline getirmiş ve kendine ekstra çiçek ekletmiş. Ben sandım ki, ellerindeki tek eksik çiçek. Ama bir anda avucuma yüzük kutusu bıraktı. Ben salak gibi onu takmaya çalışırken eğilmiş ve yüzük kutusu ile bana bakıyordu. Gerisi malum işte.”

“Ya ama çok romantik...” Elanın mırıltısına Ayaz göz devirdi.

“Komutanıma bakın siz. Ne kadar romantik bir adammış lan, bizim ağzımıza sıçıyordu.” Selim’ın homurtusuna herkes güldü. Cihangir abi onu uyardı ama nafile bir çabaydı.

“Selim, bize hır karısına mır oğlum.” Ayaz yine ortalık karıştıracak modunu açmıştı.

“Ne sandınız canım? Artık müstakbel karısı var, tabiki de mır olacak.” Beste’nin ponçik şiş yanakları ekranı tamamen kaplıyordu neredeyse.

“Evlenen böyle oluyorsa ben evlenmeyeceğim.” Ayazın dediklerine kimse inanmamıştı.

“Aynen abi aynen.” Dedi Uraz.

“Ben evleneceğim.” Ayaz tam bir şey diyecekti ki Ela’ın evleneceğim lafı ile ne diyeceğini şaşırdı.

“O iş zor canım.” Ayaz’ın ciddi ses tonunu kimse duymayı beklemiyordu.

“Nedenmiş? Birisini bulurum ve onunla istediğimiz gibi hayat yaşarız. Kime ne.” Ela’nın sert duruşu ile Pelin araya girdi.

“Çok tebrik ederim Mihriban. Şimdi sana görümcelik yapacağım.” Haylaz ses tonu ile ortamın ciddiyeti kaybolmuştu.

“Sarışın senden görümce mi olur ki? Şu tipe bak, küçük bir kız çocuğusun.” Selim’in alayları sözleri Pelinin sinirini bozmuştu.

“Ne var tipim de Selim Abi, hiçte küçük kız çocuğu değilim. Sen önce benim gibisini bulda sonra dalga geçersin.” Pelin alınmamıştı hatta selimin onunla uğraşması hoşuna bile gitmişti.

“Ay Mihriban valla çok mutlu oldum kız. Bir an önce dönünde masaya yatıralım bu konuyu.” Melike'nin dediğini kızlar onaylamıştı. Bende heyecanla akşamı, teklifi, soruları hepsini ayrıntılı anlatmaya başladım.

“Güzeller güzeli bebeğim.” Ben telefonla konuşurken bir anda arkamda Alparslan belirmişti ve üst bedeni çıplaktı. Dün gecenin izlerini taşıyan vücudu ile ekranda belirmişti.

“Vay gece haşin geçmiş.” Ayaz’ın diline düşmüştük.

“Bence komutanım kediyle güreşmiş başka açıklaması olamaz.” Selim’in üstün fikirlerine ihtiyacım yoktu. Kızlar bir anda susmuş ve gülmemek için kendilerini tutuyorlarken, beyler ise Alparslan’a takılmak için fırsatı değerlendiriyor.

“LAN! Senin ağzını burnunu kıracağım ALPARSLAN.” Mert hala ekranda ve sanırım gördükleri hoşuna gitmemişti.

“Alparslan, biz seni tatilde biliyorduk ama sanırım yanlış biliyorduk.” Cihangir abi!

“Sus lan. Ne işiniz var sizin benim evimde?”

“Komutanım, teknik olarak evinizde değiliz. Telefonla canlı konuşuyoruz.” Uraz bile alay ediyor.

“Ve teknik olarak bizi arayan Mihriban’dı.” Elaya sende mi bakışlarımı atarken o sadece sırttı.

“Dün sizi aramıştık komutanım ama siz baya kedilerle güreşmekten yoğunmuşsunuz.” Selim sus selimmm...

“Bence kedi değil de daha çok panterle güreşmiş gibi.” Dedi ayaz.

“Utandırmayın kızı.” Beste bunu daha ciddi bir şekilde dese belki işe yarardı.

“Ama beste onlar zaten utanmamış ki.” Pelin’den beklenmedik darbe ile şaşırdım.

“Susun sussun yoksa yengem birazdan kapya biberle aynı renk olacak.” Uraz beni gömdü mü korudu mu anlamadım.

“Ay canım abartmayın. Ne olmuş sanki.” Melike hepsini susturmak için mi konuştu yoksa daha alevlendirmek için mi anlayamadım. Hepsi ekranda gülmemek için zor duruyordu.

“Alt tarafı üstünden Mihriban Aras geçmiş. Sende haklısın ne olmuş ki.” Cihangir abi’den gelen darbe ile elimi kalbime götürdüm. Mert hariç hepsi güldü. Hatta o kadar eğlendiler ki, bir an ben bile onların mutluluğu ile somurtmayı bıraktım.

“Ben üstünden geçeceğim Alparslan. Öyle bir geçeceğim ki...”

“Mert, yanındaki benim kız kardeşim biliyorsun demi?” Alparslan’ın alt metnindeki uyarıyı alan Mert sağlam bir küfür ederek telefonu kapadı. “Size de geleceğim...” Diyemeden hepsi telefonu kapattı.

“Komutanım görüntü gitti.”

“Komutanım ses yok donuyorsunuz.”

“Biz sizi sonra ararız.”

“Hadi hayırlı olsun.”

“Tüh çekmiyor heral de.”

Bir anda hepsinin kapatmasıyla boş boş telefona baktım. İnsanları resmen korkutmuştu.

“Alparslan?” Arkamdan sarılarak beni kolları arasına aldı. Yanağıma uzun kokulu bir öpücük bıraktı.

“Neden gözlerimi açınca seni göremedim?” Sesindeki sitemi anında anlamıştım.

“Şey...” küçük öpücükleri yavaş yavaş boynuma doğru iniyor. “Ben erken uyandım.” Bir türlü cümleyi toparlayamadım. Dikkatimi o kadar dağıtıyor ki.

“Cümle kurmayı ilkokulda öğrenmiş olman gerekmiyor mu?” Adi bir adamla sevgiliyim.

“Seni çiği çiği yerim Alparslan uğraşma benimle.”

“Beni istediğin kadar yiyorsun zaten. Daha çok uğraşacağım seninle, bunlar daha başlangıç bebeğim.” Cümleyi kulağıma fısıldayarak bitirmesiyle tüylerim diken diken olmuştu. Beni etkisi altına alması bir kaç saniyesini alıyor sadece.

“Yemek mi yesen?” Soğumuş kahvemi daha fazla içmemek için bahane ile kolları arasından kaçtım. Sandalye ani kalkışım ile sallandı ama hiç bozuntuya vermeden dolaba yöneldim.

Beraber uzun uzun kahvaltı yapmış ve kendimizi dışarı atmıştık. Yaz ayarlarının sonuydu ama hava hala sıcak olduğu için önce havuza girdik, bikinime öldürücü bakışlar atmak yerine beğeni dolu bakışlar attı. Alparslan kıskanç bir insan ama bunu bana ve giydiklerime karışmadan, bana saygı duyarak yapıyor. Havuz eğlencemiz Alparslan’ın isteği ve benim onu baştan çıkarmamla bitmişti.

Halimden oldukça memnunum ama bunu alparslan için diyemeyeceğim çünkü kendisi şuan bana surat asmakla yükümlü. Neymiş onun çikolatasını yemişim. En sevdiği çikolatadan kendine bir kutu almıştı ama son kalanı ben yediğim için bana küstü. Onunla Prenses diye dalga geçtiğim için bana götünü döndü. Şuan beraber onun çıkolatasını almaya gidiyoruz. Ama arabayı süren benim ve o, yan koltuk da ayakları kapıya yakın oturuyor. Resmen bana götünü dönmeye çalışıyor ama alana sığmadığı için yapamıyor.

“Alp?” Sesimdeki alayı almamalı ve ben ciddi durmalıyım. Ses yok. “Bir çikolata yediğim için bana küsemezsin!” Hayret doluyum. Gerçekten hayret ediyorum bu adama.

“O sadece bir çikolata değildi. Son çikolatamdı ve sen onu yedin.” Bana dünyanın en büyük kötülüğünü ona yapmışım gibi tepki vermesi normal mi?

“Sevgilim... Aşkım sen bir kaç hafta önce benim için kurşun önüne atlamadın mı?”

“Evet. Yine olsa bir saniye bile düşünmem yine atlarım. Saçının teline zarar gelsin istemem Mihriban.” İçim gidiyor bu adama. Koca adamı alıp ondan kat ve kat küçük bedenime sığdırmak istiyorum.

“ LAN! BENİM İÇİN KURŞUNUN ÖNÜNE ATLIYORSUN AMA BİR ÇİKOLATANI YEDİĞİM İÇİN GÖTÜNÜ DÖNÜP TRİP ATIYORSUN!” Dudaklarım şokla açılmıştı. Bir yandan ona laf anlatmaya bir yandan da araba kullanmaya çalışıyorum.

“İkisi aynı şey değil. Sen beni hiç anlamıyorsun.” Utanmasa regl oldum diyip ağlayacak. Vallahi bu adam bozulmuştu kurşundan sonra.

“Acaba kurşunun yan etkisi mi?” Dedim beni duymaz sandım ama o sivri kulakları duydu fısıltımı.

“Ne kurşunun etkisi mi?” merakla sonunda bana dönmüştü.

“BU PRENSES KİŞİLİĞİN. BAŞKA NE TÜR AÇIKLAMASI OLABİLİR!” Ani yükselmemle gözlerini devirdi. Cidden bu gün beni çileden çıkartıyor.

Sonunda bir market zincirinin önünde durmuş ve ne kadar onun çikolatasından bulduysam aldım. Hepsini paket paket alışveriş arabasına attım. Hatta sevdiği içecek ve kadar sevdiği abur cubur varsa aldım. Elim kolumu dolu görünce oturduğu ön koltuk dan kalktı ve hızla yanıma geldi. O, tek poşet bekliyorken ben bir çok poşetle dönmüştüm. Centirmen bir sevgilim vardı ama aynı adam çikolatasını yediğim için bana trip atıyor. Bazen onun çift kişilikli olduğunu düşünüyorum.

Bu olaydan sonra Alparslana bana küstüğü ve tavır yaptığı için yol boyunca küsmüştüm. Bizim için çok güzel bir mekan da yer ayırtıgını söylemişti ama dönüp kendisiyle tek bir kelime bile etmedim. Kendisinin yapamadığını yapıp olduğum koltuk da ona değil de kapıya dönük oturdum. Bu onu delirtti ama umurumda bile olmadı, kahve içmek için denize sıfır bir restorana geldik. Nasıl olduğunu anlamadığım şekilde kendimi onunla konuşur bulmuştum. Onda şeytan tüyü var ve insan kapılıp gidiyor.

“Bulacağımı sende biliyorsun demi?” Ne kadar dile getirmekse benim bu tatilden çok daha önemli önceliklerim vardı. Bu iki günlük dinlenme işine gelirken bile babam ve abimden söz almıştım. Onlar kardeşimi araştırıyor bulacaklarına inanıyordu. Bense umutla haber bekliyorum.

“Biliyorum buluruz ama bulmakla da olmuyor ki...” derin bir nefes aldım. Yüklerim artık fazla geliyor. Hep boyumdan büyük yüklerim olmuştu ama hiç biri bu kadar ağır gelmemişti. Bir kardeşim var ve bu kardeşimi kiminle, nasıl, nerede bir hayat geçirdi bilmiyorum. “Nasıl bir çocukluk geçirdi, neredeydi, bu zamana kadar babam neden hiç aramadı? O kadar çok sorum var ki, hangi birini konuşacağımı, halledeceğimi şaşırdım.” Omuzlarım artık düşük geziyorum. Yapay olduğunu herkesin anlayacağı şekilde güldüm. “Tek buda değil ki, babam... Yani, biliyorsun işte ne kadar geriye atmaya çalışsam da öz babam değilmiş. Bide bu var. Kafamı yastığı bir gün bile rahat koyamıyorum. Uykularım haram oldu, hayatım yalan, sen olmasan biraz bile mutlu olamazdım.” Yüklerim hafifletmek istermiş gibi masaj yapıyor. Bu yaptığını fakrında bile değil, pür dikkat deniz manzarasına baksam bile hissediyorum bana bakıyor. Sanki demek istediği bir çok şey varmış da konuşamıyor gibi. Dudaklarına kilit vuruyor ve bunu farkında olmadığımı sanıyor.

“Ne olursa olsun, ne kadar sorun da olsa ben yanındayım. Bir an bile ne arkana ne önüne geçeceğim. Tam yanında, ne zaman bana ihtiyacın olduğunu hissettsem orada olacağım. Kardeşini bulacağız, baba konusunu halledeceğiz, bana kırgın olduğun konuları halledeceğim ve en sonunda beraber Hilmi’nin kökünü kazacağız.” bunları bana umut olmak için ve ya kendimi daha hissedeyim diye demiyordu. Hepsini yapacaktı. Bunu kararlı bakışları haykırıyordu adeta. Bakışlarındaki o kararlı ifadeyle, sarsılmaz duruşuyla ve zekasıyla benim yanımdan bir an olsun ayrılmayacağını da haykırıyordu.

“Bana yalan söyledin.” bir anda konunun bize dönmesini ve bunu benim dediğimi anlayamamıştım. Ben bile kendi dediğime şaşırdım, bunu burada en mutlu olduğumuz anlarda yapmak istememiştim. Ben kendi içinde hallettim sanıyordum ama bir anda cümle dudaklarımdan firar etmişti.

“Ne yalanı?” Gözlerimi lacivertlerine çevirdim. Bir çift laciverte tutsaktım ve onun için canımı bile veririm. Bana anlamsız gözlerle bakıyor, kaşları çatık ne olduğunu anlamadığından.

“Bana geçmişimi benden dinleyeceğini söylemiştin. Ne olursa olsun araştırmayacaktın ve en önemlisi bana yalan söylemeyecektin. Ne olursa olsun bana yalan söylemeyecektin.” Siyah, beyaz, lacivert, kırmızı o odalarda neler olduğunu biliyordu. Bunu o vurulduktan kendi kendime hallettim sanmıştım ama şuan bir anda kartlarımı açık etmiştim.

“Yalan söylemedim. Ben araştırmadım. Bir gün isimsiz bir kargo geldi ve içinde flaş bellek vardı. Ne olduğunu anlamak için toplantı yaptık ve...” Sanki o günü tekrar tekrar yaşıyor. Gözlerini gözlerimden kaçırdı. Kendini suçluyormuş gibiydi ama ne için suçlu olduğunu anlamamıştım. “bir anda izledik. O flaş bellek de senin her odada ayrı ayrı videoların vardı ama en kötüsüyse lacivert oda...” Gözlerini neden kaçırdığını anladım. Ona bakıyorum ama gördüğüm yüz artık Alparslan değil. Lacivert oda... hayatımın kabusunu yaşadığım o oda. Psikopat herifler her odaya farklı bir renk vermişti ve her renk gördüğümde tetiklenmemek için yıllar boyunca tedavi gördüm. Yıllar boyunca her gece o odalardan birinde gözlerimi açtım, kendimi her defasında orada olmadığımı anlatmaya çalıştım. Hepsi bir şekilde tedavi edildi ama Lacivert rengini tedavi edemedim, benim her defasında kriz geçirmemle sonlandı. Hayatımdan o rengi tamamen çıkarmıştım ve görsem bile yokmuş gibi davranmayı halının altına iteklemeyi öğrendim sanıyordum. Alparslana kadar. O gün dedemin evinde tanışmıştık ve onun gözleri benim korkulu rüyamdı. Dedem bunu biliyordu ama yine de onu seçmemde bir problem görmemişti. Onun sevgisinin beni güçlü tutacağını ve tedavi edeceğine inanıyordu.

GEÇMİŞ.

MİHRİBAN, ALPARSLANLA TANIŞTIĞI İLK GÜN GECE.

Sonum oluyordu. Kendi sonumu kendim hazırlamıştım. Benim masalımın sonu her zaman iyi bitmişti ama o herkese anlattığım kısımdı. Asıl kimseye anlatmadığım bir yüzü daha var, sadece aynaya baktığım da anlattığım masalımın sonunda kendi intiharımı yazıyorum. Bu gün o adamı seçtiğimde, bende en az dedem kadar şaşkınım. Neden böyle yaptım bilmiyorum ama o adamın gözleri lacivertti. Benim ölümüm, onun gözlerinde. Nefesim tıkanıyor, bir krizin eşliğindeyim ve kimse yok. Kendimi odaya kitlememiştim ama o andan sonra kaçmak istemiştim. Kimseyi yanımda istememiştim. Dedim evindeki odamda tek başıma geçmişimle boğuşuyorum. Her anını unuttuğum geçmişin keşke unuttum dediğim asıl olayları anımsıyordum. Hatırlamıyorum, kim olduğunu ve ya o odalarda tamamen ne olduğunu hatırlamıyorum ama anımsamam bile benim korkularımı en derinden tetikliyor.

Azda olsa hatırladıklarım bile nefes almamı haram kılıyor. Canım acıyor. Canım öyle acıyor ki, ruhum artık bedenimi terk etmek istiyor. Bu kabuslarım on sekiz yaşına girdiğim de başlamıştı. Farklı renklerde odalar görüyorum ve her oda aslında yüzü olmayan katillerimle dolu. Bir oda kırmızı, birisi beyaz, birisi karanlık. Ama en çok korktuğum ve hatırlamaktan kaçtığım lacivert oda. Lacivert rengi bana her zaman orayı hatırlatıyor, bedenimde izin vermediğim dokunuşlar. Kaçmaya çalıştığım ne kadar korksam da ses tellerime zarar vermek pahasına bağırdığım oda. Diğer renklerle bir türlü barışabilmiştim, kabullenmiştim ama en kötüsünü kabullenemiyorum. Hala rüyalarımda bedenime dokunan elleri, bağırtılarımı, yalvarmalarımı duyuyorum. Orada o odada neler oldu tam hatırlamıyorum ama hatırladıklarımla bile aklımı kaçıracağım. Bu güne kadar kaçtığım o renk artık her allahın günü görecektim. Dedem onu uygun görmüştü ve ben o adamı seçmiştim ama neden bunu yaptığımı hala anlam veremiyorum. Korkumun üstüne gitmek değildi bu, bu anlamsız duygularım bu kadar küçük bir istek için yapmamıştım. Neden bilmiyorum ama onun bir çift lacivertleri beni korkutmamıştı. Bana güven ve sonsuz merhamet bağışlamış gibi hissettiriyor. Sanki yakından tanıdığım ve güvendiğim birisi gibi hissettim. Hala korkuyorum, evet onun gözleri beni tetikliyor ama verdiği güveni de aşamıyorum. Bu işin sonunda ya öleceğim, ya öldürecek.

“Onu neden seçtin?” Deden hangi ara gelmiş ve arkama geçmişti anlamamıştım. Aynadaki yansımama bakarken onu görmemiştim bile.

“Bilmiyorum. Sadece...” terleyen ellerimi kıyafetime sürdüm. “Yabancı hissetmedim. Uzun bir aradan sonra o renk bana korku yerine güven hissettirdi. Şuan hastanede olmamız gerekiyordu belki de ama onun gözleri beni sakinleştirdi. Onu ben seçmedim, sen seçtin ve getirdin hem de korkumu bile bile. Peki böyle hissedeceğimi de biliyor muydun dede?” Yavaşça yanıma oturdu. Artık ikimiz de yan yana oturmuş, aynada birbirimize bakıyorduk. Ne diyeceğimi ne yapacağımı bilmiyorum.

“Her zaman seninle gurur duydum. Ailenden sonra dimdik durmadın ve acını belli ettin. Orada ne yaşadığını hala hatırlamasan bile hatırlamadığın anılarla savaştın. Her gece yanıma bir çift lacivert görüyorum beni arıyor diye sayıklayarak geldin ve ben belki de aradığın o insanı vermişimdir sana? Evet korkuyorsun ama yine de onunla çalışmayı göze aldın. Evet korkuyorsun ama ona aynı zamanda güven hissettin. Bu senin için bizim için bir ilerleme. Onu seçtim çünkü o adam seni incitmez. Onu seçtim çünkü o adam sana kıyamaz. Onu seçtim çünkü o adamın gözleri senin geçmişin. Onu seçtim çünkü o adam sana iyi gelecek.” ilk defa görmediğini biliyordum. Alparslan'la burada tanışmadığını anlamıştım zaten ama bu kadar tahmin etmemiştim. Bu adam benim nasıl geçmişim olabilirdi? Geçmişin derken gözlerinin renginden bahsettiğini düşünmek istedim.

“Ya olmazsa? Ya bir daha gördüğümde kriz sebebim olursa? Ben yeni yeni burada toparlanmaya başlamışken en başa dönmek istemiyorum dede. Ben çok yoruldum devamlı savaşmaktan. Bir çift lacivert için bu kadar geriye gitmeye değer mi?” omuzlarım çökmüş, nefesim sıklaşmıştı. Dedem omuzlarımdaki yükümü hafifletmek ister gibi okşadı. Saçlarıma küçük öpücükler bıraktı.

“Sen sandığından bile daha güçlü bir kadınsın. Düşersen elinden tutmak için yanında olurum. Seni kaldıramam belki ama ışık tutarım yoluna. Ben sana inanıyorum daha da ileri gidecek ve sağlam adımlar atacaksın. Nefesini kesenleri, kabuslarına sebep olanların sonu olacağız. Sende inan. Bizden önce kendine inan ve bu savaşa en başından öyle başla. Bu savaş da sadece renk korkularınla değil bir çok korkunla yüzleşmek zorunda kalacaksın. Güvendiklerin bile değişecek ve sadece yanında bir elin parmağını geçmeyecek insanlar kalacak. Canın çok yanacak ama en sonunda istediğini alacaksın. Düşeceksin, kalkacaksın, yorulacaksın ve dinlenmek isteyeceksin bu yüzden çok iyi düşünerek yarın eğitimlere başla. Yapamayacaksan hiç başlama güzel kızım. Ben senin her kararında yanındayım.” Dedem sözlerinin bitişiyle kalktı ve odamdan çıktı.

Beni kendi karanlığımla baş başa bıraktı. Aynada kendimi izledim, ne yapmam gerektiğini artık anlamaya çalışıyordum. Dedem ilk karşıma çıktığında çok sevinmiş ve şaşırmıştım. Ilk bana bu olaylardan bahsettiğinde büyük bir korku hissetmiştim. Başlayacağız artık dediğinde heyecanlanmıştım her defasından farklı bir duygu hissetsem bile hep bir nebze korkmuştum. Bunu o zamanlar saklamak istemiştim ama şuan bunu yapamıyorum. Ne hissettiğimi saklayamıyorum. Saklamak istemiyorum. Derin nefeslerim yetmeyince kendimi bahçeye attım. Havuzun başında bulunan koltuğa oturduğum da düşüncelerim beynimi esir almıştı. O kadar çok farklı konu hakkında düşünüyorum ki gerçeklikten koptum.

Lacivert odadayım...

Yine bir kabusumun içindeyim ve kendi küçük halimi uzaktan izliyorum. Iki koca adam beni zorla bu odaya getirmiş ve yatağa bağlamıştı. Küçük kollarımı ne kadar korksam da çekiştiriyor ve kendimce engel olmaya çalışıyorum. Adamların birisi beni tutuyor diğeriyse bağlamaya çalışıyordu. Yüzlerinde maskeler olduğu için kim olduklarını bilmiyorum. Tek bildiğim hızlanan nefesim, korkum. Ne kadar engel olmaya çalışsam da altı yaşındaki Mihriban küçük. Bir çocuğun oynaması gereken yaşlarda kendimi yırtmak istercesine bağırıyorum. Ses tellerime düşmanmışım gibi birisine duyurmaya çalışıyorum. Adamların koca koca elleri üstümde geziyor, ben kaçmaya çalıştıkça onlar daha sert tutuyor. O parmakları hala tenimde hissediyorum. Çığlıklarım hala kulağım da. Nefesleri hala ensemde hissediyorum. Korkum hala ilk günkü gibi.

“İçer misin?” Soğuk ve katı çıkan ses tonu ile irkilerek kendime geldim. Önüme bir fincan uzatılmıştı, kimin uzattığına bakmak için başımı kaldırdığım da bir çift lacivert gördüm. Hızlanan nefesim düzensizleşti. Aldığım soluklar yetmedi, korkumu hatta kaçtığımı karşımda görmek iyi gelmedi. “İyi değilsin sen. İlaçların nerede?” Benim için korkmuştu.

“Gözlerin...” Sanki fısıltımı duyacak gibi hissettim. Konuşmasam bile anlayacak sandım.

“Ne dediğini anlamıyorum. Sana yardımcı olmam için bana bakmalısın.” Hayır tam tersi sana bakarsam nefesim kesilir.

Ona cevap vermediğim an cebinden astım ilacımı çıkardı ve nefes almam için yardım etti. Şaşırdım, o kadar şaşırdım ki ne diyeceğimi bilemedim. Yüzüme baktı ve güldü. Evet, evet güldü. Bu soğuk, despot adam bana saniyelik de olsa güldü. “Deden vermişti. Sen yanında taşımayı unutuyorsun diye evin her tarafın da mevcut ilaçlar.” Kısa açıklamasına bir şey diyemedim. Dedem yapardı.

Kendime gelmek adına bir kaç dakika bekledim. Beynim nerede olduğumu, kiminle olduğumu idrak etsin istedim. Yanında bulunduğum adamdan bana zarar gelmeyeceğini anlasın istedim. İstediğim gibi de oldu. Bu gece bir kriz anından onun ani müdahalesiyle kurtuldum. Hayatıma damdan düşer gibi girmiş bir çift lacivert iris ya sonum olacaktı ya sonsuzum. Nedeni bilinmez onunla kendimi güvende hissettim. Kriz sonrası kendini toparlamak için yorgun düşün bedenim onun yanında öyle olmadı.

“Yeni başlıyoruz ve ben hissediyorum. Ya bir çift lacivert irislere yenileceğim. Ya da bir çift lacivert irislerle kazanacağım. Sonum ya da başlangıcım olacaksın.”

GEÇMİŞ SON.

“Ben senden hiç bir zaman korkmadım. Seni hatta kendim özellikle istedim ve Dedem istersem seni yollayacağını söylemişti. Ama kaçmak istemedim, senin gözlerin benim kabusum olduğu halde yanında sana karşı güven hissettim. Kendimi senden koruma hissi hissetmedim, senden kaçmak, senden korkmak hatta tam tersi her an yanında olmak istedim. Yanında olduğum her an zaman dursun istedim, senin yanında heyecanlanıyorum, kalbim korkuyla değil senin sevginle hızlanıyor. Ben senden ilk gün bile korkmadım sadece şaşırdım ve nasıl bir yol izlemem gerek bilemedim. Yalan yok senden korktum ama gözlerin yüzünden değildi. O zamanlar lacivert irislerine bağlıyordum ama şuan bu yüzden olmadığını anlıyorum. Ben seni ilk gördüğüm an korktum çünkü başıma gelecekleri hissetmişim, senin sonsuz sevginin, güveninin, aşkının, şefkatinin altından kalka bilir miyim diye korktum. Ama ne olursa olsun geçmişe dönsek ve bana yine Dedem aynı soruyu sorsa cevabım yine gitmemenden yana olur.” O zamanlar anlamadığım her bir duygunun altında yatanı şuan anlıyorum. O zaman korku sandığım şeyin aslında heyecan ve aşk yüzünden olduğunu anlıyorum. O zaman üstünü kapatmaya çalıştım her şeyin cevabını yıllar sonra şuan alıyorum. Ben bu adama fena tutuldum, hem de ilk günden.

“İlk tanıştığımız sıralar hariç hiç bir zaman senden bir şey saklamadım. Saklamam. Ne olursa olsun, bu seni üzmek pahasına da olsa saklamam. Şu yüzün biraz olsun düşsün benim ki daha çok düşer. Şu canın azıcık acısın benimki daha çok acır. Eline iğne batsa bana bıçak girmiş demektir ama yine de en başta dediğimiz gibi hiç bir yalan olmayacak. Hiç bir sır olmayacak. Özür dilerim, öğrendiklerim çok ağır gelmişti ve ne yapacağımı ne diyeceğimi bilemedim. Canım çok acıdı. Canım öyle çok acıdı ki kafama sıkmak istedim. İlk defa kendimi öldürmek istedim çünkü senin yaşadığın şeyi ben kaldıramadım. Sen her gece kabuslarla uyanıyorsun buna sebep olan herkesi öldürmek istiyorum ama en çok kendimi öldürmek istedim o gün. Yanında olmadığım için, ben seni her gün oynadığımız park da bekliyordum o zamanlar ama sen...” sözlerini toparlayamıyordu. Canının acıdığını dolu dolu bakan gözlerinden anlıyorum. Canımın acıdığını bir bakışıyla anlıyor. Biz kanıyoruz, ben yıllardır kanıyorum ama o öğrendiği gerçeklerle kanıyor. Yanımda benim acım için ağlamak üzere olan bir adam var. Yanımda benim için ölmek istediğini söyleyen bir adam var. Çok şey yaşadım, çok şey yaşadık ama bir an olsun yanımda ölmekten bahsetmemişti. Bu düşünce beni yoğun bakım da bir kaç dakika kalbi durduğu ana götürdü. Başımı delirmiş gibi sağa sola salladım. Ben bunu iki dakika yaşamıştım ve bir daha yaşamak istemiyorum.

“Sakın. Bak sakın benden önce ölmek yok. Olamaz. Ben bu hayatta ne yaşarsam yaşayayım bir şekilde ayakta dururum ama sensiz duramam. Benim sensiz bir dakikaya bile tahammülüm yok artık.”

Bana içi giderek bakıyor. Sanki ben dünyadaki en nadide parçayım, dokunmaya, bakmaya bile kıyamıyor. Üstüme toz konsun bile istemiyor, nefesimin kesilmesini ve ondan önce ölme fikrimi hiç sevmemiş gibi kaşlarını çatmıştı. Bir an düşündüm benim ölümü görse bu kadar kolay ölümden bahseder mi diye. Edemezdi. Ben o kelimeyi dudaklarımın arasından çıkarmayı bırak düşünmek bile istemiyorum. Ölümle onun yan yana aynı cümlede geçmesine bile tahammüll edemiyorum. Nefesim tıkanmıyor, duruyor. Bu düşünce bile benim soluğumu kesiyor.

Buraya tatile ve kafa dağıtmak için gelmiştik ama oturup konuştuğumuz konu hiç iç açıcı değildi. Bunlar yerine yüzüğümü ve ya düğünümüzü konuşmayı tercih ederim. Gelen garson kahvelerimizi bırakıp gitmişti. Biraz olsun o kasvetli hava dağıldı. İkimizde düşünceler içindeyiz, ben onun yokluğuyla sınanmamak için allaha yalvarıyorum o ise denize bakarak düşünüyor. Ne düşündüğünü bilemem ama çatık kaşları ve sinirli yüz ifadesiyle hiç iyi bir şey olmadığını anlıyorum. Parmağımı çatık kaşlarının ortasına bastırdım, irkildi ve hızla gözleri bana döndü. Daldığını, benim onu izlediğimi fark ettiğinde anında gülümsedi. Bu gülümseme konuyu kapatmak ve değiştirmek içindi. Hiç te içinden gelerek gülümsememişti. Bunu fark etmek benim sinirle kaşlarımı çatmama sebep oldu. Ne olursa olsun Alparslan’ın gülüşü benim çiçekler açmama sebep.

“Çatık kaşlarınla beni korkutmaya mı amaçlıyorsun?” Bide utanmadan dalga geçiyor. Mutlu ama mutluluğumuz buruk olduğu için konuyu değiştirmeye çalışıyor. Fark ettirmeden yapmak istiyor ama benim onu ezbere bildiğimi unutuyor.

“Evet. Korkmuyor musun?” Daha da çatmaya çalıştım kaşlarımı, yüzüme de sinirli bir ifade vermeye çalıştım.

“Çok korktum. O kadar korktum ki, korkudan seni yatağa atmak istiyorum.”

“Korku ve yatak arasında nasıl bir bağlantı buldun?” İkisi arasındaki bağlantıyı anlayamadım.

“Bir bağlantı yok aslında ama ben seninle sevişmek için her türlü anlamsız bağlantıyı bile birbirine bağlarım.” işte şuan ki gülümseme gerçek.

“Cidden çok azgın ve libido’lu bir bireysin.” Şaşkınlıkla sevgilime baktım.

“Hayır değilim.” Çapkın bakışları bile tam tersini söylüyor.

“Gayrettee öylesin. Her konu bizim seks hayatımıza geliyor ve doymuyorsun.” Bundan şikayetçi değilim ama bunu dememe gerek yok.

“Ben sadece aşık olduğum kadına azgın ve libido’lu bir insanım. Başka kadınlar umurumda bile değil. Sadece seninle sabaha kadar sevişmeye bayılıyorum. Sadece seninle gezmeye, seninle keşfetmeyi seviyorum. Benim her şeyim sana kadar.”

Yine beni kendini aşık etti. Yine onu alıp içime sokmak istiyorum. Yine onu sonsuz sevgimle boğmak istiyorum.

“Bazen öyle güzel konuşuyorsun ki, ne diyeceğimi, ne yapacağımı şaşırıyorum. Seni alıp göğsümde sana ait olan yerde yaşatmak istiyorum. Kimse bize dokunmasın ve seni kimse görmesin istiyorum. Dokunuşun, gülüşün, nefesin, her şeyini bir tek ben görmek isteyecek kadar bencillik etmek istiyorum. Her şeyin ve her şeyim bize ait.”

Daha sonra konuyu değiştik, ben sordum o cevapladı. Bana okul anılarını anlattı, ilk askerliği yaptığı yerden bahsetti. Daha sonra ben ona okulumdan, arkadaş çevremden nasıl hayallerim olduğundan bahsettim. Aramızda bizi mutsuz edecek bir konuşma daha geçmedi. Her şeyi geri plana atarak kendimizi ana kaptırdık. Saatlerce orada birbirimiz hakkında bilmediğimiz çok az şeyden bahsettik. Ben bilmiyordur sanarak ne anlattıysam hepsini biliyordu. Buna şaşkın şaşkın bakmakla kalıyorum, bazen de her bunu zaten biliyorum dediğinde göz bebeklerimin mutluluktan genişlediğini hissediyorum. Saatler geçti, hava artık tamamen karardığında çok güzel bir yere yemeğe geldik. Burayı hangi ara buldu bilmiyorum ama ikimizde özenle hazırlandık ve evlilik teklifini kutlamak için yemeğe çıktık. Hazırlanırken elim ayağım birbirine karıştı, hala ilk günkü gibi bu adam için heyecanlanıyorum. Beni çoğu kez süslü, pasaklı görmüş birisi ama bunun benim için hiç bir anlamı yok. Beni her defasında çok beğensin istiyorum.

Güzel geçen bir akşam yemeğinden sonra tekrar eve döndüğümüzde artık gece saatlerine girmiştik. Tüm günümüz sadece onunla bana ayrılmıştı ve bunun mutluluğuyla eve sırıtarak gelmiştik. İkimizde mutluluk sarhoşuyuz ama ben ondan bir tık fazla sarhoş olabilirim. Hem tüm gün düşündüğüm planım için rahatlamam gerekiyordu. Bu yüzden biraz fazla sarhoştum.

“Sana bir sürprizim var lütfen ben çağırana kadar yukarıya gelme.” Bakışlarındaki şaşkınlığı kısa bir an olsa bile yakaladım. Beklemiyordu.

“ Güzelim...”

“Alp, bebeğim lütfennnn...” Ona yavru köpek bakışlarımı atmaya çalıştım ama başaramamış olacağım ki sırıtarak başını salladı. Heyecanla ayağa kalktığım için başım döndü, Alparslan hemen tutmak için koltuktan kalktı ama kendimi toparladım bile. “Tamam iyiyim. Sorun yok, rahat ol.” Ona laf yetiştirirken odadan çıkmak üzereydim.

“Yardım edeyim, sarhoşsun düşme.” Peşimden geldiğini anladığım an durdum ve çatık kaşlarımla baktım ona.

“Hayır. Hayırrr...” İtirazıma anlam veremedi ama heyecanımı gördüğü için bir şey demeden geri yerine oturdu. Ben o oturana kadar bekledim ve telefonuyla uğraşmaya başlayana kadar yani peşimden gelmeyeceğini anlayana kadar yukarı çıkmadım. Daha sonra en başından planladığım gibi odaya geçtim.

İşlerimi hızlı ama aynı zamanda özenli yapmaya çalışıyorum, önce valizin altına gizlediğim kıyafetleri çıkardım. Daha sonra banyoya geçtim ve küçük bir duş ardından, Alparslan’ın tenime çok yakıştırdığı kokulu kremlerimi sürdüm, bu sırada gecenin sonu için çok heyecanlı olduğum için kendimi sakinleştirmek istedim. Titreyerek amacıma ulaşamazdım, yüzümdeki makyajı biraz değiştirerek daha çekici hale getirdim. En sonunda düz saçlarıma da sevdiğim kokularımı sıktım ve en büyük kısma gelmiştik. Odanın ışığını onun korktuğumu düşündüğü ama çok önceden yendiğim korkum olan o rengi açtım. Odamız artık lacivert ışıklarla süslüydü, bunu özellikle istemiştim. Yendiğim korkum biraz tırsmama ve hala etkilenmeme sebep oluyordu ama her korkumun yerine başka bir anı bırakma konusunda bu gün ilk adımları atmıştım. Her korkumu yenmem için üstüne gitmem ve onlar yerine artık güzel anılar bırakmam gerektiğini psikoloğum yıllar önce demişti. Dedem de bu işi kendi göreviymiş gibi üstlenmişti o zaman. Bazı durumlar hariç bir çok korkumu artık etkilenmeyecek kadar yenmiştim. Dedem, Mert o kadar güzel bunu görev edinmişlerdi ne kadar teşekkür etsem azdı.

Lacivert artık tek benim korkum değildi. Ne kadar gizlemeye çalışsa da Alparslan da korkuyor ve tetikte bekliyor, gözlerime çok uzun bakamıyor. Kendini bu yüzden çok fazla suçlu hissettiğini anlıyorum, çoğu zaman benden kaçırıyor çok sevdiğim irislerini.

Düşüncelerime bir son verdiğimde artık kıyafetimi giydim. Önce üstümü daha sonra da eteği giydim. Saçlarımı arkama doğru salladığım da artık aynada kendimi bakabilirdim.

“Siktir...” Ben bile kendime verdiğim tepki buysa birazdan olacakları düşünmek alev almama sebep oluyordu. Dudaklarımı kırmızı bir renge boyamıştım ve resmen alev alev duruyorlardı, siyah saçlarım birer sarmak gibi dümdüz şekilde omuzlarımdan aşağı dökülüyor, kıyafetim ise tamamen hayalimden bile daha seksi hissetmemi sağlamıştı. Kırmızı bir dansöz kostümüydü. Göğüslerimi olduğundan daha dolgun göstermişti, sanki iki beden büyümüştü. İnci ve boncuklar bu renk ışıkta bile parıl parıl parlıyor, eteğim ise tamamen başka bir mevzu. İki yandan uzun ve oldukça derin yırtmaçlara sahip, iki yanımdan pullar ve boncuklar iniyor. İnce kumaş sayesinde popum görünüyordu. Allahtan altıma dantelli iç çamaşırı giymiştim. Oda kırmızı ve oldukça iddialıydı.

Ben bile kendimi yükselmiştim ama biraz daha düşünürsem utanır vazgeçerim diye Alparslan’a yukarı gelebileceğini bildiren bir mesaj attım. Heyecanla onu beklerken özenle seçtiğim darbuka müziklerimden birisini açtım. Adım seslerini duyabiliyorum. Ve sonunda kapının önünde durdu kaşlarını çatarak odayı süzdü. Işık rengini sevmemişti. Bunu anlıyorum ama bir heyecanla gözleri beni bulduğunda göz bebekleri büyüdü. Daha sonra derin bir nefes aldı bu sırada odayı seçtiğim müzik doldurdu ve bedenimi müziğe doğru kıvırmaya başladım. Onda doğru adımlamadan geldi ve odanın köşesinde ne olduğunu anlamaya çalışır gibi beni izlemeye başladı. Bedenimi bir yılan gibi sağa ve sola doğru kıvırıyor, her ritimde ona biraz daha yaklaşıyorum. Nefesini tutmuş sadece bana odaklanmıştı, saçlarımı zarif bir edayla ona doğru salladım ve sakallarına takılan saçlarım onu mest etmişti. Hızla aldığı soluklar, şaşkınlık dolu ama aynı zamanda tutkulu bakışları bir an olsun benden ayrılmıyor. Ona yaklaştım, yaklaştım aramızda bir karış mesafe kalınca sırtımı ona yaslayarak popumu ritme göre salladım. Hissettiğim sertlik ve kasılmış bedeni bana daha fazla şevk verdiği için bir kere daha aynısını yaptım, bir dansöz adasında ona yaklaşmıştım ve adeta nefesini kesmiştim. Eli tam bana değecekti ki zarif dans etmiyor da süzülüyor gibi bir edayla uzaklaştım ona. Dişlerini altı dudağına sertçe bastırdığın da hızlanan kalp atışlarını hissedebiliyorum. Onu sadece baştan çıkarmamış, onu mest etmiştim. Hipnotize olmuş gibi bana bakıyordu, gözleri zariflikle kıvrılan bedenimden, dolgun göğüslerimden ve dudaklarım arasında mekik dokuyor. Aldığı soluklar ona yetmiyordu. Müziğim değişti ve bu sefer daha fazla roman havası oynamam gerekiyor. Resmen karşısında üstümde seksi dansöz kıyafetiyle onun nefesini kesiyorum.

Bunu uzun zamandır yapmak istiyordum ama bir türlü yapamamış her defasında utanmıştım ama bu kıyafetimi valize koyduğum da artık yapmam gerektiğini hissetmiştim. Popumu bir sağa bir sola kıvırarak ona yaklaştım ve aynı az önce yaptığım gibi popumu onun sertliğine bastırarak kıvırdım. Kucağına çıkmak için onu arkasındaki yatağa itekledim ve yatağa düştü. Beklemediği hamleme karşılık veremedi. Yatakda artık oturur pozisyona geldiğinde kucağına oturdum ve bu seferde ellerimi zarif şekilde boynunda gezdirdim, daha sonra yavaş kucağına kıvırmaya çalışarak gömleğini çıkardım. Bu gece özenle benim için hazırlanmıştı ve bu gömleği çıkarmak için an kollamıştım. Gömlekler ona çok yakışıyor ve bu sinirimi bozuyor. Çıkardığım gömlek artık yatak odamızın bir yerindeydi, kırmızı dolgun dudaklarımdan biran olsun gözlerini alamıyordu. Dudaklarımı öpmek için yaklaştı yaklaştım ama son anda dudaklarında olan rotam boynuna indi ve oradan yavaş yavaş öperek, emerek kendime ait izler bırakarak aşağı indim. Elleri daha fazla beklemek istemediği için vücudum da gezmeye başladı. Hızla doğruldum ve tamamen sertliğinin üstüne gelecek şekilde oturdum. Daha sonra hala müziğin ritmine uyarak bedenimi orada kıvırmaya çalıştım. Bunu bir iki defa yaptım ve bir anda kendimi yatak da yatan kişi olarak buldum. İşte buradan sonrası artık benim kontrolümde değildi.

Artık bitmiştim.

Artık bitmiştik.

“Senin o küçük dar amını öyle bir sikeceğim ki, sabah oturamayacaksın.”

“Sabah oturamayan kim olacak göreceğiz.” İddialı sözlerime güldü.

“Gece daha yeni başlıyor.”

“Gecenin devamı dudaklarım arasında olacak.” Neyi kast ettiğimi anladığında derin bir nefes aldı. Bundan sonrası bizim yanışımız, bizi yakışı, bizi yakışım olacaktı.

~

Ailemin öldüğünü yedi yaşımda anlamıştım. Okulda herkesin annesi yaptığı yiyecekleri getireceklerdi ve ben o zaman yengemden isteyememiştim. Yerli malı diyorlardı ve sınıfta herkese bir görev verilmişti, ben hariç. Aslında yengemden isteye bilirdim ama yapamamıştım, Mert’le beraber kek yapmaya çalışmıştık. Mert, yengeme hatta amcama bile anlatmadığım bir sorunum olduğunu anladığında gitmiş sınıf hocamdan öğrenmişti. İşte o zaman bir abim ölmüştü, bir oyun arkadaşım gitmişti ama mert vardı. Ben kendimi yalnız, kötü hissetmeyim diye benimle kek yapmaya çalıştı. Başarı insanlara göre mükemmel sonuç alınca olurdu belki ama benim için o yumurta kabukları olan, şekilsiz, tuzlu kek de bir başarı. Yedi yaşında odama geçip zorbalandığım için ağlarken beni koruyan bir abim vardı. Mert, benim tek ailem olmayı başarmıştı. Bir çok zaman yanımda olmuş, bir abi gibi beni korumuş, sevmiş, üzülmemi engellemeye çalışmıştı bende elimden geldiğince ona karşılık vermeye çalışmıştım ama ne kadar başarılı olduğum tartışılır. Benim ailem öldüğünde bir daha hiç bir şey aynısı olmadı ama mert sayesinde bir benzeri olmuştu. Eksik ama o eksiklik içinde en iyisini her zaman başarmıştık. Şimdi onun doğum günü için yola çıkmıştık. Çok güzel bir plan yapmış Pelin. Hepimiz orada olacaktık. Hafta sonunum sürprizlerle dolu ve harika geçmişti, şimdi ailemize gidiyoruz. Alparslan yolcu koltuğunda horul horul uyurken ben araba kullanıyorum. Tamam horlamıyor olabilir ama saatlerdir uyuyor. Sadece iki saat uyanık kalabilmişti ve devamında tam olarak üç saattir arabayı ben kullanıyorum. Istanbul’a gelmiştik ama eve kadar uyandırmak istemedim. Gece benim yorulacağımı sanırken kendisi daha çok yorulmuştu. Bana resmen dalga konusu çıkarmıştı ve bunu uzun yıllar boyunca kullanacağım. Arabayı en sonunda evimizin önünde durduğum da artık, uyandırmak için harekete geçtim. Kemerimi çıkardım ve onun huzurla uyuyan yüzüyle karşılaştım. Şuan içim eridi, öyle güzel uyuyor ki uyandırmak istemedim ve saatlerce onu izlemek istedim. Ama bunu yapmam insanlara yardım etmemiz gerekiyor.

 

"Alp, benim yakışıklı kocammmm...” Ellerimi güzel yüzünde gezdirdim ama uyanmak gibi bir belirti vermiyor. “Sevgilimmm... Uyanman gerekiyor artık.” Bu sefer de her hangi bir karşılık alamadım. Az önce ona karşı olan tüm olumlu duygularımın yerine yavaş yavaş sinir alıyor. “Aşkım uyansana.” baktım romantik olmuyor kolunu dürttüm. Yine ruh dedi peygamber demedi. Ne uykuymuş arkadaş, bu kadar yorulacak ne yaşadık biz gece. “BABA!” Kontrolsüz bağırmamla bir anda irkilerek oturduğu yerde toparlandı ve hazır ola geçmeye çalıştı. Demek benim ‘ Aşkım, sevgilim, canım.” gibi kelimeler kullanmak yerine baba, abi, albay desem uyanacaktı. Onun sersem ve ne olduğunu anlamayan tavrına daha fazla dayanamadım, kahkaha attım. Sudan çıkmış balık gibi etrafı kontrol ediyor ve babamı arıyor. Bir iki dakika sonra sanırım sonunda şaka yaptığımı anladığı için bana ters ters bakmaya başladı.

“Komik mi?”

“Evet.” Otuz iki diş sırıtarak cevaplamam sinirini bozmuştu. “Uyandığına göre inelim hadi, daha Pelinlere gitmemiz gerek.” onu arkamda bırakarak arabadan indim ve söylenmesine izin vermeden kapıyı yüzüne kapattım.

Hızlıca eve girmiş ve valizi bırakmış, kısa bir duş alıp, parti için giyeceğimizi yanımıza alarak evden çıktım. Elbisem kirlenmesin, kırışmasın diye Alp özenle arka koltuğa koymuştu. İhtiyacım olan her şeyi yanıma alınca hızlıca Alp’in yaptığı tostları yemiş ve çıkmıştık. Bu sefer arabayı süren Alparslan olmuştu, o kadar uyudu bir zahmet sürsün. Bide utanmadan Pelinlere gidene kadar ne kadar rahat ve huzurlu uyuduğunu dinlemiştim. Acaba bu evlilik işinden yol yakınken vaz mı geçsem.

Alparslan, beni Peline bırakıp gidecekti. Onu karargâha çağırmışlar ama kimin çağırdığını, neden çağırdığını sorduğum halde dememişti. Bende daha fazla sinirlerimi bozmamak içim sormaya son verdim. Daha sonra Mert gelmeden önce akşam gelecekler. Timde davet edilmişti ama ben peline yardım etmek için erken gelmiştim. Araba Pelin ve Mert’in yaşadığı evin bahçesinde durunca hızla bir öpücük verip indim. Arkamdan homurdanan sevgilimi görmezden gelerek siniri bozulsun diye pis pis sırıttım. Benim sırıtışım daha çok sinir ediyor kendisini. Evin zilini çaldım ve u sırada bahçeden arabasıyla giden sevgilimde kalmıştı gözüm. Kapı açılmıştı ama kim açtı diye dönüp bakmadım alparslan gidene kadar. O tamamen gözlerimin önünden ayrıldığın da önüme döndüm ama gördüğüm kişiyle irkilerek bir adım geriye gittim. Buraya gelirken bunu düşünmemiştim. Eğlenirim, mutlu olurum sanmıştım ama hayat biz planlar yaparken ona götüyle gülüyordu. Ne diyeceğimi bilemedim, sanki olduğum yerde inme inmişti iki kelamı bir araya getiremedim. Benden önce davranarak konuştu.

“Merhaba güzel kızım.”

Bunu beklemiyordum. Benim buraya gelirken planlarım başkaydı, Mert’in doğum gününü kutlayarak arkadaşlarımla iyi vakit geçirmekti ama hayatın planı bu yüzleşmenin gerçekleşmesi için plan oluşturmuştu. Dilim lal oldu, beklemediğim yerden gelen darbelerden sonra bir daha yüz yüze gelmemiştik. Annem, o benim küçük kayıt ettiğim bir kelimeydi ama karşımdaki kadınla, yengemle tekrar kazanmıştım. Annemle konuşacağım, anneme anlatacağım, dert yanacağım her zaman yengem olmuştu. Ona kendimce ikinci annem derdim. İkinci şansım ve bu şansı kaybetmemek için elimden geleni yapmaya çalıştım ama olmadı. Olduramamıştım, olduramamıştık, oldurmamıza izin vermemişlerdi. Onun bir suçu var mıydı? Benim açımdan yoktu. Peki, onun açısından ailesinin dağılmasına ben sebep mı olmuştum? Bence evet. Ben yine kendi mahkememde kendimi haksız çıkaracak bir çok sonuca varmıştım. Evet, belki benim tek bir suçum yoktu ama küçüklüğümde ailemin yok olduğu benimse yaşadığım bir yangından sonra nefes alsam suç geliyor. Bir çok defa,

“Ailesi ölmüş.”

“Sadece kendisi kalmış.”

“Evi kendisi mi yakmış?”

“Tüh tüh ne kadar zordur şimdi.”

“Ailesi ölmüş kendisi niye kalmış ki?”

Ve daha nice konuşmalar, sorular duydum. Her defasında kendimin suçu olmadığını, kimseye kanıtlayamamıştım. Bu yüzden sanki tüm dünya haklı da ben haksızım gibi kendimi hiç ediyorum. Kendi sonumu kendim yazıyorum ama farkında bile değildim. Savaştım, kendime bunun benim suçum olmadığını haykırdım, yeri geldi bu dediklerini duyduklarım insanlara da haykırdım ama kendimle kaldığım her an acaba mı dedim. Cidden allah bana bu yükü neden verdi diye yıllarca düşündüm. Bu kadın yani yengem de çıkıp ailemi dağıttın dese haklısın derdim. Herkes haklı ben dışımda.

“Merhaba...” Dudaklarım arasından çıkan cılız özgüvensiz çıkan kelimeyi duydu. Bana baktı, bana bakıyor, bakıyordu uzun uzun hem de. Bende söyle bir kendime baktım, acaba üstümde bir şey mi var diye, daha sonra yüzüne baktım. Gözleri dolu dolu, sanki o gözler benimle sessiz serzenişini anlatıyor.

“Çok sakinleştirici verdiler bana ağlamamam için, susmam için, düşünmemem için ama hiç biri buna mani olamadı. Susturmaya çalıştılar beni ama gözlerimle haykırmayı denedim. Çok vicdanım sızlıyor benim.” Ne dediğini anlıyorum, bizzat yaşadığım için nasıl sessiz bir zülüm olduğunu biliyorum. Canın çıkıyor ama sesin çıkmıyor. Canın acıyor, kor alevler dört bir yanını sarmış ama kimse farkında değil. Herkes susman için, kriz geçirmemen için, nefes alman için ilaçlar dayıyor. Oysa sen ölüyorsun ama onlar yaşatmaya çalışıyor.

“Yenge...” Ne diyecektim, ne denirdi? Kocan benim katillerimden birisi mi diyeceğim? Kocan, ailemin sonunu getiren bir iş birlikçi mi diyeceğim? Kocanın, deney faresi olmuşum mu diyeceğim? Ne desem bizi bu durumdan çıkardım.

“Yengem... Sana sarıla bilir miyim?” Bana yal dolu gözlerle bakarken, dudakları titrekçe nefes almaya çalışırken ona nasıl hayır derdim. Onun bir suçu yoktu ki, bilmiyorlardı.

“Biliyor muydun?” Ne duymak istediğimi, ne bildiğimi biliyor mu emin olamıyorum. En beklenmedik darbeyi en beklenmedik insandan yiyince insan yine de emin olmak istiyor.

Dakikalar gibi geçen saniyeler ardından bana uzun uzun baktı. Gözleri dolu dolu ama tek bir yaş dökülmüyor. Başını iki yana salladı, rahat bir nefes aldım. Bilmiyordu. Oda, Mert’te bilmiyordu. İkisi de suçsuzdu. Hayır, hayır... Üçümüz de suçsuzuz. “Hayır, ölmüş ailemin üzerine yemin ederim ki bilmiyordum Mihriban. Bilsem seni kurtarmak için elimden gelenin fazlasını yapardım. Ben nasıl kıyayım sana, size. Ben bir çocuğa bunları yapacak bir adamla nasıl oldum diye kendimi suçluyorum. Bunları görmedim diye kendimi suçluyorum. Ben nasıl görmem, nasıl fark etmem! Sen bir çok defa iyiye gidiyordun ve ne zaman iyi olsan diğer gün kötüydün. Anlamalıydım amaaa...” Cümleleri hızlı hızlı döküyordu dilinden. Sonunda tıkandı, nefesi yetmedi ya da düşündükleri canını yaktı. Sanki yeni bir aydınlanma yaşamış gibi kocaman açtığı gözleriyle bana baka kaldı. Ne olduğunu anlamadım, kendime daha fazla düşünme yetkisi vermeden direk sarıldım. Onun kolları arasında olmak bana çok iyi gelmişti, özlemiştim. Kokusu bana yuvayı hatırlatan sayılı insanlardan birisi olduğunu anladım. İkimizde daha fazla kendimizi tutmadık, anneme kavuşmuş gibi hissettiğim için kendimi suçladım ama oda benim ikinci annemdi. “Özür dilerim güzel kızım.” Saçlarımı okşaması ve bana sonsuz şefkatini hissetmek iyi gelmedi. Uzun uzun sıkı sıkı sarıldım, aynı şekilde karşılık aldım. Ne kadar kendimi anneme karşı suçlu hissetsem de kollarında olduğum kadın benim ikinci annem dediğim insandı. Beni düştüğümde saran, ağladığımda kucağına koştuğum, acıktığım da seslendiğim, anlattığım da dinleyen, sevdiğimde sonsuz sevgiyle karşılık veren kadındı. Çok korktum. Onun da bu işin içinde olduğunu düşünmekten kendimi alamamıştım. Canım çok acımıştı ama şimdi aslında o acının hiç bir şey olduğunu anlamıştım. Benim canımı yakan bana yapılanların yanında daha çok onundan da bir darbe yemekti.

“Bende özür dilerim.” Yanına gidemediğim için, gelmeye korktuğum için, kaçtığım için özür dilerim. Ben demesem de neden dediğimi anladı. Onu orada tek bırakmamam gerekiyordu ama bende burada yıkılmıştım. Ailem ikinci defa yıkılmıştı ve ben bu enkazdan hala çıkmak için savaşıyorum. Yanımda kim olursa olsun yine de kendi başıma çıkmaya çalışıyorum. Onların desteği de çok önemli ama yediğim darbeyi kimse istese bile anlayamaz. Nasıl hissettiğimi kimse anlayamaz. Kollarında olduğum kadın o adamın karısıydı. Kollarında olduğum kadın ikinci abimin annesi. Kollarında olduğum kadın benim ikinci annem. İkinci yuvam. Ve bu yuva başıma yıkılmıştı. Sadece benim de değil, yengemin, Mert’in ikisi de benimle enkaz altında kalmışlardı ama onlar birbirine tutunmuştu.

“Senin hiç bir suçun yok. Biz, seninle gurur duyuyoruz. Annenden de senden de özür dilerim. Bana emanet edilen çocuğa sahip çıkıyorum sanıyordum ama yapamıyormuşum. Onu dışardan korumaya çalışırken kendi yuvasındaki şerefsizden koruyamamışım. Asıl ben özür dilerim. Oğlumu da seni de o cani adamdan koruyamadığım için özür dilerim, yuvanı ikinci defa yıktığımız için özür dilerim.” Çok sıkı sıkı sarılıyor, sanki kolları arasından kaçmamı istemiyor ve ne hissettiğini duygularını şeffaf olarak bana geçirmeye çalışıyor. Onunda canı acıyor, hatta onun ben ve Mert'ten bile belki de daha çok canı acıyor ama anlatamıyor. Kocası, kaç yıllık kocası hain çıkmıştı. Kaç yıllık evliliği bitmiş ve kocası onu yıllarca kandırmıştı.

“Yengemm... Seni seviyorum ve ben seni suçlamıyorum. Seni de, Mert’i de ve kendimi de suçlamıyorum. O bu yolu seçti ve onun haysiyetsiz olması bizim suçumuz değil. Onun iyi bir oyuncu olması yüzünden göremedik hiç birimiz. Bana kaç yıl unutmam için ilaç vermiş, kaç yıl boyunca aynı evin içinde yaşadık onunla. Bende görmedim, görmeyi bırak hissetmedim, hiç şüphe etmedim bile, ki allah bilir kaç defa o laboratuvarı gördüm ama hatırlamıyorum. Ben kimseyi suçlamıyorum, benim kimseyle alacak verecek meselem yok. Siz de benim gibi masumsunuz benim gözümde, üçümüzde bilmiyorduk.” Kendimi geri çektim, kolları arasından çıkmıştım. Artık yüz yüze bakıyoruz ama ikimizde ağlıyorduk. İkimizin de canı acımıştı ama dile gelmeyenler sonunda dile gelmişti. Artık kaçmanın da bir çözüm olmadığını anlamıştım. Artık büyümüş olmayı kabulleniyorum, artık insanların şerefsiz olduğunu kabulleniyorum. Herkes her şeyi yapacak konumda. Herkes her şeyi silecek konumda. Bunu bilmem ve kabullenmem daha mı az acıtıyor peki? Hayır, daha çok acıtıyor ama elimizden bir şey gelmediğini biliyorum. Ne kadar acırsa acısın o insanın kendi seçimi oluyor ve o insan suçu seçtiği için ben suçlu olmuyorum.

“Bende seni çok seviyorum. Çok güzel bir kadın oldun ve seninle gurur duyuyorum.” diyecek çok şey vardı ama ikimizin de bunun için konuşmasına gerek yoktu. Ben onu gözlerinden anlıyorum, oda benim gözlerimden anlıyor.

Dakikaların saatler gibi geçtiği anlardan sonra yengemin arkasında Pelin göründü. Ne zamandır orada ve izliyor fark etmemiştim. Benim arkasındaki bir noktaya bakmamla yengem de döndü ve ikimize de buruk bir gülümseme sunuyordu Pelin. Beraber artık kapıda durmaya son vererek, mutfağa geçtim. Evleri Amerikan mutfak tarzı olduğu için salonda oturan Ayşen teyzeyi görmüştüm. Onunla da nasılsın faslından sonra dördümüz de kolları sıyırmış mutfak da soluğu aldık. Pelin, bir çok organizasyon işini zaten halletmişti bize sadece küçük atıştırmalık hazırlamak kalmıştı. Mutfağa girmeyi özlediğimi fark ettim, kafem de istediğim kadar eğlenir ve mutfak da dolu dolu anlar geçirirdim ama orayı o kadar boşlamıştım ki, neler olup bittiğini artık Alparslan bakıyor. Benim mentalim anca kendime yettiği anlarda birinin ‘ben hallederim.’ demesi büyük bir lüks. Aklıma sevgilimin gelmesi bile yüzümde kocaman gülümseme yaratıyor. Özlemiştim, o kadar dip dibe olmuştuk bir kaç saatte özlemiştim. Zilin çalmasıyla merakla Peline baktım.

“Kim gelecekti?”

“Ay Mihriban unuttum onları. Kızları çağırmıştım. Melike, Beste ve Ela gelecekti.” o heyecanla kapıya koşarken arkasından güldük, heyecanlı halleri küçük bir kız çocuğunu andırıyor.

“Annecim koşma.” Ayşen Teyze'nin uyarısını en kadar duyduğu tartışılırdı. Kızların sesi salonda duyulduğun da ortam daha da eğlenceli oluyor. Ilk besteyle sarıldık, karnı baya büyümüş ve son günlerine yaklaşmıştı. Daha sonra Melike, Ela derken ortam kadınlar gününe dönmüştü.

“Kısır yapalım mı?” Beste'nin heyecanlı ve istekli sesine kimse hayır diyemezdi. Demedik de mutfak da hem akşama hazırlanacak yemekler, hem atıştırmalık aynı anda da kısır hazırlıkları başladı.

“Eeee, yeni gelin nasıl teklif aldın anlat bakalım.” Melike’nin sorusu ile kısa bir an gözlerim yüzüğüme kaydı ve gülümsemem büyüdü. Onlara o dakikaları anlatırken heyecanla elimi kolumu sallıyor ve tekrar o anları yaşıyor gibiyim. Biranda gözlerim Ayşen teyzeyle buluştu, bana yaşlarla dolu gözleriyle bakması gülümsememi sekteye uğrattı. Benim susmam ve gülümsememin solması hepsinin dikkatini çekmiş olacak ki onlarda susup Ayşen teyzeye baktılar.

“Küçücük çocuktunuz, şimdi kocaman insan oluşunuz duygulandırdı. O zamanlar arkadaştınız ve Cemre her zaman sizin büyük bir aşk yaşayacağınızı söylediğinde Atakan sinirlenir, Selim büyük bir keyif alırdı. Bende arkadaşımın hislerine güvensem de bir yerde birbirinizi unutacağınızı düşünürdüm. Zira dolayı yoldan onu unuttun ama benim çocuğum kaç defa kendine aşık etti. İkiniz de mutlu olmayı o kadar hak ediyorsunuz ki, Allahtan sizin mutluluk diliyorum. Gurur duyuyorum sizinle, her zorluğa rağmen birbirinizi bırakmadınız ve savaştınız. Yıllarca görüşmediniz ama yine de yıllar aranıza giremedi.” Şaşırmıştım, iki kelam edemedim. Ne denirdi ki, ne desem tamamen şeffaf olabilirim ki? Hissettiklerimi dile nasıl dökerim bilemedim.

“Ayşen teyze, teşekkür ederim. Öyle güzel adam yetiştirmişsin ki, ne desem, hangi kelimeyle anlatmaya çalışsam az kalır gibi hissediyorum. İnşallah bende Alparslan gibi bir adam yetiştirmeyi başarırım.”

“Ya ama ben hamileyim. Ağlatmayın beni, biraz daha Alparslan’ı överseniz valla ona benzesin diye çocuğun adını Alparslan koyacağım. Bu Cihangirin hiç hoşuna gitmez.” Ortamın duygusal havası dağılmış ve herkes gülmüştü.

“Cihangir abi bayılır. Duyar duymaz kendi atlar kesinlikle ama mecaz değil. Cidden ben biriyle uğraşamam ikincisi olmaz diye ayılıp bayılır.” Melike gibi düşünüyor olmalı ki herkes yine güldü.

“Komutanım karargâhta bile Alparslan’dan bıkmış durumda. Bir de evde Alparslan olma düşüncesine pek olumlu bakmaz.” Ela da az değildi.

“Neyi varmış benim müstakbel kocamın. Yatın kalkın onun gibi bulursanız şükür edin.” Kendimi bir anda kocam da kocam diyen insanlar gibi hissettim.

“Çirkefe bakın hele. Abim diye demiyorum ama kocanın neyi yok ki? Bir kere kıskanç, titiz, huysuz, somurtkan daha sayardım da allahtan abim yani.” Pelin eli belinde bana dönmüş çemkiriyor.

“Allah allah, Mert çok mu iyi sanki. Benim kocama ABİNE! şükür etsen.” resmen çirkef modumu açtım ama Pelinde benimle aynı anda açmıştı.

“Mert’in çok şeyi var canım. Bir kere, kibar, güler yüzlü, saygılı, anlayışlı ve en önemlisi benim sevgilim. Can can mis gibi bal dök yala.”

“Ay bal mı var mı evde?” Beste araya girme dur.

“Benim kocamın neyi varmış. Yakışıklı, bana güler yüzlü, anlayışlı, komutan aynı zamanda zengin, yatak ta...”

“Kızlar durun artık tamam.” Yengemler de buradaydı demi.

“Uraz geçen gün size yeni yatak almış, kız niye aldınız?” Melikenin sorusuyla durdum. Bize yatak mı alınmıştı?

“Ne yatağı benim haberim yok.” Bir anda konu dağılmıştı.

“Valla yataklara bakarken gördüm, misafir odası içindir heralde.” Melike omuz silkerek önündeki salatayı karıştırmaya devam etti.

“Kız yatak mı kırdınız yine!” Ela’ya kocaman açtığım gözlerimle baka kaldım. Biz yatak mı kırmıştık ki?

“Yok lan. Ne alaka, ben yatak falan kırmadım.” Telaşlı ve utanarak kendimi açıklamaya çalıştım ama bana inanmayan gözlerle baktılar. “Ya bakın cidden yok, hem ne yinesi sanki daha önce kırmışız gibi konuşma.”

“Eee bundan üç hafta önce bende size yeni yatak aldım. Komutanım emretti, aynı gün gelsin diye kırık takla attım.” Kafam karışmıştı neler olduğunu anlamıyorum. Biz niye bu kadar yatak değiştirmiştik ve benim bundan haberim yoktu. Ne yapıyordu benim kocam? Ayyy... Ne kocası be dilime takılmıştı.

“Valla benim haberim yok. Gelince soracağım öğreniriz niyesini.”

“Kızlar hadi hadi kısırı yiyelim daha sonra çok işimiz var. Organizasyon şirketi süslemeyi hazır etti ama yemek yapacağız koca aileyi doyurmak kolay değil.” Ayşen teyzenin yönlendirmesiyle herkes masaya geçti ve gün tabağının başına oturduk. Tabağım da her türlü tatlı, acı ekşi lezzet bulunuyor ve hepsi birbirine karışmıştı ama gram şikayet etmedim. Büyük bir keyifle hepsini mideye gönderiyorum, bu an bana eski anılarımı hatırlatmıştı. Yengemler komşularla arada yapardı ama onlar böyle olmaz bir tık daha elit olurdu. Şuandan aşırı keyif alıyorum.

Saatler geçti ve en sonunda Mert hariç herkes gelmişti. Alparslan, yengemi görünce ilk olarak bana şaşkınlıkla bakmıştı. Bu saniyelik sürmüştü daha ona gülümseyerek hiç bir sorun olmadığını anlamasını istemiştim. Herkesle kısa kısa sohbetten sonra babamlar ve selim amcalar da geldi. Tek gelmeyen kişi kuzenim. Kendi doğum gününe geç kalacaktı, bu gidişle. Kapı zilinin çalmasıyla Pelin heyecanla yerinden kalktı ve hole doğru koşar adımlarla ilerledi.

“Dur açma. Kendi anahtarıyla girsin, sen pastayı tut.” Herkes arabasını uzak bir yere park etmiş, Mert’in burada olduğumuzdan haberi yoktu. Bu gecenin sonu eğlence mekanlarından birinde bitecek. Büyüklerle sadece yemekler yenilecek ve asıl kutlama olacaktı ama daha sonra bir de uzun bir gece eğlencesi bizi bekliyor. Pelin, dediğimi yaparak bana baktı ve zil hala çalarken duymamazlıktan geldik. Pelin eline doğum günü pastasını alınca ışıkları çoktan kapatmıştık, mert daha fazla zile basmaya son vererek kendi anahtarıyla girdi eve. Eve girer girmez ışıkları açtı ve bize döndü. Ilk olarak şaşırdı, daha sonra kocaman bir gülümseme kondu dudaklarına. Sevdiği kadına baktı, onun yanında duran yengeme baktı ve en sonunda büyük bir heyecanla onu alkışlayıp doğum günü şarkısı söyleyen bana baktı. Ne yapacağını şaşırmış gibi elini ayağını nereye koyacağına şaşırdı.

“İYİKİ DOĞDUN MERT. İYİKİ DOĞDUN MERT...” Hep bir ağızdan onun için bağırarak söylüyorduk. Şaşkın haline son verip salona adım attı, Pelin’den gözlerini alamadığı çok belliydi. Şuan sadece onu görüyor sanki, onun adına çok mutluyum. Kuzenim, abim, kardeşim, dostum kısacası Mert’im benim bir çok sıfatın altına sığdırdığım ailem. Yeri geldi tek başına, yeri geldi ailesiyle, arkadaşlarıyla bana aile olmuş insan. Onun sayesinde ikinci annem oldu, ailem oldu, arkadaşlarım oldu. Hayatımda o kadar önemli bir yere sahip ki bunu biraz ayrı kalınca çok iyi anlamıştım.

Gözlerini pelinden çekince sonunda onun için özenle hazırlattığımız pastayı gördü. Pelinle özellikle bu fotoğrafını seçmiştik, üstünde örümcek adam kostümü varken saçlarında benim prenses tacım vardı. Bu fotoğrafı yengem yine Mert'in doğum gününde çekmişti. Benim ısrarım üzerine kafasına zorla benim pembe prenses tacımı takmıştı. Ekrana yandan yandan sinirli bakıyordu ama umurumuzda olmamış yapmıştık. Fotoğrafı hatırlamış olacak ki bana yine aynı yandan yandan bakışıyla baktı ama ben kocaman sırıtarak baktım. Bu sırada yüzümüze bir flaş patladı ve bu anda ölümsüzleşti.

“Bir dahaki doğum günü pastanda hangi fotoğraf olacağını artık biliyorsun.” Sırıtmaktan çenem ağrımıştı ama umurumda bile değildi. Onun memnuniyetsiz suratı aşırı hoşuma gidiyor.

“Zorba olabilir misin!” bu bir soru değildi mert.

“Daha seni, senin çocuğunla zorbalayacagım o zaman görürsün. Pastaya üfleseneee...“ Benim kurduğum cümleyle beraber iki öksürük sesi duyuldu. Birisi yanımdan Alparslan’dan gelirken, diğeri Selim amcadan gelmişti babam dahil herkes gülerek bu ikisini zorbaladı.

“Bu daha iyi günleriniz bir de nikahta göreceğim ben sizi.” Babamda zorba. Benim genlerin nereden geldiği belli oldu.

Mert gülümsemesiyle beraber pastayı üflemeden önce pelinden aldı. Bu yaptığına kimse anlam verememiş ve merakla ona bakmaya devam ettik ama hiç beklemediğimiz bir şekilde pelinle aralarında tuttu pastayı, “Seninle üfleyelim, benim dileğim seninle kavuştuğumda gerçek oldu. Sen dilek dile ben seninkinin olmasını dilemek istiyorum.” duyduğum cümleyle vay be şeklinde baktım onlara. Pelin resmen olduğu yerde erimişti ama hak veriyorum, ben bile şaşırmıştım. Mert'in tuttuğu pastayı beraber üflediler, yüksek ıslık, alkış sesleri birbirine karıştı.

“Ulan biz bu hayatı izlemeye gelmişiz.” Selim’e hak vermemek elde değildi. Onun açısından bakınca.

“Ah ah, ulan var ya büyü yapıldığını düşüneceğim en son.” dertli dertli demesi Ayaz'ın cümleyi ayrı bir komik yapmıştı. Bundan mustarip olduğu belliydi.

“Canım seninki büyü değil. Beceriksizlik.” Herkes Beste'nin ne demek istediğini çok iyi anladı.

“Katılıyorum. Daha gözünün önündekini görmüyorsun bide dert yanıyorsun.” Ela’dan bahsettiğini herkes anlamıştı Melikenin ama kimse bir şey demedi hatta Ayşen teyze ona baktı. Ayaz’ın uzun boyundan dolayı başını kaldırmıştı, onu şöyle bir süzdü ve gözleriyle resmen ezerek “Aptalsın, aptal.” kimse beklemiyordu bunu. Herkes ilk şaşırdı daha sonra ayazda dahil evde kahkaha sesleri yankılandı. Koca salon bizim gülmemizle resmen inlemişti. Ayşen teyze bunu resmen Firdevs Yöreoğlu gibi demişti. Beynimde o kadını tınısı yankılanmıştı.

“Ayşen teyzem idolüm.” Ela geldi geleli ilk defa konuştu ve oda tam doksana oturttu.

Sonunda hep beraber yemek masasına oturduk. Pasta faslı, laf sokma faslı derken baya zaman öldürmüştük. Koca masada herkes bir konu üzerinde fikrini söylüyor ve onu tartışıyorlardı. Daha sonra bundan büyük bir keyif alarak birbirlerini zorbalıyorlar bense bu masada şuan bulunduğum için şükür ediyorum. Resmen tüm arkadaşlarım, ailem burada ve bu benim için imkansıza yakındı bir zamanlar şimdiyse şükür sebebim. Yanımda sevdiğim adam, diğer yanımda abim ve onun yanında babam vardı. Ben üçünün ortasına oturmuş ve keyifle konuşulan konuları dinliyorum, boş sandalyede gözlerim takıldı. O sandalyenin kimin için olduğunu biliyorum. Neden konulduğunu biliyorum, Ayşen teyze ve yengem özellikle bir servis fazla açmıştı. Bu önceden çok ağlayacağım bir an olurdu ama artık alışmış mıyım ya da kabullenmış miyim anlamadığım şekilde buruk bir mutlulukla doluyum.

Annem, o servis orada annem için açılmıştı. Unutulmamıştı, unutmamışlardı, onun içinde bu koca aile masasında bir yer var.

“Birisi daha mı gelecek?” Abimin sorusuyla masada herkes sustu ve Pelin’le Mert’e baktı. Buruk gülümseme dudaklarıma kondu, derin bir nefes aldım ama ellerim sakin olmak için yumruk yapmıştım.

“Hayır,” Dalgın ses tonumla abim bana baktı. Anlamıyordu o sandalyenin kime ait olduğunu.

“Annenin.”

“Cemrenin.”

“Annemin.”

Ayşen teyze, Yengem ve ben aynı anda konuşmuştuk.

Neşeli hava bir anda duruldu ve kim ne diyeceğini şaşırdı. Abimin yanımdaki bedeni kasıldı, nefes almayı bile unutmuş olabilirdi.

“Ayşen teyze ve yengem, özellikle masanın başının ona ait olmasını istediler.” Cümleyi daha uzun kurmak istemiştim ama bir türlü dileme gelmemişti kelimeler, toparlayamamıştım.

Kimse tek kelime etmiyor, kahkaha seslerinin yerini derin sessizlik aldı. Gerçi kimden ne demesini bekleye bilirdim ki, herkes şaşırmıştı ve haklılar. Bende duyduğumda ne tepki vereceğimi bilemedim ama en sonunda bu durumdan en kadar memnun olduğumu fark ettim. Onun bir şekilde hatırlanmasını görmek benim için mutluluk verici olmuştu. Annem, annemiz aklımdan çıkmıyor. Çıkması da mümkün değil zaten, herkesi her şeyi her anımı unuturum belki ama onu asla unutamam.

“Ellerinize sağlık yemekler çok güzel olmuş.” Selim amcanın konuyu değişmesi hepimiz için daha iyi olmuştu. Aksi halde biz üç Aras bu konun altında ezilir ve kalkamayız.

“Hep beraber yaptık kızlarla. Herkesin emeği çok.” Yengemin yüzündeki zarif gülümsemenin yerini buruk bir gülümseme almıştı. Eskide bize zarifçe gülümser ve bu gözlerine kadar ulaşırdı ama onun ölümü, gerçekler hepimizde çok büyük yıkım olmuştu.

“Tatlı niyetine seni yemeyi düşünüyorum.” Nefesini boynumda hissetmem, ellerini bacağımda hissetmem ve bunu insan içinde yapması bana hiç yardımcı olmuyor. Sevgilimin elleri tenimi okşayarak eteğimin sınırına kadar geldi, etkilenmeyi kenara bırakın birazdan yağ gibi eriyeceğim.

“Zaten yemiyor musun?” Sadece onun duyacağı şekilde kulağına yakın yerde fısıldadım ama boynuna değen nefesim kaskatı olmasını sağladı. Ona onun gibi cevap vereceğimi hesaba katmamıştı sanırım.

“Daha hiç bir şey yemedim. Bu gece tekrar konuşalım.” Masada herkes kendi arasında konuştuğu için onun eteğimin içine girmiş olduğu elini kimse fark etmiyor. Onun parmakları tenimi okşarken ses çıkarmadan durmak çok zorlaşıyor.

“Elini çekmen gerekiyor.” Masada yan yana oluşumuz bir birimizi duymakta sıkıntı çekmememizi sağlıyor ama onun işkencesini daha da iyi devam etmesini de sağlıyor. Dokunuşları tahrik edici ve aynı zamanda aşırı tedirgin edici. Her an birisi eteğimin altına giren o parmakları fark edebilir ve ben her an bağıra bilirim.

“Neden? Hoşuna gitmedi mi?” Biliyor. Adı gibi emin bunun hoşuma gittiğinden ama aynı zamanda benimle uğraşmaktan geri de kalmıyor. Peki ben onunla uğraşırsam? Ellerimdeki çatal ve bıçağı bıraktım ve ona baktım. Pür dikkat beni izliyor ve o haylaz gülümsemesi gözler önünde. Tek kaşımı kaldırdığımda aynı şekilde cevap aldım ikimizde yaramaz birer çocuk gibiyiz.

“Çok hoşuma gitti ama...” Ellerimi masanın altına indirdim ve kimsenin görmeyeceğinden emin olarak ellerimi sertleşmiş erkekliğinde tuttum. Ani dokunuşumla irkildi verdiğim karşılık onun için sorundu. Ben her türlü belli etmeden kalkardım bu sofradan ama onun için aynı şeyi diyemem. “Senin hoşuna gitmemiş gibi?” Oyununa onunla aynı karşılığı verdim. Yüzündeki o haylaz gülümseme artık sinirden ya da zevkten de olabilir ama hala yüzünde. Tek kaşımı kaldırdım ve bu sefer haylaz gülümseme bendeydi.

“Çok fenasın ama elini çekmen gerekiyor.” Bu kadar kolay elimi çekmeyi düşünmüyorum.

“Ben aksini düşünüyorum ama?”

“Bebeğim... ikimizi de zor durumda bırakma.” Az önce kendisi değil miydi bizi! Pardon beni zor durumda bırakan.

“Sana sen gibi karşılık veriyorum hoşuna gitmedi mi?” Dışardan gören bir göz kesinlikle komik bir konu konuşuyoruz sanırdı. İkimiz de otuz iki diş sırıtarak konuşuyoruz, ellerimiz rahat durmuyor ama kimse bunu fark edemez.

“Aşırı hoşuma gidiyorsun. Ama şuan senin o küçük amını yememem için durmalısın, aksi halde yukarıda banyoda bana yardımcı olman gereke bilir.” boynuma değen nefesi ve eteğimin altından bacağımı okşaması asla bunun için yardımcı olmuyor. Elimi hiç bir şey demeden çektim ve önüme dönmeden gözlerine baktım kısa bir göz temasıyla elini çekmesi gerektiğini anladı. Ellerinin hissini boşluk aldığında bundan asla memnun olmadım. Bedenim onun dokunuşları için kıvranıyor. Titreyen ellerimle bardağa tutmaya çalıştım ama elimden kaydı ve kırmızı şarap Alparslan’ın gömleğine leke bıraktı. Bir anda tüm dikkatler bize dönmüştü.

“Alparslan.” Olduğum yerden telaşla kalktım. O bana sen uslanmaz ve yaramaz bir kadınsın diyerek bakıyor ama ben rolüme kendimi kaptırmıştım. “Sevgilim, özür dilerim bir anda elimden kaydı.” Peçeteyle silmeye çalışsam da olmayacağını biliyorum.

“Bebeğim sorun yok. Arabada yedek gömleğimi alayım.” Ellerimi durdurmak için tuttuğunda ikimizde rolümüzü çok iyi oynadığımızı bir kez daha anladım.

“Hayır sen yukarı çık gömleği çıkar ben sana yenisini getireceğim.” İtiraz istemeyen ses tonumu biliyordu. O yüzden kabul ederek üst kattaki banyoya doğru ilerlemeye başladı. Bana arabanın anahtarını vermişti gitmeden.

“Biz hemen geliyoruz siz devam edin.” cümlemi tamamlamam ve odadan çıkmam aynı saniye oldu. Cidden ilk işim arabadan gömleği almaktı, evet bile bile yapmıştım ama yine de bunu kimse anlasın istemem. Evden çıktığımda dışarının soğuk olduğunu fark ettim, sokak lambasının aydınlattığı yerde duruyordu arabamız. Alparslan’ın bu huyunu takdir ediyorum, arabamız da her ikimiz içinde yedek kıyafet tutuyordu. Bir çok defa bunun gereksiz olduğunu anlatmak istemiştim ama sevgilim anlamıyor. Bagajdan gömleği alırken arkamdan duyduğum sesle bir anda ellerim durdu ve arkama döndüm. Sağıma soluma baktım ama karanlık sokakta bizden ve bir kaç korumadan başka kimse yoktu. Ses duyduğuma emindim oysa, bir yaprak hışırtısı duydum ben düşünerek etrafımı kontrol ederken bir anca ağaçların arasından bir kedi çıktı. Bedenim büyük bir rahatlamayla derin bir nefes verdim. Korkmuştum, korkuyorum özellikle son olaylardan sonra herkesin iki kat daha fazla dikkat etmesi gerekiyordu. Daha fazla oyalanmadan gömleği aldım ama bahçeden içeriye girmeden bir kez daha etrafa baktım, ilerisi karanlık olduğu için bir şey belli olmuyordu ama yine de bakmak istemiştim. Kimse yoktu. Oradan oldu daha sonra üst kattaki banyonun önüne geldim.

“Sevgilim.” Kapıya vurmadan açıldı ve hızlıca içeriye çekildim. Alparslan gömleğini çıkarmış, sadece pantolonuyla duruyor. Kolları arasında olduğum için onu rahatça bakamamak canımı sıktı.

“Şimdi kısacık zamanımız var ve ben tatlımı istiyorum.” dudaklarım hızlıca onunkilerle buluştu.

“Bende gece tatlımı alacaksam neden olmasın.” Ona meydan okumam ya da karşılık vermem ne denirse aşırı hoşuna gidiyordu.

“Sana bayılıyorum.”

Son sözleri bunlar olmuştu. İkimiz de kısaca zamanı değerlendirdik. Bu hızlı dakikalar sonrası ikimizde kendimizi toparlayıp aşağı inecekken banyo kapısı çaldı.

“Acele etseniz iyi olacak, gidiyoruz.” Ayaz’ın eğlenen ses tonunu duyduğumda kıp kırmızı kesildiğimi hissettim.

YAŞARKEN UTANMAMIŞTIN!

Sen sus bence.

ADAMIN DUDAKLARINI İNLERKEN İYİDİ...

İç ses öldürme tedavisi var mı?

“Geliyoruz.” Alparslan cevap verdiğinde yüzündeki o keyifli ifade sinirimi bozdu.

“Gülmen sinirimi bozuyor.”

“O zaman daha çok güleceğim.” Cidden ne zaman bu kadar gıcık bir adam olmuştu? “Gidelim güzelim yoksa yanlış anlayacaklar.” Resmen dalga geçiyor bu adam. Gömleğini giydi, bende üstüme çeki düzen verdim. Kimse banyoda yiyiştiğimizi anlamasa da olur.

“Seni...” Banyodan çıktık, arkadaşlarımızın yanına gitmek için adımlarım hızlıydı ama durduruldum ve Cümlem dudakları arasında kayboldu. Hızlı öpücüğü başımı döndürdü ne diyeceğimi şaşırdım.

ADAM TEK ÖPÜCÜKLE BAŞIMIZI DÖNDÜRÜYORRRRR... AH DOSTLAR...

“Ulannn...” Beni arkasında bırakmış ve merdivenlerin yarısına gelmişti bile. Bense yukarıda merdiven başında donup kalmıştım. Onun kahkahası beni kendime getirdi.

“Sen gördüğüm en adi adamlardan birisin.” Resmen benimle eğleniyor. Adımlarımı hızlandırarak ona yetiştim ve o önde ben arkada merdivenlerden indik. “Seni gebertmeye an kolluyorum.” Sinirimi ne desem ondan çıkarım bilmiyorum, beynimi banyoda kaybetmiştim.

“Waow... Banyo fantezisi ateşi söndürmemiş herhâlde.” Selim sussa daha mutlu olacağım.

“Ne söndürmesi alevlendirmiş.” Ayaz’ın resmen diline düşmüştük. Kapının önünde bütün gençler duruyor ve çıkmak için bizi bekliyorlardı. Utandım, evet yaparken utanmadım ama arkadaşlarımın diline düşmek utandırdı.

“Saçmalamayı bırakın ve çıkın. Yoksa karargahta yüz elli tur koşmak mı istersiniz?” Komutan olmak böyle bir şeyse bende Alparslan’ın yerine geçe bilirim.

“Rütbeye geçtiğimize göre susuyorum.” Ayaz’ın çenesi kapanıyor ama o bakışları ve sırıtışı aşırı sinir bozucu. Resmen banyoda Alparslan'ı yediğini biliyorum diyerek bakıyor.

Hayat çok hızlı akıyor. Günler, haftalar, aylar hatta yıllar nasıl geçtiğini bile anlamıyor insan. Bizde bu hıza ayak uydurmaya çalışan insanlarız. Elimizdekilerle mutlu olmayan her defasında başka bir hedefi olan ve onun peşinden giderken hayatımızın gittiğini fark etmeyen aciz insanlar. Ne kadar çabuk geçmişti zaman, tanıştığımız da ben altı yaşında korkak bir kız çocuğuydum şimdiyse koca kadın olmuştum ve korktuğum çocuğun doğum gününe gidiyorum. Mertle tanıştığımız ilk günler ondan haftalarda kaçmıştım. Korkmuştum, o sıralar her şey yerle bir olduğu için kime nasıl yaklaşmam gerek ya da kimin sevgi, kimin nefret beslediğini anlamıyordum.

Küçük kız onun zararsız olduğunu anlayana kadar aylar geçmişti ama en sonundaysa dibinden ayrılmamıştım. Nereye giderse onunla gitmek istiyor, ne yerse bende yemek istiyorum, hatta yengem ona aldığı erkek kıyafetlerinden bana da almıştı bir kaç defa. Onunla tek farkımız cinsiyetlerimiz olmuştu. İlk başta kimse neden bunu yaptığıma anlam verememiş, hatta psikoloğum bunun normal olmadığını defalarca anlatmıştı ama yine de yapmıştım. Kimseyi dinlememiş Mert'i tadlik etmiştim. Sonra asıl gerçek yüzüme çarpmıştı. O kocamandı, büyüktü. Yaşıtlarına göre kalıplı olduğu için bende onun gibi olmak istemiştim. Çünkü o canavarlar geri gelirse bana zarar versin istememiştim. Sanmıştım ki onun gibi olursam kimse canımı o zaman ki kadar yakamaz. Onun gibi olursam ailem geri gelir, onun gibi olursam kabul edilirim, onun gibi olursam kimse bana acıyan gözlerle bakamaz. Bunu kimseye anlatmadım ama Mert anlamıştı. Bir gün odama geldiğinde elinde çok güzel kırmızı bir elbise vardı. O kadar güzel bir elbise almıştı ki bana şaşırmıştım. Bana şu cümleyi söylemişti,

“Benim gibi olmak zorunda değilsin. Bir aile için, kabullenilmek için, güçlü olmak için beni taklit etmene gerek yok. Sen bu hayatta gördüğüm en güçlü çocuksun, sen benim ailemsin, ben seni olduğun gibi kabullenirim. Bunlar için benim gibi davranma, kendin olduğunda da bunlara sahipsin sadece farkında değilsin. Ben seni olduğun gibi, benim gibiyken de kendin gibiyken de çok seviyorum. Kabulleniyorum ve en önemlisi ailem olarak görüyorum. Bırak başkaları ne düşünürse düşünsün, onlara bok yemek düşer. Sen, hayran olduğum ikinci kadınsın, birincisi her zaman annem olacak güzelim.” Elbiseyi bırakmış ve beni ikna ederek gitmişti. O gece kendimi kabullenmek için ilk adımı attım. Sabah uyandığımda bol erkek tişörtlerinden kurtuldum ve onun benim için aldığı o güzel elbiseyi giydim. Okula gittiğim de her kes bana şaşkın şaşkın bakmıştı ama umurumda olmamıştı. Ben birisi tarafından görülmüş, sesim çıkmasa bile anlaşılmıştım. Bu bana yetti ve arttı bile. İşte o gün elimi tutmuş ve her anımda yanımda olacağına söz vermişti, bende ona söz vermiştim. Acısıyla tatlısıyla, doğrusu yanlışıyla, düşüşü kalkışıyla yargılamadan yan yana olacaktık. Olmuştuk. Artık o çocuklar değildik, masum değildik, düşmüş kalkmış hatta tökezlemiştik ama yan yana olmaktan vazgeçmemiştik. Ailemi bir kez daha kaybettiğimi hissettiğim de bile onun yanımda olduğunu biliyordum. Ailemi kaç defa kaybedersem edeyim, bir gün Alparslan bile gitse yanımda sadece Mert’in kalacağını biliyorum. Bana göre herkesin hala gitme imkanı var tek bir kişi hariç oda abim.

Kendi düşüncelerime daldığım kısa bir yolculuktan sonra İstanbul’un en güzel gece mekanına gelmiştik. Etrafımı saran deniz kokusuna bayılıyorum, hep beraber Pelin’in bu gece için ayırttığı mekana girdiğimiz de baya kalabalık olmuştuk. Mert’in çok samimi arkadaşları da gelmişti ve etrafımız tamamen kalabalık olmuştu. Allahtan mekan büyük ve sadece bize özel kapatılmıştı.

“Dans edelim mi?” Melikeyle birbirimizi sesten dolayı duymadığımız için bağırarak iletişime geçiyorduk. Tamam dediğimde ikimizde kalktık, Alparslan’ın lacivertleri direk benim olduğum yere döndü. Bana kısa bir bakıp gülümseyerek Cihangir abiyle konuşmaya devam etti. Onları arkamızda bırakarak pistin ortasına geldik, bu gece sadece dans, müzik, sarhoş olmak vardı. Her şeyi arkamda bırakmak ve sadece bir gece daha eğlenmek istiyorum. İlk önce Melikeyle delicesine saçma figürler sergileyerek dans ettik, daha sonra bize Pelin’de katıldı ve ardından Mert’in kız arkadaşları derken pist baya kalabalık oldu. Sarhoş olmadan önce hepimiz doyasıya eğlenmek istedik.

Biz doyasıya eğlenirken Alparslan’ın gözlerinin arada benim olduğum tarafa kaydığını fark etmiştim. Durum kontrol yapıyor yada kıskanç sevgilim etrafımda her hangi bir hem cinsi var mı diye bakıyordu. Aslında ilk seçenek olduğuna adım kadar eminim! Yersek. Mert'in doğum gününü bir de burada kutladık ortada kocaman bir pasta duruyor ve etrafındaki herkes onun için burada. Biraz içki, biraz dans derken hafiften bende dahil herkes sarhoş oluyordu. Gecenin sonuna doğru artık Mert'in arkadaşları gitmiş ve biz kendi ekibimiz olarak kalmıştık. Beste hamile olduğu için sadece meyve suyu içerek bize eşlik etmişti. En sonunda çalan şarkılardan sıkılmış olacak ki, beste kendi müzik listesini Dj vererek yanımıza geldi.

“Asıl eğlence şimdi başlıyor. ÇOŞALIMMMM...” Hamile olduğu halde enerjisine imrenerek bakıyorum. Valla ben şu saate kadar yorulmuştum.

Değişen müzikle kızlarla birbirimize bakmıştık. İşte gece şimdi başlıyor, Manifest adlı grubun arem arma şarkısı kulaklarımıza dolduğunda hepimiz sanki koreografi ezberlemiş gibi dans etmeye başladık. Beste bunun her anını ölümsüzleştiren kişi oluyor. Pelin ve ben en önde dururken, Melike ve Ela arkamız da hep beraber dans figürlerini bir uyum içinde sergiliyoruz. Ben ortaya çıktığım da kızlar etrafımda dans etmeye başladı. Müzik değişti, bizim koreografi değişti. Pop çalarken bir anda gelen eşarbını yan bağlamayla kültür şoku yaşadık ama hemen ayak uydurarak ayaz başa, ben hemen yanına, selim diğer yanıma gelerek halay çekmeye başladık. Biz buraya nasıl geldik ben anlamadım ama ayak uydurduk. Biz delicesine sarhoş kafayla halay çekerken aramıza erkeklerde gelmişti. Mert hemen pelinle halayın ortasına geçmiş, bizde onları alkışlayan taraf olmuştuk. Kimse ne yaptığımızı sorgulamıyor. Herkes gittiği ve biz bize kaldığımız için Alparslan da çakır keyifli olmuştu. Cihangir abi ve Beste hariç hepimizin kafası hafif gidik. Hep berabere halaya durduğumuz anları Beste itinayla çekerken Cihangir abi sadece bize gülmekle kalmamış halayın başına geçmişti. Buna ilk başta hepimiz şaşırmıştık ama adam robot değil sonuçta. Halayımızın ardından ben küçük bir mola vererek kendime bir içki daha aldım. Bu arada seda ablanın ah geceler kulaklarımıza doldu. Hepsi dans ediyor ama müziğin göndermeli kısmında Ayaz, Ela’ya bakarak

“Ah geceler sensiz geceler

Kabus gibi çöker geceler

Ayrılıklar vurur beni

Sabahları dar geceler...”

Ela ona götünü dönerek oynamaya ve müziğe eşlik etmeye devam etti. Resmen avucunu yalarsın demişti. Selim ve Uraz'sa birbirine bakarak şarkıya eşlik ediyorlar ama bu sırada salladıkları popolarıyla etrafındaki herkesi güldürüyorlar. Bu ekibi bir yere kadar normal karşılarım hepimiz götü başı dağıtmaya yer arıyoruz ama Cihangir abi ve Alparslan’ı asla unutmayacağım. Birbirlerine serenat yaparak müziğe göre hareket ediyorlar. Abimse beni şoka sokan o hareketi yaptı, sabahtan belli sadece oturup bizi izliyor. Onu bir çok defa çağırdım ama her defasın da gelmemiş oturmak istemişti.

“Bana uzaylı görmüş gibi bakma.” Yüksek müzikten dolayı bağırarak iletişime geçiyoruz.

“Seni bir çok defa çağırdım ama gelmedin.” Kollarımı ona tavır aldığımı belli ederek göğsümde bağladım.

“Birinin bu ekibe sahip çıkması gerek.”

“Hayır, dışarda zibilyon tane koruma var. Babam bir çok güvendiği askerini sırf biz biraz eğlenelim diye çevremize dikti. Sen bunu bahane ederek oturuyorsun.” Evet, babam bunu yapmıştı. Biraz olsun kendi psikolojimiz için eğlenelim anın tadını çıkaralım istemişti. Ama abim eğlenmiyor sadece olasılıkları düşünerek bizi izlemişti tüm gece. “Tek kelime etme.” Önümdeki içkiyi ona uzattığımda düşündü. “Abi, biraz eğlenmek herkesin hakkıdır.” Ona güven verici şekilde gülümsedim ve ısrarla içkimi uzattım. Sonunda pes ederek aldı ve benimle beraber içti. Ben kendime yenisini alırken o sadece üç sekle kalmıştı. Buda bir gelişme diyerek peşimden onu piste sürükledim. En sevdiğim müzik sonunda çıkmıştı. Kaç Para Bu Beygir şarkısını duyduğumda kendimi piste attım. Nasıl olduysa kendimi Ayazla ortada roman havası oynarken buldum. Etrafımız da çember oluşturmuş bizi alkışlayan ve gazlayan arkadaşlarımızla daha çok şevkle oynamaya başladık. Biz oynarken Alparslan ve abim yan yana durmuş hayretle bana bakıyorlar, Ayazdan bu performansı herkes beklerken benden beklemiyorlardı. Bu kadar kıvrak olduğumu aslında Alparslan'a kanıtlamıştım ama demek ki tam anlamamış. Tekrar kanıtlamak lazım.

Müzik değişti ve Selim, Uraz da bize katıldı. Hemen ardından pistin ortasında herkes mezdeke oynamaya başladı. Bazılarımız oynuyor, bazılarımızsa oynamaya çalışıyorduk. Pelinlere baktığımda şok oldum. Mert hepimizden iyi mezdeke oynuyordu. Pelinse durmuş ona para takıyor, bu görüntü siktin sene hafızamdan silinmez. Alparslan doğru yaklaştığımda fark ettiğim detayla çevreme baktım. Abim onun yanında değil, cihangir abiyle mezdeke oynuyor.

“Ben yanlış mı görüyorum.” Bir grupta bu kadar kıvrak olması iyi değil.

“Hayır bebeğim, doğru.” Şaşırmıştım. Ben bilmiyorum, istemiyorum diyen abim şuan mezdeke oynuyor! Aşırı dalga geçeceğim bir olay oluyor. Onları müzik boyunca izledim, aklımın bir oyunu olmadığını anlamak için arada tekrar tekrar sordum Alparslan'a.

Rakkas başlamıştı ve bu sefer piste gitmek yerine köşede durarak sadece sevgilim için oynamak istedim. Popumu ona yaklaşarak sallarken bu sırada bileklerimi zarif bir şekilde kıvırdım. Gözlerini bir an bile benden çekmiyor sadece hareketlerimi izliyor, arada ona popumu bastırarak oyunuma devam ederken o her defasında daha fazlasını beklediğine kaçtım. En sonunda nakarat kısmına geldiğimde coştum ve tamamen müziğe uygun popumu sallayarak yaklaştım, yaklaştım ve en sonunda istediğini verdim. Dudaklarım dipsiz bir kuyu gibi kurmuştu ta ki onunkilerle buluşana dek. Ufak gösterim onu erekte etmişti ve bunu sadece kendimi ona bastırırken hissettiğim. Sarhoş kafamla bile ufacık hareketim de kendinden geçiyor. Kısa bir öpücüğün ardından ayrılmıştık ama bana bakışı gece elimden çekeceğin çok diye haykırıyor. O kendine gelmek için pistin karanlık yerine geçtiğine bende hemen kaçarak pistin ortasında yerimi aldım. Tarkan Şımarık başlayınca daha çok coşan ekibime ayak uydurdum. Alparslan da saniyeler sonra yanımıza gelmişti, abim ve beste de piste indiğinde tam olarak Tarkan’a hepimiz eşlik ettim. Alpaslan elimden tutup beni kendi etrafımda döndürdüğünde ona doğru kalçamı sallayarak müziğe eşlik ettim. İkimizde müziğe ayak uyduruyor ve dans ediyoruz. Bu geceye hepimizin ihtiyacı varmış meğerse. Mutluyum, mutluyuz ve düşünmüyoruz sadece şuan var ve şuanın verdiği keyif var.

Hayatım boyunca böyle eğlene bileceğim arkadaşlarım olacağını düşünmemiştim. Sadece mert olacağını ve onunla kalacağımı düşünmüştüm ama bir anda hayatıma giren sevgilimle geri ip söküğü gibi gelmişti. Hiç birinden şikayetçi değilim, hepsinin varlığı için şükür ediyorum. Sarhoş kafalarımız artık dönmeye başlamış olacak ki hepimiz birbirine çarpmaya başladık. Abim, Beste, Cihangir abi, Alparslan hariç hepimiz deli zurna sarhoş olduk. Evet bunu kabul ediyorum çünkü delicesine eğleniyorum. Kenan doğulu çakkıdı şarkısı çıktığında pelin, selim, ben pistin ortasında hala oynuyoruz. Bazıları oturmuş, bazıları sızmış, bazılarımız da hala oynuyor.

“Sizce de burası dönmüyor mu?” sorumla Selim durdu ve etrafına baktı.

“Tabiki de dönüyor.” Bizden daha az sarhoş olanlar sonunda gitme karanı vererek hepimizi dışarı çıkardılar. Bu gece Bestenin galerisi bizimle dolmuştu. Kocasına o şaşırmamış ama biz ekipçe baya şaşırdık. Kimse Cihangir abinin oynamasını, Alpaslan'ın ona eşlik etmesini beklememişti.

“Bak bir grup kuruyorum hemen videoları atıyorum.” Temiz hava biraz da olsa iyi gelmişti. Alparslan, Cihangir abi ve abim kimin kiminle gideceğini kararlaştırmak için babamın askerleriyle konuşuyorlardı ilerde. Bizde kızlarla durmuş gecenin kritiğini yapıyoruz.

“Ben Cihangir abinin oynamasını beklemiyordum.” Melike hala inanamıyormuş gibi.

“Ay bende beklemiyordum. Gözlerim yanlış görüyor sandım, komutanımı bir anda pistin ortasında görmek beklemediğim bir andı.” Ela'nın dediklerine kıkırdarken yanımıza Ayaz, Selim, Uraz gelmişti. Onlar bize göre bir tık daha ayık kafayla duruyorlar. Biz kadınlar cidden cozutmuştuk ama yine de kimse kendini kaybedecek kadar içmemiş, sarhoşluğun ucunda durmuştu.

“Hanım efendi, karım sizi vurur sussun.” duyduğum sesle yanlış duyduğumu sanarak sevdiğim adama döndüm. Alparslan’ın çevresine bakıp çaresizce beni aradığını gördüm.

“Gözlerin ne kadar güzel, ilk defa lacivert göz görüyorum. Evlenelim mi? Ben yeşil, sen lacivert...” Kulaklarım yanlış mı duyuyordu? Gözlerim mi bozulmuştu?

“Ben sanırım çok sarhoş oldum. Alparslan'ın kollarında başka kadın görüyorum.” Alparslan’ın koluna tutunmuş ayakta durmaya çalışan kadın hayal gücüm olmalıydı.

“Bende aynı rüyayı görüyorum.” Ayaz’ın şaşkın sesiyle ona döndüm. Diğerlerine de baktığımda hepsi bizde görüyoruz dediklerinde aydınlanma yaşadım. Siktir. Kocamın kollarından tutan bir kadın vardı!

“Ne evliliği! Lan o benim KOCAM! Ne oluyor burada?” Şiddetim bir deprem etkisi yaratmış gibi irkildi herkes. Bir kaç adım uzağımda kocamın kollarını tutan ve evlilik teklifi eden bir kadın var.

“Güzeller güzeli bebeğim, hanımefendi sarhoş ne dediğini bilmi...” Alparslan’ın telaşla konuşmasına herkes güldü. Abim büyük bir sırıtmayla cafer sıçtın edasıyla bakıyor.

“Sarhoş değilim ben, evleneceğim seninle. Sen çok yakışıklısın.” Kadın resmen Alparslan’a yapışmıştı. Benim kocamda hanımefendi düşmesin diye tutuyor.

“Ayaz! Ver lan tabancamı.” Herkes dalga geçiyorum sanarak güldü ama Ayaz silahı belinden çıkarıp verince gülmeleri kesildi. Işte şimdi ciddi olduğumu anladılar.

“Güzelim, bak yanlış anlıyors...” Cümlesinin yarım kalma sebebi ona doğrulttuğum silahtı. Artık susması gerektiğini anlamış. Yardım için abime ve cihangir abiye baktı ama herkes kenara çekişmiş ortada kalan kadın ve sevgilim olmuştu.

“At lan o kadını kollarından.” ne kadar ciddi olduğumu bildiği için anında kadından kollarını çekti. Hatta biraz iteklemiş bile olabilir. Kadın sarhoş kafayla yere düştü ama umurumda bile değil, bende sarhoşum ama kimsenin kocasına gidip yapışmıyorum.

“Ulan kaç yıllık askerim, kaç şerefsizle savaştım sayamadım. Karımın namlusundan korkuyorum. Alın elinden o silahı.” Son dedikleriyle Ayaz almaya çalıştı ama namlu onu bulunca geriye kaçtı. Abim bir süre daha Alparslan'ın kıvranışını izlemiş daha sonra bana yaklaşarak aldı silahı elimden. Ona direnmek istemiştim ama sarhoş kafamla yapamamıştım.

“Geberticem seni alp.” Cümlelerim yarım yamalak da olsa yutkunduğunu buradan bile göre biliyorum.

“Ya kocama silah çekiyorlar polisss...” yerde otururken bile susmuyor kadın.

“Lan o benim kocam. Bırakın beni döveceğim bu yellozu.” Kadına doğru atıldığımda Selim tutmuştu. Bırakmıyorlar ki döveyim.

“Sarhoş kadı...” Alparslan susmalı yoksa vuracağım onu.

“Sus ulan sen. Bende sarhoşum ama kimsenin kocasına yapışmıyorum.” bir an zihninde bunu hayal etmiş olacak ki başını iki yana sallayarak kendine gelmek için derin nefes aldı.

“Bebeğim...”

“Bebeğin ağzına edecek evde. Değil koltuk da bahçede sandalyede yatacaksın lan. Almıyorum eve seni gelme.”

“Ben ne yaptım?” yerdeki kadını gösterdi. “Bu kadın yapıştı bana, ben kaçtım.” Koca adamın ben kadından kaçtım demesi komik olabilirdi ama bunu benim kocam demeseydi.

“Babama anlatacağım, kaçıracak seni.” Omuz silkerek küçük bir kız çocuğu olmuştum sanki.

“Sakın. Bak Atakan amca öğrenirse beni senin yanına yaklaştırmaz bir süre. Nefesimi kesersin.” Alparslan’ın cümlesi en çok abimin hoşuna gitmişti.

“İtinayla babama ileteceğim.” Gülerek alelen dalga geçmesi ve bundan aşırı keyif alması herkesin gülmesine sebep oldu.

Biz tartışırken Cihangir abinin ayarladığı asker, kadınla ilgilenmiş ve onu evine bırakmak için götürmüştü. Ben, ne kadar suçu olmasa da Alparslan'a trip atarak konuşmamıştım. Cihangir abi ve Abimin ayarlamaları sayesinde herkes evlerine şoförlerle gitti.

Eve gelmiştik, yol boyunca bir kaç defa Alparslan soru sorsa da, konuşmaya çalışsa da tek kelime etmemiştim. Aslında suçu yoktu ama bunu ayık kafayla idrak edebilirim. Çakır keyifliden biraz daha fazla uçuk kafamla nazlanmak istiyorum. Aslında birilerine nazımı geçirmek istiyorum. Kafam ayıkken bunun mantıklı olduğunu ve onun bir suçu olmadığını bildiğim için bir şey demez konuyu kapatırım ama şuan birisi benimle ilgilensin, peşimden koşsun istiyorum. Bunu istediğim için çocuk ya da acınası olduğumu düşünmüyorum sadece birisi beni fark etsin istiyorum. Evet, normalde de nazlı bir insanım ama duygularından kaçan nazlı bir insanım, kimseye anlatmayan nazlı bir insanım. Kendimi oturma odasındaki en sevdiğim koltuğa attım. Hiç bir şey yapmak istememiş sadece burada saatlerce yatmak istiyorum. Alparslan kapı girişinden bana baktı, gözleri beni daha fazla içine çekmeden gitti. Bana arkasını dönmesi ve öylece gitmesi kırıcı bir hareket oldu. Biraz daha devam etmek istiyorum, içmeye. Kendimden, düşüncelerimden kaçan birisi değilim ama bu gecelik öyle olsa ne olacak ki. Daha fazla cozutmakta sorun yok. Kendimize özel aldığımız o içkilerden birisini almak için mutfağa gittim. Alparslan, sanırım bana eşlik etmek istemiyor gidişini o anlamda anlamam gayet doğal. Kendime bir bardak almak yerine televizyondan en sevdiğim şarkıyı açtım, evimizin bahçeye bakan cam duvarına dönek oturdum. Şişenin hepsini aldım, bir bardak az geldi. Sezen Aksu’nun kısık sesiyle içmek ve hiç bir şey düşünmemek çok hoşuma gitti. Sesi kısık açmıştım, belki alp uyuyor olabilir diye.

Bu gün yengemle olan yüzleşmem bedenen bir yara almamamı sağlamıştı ama ruhum için aynısını diyemem. Çünkü ben yaralardan kaçan bir insanım ve bu gün olan beklenmedik yüzleşme benim için ağır hasarlı olarak kayıtlara geçti. Altı yaşımın yarısını onlarla bir aile olmaya çalışarak geçirdim. Bunu ne kadar başardım tartışılır ama resmen ailesi olmayan ikinci ailesini kurmaya çalışan ama başarısızlıklarla dolu yıllarım olmuştu. Yengem, benim yengem ikinci annem olacaktı ama onu türlü kabul edemedim. O elinden geldiğince yanımda oldukça, kendi anneme ihanet ediyormuş gibi hissettim.

“Annem... Anne söylesene ben kötü bir evlat mıyım?” Kendi soruma benden başka kimse yanıt veremez, karanlık odada sadece ben ve dolu zihnim bulunuyoruz.

Babam, annem ve Hilmi. Hilmi benim gerçek yani tıbben gerçek babammış. Baba olmak için sadece bir Dna yeter mi? Bence yetmez, benim babam her zaman Atakan Aras olacak. Ta ki o beni istemeyene kadar, evet evet bunu da düşünüyorum. O kadar karışık hayatımın arasında bir de bunu düşünmemeye çalışıyorum. Kendimi ve düşüncelerimi geri plana atmaya çalışıyorum ama olmuyor. Savaş bundan yıllar önce ben doğmadan önce başlamıştı ama ben bu uğurda kimsesiz olan olmuştum. Bir saplantılı aşk uğruna annemi kaybettim, yalanlarla büyüdüm, ailemi kaybettim. Neden? Bir adamın ruh hastası aşkı yüzünden. Bir adamın güç aşkı yüzünden. Bir adamın psikopatlığı yüzünden. Eğer Hilmi, anneme bu kadar kafayı takmamış olsa ve ona bu kadar kötülük yapmamış olsa nasıl bir hayatım olurdu? Eğer Hilmi, ailemi öldürmek yerine hiç var olmasa nasıl bir hayatım olurdu? Ailem, Hilmi den kaçmayı başarsalardı nasıl bir hayatım olurdu.

“Annem yaşardı.”

Ben Mihriban Aras, bir tecavüz sonucu dünyaya gelmiş bir çocuk. Yalanlarla büyütülmüş bir çocuk. Üstünde deneyler yapılmış bir çocuk. Geçmişi unutulmuş bir çocuk, kadın. Bir ay boyunca sayısız eğitilmeye çalışılmış bir çocuk. Hala korkan ve kaçmaya çalışan çocuk.

Ben Mihriban Aras, ailesini bir hiç uğruna kaybetmiş bir kadın. Acaba doğmasaydım da bunlar yaşanır mıydı sorusunu soran bir kadın. Acaba ölsem bunlar yaşanmaya devam eder miydi sorusunu soran bir kadın. Benim ölümüm onları kurtarır mı diye düşünen bir kadın. Kardeşini nasıl bulacağını bilmeyen bir kadın. Ailesine nasıl ilaç olunur bilmeyen bir kadın. Kendi yuvasını kurmak isteyen ama başarısız olursa ne yapacağını bilmeyen bir kadın.

Sezen Aksu’nun naif sesi doldu kulaklarıma. Anneme hasret bir çocuğum. Annesinin kokusunu unutmuş bir kadın. Annesini yanında isteyen bir çocuğum. Annesinin yokluğuna alışmış bir kadınım. Gerçeklerle yüzleşmekten korkmayan bir çocuğum. Gerçeklerden kaçan bir kadınım. Canı acımıyor sanan ve yok olan bir çocuğum. Canı çıkıyor ama sessi çıkmayan bir kadınım.

“Sen ağlama, dayanamam... Anne, al yüreğim senin olsun.”

Şişeyi kafaya dikmeye son veremem, vermedikçe kendimden geçerim. Kendimden kaçarım. İçimdeki çocuktan kaçamam, içimdeki karanlıkla savaşan çocuktan kaçamam. Yüreği bende kalan kimseyle yaşayamam. İçimde ki o küçük Mih ayakta tutan tek insan Alp. Ona delicesine bağlı ve ona delicesine aşığım. Onun hayatını delicesine karanlığa sürüklüyorum. Onun hayatını kendiminki ki gibi mahvetiyorum.

“Çok mu karanlığım? Kurtarılamayacak kadar mı korkağım yoksa kurtulmaktan korktuğum için mi?” Dilim dönmüyor onun yerine başım dönüyor. Kelimeler, düşünceler hepsi bir birine giriyor. Benim dile getirmekten kaçtığım her şeyi Sezen Aksu dile getirmiş.

“Yalnızlık sevgili gibi boylu boyunca uzanıyorsa koynuna

Olur olmaz yere ıslanıyorsa kirpiklerin artık herşeye

Anneni daha sık anımsıyorsan hatta anlıyorsan...”

“Özür dilerim anne. Kızın senin kadar güçlü değil.”

“Eller günahkar

Diller günahkar

Bir çağ yangını bu bütün

Dünya günahkar

Masum değiliz hiçbirimiz

Masum değiliz hiçbirimiz...”

Ne zamanlar tuzlu suyla karışık içkiler yapıyorlar? Dudaklarımdan içeriye giren tadı asla sevmedim. Elimdeki içkinin çekilmesiyle irkildim. Karanlığımda artık tek değilim. “Alp...” Dolaşan dilim, düzensiz nefeslerim, akmış makyajım ve darmadağınık halime uzun uzun baktı. Hiç bir şey demedi, iki kelam bile etmeyecek kadar onu bıktırmıştım işte. Oda gidecekti. Bir gün onu da kaybedeceğim ve en yüzleşmek istemediğim an, en gelmekten korktuğum an oydu. Her şey bir şekilde katlanıyor insan ama karanlığına ışık gibi doğan birini kaybetme düşüncesi işte o kafayı yediyor. Yıllar sonra gelen babam, abim var. Yıllar boyunca en büyük kazık yediğim insan amcam. Yıllar boyunca uzanan yalanlar. Yıllar boyunca gelen yalnızlık. Yıllar boyunca gelen oyunlar. Yıllar boyunca belki de annem de bir yerde yaşıyordur düşüncesi. Her şeye bir şekilde alışıyorum. Bunlara alışmasam ya da onları yok saymaya çalışmasam bir şekilde ayakta dururum. Bunu başarırım biliyorum. Ben neler neler başarmış bir insanım ama konu oyun arkadaşıma gelince onu kaybetme düşüncesi aklıma geldikçe nefesim tıkanmakla kalmıyor kalbim yaşamına son vermek istiyor.

“Ben gitmem.” Kendi düşüncelerim arasında kaybolmuştum ki yine beni elimden çekip çıkaran Alp’in sesini duyana kadar.

“Sen nasıl?” Düşüncelerimi mi okuyor?

“Düşüncelerini okumuyorum. Seni senden iyi tanıyorum. Yukarıda seni duşta beklerken neden gelmediğini bilecek kadar iyi tanıyorum.” Yanıma oturdu ve biten şişem yerine yenisini getirmişti. Sadece bana değil kendine de almıştı bir şişe. “ burada bıraksam sabaha kadar oturacağını ve kendi iç dünyanda kaybolacağını biliyorum. Kendini her defasında suçlu çıkaracağını biliyorum. Konuşmak yerine neden kaçmayı seçtiğini biliyorum. Benden bile kaçmaya çalışmanı anlamıyorum ama. Onu da şuan sana bakınca anladım. Sen karanlığından kaçıyorsun. Sen ailenden kaçmaya çalışıyor ve bunu yapamıyorsun. Sen kendinden kaçmaya çalışıyorsun ama varlığım senin için büyük bir vicdan azabı oluyor.”

“Korkuyorum. Bunu itiraf etmek benim için yeni değil, bu hissi kabul etmek benim için çok zor oldu. Bu düşünceyi sen hayatıma girdiğinden belli düşünüyorum. Canım acıyor. Kızgınım, nefret doluyum. Mutlu gibiyim ama sadece bir kaç saat. Sanki birisi idam ipini boynuma astı ve ben sadece yerimde duruyorum. Yaşama hevesim yok. Hayallerim yok. Sizin yanınızda hiç bir şey yokmuş gibi ama kendimle kalınca susmayan bir kafamın içi, susmayan bir ordu var beynimde ve nasıl susacak bilmiyorum. Sende gideceksin, devamlı seni de kaybedeceğimi fısıldayan bir ses ve yaşamak çok zor Alp. ”

“Seni bırakmayacağım, ne düşünsen de, ne hissetsen de, ne yapsan da seni terk etmeyeceğim. Bunu anlaman gerekiyordu şimdiye kadar ama travmalarını anlatmak yerine içine attığın için fark etmiyorsun. Korkuların gerçek olmayacak. Düşüncelerin sadece düşünce olarak kalacak. Sen bu hikayenin en suçsuz tarafısın. ve tekrar tekrar dünyaya gelsem yine seninle olmak isterim. Bu hayatı seçme sebebim, senin suçun değil. Sen beni unutmuş ve hayatına devam ediyordun. Bende aynısını yapabilirdim. Seni yıllarca aramak yerine, asker olmak yerine, seninle kafayı bozmak yerine seni geçmişe gömer ve kendi hayatıma bakardım ama yapmadım. Seni unutmak, sensiz daha fazla nefes almak, sensiz hayat kurmak istemedim. Ve bunlar benim kendi seçimlerim, şuan yanında durmak, parmağında yüzüğün benim için olduğunu bilmek, dini nikah da olsa karım olduğunu bilmek benim kendi istediğim için olanlar. Bunlar için, başkalarının kararları için kendini suçlama. Ailenin seçimleri de senin suçun değil. Annenin ve babanın aşık olması ve her zorluğa göğüs germeleri senin suçun değil. Hilmi’nin anne yaptıkları senin suçun değil. Kardeşinin kaybolması senin suçun değil. Sen bir günah meyvesi değilsin. Sen bu hikayede, ben, ayaz ya da kardeşin kadar suçsuzsun. İlla bir suçlu arıyorsan ben söyleyim sana. Hilmi'nin saplantılı güç aşkı, kendini istemeyen kadını taciz etmesi, saplantılı beyni suçlu. Bunlar başımıza senin yüzünden değil onun yüzünden geldi ve geliyor. Ahmet Hatip suçlu, kendi kızını güç uğruna sattı. Kendi ailesini yok etti, bir suçlu arıyorsan o suçlu. Amca yerine koyduğun o şerefsiz suçlu. Hatta Atakan amca bile suçlu, annende suçlu. Kaçabilirlerdi ama her defasında kaçamadılar. Kaçamak istemediler, baş edilir sandılar ama o kadar güçlü değillerdi. Baban senin için senden vazgeçtiği için suçlu değil belki ama amcana güvendiği için suçlu. Sana geçmişi anlatmadığı için suçlu. Annen omuzlarına gerçeklerin ağırlığını bıraktığı için suçlu. Ama sen masumsun.”

Korkularımı, dile getiremediğim her şeyi bir bir yüzüme çarptı. Suçlu bulduklarımı bir bir söyledi. Dile getirmek istemediğim bir çok düşünceyi dile getirdi. Alparslan böyle bir adamdı işte, benim yerime dile getiri, benim yerime de düşünür. Beni çok sever ama gerçekleri yüzüme çarpmaktan geri kalmaz. Çok güzel sever ama istemediği bir düşünceye kapılınca acımasız olur. Canım acıdı. Gerçekler bir bir yüzüme vurulunca nefesim kesildi sanki, kalbimin ortasına bir karanlık çöktü. Bu karanlıktan kaçmaya çalıştıkça daha çok hapis oldum. Boynuma kendi taktığım urganı alp kesmişti. Böyle mi düşünüyordu? Gerçekten herkesi suçlu bulup beni suçsuz mu görüyor. Bir umut doğdu içimde ilk defa gerçekten ilk defa doğru mu diye düşündüm. İlk defa karanlığıma ışık tutmamış, oraya çiçekler ekmişti. Karanlığa ekilen çiçekler, karanlığıma ekilen çiçekler. Kaybolmama izin vermeyen adam, içimdeki ölü mezarlığına çiçek ekmişti.

“Alp...” cümlemi sarhoş kafamla toplayamıyorum. Artık etrafım daha fazla dönüyor.

“Benim güzelleri güzeli bebeğim. Söyle kurban olduğum.” Saçlarımı bir bir nazikçe çekti gözlerimin önünden. Acıyan neresi varsa tek tek öpecek gibi bakıyor.

“Çok seviyorum ben seni.” Cümlem karma karışık ama anladı. Ne hissettiğimi, neden korktuğumu, ne düşündüğümü anladı. Zaten hep böyle olmuyor muydu? Ben dağıtıyorum o topluyor. Ben anlatmıyorum o anlıyor. Ben kaçıyorum o kaçmama izin vermiyor. “Ben kendimi günahkar olarak düşünürüm hep, benim bu dünyada mutlu olacağım bir an olmaz diye düşünürdüm. Ta ki sen hayatıma girene kadar. Hangi duam, hangi sevabımın karşılığısın bilmiyorum ama şükürler olsun. Senin varlığın için ne kadar şükür etsem, ne kadar sevap işlesem boş. Bu dünyada bana verilmiş en güzel hediye senin varlığın. Hiç gitme olur mu? Beni hiç bırakma çünkü ben buna dayanamam. Benim sonum, senin yokluğunla olur.” sımsıkı sarıldım. Bedenimi tamamen kontrol edemesem de sımsıkı sarıldım ve onun kucağına oturmak için hareket ettim. Bana izin verdi, o kocaman gövdesi yine benim en güvenli limanım oldu. Kafamın içindeki suçlayıcı çocuk sustu. Beynim düşünmeye son verdi. Acıyla harmanlanmış zihnim bile ızdırap olmaya son verdi. Bunu huzur veren göğsüyle, sesiyle, varlığıyla başardı. Yine ve yine benim karanlığıma ışık tuttu, oraya çiçekler ekti.

“Bende seni çok seviyorum bebeğim. Hatırlat arada sana içireyim. Bu kadar konuşkan olmanı, aşk dolu olmanı beklemiyordum.” Ortamdaki kasvetli havayı dağıtmak istiyor.

“Hmm... Peki arada içelim. Seni yanlışlıkla vurursam bir şey olmaz demi?” akşamki olayı unutmamıştım.

“Mih! Benim bir suçum yok. Sende biliyorsun ama nazına niyazına kurban olduğum için susuyorum. Bide seni çok sevdiğim için.” bana göz kırpıp aklımı karıştırmamalı.

“Gözlerine sahip çık canım. Aklımı karıştırma.” Derin bir nefes aldığımda dudaklarımız arasında milimlik bir mesafe vardı. Az kalmıştı onu öpmeme. “Midem bulanıyor.” Ortamı bozmuş olmak istemezdim ama gerçek bu.

“Bu kadar kim içse şimdiye kadar kusardı. Geç bile kaldın, yürü banyoya gidiyoruz, seni kendine getirelim. Ayyaş bir karım var.” Beni kucağından indirmeden yukarı kata, odamıza doğru ilerlemeye başladı. Ben kucağında onun ensesindeki küçük saçlarla oynarken, o sadece beni sıkı sıkı tutmuş ve yukarı çıkıyordu.

Odamıza geldiği beni bırakacak sanırken benimle beraber banyoya yöneldi. Beni fayansın üstüne oturtacak sanırken o diren duşa kabinin içine girdi ve soğuk su ikimizinde başından aşağı akmaya başladı. Ani gelen buz gibi suyla irkilerek kaçmak istedim ama onun kucağında debelenmekten başka bir hareket yapamadım.

“ALP. DONUYORUMMM...” Serzenişime sadece güldü vicdansız adam.

“Bu kadar içmezsin işte kendine gelirsin.”

“Döveceğim seni. Sevmiyorum lan seni, uyuz oluyorum sana.” İşte yavaş yavaş gerçek Mihriban'a dönüyorum.

“Eşek gibi seviyorsun beni. Hadi yiyorsa bir daha sevmiyorum de.” damarıma basarak ne hedefliyor.

“Sevmii...” Cümlem daha da soğuk suyun altına sokulmamla yarım kaldı. Az önceki suya soğuk demiştim ya unut onu. Şuan tamamen üstümden çekilmişti ve su direk bana vurduğu için dişlerim birbirine değiyor soğuktan.

“Ne dedin? Anlayamadım canım.” Otuz iki diş sırıtan yüzünü dağıtmak istiyorum.

“Ebene selam söyle hayatım. Bol bol hemde!”

Ne kadar inatsa bende o kadar inat olduğum için dakikalar boyunca beni soğuk suyun altında tuttu. En sonunda seni seviyorum çığlıklarımla beni serbest bıraktı sandım ama hayır. Ona espri niyetine de seni sevmiyorum demem hoşuna gitmemiş olacak ki, beni daha az soğuk suyla yıkadı. Su ilk açtığında olduğu kadar soğuk değildi ama vicdansız adam kendine gelirsin diyerek beni resmen bir çocuk gibi yıkadı ama sıcak su kullanmadı. Biraz abartıyor olabilirim, benim gibi kaynar suyla duş almak yerine ılık suyu tercih etmişti. Bu onun vicdansız, gaddar olduğunu değiştirmiyor ama. Onu uğraştırmam sonucu benimle beraber tekrar kendisi de duş almak zorunda kaldı. Bundan gram pişman değilim. Odaya bana kıyafet getirmek için gittiğinde midemde ne varsa çıkardım. Ayakta durmak bana çok zor geldiği için yere oturdum. Üstümde sadece bir havlu varken soğuktu ama bu iyi geliyordu. Kendime gelmeme sebep oluyor ve nefes almamı sağlıyor.

“Bebeğim ne oldu?” Beni yerde otururken bulmayı beklemediği için şaşırmıştı.

“Kustum.” nazlı bir kız çocuğu gibiyim.

“Bunun için mi ağlıyorsun?” Anlam veremiyor ama annemden başka beni yıkayan olmamıştı. Bu sadece sığındığım bir bahane oluyor.

“Annemi özledim. Annemi istiyorum ben, onun gibi yıkadın beni. Oda saçlarımı incitmeden yıkardı.” bir anda zihnime sızan görüntüler bana da sürpriz olmuştu. Bunu ikimizde beklemediğimiz için şaşırmış kalmıştık. Hala tamamen hatırlamıyorum. Unuttuğum bir geçmiş hala büyük bir sorun ama bazen böyle bir anda ansızın hatırlıyorum. Sanki o anlarda çocukluğumu anımsatacak şeyler olduğunda daha çok hatırlamama sebep oluyor. Alparslan’ın beni annem gibi incitmeden yıkaması bana hatırlatmış ve mutlu olmuştum.

Hiç bir şey diyemedi sadece ağlamamım durmasını bekledi. Bende bir şey demesini beklemedim zaten. Benimle beraber oda sadece bir havluyla bekledi, üşüdüğümü hissettiğimde tek kelime etme gerek kalmadan kucağına almıştı, ilk önce iç çamaşırlarımı daha sonra bana kendi kalın kazağını girdirmişti. Kış ayına giriyoruz, havalar soğuk oluyor. Düşüncelerimden, zihnimden yine kaçmak istiyorum. Benimle bir çocukmuşum gibi ilgilenmesi mahcup hissetmeme sebep oluyor ama yinede bir şey demedim, ters bir hareket yapmadım. Sadece bekledim, onun işini bitirmesini bekledim. Kendi de üstünü giymek için odadan çıktığında ben yorganın altına girmiştim bile.

“Güzelim uyuma.” Geri gelmişti. Ben sızmak üzereyken gelmesi yüzümü ekşitmeme sebep oldu.

“Uyumak istiyorum aşkım.”

Bir kaç dakika susunca bende uyumak için tekrar rahat bir pozisyona geçtim ama yanıldım. Uyumama izin vermiyor. Bir kaç çekmece açıp kapama sesinden sonra o güzel sesini duydum. “Mih, bunlardan hangisi saçları acıtmadan taramamı sağlar.” Yanlış duyduğumu düşündüğüm için yorganımın altından çıkmadım. “Güzelim, uyuma ve cevap ver.” Kendi için istediğini düşündüm ve güldüm. Saçlarına önem veriyordu beyefendi.

“Dışı mor olan, üstünde sıvı saç kremi yazan.” Bir kaç saniye sessizlikten sonra yatağın diğer tarafı çöktü.

“Kalk bakalım küçük ayyaş.” Kollarımdan tuttu ve bez bebeğimişim gibi zorlanmadan kaldırdı.

“Ya bıraksana uyumak istiyorum.” Beni yatakta önüne oturttu. Önce anlam veremedim ama daha sonra saç kremimim kokusunu aldım. Ardından saçlarımı sıktığını anladım, üstümü giydirmesi yetmemiş saçlarımı tarıyor ve kurutuyordu. Özenle saçlarımın her telinin kuruması için uzun uzun kuruttu, tararken acımaması için ona dediğim spreyi sıktı. Ben bitti sanırken, o bana ait olmayan bir krem sürdü saçlarıma.

“Bu nedir?” Meraklı ve uykulu ses tonum birbirine karışmıştı.

“Saçlarının uçlarının kuru olduğunu söylüyordun. Araştırdım ve en iyisi bu kremmiş, aldım.” Laf arasında ona bunu demiştim ama bu kadarını beklemiyordum. Ağzım açık kalmış ve ne diyeceğimi bilemedim. Kuruttu saçlarıma aldığı kremi sürdü. Ben sadece donmuş kalmıştım.

Kendi saçlarını da benim kurutmama izin verdi, onun gibi özenerek kurttum ve ellerini yıkayıp yatağa geri geldi. Beni göğsüne çektiğinde artık sızmıştım bile. Son dediklerim onu sevdiğimdi, son duyduğum beni sevdiğiydi.

Sabah erkenden kalkmıştım, başımın ağrısı beni çileden çıkaracak cinsten olmuştu. Dün geceyi bir bir hatırlıyorum, neler yaptığımı, neler dediğimi unutmamıştım. Resmen bir bir hepsini hatırlıyor ve kendime lanet ediyorum. Bu baş ağrısı bünyeme çok çok fazla olduğu için sürünerek Alparslan'ı uyandırmadan yataktan çıktım. Onun eşsiz yakışıklı yüzünü, heykel tıraşın elinden çıktığını düşündüğüm bedenini yatakta bırakmak zor olmuştu ama baş ağrımı dindirmem gerekiyor. Oturma odasının camlarını açtım, mutfağa geçtim ve ilk işim havalandırmak oldu. Daha sonra güçlü bir ağrı kesici içerek, bir iki lokma yedim. Kahvaltı için sevgilin uyanmasını beklemek istedim. Bu sürede bizim için çok güzel bir kahvaltı sofrası hazırladım, her şey hazır olduğunda artık baş ağrım biraz hafiflemişti.

“Uykucu kocammm...” Odamıza gelmiş ve gece çektiği perdeleri açtım, havalanması için camı açtım. Saat çoktan öğlen olmuştu.

“Alp, aşkım uyan çok açım.” Ellerim çok sevdiğim yumuşacık saçlarında gezinirken uyanmasını beklemek aptallıktı.

“Çekme ellerini.” Çekmeye çalıştığımda tutmuş ve yanında oturduğum için başını dizlerime koymuştu.

“Çok acıktım, uyan hadi paşam.” Onun sayesinde yumuşacık olduğunu hissettiğim saçlarımı geriye doğru çekip yanağını ısırdım. Beklenmedik darbemle geri kaçmaya çalıştı ama çoktan o güzel yanağını ısırdım.

“Ya Mihhh...” Uykulu sesi ayrı bir hoşuma gidiyor bu adamın.

“Ya Mihhh.... yok uyan artık. Kaç saat oldu.” Onu yatakta öylece bırakarak odadan çıktım. Daha doğrusu beni ısırmasın diye kaçtım. Arkamdan homurtusunu duyuyorum ama sırıtarak aşağı indim.

Çok geçmeden bizim için hazırladığım kahvaltıda yerimizi almıştık. O benim tabağımı doldururken, havadan sudan konuşarak hiç susmuyordum. Yeni aldığı bir kaç kahvaltılığı tatması için ilk ona uzatıyor ve tepkisine göre kendim de deniyorum. Bir denek faresi olmaktan memnun değil gibi homurdanıyor ama aslında hoşuna gidiyor. Ya da ben böyle düşünmek istiyorum. Uzun bir kahvaltı ardından masadan kalkmış ve oturma odamızda Tv izlemek için anlaşmıştık. Çalan telefonuyla yerimden kalktım. Arayan babamdı ama neden Alparslan'ı arıyordu ki?

“Neden seni arıyor?” İçime kurt düşmüştü.

“Bilmiyorum, şimdi anlarız.” Telefonu açtı ve hopörlere verdi. “Alo.” Alparslan’ın sesinin ardından babamın telaşla karışık mutluluk sesini duyduk. Bu günün sadece alp ve bana ait olmasını düşlemiştim. Evimizde durup sadece ikimiz ait bir gün olsun istemiştik ama yine yanıldık. Asıl oyun şimdi başlıyordu.

“Bulduk.” Babamın dediklerine anlam veremedim. Neyi buldu? Neyi ya da kimi arıyordu ki buldu?

“Neyi bulduk Atakan amca?” Alparslan da benim gibi anlamamıştı.

“Oğlumu buldum. En küçük Aras’ı bulduk Alparslan.” Duyduklarım bir hayalden ibaretse beni gerçekliğe getirmeyin. Duyduklarım gerçekse bana dokunmayın. Ciğerim yandı, gözlerim dolu dolu lacivertlere baktım. Oda şaşırmıştı. İkimizde bu gün bunu beklemiyorduk, aklımızdan bile geçmemişti.

“Nasıl?” Alparslan da anlam verememişti. Oda en az benim kadar şaşkındı.

“Mihribanı al gel üsse konuşmamız gerekiyor. Acil toplantı verildi, senin ayarladığın dedektif bulmuş bir şeyler.” Sanki aklım benimle oyun oynuyordu. Kim ne diyor anlamıyorum, işitiyorum ama kulaklarım da anlamsız bir uğultu var. Alparslan'a tutundum, ona tutunmasam dizlerimin üstüne düşerdim.

BÖLÜM SONU...

Bölüm yayınlanma tarihi: 02.01.2026

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 08.01.2026 22:28 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...