
Abilerimden önce uyanmıştım. Ortada uyuduğum için hiç hareket etmeden uzanmaya devam etmiştim uyanmamaları için. Uyanmaları çok uzun sürmemişti. Zaten Tunç abim sürekli erken uyanırdı. Onlar uyandıktan sonra beraber kahvaltı yapmıştık. Ardından ben odama çıkıp üniformalarımı giyinip hazırlanmış silahımı ve telefonumu almış evden çıkmıştım. Benim arabam buraya getirilmişti. Büyük ihtimalle Teoman abim göndermişti.
Karargaha vardığımda arabayı park ettikten sonra araçtan indim ve nizamiye kapısına doğru ilerledim. Kimliğimi gösterip içeriye girdikten sonra binaya doğru ilerledim. Sonrasında fark ettim ki henüz çok erken saat olmasına rağmen abim time eğitim yaptırıyordu. Benim timimde vardı ancak bana söylenmemişti. Abim beni gördü ancak sadece bana bakıyordu. Bir tepki vermemişti. Yanına gittim karşısında durup selam verdikten sonra esas duruşa geçtim.
“Hazırlanıp geliyorum komutanım.”
“Bugün eğitime katılmayacaksın Yüzbaşım. Odanıza gidip işlerinizi yapın.”
Duraksasam da bir tepki vermemiştim.
“Anlaşıldı mı Yüzbaşı!”
“Emredersiniz komutanım.”
Başımla selam verdikten sonra bir kaç saniye daha abime baktım ancak sonrasında birşey demeden yeniden binaya döndüm. Odama geçtikten sonra masama oturup seslice nefes verdim.
Ne olmuştu şimdi? Abimin hareketlerini gerçekten kestiremiyordum. Masamdaki dosyalara baktıktan sonra yeniden nefes vermiştim. Dosyaların hepsini masanın kenarına alıp bilgisayarımı açtım ve dosyalardan birini önüme aldım. Masa başına yeniden dönmüştüm...
∞ ∞ ∞
Öğlen molası verdiğimde dosyaların yarısı anca bitmişti. Montumu üzerime giyinerek odamdan çıktım ve yemek haneye gittim. Burdan pek fazla yemezdim. Hatta öğlen yemeği yemezdim ama sanırım acıkmıştım. Son anda yemek haneye gitmekten vazgeçip gazinoya gittim ve kendime tost yaptırıp çay aldım. Ücretini ödedikten sonra tostu ve çayı alıp masaya oturdum. Bir iki lokmadan sonra doymuştum ancak zorla da olsa tostu bitirmiştim. Tost bittikten sonra çayımı da içtim ardından kalan çöpleri çöpe atıp ellerimi sildim. Kendime bir çay daha aldım. Gazinodan çıkıp ön bahçeye çıktım. Oradaki boş oturma alanına gidip oturdum ve biraz nefeslendim. Odama geçtiğinden beri biraz mola vermeyi bırak ayağa bile kalkmamıştım öğlen molasına kadar. Saate baktım da hala zamanım vardı. Yavaş yavaş çayımı içtim.
Doğa... Çok güzel ve eşsizdi... Belki daha bir sürü şey. Bazen istifa etmek istiyordum. Yorulduğumdan değildi. Kafamı susturamadığımdandı. Asker olmayı tüm hayatım boyunca istemiştim. Ama şimdi... Bu kadar şeyden sonra kafamın içi susmuyordu. Derince bir nefes alıp verdim. Çayımı bitirip boş karton bardağı çöpe attım. Yeniden binaya girip odaya girdim. Masama geçtikten sonra dosyalara kalan yerden devam etmek için bilgisayarımı açtım. Önümdeki dosyaları inceleyip tek tek bilgisayara PDF dosya olarak oluşturdum. Hepsini kaydedip abimin bilgisayarına gönderdim.
Bilgisayarı kapatmadan önce dosyaları masa üstünde düzenledim. Düzenlemeyi bitirdiğim sırada birşey fark ettim. Benim kaydetöediğim bir dosya. Daha önce de bu dosyayı gördüğümü hatırlamıyordum. “KESKİN” kaşlarımı çattım. Bu ne demekti şimdi? Bilgisayarı önüme yaklaştırdım bir kaç saniye düşünsem de dosyayı açmaya karar verdim. Sonuçta benim bilgisayarımdaydı. Dosyayı açmaya çalıştığımda benden şifre istedi. Şifre mi? Şaka mı yapıyorsun benim bilgisayarımda bu bana zihmetliydi! Şifreyi kırabilirdim ancak bunun için işlem yapmam gerekiyordu. Ve bilgisayarlarımız sürekli takip ediliyordu bunu yapamazsın! Tutanak yerdim ceza alırdım. Ama dosyayı açmam gerekiyordu.
Kapım birden açıldığında irkilip aniden bilgisayarı kapattıp kapıya baktım. Gelen abimdi. Kapıyı kapatıp kaşlarını çatarak bana baktı. Keşke benim de kapımı çalmayı öğrenseydi!
“N’apıyorsun sen?”
“İşlerimi!”
Sesimdeki tepkiyi fark etmişti sabahtan sonra. Dosyaları üst üste toparlayıp kenara kattım.
“Düzgün konuş Ömrüm benimle. Nasılsın diye geldim yanına! Böyle mi konuşacaksın?! Ast üst ilişkisi mi yapmam gerekiyor illa!”
Ayağa kalkıp esas duruşta bekledim. Dik bir şekilde abime bakıyordum.
“Özür dilerim komutanım!”
Seslice nefes vererek yanıma geldi.
“Ömrüm! Otur! Seni bugün eğitime almıycağımı çok iyi biliyor olmalıydın! Hastaneden çıktın. Ne bu trip şimdi bana!”
“En azından bunu bana bildirebilirdin abi!”
“Eğer söyleseydim erkenden gelir yine eğitime katılırdın. Kendi saatinde gelmen için söylemedim.”
Cevap vermedim sadece ona bakıyordum.
“Ömrüm.”
Bu sefer sesi yatıştırıcıydı. Derin bir nefes alıp verdim. Gardımı düşürdüm. Onla daha fazla tartışmıycaktım bu bina sınırları içinde.
“Atış talimleri yapılacak ona gel hadi.”
“Bunun için mi geldin? Subayını gönderebilirdin?”
“Kendim gelmek istedim. Gel hadi.”
Cevap vereceğim sırada kapı çaldı. Kapıya baktım.
“Gel!”
Kapı açıldığında içeri subaylardan birisi gelmişti. Önce esas duruşta durup abimle bana selam verdi ardından bana baktı.
“Ömrüm komutanım, Asil Binbaşı sizi çağırıyor odasına.”
“Tamam geliyorum. Çıkabilirsin.”
“Emredersiniz komutanım.”
Baş selamı verdikten sonra odadan çıktı ve kapımı kapattı. Abime baktım.
“Cevabını aldın bence.”
“Asil niye çağrıyor seni hayırdır?”
“Abi oradan baktığında ben müneccime mi benziyorum? Bilmiyorum. Asil Binbaşıyla o kadar da sık görüşmüyorum ben.”
“Git sonra yanıma gel kapalı poligona.”
“Tamam.”
Abim odadan çıktıktan sonra üzerimi düzeltip odamdan çıktım ve Asil’in odasına gittim. Kapıyı çaldıktan sonra kapıyı açıp içeriye girdim, kapıyı kapattım ve selam verdim.
“Beni emretmişsiniz komutanım.”
“Gel Yüzbaşım. Gel otur böyle.”
Masanın karşısındaki koltuğa ilerleyip oturdum. Elinde bir dosya vardı ve ona bakıyordu. Bu adam benim komutanım değildi, sadece benden üst rütbedeydi. Ben Abimin ve Levent albayın emri altındaydım. Bu neden beni çağırmıştı ki?
“Ömrüm Yüzbaşım.” Dosyadan gözlerini ayırıp başını kaldırdı. Bana baktı. Elindeki dosyayı benim önüme kattı.
“Yeni görev yeriniz.”
Yeni. Görev. Yerim. Sahaya mı gönderiliyordum? Tek başıma?
“Dosyayı alın lütfen Yüzbaşım.”
Dosyaya baktım göz ucuyla dosyayı alarak ilk sayfaya hızlıca bir göz gezdirdim. Aniden kaşlarımı çatıp başımı kaldırdım ve Asil’e baktım. Hayır sahaya gönderilmiyordum. Ben resmen karargahta uzaklaştırılıyordum!
“Komutanım bu ne demek oluyor?”
“Yeni görev yeriniz Kara Harp Okulu Yüzbaşım. Artık bir diğer göreviniz yeni yetişen askerlere eğitim vermek.”
“Ama neden ben gönderiliyorum. Burada bir timin var. Üstelik MİT’ten daha bir kaç gün önce geldim. Neden ben? Yeni gelmişken neden gönderiliyordu.”
Yüzündeki ifadeden fark ettiğim ilk şey, şu anda alt-üst ilişkisi bitmişti. Arkasına yaslandı ve gülümsedi.
“Açıkçası neden sen bilmiyorum. Ben de bir süre bunu düşündüm. Gitmen beni de çok üzüyor.”
Bu adamla neden arkadaşlık kurmadığımı bir kez daha hatırlamıştım.
“Bugün eşyalarını toparlaman gerekiyor. Yarın oraya gidiyorsun. Yeni dizmişken yeniden eşyalarını toparlamak zor olucaksa eğer sana yardımcı olabilirim.”
Dosyayı sıkıca elimde tutup dişlerimi sıktım ve ayağa kalktım.
“Ben halledebilirim, gerek yok.”
Benim kalkmamla beraber doğruldu. Ciddileşmişti.
“Soruyorsunuz kendinize değil mi Yüzbaşı? Emrinde olmadığım biri yeni görevimi neden açıklıyor diye. Üzgünüm ama üstler sanırım sizler arasındaki ilişkiyi artık fark etmiş olmalı. Çünkü bu haberden henüz Levent Albayın bile yeni haberi oldu. Tam olarak seninle beraber öğrenmiş olabilir.”
Gülümsedi ve yeniden arkasına yaslandı.
“Ama merak etme, seninle görüşmeye yine devam ederiz.”
Ne görüşmesinden bahsediyordu bu! Kendi hayal dünyasında yaşıyor ya! Asla yapmamam gereken birşeyi yaptım ve selamsız, izinsiz odadan çıktım. Elimdeki dosyaya bakıp yeniden önüme döndüm. Odama gittiğimde fark ettiğim şey dişlerimi çok fazla sıkıyor olmam ve çenemin ağırmış olmasıydı. Mesele burdan gitmek değildi. Mesela o itin benimle böyle konuşması ve benim karargah içinde ona cevap veremiyceğimi biliyor olmasıydı. Odama girip tüm eşyalarımı yeniden topladım. Ama birşey vardı. Madem gidiyordum o zaman o dosyayı açabilirsin. Bilgisayarı yeniden açıp dosyalara baktığımda deminki dosya yoktu. Sanki birisi silmişti! Birisi o dosyayı bilerek yiklemiş ve silmişti ve ben içine bakamadım! Bugünü delirmeden kapatmak istiyordum. Bilgisayarda benimle ilgili olan herşeyi sildikten sonra kapattım. Subaylardan birini çağırıp bana yardımcı olmasını rica ettim. Tüm eşyaları kendi arabama taşıdıktan sonra en son kasamı alıp odadan çıktım ve onu da arabama katıp arabamı kitledim ardından yeniden karargaha girip poligona gittim. Beni görenlerden birisi dikkat çekmişti ancak elimle durdurduğumda hepsi işlerine devam etmişti.
Abimin yanına gidip karşısında durduğumda bana baktı. Göğsümde timin adının yazılı olduğu peç’i söküp abimin eline kattım. Aynı zamanda tüm tim durmuş bize bakıyordu sessizce. Abim kaşlarını havaya kaldırıp eline kattığım peç’e baktı ve ardından yeniden bana baktı.
“Ne oluyor Ömrüm!”
Sesi sakin ama bir o kadar da sertti.
“Gidiyorum!”
“Ne demek gidiyorum!”
“Gidiyorum! Gönderildim! Artık burada değilim! Kara Harp Okuluna gönderiliyorum! Anca o kadar uzaklaştırabildilerse beni demek ki!”
“Kim söyledi sana bunu? Kimden emir! Ne demek gidiyorum!?”
“Emir buradan değil. Üstten. Bildiğin baya baya kalın bir dosya gönderilmiş ve içinde özetle benim oraya ‘tayinim’ çıktığı yazıyor. Buda peç’im. Büyük ihtimalle zaten bir daha kullanamıycağım.”
Diğer elini yumruk yaptı ama birşey söylemedi. Time baktığımda hepsi bir anda önlerine dönmüştü.
“Ne? Gitmeden görünmez mi oldum. Vedalaşmıycak mıyız neden döndünüz?”
Hepsi nizami bir şekilde yeniden bize doğru dönmüştü. Ben özellikle de kendi timime bakıyordum.
"Vedalaşmıyacağız komutanım. Siz gitmiyorsunuz hala bizim komutanımızsınız."
Oğuz konuşmuştu. Hepsi yerine konuşmuştu biliyordum. Hafifçe gülümsedim. Hiç sanmıyorum bu karargaha üçüncü kez gelebileceğimi. Yanlarına gidip hepsine tek tek sarıldım. Ardından abime baktım.
"Çıkıyorum ben karargahta. Mühletim pek kalmadı zaten bir iki saat anca. Yarın yeni görev yerimde olacağım. Size iyi eğitimler."
Hafifçe başımı salladıktan sonra poligondan çıktım ve yeniden arabama gidil arabama bindim. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes alıp verdikten sonra gözlerimi açtım yeniden. Bugün daha fazla stres kaldıramayacaktı vücudum. Arabayı çalıştırıp yola çıktım ve evime gittim. Arabadan inip arabayı kilitledim. Hiç bir eşyamı almamıştım yarın bir daha taşımak istemiyordum. Apartmana girip asansöre ilerledim. Apartmana taşındığımdan beri ilk kez kullanıyordum bu asansörü. Normalde hep yürüyerek yukarı çıkardım. Beşinci katın düğmesine bastım. Asansör bir kaç saniyede yukarı varmıştı. Kapıyı açıp dışarı çıktım ve kendi daireme girdim. Evimin kapısını açtığımda aklıma gelen ilk şey yavru olmuştu. Bizde değildi abim onu dün yukarıya almıştı. Kapımı geri kapatıp yukarıya çıktım. Abimlerin kapısını çaldım. Kapıyı yengem açmıştı ama arkasından koşarak küçük birşey gelmişti hafif gülümsedim. Bir kaç günde havlamayı öğrenmişti hemen. Eğilip kucağıma aldığımda havlamayı bırakıp bana sırnaşmıştı. Gülümsedim
"Hoşgeldin, erkencisin sanki? Teoman akşam beraber geleceğinizi söylemişti?"
Yengeme baktım, çok hafifçe gülümsedim.
"Öyle... Erken çıktım... Abim anlatır sana geldiğinde."
"Gel kahve içelim?"
"Sonra desem.. seni üzer miyim?"
Gülümsedi, omuzumu okşadı. Abime o kadar çok alışmıştı ki anlıyordu beni de.
"Tamam hadi git dinlen. Ama akşam gel yemek yiyelim."
"Sen beni sürekli böyle yemeğe mi çağıracaksın?"
"Ne olucak ya iki kaşık yemeğin hesabını mı yapacağım? Teksin zaten evde gel."
Gülümsedim. Bir ablam yoktu ama o benim ablamdı.
"Tamam ama söz vermiyorum beklemeyin beni. Uyuycam biraz uyanmış olursam gelirim yoksa sonra alırım bir tabak."
"Tamam öyle olsun."
Gülümsedim. Daha sonra aşağı kata indim. Ben merdivenlerden inerken yengem de evin kapısını kapatmıştı. Kendi evimin kapısını yeniden açtım. İçeriye girip kapımı kapattı. Sanırım yavruyu özlemiştim. O da beni özlemiş gibi duruyor. Salona gidip yavruyu yere kattım.
"Burda bekle beni."
Mama kabını alıp banyoya gittim ve kaplarını yıkayıp kuruladım. Ardından bir kaba mama, bir kaba su katıp salona gittim ve kapları her zaman ki kattığım yere kattım. Yavru koşarak yanıma geldi ve kurumasını yemeye başladı. Yanında eğildim ve o yemeğini yerken başını sevdim.
"Sanırım artık sana bir isim vermeliyiz, öyle mi?" Derin bir nefes alıp verdim.
"Evet, bu siyah tüylerinle biraz zıt olacak ama... Mavi olsun adın."
Bana bakıp bir kaç kez havladı ardından ayaklarıma sürtündü. Kollarıma alıp sarılmak istiyordum ancak o kadar küçüktü ki bunu yapmam için birkaç ay geçmesi gerekiyordu.
Yavruyu kucağıma alıp koltuğa uzandım ve yavruyu karnıma kattım. Yerini rahat bulmuş olmalı ki hemen kucağıma yatıp gözlerini kapattı. Hayır demeyecektim, bende yorgundum. Gözlerimi kapattım ve bir süre sonra uyudum.
∞ ∞ ∞
Uykum çok sürmemiş bir kaç saat sonra uyanmıştım. Mavi hala kucağımdaydı. Bu yüzden hareket etmedim.
79 gün geçmişti ama ben normal hayatıma dönemiyordum. Eskiden en azından dışarı çıkardım hiç olmadı yemeğimi dışarıda yerdim ancak artık onu da yapmıyordum. Yapamıyorum. İçim sızlıyordu. İstanbul'un her bir köşesinde o var gibi. Kokusu hala o kadar yakınımda ki... Sanki hiç gitmemiş gibi... Unutmam, en azından normal hayatıma dönmem, çok imkansızdı. Çocukken de tanışıyor olmamız beni çok üzüyordu. Çünkü ben hatırlamıyordum onu çocukluğumda. Acaba o hatırlıyor muydu?
Kapı çaldığında irkildim. Ev çok sessizdi ve dalmıştım. Benim irkilmemle beraber yavruda uyanmış ve korkmuştu. Yavaşça başını okşayıp sakinleştirdikten sonra yavruyu yere bırakıp ayağa kalktım ve kapıya gittim. Kapıyı açtığımda kimse yoktu. Dışarıya çıkıp etrafa baktım aşağıya baktım ama kimse yoktu ve apartman sessizdi zaten. Eve tekrar girecekken yukarıya çıkan merdivenlerin en başında bir kutu vardı. Üstünde 'Yüzbaşı' yazıyordu. Ben beşinci kattanoturuyordum birinin bunu bırakıp zili çalıp ortadan kaybolması imkansızdı! Eğildim ve kutuya baktım bir kaç saniye. Siyah üzerşnde kırmızı kurdele bağlanmış küçük bir kutuydu. Kurdeleyi yavaşça açtıktan sonra kapağı açıp açmamak hakkında kararsız kalmıştım. Kutuyu biraz salladım ama içinden ses gelmiyordu hatta çok hafifti. Boş gibiydi sanki. Kapağı yavaşça açtığımda kırmızı kırpık kağıtların üzerinde tek bir mermi duruyordu. Hızlıca kutunun kapağını kapatıp etrafa baktım. Kimse yoktu kendi kapımın önündeydim. Kutuyu da alıp içeri geçtim ve kapımı kapattım. Odama gidip yatağıma oturdum ve kutuyu yeniden açtım. Orada duran mermiyi alıp kutunun içini boşalttım ancak başka hiç birşey yoktu. Gözlerimi kapatıp seslice nefes verdim. Mermiyi yatağımın yanındaki masanın çekmecesine katıp ayağa kalktım, kutuyu çöpe attım. Üzerimdeki üniformaları değiştirip eşofman ve sweatshirt giyindim. Silahımı üniformamdan çıkarıp kontrol ettikten sonra belime yerleştirdim ve sweatshirtle izerini örttüm. Son iki haftadır sürekli olan bu isimsiz sessiz telefonlar şimdi de bu. Gözlerimi kapatıp seslice nefes vermiştim. Salona gittiğimde yavru masanın altına girmiş orada bekliyordu. Eğilip kucağıma aldım ve başından öptüm.
" Acıktın mı oğlum."
Başını okşayıp yeniden yere indirdim. Mama kabına mama kattıktan sonra yere oturdum ve biraz Mavi'yi sevdim.
"Hadi yemeğini ye oğlum. Bende abime gidip geleceğim uslu uslu bekle benim gelmemi."
Yavruyu yere bırakıp ayağa kalktım. Ben kalktığımda bir kaç kez havlamıştı. Ona baktım. Çok alıştım sanırım ona. Gittiğim her yere benimle gelmesini istiyordum. Gitmeden önce eğilip başını sevdim sonra da tekrar ayağa kalkıp telefonumu aldım ve kapıya gittim. Evimin anahtarlarını alıp evden çıktım. Yukarı kata çıkıp yengemgilin dairesine vardığımda zili çaldım. Kapıyı bana yine yengem açmıştı. Beni görünce gülümsedi.
"Holgeldin bebek."
Neşesi tüm düşüncelerimi yok etmişti gülümsedim.
"Hoşbulduk."
"Gel içeri."
Kenara çekilip bana terlik vermişti. Terliklerimi çıkarıp içeri girdim. Yengem kapıyı kapatmıştı.
"Umay uyuyor mu?"
"Umay. Sence bu saatte uyuma imkanı var mı onun?"
Hafifçe güldüm. İsyan etmişti resmen.
"Geç geç. Teomanın yanında."
Derin bir nefes alıp verdim. Abimle şu anda konuşmak istemiyordum ama kaçışım yoktu galiba. Hafifçe gülümseyerek salona girdim.
"Selam."
Umay beni görünce babasının kucağından inip yanıma koşmuştu.
''Halaaa.''
Eğilip Umay'ı kucağıma aldım ve doğruldum. Umay'a sarıldığım sırada abimle göz göze gelmiştim. Bana ne kızgındı ne de öfkeli. Zaten benim bir suçum yoktuda.
''Sakinleştin mi?''
Burukça gülümsedim.
''Fark eder mi?''
Seslice nefes verdi.
''Ya baba sussana zaten bütün gün halamlasın. Benimle konuşacak halam!''
Umay'ın haklı isyanıyla beraber ikimizde gülmüştük. O farkında değildi ama ortam o kadar yumuşamıştı ki.
''Tamam Prenses. Buradayım bir kaç saat. Sakin ol.''
Boynuma sarılmıştı. Gözlerimi kapatıp gülümsedim hafifçe. Haftalardır doğru dürüst kimseye sarılmıyordum. Sarıldığım tek kişi de Umay'dı. Onlar da bunu kullanıyordu. Gidip koltuğa oturdum ve Umay'ı dizime otutturup saçlarını okşadım.
''Bugün okulda ne yaptın güzelim? Güzel mi kreş?''
''Hıg hıg deüil. Çok sıkıcı hala orası. Ben gitmek istemiyorum ama babam gitmem gerektiğini söylüyor.''
''Biraz da doğru söylüyor güzelim. Gitmen gerekiyor. Neden sıkıcı? Arkadaşın yok mu?''
''Ela var. Ama o da hep gelmiyor. Bazan geliyor.''
''Ne zaman geliyor güzelim?''
''Bazan hala bazan. Hep gelmiyor o.''
Onu kırmamak için gülmemiştim ama hafifçe gülümsedim.
''Bazan değil güzelim. Bazen. Söyle bakim. Bazen''
''Ba-zan. Söylüyorum ya hala.''
Gülümsedim.
''Tamam sonra halledeceğiz bunu.''
''Ömrüm, hadi masa hazır gelin.''
Umay kucağımdayken ayağa kalktım. Abim Umay'ı almak için yanıma gelmişti ama izin vermedim. Mutfağa gittiğimizde sandalyeye oturup Umay'ı tekrar dizime otutturmuştum. yengemin benim tabağıma kattığı yemeği Umay'la beraber yiyorduk. Taze fasulye ve pilav yapmıştı. Umay'ın sebzelerle pek arası yoktu biliyordum ama sırf ben yedirdiğim için yiyordu şu anda. neredeyse bir tabak yemişti. Yengem onun yediğini görünce mutlu olmuştu. Biliyordum yemek konusunda çok çekiyordu. Etrafında yemek seçen kimse yoktu ama ne olduysa artık o yemek seçiyordu. Sebzeleri nadiren yerdi. Balıkta yemezdi. Önümdeki tabak bitince yengem ayağa kalkıp tabağımı aldı ve bir tabak daha fasulye kattı. Çünkü ben yememiştim ama katmasa da olurdu. pek iştahım yoktu. O çağırdığı için gelmiştim.
Arkama yaslandım ama hemen geri doğruldum. Dikkat çekmiştim ama bir şey söylemediler. Yavaş yavaş yemeğimi yedim. Silahım belimdeyken oturmaya alışkın değildim ama şimdi de çıkaramazdım. Umay yanımdaydı. Yengemde kızardı. Abime bile kızıyordu Umay'ın yanındayken silah taşımasına. Ama sanırım ben artık silahsız gezemeyecektim. Biri beni resmen tehdit ediyordu ama kim olduğunu bilmiyordum. Neyle tehdit ettiğini bile bilmiyordum. Eğer sadece bensem sorun yok. Ama işin içinde ailem varsa o zaman çok büyük sorun vardı. Ve ben neyle karşı karşıya olduğumu bilmediğim için önlem de alamıyordum. ÇÜNKÜ NE İÇİN ÖNLEM ALACAĞIMI DA BİLMİYORDUM.
''Ömrüm kendi içindeki kavgaya bir son verecek misin ben son verim mi?''
Başımı kaldırıp abime baktığımda duraksadım.
''Efendim?''
''İçindeki sese son ver ve aramıza geri dön. Ne düşünüyorsun?''
''Hiç... Hiç bir şey.''
Önüme dönüp yavaş yavaş yemeğimi yedim ve tabağımdakileri bitirdim. Ben yemek yiyene kadar Umay omuzumda uyuya kalmıştı. Abim ayağa kalkıp Umay'ı almış ve odasına yatırmıştı. Biz de yengemle masayı ve mutfağı toparladık beraber. Sonrasında ise kahve yapıp salona geçtik. Abime sonra yengeme kahvelerini verip tepsiyi masaya bıraktım ve kendi kahvemi alıp koltuğa oturdum.
''Bu sefer benim yapabileceğim hiç bir şey kalmadı. Emri veren kişi Tümen Komutanı. Hadi rütbe sorun değil bir şekilde hallederim desem verdiği emir zaten benim inadıma. Gönderilen birini geri getirdiğim için. Aramızda eskiden kalma bir sürtüşme var. Benim inadıma yaptı yani kısacası. Emir mektubu da bu yüzden o piçe gitti. Benim sevmediğim kim varsa bilerek topluyor çevreme.''
''Artık umursamıyorum abi. Çocuk oyuncağına döndüm. İstihbarata giderim bilgisayarım benden alınır. Askeriyeye gelirim timim benden alınır. Bakim akademiye gittikten iki gün sonra nereye gönderileceğim.''
''En azından en üstün Alay Komutanı olacak.''
''Ne fark ediyor. Yarbay da olsa benim üstüm?''
Seslice nefes verip elimdeki bardağı inceledim bir kaç saniye sonra yavaşça bir yudum kahvemden içtim. Abim ya yengeme konuyu anlatmıştı ya da karışmak istemiyordu. Bizi dinliyordu ama cevap vermiyordu.
''Ömrüm, bundan sonra akşam yemeklerine bize gel güzelim.''
Yengeme baktım.
''Abla-''
''Gelir misin demedim. Gel dedim. İtiraz istemiyorum.''
''Ya ben evde de mi emir alıyorum ya. Yenge sana abimle evlilik yaramadı. Sen iyice onun kopyası oldun. Evlenmeden önce daha iyiydi.''
Abim sessizce gülmüştü ama görmüştüm.
''Geliyorsun.''
''Ben size her gün gelirsem kilo alırım.''
''Bir şey olmaz. Spor yapıyorsun zaten her gün. Almazsın.''
Seslice nefes verip önüme döndüm. Cevap vermeyecektim çünkü yine de bir şekilde ben buraya gelecektim. Öyle yada böyle onun dediği olacaktı.
''Ömrüm.''
Başımı kaldırıp abime baktım.
''Akademi o kadar da kötü değil. Biraz alışmaya çalış. uzun bir süre orada kalacakmışsın gibi görünüyor.''
''Alışmaktan başka çarem var mı?''
''Bu görevlere gitmeyeceğin anlamına gelmiyor Ömrüm.''
''Timimi geri alabilecek miyim? Komutanlığımı? Ben eski hayatımı yaşayabilecek miyim?''
Seslice nefes verip ayağa kalktı ve yanıma geldi. Elimdeki kahve bardağını alıp masaya bıraktı ve yanıma oturdu. Beni kolları arasına alıp sıkıca sardı. Gözlerimi kapatıp başımı ona yasladım. Beni bir bebek gibi sarıp saçlarımı okşadığında gözlerimi kapattım. Çok yorgundum. Yorulmuştum. Ama hayat bunu bile fark etmeme izin vermemişti. Fark edebileceğim tek yer abilerimin kollarıydı.
''Burada kal bugün. Umay beşikte uyuyor onun yatağında yatarsın.''
Çok hafifçe başımı salladım. Yavaşça nefes alıp verdim.
•••
Derin bir nefes alıp verdim. Gerçekten mi Timur hadi. Her gün onlarca insanla konuşuyorsun. Kendimi zorlayarak arabadan indim ve arabayı kilitledim. Karşımda duran butik kafeye doğru ilerleyip içeriye girdim. Yalnızca bir çift vardı içeride. Yavaş bir müzik çalıyordu.
"Hoşgeldiniz."
Lavin'e baktığımda bir an beynim sanki bütün fonksiyonları kaybetmişti. Lanet olsun!
"Beyfendi, iyi misiniz?"
"Evet... Evet iyiyim. Özür dilerim pardon. Birşey düşünüyordum dalmışım."
"Ne alırdınız?"
"Ben mi?"
"Evet siz?"
"Ben kahve. Yani ben, kahve alayım lütfen."
"Beyfendi burada bir sürü kahve var hangisini istiyorsunuz."
"Filtre kahve olsun."
"Buyurun siz oturun. Hazır olduğu zaman ben getireceğim."
Olabildiğince en köşedeki masaya geçip oturdum ama zaten toplasan altı yedi tane masa vardı içeride. Çokta uzağa gidememiştim.
"Buyrun."
Tepside duran bardağı önüme kattı yavaşça.
"Başka bir isteğiniz var mı?"
"Yok hayır, teşekkürler."
"Afiyet olsun."
Yeniden tezgaha gittiğinde onu izlemiştim bir kaç saniye ardından önüme döndüm. Çok geçmeden diğer masada oturan çift hesabı ödeyip kalkmıştı. Kafede olan tek müşteri bendim. Lavin ise tezgahı toparlıyor ürünlerini düzeltiyordu. Ben neden kahve söyledim ki. O kadar da çok kahve sevmezdim. Birde sert içim. Off. Bardağımı izledim bir kaç saniye ardından bardağı tutup küçük bir yudum içtim. O kadar dalmıştım ki yanıma geldiğini bile fark etmedim. Elinde duran tabağı önüme kattı.
"Afiyet olsun."
Başımı kaldırıp Lavin'e baktım.
"Ben tatlı siparişi vermedim yanlış oldu sanırım?"
"Hayır yanlış değil. Büyük ihtimalle kafenin son müşterisi sensin. Kafe kapanmak üzere. Böyle gelen son müşterilere kalan tatlılardan ikram ediyorum. Tazeyken yenmesi ve sonraki güne kalmaması için. Ama bugün biraz yoğun geçti çok tatlı kalmadı. Bir kaç dilim çilekli cheesecake kaldı sadece."
Hafifçe gülümsedim. Beni hatırlıyor muydu bilmiyorum ama sanki imkansız gibiydi. Her gün o kadar çok kişi görüyordu ki.
"Teşekkürler, ama birşey sorabilir miyim? İşin bitti mi?"
"Anlamadım?"
"Şey ben özür dilerim yani yanlış sordum sanırım. Hani kafe kapanacak dedin ya, işlerin bitti o zaman yani değil mi?"
"Bitti sayılır, ne için soruyorsunuz?"
"Beraber bi kahve içsek?"
Şu anda bende ki bu özgüvene gerçekten inanamıyordum. Kız biraz şaşırmıştı. Geri adım atacaktım ama gülmseyince vazgeçtim.
"Olur."
Tezgaha gidip kendine kahve aldı ve önlüğünü çıkarıp askıya astı. Kahvesiyle beraber masama gelip karşıma oturdu. Yavaşça elimi uzattım.
"O zaman tanışalım Lavin. Ben Timur."
Bi an duraksadığınj fark ettim.
"Benim adımı nereden biliyorsun?"
Hafifçe gülümsedim.
"Önlüğünde yazıyor."
Hatırlamış gibi gülümsedi, sanırım bunu bile unutmuştu. Elini uzatıp elimi sıktı ve hafifçe gülümseyip elini indirdi.
"Ben unutmuşum onu ya. Çok uzun zamandır var önlüğüm aklımdan çıkmış ismimin yazdığı."
"Burası senindi değil mi? Tek başına çalışıyorsun?"
"Evet benim. Öyle kiçük bir yer sadece iyi geliyor burası bana. Başka kimseyi de almak istemedim. Çok yoğun olduğu zamanlarda kardeşimi çağırıyorum o yardımcı oluyor. Ama hep ben mi konuşacağım. Sen neden birşey anlatmıyorsun."
Hafif güldüm. Arkama yaslandım yavaşça.
"Sor?"
"Sen ne iş yapıyorsun?"
"Doktorum, genel cerrah."
"Oo, sen benden daha yoğunsun."
Gülümsedim ama bu söylediğine cevap vermedim. Çünkü ne kadar yoğunum hatırlamıyorum bile şu anda.
"Başka ne yapıyorsun?"
"Doktorum işte başka birşey yapmıyorum."
"Hiç hobin falan yok mu yada boş zamanlarında yaptığın birşeyler?"
"Yani.. hayır? Olması mı lazım?"
"Hayatı yaşamıyorsun yani?"
"Sanırım artık yaşıyorum."
Bi an duraksadım. Hafifçe doğruldum. Sessizliğe bürünmüştü. Lavinle göz göze geldiğimizde o da şaşkınca bana bakıyordu ama hemen gülümsedi.
"Ya ben gidim ya."
Ayağa kalkacağım sırada kolumu tuttu.
"Gitme, sohbet ediyoruz işte."
Bi an koluma bakıp yavaşça yutkundum ve arkama yaslandım tekrar.
"Cheesecake'in de tadına baksana, yani güzel yaparım korkma."
Güldü. Gülümsedim. Fakat bir sorun vardı. Bu çilekliydi ve benim çileğe yoğun derecede alerjim vardı. Ama ona yemiyceğimi de söyleyemezdim. Çatalı alıp bir parça böldüm ve yedim. Ben sanırım çilek yemeği de özlemiştim. O kadar güzeldi ki şu anda bu. Alerji lütfen beni biraz idare et bende insanım çünkü. Bir parça daha bölüp yedim çatalı tabağın yanına bırakıp bir yudum kahvemden içtim.
"Bu çok güzelmiş."
"Afiyet olsun."
"Sen ne okudun yada okudun mu?"
"Okuyordum, okulu dondurdum. İşletme okuyordum ikinci yılında dondurdum. Sonra açık öğretimden aşçılık bitirdim, yani aslında sadece diploma almak için bitirdim. Okulu dondurduğum zaman da burayı açtım. Ailem hiç istemese de okulu dondurmamı burayı açmam için destek oldular bana. Ama iyi ki diyorum burayı açmışım. Çünkü benim için burası huzur."
"Çok seviyorsun pasta yapmayı."
Güldü.
"Çok mu belli ediyorum?"
Güldüm.
"Biraz sadece. Benim kardeşim de tatlı yapmayı seviyor ancak vakti olmadığı için genelde yemeği tercih ediyor."
"Kız kardeşin mi var?"
Hafifçe başımı salladım.
"İki kardeşsiniz yani."
Güldüm.
"Hayır dört kardeşiz."
Yanakları kızardı gülümsedi.
"Abim var, bir de ikiz kardeşim. Ondan sonra da kız kardeşim. Sen?"
"Biz iki kardeşiz. Kız kardeşim var. Erkek kardeşimde vardı ama-" yavaşça nefes alıp vermişti. "O üç yıl önce motor kazası geçirdi. Öldü."
"Başınız sağolsun Lavin."
"Teşekkürler."
Kaç saat geçti bilmiyorum ama biz sohbete dalmıştık. Bir ara saate baktığımda gece yarısına geliyordu saat. Ben saate baktığımda Lavin de farkına varmış gibi saate baktı.
"Aa on ikiye geliyor saat. Ben hiç farketmedim. Evdekilere de haber vermedim hiç."
Önce cebine baktı sonra ayağa kalkıp tezgahın arkasına geçti telefonunu aldı. Gülümseyip ayağa kalktım tezgahın oraya gittim. Kardeşini aramıştı sanırım onla konuşuyordu. Telefonu kapattığı da hızlıca çantasını topladı.
"Otobüs kalmış mıdır ki bu saatte ya?"
"Bu saatte otobüs kalsa bile binmene izin vermem, saat on iki oldu. Ben bırakırım seni sakin ol biraz acele etme."
Çantasını topladıktan sonra tezgahın altından bir tane kutu aldı ve cam tezgahta duran pasta tabağını alıp içinde duran dört dilim çilekli cheesecake'i içine katıp paketledi sonra da bana uzattı.
"Kardeşine götürürsün bunu madem seviyor."
Herşeyi aklında tutuyordu gülümseyip kutuyu aldım.
"Ne kadar bunlar?"
"Saçmalama, hadi çık çık dükkanı kapatacağım."
"Lavin olmaz."
"Tamam sonra ödeşiriz. Dışarı çık hadi dükkanı kapatayım."
Gülümseyip dışarı çıktım ve kapının önünde onu bekledim. Montunu giyinip çantasını aldı ve ışıkları kapattı. Ardından dışarıya çıkıp kapıyı kapattı ve kilitledi. Sonra bir kaç adım geri gidip kumanda ile kepenkleri kapattı. Kapandıktan sonra onu da kilitleyip bana döndü.
"Ben saati hiç fark etmedim ya."
Gülümsedim.
"Önemli değil, bende fark etmedim. Gel hadi araba bu tarafta."
Yan yana yürürken bu saate rağmen yollar hala kalabalık sayılırdı. Arabaya bindiğinde Lavin'e kapıyı açtım. Gülümsedi.
"Teşekkürler."
Arabaya bindiğinde kapısını kapatıp bende arabaya bindim. O bana evi tarif ettikten sonra park alanından çıkıp yola girdim. Evi yakındı, yol çok uzun sürmemişti. Yol boyunca yine sohbet etmiştik. Söylediği yerde durup gülümseyerek Lavin'e baktım. O da bana bakıp gülümsedi.
"Teşekkürler."
"Rica ederim."
Arabadan ineceği sırada kolundan tuttum hafifçe. Durdu bana baktı.
"Numaranı alamayacak mıyım? Sonrasında nasıl konuşacağız."
"Sen benim nerede olduğumu biliyorsun zaten."
Güldü. Kolunu bırakıp gülümsedim. Bana doğru yaklaşıp yanağımdan öptü sonrasında arabadan inip ilerideki üçüncü apartmana girip görüş açımdan kayboldu. Gülümsedim. Tam apartmana yaklaşmamıştım istememişti. Geri gidip yola çıktım tekrar. Karnım ve kollarım o kadar çok kaşınıyordu ki gerçekten artık dayanamıyordum. Üstelik Lavin'in yanına kaşıyamıyordum da. Direksiyonu dizimle tutup gömleğimin kollarını açtım. Kolumu kaşırken karşı taraftan gelen ışıklar yolu görmemi engelliyordu, korna sesiyle hızlıca direksiyonu tuttum.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 3.7k Okunma |
418 Oy |
0 Takip |
30 Bölümlü Kitap |