28. Bölüm

26. BÖLÜM: BEN O DEĞİLİM

Siyavuş
syavus

 

~Cezalandırılmam gerekiyordu... Elimi bulaştırdığım her yerden ölüm fışkırıyordu...~

 

(11 Eylül 2025 23:43, derin bir yazma güçlüğünün ardından bu satırları düzenliyorum. Beni ben yapan, hayatımdan anlar eklediğim kitaplarım. Onlara küsüp onları değersizleştirsem de her bir satırıyla onlar benim en kıymetlilerim olacaklar. 🥹🫂)

 

 

Mükemmel başlangıçları olmaz büyük hayatların, kolay yanları olmaz emek isteyen işin, kalabalık çevresi olmaz savaşçı insanın. Ve en meşakkatlisi de ayağa kalkmak için affetmek zorunda kalmasıdır kendini bulan insanın...

Yükler bu kadar ağırken pes etmek, en çok, şuanda en uzak ihtimal olmamalı mıdır? Kalkamayacak kadar yorgun, kırgın ve yalnız olduğunda vazgeçmeye en yakın zamandasın demektir... Ne kadar darda olursan ol, ne kadar sırtından hançerlensen de bu hayat senin savaşın. Yıkılmak da senin seçimin ölmek de... Kırıldığı noktada kaynayan kemiği kaydırmak gibidir pes etmek. Olacağı varsa da oldurmamak, olağan akışındaki bir bedeni sakat bırakmak kadar canicedir pes etmek.

An gelir, tüm yolculuğa, emeklerine rağmen pes etmek istersin. Kolay sanırsın, bir anda kurtuldum sanırsın ve rahatladığını hissedersin ta ki dizlerinin üstüne düştüğünde seni tutan tek şeyin, gidişini seyredene kadar... Hayatın anlamını yok eder ve hatta günün sonunda kişiyi kendi içinde kaybettirir...

İnsanın en büyük kaybı, kendisini yok saymasıdır. Kendi içindeki karanlıkta kaybolmasıdır. Savaşlar, acılar, yalnızlıklar, kırgınlıklar ve yorgunluklar ne kadar büyükse içimizdeki karanlık da o ölçüde büyür lakin bir o kadar da anlamlıdır hayat mücadelemiz... Zorlukların öğretisidir sabır, pes etmemenin anahtarıdır.

Peki ya, hayal kırıklıkları? O da sebep değil midir içimizdeki karanlığı arttıran, pes ettiren? Evet. Tüm bu olanlar benden gizlendi, mücadeleler edildi ve ben hiçbir şeyden haberdar değildim. Kurt Ata’ya öylece bakıyordum. Hayatımda çok az ağır söz işittim. Şimdi, Atabey’imin ölümünün ardından öğrendiğim gerçeklerden sonra ne yapmam gerektiğini asla bilmiyorum. Sanki şuan ben bedenimden uzaklaşmıştım da bir başkasını izliyormuşum gibiydim.

Kaşlarımı havaya kaldırıp gözlerimi açıp kırptım. Elimi boğazıma koyup dudaklarımı ısırdım. Kurt Ata, ona itimat etmemi bekliyor, biliyorum çünkü bana bu şekilde bakıyordu. Ne demem gerekiyordu? Omuzlarımı indirip kaldırdım. Kendimde zor bela bulduğum sesimi konuştuğumda ben bile tanıyamadım. Nefes alamadım.

“Ben, ne diyeceğimi... Bilmiyorum?” Kurt Ata omzumu sıvazlayıp gözlerine bakmamı istedi. Dediğini yaptığım vakit gözlerinden yaşlar aktığını gördüm. “Sen bunca şeyi biliyordun. Ama Atabey’imin omuzlarına yükledin tüm sorumluluğu!” kime neye üzüleceğimi öyle bilmiyordum ki burnum yeniden kanamaya başlayınca güçlükle müdahale ettiler.

Etrafımda alpler bez getirip görüyordu. Bir an yeniden duruldum. Kurt Ata ile göz göze geldim. Kanım ellerinde ve yüzündeydi. “Bizler, hayatta kalmak için çok şey feda ettik Hançer... O da, sırf babası seni öldürmesin diye görünmez bir duvar gibi önünde durdu. Hem saklandı hem seni korudu.” Ağladığını görüyordum, sesi gittikçe kısılıyordu.

“Bu gerçeği öğrenmenin zamanı gelmişti artık Hançer... Acı da olsa.” Evet. Gelmişti ama yine geç kalınmıştı... Kafam yanıyordu sanki. Yüzümü yere eğerek acımı harladım. Omuzlarımı kaldıracak halim yoktu... “O mu istedi bunu da? Diğer her şey gibi, bunu da mı o yaptı?” Bir yandan, hiç görmediğiniz birinin sizi düşünüp koruması çok güzeldi. Sen kendini bıraktığında bile o seni bırakmamış, düşeceğin anları kollayıp hayatta kalmanı sağlamış. Kimsesiz ve desteksiz büyümemişsin.

Ama başka bir yandan bakınca atacağın adımları önceden bilebilecek kadar içinde adamları var, takip ettiriliyorsun, dinleniyorsun, alacağın kararı değiştirecek güçte ve kudrette. Baş üstünde baş olmuş biri... Sinirlerim tam bu anda çıktı. Hayatımın hemen her anını kendisinin istediği şekilde olmasını nasıl hazmedebilirdim ki?

Ölümünden mesul olduğunu sandığım üstelik deliler gibi vicdan azabı çektiğim çocuğun büyüdüğünü ben nasıl kabul edecektim? Kurt Ata’nın anlattığı her şeye inanmak istiyordum ama bir yanım da kuvvetle bunu reddediyordu! Kurt Ata’nın yakasına yapıştım. " Bunca zamandır sende bu işin içindeydin! Ne demek ben onun bir oyuncağıyım? Beni korumak için beni kullanmak hangi aklın icadı!"

Ellerini havaya kaldırıp bana yaklaştı. Herkes, pür dikkat bize bakıyordu. Benim aptallığıma bakıyordu. Gözümün önünde olan biteni bilmeyişime bakıyordu! “Olan biten her şey aslında Berk’in ortaya çıkması için ona atılan yemlerdi. Baskınlar, kumpaslar ve yollarına atılan pusular hepsi Berk’in ortaya çıkıp pes etmesi içindi.” Sol göğsüm dehşetle sızlamaya başladı. Farklı renklerin kapladığı sol göğsümün yarası günü gelmiş gibi sızım sızım sızladı. Elimle yatışması için avucumla bastırdığım göğsüme baktığında ağlamayı bıraktı.

Bakışlarına bir utanç düştü. Mahcubiyet nedir biliyordu... “Her yaramı biliyorsa bunu da biliyordur değil mi?” Gözlerini kaçırarak başını salladı. “Evet, doğru. O gün obaya yapılan baskında amaç senin ölmenin yanı sıra Berk’in ifşa olmasıydı.” Cümlesinin devamını aslında tahmin etmiştim. Ama Berk ifşa olmadı. Herkesin bahsettiği, başımda endişeyle bekleyen gizemli kişi Berk’in ta kendisiydi. Tıpkı daha önceki yıllarda olduğu gibi, Berk hep geç gelip beni yine de kurtarandı. Çünkü o önce kendi canını korumak zorundaydı. Canını korursan cananını korursun demişlerdi değil mi? Ona zamanında ettiğim tüm eziyetlerimin öcünü almıştı aslında, kendini yok ederek...

Etrafımda sürekli dolandığını bildiğim o kişi yine kendisiydi. Peçeli erkek de, bana saraydan kaçmama yardım eden de, gizli müttefik de oydu! Defalarca aşık olduğum, terk edildiğim ama yine de umutlandığım da oydu! Ben, ondan başkasını sevmemeyi dilerken ve bu yüzden kalbim acırken dönüp dolaşıp yine onu sevmiştim...

Gözlerim dolu doluyken bir anda başımı kaldırıp Kurt Ata’ya baktım. “Peki ya onca iz, ona ait anılar onları da mı bilerek bıraktı arkasında? Ben kafayı yiyeyim diye mi? Deliyim diye bağırayım diye mi? Ben vicdan azabından gebereyim diye mi?!” sesim yanıyordu, evet yanıyordu. Başımı sallarken sadece sustum. Ellerimi kendime vurarak kullandım. “Daha bilmediğim ne var! Ne kaldı ha ne!?” Kurt Ata başını arkama çevirdiğinde bir an, gerçekten bir an Berk’in geldiğini düşünüp kalbim durdu. Nefesim kesildi. Ama onun bakışlarını takip ettiğimde Altuğ’u gördüm ve son nefesimi verircesine , “Ne?” diyebildim.

Kurt Ata benden uzaklaşmaya kalkınca kolundan tutup bana bakmasını sağladım. “Bana bunca şeyi anlattıktan sonra çekip gidemezsin. Altuğ’un bu işlerle alakası ne!” Bana bunun hakkında hiçbir şey anlatmamıştı! Bir de eksik anlatmıştı! Altuğ... gönlüm kimsesizlikle yanarken bulduğum aile parçam... bir arada olabilmek için yalan mıydı şart? Dürüstlük işlemez miydi?

Artık onun da bana yalan söylediğini biliyordum ama daha bilmediğim ne var demek istemiyordum. Kurt Ata benden uzaklaştı. Altuğ adım adım bana yaklaştı. Gözlerinde gördüğüm acı aslında benim çektiğim acıydı. Herkes bana ayna gibi olmuştu. Bana bakmaya dayanamıyorlar ama bende yaşamaya dayanamıyordum! Güç bela karşı karşıya geldiğimizde elini omzuma koyup buruk bir şekilde gülümsedi.

“O sana her şeyi anlatacak, merak etme...” deyip bir an kararsızca gözlerime baktı. Gözlerim damla damla yaş bırakırken kendimi bir anda Altuğ’un kolları arasında ağlarken buldum. Bugüne kadar, kimse benim böyle ağladığımı görmemişti. Kimsenin omzunda ağlamamıştım. Ama şimdi, Altuğ beni göğsüne soksa sesim çıkmazdı. Yüzüme eğildiğinde dudaklarım ve gözlerim durmuyordu.

Ben kızıyordum bağırıyordum ama daha Altuğ’u bile birkaç günde bu kadar benimsemişken yıllarca birlikte yaşadığım, tanıdığım Berk’i karşımda gördüğüm zaman ne yapacaktım? Gözlerindeki yaşları görünce daha çok ağlamaya başladım. Göz yaşlarımı sanki onunki akmıyormuşçasına özenle silince nefes almaya çalıştım. Konuşmaya takatim kalmamıştı... Aile sıcaklığını tattığım, ailemden olan, bana benzeyen Altuğ’un kolları altında yaşadıklarıma ve ortak oluşuna ağlıyordum. Başını iki yana salladı. “Mecburdum...” dedi. “Mecburduk.”

Başımı hiddetle iki yana sallarken o da salladı. Dudaklarını kapattı, gözlerini iyice açıp bana doğru eğildi. “Biz, önce yaşadık sonra da seni yaşattık Hançer. Biz, seni yaşatmaya başlayınca yaşamaya başladık...” Gözlerimi yeniden sildi. “Sana yemin ederim gelmek istedik... Ama Kurt Ata’yı duydun. Her şey Berk’in ortaya çıkması için bir pusuydu ve biz o pusuda can verme diye ölümü göze aldık. Ölmüş olmayı, unutulan olmayı göze aldık... ”

“Sizi bir an olsun unutmadım ben! Unutamadım! Unutamazdım! Siz benim tek ailemdiniz ve ben sizi hep hatırlayıp azruladım! Sizin başınıza aynı şey gelse koşa koşa gelirdim! Çünkü ne kadar yalnız ve kimsesiz olduğunuzu bilirdim! “ Gözlerinden aynı anda iki yaş süzüldü. Beni göğsüne bastırdığında ağlıyordum. Ne kadar zaman bıkmadan beni sardı ve susturdu bilmiyorum.

Nihayet uzun sessizliğimi o bozdu. “Küçücük bir çocuktum. Benden sadece bir yaş büyükmüşsün. Ama annem hep benden daha küçük olduğunu söyler dururdu. Sana bakmaya gidip gelirmiş. Sonra beni öğrendiğinde senden kopmak zorunda kalmış. Annemden başkasında rahat durmamışsın. Hizmetliler hep senden şikayetçi olurmuş. Annem hep gülerek anlatırdı.”

Hayal ettiklerimle nefesimi göğsüne bıraktım. Beni bir zamanlar seven ama daha sonrasında babamı öldürecek kadar gözleri kör olan halam... “Ama işler, seninde bildiğin gibi güzel gitmedi. Annemle Börü dayımın arası açıldı. Babam zaten harcayacak ateş arıyormuş. Kılıç dayım tüm işgüzarlığı ile gelip ailemizi birbirine kattı. Sen sarayda neler olduğunu az çok o gece biliyorsun...” dediğinde aslında bildiğim her şeyden şüphe ettiğimi fark ettim.

Benden saklanan çok şey vardı. Beni kullananlar vardı. Benim bir geçmişim vardı. Benden nefret eden ve yıllarca bir yılan misali etrafımı saran bir dedem vardı. Aklımı yoran düşüncelerle sesine zar zor odaklandım. “Sen ve diğerleri o saraydan kurtulduğu vakit, Kara Orman kül olup Girayhan’a yağıyordu. Çünkü babam Kılıç dayıma oyun yapmıştı. O da bunu kabul etmedi. Annemle de araları çok kötü olunca hepten hükmümüz verildi.” Derin nefes verdiği vakit ona ve topraklarına neler olduğunu bilme ihtiyacıyla doğruldum.

Gözlerinde gördüğüm keder çukuru onların aslında sandığım gibi bir hayat yaşamadıklarını gösteriyordu. Derin bir nefes alıp, ona zor gelen o anları anlatmaya devam etti. “ Tam on gün... Yüzlerce insan kocaman ateşe diri diri atıldı. Çoluk, çocuk, yaşlı demeden hepsini attılar. Günlerce herkes birer birer ateşe atıldı. Sadece Girayhan askerleri de yoktu. Bankiz ve Balamiz askerleri de vardı.”

“Bize hiç acımadan ateş attılar. Çığlıklar, kokular, korkular... En son annem babam ve ben kalmıştık. Birkaç tane yardımcı haricinde yürüyen insan yoktu artık. Herkesi elleriyle yakmıştı Kılıç Giray ve müttefikleri! Bir mektup geldi o gün. Mektupta Kılıç Giray’ın emri vardı. Eğer beni kendi elleriyle adamlarının karşısında öldürmezse canından olacağını söylüyordu.”

“Hiçbir şey diyemedi Hançer... Ben evladımı yakmam diyemedi.... Bana karşı büyük bir kin büyütmüştü ya da kurtuluşunun benim ölümüm gibi basit bir şeyden geçmesi onu delirtmiştir bilmiyorum... Ona yalvardım! Beni önce öldürüp sonra ateşe atmasını istedim. Çünkü yanarak ölmenin ne kadar kötü bir şey olduğunu on gündür görüyordum. Ama can tatlıymış Hançer... Ona yalvardım yine, öldürmemesi için çok yalvardım...” gözlerine baktığımda o anların asla unutamayan çocuğu gördüm.

Tıpkı benim gibi bir zavallı çocuk... “İşte o anda Berk ağabey geldi Hançer... Beni kurtardı. Bana dedi ki, yasla başını omzuma ben seni tutarım. Öylede yaptı. Acım geçmedi ama ona sırtımı yaslamak öyle güzeldi ki... Sen de ol istedim. Direttim ama ağabeyim seni senden bile çok düşündü Hançer... Günü geldiğinde, başımıza bu işleri tekrar saranları yok edebilmek için gitti o saraya.”

Gözlerimden yaşlar geldi. “Bambaşka biri oldu. Anlaşılması anında öldürülür. Ne senin haberin olur ne benim! Ama kim bilir neler çekti de bir gün bile olsun bize anlatmadı. “ Gözlerimi silip asıl merak ettiğimi sordum. “Seninle, seninle beraber ailesi? Kutlu Giray ve Uldız... Öldü deme bana... “ başını kederle iki yana salladı. İşte şimdi tamamen kimsesiz kalmıştık... Bir hıçkırık kopup geldi dudaklarıma.

“Pusunun olduğu gün, sarayda tüm ailesini gözü önünde babası öldürmüş Hançer. O hepimizden daha kötü... Anla, bizi, ne olur anla... Yoksa oluşacak kalp kırıklıklarını kimse kapatamaz. Yalvarırım, bana ne dersen de ama gidip ağabeyime deme!” Elimle yanaklarını kavradığım vakit durdu. Ona o kadar kırgın ve şefkat doluydum ki...

“Kimsenin karşısında bir daha yalvarma. Kimseye bir daha göz yaşı dökme... Ben, ben işte böyleyim Altuğ... İyi insanı üzerim... Kırarım...” Bana sıkıca sarıldığında yine üçümüze hatta tüm eski anılarıma ağladım. “Börü Giray, kahraman biriydi Hançer. Çok şanslısın inan ki... Baban, senin için canını ortaya koydu. O gece çok kan dökmüş ama o kahpe deliğinden çıkamamış.” Başımı iki yana salladım. Ellerimle göğsüne tutundum. “Yalvarırım, onun nasıl öldüğünü anlatma... Annesini öldüren bir kıza babasının nasıl öldüğünü anlatma...” Başını kederle başıma yasladı. Yine aynı cümleyi kurdu. “Anla. Bizi ne olursun anla...”

 

 

***

 

Daha fazla bir şeyler duymak istemiyordum. Kafamdaki sesler susmak nedir bilmiyordu! Acıdan ve yorgunluktan ölmek bile kurtuluş yolu gibi görünmüyordu... Bir hafta boyunca düşüncelerim arasında boğuldum. Canımdan olanlar bana kılıç çekecek ve beni yine canımdan olan biri koruyacak... Buna müsaade eder miyim ben?

Berk’i öyle çok merak ediyordum ki... Şimdi çıkıp gelse ve bana sarılsa önce ona sarılır sonra da hançeri saplardım... Başımı iki yana sallayıp nefes almaya çalıştım. Omuzlarımdaki son pişmanlık ve aptallık yüklerini bırakmam gerekiyordu. Bu yüzden o korktuğum yere, halbuki barıştığımı yüklerimi indirdiğimi zannettiğim ama aslında bugün indireceğim, yere gelmiştim. Bir kam davulunu vurdu ve gür bir ses Büyük Mezarlık’ı sarmaladı.

Gözlerimi bulutlara çevirdim. Bana nefes verseler neler vermezdim! Elimle kara toprağı sıkıp kanayana kadar, acım dinene kadar sıktım. Elimdeki bir avuç kara toprak düşerken aheste aheste ait olduğu yere, ulu geyiklerin böğürtüsü, savaşın habercisi kurtların iniltisi, günün sönmek üzere olduğunun habercisi kuşların ötüşü dolduruyordu kulaklarımı.

Kurtlarım, acı çektiğimi biliyordu. Ulumaları en dokunaklı ağıtlar gibiydi. Kam, art arda vurduğu davulun sesinden sonra sustu ve sadece onların seslerini duydum. Dizlerimi öne doğru büktüm. Hainlikler, sırlar, iç ve dış savaşlar yüzünden dizlerim bükülmüştü işte... İçimde uzun zamandır biriken karanlık nihayet beni yutmuştu. Yaşlarım kara toprağa karışıyordu. Yok olduğum yerdeyim. Dünyam başıma yıkılalı tam yedi gün olmuştu. Ayağa kalkmak bile istemiyordum ama bir yanım yeni doğmuş gibi hissederken bir yanım da bir şeytan kadar günahkar hissediyordu...

Nihayet, beynimin içindeki tüm sesler susunca uzunca bir süre gözlerimi bile kırpmadan yere baktım. Tam o anda ağaçların arasından başka bir ses yükseldi. Kara Orman’ın ışık geçirmeyen koyu yeşil ağaçları hafifçe sallandı. Ulu geyiklerin böğürtüsü arttığında yükselen ses nağmeye dönüştü ve nihayet kopuzun en zalim tellerinden nağmeler dökülmeye başladı.

O anda kafamda bir çığlık koptu. Ellerimle kulaklarımı kapattığımda burnumdan ve ağzımdan kan çıktı. Lakin bu o kadar kısa bir anda yaşandı ki ne olduğunu anlayamadım bile. Ellerim tutunmak için kara toprağa sokulduğunda her şeyi geride bırakmış gibiydim. Kopuzun tellerinden çıkan efsunlu hisler beni sarmaladıkça arzuladığım gökyüzüne ulaşmam hiç zor olmadı.

Ruhumdaki çığlık öylesine sessizleşti ki sanki saha iyi gibiydim. Ama şüphe duymadan edemedim. Kurtlarım ulurken gözlerimi açtım. Hırsım da savaşma azmim de geri gelmiş gibiydi, nihayet. Sağıma soluma dikkatlice baktım. İlahi sesin tınısı hala içimde bir yerlerdeydi. Dudaklarımı ısırıp bıraktım ve Atabey’imin mezarını bir kez daha okşadım. “ Bir şey yok. Gök Tanrı alameti herhalde. İçimde korkan hiçbir şey yok.”

Eskiden bir anı düştü gözlerimin önüne. Dudaklarımı zor zapt ettiğim bir anı...

 

Beni kimse sevmedi Atabey’im. Ben herkese zarar verdim, her zaman... Yeni bileylenmiş bir hançer gibiyim, nere dokunsam kanıyor... Arkamda duracak kimse yok...”

“Niye ardında kimse olmasın senin? Senin ardında ben varım ben! Yakında bir sürü arkadaşın da olur. Gör o zaman, sırtın asla yere gelmez ama... Bak Hançer... Ne kadar sivri olursan o kadar kanatırsın ama senden uzaklaşmak isteyenlerin düşünmesi gereken şeyleri sen düşünürsen yanlış yaparsın. Seni istemediklerini düşünüp kimseyi istememezlik yapma!”

“Ben kimseyi yanımda istemiyorum. Gün gelecek onlar da bana sırt dönecek. Bunu istemem, yoruldum çünkü...”

“Sırt dönen her insanın bir gayesi vardır. Farklı insanlar olmazsa hayatın anlamı mı kalırmış? Anlaşamadığımız, tembel olan, fırsatçı olan herkesin bir sebebi vardır illaki. Sadece öyle düşünme.”

“Bazen öyle cümleler kuruyorsun ki, bu hayatta her kötünün affedilir bir yanına inanıyorsun gibime geliyor.”

“Hepsinin değil, sadece karakteri kötülüğünden aşağı kalır insanlar için geçerli bu dediğim. Bakıyorsun, bu akıldan bu kötülük çıkmaz o anda anlıyorsun ki bu aklı ona bir başkası verdi.”

“Tamam işte, akıl veren kötü işte! Kötü kötüdür, sebebine bakmam!”

“İşte orda dur, kötünün kötü olma sebebine bakmazsan, onu kullanamazsın. Onu yenmek için onu tanıman ve ondan da iyi olman lazım. Anlaştık mı?”

“Şimdi sen bana bu aklı verdiğine göre sen de kötüsün!”

“Demek öyle? Ben kötüyüm öyle mi? Kolla kendini Hançer Giray! Kılıcımla seni alt edeceğim!”

 

İlk defa, yıllar sonra ilk defa yüzümü o güldürmüştü. Dudaklarımdan aldığım tatla onları koluma sürdüm. Berk, ona bu aklı bir başkası mı vermişti yani şimdi? Mecburdu Hançer! Anla artık! Avuçladığım toprağı sıktım. Bildiğim tek şey iyiyle kötünün saf değiştirdiğiydi ve onu görmeyi asla istemediğimdi! ”Annemin mezarı Atabey’im, hiç olmazsa onun için savaşacağım. Ardımda kimse olmasa da. Acımdan nefes dahi alamasam da, çabalayacağım. Çünkü bu benim cezam...”

O anda, “Burdan gitmelisin.” dediğini duydum Aslantaş’ın. “Onunla konuşmadan asla.” dedi bir ses. Dikkat kesildiğim vakit bu kişinin Debret olduğunu anladım... “Kardeşim, bunu yapma. Git. “ diye ısrar etti ama itiraz hemen peşinden geldi.

“Ben, iyiliğimiz için her şeyimi Berk Giray’a teslim ettim kardeşim. On yıla yakın bir zamandır da Hançer’e dostluk ettim. Ona karşı yanlış bir şey yapmadım.”

“Ona karşı yanlış yaptığını kabul et Debret. Hançer kimseye benzemez.” Gökçe öfkeliydi en az benim kadar... Ama Altuğ’u affetmenin eşiğindeydim öyle değil mi? Affetme kapıları açıkken giren girene tabi.

“Ben de tanıdığınız kimseye benzemem bilirsin Gökçe. Beni burdan kimse gönderemez!” Onun bu cesaretinin nereden geldiğini bilmiyordum. Yaklaşan nahif adım seslerini duydum. Omzuma konan elle irkildim.

“Bundan daha fazla kaçamazsın.” dediğinde onu kovduğum gün aklıma geldi. Başımı hafifçe salladım. “Biliyorum.” Aceleci bir adım arkamızda durdu. Üzerindeki kolyesinin sesinden onun Gökçe olduğunu biliyordum. Kısa bir an ne diyeceğimi bilemedim tam o anda da Gökçe konuştu. “Görevlerimiz var ve tek eksiğimiz sensin.”

Yeniden elimi toprağı avuçlamak için uzatınca büyük bir el elimi içine aldı. Ve bu el, on seneye yakın dostluğumuz boyunca bana yahut herhangi bir kadına dokunmamıştı. Gerçekten pişmanlık duyduğunu o anda anladım çünkü Debret, ne bir kadınla ne de bir erkekle asla temas etmezdi. Başımı yüzüne doğru çevirdiğimde orada Debret’in haricinde Gökçe, Timurtaş, Yiğitcan, Darulgan ve Demirdöğen de vardı.

Kurtlarımsa az ötede arka ayakları üstüne oturmuş onları izliyordu. Debret sarsak adımlarla yanıma çöktü. Elimi daha da çok şaşırmama sebep olarak iki eliyle tutup sıktı. Ama titriyordu, hem de tir tir... Gözlerinde daha önce hiç görmediğim bir bakış vardı ve onu dinlemem gerekiyor gibi bir hisse kapılıyordum.

Herkes benden bir cevap beklerken aslında konuşmasını istiyordum. Debret, gözlerimde eski kindarlığı görmemiş olacak ki ellerimi bırakmadan kısık sesle konuşmaya başladı. “Bir anda obaya gelmemle beni tanıdınız. Berk ile çok benziyoruz ama ben kendimi değiştirdim. Saç sakal her şeyimiz şimdi farklı. Bu kadar farklı olunca da kimse sorgulamadı haliyle. Ama o güne kadar biz her şeyi halletmiştik Hançer. Benim ailem... Keşke ölseydi Hançer! Keşke bana bunları yaşatmasalardı, beni savunup korusalardı!” Gözlerinden akan yaşlara dümdüz bakıyordum.

“Ben, beni ilk defa gördüğünüz o gün, veliaht töreniydi. O kadar kötüydüm ki Hançer... Bunu ilk fark eden Berk Giray’dı!” Ya ne dediğini çok iyi anlamıştım ya da hiç anlamamıştım. “Ne? Ne oldu ki?” boğazındaki çıkıntının dahi titrediğini gördüm. Omuzlarını dikleştirse de üzerinden buram buram acıyı soluyordum. Sesi o kadar azdı ki bir an yanlış duyduğumu sandım.

“Zararlı dokunuşlara maruz kalıyordum...” Kaşlarımı hayret ve öfkeyle kalktı. Ne? Ellerimle ellerine sarıldım. “Bu da ne demek Debret? Sen, sen...” başını belirsiz salladığında karşımda Ediz’den daha yaralı bir adam görüyordum. Her şeyimi unutup onun gözlerime bakmasını sağladım. “Kim! Sana bu iğrençliği kim yaptı, söyle!”

Gözlerime bakan zümrüt yeşili gözleri kan çanağına dönmüştü adeta. Buruk bir gülüşle gözlerime baktı. “Herkes...” dedi. Dudaklarımı açamıyordum konuşamıyordum. Nefesim kesildiğinde ise henüz hiçbir şey duymadığımı o konuşunca anladım.

“Herkes, canı istediği gibi odama girip çıkıyordu... Ben, başta bunu sevdikleri için yaptılar sanıyordum ama onlar... Üzerimi çıkarmaya, bana dokunmaya başlayınca, korkup kaçmak istedim ama beni rezil etmekle tehdit ettiler. Susunca da, her şey üst üste gelmeye başladı. Bir gün, kapımı zorladılar. Ama giren yabancı değildi... “ duyacaklarımdan ötürü korkuyordum ama o her şeyi anlatmaya karar kılmıştı bile... Aldığım nefes burnumdan ya da ağzımdan geri çıkamıyordu. Yoksa yine mi burnumdan kan akacaktı?

“O gece gelen... Babamın en güvendiği adamı, veziriydi... Bana işkenceler çektiriyordu daha sonra kendimden nefret edeceğim bir çok şeyi...” onu durduran benim onu sıkıca kollarım arasına almam oldu. Göğsüme koyduğu başıyla hıçkırarak ağlıyordu. Gözlerim hayali görüntülerle kan ağlarken nefesim kesilmek üzereydi! “Özür dilerim... Bana kırılma... Ben senin için yapmadım, kabul ediyorum... Korktum ben! Kendim için yaptım, utanıyorum... Bana neden acımıyorsun? Bana neden Altuğ gibi bakmıyorsun? Neden Hançer neden! Beni ne için terk ediyorsun...”

Onu kalbimde saklamak, üzülmesini engellemek istercesine göğsüme bastırdım. Hıçkırıkları ile daha çok ağlıyordum ama onun bana sığınışını hiçbir zaman aklımdan çıkarmayacaktım... Yani şimdi Debret onca acıyı benim yanımda mı atlatmıştı? Ben, ona iyi geldiğim için miydi bu itirafı, teslimiyeti? Gözlerimden akan yaşlar saçları arasında görünmez oluyordu. Onun acısını ta derinlerimde hissederken ona acı çektiremezdim ki?

“Bitti desem de geçmez içindeki yangın... Özür dilerim Debret... Seni fark edemediğim için beni affet...” Kendi kendime mırıldanırken ağlayışı daha da şiddetlendi Debret’in. Kendim oluk oluk kanarken merhem olamıyordum ama başkalarına olan bu merhametim asla bitmeyecekti... İşte o an hayatımı baştan ayağa değiştirdim. İnsanları affetmek, içinde biriktirdiğin tüm duyguları yok etmenin tek yoluydu. Atabey’imin yıllar önce söylediği ama benim kulak ardı ettiğim sözleri çok doğruydu.

Kötü diye bildiğim insanların sebeplerini öğrenmedikçe ne kendimizi ne de onları anlayabilirdik. Ben, bugün kötü bildiğim tüm adamları affetmiştim. Ben bugün, kindarlığın bir çare olmadığını, kanamanın kılıfı olduğunu anladım. Artık kılıf bulmayı değil kanamayı istiyordum. Kanarken yaramı sağaltacak o kişiyi istiyordum.

Ama onu şuanda görmeye hiç hazır değildim...

***

BERK GİRAY

"Ne zannettin Vezir?" Gözlerindeki korku her şeye bedeldi. Çenesini sıkarak yüzünü yüzüme kaldırdım. Gözleri kapanmak üzereydi. "Şimdi canını alsam, neler olur?" Düşünürcesine dudaklarımı büzdüm. "Galiba, bana musallat ettiğin itlerinin peşinden cehenneme gidersin. " Ellerinden tavana bağlanan Vezir, son bir çırpınışla bedenini hareket ettirdi.

"Özür dilerim! Bana bunu yapma, lütfen!" Çenesine attığım yumrukla artık konuşamayacak hale geldi. Ağzından oluklu su gibi akan kana bakarak bağırdım. "Artık, her şeyin hakimi benim! Ölümün, ancak benim izniyle olur. Ben, Yakut Berk'e yapılan hiçbir şeyi sizin yanınıza koymam! Bu günden itibaren, Han da benim asker de benim! Emrim, her şeyin üzerindedir!" Kılıcımı kaldırıp askerlerimin benim için ayarladığı uzvuna vurdum.

Üç deli askerim, bana keyifle bakarken önüne eğilerek çığlık atan piçin bacak arasından sızan kana baktım. “Diyar üzerinde, yaşamayı hak etmeyenlerin başını siz çekiyorsunuz. Şimdi, ölüm vakti.” Yavaşça adım atıp arkasına geçtim. “Bir insanı öldürmek, ansızın da gerçekleşebilir. Mesela, sarı saçlı bir hatunun arkasına geçip onun boğazını bıçaklayarak öldürmek gibi, ölümler ansızın gelir. “ acıyla derin nefesler aldığı o anda kahkaha attım. “Ama ne sen ne de senin soyundan türeyen piçler için o zavallının ölümü bir anlam ifade etmez. Çünkü sizi tatmin eden bir şeytana sahipsiniz. “ gözlerim o iğrenç kanlı yere döndü. “İşte, artık şeytanının bir bacağı daha kırık.”

Dudakları derin bir nefes daha aldığı o anda kılıcımı o görmeden, boğazına sapladım. Tam o anda, korku dolu ama ufak da olsa onu öldürmeyeceğime dair beslediği umudunun yıkılışını gördüm. O korku dolu, yaşamdan uzaklaşan yayık bakışları gülümseyerek izledim. Bunu hak eden her yaratığa cezasını keseceğim. Cesedi ayaklarımın dibine düşünce üzerine tükürüp geri çekildim. “O Hatun da aynı şekilde korktu. Ama sen, masum değilsin. Sen hak ettin!”

***

Kılıç Giray, ayık olduğu nadir anlardaydı. O zamanlarda kendisine uzun süre yetecek kadar düşünüyor daha sonrasında düşüncelerden bıkıp kendini içkiye veriyordu. Son yaşananlar hakkında aldığı bilgilerle sabahtandır uzun uzun düşünüyordu. Hançer, sandığından da dişliydi. Onu oyalayacak ya da canını yakacak daha ne kalmıştı ki? Şu zamana kadar bir uykuda izlenimi vermesi Kılıç’ı avutmaya yetmişti. Şimdi gerçekler bir bir tırmalıyordu.

Odasının penceresi, Kurucu Oba’nın yönündeydi. Yüzü vuran güneşle oraya bakarak düşünüyordu. Hançer’in bir anda gelip Vezir Baycu’yu öldürmesi, George’u körleştirmesi ve art arda aldığı zaferlerle adeta ağızlarını dikmiş, kanlı kurt başlı bayrakları surlardan salındırmıştı. Lakin bir misilleme yapamamıştı. Ona olan nefreti, içinde susmayan sesler ve yaşlılık derken arkasını korumaya eskisinden de çok kararlıydı. Elinden geldiğince Hançer’i zehirleyecekti. Ve nihayet ona dünyayı zindan edip zaferini ilan edecekti. Ama nasıl...

Kapısı çaldığında bir asker içeri girdi. “Kağan’ım! Size haber getirdim.” Kılıç, kaşlarını çattı ve onu durdurdu. “Bana önce merak ettiklerimin cevabını ver.! “ Asker selam verip dört gözle söyleyeceklerini bekledi. “George nasıl? “ asker titredi. Bakışlarından ne kadar kötü bir gidişat olduğunu anladı. “Çok kötü Kağan’ım. Gözleri karanlıktan başka bir şey görmüyor. “ Başını usulca salladı. Ellerini ardında bağlayıp burnunu çekti. İşaret parmağını kaldırıp salladı. “Akıbetini tahmin edemeyen bir avuç aptalla beraberim.” Hırsla elini yumruk yaptı. “Bu kalenin kapıları koçbaşıyla kırıldı. Yeni kaleler elde etmemiz lazım.” dediğinde asker onun ne demek istediğini anlamadı.

Oysaki Kılıç usulca başını sallayarak gülümsedi. Sonra pencereye döndü. Neden kaleleri olduğunu unutmuştu ki? Neşeli bir sesle isteklerini söyledi. “ George için artık bu saraydan gitme vakti. Daha bu sarayda duramaz. O gittiğinde Kara Ozan’a bir pusula götür. Onu burda, vezirim olarak görmek beni pek bir memnun eder...“ Asker hayatının şaşkınlığını yaşadı. Bir bela yerine daha büyük bir bela mı geliyordu yani? Kılıç Giray, zaferle gülümsedi. Askeri kışkışladı. Şu iki günü zevkle beklemeye başladı.

Tam da dediği gibi oldu. Balamiz, yaşanan olaylardan ötürü karıştı karışacaktı. Surlardan salınan bayraklarsa üstüne tüy dikmişti. George, gözlerinin kör olduğuna dair çıkabilecek en ufak dedikoduda kendini bir darağacında bulurdu. Bu sebeple gizli bir şekilde ordusunu bir gece yarısı sarayına geçirdi. Onları karşılayan saray çalışanları içinde biri vardı ki, ilk işi Hançer’e haber uçurmaktı.

***

“Gözlerim açıldığı vakit ilk işim, o kadına gününü göstermek olacak!” diye bağırdı odasında. “Ah, ah lanet olası Petro! Beni alaşağı edebileceğini mi sanıyorsun sen he ?” ayağını önündeki sehpaya vurup devrilmesi sağladı. Siniri harap olmuştu birkaç günün içinde.

“Efendim, peki şimdi ne yapacağız?” Hepsi ne olacağını biliyordu zira artık bitmişti. Petro onu aba altından sıkıştırırken ve Hançer gibi bir tehlike varken doğru olan askerlerini ve birliğini burdan çekip çıkarmaktı. Başını yavaşça aşağı yukarı sallayıp derin bir nefes verdi. “Gidiyoruz, burdan hem de hemen.”

Eliyle komutanına işareti verince gece yarısıyla askerler koordine olarak kışlalardan çıkmaya başladı. İynem panikle neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Nihayet seyisin mutfaktan kalma sebzeyi meyveyi almaya gelmesi bir meze endişesini dindirdi. “Bu karmaşa da neyin nesi?” dedi sepete otları atarken. Seyis dikkatle onu izliyordu.

“Kral George, bugün burdan gidiyor. “

“Neden?” derken pek de ilgisiz duramıyordu zira bu lanet olasıca adam ne halt ediyor bilmek istiyordu. Seyis gözlerinin içine bakarak, “Bilmiyorum. Ama bu savaştan vazgeçmek anlamına geliyor anlıyorsun değil mi?” İynem hızlı hızlı başını salladı. Savaştan vazgeçiyorsa askerler bir daha asla bu kadar kalabalık bir şekilde orduya girmezdi. Kış gelmişti. Evlerin geçime dahası erkeklere ihtiyacı vardı. İynem son artıkları da koyduktan sonra seyise teşekkür etti.

George ise gece yarısı arkasına baksa da göremeyerek şehirden çıktı.

***

HANÇER GİRAY

Çoğu kez uyanmak için ölmek gerektiğini söylerler. Doğru söylerler. İçinizde sizden bir parça hem de kötü bir parça ölürse o zaman uyanış gerçekleşir. Ben, Hançer Giray. Hayatta tutunduğu tek dal olan kindarlığı ve öfkeyi öldürüp haklı ile haksızı, iyi ile kötüyü ayırıp uyandım. Uzun yolları sırtımdan terler akarak tamamladım. Artık benim uyanışım gerçekleşmişti. Savaş ve barış artık içimde değil, dışarıdaydı. Ve ben, ayağa kalkıp savaşmayı seçtim. Sevdiklerim için, kırıldıklarım için, gömdüklerim için, dahası düşmanlarım için!

Debret’i kanayan kanatlarım altına alıp obaya getirmiştim. Karargaha gitmek yerine obaya geçmeyi istedim. Kalabalık bizi çok özlemişti, uzun zamandır başlarında görmeyi alıştıkları kişi Timurtaş’tı. Bizi görmek, savaş için hazırlık yapan obama çok iyi gelmişti.

Bey otağına yaklaştığımız vakit bizi karşılayan Kurt Ata ile göz göze geldim. Benim boşluğumu o dolduruyordu. Onca sene Atabey’imin yaptığı gibi... Arkasından Atabey’imin çıkmadığını görmek içime bir köz daha attı ama başımı dik tutmak daha doğruydu.

Acılarım, her insanınki gibi gelip geçiciydi. Baki olan, bir olmak, halden anlamaktı. Atlardan indiğimizde, Debret usulca yanıma geldi. Onun bu hali bana Ediz’i hatırlatıyordu ve ondan uzun zamandır haber almıyordum. Birazdan ona haber salmayı aklıma yazdım. “Ne o, hoş geldin yok mu” Bana bakan yaşlı yüzüne döndüğümde başımı eğip basamakları çıktım.

Elimle içeriyi gösterdim. Gözlerime temkinli bakmaları dikkatimden kaçmıyordu. “Ev sahibi ağırlanmaz Kurt Ata? Buyur.” Ağırca başlarını salladılar, hep beraber içeri girdik. Dilim damağım kuruduğu için kenarda duran suya uzandım. Bir anda gözlerimin önüne gelen anılarla duraladım. Bir zamanlar gecenin bir vakti çadıra düşman sızdı sanarak ortalığı birbirine katmıştım ama Berk, o gün bile etrafımdaymış...

Varlığını gözüme soksa da öldüğünü kabul etmekten izlerinin farkına çok geç varmıştım. Görünen görmek isteyene görünürmüş. Gözlerimi sudan çekemezken Kurt Ata’nın sesiyle daldığım yerden uyandım. “Alemdar böyle durmamızı istemezdi. Baş koyduğun bir yol var ama sen bir yaprak gibi ordan oraya savruluyorsun. Canının yandığını biliyorum ama durman demek, her şeyin yok olması demek...”

Sıkıntımı sıcak nefesime bırakıp gözlerimi kapadım.“ Kendi acıma daha doğrusu bu yollara savrulma sebebimiz olan olayları anlamaya çalışıyorum. Dediklerine gelecek olursam da,” gözlerimi açıp ellerimi iki yana açtım. “Yakut Hanlığı zaten bizden tarafmış. Balamiz sarayı kör bir kralı saklıyor. Bankizse onların başına çullanmak üzere. Kuzey bizden bir hayli kopuk yaşıyor. Kim kaldı bana yılan yüzünü gösterecek?”

Güler gibi olduğumda içeri giren herkes bana delirmişim gibi baktı. “Unutmuşum, affedin. Beni benden olan yılanlar sokabilirdi değil mi?” Üzerine gitmek doğru değildi ama benim yaptığım hiçbir şey çıkmaza varmazdı. Bu yüzden daha sakin anlatmaya başladım. “Balamiz ’in kalesi Uyguri Madenleri artık elimizde ve zaten senin alplerin orayı koruyor- muş.” dedim alay edercesine. Kim ne derse desin bunca zaman çektiğim acıdan sonra onlara gül verecek kadar değişememiştim. Her şeyi yeni yeni anlamak böyle bir şeydi. Savaş ve kuşatma için asker topladığım vakit gelen kafileler aslında senelerdir onlara hizmet eden alpler ve aileleriydi...

Berk, hayatımda olmamasına rağmen bana her alanda yardım etmişti. Başarının sırrı nedir bilmiyorum ama ben başarımdaki sırrın Berk olduğunu artık biliyordum. Geç farkına vardıklarımı bir kenara ittim. “Karargahımın yerini itimat ettiğimiz askerlerin de yardımıyla saklı tutuyoruz. Her geçen gün madenden alınanlar sayesinde bugün üretilen silahlarımız otuz bin kişinin katili olmaya yeter de artar bile.” Elimle duvardaki haritayı gösterdim.

“Börü Ocakları, her geçen gün daha fazla harita çizip halka ve orduma komutanlık edecek alplere veriyor. Birlik ve beraberliğimizin ocağı halindeler. Hoş sohbetleri, dayanıklı aileleri ile sırtımız olmadığı kadar pek! Sınırlarımız belli. Biz, büyük bir devletiz. Halkım bir aptal gibi göç edip edip durmayacak!”

“ Yazdığımız mektuplar Girayhan’ı usulca boşaltmalarını sağladı ve Doğu Obalarını düşmandan temizleyip yine eski ihtişamı için teşvik etti. Bir toprağımız yaralıysa onlara yeni bir toprak verebildiğimizin gücüdür bu! George’un gözlerini aradan çekilmesi için kapadım. Vezir Baycu’yu bana ve halkıma yaptığı her şey adına öldürdüm. En güvendikleri adamları General Grey’in başını kurtlarıma yedirttim. Kara Ozan’ın içimdeki adamını öldürdüm. Acım vardı ama yine de savaştım. Saymadığım ne var bilmiyorum ama canım bedenimde durdukça savaşmaya devam edeceğim!”

Gözlerim Debret ’in gözleriyle karşılaşınca bana gururla baktığını gördüm. Beni yaralasada benim dostum olduğunu düşünüyordu. İçimden kopan fırtınayı ilk defa dinlemedim. Ona gözlerimi kırparak baktım ve başımı diğer dostlarıma çevirdim. Gökçe, Timurtaş, Yiğitcan, Darulgan ve Demirdöğen bana hüzünle ve gururla bakıyordu. Son defa onları seyrettikten sonra Kurt Ata’ya döndüm. Bakışlarında sakinlik hakimdi ya da beni ikna edeceği bir şeyden ötürü suyuma gidecekti. Elini havaya kaldırıp indirdi.

“Biliyorum Hançer, ama sana şunu söylemem gerek. Sen yastayken Kara Ozan’ın dağlarda yetiştirdiği adamlarına karşı yeniden ayaklanma kararı alındı. Elbette buna sebep olan kişiyi biliyorsun. “ Nasıl bilmem? Ural Bey’in çevresine aldırdığı bu karar ne kadar savunma amaçlı görünse de zannımca başka işlerin peşindeydi. Asker toplamadığına nasıl ikna olabilirdim ki? Kurt Ata’ya başımı salladım.

“Aldıkları bu kararla beraber Ural Bey, boyları ve beylikleri tek bir çatıda toplamak istiyor. Bu sayede kendimizi koruyabileceğimize inanıyorlar. Onun isteğine olur diyenler birer birer saf değiştiriyor. Yılların bağlılığını ilan eden ama kendi köşelerine geçip ölümü bekleyen onlarca beylik ve boy seninle istişare etmek istiyor Hançer. Senin tarafında oldukları için değil, senden kopmaya yol yapmak için! Herkes tarafını seçeli çok oldu ne yazık ki... “ İşte, dar günlerin leş kargaları başıma üşüşmüştü.

Elimden her şeyimi aldığını sanan Kılıç Giray çok yanılıyordu. Obam, obamın siyasi gücü ve benim hanedanda yüce dağlar gibi duran söz hakkım vardı. Ama ortaya atılan yalnızlık yüzüme tokat gibi çarpmıştı. Benim içimde hiç de sandıkları gibi bir yalnızlık yoktu. “O halde, O’ndan yardım alalım?” Darulgan'ın sorduğu soru ile varlığını yeniden hatırladım. Berk Giray vardı öyle değil mi? Nasıl unuturlardı ki... İki gözün bana temkinli bakışları altında kararsızlığım öfkeyle örtüldü. Ellerimi sıkarak Darulgan’a döndüm. “Benden gitmek isteyenler gidebilirler! Bana gelmek isteyen gelebilir! Ama hepiniz şunu unutuyorsunuz, “ gözlerim özellikle Debret ve Kurt Ata’nın üstünde hala atamadığım güvensizlikle oyalandı.

“Ben, kimsenin ayağına gitmem! Dilenmem! Boyun eğmem! Bugüne nasıl geldiysem şimdi daha güçlü ayağa kalkma zamanı! Kalabalıkların içinde yalnız olmadığını bilmektir esas güç!“ Özellikle ikisinin gözlerinde gördüğüm şaşkınlık onların, hemen gidip yüzünü dahi bilmediğim benden uzakta yaşayan Berk’e teslim olacağımı sandıklarını gösteriyordu. Şaşırtmayı seviyordum. Sinirim hafiflerken başımı başka tarafa çevirip kinayeyle gülümsedim.

“Benimle taraf değiştirmek istediklerini mi paylaşacaklar? Buna hiç gerek duymasınlar, kellelerini seven insanlar benim karşıma çıkmaması gerektiğini bilir. Bana yalan söyleyenlere de bu yolda asla acımayacağım! Kimseye göz açtırmayın.” dediğimde Gökçe, başını salladı. “Onların konuşacak şeyleri bol, neyi konuşacaklarını bilemeyiz ama merak etme. Seni yalnız bırakmayacağız Hançer...” Gözlerine baktığımda bana karşı hiç yitirmediği merhametini görebiliyordum. Diğerlerinde de bu vardı. Bu kadar yükün altından onların tutacağını bilemediğim sözlerine inanıp çıkamazdım.

“O aptallar, başlarında daha büyük bir bela varken Kara Ozan denen herifin ne olduğu belirsiz dağlarında ölmeye mi gidecek? Ya da Ural’ın çevresinde kendi hanedanına baş kaldıran Kılıç’ın mı yancısı olacaklar? Bu ne aptallık ama! Benimle kalıp sınırlarımızı, haklarımızı temin etmek varken birkaç çapulcunun peşine düşmek de neyin nesi!” Dede, sıfatı bile yaraşmayan bu adamı karşıma rakip diye çıkaran toprağım insanlarına kızıyordum. Bir ödlek gibi, annemin evliliğinden sonra köşesine çekilmiş ve annem öldükten sonra güya intikam almak için ortaya çıkan bu adam şimdi de benim karşıma bir rakip olarak çıkıyor! Onun da sırası gelecekti elbet... İnanıyorum.

Güç bela hatırladığım suyumu kafama diktim. Boğazımdan eskiden kolay kolay tek lokma dahi geçmezdi. İnsanlar içinde hep yabani kalandım. Sivrilip göze batan ve kuşku duyulandım. Sevgimden ve güvenimden şüphe duyarlardı haliyle ben de şüphe duyardım. Kala kala bir grup insanla baş başaydım. Ama şimdi kime inanacağımı bilmemek çok zordu. Eskisi gibi kalp kırıp görmezden gelmek olamazdı. Anlamam lazımdı, herkesi...

Bardağı tahtanın üstüne koyup postuma oturdum. Kurt Ata’ya döndüm “Benimle burda buluşmayacaklar değil mi? Avlanacağını bilen av, kendi deliğine yakın pusuya yatarmış. “ başını aşağı yukarı salladı. " Ulakla bize haber geldi. Geçen gün. Elbette senin acın acımdır ama sen de bilirsin ki savaş esnasında kalbine kılıç da girse savaşmaya devam etmelisin, ölmediğin için.”

Ellerimi dizlerime vurup kalktığım vakit sanki onu dinlememişim gibi yüzü düştü. Görmezden gelmiyordum oysa. “Gidelim o vakit, avlayalım zaten ölmüş olanları.” Kalabalık ikiye ayrılıp kapının yolunu açınca gözlerim birbirlerine uzun uzun ve kederle bakan Gökçe ve Aslantaş’a çarptı. Adımlarım bir anda durunca gözlerim uzun zamandır tek kelime etmeyen Timurtaş’a değdi. “Ulak çıkar, Balamiz sarayına. Ediz ve İynem’in ne yaptığını soruştur.” Bana diyeceği varsa dahi ona arkamı döndüm. Zira, benden bir şeyler gizlediğini iliklerime kadar hissediyordum.

Son zamanlarda ondan amansız bir kargaşa sezinliyordum. Bana karşı farklı bir yerden yaklaşıyordu. Sözlerim ona zehirden başka bir şey değil gibiydi. Yolundan sapmamasını dilemekten başka bir şey elimden gelmiyordu şimdilik. Çadırın önüne gelen Aktolga’nın bile bende bambaşka hisler uyandırması garibime gidiyordu. Ben ben değil başka biri gibiydim sanki...

Aktolga’nın üstüne atladığım vakit onu arka ayakları üstünde şaha kaldırıp yürüttüm. Gökçe ve Aslantaş aynı anda, “Sana kaç kere böyle at süremezsin dedim!” diye bağırınca gülüşü tüm yüzüme yayıldı. Arkamdan çocuk gülüşleri duyunca Aktolga’yı tırısa geçirip onlara doğru ilerledim. Herkes arkamdan ağır ağır yürüyordu. Obamı ihmal etmek en istemediğim şeydi zira. Aktolga başını yere eğip minik ellerini yüzüne isteyince hepsi ona uydu. İçlerinden, en zekileri ve aylar öncesinde bana kuşatma fikrini veren o kız çocuğu öne çıktı. “Beyhatunum gülüyorsun.” dedi imkansız bir şeymiş gibi. Başımı gülerek iki yana salladığımda söylediği sözle boğazımda acı bir tat hissetsem de belli etmedim.

“Artık mutsuz değilsin.” Herkes yas tuttuğumda benim nasıl üzüldüğümü görmüştü. Ne diyebilirdim ki? Başımı sallayarak gönüllerine göre gittim.. İçlerinden bir başkası söze atıldı. “Artık düşmanlarımızı yok ettin değil mi Beyhatunum?” Gülerek başımı salladığımda Aktolga’nın da başı sağa sola sallandı. İçlerinden en uzunu ve en büyüğü gencecik bir kız onları arkasına alıp bana doğru ilerledi. Başını saygıyla eğdiği vakit ona gıpta etmeden edemedim.

Sırma saçları, kara gözleri ve kaşları ile esmer güzeliydi. Uzun ve yeni belirginleşen bedeni ile endamlıca adım atıyordu. Onda bir hanedan kumaşı gördüm desem abartmış olmazdım. Bana gösterdiği saygısı ve alakası göz dolduruyordu. Evvela başını eğip kaldırdı . “Beyhatunum, toprağı bol olsun Atamızın.” Başımla onayladığım vakit devam etti. “Biz duyduk ki artık Kurucu Oba, söz hakkını Ural Bey’e devrediyormuş. Obamızın ileri gelenleri yakında size bu konuyu açacakmış. Herkes, sizinle ve tek başımıza bu savaşın yürümediğini söyleyip gün ağartıyor. Bazı ileri gelenler ne derse desin millet bu bölünmüşlükten rahatsız. Hepsi de sizin vereceğiniz kararı bekliyor.”

Gözlerim irice açılınca arkama dönüp hepsine tek tek, ‘Ne diyor bu?’ diye başımı salladım. Ural'ın obaları toplamaya çabalaması beyhude bir çabaydı lakin eğer böyle bir şey varsa şayet bu öyle de beyhude bir şey değil demekti. Gözlerim herkesin üstünde gezinirken tek bir kişiden sorabilirdim bunun hesabını. Timurtaş. Obaya benim vekilim olarak bakıyordu ve benim, Kurucu Oba’nın söz hakkının alındığını bana nasıl söylemezdi? Bu işin peşine canı gönülden neden koşmamıştı? İçime düşen kurtla içim öyle bir yandı ki, dereyi içsem soğumazdı. Gözlerimi yumup muhtemelen bir bey evladı olan bu kızı dinlemeye devam ettim.

“Daha başka ne dediler yavrum?” dediğimde kız anlatmaya hızla devam etti. “Kara Ozan’ın adamları obanın çevresinde kaç gündür... Babam Tulpar Alp onları kovmak için kuzey sınırında alpleri ile nöbet tutuyor. Obada büyük bir kopukluk var zannımızca. Sizin en kısa sürede ipleri elinize alacağınızdan şüphemiz yok.” Kaşlarımı çatmaktan geri durmadım.

Kara Ozan ve dağda beslediği askerleri ile daha nerelerde karşılaşacaktım? Ben onları hafife aldıkça o daha çok dibimde bitiyordu. Beni öldürmek isteyen basit bir ödlekten farkı yoktu ki! Neden onunla bir savaşım olacakmış gibi hissetmekten de fazlasını görüyordum? Gözlerimi kısarken zihnime düşen pus yavaş yavaş azalmaya başladı Belliki Atabey’imin ölümünden sonra buraların karışacağını biliyordu... Obaya soktuğu adamlar ölünce bunun basit bir saldırı olmadığını biliyordum. Ama o gün de bugünkü gibi iyimsermiştim.

Ama Kara Ozan neden saldırmadı da sadece kendini kovalattı? Onu da benimle bir derdi olduğu aşikardı ama şunu unutuyordu: İlk adımı asla ben atmazdım. Obaya gelen yeni alplerden Tulpar Alp’in cesareti ve mahareti gözümü kamaştırmış gibiydi. Güvenliğin artacak olması beni memnun ederdi. Doğu Obalarına gönderdiğim ve hala da her gece şehri boşaltan o insanların da güvenliğe ihtiyacı vardı. Şayet iyi ve fazla sayıdalarsa onları oraya da paylaştırabilirdim. Orduda yeteri kadar askerim vardı.

“Baban yani siz bu obaya yeni mi geldiniz?” Genç kız güzelce gülümsedi. “Evet Beyhatunum! Babam, Kuzey Hanlığı sınırından sizin için kopup gelen beylerden yalnızca biri. Sizin yasta olmanız ve öncesinde savaşa çoktan alp toplamanız sebebiyle kendisine obayı korumayı vazife bildi. Biz haberinizin olduğunu sanıyorduk. ” dedi kafası karışmış bir sesle. Elimi kaldırıp indirdim. Yüzümde ona karşı sakin bir gülüş vardı. “Elbette gelen beylerden haberim var lakin herkesi isim isim tanıyamam. Siz, kimlerdensiniz?” Genç kız heyecanla gülümsedi tam ağzını açıyordu ki onun sözünü Timurtaş’ın sözü böldü.

“Ben sana her şeyi anlatacaktım ama yasta olduğun için hemen de diyemedim.” Gözlerim ona döndüğü vakit Aktolga sinirle ileri geri yürüdü. Genç kıza dönüp bir baş selamı verdim ve yönümü ona döndüm. Ne sakladığını anlayamadım. Zira bu geç kalmış açıklamanın başka açıklaması olamazdı. “Ne diyorsun daha açık de hele. Ama önce bana neden daha öncesinden haber etmedin? Muhakkak beni bir köşeye çekip bunları dillendirmen gerekiyordu. Obam ikiye ayrılmış ama sen hala beni bekliyorsun. Önlem nerde Timurtaş?”

Sesim kısıldıkça hiddeti arttı. Yalnız Timurtaş gözlerinde beliren bir öfkeyle üzerime doğru geldi. Ona ne olmuştu? “Sana iyilik de yapsam kötülük de yapsam kar etmiyor Hançer! Baksana, seni düşündüğüm için bana kızıyorsun oysa yolunda gitmeyen hiçbir şey yok! Tulpar Alp ile de diğer alplerle de tanıştım. Senin adına en doğru kararları verip yasını bitirmeni bekledim! Ve merak etme, bu konu hakkında gerekli önlemi aldım ama beni dinlemeyi seçmedin!”

Gözlerime büyük bir öfkeyle baktığında gözlerimi kısarak gözlerine baktım. “Sana sanki haksızlık yapıyormuşum gibi bakıyorsun. Yapacağın işler gönül veren birinin işleri ve senden elbette bunu bekleyeceğim. Ama senin lafların ancak yaranamayan birinin sarf edebileceği sözler. Söyler misin ne zamandan beri bana yaranman gerekiyor? Unutuyor musun yoksa unutturuluyor mu ama ben komutanım sense askerim. Sana kızıyorsam bile aldığın önlemi söylemelisin sen her anlamda zaman kaybediyorsun!” Gözlerini gözlerimden bir an bile çekmeyerek çenesini havaya dikti. Gözlerinde gördüğüm hiddet ve hayal kırıklığı gökleri çatırdatan cinstendi.

“Sen henüz bu obaya yeni geldiğinde bu insanları bir araya ben getirdim. Senin vekilin olmayı da ben istedim. Doğru olan her şeyi doğru olduğu için yaptım, emir verdiğin için değil! Sen acıdan ölümden başını kaldıramazken o başı ben kaldırdım! ” gözlerim büyürken karşımdaki kişinin Timurtaş olmadığını düşünmeye başlamıştım. Attan hışımla indiğim vakit bir atlının geldiğini duydum. Burda olmayan tek kişi Altuğ’du. Benimle dönmemişti zira kime gittiğini yahut kiminle konuştuğunu tahmin edebiliyordum. Bize doğru geldiğinde Timurtaş’ın tam karşısına geçtim.

“Senin dilin ne söylüyor bugün? Kimin ağızları bunlar!” Beni anlamak isterdi ama bugün o kişi değildi. Bakışları Altuğ’a dokundu ve bana gevşekçe güldü. Zalimdi. Hiç görmediğim bir zalim. “ Bunlar benim ağzım! Hayatını sen kaydırdın, bu adamın da, Berk’in de tanıdığım herkesin hayatını da! Biz senin arkanı topladık. Ama topladıkça şunu gördüm: Biz koca bir hiçiz! Beni şimdi böyle yiyecek gibi izliyorsun ama sorun olmaz değil mi? Çünkü ben gidersem yerime kanından olan Altuğ geçer! Sende zaten Aileni buldun bize ne gerek var ki!” Elini kaldırıp obayı gösterdi.

“Sen hep ilk benden vazgeçtin Hançer! Sen sırtını dayadığın herkese zarar veriyorsun. Tıpkı Debret’i kovduğun gibi tıpkı Yağmur Ata’yı kovduğun gibi! Tıpkı henüz hiçbir şey ortada yokken gelip beni ufaladığın gibi! Hadi yap, Debret’i affettin, Yağmur Ata’nın yüzüne de bakarsın ama beni sil, hadi!” nefesini sertçe verip başına vurdu art arda. “Ama aptallık bende. Sen beni arkanda görmekten göremez oldun...” Yüzüne hayretle baktığımda bana doğru adım attığı an yanımda sert nefesler alan Altuğ’un kolunu önüme koyup beni arkasına geçirmesiyle donakaldım. Gözlerim benden küçük olmasına rağmen beni savunan iri kıyım ama narin kalpli Altuğ’un kollarında gezindi.

En son çocukken Berk tarafından korunduğumu hatırlıyordum. Ama şimdi... Berk’te Altuğ’da yaşıyordu ve o yine yanımda olmamasına rağmen Altuğ bana yalnızlık çektirmiyordu. İçimde kabaran sevgi ile kolunu iki elimle sarıp kucağıma çektim. Gözlerimiz aynı anda birbirine bakınca gözlerindeki bocalamayı görüyordum. O hep benim savrulduğum ama savaştığım hallerimi görmüştü. Bu halim onun canını yakıyordu. Ama belkide bu azarı hak eden tek kişi bendim. Eskiden kendi hayatı içinde savaş veren kız insanlara vefada, sevgide, güvende geç kalmış olabilirdi. Ceza çekmek değil de boyun eğmek zorunda kalmaktı bu.

Uzanıp elimi Timurtaş’ın yanağına bastırdığımda bunu kimse beklemiyordu ki tüm sesler sustu. Artık Altuğ’un da önünde en çok onunla yüz yüzeydim. Gözlerimi kapatıp başımı omzuna koyduğumda konuşan sadece bendim. Gerilen bedeni fısıltımla daha da gerildi. “Timurtaş... Ben, tam da dediğin gibi sırtımı en çok yasladığım kişiye zarar veririm... Yıllar önce ailem dediğim herkesin tek gecede ölmesine de benim hırsım ,kararsızlığım, toyluğum sebep oldu. Haklısın. Beni bile bu obada ayağa kaldıran sendin. Boynum, kılıçtan ince. Sen haklısın...” Gözlerimi açtığımda yüzüne bakamadım bile. Doğruca Aktolga’ya atladım. Gözlerim sadece önümü görüyordu. Kurt Ata konuşmanın bittiğini anlamış olacak ki o da atına bindi. Sonra sırası ile herkes bindi ve Altuğ hızla yanıma gelip dimdik durdu. Gözlerimi yerinden hiç kıpırdamayan Timurtaş’a çevirdim.

“Sana diyecek başka tek bir lafım yok. İstersen diğer beyler gibi karşıma geç istersen de hayatına devam et. Bundan sonrasında benimle hiçbir zorluğun olmayacak. Alp sözü!” dediğimde gözlerindeki öfke hala yerindeydi. Ama darmadağınıktı benim gibi. Ne diyebilirdim ki? Ben hep sivriydim. Sadece artık anlıyordum. Onu da, kendimi de, Berk’i de... Ben anlamaya başlayınca savaşlar da sonlanıyordu yavaş yavaş.

Atlılarla son sürat obadan çıktığımda obanın kıvrımlı ama uzun girişine doğru birkaç nöbetçi alp gördüm. Aklım geride kalacağa benziyordu. Onların yanında durduğum vakit içlerinden en yiğit ve uzun olanı karşıma geçti. Elini göğsüne vurup siyah gözlerini sert çenesini yüzüme çevirdi. Gür sesini duyduğum vakit içimden derin bir nefes verdim. “Giray Hanlığı Kurucu Obası nöbetçi alpi Tulpar! Soyum Yelhan’dır. Emriniz var mıdır Hançer Hatun?!”

Üzerini iyice incelerken buldum kendimi. Kızının aldığı asalet belliydi. Soyu Yelhan’dı demek... Uzak durması en elzem soy ha? Bu güne değin oralı birini hiç burda görmemiştim. Kalbim bambaşka seyirdi. Bakışlarım ona arkayı işaret etti. “Çok güzel bir kızın var Tulpar.” Şaşırsa da başını sallayıp gülümsedi. Bunu söylerken bir soyu övmekten geri durmadım. “Sağolasın Hançer Hatun! Nicedir sizi görmek için obada dört döner.” Başımı yavaşça aşağı yukarı salladım. “Onu gördüm çok maharetli. Kutlu olsun! Ama, kulağıma senin üflediğin sözler de geldi. Nerde ne diyeceğini iyi tartamaz mı yoksa?” dediğimde yüzü sertleşti.

“Bağışlayın Beyhatunum ! Eğer ben gelemezsem sizi göremezsem diye ona iletmek istediklerimi söylemiştim. Bağışlayın...” Başımı ve elimi sallayıp onu durdurdum. “Hayır, hiç önemli değil. Obamızı koruyan yiğit alplere her daim ihtiyacım var. Bugün de size güvenip sırtımı döneceğim. Beni hayal kırıklığına uğratmazsınız değil mi?” Başını kesinkes iki yana salladı. “Kuş bile uçamaz! Emin olun!” Başımı aşağı yukarı salladığımda atımı dehlemek için üzengiyi karnına vurdum. Arkamızdan bağırışlar yükselince aslında heyecanımı bastırmayı diliyordum. Düşman bir dede bile ilk defa karşılaştığım durumdu sonuçta.

***

Timurtaş

Ellerimi nereye koyacağımı bilmiyordum. Ben az daha konuşsaydım Hançer’e beni neden sevmedin diye bağıracaktım! Bu öfkemi bu kırgınlığımı başka neyle kapatacağını bilemiyordum çünkü... O bana kırılmasın istedim, sinirle söylediklerimi yok saysın istedim ama o her şeyi kabul etmişti. Yani, beni yok saymayı da... Gözlerim cayır cayır yanarken ayak sesleri üzerine hızla doğruldum. Karşımda babamı görünce daha da öfkelenip üzüldüm. “Baba?” dediğimde öfkeli yüzü aydınlandı ve bana hızla gelip sarıldı. Beni sırtıma vururken kutluyordu. “Aferim sana! Sonunda babandan yanasın!” dediğinde kulaklarıma inanamadım dahası sustum. Ondan hızla uzaklaştığım vakit bir şeyleri anlamakta geç kalmıştım. “Hayır! Ben senin tarafında hiçbir zaman olmadım baba! Beni oraya sen çekmeye çabalıyorsun!

Gözlerindeki neşe kaybolmadı. Beni çöktüğü yere geri oturttu ve sert tuttuğu sesiyle bana tepeden baktı. “Bak evlat, sonsuza kadar bu obanın kıçında gezip duramazsın! Kendine uygun bir hatun bul sonra da benim gibi yeni birliğin başlarındaki komutan ol! Ya da hatunu sana sonra da buluruz. Beylerden birinin de kızı olur. Devir durma devri değil! Ama bak Timurtaş, bu şekilde ömür geçmeyecek!”

Başımı öfkeyle salladım. “Haklısın, geçmeyecek! Sen sürekli bana yanıma gel, seni komutan edeceğim diyorsun ama baba... atladığın bir şey var ki-“ sözümü hızla kesti. “ Senin aklın başında mı! Sana bir daha tadamayacağın büyük bir zafer vadediyorum! Sen hala elinin tersiyle itiyorsun. Söylesene, Ural Bey’den daha kudretli ve eli kozlu kim var? O aklın her şeyi aldı da bir bunu mu alamıyor?” Ellerim yumruk olurken ondan uzaklaştım. Bana gülüyordu. “Tahtın tek varisi Hançer! Biz bir olup onun yanında yer almaktansa başka saflara ayrılıyoruz. Ve tercih ettiğimiz kişi Ural Bey! Yılların çift başlı yılanı. Her tarafa oynuyor. Sen hala bana taraf seçmemi salık veriyorsun oysa bir taraf yok baba!”

Lakin babam asla istifini bozmadı. Gülüşü solsa da dik bakışları sabitti. “Ortada Han mı var devlet mi var Timurtaş! Sen söylesene? Hançer neden savaş açtı ha söyler misin? O da farkında her şeyin, bu devleti kurtaramaz! Bu yüzden kendi devletini kurmak için ilk iş olarak ordu kurmaya kalktı. Ama-“ sözünü hızlıca kestim. “Ve ben de o orduda onun komutanı olacağım! Ama sen, sen hala bana bir dal bile olamayacağım o yere çekmek istiyorsun!” Beni dinlemedi bile.

“Sana yaşama şansı veriyorum! Hançer’i de çevresindekileri de öldürecekler! İkilik hatta üçlük çıkarmamaları için canlarını alacağız!” İnanamayan gözlerim büyüdü. Babam artık tepeden bakıyordu. “İster inan ister inanma Timurtaş, sen bizim tarafımızdansın! Yıllarca asla sana yaramayacak birine hizmet ettin. Biz de öyle ama gözümüz açıldı. Çıkacağın bu yol basit bir görevden ötesi.” Gözlerim yavaşça maziye dalarken aslında haksız da sayılmazdı. Ona kurduğum hayallerden ne zaman bahsetsem kötü hissederdi. O içindeki ve dışındaki savaştan haz alan biriydi... Ben onu istesemde sevgimle ya da varlığımla dize getiremezdim... Başımı aşağı yukarı sallarken içimden geçirdiğim tüm niyetlerimin şu anki gibi temiz kalmasını diledim.

Babama döndüğümde bana gururla baktı. Elini omzuma vurdu ve sıktı. “Günün sonunda onlar kaybederken biz kazanacağız ve güneş bizim için doğacak. Yol da güneş de bizden yana evlat!” Başımı aşağı yukarı salladığım vakit buraya doğru gelen Tulpar Alp ile içimdeki kötülük yeniden açığa çıktı. Yumruk yaptığım ellerim vurmak için yer ararken onun ılıman sesini duymak babamın daha çok ilgisini çekti. “Timurtaş Alp! Dağ Alp! Gününüz aydın! “ başımla sertçe selamını alsam da babam ayağa kalkıp onunla selamlaşmıştı bile. “Seni de buraya getiren bir avuç insanın düzen isyanı değil mi? Başta ne devlet var ne de Han! Veliahtın bile umrunda olmayan bir yerdesin. Kendini çok hırpalama dilersen, ha?”

Tulpar’ın sert kaya olduğu elini hızla elinden çekmesiyle belliydi. Sert gözlerini gözlerimde gezdirdi. “Oba bana ve birliğime emanet edildi. Sizin göreviniz yoksa madenlere gidip bakabilir demircilere yardım edebilirsiniz.” Babam bu sözün üstüne elini üzerine silip arkasını döndü. Boş vermiş bir sesle safını belli etti.

“Ben Ural Bey ne derse onu yaparım! Hançer Hatun vakti zamanında toyluğuna ses edilmediği için bu kadar dağınık. Onu da düzene sokarız!” deyip gidince Tulpar’ın kararan gözlerine daha fazla bakamadım. Canım yanıyordu, görevimden de alınmıştım. Hançer beni çevresinde görmek istemiyordu. Daha ne kadar batabilirdim?

***

HANÇER

Atımın adımları ne hızlıydı ne de yavaş. Her adımını sırası ile atıyordu. İçimdeki fırtınaların hangisini çözeceğimi bilmememe rağmen o bilgece adımlıyordu. Yelesi soluna doğru dökülmüş hareket ettikçe rüzgar onu bacağıma doğru salıyordu. Uzanıp yelesini okşadım. Aktolga, bozkırın ve hayatımın verdiği en büyük hediyeydi. Arkamdaki kırk kişilik birliğimden tek ses dahi çıkmıyordu.

Omuzlarımı havaya kaldırıp karşıya baktım. “Oraya vardığımızda kimse benden habersiz birine dalaşmayacak. İnce bir ipin ucundayız ve herkes bizden vazgeçmeye sebep arıyor.” Ellerini göğüslerine vurma sesini işittim sadece. Kara Orman’dan sonra en gür ağaçlara sahip olan Tanrı Dağlı Orman’ının içinde ilerliyorduk.

Bir kuşun çığlığı ile korkuyla oraya döndüm ama kurtlarımın onu kovaladığını görünce gülümsedim. Onların varlığını unutmasam da bana bir şekilde hep arkamda olduklarını gösteriyorlardı. Kurt Kağan olduktan sonra, onlarla savaşa da gitmiştik yan yana da uyumuştuk. Kürklerinin altına sakladığımız pusulalar sayesinde her bir işimi kolaylaştırıyorlardı.

Emrimdeki herkes onların varlığını kanıksamıştı. Şimdide o kuşu yemek istediklerini biliyordum çünkü ben de onlar kadar açtım ne yazık ki. İntikamın karın doyurmadığını yüzümde parçalanmış bir gülüşle anlamış bulundum. Elimi karnıma koyup arkama baktım. Hepsi pür dikkat önlerine bakıyordu ki onlara döndüğümü gördüklerinde bana bakmaya başladılar.

Gözlerim Demirdöğen’e değdiği vakit gülümsememi bastıramadım. Elimle karnıma vurdum. “Acıktı ha? Ne zaman elinden bir kuzu yeriz Demirdöğen?” Demirdöğen’in yüzündeki aydınlık her şeye değerdi. Elini ensesine atıp gülümsedi. “Sen iste sürüyü kesip sana yedireyim Beyhatunum!” deyince gülerek önüme döndüm. “Kes Demirdöğen, kes! Kurt gibi açım, kes.” Aktolga’nın karnına üzengi ile vurup ağız sesleri çıkardım. Hızlanan Aktolga ile hep beraber sağ taraftan koşar adım geçip düz bir meydan görene kadar ilerledik. Bir süre daha yol aldıktan sonra yer yer yükselen dumanların ve çevreyi gözetleyen askerlerin olduğu yola girdiğim vakit ardımdaki kırk kişilik ordum aralarını sıkılaştırdı.

Elimin biri yularları tutarken diğeri kılıcıma uzanmıştı. Dimdik oturduğum yerde ilk gördüğüm büyük bir ateş etrafında dizilmiş bir çok adamın yerde oturup konuştuğuydu. Gözlerimi kıstığım vakit en son gelenin ben olduğumu tek boş yerden anladım. Yine de umursamadım ve tam karşılarında durdum.

En başta oturan beyaz saçları ve sakalları olan adam ayağa kalktığı vakit herkes ayağa kalkıp ona uydu. Gördüğümden çıkaracağım tek şey onun lider olduğuydu. İsmini elbetteki tahmin edebiliyordum. Gözleri beyaz saçı sakalına yakışmayacak bir eladaydı, belalıktaydı. Uzun ve heybetli biriydi. Üzerindeki deri zırhı parıldıyordu adeta. Diğerlerinden yüksekteki posta oturuyor oluşuyla gözlerim kısıldı. İçimden geçenler bir geleceğimiz olabilirdiye yönelikti. Ama bana bir kere yan gözle bakanlara acımadan onları ezmek hayat kuralımdı.

Beni görünce o gözlerinde hiç olmadığı kadar derin bir duygu sezdim. Karmaşıktı. İçimden bana fısıldayan o ses, onun yalpaladığını, birinin ona benim hakkımda birçok şey söylediğini fısıldıyordu. Ben ne kadar da olsa onu ilk defa görüyordum ama o beni zaten biliyordu. Elini havaya kaldırıp beni selamladı. “Hoş geldin Hançer Giray. ” Aktolga’dan inmeyi istediğim an yanımda beliren ve yularları tutan Debret ile şaşırdım. Az arkasında duran Altuğ’un delici bakışları ile atımdan sendelemeden yere atladım. Onun selamına hürmet etmeyerek az önce oturduğu yere geçip oturmam oradaki herkesi huzursuz etti . İçlerinden birkaçının yumruk sıktığını gördüğümde benim yanıma etten duvar olmaya yemin eden alplerim yerleşti. Hepsi arkamda sıra dağlar gibi yükseliyordu. Debret, Darulgan. Demirdöğen, Altuğ ve Yiğitcan. Ellerimi havaya kaldırıp dizime koydum ve diğer elimle onlara yerlerini işaret ettim.

Kısa bir an bakışsalarda hemen emrime uyanların varlığı dikkatimden kaçmadı. Yerim hala sarsılmamışken bugünü zaferle anmak boynumun borcuydu. Ayakta kalan tek kişi o beydi. Kendime hakim olmak zorlaşıyordu. Gözlerimle onu süzerken üstün gelmiş oldum ki eliyle kendi benliğini işaret etti. “Ben Uraloğulları beyliğinden Ural Bey! Başın, sağ ola atabeyin ölmüş.” Atabey’imin adını ağzına alışı bile bir göstermeceydi. Hemen altında bir parmağı var mı diye düşündüm. Sanki ihanet edişini gözlerimle görmüştüm, o şekilde içim titredi. Yüzümdeki kindar ve umursamaz bakışla ona göz devirdim ve başımı sallayıp beylere göz attım. Demek yıllardır adını tek tük duyduğum ama bugün benim yerime daha doğrusu, hanedanımızın yetkisini eline alıp yeni bir devlet için harekete geçen kişiyle yüz yüzeydim. Sözde dedemle. Bana olan bakışları hem uzak hem de kindardı. Ellerimi dizlerime vurup düşüncelerinden sıyrıldım.

“Ee, söyleyin bakalım beyler! Sizin benden habersiz yaptığınız bu işleri hal yoluna ne sokacak? Baş kaldırmak mı yoksa itaat mi? Kandan olanı kandan olmayana yeğlemek ne zamandan beri varlığımıza baş koymuş, yeminli beylerin işi olmuştur!? ” İçlerinden gözleri kısılmış yanık suratlı adamın biri konuşmaya başladı. “İtaat etmeye devlet mi vardır ki Hançer Hatun? Sende kendi yolunu çizmeye karar vermedin mi ki bizi böyle azarlarsın?” Onları anla... İçimden geçen bu cümleyle ona tüm sakinliğimle dönüp cevap verince asıl anlamadığım yeri unutuverdim.

“Ben kendi yolumu çizerken damarlarımdan akan kana güvendim. Doğduğum sarayı, büyüdüğüm toprakları elime almak için de canımı korumak için savaşırken de çok haklı nedenlerim var. Ama, ya siz? Siz kanımdan olmayan birinin peşinde kervan düzmek istersiniz. Bu yaptığınız, dar günün leşçiliği değil mi?” Bir başka kısık gözlü ama ondan daha yaşlı biri sözü devraldı.

“Bunca zamandır seni yahut hanedandan birini bekledik. Ama sen ölmemek için köşe bucak kaçarken bizim daha fazla kaybedecek zamanımız kalmadı. Biz de yine senin kadar kanı büyük birini seçtik elbette. Doğu Obalarına yaptığın baskın dilden dile dolaşmış olabilir ama bu senin sadece tek başına yapabildiğin bir savaş. Çevren yok, müttefiklerinse hiç yok! Bize senin yanında durmamız için vereceğin tek koz Doğu Obaları zaferi mi?”

Gözlerim gözlerine doğru anlamsız bakışlar attı. “Koca hanedandan sağ kalan tek kişi olduğumu bildiğini sanıyorum? Bu topraklarda bir Giray’a eş kan kimde ola ki? ” Hepsinin neredeyse gözlerinde bir küçümseme ifadesi belirdi. Ve solumda duran Altuğ’un gerildiğini hissettim. Bakışlarım üzerlerinde gezinirken Ural Bey ateşin tam karşısına benimde önüme geçti. “ O asil kan, benim! “ Altuğ sert bir adım atıp önüme geçmişti ki Ural Bey gözlerime bakarak devam etti. “Tüm Giray Hanlığı topraklarındaki insanlar, benim torunum olduğunu biliyor. Açıkçası beni tanımaman, namımın sana ulaşmaması beni üzdü. “ Hızla çattığım kaşlarımla yüzüne bakakalmıştım. Arkama gözlerini dikince Altuğ hızla öne geçip kılıcını çıkardı.

Omuzlarının hızla inip kalkması benim şaşırmamın yanında onun çok öfkelendiğini gösteriyordu. Kalbim amansız bir hızda çarpıyordu. Bu kadar pervasız konuşması, kıymetimin yok olduğunu ima eden cümleleri göğsümü kanatmıştı. Hoş, buraya gelince ondan bir şey beklememiştim zaten ama bu öfke ve intikam tutkusu da nerden geliyordu... Hızla ayağa kalktığımda kurtlarım acı çektiğimi anlamışçasına ulumaya ve hırlamaya başladı. Altuğ elini arkasına atıp bana yandan baktı. “Sen arkamda duruyorsun Hançer! Bunu ben halledeceğim. “ Gözlerim hızla Ural Bey’e döndü. Benzerliğimiz yoktu. Andırmıyordum bile. Ellerim yumruk olup bana elini uzatan Altuğ'un elini yolumdan çekip öne çıktım.

Hırsla inip kalkan göğsümle bu sefer ona yandan bakan bendim. “Ne olursa olsun, benim savaşımda kimse önüme siper olamaz. Buna sende dahil!” Başımı havaya kaldırdığımda çenemi delicesine sıkıyordum. Altuğ dediğimi her ne kadar dikkate almasa da arkamda durup bana destek olması ilk defa deneyimlediğim bir kuvvetti. Ailenin olması, inanmak çok güçlü bir histi. Aldığım derin nefesle gözlerimi tam gözlerine sapladım. “Anlat derdini ihtiyar, nerden çıktı bu şey?” Dilim, aile bağı demeye utandı. Yahut ben buna hazır değildim. Henüz Altuğ, Debret ve Berk’in yaşadığı ve yaşattığı olayların içinden çıkamamışken bir de Atabey’imin ölümünden sonra bu gerçeğe hazır olmadığımı hissediyordum.

Ural Bey, eliyle beylerin burdan uzaklaşmasını istediğinde kısa sürede onlar bizden biraz uzağa gidip beklemeye başladılar. Bense tüm ihtimalleri düşünüyordum. Neler olacağından tutup neler olduya kadar aklımdan bin bir fikir geçip gidiyordu. Ellerini iki yanına açıp bana baktı. “Gördüğün gibi? Ben Ural Bey. Yıllardır içine ettiğin bu topraklarda yeniden hayatı imar etmeyi istiyorum. Ve yine her zaman olduğu gibi önümüzde sen varsın, torunum...“

Kulaklarım söylediği sözcükle çınlamaya başladı. “Torunum mu? Senin derdin taht mı yoksa ben miyim ihtiyar? Sana inanacağımı mı düşündün?” Ural Bey’in gözlerindeki öfke üzerime doğru bir adım atmasına sebep olunca Altuğ ve Debret beni hızla arkalarına alıp kılıçlarını boynuna çevirdiler. “Uzak dur!” diyen Altuğ’a, “Yavaş!” diyen Debret’in sesi karıştı. Bense rüzgarda savrulan bir yaprak gibi hakikat ile yalan arasında gidip geliyordum.

İkisininde omzuna elimi koyunca bana döndüler. Gözlerimi Ural’ın saman alevi öfkesinden çekmedim. “Size benim önümde durmayın dedim.” Debret öfkeyle homurdandı. Ama Altuğ’un gözleri üstümden bir an olsun ayrılmadı. Sebebini ise benim ne yapacağımı bilmeyişine bağladım. Ural’ın tam karşısındaydım yeniden. Ellerimi arkama alıp bel oyuğumda birleştirdim. Ama ellerime kapanan büyük elden yaşadığım anın acı bir gerçek olduğunu o an anladım. Ural Bey’in yüzünde bir gülüş belirdi. O da ellerini arkasında bağlamıştı. Sesi güleç çıksa da sözleri keskin bıçaktı.

“Kızımı öldürdükten sonra bizi de öldü sayman beni şaşırtmadı doğrusu. Söylesene, yaşadıkların sana az bile değil mi, torunum?” Gözlerimde biriken yaşı gerisin geri yuttum. “Aldığın yenilgiden sonra diyar diyar kaçan sen değil misin? Kalsaydın, babamın toprağı çok.” Hırsla solurken sesim titriyordu. Onun, silik varlığından beni bilerek haberdar etmediğini anlamayacak kadar saf değildim. İnsanlar kötüyse kötüdür iyiyse iyidir! Beni yine kullanacaklar! Evet, bunları dediğimde doğru söylüyordum. Ama insanların kötülüklerini anlamaksa benim yapabileceğim bir şey değildi. Ural Bey’in yakasını kavradığım gibi burnuna kafa attım.

O geriye sendelediği vakit çektiğim kılıcımla kırk alpımın da kılıçları diğer beylere çevrildi. Yerde yatan Ural Bey’in tam boğazına kılıcımı dayadığım vakit herkes sadece benim ne diyeceğimi bekliyordu. Gözlerim öfkeden kararmıştı artık. Konuştuğum vakit sesim herkesin duyacağı kadar net ama hınçla kısıktı. “Benim babam, şayet sen adam gibi bir adam olsaydın göğsünü gere gere bir deden var derdi! Ama demedi! Çünkü sen, emanete yan gözle bakan cinstensin! İyi ki beni sana değil, obamıza emanet etti! Şimdi karşıma geçip yıllardır yaptığın gibi ayrı bir taraf olduğunu söylüyorsun ya,”

Bakışlarımı beylerin olduğu tarafa çevirdim. “Benim kimseden gelecek yardıma ihtiyacım yok!” diye bağırdığımda gözümün önüne Berk geldi. Koca bir devleti bizim için alışı geldi. Debret’i kurtarıp kendini esir ettiği geldi. Daha gür ve inançla bağırdım. Kimsenin kimseye yapmayacağı bir savaş, fedakarlık geldi gözümün önüne. “Bu günden itibaren benim değil, sizin şansa ve desteğe ihtiyacınız var, zira benim ardımda sıra dağlar var!” Kılıcımın en keskin yerini Ural Bey’in boynundan hışımla çekip Aktolga’ya doğru adımladım. Tüm alplerim güvenlik için usulca etrafımda çember oluşturmuştu. Elimdeki kılıcımı sinirle bir top halinde duran beylere çevirdim.

“Sanmayın ki sözde kanı kanıma denk olana acırım! Benim kanımdan kimse bu diyarda yaşamıyor! Ona acımadığım gibi size de asla acımam! Ben, Kurucu Oba’nın, Uyguri Madenlerinin, Doğu Obalarının ve Giray Hanedanının tek hakimiyim! Ne sizin oyunlarınız ne de gizledikleriniz beni yıkamaz! Yakacağını düşünen varsa, buyursun meydana!” Kurtlarım kana susamış bir vahşilikle ulurken atımın iplerini çekip dörtnala ordan ayrıldım.

Arkamdan şahlanan atların sesi kurtlarımın uluyuşu ile ordan ayrıldım. Yönümü karargaha dönemeyecek kadar yorgundum. İçimdeki yangınlarla baş edemiyordum. Yönümüz oba girişine doğru döndü. Nihayet çadırıma vardığımda rahatlamıştım ki ismimin söylenmesi ile arkamı güçlükle döndüm. Debret gözlerinde daha önce görmediğim bir bakışla bana doğru yaklaştı. Elinde bir kağıt tutuyordu. Yanında da Kanlı Diş vardı. Aradan geçen zamanla şimdi bir hayli büyümüştü. Başıyla kurdu işaret etti. “Sana bir haber getirdi.”

Elindeki haber kimden gelmişti bilmiyordum ama kafam patlamadan önce göğüs gerebildiğim her şeyi göğüs germeye devam edecektim. Başımı ona çevirmeden sallayıp içeriye girdim. Zaten o da arkamdan gelmedi. Kurdun yere yatma sesini işittim. Elimdeki kağıdı açtığımda en yukarıda yazan isimle ellerim titremeye başladı.

Berk’in Ak Yürek’ine ...

Yarım kalan çok şey var ama hiçbiri bir araya gelemeyişimiz kadar acı vermiyor. Senden kendimi gizlediğim için özür dilemeyeceğim. Bizi düşünüp girdiğim savaşların hangisinde olduğumu artık bilmiyorum. Tek pişmanlığım seni kollarım arasına alamamak. Benden ayrılmanın seni ne hale getirdiğini gördüm Yürek...

Ben çok da farklı değilim, senin hatırladığın en son neyse oyum... Ama zaman su gibi akıp geçti. Sen çok değişmedin belki ama ben kendimi asla tanımıyorum. Bu yüzden her ne kadar senin tanıdığın Berk olmaya gayret etsem de kabul etmeliyim ki ben Yakut Hanlığı Kralı, Yakut Berk oldum. Acımıyorum, arkama bakmıyorum, canını yakıyorum. Ve evet, her şeyi senden habersiz yaptık...

Onlara çok yüklenme. Sevgimiz inan, seni bile aşar. Gücümüz yettikçe yine aynı şekilde yola çıkarız. Bizi biz yapan da işte bu: Biz birbirimizi yok edecek fedakarlıkları yapabiliriz. Her şeye rağmen bildiklerimin yanında eskisi gibi kalabilmeni istedim. Hırpalanma istedim ama sen yine her şeyi en ağırından yaşadın. Gözü kara olan Hançer ama kollarıma koşmak isteyen Yürek... Yürek’i dinle... Bu sefer onu dinle.

Öğrendiklerin boyunu öyle bir aştı ki sen bile tüm bunları nasıl hazmettin anlamıyorsun biliyorum, kendimden... Yıllarca bununla mücadele ettim. Şimdi beni görecek cesaretin yok onu da biliyorum. Ama geç olmadan Yürek, geleceğim yanına. Seni sonsuza değin yüreğime saklamaya geliyorum. Kara Yürek sözü...

Ak Y.

 

Kalbim öyle bir heyecanla, üzüntüyle ve itiraf edemesem de aşkla dolmuştu ki dudaklarıma sızan gülüşün farkına çok geç varmıştım. Canım yanıyordu ama ferahlamayı da en diplerimde duyuyordum. Ölmemişti... Evet, ölmemiş ve yaşıyordu. Benim için gelecekti. Bana... Hep olduğu gibi... Kara Yürek, benim sevdamdı. Bilmeden kalbime aldığım o yabancıydı. Ama bazı yabancılar, kişiye kendisinden daha yakındır ya ben, bilmeden yine onu bulmuştum. Kalbim onu tanımış ama ben tanıyamamışım...

Adımlarım beni güç bela dışarıya attığında deliler gibi Debret’i arıyordum. Bana bu mektubu vererek nereye kaybolmuştu ha? Beni tutan o olmadı. Kalın kolları ile zayıflayan bedenimi sıkıca göğsüne saran Altuğ oldu. Artık uzayan saçlarım başım boynuna yaslandığında önümü kapattı. Aile gibi kokan Altuğ’un kokusunu içime çekerek sakinleşemeye çalıştım. Elleri beni kendisine bastırırken titrememin geçtiğini hissediyordum. Aramızda ezilen mektubu dahi sormadı. Biliyordu... Beni sevinçten ve kırgınlıktan titreten ne biliyordu.

Yıllar önce yine onu sevdiğimde Kara Yürek diye taktığım lakabını şimdi yeniden kullanması... Yoksa aşkı devam mı ediyordu? Berk ve Yürek olarak değil, Kara Yürek ile Ak Yürek olarak... Bana hala o günkü gibi Ak Yürek demesi ise ondaki yerimin hep aynı kaldığını söylüyordu. Benim anlamadığım hiçbir şey yoktu. Tek arzum onu gözlerimle görmekti. Ama içimdeki utanç buna engel oluyordu.

“Aptalım ben! Ne seni ne onu fark edemedim! Yalnız kaldığım kadar yalnız kaldığınızı görmedim! Bencillik ettim...” Elleri ensemi kavrayıp beni daha çok göğsüne bastırdı. “Öyle düşünme lütfen... Bunu biz istedik. Senin hiçbir şeyden haberinin olmamasını biz istedik. Seni bu hale biz getirdik ama...” Gözlerimi sıkıca yumdum.

“Özür dilemeyeceksin...” dediğimde sessiz kaldı. Çünkü o da çok savaş vermişti... Başımı geriye çekip gözlerine baktım. Birbirine benzeyen sadece gözlerimiz değildi. Akıllarımız da benziyordu. Alnını alnıma yasladı. “O sana gelmeyecek Hançer. Sen ona gideceksin ve ona yıllardır ihtiyacı olan şeyi vereceksin. “ Başımı iki yana salladım. “Neyi?”

Dudaklarından bir gülümseme sesi çıktı. “Aile olmayı. “ Gözlerim açıldığında göz göze geldik. “Ya sen?” dediğimde gülüşü genişledi. “Ben uzun zamandır senin ailenim Hançer. Sen uzum zamandır kalbimdeki tek kadınsın, her şeyim... Ailemin demirbaşı!” Dudaklarımdan yükselen gülmeyle ona sıkıca sarıldım. Kokusunu içime çektiğimde canım artık daha az yanıyordu.

“Canım artık daha az yanıyor.” Aklımdan geçeni dilime vurunca bana daha sıkı sarıldı. “İdealini bulan her savaşçı gibi...” dedi. Ona daha da çok sarıldım. Bir gün kollarımın arasına Berk’i de almayı dileyerek daha da çok kokusunu içime çektim.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 15.09.2025 00:22 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...