
"Bu gözler ne?"
Emre'nin görüntülü aramasına cevap verir vermez söyledikleri Alaz ve anneannemin bana dönmesine sebep oldu. "Ağladın demi." Cevabını bildiğini için soru sorar gibi değildi cümlesi.
Yinede Alaz ve anneannem bana baktığını için kafamı iki yana salladım. Ağlamıştım ama bir önemi yoktu çünkü bu zamanlar hep bu durumda olurdum.
Karadul'dan yardım istemeyi düşünmemin üzerinden iki gün geçti fakat ben o cesareti bulamadım. Karadul'dan Aven olarak yardım isteyecektim ama ipin ucunun Neva halime değmesinden korkuyordum.
Savaşacağım insanlar merhametli insanlar değildi. Asla acımaz ve kimsenin gözünün yaşına bakmazlardı. Benim yanımda başkalarına da zarar verebilirlerdi.
"Yine her zamanki gibi beraber yapacağız. Merak etme yanındayım hep."
Emre'ye gülümseyerek parmaklarımla "Biliyorum." dedim. Yürüdüğü yolda etrafa birkaç kez bakıp sonra tekrar bana döndü. "Ben bizim yemekçi ile konuştum. Belirlediğimiz alanlarda belirlediğimiz yemekleri dağıtacaklar. Belediyeden izinde aldım."
Yine parmaklarımla ona teşekkür ettiğimde gülümsedi. Her anımda hep yanımdaydı. Hiçbir şey sormuyor, hiç bir şey sorgulamıyordu fakat hep yanımda oluyordu.
"Her şey her sene yaptığımız gibi olacak merak etme."
Biraz daha normal konulardan konuştuktan sonra telefonu kapatmıştım. Sandalyemi iterek ayağa kalktım ve tezgahta iş yapan anneannemin yanına gittim. Ona yardım ederken müşterilerin kalktığı masaları silen Alaz bana kısa bir göz atıp "Neva," diye seslendi tekrar işine dönerken.
Kafamı kaldırıp ona döndüğümde elindeki bezle tezgaha gelmişti. "İyi misin?" Derin nefes alırken gözlerimi kaçırmıştım. İyi değildim ve bunu Alaz iki gündür görüyordu. Hatta sadece Alaz değildi. Yekta ve diğerlerinden tut dedeme kadar herkesin dikkatini çekmişti bu dalgınlığım, şişmiş ve sürekli dolan gözlerim, onlardan uzaklaşmam.
Dudaklarımı oynatarak "İyiyim," dedim. Alışkanlık olmuş gibi dudaklarım da parmaklarımda hep aynı kelimeleri söylüyordu. Alaz pes etmiş gibi omuzlarını düşürmüştü. Çenesini kaşırken ne yapacağını bilemez bir hal almıştı suratı. Bu durumdan mutlu değildim ama elimden de bir şeyler gelmezdi.
"Ne yemeği için konuştunuz yavrum arkadaşınla?" Anneannemin sorusu Alaz'ın bakışlarının bana kaymasına sebep olmuştu. Önümdeki çorbayı karıştırmayı bırakıp Alaz'a döndüm. Çünkü anlatmak istediklerimi aktaracak kişi oydu.
"Belli zamanlarda sokak çocuklarına ve insanlarına yemek veriyoruz. Yine öyle bir şey organize ediyoruz ve şehrin belli yerlerinde yemek dağıtıyoruz."
Alaz'ın aktardıkları ile her ikisinin de gözlerindeki gurur gülümseme oluşturdu suratımda. "Oy yavrum benim, nasıl güzel kalbin var senin öyle," dediğinde yine gözlerim dolmuştu. Buna cidden engel olamıyordum çünkü içimde günlerdir boşaltamadığım bir doluluk vardı.
Yaşadıklarım geceleri kabuslarımı süslüyordu bu yüzden uyku ilaçlarım bile işe yaramıyordu. Anneannemin sarılması gözlerimdeki yaşları taşırdı ve Alaz sanki bana yardımcı olamadığını biliyormuş gibi büyük bir buhran içine düşüyordu.
Alaz görse de anneanneme çaktırmadan gözlerimi silip gülümseyerek geri çekildim. Fakat gözlerim kızarık, yaşlı ve şiş oldukları için sürekli ağladığım belli oluyordu. Daha fazla bu duygusallığa dayanamadığım için tezgahtaki kahvaltılıkları hemen aldığım gibi bizimkilere hazırladığımız masaya koydum.
O sırada içeri birbirlerine dalaşarak girenleri duyunca masayı düzeltiyormuş gibi onlara sırtımı döndüm. "Hoş geldiniz çocuklar," diye seslendi anneannem. "Günaydın Nadoş," dedi Enes kendilerine doğru gelen anneannemin yanağından makas alırken. Hepsi sanki anneanneleriymiş gibi öpüp koklaşıp oturdu sandalyeye.
"Günaydın Dilsiz Cepci," diye seslenip hemen yanında ayakta durduğum sandalyeye oturan Yekta'ya döndüm. Bakışları bana kayınca kaşları çatıldı. Şu iki gündür bana her bakışında böyleydi. Ne olduğunu sorguluyor ama sormuyor.
Kafamı selam verir gibi oynatıp yanlarından ayrıldım. Hepsinin meraklı bakışlarını üzerimde hissediyordum ama o kadar boşluktaydım ki bağırıp çağırsalar yanlarından bir bakış atıp geçer giderdim. "Neva sabahta bir şey yemedin otursana masaya," diye seslenen Alaz'a parmaklarımla aç olmadığımı söyledim.
Aldığım çayı eşyalarımın olduğu masaya koyduğum sırada anneannemin bana seslendiğini duydum. "Diyorum k,i burada da yemek dağıtalım." Söylediklerini başta anlamadığım için kaşlarımı çatmıştım.
Masada Çakır'ın yanında oturuyordu. Çakır ile samimi halleri tuhafıma gitse de yıllardır birbirlerini görüyor tanıyorlardı. Ve anneannem hepsini gerçekten çok seviyordu.
"Çok iyi bir fikir," diye konuştu Alaz heyecanla. "Haber veririz çevredeki evsiz barksız herkes gelir. Zaten aşevi olarak biliniyor burası sürekli böyle bir şey yaparız. Bu kez senin için önemli olan bir günde yapalım daha çok hayır olur," dediğinde yine o anlardan birini yaşadım.
Daha fazla içime atacak yerim olmadığı için dolan gözlerimle onlara baktım. Günler sonra gerçek anlamda onlara minnetle bakınca hepsi bu konunun benim için önemli olduğunu anlamıştı.
"Ne yemeği?" diye sordu Çakır merak dolu bir sesle.
"Neva sokak çocuklarına falan ücretsiz yemek dağıtacak şehrin bir kaç yerinde. Bizde burada öyle bir şey yapalım diyoruz," deyince hepsinin bu fikre olumlu baktığını görmüştüm.
"Harika bir fikir," diye konuştu Çakır. "Bende katkıda bulunmak isterim," deyince tanıştığımız andan itibaren ilk defa içten bir şekilde gülümsemiştim. Gözlerim dibine kadar dolu, taşımak üzere fakat dudaklarımda umudun her yanını kuşanan bir gülümseme vardı.
"Hepimiz katkıda bulunmak isteriz," diye konuştu kalın sesiyle Yekta. Ardından bakışları anneanneme döndü. "Listeni hazırla sultanım ne gerekliyse biz alırız," deyince gözlerimdeki yaşlar yanaklarıma taşmıştı.
Yanlarında bu halde olmak istemediğim için sakince kalkıp küçük koridordan lavaboya geçtim. Ellerimi dudaklarıma kapayarak sessiz ağlayışlarıma engel olamadım. Fakat bu kısa sürdü çünkü içeridekileri buraya toplamak istemiyordum. Elimi yüzümü soğuk suyla yıkayıp dağılan saçlarımı tepede topuz yaptım. Bir kaç derin nefes alıp kendimi rahatlattıktan sonra kapıyı açıp küçük koridora çıktığım an omzunu duvara yaslamış duran Çakır'ı gördüm.
"Ellerimi yıkayacaktım," dediğinde minik koridorda hemen kenara çekilmeye çalıştım. Doğrulup içeri gireceğini anlayınca tam yanından geçip gidecekken kolumu tuttu. Merakla önce eline sonra ona baktım. Arkamdaki koridora göz atıp bana döndüğünde bir şey demeye çalıştığı belliydi fakat zorlanıyordu.
"Bak," dedi kendini konuşmaya zorlayarak. "İyi olmadığını görüyorum. Ne olduğunu bilmiyorum anlatmayacağına da eminim. Fakat yardıma ihtiyacın varsa eğer çekinme." deyip duraksadı. Derin nefes alırken kolumu bıraktı ve vücudunu bana doğru çevirdi.
"Bir yere ait olmadığını hissetmek, yalnız hissetmek ve kafanın içine sıkışıp kalmak ne demek bilirim. Yani demek istediğim yapabileceğim bir şey varsa yaparım sorgulamam. Yaparım, sonra istersen tekrar birbirimizi yemeye devam ederiz. Ama boğulmak hatta iyi misin sorularına bile ağlayacak kadar boğulmak çok zor. Ya ağla ve rahatla ya da birinden yardım al, yoksa delirirsin."
Çakır'dan beklemediğim bu sözler benim lanet gözlerimi yine doldurmuştu. Hatta bu sefer titreyen dudaklarıma bile engel olamamıştı. Parmaklarımla alnımı kaşır gibi eğildim ve ağladığımı saklamak istedim.
Zorlanarak kendimi toplayıp kafamı salladım ve dudaklarımı oynatarak "Teşekkür ederim." dedim. Çakır dolan gözlerime sanki bakmaya zorlanıyormuş gibi gözlerini başka tarafa çevirdi. Fakat elimi omzuma koyup destek olmak ister gibi sıkmıştı. Bu beklemediğim destek beni nasıl altüst ettiğini açıklayabilecek kelimelerim yoktu.
"Ben," dedim dudaklarımı oynatarak. "Bu aralar böyle olurum hep. Atlatacağım, sadece biraz sancılı olacak. Yine de teşekkür ederim."
Yüzündeki kederi görebiliyordum fakat o kabul etmek istemiyor gibi mesafeli davranıyordu. "Şu yetimhanede başına gelmeyen kalmayan Eylül gibi duran ağlamaklı suratın sinirimi bozuyor." Burnumu çektiğim sırada söyledikleri ruh halimi bozmuştu.
İster istemez güldüğümde gözyaşlarım taşmıştı. Avucumun içi ile gözlerimi silerken bir yandan da gülüyordum. "Yemin ediyorum kızın psikolojisi de o salak kızlara benzedi," diye kendi kendine konuşarak lavaboya girdi. Kendimi sakinleştirerek yüzümü silip içeri girdim.
Kahvaltı yaparak sohbet ediyorlardı. Yanlarındaki küçük masaya oturup bilgisayardaki işlerime geri döndüm. Sabah dükkanı açtıktan sonra açtığım müzikler kısık şekilde çalıyordu hala.
İkide birde esnememe engel olamıyordum çünkü uykusuzluktan ölüyordum. Fakat uyuyunca daha fazla ölüyordum. Otomatik kurulan yazılımı çalıştırıp kafamı yorgunlukla masadaki kollarımın üstüne koydum. Gözlerim sanki bunu bekliyormuş gibi anında kapanırken son anda Yekta'nın yüzümde gezen bakışlarını görmüştüm.
Adım sesleri anında gözlerimi kapatmama sebep oldu. Dayanamıyordum. İğrenç bir koku vardı ve ben kaç kere kustuğumu hatırlamıyordum. Belimin yan tarafında inanılmaz bir ağrı vardı. Öyle bir zonkluyordu ki kan kusacağımı bilsemde ağlamıştım. Fakat artık Hıçkırıklarım çıkmıyordu.
Hiç sesim çıkmıyordu.
"İrem?" Diye fısıldadı o. Benden büyüktü. Zorlanarak ayağa kalkıp ilerideki yer yatağında uyuyan kızın yanına gitti.
İrem dediği kız da mı uyumuştu?
Uyuyan çocuklara ne oluyordu?
"İrem," diye seslendi yine çocuk. İrem denen kızın yatağının yanına gitmiş omuzlarını sarsmıştı. İrem uyanmıyordu. Uykuya yenilmişti, burada eğer uyursan bir daha uyanmıyordun. Geçen gün yine uykuya yenilen bir çocuk için adamlar öldü diyordu.
Ölmek ne demekti?
İrem de ölmüş müydü?
Gözlerim yaşarmıştı, çocuk ağlayarak kızı sarsıyor ona sesleniyordu. Buraya ilk getirildiğimde yatacak yer bulamayacak kadar çok çocuk vardı.
Fakat şu an yatakların yarısı boştu. Hepsi uykuya yenik düşmüştü. O çocuk öyle söylemişti bana. "Ağrın varken, kendini kötü hissederken sakın uyuma. Uyursan bir daha uyuyamazsın." Uyumaktan korkuyordum.
Adım sesleri kesildi ve odanın korkunç demir kapısı açıldı. O adamlar gelmişti. İrem uyuduğu için onu alıp götüreceklerdi. Çocuğun ağlamasını umursamadan onu iteklemiş hareketsizce uyuyan İrem'i tek koluyla kaldırıp götürmüştü.
Çocuk çok kötü ağlıyordu ve bu benimde ağlamama sebep oluyordu.
Bende uyumak istemiyordum.
Çocuk benimde ağladığımı görüp kendini toparladı ve ayağa kalkıp yanıma geldi. "Ağrın var mı, çirkin?" Vardı. Kafamı iki yana salladım fakat hareketlerimden belli oluyordu. Ağrım olduğuna inanırsam uyku beni ele geçirirdi.
Beni yan tarafıma yatırıp üzerimdeki yırtık ve kirli kazağı kaldırdı. Suratının buruştuğunu görmüştüm, bu iyi bir şey değildi. Fakat sonra bana gülümsedi. Gözlerinden yaşlar akıyordu. "Çok iyi durumda," derken ağlıyordu. İrem'e çok üzülmüş olmalıydı.
Beni yavaşça kaldırıp kucağına aldı ve saçlarımı okşayarak rahatlatmaya çalıştı. Fakat sonra o adamlar tekrar geldi. Beni çocuğun kucağından almak için onu dövdüler. Bu canımı çok yakmıştı. Ona seslenirken boğazımın kanaması umurumda değildi.
Sırtımdaki yara ağrıyordu ve yine o şekilde acı çekmek istemiyordum. Fakat o adamlar çok güçlüydü. Küçük güçsüz bacaklarımla adama tekme atıyordum. Canı acımıyordu fakat sinirleniyordu. Anında eliyle çenemi sıkarak beni geriye itti ve benim sırtımın duvara çarpmasıyla nefessiz kalacak kadar kötü bir acıya bulandım.
Suratımda hissettiğim dokunma rüyamda yaşadığım anın korkusu ve hissettiğim acı nefessiz kaldığımı hatırlattı bana. Sanki boğulmuş gibi öyle bir nefes çekmiştim ki uykuya daldığım masadan doğrulurken herkesin gözleri bana dönmüştü.
Elim anlık bir refleksle suratımdaki elin bileğini tutmuştu. Parmaksız deri eldivenlerin sahibi ile göz göze geldiğimizde zümrütleri merak ve korkuyla bana bakıyordu. "Sakin ol," diye fısıldadı. Çıplak bileğini öyle bir sıkıyordum ki tırnaklarım derisini deşmişti.
Bileğindeki elimi tuttu ve okşadı sakinleştirmek ister gibi. "Kabus görüyordun." Sesi sakin ve yatıştırıcıydı. Bunun sebebi hızlı nefes alıp vermemden kaynaklıydı. Derin nefes alarak sakinleştirmeye çalıştım kendimi. Mengene gibi yapıştığım bileği bıraktım.
Masaya tam önüme bırakılan suyu aldığım gibi kafama diktim. Vücudum tutulmuştu, kaç saattir uyuyordum bilmiyorum. Ama hava akşam üstünün turunculuğuna kuşanmıştı.
"Daha iyi misin?" Diye sordu Alaz masaya doğru eğilmiş şekilde. Kafamı sallayarak masada dağılan eşyalarımı topladım kimseye bakmamak için. "Hadi gel atıştıracak bir şeyler hazırladı annem sana," diyen Alaz ile bakışlarım yan taraftaki masaya gitti bir kaç masa daha birleştirmişlerdi.
Yemek yemeyi düşünmüyordum fakat hala ayakta duran Yekta yanımdaki sandalyeye oturdu. "Deden ve Vedat abi senin bu durumu kafalarına çok takıyorlar. Bilerek yapmıyorsun farkındayım ama onlar üzülüyor. Deden bugün seni merak ettiği için geldi buraya ve bir şeyler yemezsen muhtemelen ikisi de duruma el atacaklar."
Yekta'nın söylediklerini dinlerken bir yandan da dükkandakilere göz atıyordum. Dedem ve Vedat abiyle bakışlarımız çakışmıştı. "Tek başına atlatmak istiyorsun anlıyorum fakat diğerleri çok üzülüyor." Ne demek istediğini anladığım için kafamı salladım sadece. Haklıydı bu hallerimi diğerlerine yansıtmaya hakkım yoktu. Fakat bu kadar kalabalık bir aileye dahil olmaya alışık değildim.
Çevremde duygularımı anlamaması için saklayayım diye düşüneceğim bir kalabalığım yoktu.
Yekta'nın siyah deri eldivenlerini ellerimin üzerinde hissettim. "Belki kötü bir başlangıç yapmış olabiliriz. Fakat artık bunları geride bıraktık. Eğer birilerine ihtiyacın varsa ben buradayım." Bakışlarımı zümrütlerinden alamazken kendimi dudaklarımı oynatarak Teşekkür etmeye zorladım.
Elimin üzerindeki elini çekip bu kez sırtıma koydu. Sıvazladığı sırada vücudum ürperdi. Çünkü eli sırtımdaki yaraya geliyordu.
Çay ve atıştırmalıkların olduğu masada kimisi ayakta duruyor kimi sandalyede oturuyordu. Dedemin yanındaki boş sandalyeye oturduğumda kaçamak bakışlar bana dönmüştü.
"Ye ye çubuk gibi kalmışsın," diye konuştu dedem yandan ters bakış atarken. Masadaki tabaklardan birini önüme doğru çekmiş yemem için ve baskıcı bakışlarını dikmişti. Üzerimdeki gözleri yok sayarak tabaktaki kurabiyelerden birini ısırdım.
"Çok fazla kabus görüyormuşsun," dedi Vedat abi. Tam karşımda duran adama bakışlarımı çevirdim. Meraklı ve tedirgin duruyordu. Bir eli elindeki çay bardağını kavramıştı.
"Gördüğümüz uyku ilaçlarını bu yüzden mi kullanıyorsun?" Ekibin kaçamak bakışlarının arasında gözlerim Alaz'a değmişti. Dün geceki kabusumda attığım çığlık yüzünden uyanmıştı.
Kafamı iki yana sallayarak dudaklarımı oynattım. "Uyku problemlerim var. Uyku ilacı kullanmadan uykuya dalamam. Kabus gördüğüm günler boyunca da ilacı kullanmam çünkü kullanınca o kabus dolu uykudan uyanamıyorum." Dudaklarımı oynattığım süre boyunca bakışlarım Vedat abideydi fakat çaprazımdaki Alaz dediklerimi annesi ve babası için sesli söylemişti.
"İyi bir doktor arkadaşım var, istersen senin için konuşabilirim."
Minik yudumlar aldığım çayımı masaya bırakırken gülümsedim. "Benim bir doktorum var zaten. Yaşadıklarımı aşamadığım için bu durumdayım. Pek bir işe yaramasa da uğraşıyoruz."
"Peki,"diye konuştu Yekta. Gözlerim masanın başındaki Yekta'ya döndü. "Bu konuşamama durumu. Psikolojik olduğu belli fakat sanki aslında konuşmak istemeyen sensin."
Bu kez tüm gözler istisnasız benim üzerimdeydi. Hepsinin merak ettiği bir soru olduğu belliydi. "Konuşamıyor oluşum benim yaşama sebebim. Hayattaysam tek sebebi bu." Yekta'nın kaşları çatılırken omuzları gerilmişti. Böyle bir cevabı kimsenin beklemediğine kalıbımı basarım.
"Nasıl yani?" diye konuştu Enes. "Dosyana baktığımda o gün yaşanan hiçbir şeyi hatırlamadığın yazıyordu." Elimdeki kurabiye kırıntılarını tabağa sirkelerken derin nefes aldım. Parmak uçlarımla alnımı kaşırken söyleyip söylememe arasında gidip geliyordum. Fakat içimden geçen ilk şeyi yapıp söylemiştim. "Orada neler yaşadığımı, nasıl götürüldüğümü, nasıl kurtulduğumu her şeyi çok net olmasa da genel olarak hatırlıyorum. Fakat elimde olsaydı ilk işim kafamdaki o bir yılı silmek olurdu." Çayımdan yudum alarak dudaklarımı ıslattım.
Masadaki herkese sıraya bakıyordum zaten dudaklarımı oynatırken. "İlk kendime geldiğimde travma belirtileri gösteriyordum zaten. 3 aylık koma üstüne uyanınca birden hücum eden gerçekler. Hiçbir şeye tepki vermiyordum. Sonra zamanla iyileşme belirtileri vermeye başladım. Tepkiler vermeye başladım hala konuşamasam da. Bir gün hastaneye sürekli takım elbiseli korkutucu adamlar gelmeye başladı. Doktorların kontrolleri sırasında yanında duruyor durumum hakkında sorular soruyordu. İyi niyetli olmadığı o kadar belliydi ki. Bir gece kaldığım odaya yüzü kar maskeli bir adam gelmişti. Önce çok korktum, onlardan sandım fakat iyi biri olduğunu bana sarılınca anladım. Telaşla bana bakıp 'Bir şeyler hatırladığını hiç kimseye anlatma. Kimseye güvenme. Asla kimsenin yanında orada yaşadıklarını konuşma' dedi."
Alaz yine dudaklarımı oynatarak anlatmak istediklerimi sesli dile getiriyordu. Masadaki hiç kimsenin böyle bir şey anlatacağımı beklemedikleri beni dinlerkenki şaşkınlıklarından belli oluyordu. "Uzunca bir süre daha benim peşimi bırakmadı o adamlar. İyileşmiş olsam da ruhsal çöküntü yaşadığımı düşündürdüm herkese. Bir zaman sonra ise peşimi bıraktılar."
Anlattıklarım bitince masadakiler uzunca bir süre ses çıkaramadılar. Anlattıklarımı sindirmek kolay değildi, kimsenin böyle bir şey beklemediği de açıktı zaten.
Neden anlattım hiçbir fikrim yok, anlatmam güvenli mi ondan da emin değilim. Fakat ilk defa ailem olduklarını hissettim. Sanki gerçekten yanımdaymışlar gibi hissettim. Anneme ve babama yaşadığım kötü olayı anlatıp sığınmak istedim belki de. Annem babam yok burada ama gerçekten yanımda olduklarını hissettiğim insanlar vardı.
O sırada çalan telefonum ile oturduğum sandalyeden kalktım. Telefon sesim masadaki herkesi kendine getirmişti. Emre'nin görüntülü aramasını görünce kaşlarımı çattım. Sabah konuşmuştuk bu yüzden bugün bir şey olmadıkça aramazdı.
Ekranı kaydırdığım gibi telaşlı bir halde yolda yürüyen Emre'yi gördüm. Gözünü ekrana çevirip beni görünce duraksadı. "Yanında birileri var mı?" diye sordu. Sert senindeki telaş ve korku sesinin oldukça yüksek çıkmasına sebep olmuştu. Gözlerim anında masadakilere kaydı. Diğerleri beni dinlemiyormuş gibi davransa da Yekta, Çakır ve Vedat abinin gözleri direk üzerimdeydi.
Kafamı sallayıp tekrar telefona döndüm. "Kulaklığını tak. Acil." Emre'nin senindeki korkutucu acı iliklerime kadar ulaşmıştı sanki. Hızlı şekilde kablolu kulaklığımı bulduğum gibi titreyen ellerimle taktım. Telefonu tekrar elime aldığım da Emre emin olmak ister gibi kulaklarımdaki mavi kulaklıklara baktı.
Yüzüm masadakilere dönecek şekilde durdum çünkü Emre'nin dudaklarını okuyabilirlerdi. "Diyeceklerimden sonra sakin kalman gerekiyor," diye konuştu Emre. Hiçbir şey demeden bakıyordum. Kalbim nasıl attığını anlatabilecek kelimelerim yoktu. Korkum tüm vücudumu kaplamıştı ve Emre bana hiç yardımcı olmuyordu.
"Bunu sana da söylemek zorundayım. Neva 3 çocuk daha kaçırıldı," dediği an sanki boğuluyormuşum gibi boşlukta sallandım. Titreyen elim göğsüme doğru giderken Yekta'nın ayaklandığını gördüm. Bir adım geriye giderken Vedat abi Yekta'yı çoktan tutmuştu. "Böyle yaparsan devam etmem Neva. Neler konuştuk seninle. Ne dedim sana?"
Gözlerim o kadar dolmuştu ki bir iki damlanın ne ara akıp gittiğini bile bilmiyordum. Kafamı salladım Emre'ye devam etmesi için. O sırada Emre'nin de gözlerinin dolduğunu gördüm. O an bir çocuğun daha uykuya yenik düştüğünü anlamıştım.
Kafamı iki yana sallarken yanaklarımdan yaşlar boşalıyordu. Fakat ben inkar ederek bu durumu kabul etmek istemiyordum. "Üzgünüm Neva," dedi Emre boğuk bir sesle. Göğsümdeki elimle ağzımı kapattım hızlıca. Hala kafamı iki yana sallayarak inkar ediyordum.
"Çocuklardan birinin cesedi bulundu az önce. Melek oldu."
Elim tutunmak için yer ararken tuttuğum sandalye ile birlikte yere dizlerimin üzerine düşmüştüm. O an masadaki herkesin ayaklandığını gördüm. Nefes almakta zorlanıyordum. Gözyaşlarım yüzünden etrafı görmekte bile zorlanıyordum. Hemen önüme eğilen Yekta yüzümü avuçlamış bir şeyler söylemeye çalışıyordu.
Omuzlarım sarsılıyordu ağlarken fakat sesim çıkmıyordu. Birinin elimden telefonu aldığını hissettim fakat tepki veremedim. Hangi çocuğun melek olduğunu bile soramamıştım.
Yetimhaneden hiç gelmemem lazımdı. Onları orada ancak ben koruyabilirdim. Titremelerimin arttığını hissediyordum. Sol tarafıma doğru yatırdılar beni. Asya bana bir şeyler söylemeye çalışırken yanına Çakır oturdu. Telaştan elleri titriyordu. Elindeki ilaçtan Asya'nın eline çıkartırken çok zorlanmıştı.
Geç kaldım.
Bir çocuk için daha geç kaldım.
Asya'nın içirdiği ilaçtan sonra gözlerimi kapatmıştım. Birisi saçlarımı okşuyordu. Çocuklar sessiz sedasız ölürken saçlarımın okşanmasını istemiyordum. Karadul'la konuşmak için bu kadar beklemeseydim belki de kurtarabilirdim.
O an ister istemez duraksadım. Karadul'la konuşmam gerekiyordu. Daha fazla çocuk melek olmadan onlardan yardım istemem gerekiyordu.
Aniden yerden destek alarak doğruldum. Herkes ben delirmişim gibi bakıyordu. Islak gözlerim hala telaşla beni izleyenlerin üzerinde gezdi. Kulaklarım çınlıyor, başım dönüyordu. Artık duramazdım, daha fazla bekleyemezdim. Derin nefes alarak elimi tutan Yekta'dan destek aldım ve ayağa kalktım. Herkes korku dolu gözlerle bana bakıyordu.
Eslem'in elindeki telefonum dikkatimi çekti. Ben kötüleşince almışlardı elimden. "Neva bana bak kızım." Yüzümü görebilmek için eğilen Vedat abiye döndüm. "Hastaneye gidelim mi? Daha iyi misin?"
Yüzüm gözüm ağlamaktan şişmişti fakat bunu umursamadan "İyiyim, gerek yok." demiştim. "Basın sağ olsun kızım. Sevdiğiniz biri vefat etmiş, arkadaşın dedi. Ne lazımsa yapalım bir şeyler."
Dedemin dedikleri kaşlarımı çatmama sebep olmuştu. Emre sanırım durumu toparlamak için böyle bir şey söylemişti. Kafamı sallayarak cevap verdim. Yekta elini belime atarak bana biraz daha yaklaştı. Sıcaklığı içimi gıdıklarken o beni geriye doğru çekip sandalyeye oturttu.
"Hastaneye gitmek istemediğinden emin misin?"
Kafamı iki yana sallayarak cevap verdim Yekta'ya. Şu an sadece eve gitmek istiyordum. Karadul'a ulaşmam lazımdı. Önüme uzatılan telefonla kafamı kaldırdım. Hüngür hüngür ağlamasam da boşlukta sallanıyor gibiydim ve gözyaşlarım asla durmuyordu.
Eslem'in koyu renk gözleri bana değince bakışları yumuşadı. "Arkadaşın baya telaşlandı, gelmek istedi ama iyi olduğunu söyledim." Elimi uzatıp telefonu alırken duraksamıştı. "Şey," deyince kafamı ona çevirdim tekrar. "Yarın öğleden sonra gömülecekmiş."
Zorlukla yutkunup kafamı indirdim. Hangi çocuk uykuya yenik düştü bilmiyorum ama o yetimhanedeki tüm çocukları tanır ve severdim. Onlara ben bakardım. Ayağa kalkıp eşyalarımı topladım. Çantamı omzuma aştığım an Yekta ile göz göze geldim.
"Eve gitmek istiyorsun," dedi sanki içimi okurmuş gibi. Anında kafa sallarken parmak uçlarımla yanağımı silmiştim. Kafasıyla cam kapıyı gösterip "Ben götürürüm. Bu halde tek gitmiyorsun," deyince omuz silktim. Kimin götüreceği umurumda değildi bir an önce eve gidip Karadul'a ulaşmam lazımdı.
Dükkandan çıktığım gibi yanaklarımı tekrar silmiş ve kendimi sakinleştirmeye çalışmıştım. "Kaybın için üzgünüm," dedi Yekta. Yanımda varlığını hissetmiş ama hiç dönmemiştim. Kafamı çevirip baktığımda dağınık saçları alnını kapatmış şekilde yandan bana bakıyordu.
Dudaklarımı oynatarak teşekkür ettim fakat tekrar önüne dönmemişti. Elleri siyah kot pantolonunun ceplerindeydi. "Sende bir şey var," dedi bir anda. Kaşlarım çatılsa da bir şey belli etmemek için sakin kaldım.
"Bu suskunluğunun altında başka şeyler var. Eminin."
Vücudum gerilirken dedikleri beni içten içe tedirgin etmişti. Sakin kalmakta zorlanıyordum fakat yine de bir şey belli etmemek için derin nefes aldım. "Bak," dediği gibi yolun ortasında durdu ve bana döndü. Onun gibi bende durdum ve yönlerimiz birbirine dönük şekilde durduk. Aramızda bir kaç santimler vardı.
"Bir şeyin seni tedirgin ettiğinin farkındayım. Bir şeylerden korkuyorsun, ne kadar güçlü durmaya çalışsan da aslında sarılmaya ihtiyacı olan bir kız çocuğusun." Derin nefes alarak kısa bir an etrafına bakıp tekrar bana döndü.
"Yalnız değilsin artık, bunu unutma. İhanet etmenden korktuk başında. Yine aynı şeyleri yaşamak hepimizi tedirgin etti bunu sende anlarsın."
Bu lafı bana anneannemlerin salonunda dediklerini hatırlattı. Herkesin unutamadığı şeyler vardır.
"Fakat ihanet etmeyeceğini artık biliyorum. Çünkü," deyip aradaki mesafeyi de kapatmıştı. "Çocuklara ve kimsesizlere bu kadar duyarlı olan bir insan başka kimsesizlerin canını yakmaz."
Kalbimin teklediğini hissettim o an. Tüm ekip gözlerimin önünden geçti. En son Yekta da kaldım. Kimsesizler miydi? Onlarda benim gibi miydi?
Nefessiz kaldığımı hissedince derin nefes alma ihtiyacı hissettim. Buraya gelme amacım omuzlarımda büyüdü. Yekta'ya minik bir gülümseme gönderip Kafamı salladım ve hızlı bir şekilde yoluma devam ettim. Apartmana girene kadar bir daha dönüp hiç bakmadım.
Onlara zarar verecek bir şey yapmadım, yapmayı da düşünmüyordum fakat sanki yine de onları kandırıyormuş hissi canımı sıkmıştı. Eve girdiğim gibi her şeyi bir kenara bıraktım ve odama geçtim. Tekerlekli sandalyeye otururken bir yandan da kasayı açmıştım.
Daha önce sızmıştım tekrar sızmam kolay olurdu benim için. Önemli olan onların vereceği cevaptı. Bilgisayar açılır açılmaz hızlı şekilde işime koyuldum. Kendi yazılımı ve kodlarımı kullandığım için onların koruma sistemi beni fark etmiyordu.
Onlar beni fark etmeden bağlı oldukları sisteme hızlıca bana ait olan virüsü sızdırdım ve aktif hale getirdim. Bu onları yakından takip etmeme yarayacaktı. Sonra bilgisayarı ele geçirerek not defterini açtım.
-Selam Karadul.
Hemen görürler miydi bilmiyorum. Fakat bekleyecektim. Diğer monitöre geçerek sızdırdığım virüsün anlaşılmaması için bir kaç kod daha yazdım. O sırada diğer monitörde açık olan not defterine bir yazı düştü.
-Kimsin?
-Aven ben.
-Yeteneğini bizim üzerimizde geliştirme Aven. Yeteneğinden olursun.
Kendilerini hackleyerek ulaşmam muhtemelen sinirlerini bozuyordur. Bunu tahmin etmek zor değil. Fakat onlardan başka gidecek bir yerim yoktu. Ben nasıl sanal dünyada iyi ve üstüme kimseyi tanımıyorsam Karadul da gerçek dünyada öyleydi. Beyaz yakalı heriflere bile kafa tutacak güce sahiplerdi.
-Yardımınıza ihtiyacım var. Biliyorum daha önce karşılıksız yardım ettiniz. Fakat bu sefer ne gerekiyorsa vermeye razıyım.
Parmaklarımı klavyeden çektiğim gibi ovuşturmaya başladım. Kalbim küt küt atıyordu ve ben gelecek cevabı deli gibi merak ediyorum.
-Parayla iş yapmıyoruz Aven. Hele ki kişisel meselelere hiç bakmıyoruz.
- Kişisel bir mesele değil. Bu çok kötü ve bana bu konuda sizden başka kimse yardım edemez. Lütfen, karşılığında ne isterseniz yapmaya hazırım.
-Bir karşılık istemiyoruz. Durumdan bahset şimdi kısaca. Karar verelim.
Hızlı şekilde kenardan görmelerini istediğim belgeleri ayarladım. Bunlar kaçırılan ve organsız bir şekilde parçalanmış bir şekilde bulunan çocuk cesetleriyle ilgiliydi. Üstünün kapatıldığını hiçbirinin ailesinin olmadığını gösteren ve gömülen çocukların dosyalarıydı.
Daha çok belge ve görmeleri gereken şeyler vardı fakat onay verdikten sonra onları verecektim onlara. Elimdeki belgeleri Karadul'un bilgisayarında açtığım bir dosyaya attım ve tekrar not defterine döndüm.
-Detayları yardımımı kabul ederseniz anlatacağım. Size sadece şunu söylemem gerek, ölen çocukların haddi hesabı yok. Hepsi bir hiç uğruna öldürülüyor ve bunu yapanlar devletin bile içinde olan kişiler. Tek başıma savaşamam. Bir sürü daha çocuk ellerinde ölümle cebelleşiyor.
Yazdıktan sonra bir müddet bekledim. Yapacak işlerimi hallettim, odamı topladım saklanacak eşyalarımı sakladım. Fakat hala cevap gelmemişti. Belgeleri incelediklerini düşünüyordum. Bir ekip oldukları içinde birbirlerine danışıyor da olabilirler. Tam o sırada not defterine yazı düştü.
-Yarin gece 3,30 da Kadıköy sahilinin sonunda buluşuyoruz. Elinde belgelerin ve kanıtlarınla gel. Eğer bu gösterdiklerin gerçek ise buna bir son verilmeli. Sessiz sedasız çocukların ölümlerine göz yumuluyor bu bir soykırım.
-Gösterdiğim her şey gerçek. Bunu size kanıtlayacağım yarın.
-Kanıtlasan iyi edersin. Ayrıca bir daha sistemimize sızma. Bize ulaşacak bir numara bırakacağız yarın.
- Tamam. Kiminle görüşeceğim yarın ekibin hepsiyle mi?
- Hayır. Sadece ben geleceğim. Önce bir şeylerden emin olalım.
-Hitap etmem için isim lazım sonuçta.
-Alar.
-Böyle herkese ismini söyler misin?
- İsim lazım dedin ismimi sormadın.
-Yarın görüşürüz.
Bilgisayarda tüm izlerimi silerek çıktım. Sonra virüs programında kurulu olan sistemi telefonuma bağladım. Ani durumlarda bana bilgi hemen gelecekti. Ardından kısık ve sakin bir müzik açarak yatağa uzandım.
Türkiye'ye nam salmış ekibin başkanıyla görüşecektim yarın.
*****
Oylarınızı bekliyorum :)
wp kanalıma katılmak için ig yazmanız yeterli, ig: suveyda_rey
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |