89. Bölüm

GERİ DÖNÜYORUZ!

Sultan Çakır
sultanakr

 

Hayır, hesabımın şifresini unutmadım.

 

Yalnızca mental olarak çöktüm.

Helüüüüüüüü! Beni özlediniz mi? Ben sizi çok özledim, özellikle onları. Biliyorsunuz ki Kasım 2025'ten bu yana herhangi bir bölüm paylaşmadım, paylaşamadım. Çünkü gerçekten mental olarak çöktüğüm anları yaşadım. Güvercin'den ayrı kaldığım bir süreç boyunca diğer kitabımı yazmaya başladım ve artık gerçekten Güvercin'in yeniden seslerini duyabiliyorum.

Belki de bu şekilde olması gerekiyordu, bilemiyorum.

Öncelikle geri dönüyoruz.

Unuttuğunuz bölümler olabilir, onlara bir göz atmanızı istiyorum. Son sezon, yani 3. sezondan başlayarak okumanızı tavsiye ediyorum. En azından aradaki bağlantıları kaçırmamış ve biraz onlarla aranızı yeniden bağlama şansınız olabilir. Yazım aşamalarım hâlâ devam ediyor ama bölümün büyük bir çoğunluğunu tamamlamış bulunmaktayım. Son partları da yazıp düzenledikten sonra onları sizinle buluşturacağım.

 

Ayrı kalmayacağız.

 

Sizlere, gitmeden önce küçük bir sürprizim var.

 

Buyurun efenim, iyi okumalar.

 

"61. BÖLÜMDEN ALINTI"

Önümdeki çift kişilik yatağın üzerinde Eyşan ve geleceklerimiz vardı.

Yatak öyle bembeyazdı ki, sanki bir bulutun üzerinde uzanıyorlardı. Eyşan, soluna doğru uzanmış, sol kolu yastığımın üzerindeydi. Yüzü bana dönüktü. Gözleri kapalıydı, kirpiklerinin gölgesi elmacık kemiklerine düşüyordu. Dudaklarında minicik bir tebessüm vardı; öyle hafif, öyle masumdu ki, ancak rüyasında mutluluk gören bir insanın yüzünde olabilirdi o gülümseme.

Sağ eliyle bebeklerimizi tutuyordu. Parmak uçları birbirine değmiş, sanki el ele tutuşmuşlar gibi duruyorlardı. Yatağın kenarına dizilmiş, sabırsızlıkla büyümeyi bekleyen iki minik canım, Bilge Kaan ve Toprak Luna. Yavaşça yatağın kenarına oturduğumda sırtımda birinin gözyaşını hissettim.

Onu tanıyordum. Uzun zaman önce ayrı düştüğüm, ama varlığını hep ensemde hissettiğim biriydi. Acıyla yanıyor, donmuş toprak gibi çatlamış bir kaderin suyunu sızıyordu üstüme.

Öyle bir ağlıyordu ki, titremesi önce bana, sonra yatağa, sonra bütün odaya yayılıyordu. Her damlası, sırtımda bir iz bırakıyordu. Sıcak değildi gözyaşları. O yaşlar, sırtımdan belkemiğime, oradan yüreğime sızıyordu. Acıtmıyordu artık. Sadece hatırlatıyordu. Hiçbir şeyin tesadüf olmadığını.

Ve bazı vedaların, daha vedalaşmadan başladığını.

‘Özür dilerim,’ diyordu, hıçkırıklarının arasından. Sesi öyle kırıktı ki, tanıyamadım önce. Kaderin sesi bu kadar titrek olur muydu? Bu kadar insan, bu kadar çaresiz olur muydu? Ama işte, arkamda duran o nefes, sanki bütün yükünü omuzlarıma bırakmış, bir çocuk gibi ağlıyordu. Gözyaşlarından yarım kalmış sayfaların tozlu kokusunu alabiliyordum. Ama sadece kâğıt değildi kokan. Mürekkepti. Yazılmamış cümlelerin mürekkebi. Tam nokta konacakken yarım kalmış harflerin acısı. Bir mektubun ortasında biten hayatların hüznü.

Kâğıt ve gözyaşı.

İkisi karışmış, sırtımdan aşağı süzülüyordu. Her damla, yazılmamış bir hikâyeydi. Her damla, okunmamış bir şiirdi. Her damla, tutulmamış bir söz, varılmamış bir akşam, uyanılmamış bir sabahtı.

'Özür dilerim.'

Ne için özür diliyordu kader? Eyşan'ı karşıma çıkardığı için mi? Onu bu kadar güzel yarattığı için mi? Bana onunla geçireceğim senelerimi hayal ettirdiği için mi? Yoksa tüm bunları alacağını bile bile, bir an olsun tattırdığı mutluluk için mi?

'Affet beni,' dedi yeniden. Sesinde büyük bir pişmanlık vardı. 'Hepsi bu kadar. Hepsi bu kadardı.'

Ne kadardı? Ne demekti hepsi bu kadar? Daha doğmamış bebekler mi bu kadardı? Daha yaşanmamış yıllar mı? Daha söylenmemiş sözler, tutulmamış eller, atılmamış kahkahalar mı?

Cevap vermedim. Veremedim. Çünkü biliyordum. Kaderin özür dilemesi, işlerin çoktan bittiği anlamına gelirdi. Onun pişmanlığı, bizim için yazılmış son sayfanın mürekkebiydi.

Eyşan rüyasında gülümsedi. Bebeklerini sıkıca tuttu. Belki rüyasında onlarla oynuyordu. Belki onlara şarkı söylüyordu. Belki de büyüdüklerini görüyordu. Okula gittiklerini, ellerinden tutup gezdiğini, saçlarını taradığını, düğünlerinde ağladığını...

Arkamda kaderin hıçkırıkları yükseldi. O da biliyordu. O da görüyordu aynı rüyayı. Ama onun rüyası, bizimkinden farklıydı. Onunki, hâlâ yazılmayı beklemiş olanların rüyasıydı.

Yarım kalmış sayfaların tozlu kokusu iyice çöktü üzerime. Gözyaşlarıyla karışmış, sırtımdan kalbime sızıyordu artık. Oda doluydu o kokularla. Eyşan'ın saçlarına sinmişti. Bebeklerin eldivenlerine sinmişti. Yastığa, yorgana, duvarlara sinmişti.

Her yer yarım kalmışlık kokuyordu.

'Özür dilerim.'

Artık, ne için özür dilediğini biliyordum.

Bütün yarım kalmış hikâyeler ağlıyordu. Bütün yazılmamış mektuplar. Bütün okunmamış şiirler. Bütün varılmamış akşamlar. Ve ben, ortada, ikisi arasındaydım.

Önümde hayat.

Arkamda vedanın ta kendisi.

Eyşan'ı ve canlarımızdan kan taşıyan hayatlarımızı rahatsız etmeden yanlarına uzandığımda, varlığımın ağırlığını hissettirmemeye çalışan bir gölge gibiydim. Yatağın çok azına, tam da kıyısına iliştim; öyle ki bir adım ötesi boşluk, bir adım berisi onların huzuruydu. Nefes almayı bile unuttum bir an. Aldığım her soluk, bu sessizliğin kutsallığına edilmiş bir saygısızlık olacak sandım.

Bakışlarım, Eyşan'ın yüzünde takılı kaldı. Ay ışığı, perdenin aralığından süzülüp onun elmacık kemiklerine vuruyor, kirpiklerinin gölgesini yanaklarına nakşediyordu. Benim nefesime can olan nabzı, boynunun ince kıvrımından belli oluyordu. Nabzımın onunkine eşitlendiğini hissettiğimde, ağırca nefesimi bıraktım.

Bir hayat için gelmiştim ben dünyaya.

Kaderimde, Eyşan ile olmak vardı.

Bunun dışındaki her yol, her durak, her nefes sadece bir bekleyişmiş meğer. Ona çıkan yolları arşınlamıştım yıllarca, onu düşünmüştüm, onunla var olmak için çabalamıştım.

Şimdi ona her baktığımda, gözümün önünde canlanan anılar birer birer kalbime akıyor, damarlarımda dolaşıp beni yeniden yoğuruyordu. İlk görüşüm, ilk dokunuşum, ilk kavgamız, ilk barışımız... Her biri, ruhumun en kuytu köşelerinden sökülerek geliyor, gözlerimin önünde bir film şeridi gibi akıp gidiyordu.

Zihnimin gerisi, bir günlüğe sığmış ömür gibiydi.

Her sayfası ayrı bir hatıra, her satırı ayrı bir sancı. Kimi yerleri yırtılmış, kimi yerleri yaşlarla ıslanıp kurumuş, kâğıdı buruş buruş olmuş bir ömür. O ömre kabul etmediğimiz, etmek istemediğimiz, bitmeyen, yarım kalmış bir savaş vardı. Bir elin parmakları kadar yakın, bir ömrün uzaklığı kadar derin bir uçurumun iki yakasında duruyorduk sanki. Aramızda ne dağlar vardı ne denizler; sadece yarınları örten karanlık bir perde.

Bu savaşın sonunda ya ölüm vardı ya zafer.

Ben bu savaşı kaybetsem de asıl yenilgim, onu kaybetmek olacaktı.

Onsuz bir zafer, zaten yenilgiydi. Onsuz bir nefes, zaten ölümdü.

Gözlerimi kapattım. Odanın sessizliğinde, dört ayrı kalbin atışını duyar gibi oldum. Biri benimdi; ağır, ezik, korkulu. Biri Eyşan'ındı; dingin, güvenli, huzurlu. Diğer ikisi ise daha yeni başlamıştı atmaya; minicik, ürkek ama bir o kadar da inatçı. Onların varlığı, bu karanlık dünyada yaktığım en büyük ışıktı.

Sessizliğin ortasında incecik bir sızı yükseldi. Ardından bir başkası eşlik etti ona. İki minik ses, önce tereddütlü, sonra daha kararlı, daha ısrarcı bir hal aldı. Birbirine karışan ağlamalar, odanın karanlığını yırtan iki küçük çığlık gibiydi. Gözlerim hızla açıldı.

Karanlığa alışan gözlerim, önce Eyşan'ı buldu. O da uyanmıştı. Göz kapakları henüz tam aralanmamış, uykunun ağırlığı kirpiklerinde asılı kalmıştı. Derin bir nefes alarak doğrulduğunda bende hızla onunla birlikte doğruldum. Hareketlerimiz aynı anda, sanki yıllardır birlikte dans eden iki beden gibiydi. Onun her kıpırdanışını bilen, her nefesini tanıyan bir uyumla.

Eyşan, elleriyle usulca tişörtünün eteğini kavradı. Hareketi öyle doğaldı ki yüzyıllardır annelerin yaptığı gibi göğsünü açtı, sırtını arkaya yasladı. Ona yardım etmek amacıyla Bilge Kaan’ı kucaklayıp Eyşan’ın koluna yerleştirdim. Minik oğlumun bedeni, annesinin sıcaklığını hisseder hissetmez sustu. Sanki dünyanın bütün dertlerini unutmuş gibi, gözlerini kapadı ve o kutsal başlangıca daldı.

Kızımı kucağıma aldığımda, ne kadar küçük olduklarını bir kez daha hatırladım. Bu kadar küçük, bu kadar kırılgan, bu kadar masum kızımın içinde nasıl bu kadar güçlü bir ses vardı, hayret ettim.

Annesine çekmiş.

Kıkırdamamak için kendimi zor tuttum.

Eyşan'ın koluna, Bilge Kaan'ın hemen karşısına yerleştirdim onu. İki minik baş, annelerinin göğsünde buluştu. İkisi de emmeye başladığında, odada artık sadece o huzur verici, ritmik emme sesleri vardı. Birkaç saniyeliğine durup kulağımı onlara doğru uzattım.

Şap şap şap...

Gülümsedim.

Eyşan, başını hafifçe bana çevirdi. Gözlerinin içi gülüyordu. İçinde savaşlar görmüş, yangınlar atlatmış, kayıplar yaşamış ama asla kaybedilmemiş iki toprak göz.

"Baksana onlara," diye fısıldadı. "Ne kadar huzurlular."

Elimi uzattım, parmak uçlarımla Toprak Luna'nın minik parmaklarına dokundum. Bir an için, o minik el, parmağımı kavradı. Öyle sıkı, öyle güvenle tuttu ki... İçim titredi.

"Daha dün gibi," dedim, sesim fısıltıdan öteye geçemedi. "seni ilk gördüğüm gün. Şimdi de onları görüyorum. İçim içime sığmıyor be kızım."

Eyşan, gülümsedi. O gülümseme, yorgunluğun, acının, endişenin üzerine örtülmüş sıcacık bir yorgan gibiydi. Yüzüne doğru eğilerek kaderin, onun alnına yazdığı ismimin üzerini koklarcasına dudaklarımı bastırdım. Saçlarının kokusu, bebeklerimizin cennet kokusuna karışmış, bambaşka bir güzel olmuştu.

Bir an öylece kaldım. Nefesini hissettim tenimde. Kalbinin atışını duydum göğsümde. İki minik can daha vardı artık aramızda. Dört kişiydik. Dört ayrı nefes, tek bir kalpte atıyordu sanki.

“Cenneti verdin bana yaşarken,” dedim, alnımı alnına yaslarken, “Ben ne yaptım da seni hak ettim bilmiyorum Eyşan.”

Gözlerini açtı. Kirpikleri, kirpiklerime değdi.

"Sen," dedi, öyle yumuşak, öyle incecik bir sesle ki, neredeyse duyamayacaktım. "her gün beni hak etmek için savaştın. Her gün biraz daha iyi oldun. Her gün biraz daha sevdin. Yeterince değil mi?"

Başımı iki yana salladım.

"Yetmez," dedim. "Hiçbir zaman yetmeyecek. Ömrümün sonuna kadar sana minnet duyacağım. Bu iki minik canı bana bağışladığın için. Beni baba yaptığın için. Beni sen yaptığın için."

Güldü. O kahkaha, sabahın ilk ışığı gibiydi.

"Sen zaten sendin Mete. Belki de ben sadece yolunu bulmana yardım ettim."

"Yolumu buldum," dedim, gözlerinin içine bakarak. "Sende buldum. Sende kayboldum. Sende var oldum."

Toprak Luna, bir ara emmeyi bıraktı, gözlerini araladı. Süzgün, koyu bakışları bir an bende takıldı. Bir gözü diğer gözüne nazaran biraz daha koyu bir maviydi. Altıncı aylarına kadar renkleri tam oturmayacaktı ama o sol gözündeki koyuluğu gözle görebiliyordum. Toprak Luna, baygın bakışlarını kaçırıp keyfine bakmaya devam ederken Eyşan ile bakışlarımız kesişti. Gözlerinin içinde bir ışıltı, dudaklarının kenarında hafif bir kıvrım. Beni izliyordu. Bizi izliyordu.

“Ne bakıyorsun?”

Kaşlarımı kaldırdım. Masum masum. Hem de hiçbir şey düşünmemiş gibi.

Eyşan, gözlerini devirdi, başını iki yana salladı. O mimik, o bakış tanıdıktı.

"Aklında her ne düşünüyorsan, unut onu," dedi. "Kırk gün yanıma bile yaklaşamazsın."

Bir an durdum. Olduğumuz yakınlığa baktım. Ona ne kadar yakın olduğuma. Bebeklerimize. O anın masumiyetine. Sonra yeniden gözlerinin içine baktım. Gözlerimin içi gülüyordu, biliyorum.

"Senin düşüncelerin fesat yavrum," dedim, sırıtarak. Sırıtışım öyle genişti ki, yüzümün iki yakası birleşecekti neredeyse. "Ben hiç böyle bir şey düşünmemiştim."

Eyşan'ın gözleri kısıldı.

"Hiç mi?"

"Hiç."

"Emin misin?"

"Çok eminim."

"Peki o zaman," dedi, dudaklarının kenarındaki gülümseme büyürken, "neden şu an kulakların kıpkırmızı oldu?"

Elimi sol kulağıma götürdüm. Sıcaktı. Hem de çok.

"Rüzgâr çarptı," dedim.

"Rüzgâr mı?"

"Evet. Kuvvetli rüzgâr var dışarıda. Esti geldi işte."

Eyşan, kahkahasını tutmaya çalıştı ama beceremedi. O kahkaha, odanın içinde bir çocuk neşesi gibi yankılandı. Bebeklerimiz bile irkildi bir an, sonra yine emmeye devam ettiler. Alışıyorlardı galiba annelerinin kahkahalarına. Babalarının saçmalıklarına da alışacaklardı nasılsa.

"Rüzgâr çarpmış," diye tekrarladı Eyşan, gözlerinden yaşlar gelirken. "Aralık ayında, kapalı bir odada, rüzgâr çarpmış."

"Pencereden geldi," dedim, ciddiyetimi koruyarak. "Şu aralıktan. Çok ince bir aralık ama rüzgâr buluyor işte."

Eyşan, başını iki yana salladı, hâlâ gülüyordu.

"Sen bir harikasın, Mete Mert Çakır."

"Biliyorum," dedim. "Ama söylemen de güzel."

Bir an sustuk. Gülüştük. Sonra yeniden bebeklere döndük. İkisi de mışıl mışıl emiyor, ara sıra minik sesler çıkarıyorlardı. Doymanın, güvenin, huzurun sesleri.

"Kırk gün çok uzun," dedim, alçak sesle.

Eyşan, kaşlarını kaldırdı.

"Ne?"

"Hiç."

"Kırk gün dediğini duydum."

"Duymadın."

"Duydum."

"Rüya görüyorsun."

Eyşan güldü yine. O kahkaha, bu odanın en güzel sesiydi. Silahlardan, savaşlardan, acılardan uzak, sadece sevginin olduğu bir ses.

"Kırk gün," dedi, parmağını sallayarak. "Elli de olabilir altmış da. Ne dersem o."

"Peki," dedim, ellerimi kaldırarak teslim olurcasına. "Sen bilirsin. Ben sabırlı adamımdır."

Eyşan, gözlerimin içine baktı. O derin, toprak rengi gözlerle.

“Diyorsun?”

Kaşlarımı kaldırdım. Göz ucuyla, fark ettirmeden yapmaya çalışarak ama muhtemelen fark edilecek kadar belli ederek, bebeklerimizin şapur şupur emdikleri memesine baktım. O an, Eyşan'ın kahkahası odanın sessizliğinde bir çığlık gibi patladı. Öyle içten, öyle gürültülü, öyle kontrolsüzdü ki... Bebeklerimiz bir an irkildi, emmeyi bırakıp gözlerini açtılar, sonra annelerinin sesini tanıyıp yine keyiflerine döndüler.

"Aç kediler gibi bakıyorsun şu an," dedi Eyşan, gözlerinden yaşlar gelirken. Güldükçe omuzları sarsılıyor, bebekler sallanıyor, o daha çok gülüyordu. "Çek o gözlerini oradan. Bebeklerin yanında bağırtma beni."

"Ben bir şey yapmadım ki," dedim, masumiyet timsali bir ifadeyle. Gözlerimi tavana diktim, ellerimi iki yana açtım. "Bak, bakmıyorum. Hiç bakmıyorum."

"Bakıyordun."

"Bakmıyordum."

"Bakıyordun, gördüm."

"Düşünüyordum."

"Ne düşünüyordun?"

Bir an durdum. Tavanı inceliyordum sanki. Tavanda ne vardı? Çatlak. Küçük bir çatlak. Ona odaklandım.

"Şey... Bebekler çok tatlı."

Eyşan'ın kahkahası yeniden yükseldi.

 

Koyduğum son noktada görüşmek dileğiyle...

 

Bölüm : 07.03.2026 20:43 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
İçindekiler
Sultan Çakır / GÜVERCİN / GERİ DÖNÜYORUZ!
Sultan Çakır
GÜVERCİN

31.03k Okunma

1.64k Oy

0 Takip
89
Bölümlü Kitap
-AURORA-I - YEMİNII - İLK KURŞUNIII - MAVİIV - SORGUV - KANLI TÜYVI - SINIR7. BÖLÜM'DEN KESİTVII - GERÇEKDUYURU VE SOHBETKİTAP ADI VE KESİTVIII - TEKERRÜRIX - 25 SAAT 38 DAKİKA10. BÖLÜMDEN KESİTX - İSYANIN ARKASINDAKİ GÖLGEXI - YALANLAR VE İZLERİXII - SAVAŞIN SINIRINDAXIII - GECEYE SÜRGÜN AŞKXIV - KIRIK GÜVEN KOZASIXV - KIRILMA NOKTASIXVI - DUVARXVII - KANATLARI ISLAK GÜVERCİNXVIII PART I - SIRR-I MÜPHEMXVIII PART II - SÖNMÜŞ OCAK KÖZÜXIX - YÜKLÜ HATIRAXX - BÜLBÜLÜM ALTIN KAFESTEXXI - AL BAYRAĞIN GÖLGESİXXII - SONA BİR KALAA.E.BM.M.ÇXXIII - KORUN BIRAKTIĞI İZXXIV - BOZKURT VE TARUMARXXV - TEK KURŞUN SÖZÜXXVI - KARA KARIŞAN KANXXVII - ÖFKENİN KRİZ UYKUSUXXVIII - OMUZDA TAŞINAN YÜKXXIV - RUHU YUTAN BOŞLUKXXX - GERİ SAYIM SONUXXXI - YAKLAŞAN KASIRGAXXXII - HASSAS VE ZARİFXXXIII - DÖNENCE DÖNGÜSÜII PART - XXXIII - DÖNENCE DÖNGÜSÜXXXIV - AKREP VE YELKOVANXXXV - ŞEYTAN KILIKLI AZRAİLXXXVI - YOLUN SONUNDAKİ SAKİNLİKXXXVII - ECELİN GÖLGESİXXXVIII - OLASILIK VE KURAMXXXIX - KİMLİK KAYBIXL - BAHT VE TEKERRÜRXLI - KAYBOLAN ZAMANLAR- DUYURU -XLII - YANAN KÜLLERİN ARASINDAK.S.AA.O.ÖG.U.DGÜVERCİN HKK.XLIII - SERZENİŞİN KIYISINDAXLIV - DÜNE İÇİLEN ANT45. BÖLÜMDEN KESİTXLV - LEKE BIRAKAN İZLERMETE'DEN SİZE BİR MESAJ VAR!46. BÖLÜM'DEN KESİTBir İşçinin Günlüğü - DuyuruXLVI - KALPTEN GELEN YOL47. BÖLÜMDEN KESİTXLVII - KIRILAN SADAKAT-DUYURU-XLVIII - DİLDEKİ SÜKÛT-Duyuru-XLIX - SONUN DOĞURDUĞU İLK BAŞLANGIÇDUYURUDuyuruL - FİDES RUPTALI - ALARUM VINCULUMLII - SINAVLAR VE GEÇİŞLER-DUYURU-LIII - TANRILARIN UNUTTUĞU DÜŞÜŞ54. BÖLÜMDEN KESİTLIV - ÖLÜME GÖMÜLÜ BİR SEVDALV - EMANET VE YEMİNNeden bölüm yok - AçıklamaLVI - MÜHÜRLENMİŞ HAKİKAT57. BÖLÜMDEN KESİTLVII - SİS BÖLÜĞÜLVIII - OKYANUSTAN DOĞAN IRMAKLAR, ŞANSLI ÇÖL GEZGİNİLVIX - ŞAFAK SÖKMEDENLX - DİP KUYUSU- DUYURU -GERİ DÖNÜYORUZ!
Hikayeyi Paylaş
Loading...